1. BÖLÜM

Aşk yüzünden yaptığın aptalca şeylerden
En küçüğünü bile hatırlamıyorsan,
Bence sen hiç sevmemişsin.
As You Like It/W. Shakespeare

Bu gece ağlayan semadan bir melek yeryüzüne inecek,
Cennetin soluğunu üfleyen nefesi şeytanın dudaklarına dökülecek,
Azap kapısının yıllanmış anahtarı harabeye dönüşecek,
Sızacak menfezlerden ihtirasın cazibesi,
Günahkârların dokunuşuyla dağlanacak masumiyet,
Şeytanın tırnakları saplanacak tenine,
Meleğin ayakları değdiğinde şeytanın inine,
Mabedini arzulayan kanatlar hezimetle küllenecek.

Gözlerimi kapattım ve dünyayı değil, içimdeki boşlukta gizlenen satırları dinledim.

Kendimi bildim bileli dünyayı değil, dünyayı benim için yansımaya çeviren bir aynanın ardındakileri görerek, hissederek yaşamıştım. Var oluşum yaşam çemberinin çok ötesindeydi. Bir yaşam nasıl inşa edilir hiç öğrenememiştim ama öğrendiğim bir şey varsa, göğsümün ortasında yıkımla son bulan zindanlar inşa ediliydi ve aldığım nefeslerde hissettiğim tek şey esaretti.

Sevdiğin birinin ölümüne tanık olmak o esaretin başlangıcı olabilirdi.

Sevdiğin biri tarafından öldürülmek ise gökyüzüne sığmayacak kadar çok yıldızın arasında, sonu karadeliğe dönüşmekle biten o yok oluşa teslim olmaktı.

Bir gün etrafımdaki herkesi kendimle birlikte yok edecektim.

Bir mezar başındaydım ve çöktüğüm dizlerim toprağa düşmandı. Ruhum ise yok oluşuna tanık olduğum mezardaki meleğin yanına kıvrılmak isteyen bir mazlumdu. Ama toprağın derinliklerine inemediğim gibi uçurumdan aşağıya düşerken uzatılan iplere tutunmayı da bilmiyordum. Belki de bunun sebebi düşüşüme son verecek ellerin yalnızca kafamın içindeki bir fısıltıdan ibaret olması ve benim daima düşerken dilimden dökülen çığlıkları duymamdı. Hayatın bana sunduğu gerçek neydi? Uçurum hep oradaydı ve düşmek nedir bunu deneyimlemediğim bir an bile olmamıştı. 

Tıpkı bir meleğin ölümüne şahit olduğum o anda olduğu gibi.

O meleğin adı anneydi.

Gözyaşlarımın yanaklarımda açtığı derin çizgileri tek bir öpücüğüyle yok etmeyi başarabilecek tek kadın. Ama yıllardır tenime kazınan izleri, acılarını fısıltılarla bastıran insanlar gibi kanın üstüne kan nakışlayarak görmezden gelmeye çalışıyordum.

Zihnim çoğu zaman anıları mürekkebe batırıp yeniden yazarken kimi zaman ise gözlerimi açtığımda bana boş bir sayfa verirdi. Yokmuş gibi yapmakta ustalaşmıştım ama bu yalnızca acı nefesime bıçak dayayana kadar sürüyordu. 

Yokmuş gibi yapmak, bir yalana inanmaktı.

Ve zamanın yalanlarla canımı yakmaya başladığı o ilk an henüz gelip çatmamıştı. Geldiyse bile bu ben farkına varmadan çok önce olmuştu ve ilk yalana gözümü açtığımda çoktan sona gelmiş olacaktık.

Güneş Birdal.

Meleğimin adı nasırlı eller tarafından işlenen, şimdilerde çatlayıp kararmaya yüz tutmuş bir mermerin üzerinde yazıyordu. Onun ölüm tarihi, benim yıkım tarihimdi. Ölümün onu kucakladığı gece, benim ölümü kucakladığım gecelerin ilkiydi.

Kaderin yaralı ruhumun derinliklerine kızgın prangalarla mühürlediği bir sözü vardı. Meleğimin, ona yaşarken sunulmayan huzura en azından mezarındayken kavuşabilmesi için, kanatlarını kopartan canavarın inine giden yolun haritasını zihnime kazımalıydı. Ama daha yaşamın ve ölümün neresinde olduğumu bile bilmezken peşinden koştuğum gerçekler bacaklarıma dolanıp beni derin bir uçuruma yollayan halatlardan farksızdı.

“Lara.”

Lara. Annem adımı koyarken kaderin bana biçtiği ıstıraplı yaşam çizgimi görmüş olmalıydı. Ölüm perisi. Sır tutamadığı için dili kesilen ölüm perisi. Ölümün ve sessizliğin temsili.

“Lara, hadi gidelim artık.”

Ölümü kabullenmenin bir yolu var mıydı?

Bunu düşünmek için çok fazla zamanım olmuştu. En yakın arkadaşımla birlikteyken tüm hayatı çiçeklerle doluymuş gibi gülümseyen kıza dönüştüğüm günlerde, evet, ölümü kabullenmek o kadar da zor değil diyordum kendime. Ama aynı günün gecesinde yatağıma kıvrılıp ağlayarak uykuya dalmayı beklerken gündüzden kalma gülümsemelerime yalnızca acıyordum.

Tüm günlerim bu kısır döngü içinde geçiyordu. Gündüzler ve geceler kendimi kandırdığım oyun sahnelerine dönüşmüştü. Oynayan da bendim, izleyen de. Ama gösteri sona erdiğinde alkış tutan kimseler olmuyordu.

“Hala ilk günkü acısını hissediyor olmam normal mi?” diye esefle mırıldandım. Kelimeler dilimi yaktı ama gerçek benden bu ateşi almadı. Kollarım yıllardır bomboş olsa da tenimde ve ruhumda kalan izleri benden söküp alabilecek biri olmamıştı hiç. “Sanki üzerinden yıllar geçmemiş de her şey dün yaşanmış gibi.”

Hayatım yalnızca benden ibaretti ve aynı oranda da ben hariç herkes hayatımı benden söküp almış gibiydi. Benim olanı kaybetmek bir yana, hiç benim olamayacak bir geleceğe sahiptim. Hiçliğe doğru sürükleniyormuşum gibi hissediyordum.

“O artık mutlu olduğu bir yerde. Bunu düşünürsen her şey senin için daha kolay bir hal alacak biliyorsun değil mi?”

“Biliyorum, Mihrimah,” İçimi çektim. “Elbette biliyorum.” dedim yanımda duran arkadaşımın omzuma koyduğu elini tutarken.

“Bir de babanın yapabileceklerini bilip inansan ne güzel olur.” dedi Mihrimah. “Barbaros Solar’ın kızısın sen. Eninde sonunda o katil bulunacak ve sen buraya her gelişinde içini karartmaya son vereceksin.” Beni kendime getirmek istercesine hafifçe sarstı. “Babanın gücünü ne çabuk unuttun. Adam yürüdüğünde yer sarsılıyor. Boşuna ona Tanrının Kırbacı demiyorlar kızım.”

Onun ve muhtemelen birkaç bin insanın bildiği bu lakap karşısında dudaklarım seğirdi. Mihrimah benim aksime simsiyah ve oldukça uzun saçlara sahipti. Gotik bir havası vardı. Siyahı taparcasına seviyor ve başka renklere pek de ihtiyacı olmadığı konusunda kendinden emin davranıyordu.

“Seni tanımasam babamdan korktuğunu düşüneceğim.” dedim, bir yandan da ellerimdeki toprağı silkeledim.

“Kendi babamdan bile korkmam, seninkinden neden korkayım?”

“Erdem Abi’nin insana pijama giyip kedi gibi yanına kıvrılmayı isteten o şirin havasından olabilir mi?”

Kara bir çarşafı andıran saçlarını geriye savurup gözlerini kısarak bana baktığında mezarlıkta olduğumuz için gülmemeye çalışmasını seğiren dudaklarından anlayabiliyordum.

“Babam bu söylediklerini duyarsa ağır arıza çıkar haberin olsun da.”

Onu duymazdan gelerek ayağa kalktım.

“Hoşça kal anneciğim.” Dudaklarımdan zar zor duyulan bir mırıltı döküldü ama her seferinde bu veda cümlesini kurmak benim için içimi darmadağın eden bir çığlık gibiydi.

Gözlerim oradan ayrılmak, sırtım ona dönmek istemiyordu ama şimdi ona sırtımı dönüp yoluma devam etmezsem hayatım boyunca önümde beni nelerin beklediğini göremeyecektim. Sonumu hiçlikle eş değer gördüğümden pek merak ettiğimi söyleyemezdim ama bir mezar başında sabahlamanın da yaşamıma bir katkısı olmadığını anlayalı çok olmuştu.

Mihrimah elimi tuttuğunda parmaklarım kendiliğinden mengene gibi elini kavradı ve birlikte mezarlığın çıkışına doğru yürüdük.

“Kasvetli ruh halini birazcık heyecan ile değiştirmeye hazır mısın?” diye sordu.

“Hı hı.”

Mezarlıktan çıkar çıkmaz Mihrimah’ın ruh hali hızla değişmişti. O, hayatı çok uzun süre aynı duyguya tutunarak yaşayamayan biriydi. Benim gibi dramatik içine kapanışları ve kalbini boğduğu duyguları yoktu. Üzülecek bir şeyi varsa üzülür ama sonra geçerdi. Bu haline çoğu zaman imrenirdim.

“O şirin havasından geçilmeyen babam bana hiçbir zaman motor almayacak biliyorsun.”

Çoktan girişe park ettiğim motora ulaşıp kaskını takmakla uğraşan arkadaşımın başına küçük bir fiske attım.

“Ah!”

“Senin motorun olsa ayakların bir saniye bile yere basmaz Mihri. Baban seni seviyor.”

Motora yerleşip bacaklarımdan geri sıyrılan elbisemin eteklerini düzelttiğimde Mihri de üzerindeki etek yüzünden bin bir güçlükle arkama bindi ve kollarını belime sardı.

“Şimdi senin değil de Kayra’nın sürdüğü motorda olmak vardı. Ona koala gibi sarılırdım.” dedi içini çekerek.

“Sevgili senin değil mi? Normalde sarılma diyen mi var?” Kendi kaskımı da kafama geçirdim ve bağladım.

“Var! Sanki bilmiyor da sevgilimi istediğim gibi öpüp…”

Sesindeki yakınmayı çalıştırdığım motor kestiğinde, çenesini omzuma yerleştirdi ve ritmik hareketlerle kaskını benim kafama vurmaya başladı. Çıplak bacağına avuç içimle orta halli bir tokat yapıştırdım.

“Ah!” Sesi kulaklarımı çınlatmıştı.

“Rahat dur, gidiyoruz.”

Annemin mezarını ziyaret etmek beni her zaman çok sarsardı. Ona olan sevgim düşünüldüğünde mezarına sarılıp uyumam gerekirdi ama ne kadar çok o mezarın başında vakit geçirirsem hayatla olan bağımdan bir iplik daha eksildiğini hissederdim. Babam bugünkü ziyarete onsuz yaptığım için umarım bana kızmazdı. Her yıl o ve ben birlikte annemi ziyarete gelirdik. Ama bu yıl içimden bir ses annemin beni onunla değil de yalnız karşılamak istediğini söylemişti. Ayrıca yarın talihsiz bir şekilde mezuniyet kutlamamız vardı ve ben ikisini aynı güne denk getirmek istememiştim.

Ankara’nın büyük alışveriş merkezlerinden birine girdiğimizde Mihri çoktan elbise bulamama telaşına teslim olmuştu.

“Mezuniyet elbisemi hala alamamış olmama inanamıyorum. Annem defile için yurt dışında olmasaydı bana dünyanın en güzel elbisesini dikebilirdi.” Annesi Nilüfer abla modayla ilgileniyordu, bu yüzden Mihri’nin evinde daima rengarenk şeyler bulmak mümkündü.

“Annen sana bir elbise dikip yolladı zaten, onu neden giymiyorsun ki?” diye sordum cevabını adım gibi biliyor olmama rağmen.

Yüzünden bir tiksinme ifadesi geçti. “Rengi toz pembe.”

“Sen de liseden mezun oluyorsun, emekliliğe ayrılışını kutlayacak değilsin. 18 yaş için çok tatlı bir renk.”

“Dramatik ataklarını bir kenara bıraktığında çok şirin biri oluyorsun.” Mihri gözlerini devirdi. “Kişilik bozukluğun var. Bu kadar depresif olup pembeyi ve,” Asansörün düğmesine basarken gözlerini üzerimde gezdirdi. “Cırtlak sarı rengini sevemezsin.”

Ellerimi limon sarısı diz üstümde biten elbisemin ceplerine soktum ve ıslık çalıyormuş gibi yaptım. “Bu elbise saçlarımla uyumlu.”

“Tam üstüne bastın!” Heyecanla ellerini kaldırdı ve asansöre binerken uzun siyah saçlarını savurdu. “Ben de saçlarımla uyumlu bir elbise arıyorum o kadar.”

Bu kez gözlerini devirme sırası bendeydi.

Asansöre binip üst katlara tırmanmaya başladığımızda Mihri anne ve babasının ona dayattığı yasaklardan her zamanki gibi şikâyetlerini sıralamaya başlamıştı. Tek çocuk olduğu için şımartılmayı beklerken yasaklarla dolu bir hayat onu biraz isyankâr yapmıştı ama isyankâr davranışlar sergilerken bile belli sınırlar dâhilinde hareket etmesi gerektiğini biliyordu.

Alışveriş merkezi beni boğan kalabalığa kapılarını açan sayısız yerlerden sadece biriydi. Günün geri kalanında yatağıma kıvrılıp gözlerim kanayana kadar kitap okumak da bir tercih olabilirdi elbette ama yarının Mihri için güzel bir gün olması gerekiyordu. Benim için de şöyle böyle bir öneme sahipti işte.

Mihri’nin en sevdiği markaların olduğu katta asansörden indiğimizde beklediğim kadar büyük bir kalabalık yoktu. Sebebini günlerden perşembe olmasına yordum.

“Sen mağazaları dolanmaya başla. Ben önce D&R’a uğrayıp dergi bakacağım.” diyerek onu durdurdum.

“Lux mu?”

“Hı hı.”

“Sen gidip gelene kadar ilk mağazadan çıkmamış olurum muhtemelen, beni bulursun.”

Önce kafamı sonra elimi sallayarak arkadaşımın tersi yönüne yürümeye başladım. Yaklaşık bir yıldır Lux isimli bir edebiyat dergisine yazdığım kısa yazılarımı yolluyordum. İlk zamanlar çabalarım tamamen hayal kırıklığı altında eziliyordu çünkü olumlu bir geri dönüş alamıyordum. Ama bir gün, bir kızın annesine olan sevgisini anlatan bir yazı yolladım ve bu yazı için ilk kez geri dönüş yaptılar. Yazım dergide yayınlandı. Hiçbir şey anlamına gelen Nihil kelimesini sahte bir isim olarak kullanıyordum ve bu sayede gerçek adımı kimse bilmiyordu.

İlk zamanlar kim olduğumu öğrenmek için çok çabalamışlardı ama artık kendimi açık etmeyeceğimi bildiklerinden sadece yazdıklarımla ilgileniyorlardı. Bu süre zarfında ise Lux’un editörü Kerem Kuzgun ile aramızda bilinmezliğe dayalı tuhaf bir arkadaşlık kurulmuştu.

D&R’a girdiğimde The Eagles’ın Hotel California şarkısı beni karşıladı. İçeride insana huzur veren tatlı bir uğultu vardı. Yalnız gelseydim kitapların arasında uzun uzadıya vakit geçirirdim ama Mihri’yi bekletmek istemediğim için hemen Lux’un yeni sayısını aldım ve ödemeyi yapıp onun yanına döndüm.

Mağazaların çoğunu daha iki gün önce zaten dolaşmış olmamıza rağmen yeniden gezmek çok sıkıcıydı. Yeni kıyafetler almayı ben de severdim ama yarın için o kadar heyecanlı değildim ki bu seferi es geçmek istedim. Girdiğimiz her mağazada bir köşeye çekilip Mihri’nin reyonları talan etmesini izledim ve en yakın arkadaş görevimi yerine getirerek onun beğendiği çoğu elbiseye ret verdim. Reddettiğim her elbiseden sonra bana daha çok gıcık oluyordu. Gördüğünde âşık olacağı elbiseyi bulması girdiğimiz altıncı mağazada gerçekleşti.

“Bu elbise siyah değil lacivert.” dedim onun ilk kez siyah dışında bir elbiseye bu kadar aşkla baktığını görerek.

“Ne münasebet.” dedi hışımla. Birlikte kabinlere doğru yürüyorduk. “Lacivert değil gece siyahı. Hani gece kafanı kaldırıp bakarsın ve kara bir gök görürsün ama ay ışığı o karalığı hafifçe soldurur ya. Hah işte tam o renk bu elbise. Gece siyahı yani.”

Ona boş boş baktım.

“Lacivert değil Lara! Lacivert ve gece siyahı arasında çok büyük fark var.”

“Başka renkleri de sevdiğini kabul edersen kimse seni suçlamaz.”

“Gece siyahı seviyorum ben işte. Benimle uğraşma. Ben gece siyahı elbisemi denerken sen de şu kırmızı elbiseyi denesene, lazım olur belki bir gün.”

Ellerime, ıslık çalmama neden olacak kısalıkta koyu kırmızı bir elbise tutuşturup en uçtaki kabine gittiğinde beni yalnız bırakmıştı. Ortadaki boş kabinlerden birine girdim ve kapıyı kilitleyip içerideki pufa oturdum. Elime zorla tutuşturulan elbiseyi tepemdeki boş askılığa astım. Hoparlörden yankılanan hareketli bir şarkı tüm mağazada yankılanıyordu. Bir süre gözlerimi kapatıp son yıllarda epey popüler olan yabancı pop şarkının sözlerini yakalamaya çalıştım. Pufun üstünde bağdaş kurup sırt çantamı karıştırdığım sırada kapım hafifçe tıklatıldı.

“İçeride misin?”

“Evet.”

“Elbisenin bedeni küçük geldi. Biraz daha bakınacağım.”

Mihri’nin ses tonu en sevdiği oyuncağı elinden alınmış bir çocuk gibi küskün geliyordu.

“Ben de geleyim mi?” diye sordum doğrulurken.

“Yok yok. Kal sen orada kırmızı elbiseyi dene. Zaten zevklerimiz çok farklı. Bir iki tur daha atayım kafama göre bir elbise daha bulurum muhakkak.”

Muhakkak.

Saniyeler içinde ayak sesleri yok oldu ve kabin sessizliğe gömüldü. Hoparlörden yayılan müzik susmuş, yerini sessizliğin fısıldadığı müzik doldurmuştu.

Sırt çantama özenle koyduğum Lux dergisini çıkardım ve karıştırmaya başladım. Sayfaları çevirdikçe ince sayfaların arasına dökülen kederim mürekkebin siyahında yitip gitti. İşte oradaydı. Sonlara yakın bir sayfanın tamamını kaplayan satırlarım annesine kavuşan minik bir kelebek gibi kollarıma atıldı. Hasretle iç çekerken parmaklarımın arasında kıvranan satırlarım usulca uykusundan uyandı. Ben bundan ibarettim. İnce sayfaların arasında yaşayan, yağmura değdiği an eriyecek, ateşe değdiği an yanacak ama asla kendini satırlardan koparıp gerçek dünyanın kirlenmiş yakasına yapışamayacak bir kız. Ruhumun can suyuna benzeyen mürekkepte parmaklarımı gezdirirken bir satır parmağıma dolandı ve daha ileri gitmeme engel oldu. Belli belirsiz duyulan bir sesle mırıldandım.

Bir annenin cesedine sarılan küçük bir kız olacak kanatları kanlı o meleğin kefeni…”

Titreyen dudaklarımı birbirine dikemeyecek olmanın verdiği acizlikle araladım ve yaralarıma giden yoldaki kanlara dünyanın kirli havası karıştı. Aynı anda kulağıma çalınan bir ses doldurdu içimdeki sessizliği.

“Bir annenin cesedine sarılan küçük bir kız olacak kanatları kanlı o meleğin kefeni…”

Kalp atışlarım bir anda hızlandı. Bakışlarım sesin geldiği yöne çevrildi ve korkunun saldırısına yenik düşen gözlerim kirli bir aynadaki yansımasıyla karşılaştı. Bir ölüm sessizliği, içinde konakladığım kabinin her tarafını esir almıştı.

“Kim var orada?” diye sordum çatlayan sesimle. Bir yandan da hızlıca ayağa kalktım ve dergiyi kapatıp sırt çantama tıkıştırmaya çalıştım.

“Sesin korkmuş gibi geliyor.”

Çantam parmaklarımın arasından kayıp yere düştü. Yabancı bir bedenin nefesinden süzülen kelimeler içimde büyümekte olan korkulara çarptı.

“Kim olduğunu bilmiyorum ama yanlış yerdesin. Bu kabinler kadınlara ait.” deyip düşen çantamı hızlıca kavradım. Yandaki adam kimdi bilmiyorum ama benimle bir alakası olmamalıydı. Belki oda benim gibi dergi okumak istediği için sessiz bir yer arıyordu ve dile getirdiği satırlarda tamamen tesadüften ibaretti.

“Tam da olmam gereken yerdeyim, Lara Solar.”

İsmim çağrıyı aldı ama ruhum bu çağrıya sessiz kaldı. Ben kelimelere sessizlikle yanıt veren bir kızdım. Konuşmayı sevmezdim çünkü insanların duymayı bıraktığını ve konuşursam ancak bir kuyuya konuşur gibi aynı kelimelerin yankı yaparak bana geri geleceğini bilirdim. O yüzden çoğu zaman ben de insanlar benimle konuşurken derin bir kuyuya dönüşür, onlara yankılar sunardım ve insanlar duymak istedikleri şeyin bu olduğunu zannederdi.

Ama ismim yüzünü görmediğim o adam tarafından anılınca kendimi derin bir kuyu gibi hissetmedim. İçimde yankılar da birikmedi. Korku her şeyi bastırır sanıyordum fakat en baskın gelen his şaşkınlıktı. Adım kimsesizdi, yalnızdı. O halde bu adam nasıl kimsesizliğimin yansıması olan harfleri sahiplenmişti?

“Kimsin sen?” diye sordum ve sorar sormaz bunun çok gereksiz olduğunu fark ettim. Koca bir anlamsızlığın kıyısında olduğumu hissediyordum. Sırt çantamın fermuarını kapatmakla bile uğraşmadan kabin kapısının kilidini açtım ve kapıyı kendime doğru çektim.

Ama kapı açılmadı.

“Şaka mı bu?” Bir an nefes alamadığımı hissettim. “Kapıyı üstüme mi kilitledin sen?”

“Sakin ol,” dedi yüzü olmayan sesin sahibi. Sesi yatıştırıcı ve uysaldı. Etrafımı saran dört duvarın bir zindan hissi vererek beni boğması işten bile değilken, o, sanki buraya benimle yüz yıllık bir ayrılığın özlemini gidermek için gelmiş gibi rahattı. “Seninle konuşmak için buradayım,” dediğinde durumun saçmalığı o kadar fazlaydı ki hayretle güldüm. “Sana zarar vermek için değil.”

“Bana zaten zarar veremezsin.” diyerek çantamı hışımla yere attım. “Bana zarar verebilecek bir konumda mısın ki?” Terleyen avuç içlerimi limon sarısı elbiseme sürttüm. Fiziksel olarak güçlü değildim ama önümdeki kapıyı tekmeleyerek açma şansım var mıydı? Sessizce başımı eğip aşağıya baktım. Son moda, ince topuklu zarif ayakkabılar…

“Bilmem,” dedi adam soruma istinaden. “Bugün senin için hiçbir yerken yarın baktığın her yerde olabilirim belki.” Bu düşünce ona keyif vermiş gibi kısıkça güldüğünde gülüşünden aynı anda binlerce portre yarattım ve ne yazık ki her resim kafamı karıştıracak kadar bulanıktı.

Kollarımı göğsümde kavuştururken içimi yakan bir nefes aldım. Bu tarz oyunlarla vaktimi harcayamazdım. Zaten beni meşgul eden bir sürü zihinsel sorunla uğraşırken, son ihtiyacım olan şey yüzünü benden saklayan gizemli bir adamdı. “Arkadaşım birazdan burada olacak biliyorsun değil mi? Beni kabine kilitleme şansı bulduysan eminim bu ayrıntıyı da hesap etmişsindir.”

Benimle konuşurken yan kabinde olduğuna emindim çünkü sesi kabin duvarındaki aynanın ardından geliyordu. O halde nasıl oluyordu da kapımı açamıyordum ben?

“O gelene kadar birkaç dakikam var ve bu benim için yeterli. Şimdi Lara…” İsmimin ardından birkaç saniye sustu. Sanki daha önce adımı hiç sesli söylememişti de şimdi bu ismin ona ne ifade ettiğini anlamaya çalışıyordu. İsmimin onun için bir anlamı olmamalıydı. Tıpkı onun sesinin ya da varlığının bana hiçbir anlam ifade etmediği gibi. “…ben konuşacağım ve sen uslu uslu oturup beni dinleyeceksin.”

Hayatımı her zaman belli sınırlar içinde yaşardım ve bu sınırlar bana yeterdi. Babam yapmak istediğim hiçbir şeye karışmazdı ama zaten ben onu kıracak, üzecek şeyler yapmazdım. Kendime sınırlı ve güvenli bir dünya yaratmıştım. Burada bana kimse ne yapmam gerektiğini söylemezdi. Bu yüzden emir veren bir tınıyla dile getirdiği cümleye değil itaat etmek, ciddiye bile almadım.

“Tamam,” dedim yarım ağız gülümserken. “Konuş hadi kaçık herif. Dinliyorum.”

“Bundan uzun zaman önce-” diye konuşmaya başladığı an az önce hoparlörde yankılanan İspanyolca şarkının sözlerini, yüksek sesle ve aklımda kaldığı kadarıyla söylemeye başladım. “Sí, sabes que ya llevo un rato mirándote. Tengo que bailar contigo hoy!” Sesim inanılmaz ince ve tiz çıkarken adam duraksadı ve söylediği her kelime tiz sesimin içinde kayıplara karıştı.

“Tanrı aşkına!” Artık sesi daha gürdü ve kesinlikle sakin değildi. “Seninle konuşmak-“

Vi que tu mirada ya estaba llamándome! Muéstrame el camino que yo voy!” Kendimi ritme kaptırarak ayaklarımla ritim tuttum ve içine düştüğüm saçma duruma mantıklı bir izah bulmaya çalışırken akşam olduğunda Mihri ile dedikodusunu yapabileceğimiz bir anlamsızlıktan başka bir şey görmedim yaşadıklarımı.

“Lara, sessiz ol!” Artık sesi çok daha yakındaydı. Kabin duvarının tam dibinde olmalıydı. Şayet duvar olmasa dokunabileceğim kadar yakın bir mesafe. Acaba nasıl görünüyordu. Ses tonundan olgun bir yaşa sahip olduğunu anlamak zor değildi. Hayata yeni atılan toy bir genç gibi değil de hayattan alacağını almış yorgun bir adam gibiydi. Ama ben henüz yirmi yaşındaydım. Onun kurallarına göre oynayacağımı kim söylemişti?

“Eğer hemen şimdi susmazsan-“

Oh! Tú, tú eres el imán y yo soy el metal! Me voy acercando y voy armando el plan! Solo con pensarlo se acelera el pulso!

“Hay sikeyim. Tüm mağazayı başımıza mı toplamak istiyorsun!?”

Oh yeah! Ya, ya me está gustando más de lo normal! Neden olmasın ki?” diye sordum nefes nefese kalmış bir halde. “Onu beni kabine kilitlemeden önce düşünseydin.” Kabin duvarına yaklaştım ve sesim tam da onun yüzüne çarpacak bir şekilde denk durduğumuzu düşünerek tiz bir sesle şarkıma devam ettim. “Todos mis sentidos van pidiendo más! Esto hay que tomarlo sin ningún apuro!

Ve sonra ahşap duvara beklenmedik bir darbe indi, anlık şaşkınlıkla hızla gerilediğimde bacaklarım pufa çarptı. Tüm gücüm hızla çekilmiş bir halde yavaşça oturdum. Şimdi kelimeler dudaklarımı terk etmişti ve yerini şiddetli bir panik almıştı. Nefesim keskin bir bıçak gibi boğazımı tırmaladığında ruhumda binlerce sızıntı vardı ve hepsi boğazıma doğru tırmanıyordu.

“Lütfen,” dedi adam dişlerini sıkarcasına konuşarak. “Sadece bir dakikalığına,” Hırslı bir nefes alırken bir kez daha ritmik olarak duvara vurdu. “Şu çeneni kapalı tutar mısın?”

Tutmayacaktım. Yabancılardan ve güven vermeyen hiçbir şeyden haz etmiyordum. Tüm hayatım koca bir hüsran yığınıydı benim. Daha fazlasını kaldıracak gücüm olup olmadığından emin değildim.

Orada coşkum sönmüş bir şekilde nefes nefese otururken dudaklarımdan dökülen yegâne cümle, “Ne istiyorsun?” oldu. Bakışlarımı aynadaki yansımamdan ayırmadım. Onunla mı yoksa ne yapacağını bilemeyen yansımamla mı konuşuyordum bilemiyordum.

“Nihil.” dediğini duydum. “Çok yaratıcı bir takma isim. Hiçbir şey olduğunu söyleyen birine göre fazla gerçeksin.”

Hiçlik bomboş bir araziye davetsiz bir sağanak gibi bastırdı fakat şiddeti arttıkça arazi daha da ıssızlaştı. Hiçbir şeyin gerçek anlamda benim olmadığı bu dünyada sadece kelimelerim vardı. Onları kimseye vermezdim, bir kurtuluşa sarılır gibi mürekkebe sarılırdım ve ruhum bir gün ölüme kucak açacaksa, kalbime saplanan bir hançerle değil kesin bir kalem ucuyla ölmeye razıydım. Nihil o kelimelerin gerçek sahibiydi. Bendim ama benim en gizli parçamdı. Çocukça numaralarla oynamaya devam edebilirdim ama benliğime ait en büyük parçayı kaybetmiş gibi hissederken bu çok zordu. Nihil olduğumu hiç kimse bilmezdi. Hiç kimseyle paylaşamadığım bir sırdı bu. Öğrenmek için kafamın içine girmesi gerekiyordu çünkü başka bir açıklama bulamıyordum. Karşımdaki her kimse, şimdi beni şaşırtmayı başarmıştı.

“Ama sen gerçek değilsin.” Konuşurken sesimin titrememesi için derin nefesler aldım. “Her kimsen benimle sadece oynuyorsun.”

“Bu bir oyunsa bile, sona gelmeden asla gerçek olup olmadığını bilemezsin.” Kelimeleri zamansız bir hisle döküldü ve bana boğucu bir nefes daha aldırdı. “Hiç hayatının nereye gittiğini ya da birilerinin seni bu konuma nasıl getirdiğini sorguladın mı, Lara? Aslında bir yanlışı yürüdüğünü ve gerçeği çoktan ardında unuttuğunu?”

Gerçek dediği neydi? Beni tanıyor olabilirdi ama hayatımdaki çoğu gerçeği kendime saklamıştım ben. Elimden gelenin en iyisini yaparak ve sadece bundan daha kötüsü olmasın diye sessiz sedasız ağlayarak yaşamıştım. Gerçeği unuttuğumu söylediği o yolun gözyaşlarıyla ıslandığını muhtemelen bilmiyordu.

“Seni tanıyor muyum?” diye sordum en az onun kadar ifadesizce. Söyledikleri bana bir şey hissettirmemiş gibi büründüğüm rolün hakkını vermiş olmalıyım ki aynaya düşen yansımam bile boş boş bakıyordu.

“Tanıdığına pişman olacaksın.” dedi garip bir ses tonuyla. “Ve inan bana beni çok yakında tanıyacaksın.”

“Şimdi tanımak istiyorum.” dedim ani gelen bir deli cesaretiyle. “Duvarların ardında konuşma benimle, karşıma çıkamayacak kadar korkak olduğunu düşünürüm sonra.”

Bir gülme sesi duydum ama bu ses yan taraftan değil kapının önünden geliyordu. Gerçekten de kapının önünde durmuş dışarı çıkmamı engelleyen biri vardı. Ben ne çeşit bir saçmalığın içindeydim? Kısa bir süre yan taraftaki kabindeki adam sessizliğe gömüldü. Sadece kâğıt hışırtısını andıran sesler duyuluyordu.

“Senin için bir hediyem var.” dedi yeniden konuşmaya başladığında. “Bu kabinden çıktıktan sonra hayatın bir daha eskisi gibi olmayacak Lara. Öyle kör bir halde yaşıyordun ki hayatı, gözlerini açmanı sağladığımda her şeyi daha net göreceksin.” Duraksadı. “Ve bunun için benden nefret edeceksin.”

İstediği nefretse ona bunu hemen verebilirdim. Tam da şimdi oradan çıkıp yanıma gelse, gözlerimin içine baksa ve nefretime layık olduğunu söylese ona öyle bir bakardım ki tek kelime etmesine bile gerek kalmazdı.

“Siz kimsiniz?” diye sordum bu kez daha güçlü bir sesle. Ayağa kalktım ve aynadaki yansımama doğru ilerledim. Baktığım kendimdim ama gördüğüm oydu. Elbet bir gün gözlerine bakacağım bir an gelirdi. Merak ediyordum, beni düşürdüğü bu durumdan sonra göz göze geldiğimizde söyleyeceği ilk şey ne olacaktı.

“Hakkımda iki üç şey zırvaladın diye beni tanıdığını mı sanıyorsun?” Bakışlarım kendi yansımamla ölümcül bir meydan okumanın eşiğindeydi. “Asla senin gördüğünden ya da bildiğinden ibaret değilim.”

“Boynunun arkasında Dantes yazıyor diye bu hikâyenin Edmond Dantes’inin sen olduğunu sanma.” dediğinde buz kestim. “Ben çoktan Monte Cristo Kontu’nun pelerinini giydim.”

Kanı çekilen parmaklarım boynumun arkasına uzandı. Pixie saçlarımın bittiği yerde, ensemde minik bir Dantes dövmesi vardı. En sevdiğim kitap karakterinin adı ve yalnızlığıma eşlik eden yoldaşım. Kuşkusuz sadece mürekkepten ibaretti ama sanki tüm hayatım boyunca oradaymış gibi güven veriyordu bana. Aramızda ahşap bir duvar vardı ama ben adamın soluğu ensemdeymiş gibi ürpermiştim.

“Ne istediğini söyle bana.”

“Yarın gece anlayacaksın.”

“Ne olacak yarın gece!” diye bağırdım. Panik duygum öylesine yükselişteydi ki artık sesimi kontrol etmek istemiyordum ama bu kez yükselen sesime verilen şiddetli bir tepkiyle karşılaşmadım. Titreyen ellerim kabin kapısına uzandığında çok hafif bir güç uygulamama rağmen kapı açıldı.

Koşarak burayı terk etmem gerekiyordu ama hareket edemiyordum. Sessizliğimin üstüne devrilen nefeslerimin dinmesini bekledim. Ne kadar orada o halde durdum bilmiyorum ama sakinleştiğimde sırt çantamı yerden alıp omzuma taktım. Yavaş adımlarla yan taraftaki kabine yürüyüp kapısını ittim. Boştu. Ama tam karşımdaki askılıkta kartondan bir alışveriş çantası asılı duruyordu. Şu an kabininde durduğum markaya aitti.

İçeri girip kapıyı arkamdan kapattım ve içinde geleceğimin karanlık tohumlarının ekili olduğu çantaya uzandım. Çantanın içinde gri bir elbise duruyordu. Parmaklarım yumuşak kumaşı kavrarken elbiseyi çıkardım ve omuzlarından tutup kaldırdım. Gerçi omuzları olmayan straplez bir elbiseydi ve tam göğüs kısmına bir not iliştirilmişti.

Yarın gece olduğunda

Saat dokuzu vurduğunda

Monte Cristo seni kendi adasına davet ediyor.

Notun arka kısmında ise “Duman rengi gözlere, duman rengi elbise.” yazıyordu. Çantanın en dibinde küçük, tuşlu bir telefon vardı. Aptal adam. Beni her nereye davet ediyorsa bir adres bırakmamıştı ama muhtemelen telefon zaten bunun içindi. Dikkatimi çekebilmek için ellerinden her şeyi yapmışlardı.

Bütün bunlar çok anlamsızdı. Yine de bilinmezliği kabul etmek istemeyen beynim olanlara mantıklı bir açıklama getirmeye çalışırken bir kapı tıklatma sesiyle zapt edemediğim çığlığım kabinde yankılandı.

“Lara?”

Mihrimah’ın şaşkınlık dolu sesini duyar duymaz elbiseyi torbasına atıp dışarı çıktım. Kaşları çatılmış bana bakıyordu.

“Neyin var?” dedi. “Seni bu kabinde sanıyordum.” Az önce çıktığım kabini gösteriyordu.

“Elbise deniyordum.”

Sesinin telaşlı çıkmamasına özen gösteriyordum ama bir şeylerin yolunda gitmediğini anlamış olmalıydı. Nasıl anlamazdı, kalbim göğüs kafesimi parçalayacak bir hızla atıyordu ve yüzüm kireç gibi olmalıydı. Her şey o kadar hızlıca ve akıl almaz bir şekilde yaşanmıştı ki elimdeki torba olmasa birazcık zihinsel baskıyla kendimi hayal gördüğüme inandırıp bu çıkmazdan kurtulabilirdim. Ama tüm kanıtlar hem elimde hem de zihnimde duruyordu.

“Hangi ara aldın?” Mihri’nin bakışları elimdeki çantaya kaydı. “Senin zaten elbisen vardı.”

Sarsak bir şekilde gülümsemeye çalıştım. “Gözüme çarptı alıverdim işte. Hadi sana da bir elbise alalım sonra gidelim, karnım acıkmaya başladı.”

Mihrimah birkaç saniye boyunca bir şey söylemeden bana baktı ama sorunumun ne olduğunu kestiremiyordu. Belki de kapalı yerde kalmaktan rahatsız olduğumu falan düşünmüştü. O adam bana olanları kimseye anlatma tarzında bir tehditte bulunmamıştı ama yine de içimden bir ses bunun yalnızca benimle alakalı olduğunu söylüyordu. Arkadaşım bir şey söylemeden kabine girdiğinde elimdeki çantayı sıkı sıkıya tutarak kasaya doğru koşturdum.

“Bakar mısınız?” diye seslendim kasada ki görevli kadına. “Bu elbiseyi kim aldı biliyor musunuz?”

Kadın fevri tavrımı görmezden gelerek elbiseye göz attı.

“Az önce arkadaşınız aldı sanırım.” dediğinde kaşlarım çatıldı. Mihri böyle bir şey yapmış olamazdı.

“Siyah uzun saçları olan zayıf bir kız mı?”

“Hayır, kızıl rengi uzun saçları vardı. Arkadaşının kabinde olduğunu ve ona sürpriz yapacağını söylemişti. Elbise sizde olduğuna göre arkadaşı siz olmalısınız.”

Duyduklarım karşısında dehşet içinde karşımda konuşan kadına bakakaldım.

“Hanımefendi bir sorun mu var?”

“Yok.” Sesim çatlamıştı. şaşkın bir halde elbiseyi kadından geri alırken her şeyi puslu bir camın ardından görüyor gibiydim. Kabinde benimle konuşan adam, kapımı tutan kişi ve o kadın… Kaç kişilerdi?

Mağazadan çıktığımda bakışlarım önümden geçip giden insanların üzerinde dolanmaya başladı. Ben özel biri değildim. Ne benim bir anlamım vardı ne de hayata özel anlamlar yüklerdim. Sadece yaşamın kıyısında kendi başıma dolanır dururdum. Yalnızdım ve yalnız başıma öleceğime inanıyordum. Bu insanların benden ne istediğini bilmiyordum ama aradıkları cevap olmadığıma emindim.

Eve dönüş yolunda tek kelime edecek halim yoktu. Mihrimah sessizliğimi yorgunluğuma yormuş ve çok fazla üstüme gelmemişti. Bugün olanları babama anlatıp anlatmamak konusunda kararsızdım. Onlar her kimse gerçekten niyetleri bana zarar vermek olabilir miydi? Onlarca tanığın olduğu alışveriş merkezinde bir şey yapmamış olmaları normaldi ama yarın gece olmamı istedikleri yer adım kadar eminim ki ıssız bir yer olacaktı. Hala bir parça aklım varsa kesinlikle oraya gitmemem ve olanları birine anlatmam gerekiyordu.

Fakat hakkımda bu kadar çok şeyi nasıl bilebiliyorlardı? En sevdiğim kitaptan boynumdaki dövmeye kadar. Bir yerlerde mutlaka hayatıma sızmış olmalıydılar ve ben kim olduklarını delicesine merak ediyordum.

Saat gece yarısını geçmişti. Üvey annem Jülide güzellik uykusuna yatalı iki saat oluyordu. Hayatımıza dâhil olduğu günden bu yana asla aramızda sıcak rüzgarlar esmemişti. Annemin yerini almak gibi bir derdi yoktu ama aramızı iyi tutmak için bile çabalamazdı.

İki katlı evimizin alt katındaki büyük salonda durmuş bahçeyi gözlüyordum. Babamın eve ne zaman geleceği belli olmazdı ama zaten uykum yoktu. Serin bir yaz gecesiydi. Açık pencereden tenime çarpan rüzgâr bana anlamadığım bir dilde masallar anlatıyordu.

Bahçedeki demir kapı kayarak açıldığında babamın arabası bahçeye girdi. Saniyeler içinde gecenin sessizliğini araba kapılarının açıp kapanma sesi doldururken ellerimi pencerenin pervazına koyduğumda hiç ses çıkarmamış olmama rağmen Tarık’ın bakışları beni buldu.

Tarık, Jülide’nin oğluydu. Babamla evlendiklerinde Barbaros Solar, Tarık’a kendi kızından bile daha yakın davranır hale gelmişti. Bunu yadırgamıyordum. Babamı seviyordum ama beni hayatına bu kadar geç almış olması aramızda bir nebzede olsa buzlar örülmesine neden olmuştu. Gecenin içinde beni gözleyen Tarık’ın keskin bakışları, babam onu çağırana kadar beni esir almaya devam etti.

Onlar eve girdiğinde ben de camı kapattım ve gergince ayakta beklemeye başladım. Salonun kapısının önünden geçerken “Baba.” diye seslendim. Beni görünce hem asistanı hem de en güvendiği adamı olan Erdal’a eliyle yukarı çıkmasını söyleyen bir işaret yaptı.

“Benim güzel kızım.” dedi tok adımlarla yanıma gelirken. Güçlü duruşu ve heybeti her zaman beni çok etkilerdi. O yüzden beni kollarının arasına alarak sarıldığında onu ilk gördüğüm günlerdeki gibi heyecanlanırdım. Şimdi olduğu gibi.

“Nasılsın baba?” diye sordum geri çekildiğimde. Belli etmemeye çalışsa da her zamanki gibi gergin görünüyordu.

Barbaros Solar’ın, etrafı surlarla çevrili kaleleri kuşatmış ama kuşatması başarıya ulaşamamış savaşları vardı. İstediğini elde edemediğinde ya da elinde olanı kaybettiğinde yenilgisini o surlara bir mayın gibi gömer ve yeniden kaleyi fethetme yollarını arardı.

“Ben gelmeden uyumadığın için mutluyum. İşler bu ara çok yoğun olduğu için evde vakit geçiremiyorum.” Gülümseyerek yanağıma dokundu. Ama ikimiz de biliyorduk ki eve gelse bile benimle vakit geçiremeyecek kadar meşguldü.

“Sorun değil baba.” derken dudaklarımı gülümsemeye zorladım. İçim içimi yiyordu. Ona söylemeli miydim? Ne diyecektim ve o ne tepki verecekti? Gitmeme engel olacağı kesindi ve ben bu bilinmezin bu şekilde yarım kalmasını istemiyordum.

Babam çok güçlü bir adamdı. Yaşına rağmen insanları etkisi altına alan tehlikeli bir karizması vardı. Ağarmış saçlarına rağmen yüzündeki kırışıklıklar Jülide’ninkilerden daha azdı. Aura denilen şeyin vücut bulmuş hali olduğunu düşünürdüm çoğu zaman.

Tarık salona girdiğinde bakışlarımı babamdan ayırmamaya gayret ettim.

“Mecliste işler nasıl gidiyor?”

Babam oğlunun uzattığı viski bardağını alırken yüzünü buruşturdu.

“Her zamankinden farklı değil ama stresi giderek artıyor elbette. Seçim kampanyalarına başlamak üzereyiz.”

Yaptıkları şey muhtemelen iki cümleyle anlatılacak kadar basit değildi ama daha fazlasını anlamayacağımı düşündüğü için susmuştu herhalde. Babamın başkanlığını yaptığı bir siyasi parti vardı ama henüz yüzde barajını aşıp meclise girebilmiş değillerdi. Yine de tanınıyordu. Oldukça güvenlikli bir sitede oturuyorduk ve babamın etrafında da sürekli takım elbiseli adamlar olurdu.

“Bir şey mi soracaksın kızım? Erdal yukarıda bekliyor, hala yapılacak bir ton iş var.” Tam da beklediğim gibi.

Huzursuzca yerimde kıpırdanırken bugün olanları söyleyip söylememekte kararsız kalan dilimden “Ondan hala bir iz yok mu?” sorusu döküldü.

Ne zaman ondan bahsetsem kalbime saplanan bıçakların sancısı dizlerimin bağını keserdi. Meleğimin kanatlarını kesen katil, benim ruhumu deşen katil şimdilerde sokaklarda özgürce dolaşıyordu. Babamın içkiyi dudaklarına götüren eli durakladı ve bakışları gölgelendi.

“Kaçtığı günden bu yana onu araştırıyoruz ama hala iz yok biliyorsun.”

Sessizce aşağı çöken omuzlarıma alışkın olduğum bir ağırlık oturdu.

“Lara.” dedi bana bir adım daha yaklaşırken. Başımı kaldırıp bana her daim güven vermek isteyen o gözlere baktım. “Hem benim adamlarım hem de emniyetteki dostlarım bu işin peşini bırakmıyor. O şerefsizin dosyası asla kapanmayacak. Annemin kanı yerde kalmayacak.”

“Biliyorum.” dedim kuş gibi çırpınan sesimle. “Bugün sensiz annemi ziyarete gittim.” diye ekledim peşinden. “Kızma bana, bu yıl yalnız ziyaret etmek istedim onu.”

“Lara böyle şeyler için seni asla yargılamam.”

Minnet dolu bir gülümsemeyle ona baktım.

“Yarın mezuniyette görüşürüz kızım.” Bunca işinin arasında mezuniyetimi hatırlıyor olmasına şaşırsam da gelebileceğinden yana umudum yoktu. “Şimdi gidip biraz daha çalışmalıyım.”

“Tamam, iyi çalışmalar.”

Barbaros Solar kalbimi ısıtan sıcak bir gülümsemeyle bana veda edip salondan ayrıldı. Bir süre salonun loş ışığında ayakta öylece durup ardından bakışlarımı Tarık’a çevirdim. Karşımdaki koltuğa sırtını yaslamış oturuyordu. Takım elbisesinin ceketini çıkarmış, gömleğinin birkaç düğmesini açmıştı. Kravatını çözmüş ama boynundan almaya tenezzül etmemişti. Elindeki içki bardağının dibi görünürken yıkılmış gibi bir hali vardı. Üvey ağabeyim hakkında neredeyse hiçbir şey bilmezdim ama bildiğim kesin bir şey varsa oda beni hiç ama hiç sevmediğiydi.

Ona bulaşmadan sessizce odama çıkma hayalim bir iki adım bile atmamışken kulağıma çalınan alaylı ses tonuyla suya düştü.

“Hala kedileri öldürüyor musun küçük kardeşim?”

Ayaklarım mızrakla yere çakılmış gibi kalakalmıştım. Evet, ben onun hakkında hiçbir şey bilmiyordum ama o neredeyse benim tüm hayatıma hâkimdi.

“Fazla canımı sıkma.” dedim sessizce. “Annen boşuna deli demiyor bana. Ne yapacağım belli olmaz.”

Keskin yüz hatlarına yayılan kısık sesli bir kahkaha attığında beni ciddiye almadığı aşikârdı.

“Beni de mi öldürürsün yoksa?” İçkisinden büyük bir yudum aldı. “Cesedi mi ne yapacaksın? Arka bahçedeki kedinin yanına mı gömersin?”

“Merakımdan soruyorum.” Yutkunarak ondan biraz uzağa çekildim. “Kaç yaşına kadar benden nefret etmeye devam edeceksin?”

“Bir düşüneyim… sonsuz yaşıma kadar.”

“Aşırı çocuksu hareketler bunlar,” Onu incelerken yüzümdeki birkaç kas seğirdi. “Nefret ediyorsan konuşmazsın değil mi? Bak bana, seninle konuşmaya yelteniyor muyum hiç?” Dudaklarımı birbirine bastırarak başımı salladım. “Kuralı budur, hoşlanmıyorsan benimle konuşmaz mısın lütfen.”

“Canını sıkmak hoşuma gidiyor.” Beni gıcık edeceği bir şekilde gülümsedi. “Sen benimle konuşur musun lütfen?” Alaycı bir yalvarma ifadesi takındı, kahkahasını tutmaya çalıştığına çok emindim. “Lütfen?”

“Acı çekmenin bir tek sana has bir duygu olduğunu mu sanıyorsun? Barbaros Solar’ın çocuğu olmanın zorluğunu ikimizde yaşıyoruz. Ben onun zindanının dışında kalan taraftayım, sen de zindanından çıkmasına izin vermediği tarafta. Ama hapishanemiz aynı.” dedim, babamın Tarık’ı kendi izinden gelsin diye yetiştirirken ne kadar yıprattığını gördüğümden belki nefret edemiyordum ondan. Ama o neden babamın beni bu kadar dışladığını görürken halime üzülmeyip aksine üstüme gelmeye devam ediyordu ki?

Yanımda derin bir iç çeken adama bakmak istemediğim halde baktım. Söylediklerimi ciddiye almadığı için olsa gerek itiraz etme zahmetinde bile bulunmayan ancak ruhuna diktiği umursamazlığa rağmen bakışlarındaki öfkeyi saklayamayan bu adam alevleri sönmüş bir kül yığınından ibaretti.

“Bana, beni anlıyormuş gibi merhamet etme. Sen kendi acına bile sahip çıkamayan bir korkaksın sonuçta. Senden gelecek merhameti…” İçki bardağını havaya kaldırdı. “İçki niyetine içerim ben.”

“Doğrudur.” Umursamazca omuz silktim. Bir yandan da onun az önce yaptığı gibi yüzüme alaycı bir gülümseme yerleştirmeye çalışmıştım. “Ben de senden gelen ihanetleri içiyorum içki niyetine.”

Yüz hatları donarken buz kesen bakışlarını bana çevirdi. “Kanıtı arka bahçede.” Sesim onun bakışlarından daha soğuktu. “Öldürdüğüm kediyi topraktan çıkar, o sana anlatır.”

Aramızdaki boşlukta dile gelen sessiz duyguların şahlanmasına izin vermeden salonu terk ettim. Üzerimde son sözü söyleyebilmiş olmanın gururu vardı. Şimdi sonraki atışmamıza kadar içi içini yiyip dursundu.

Odama çıktığımda acele etmeden kıyafetlerimden kurtulup kısa bir duş aldım. Mihri’nin göz devirmesine neden olacak kadar tatlı bir pembe rengi olan pijamalarımı giydim. Yatağın altında anılarımı sakladığım küçük bir sandık vardı. Aslında çoğu anım yazıp karaladığım yazıların olduğu defterlerden ibaretti. Yatağa oturup bacaklarımı kendime çektim ve sandıktan aldığım defterlerden birini bacaklarımın üstüne koydum. Sonra yazmaya başladım. Kalemimden dökülen her bir satırda gökyüzünden bir nefes çaldım ve satırlarımın ruhuna ektim.

Uykuya direnebildiğim kadar direndim ama bir noktada uyuyakalmış olmalıyım. Uyandığımda pencereden içeriye güneş ışıkları vuruyordu ve ben sızlanarak örtüyü yeniden kafama kadar çektim. Aklıma geldikçe çığlık atmama neden olacak olaylar zihnimi esir alıyordu.

Saat dokuzu vurduğunda…

Ne kadar düşünürsem düşüneyim içine çekildiğim gizemi açıklayacak mantıklı bir neden bulamıyordum. Belki de babama söylememek büyük bir hataydı. Ama zaten beni şimdiye kadar takip ediyorlarsa zarar vermek için ellerine yüzlerce fırsat geçmiş olmalıydı.

Kabinde bulduğum elbise yatağımın üstünde, üzerimde ise kendime ait olan buz mavisi bir elbise varken odamdaki aynanın karşısında durdum. Elbiseyi alıp evime getirecek kadar deli olsam da giyecek kadar delirmemiştim. Şayet giyersem onların bir adım öne geçmesine izin verirdim.

Belki de kabinde olanlar bilinç altımın bir oyunuydu. Odamın içini rahatsız edici bir titreşim sesi kapladığında inlememek için kendimi zor tutum ve komodinin üstünde duran küçük telefonu aldım. Mesajı açtığımda daha önce hiç gitmediğim bir adresin yazılı olduğunu gördüm. Ardından telefon çalmaya başladığında titreşimleri avuç içlerimi esir aldı.

Dantes arıyor yazıyordu. Bu insanlar işlerini fazla ciddiye alıyordu. Usulca yatağımın kenarına otururken “Kaçışın yok.” diye mırıldandım. “Tüm bunlar gerçekten oluyor.”

Sonra yeşil tuşa bastım. Bir süre karşı taraftan ses gelmezken yanlış bir şey söyleme korkusuyla ben de sustum. Gerçi doğrunun ve yanlışın onlar için ne ifade ettiğini bile bilmiyordum.

“Lara…”

Zihnimin içindeki kitaba yeni bir sayfa eklenmiş de satırlar bir tek ona hizmet ediyormuş gibiydi. Henüz yüzünü bile görmemiştim ama sesi, gülüşü, öfkesi, ukalalığı, sakinliği, sıcaklığı… her şey kendiliğinden o sayfaya yazılıyordu ve ben bir sayfayı kopartırsam tüm defter dağılır diye hiçbir şey yapamıyordum.

“Şimdi sana yeniden benden ne istediğini soracak olsam asla beni tatmin etmeyen cevaplar verirsin değil mi?” diye sordum sakin bir ses tonuyla. Garip bir şekilde bu gizemli oyunun bana hangi kapıyı açacağını merak ediyordum. Belki de bu yüzden o sayfayı kopartıp atmak istemiyordum.

“Cevabım gözlerini açmanı istediğimi söylemek olur, Lara. Bu cevap seni tatmin etmeye yeter mi?”

Yetmezdi ama aydınlıkta dururken beni karanlığa bakmakla suçlayan bu adam için çok da bir şey ifade ettiğini sanmıyordum. Zaten görmem gereken her şeye gözlerimi açarak yaşıyordum, bazı şeylerin karanlıkta kalması beni rahatsız etmezdi.

“Seni temin ederim ki gözlerim zaten açık.” Yine de söz konusu o olunca her söylediğine itiraz edesim geliyordu.

“Ama bir yalana bakıyorsun. Bu gece gördüklerinden sonra ne demek istediğimi anlayacaksın.”

“Bana zarar verecek misiniz?” diye sordum pat diye.

“Ne?”

“Yalnız olmadığını biliyorum. Kalabalıksınız ve beni gecenin bir vakti beni hiç bilmediğim bir yere bir başıma çağırıyorsunuz. Neden geleyim Edmond Dantes? 20 yaş ölüm için çok erken.”

Karşı tarafta bir sessizlik oldu. Şu an bu konuşmayı yapmıyor olsak da gece olduğunda merakıma yenik düşüp oraya gideceğimi biliyordum ama canımı garantiye almak en mantıklısıydı. Sanki adam telefonda verdiği sözleri tutmak zorundaymış gibi.

“Rüzgâr hala esiyor mu Lara?”

Kulaklarımı sağır eden bir gürültü kalbimi doldurduğunda, patlayan camlardan saçılan kırıntılar ruhuma saplandı. Boğazıma iplerini dolayan bir anı, beni boğmak istermiş gibi iplere daha çok asıldı.

Rüzgâr hala esiyor…

Rüzgâr hala esiyor…

Rüzgâr hala esiyor anne, uyansana!

Telefonu tutan parmaklarım bir şeylerin boğazını sıkmak istermiş gibi kasılmıştı. Zihnimi işgal eden seslere sağırlaşmayı zar zor öğrenmiştim. Şimdi tüm çabalarımı yıkıyor ve beni başladığım yere geri bırakıyordu. “Sen bunu nerden…” Cevabını beni götüreceği yerlerden korktuğum bu soruları nasıl soracaktım? “Sen ne istiyorsun benden?”

Çatlayan sesimin duygularımı ele verişine içten içe isyan ettim. Adam iç çekerken nefesini benim soluğumdan çalmıştı sanki. O bir nefes almıştı ve ben bir nefesimi kaybetmiştim. 

“Lara.” dedi bir kez daha. “Bize gel, sana asla zarar vermem. Öğrenmen gereken şeyler olduğunun sen de farkındasın. Etrafında bir şeyler oluyor ve görmezden gelmeye devam etmen olduğu gerçeğini değiştirmeyecek.”

“Bu bir tuzak. Hakkımda her şeyi, korkularımı zaaflarımı biliyor olmalısın. Beni manipüle ederek bir tuzağa çekmeye çalışıyorsun. Bu çok alçakça.”

“Sana zarar vermek isteseydim bunu çoktan yapmıştım. Ayrıca seni tuzağa çektiğim falan yok.” İçine dünyanın bütün anlamlarını sığdırabileceğim bir an sustu. “Tuzak zaten sensin.”

Babam mezuniyetime gelmemişti.

Hayal kırıklığımı gizlemeye çalışmamın lüzumu yoktu. Kep atmak için kalabalığın arasına bile girmemiş, törenin sonunda cüppemi ve kepimi okulun kapısında bulunan büyük çöp konteynırına atmıştım. Törenden sonra Mihri’nin ailesiyle lüks bir restoranda akşam yemeği yemiştik. Nilüfer abla sabahın erken saatlerinde yurt dışından dönmüş ve o bile yetişebilmişti ama babamın işleri olduğu için gelememişti.

Erdem abi ve Nilüfer abla beni kendi kızlarıymış gibi sevelerdi ve babamla aramızdaki tuhaf ilişkiyi en az Mihri kadar iyi bilirlerdi. Ayrıca Erdem abi babamın en güvendiği avukatlardan biriydi. Ve ona olan yakınlığına rağmen Erdem abinin benim tarafımda olması beni mutlu ediyordu. Bazen birilerinden haklı olduğumu duymaya ihtiyacım varmış gibi hissediyordum.

Şimdi ise restoranın kapısında durmuş kapıdaki görevlinin benim için çağırdığı taksinin gelmesini bekliyordum. Mihri’yi birkaç dakika önce erkek arkadaşı Kayra almıştı. Ne kadar onlarla gelmem için ısrar etseler de eve dönmek istediğimi söyleyerek onlara katılmamıştım. Bir meçhule yol aldığımı bilmiyorlardı.

Hiçbir şey olmayacak, Lara. Sakin ol, sakin… bir bakıp geleceğiz sadece…

Kafamda dolanan cümleler bunlardı. O, bana zarar vermeyeceğini söylüyordu ama daha adrese gitmeden hayatımdan bir şeyler çalınmış gibi hissediyordum. Kendinden önce sesiyle tanıştığım bir adama teslim olmuşum gibi.

Taksi geldiğinde vakit kaybetmeden bindim ve adresi söyledim. Minik telefon avuçlarımın içinde varlığını asla unutturmuyordu. Rehberde sadece Dantes kayıtlıydı. En sevdiğim kitap karakteri… Bunun o yabancı tarafından biliniyor olması beni korkutuyordu. Kapıyı bile çalma zahmetine girmeden kafamın içine nasıl girebilmişti? O bir zihin hırsızıydı muhakkak.

Taksi sakin bir sokakta durduğunda, kendi telefonumun kılıfının içine koyduğum paradan ücretini ödedim ve taksiyi yolladım. Köşe başından kaybolur kaybolmaz telefon titremeye başladı. Artık beni izlediklerinden büsbütün emindim. Kendi telefonumu elbisenin cebine atarken minik telefonu açtım.

“Geldim.” Hayatım boyunca yaptığım en büyük aptallıklardan biri buraya, bu gece, sırf bu adam gel dedi diye gelmek olabilirdi. Kesinlikle karşıma çıkacak cesareti olmadığını düşünüyordum.

“Seni görüyorum.” dedi tek nefeste. Beni görmüyordu, beni gördüğünü sanıyordu. Olmazdı ama, bir gün beni gerçekten tanıma şansını elde etseydi, sadece bakmakla yetindiğini, hiçbir zaman Lara Solar’ın gerçekte olduğu kişiyi göremediğini anlardı.

Topuklu ayakkabılarım zeminde tıklarken kendi etrafımda bir tur döndüm. Sokak boştu. Tenhaydı ama yıkık dökük tekinsiz bir yer değildi. “Ama ben seni göremiyorum.” dedim yürümeye başlarken.

“Beni göremeyeceğin bir yerdeyim. Yanlış yöne gidiyorsun.”

İkazı üzerine dönüp sokağın diğer ucuna doğru yürümeye başladım. “Elbisemi beğendin mi? Senin aldığın fazla demodeydi, temizlik yaparken giyeceğim onu.” dediğimde gülercesine nefesleri sekteye uğradı.

“Giyseydin hakkında beni yanıltırdın zaten. Ben sadece şansımı denemiştim.” Aklıma gelen bir dizi hoş olmayan cümleyi savuşturmaya çalıştım. Önceliğim burada neler olduğunu anlamaktı, sonrasında ona aklımdan geçen ne var ne yoksa sayıp dökecektim.

“Seni görebileceğim bir yere gelsene.” Yine olmazdı ama, bir gün benim de onu tanıma şansım olsaydı ondan çok daha iyi bir iş çıkarırdım. Ben insanların sessizliğini dinlerdim, gözlerini okurdum, dokunmadan hissetmeye çalışırdım ve bu tanınmak istemeyen birinin bile kendini ele vermesine neden olurdu.

Ama dediğim gibi, bunlar olacak şeyler değildi.

O da bunu bunu hissetmiş gibiydi. Kendini nasıl bir adam olarak tanımladığını bilmek isterdim. Bence başkalarından kendini dinlemeyi pek sevmiyordu. Aynı zamanda başkalarından çok iç hesaplaşmalarında daha ağır yargılar altında kaldığını hissediyordum. Çünkü kendine karşı adil davranan bir adam gibi durmuyordu.

“Bir gün beni gördüğünde ya benim gitmemi isteyecek ya da sen koşa koşa kaçacaksın benden.”

Ya da kimsenin olamadığı kadar adildi kendine karşı. Bu yüzden bu cümleyi kurmuştu. Ben onu görmemiştim ama o çoktan ikimiz hakkındaki hükmü vermişti. “Benden değil de bizden demek istedin herhalde.” dedim soğuk bir imayla.

Adam güldü. “Evet bizden. Sahi kim olduğumuz hakkında bir tahminin var mı?”

“Neden sonsuz seçeneğimin olduğu bir sorunun cevabına kafa yorayım. Gecenin sonunda nasıl olsa bana söyleyecekmişsiniz gibi hissediyorum.”

“Sağa dön Lara.”

Dediğini yaptım.  “Söyleyecek misiniz?” diye sordum kendimi tutamayarak. “Gecenin sonunda yani. Kim olduğunuzu.” Çoğul konuşuyordum çünkü merakımı üstüne alınmasını istemiyordum.

Korku, heyecan, merak… duygularım sürekli birbiriyle çatışıyor ve biri diğerini tekmeleyerek üste çıkmaya çalışıyordu. İçinde bulunduğum durumda hepsi de çok tehlikeliydi ama onları durduramıyordum. Sadece ben hissettiğim sürece sorun değildi fakat karşı taraf gerçekte ne hissettiğimi anlarsa kendimi ele vermiş olurdum.

“Duman rengi bir çift gözde yolumu bulmaya çalışmak… eğlenceli olabilirdi.”

Adımlarım yavaşlarken ayakkabımın topuğu boşluğa geldiğinde sendeledim. Ben onun gözlerini görmüyordum ama onun aksine sesinde kaybolmak hiç de eğlenceli gelmiyordu. Bana bir bilinmezlik vermişti ve adını da en sevdiğim kitap karakteri yapmıştı. Şimdi bilmek istediklerim daha da karanlık sulara gömülmüş ve Dantes satırlardan çıkarak bu kez mürekkepte değil de karanlık sularda boğulmuştu.

“Tanımadığın bir adamın sesinde kaybolmak kadar eğlenceli olamaz herhalde.” dedim alayla karışık. Cevap olarak yalnızca güldü, tek bir solukta bile değişen ruh halini gözlerimin önündeki bir filmin sonraki sahnesini izler gibi tahmin edebiliyordum. Sanki nefesleri boş tuvalin üzerinde gezen bir fırçaydı. Ben de durmuş kelimelerden benim için yarattığı resmi izliyordum.

“Sokaktan çıkınca sağına dönerek iki sokak ilerleyeceksin. Üçüncü sokağa asla girme. Sokak başındaki binanın yanında duracaksın. Tek bir saç telin dahi ben söylemeden o sokağa girmeyecek.”

Saçlarının uzunluğu bir karışı geçmeyen birine bunu söylemesi çok hoştu.

Terbiyesiz!

Kabindeki gibi tiz sesimle şarkı söyleyerek sokağa dalsam ne yapabilirdi sanki?

Kafamdan geçen düşünceleri okumuş gibi, “Ve olabildiğince sessiz ol.” diye uyarıda bulunduğunda gözlerimi devirdim.

Cevap vermeden yürümeye devam ettim. Ayaklarım kaldırımlarda yetim sesler bırakıyordu. Bilinmezliğe giden karanlık bir yolda yürüyen birine göre fazla cesurdum doğrusu. Göreceğim şeylere dair kafamın içindeki çarkları çevirebilirdim ama bu gece zihnim bana hizmet etmedi.

“Lara?” Adımı söylediğinde ilk sokağı henüz geçmiştim. “Konuş benimle.” dedi sessizce. Tıpkı onun gibi sesimi kısık tutabilir ve ona kelimeler verebilirdim ama kimdik ki biz? Benim için bir anlam ifade ettiğini mi sanıyordu? Yolundan yürüyeceğim, adımlarını takip edebileceğim biri değildi. Bir kez onun haritasıyla yola çıkacak olursam asla yolumu bulamazdım. Çünkü haritanın sınırlarını o çizmiş, dünyasın kendi yaratmıştı.

“Seni daha önce gördüm değil mi?”

Üçüncü sokağın başına geldiğimde durdum ve sırtımı apartman duvarına yasladım.

“Hiç dikkat etmediğim bir anda karşıma çıktın, gözlerime baktın. Hatta konuştun belki benimle. Gözlerimin rengini ezberleyecek ama asla seni hatırlamamı sağlayacak kadar uzun değil. Hayatımın kıyısından geçtin değil mi?”

Ona söylediklerim, düşününce hiç de imkânsızmış gibi gelmiyordu. Hakkımda bu kadar çok şey bilen birinin bana uzak olma ihtimali fazla iyi niyetli bir düşünce olurdu. O benim hayatıma dokunup, durgun sularımda dalgalar yaratmış olmalıydı. Uzun bir süre sustuk ama bizim yerimize soluklarımız sessizliği alt etti. Nefeslerinin bir duman gibi gözlerimin önünde belirmesi çok yakındı. Çünkü varlığı gerçekti. Aldığı tek bir nefesle bile o kadar gerçek hissettiriyordu ki tam da şu an gözlerimi kapatsam o nefesler kulağıma değil de tenime çarpacaktı.

Sonra gözlerimi açacaktım ve benden gizlediği gözlerine bakacaktım. Gözlerini hayal ettim, belki hayal olamayacak kadar gerçek, belki gerçek olamayacak kadar hayalden ibaret gibi görünecekti gözüme ama tam karşımda durup ruhuma kilitlenecekti. Belki… bir gün. Ruhumun üzerine onun gözleri kilit niyetine kapanırsa, kaçabilmek uğruna sahip olduğum bu yaralı ruhu düşürürdüm. Ben artık hapsolmak istemiyordum ama içine düştüğüm hiçbir zindanda çıkış yoktu.

Sessizce mırıldandım. “Haklıyım değil mi?”

“Şimdi beni iyi dinle.” Bir anda mızrak gibi keskinleşen sesi kulaklarımda derin yaralar açtı. Onu duygusal bir ruh haline sürüklemem katlanamayacağı tek şeymiş gibi ruh hali o kadar hızlı değişmişti ki donup kaldığımı hissettim. “Ses çıkarmadan sokağı gözleyeceksin. Sokaktakilerin seni fark etmesine izin vermek gibi bir hata yapma. Tek bir çığlık dahi duyarsam buradan canlı çıkamazsın.”

“Sen-“

“Neye şahit olursan ol asla sesini çıkarmayacaksın. Bu bir oyun değil, çocuksu oyunların da seni kurtarmaya yetmez. Anladın mı beni?”

“Bana zarar vermeyeceğini söylemiştin.”

Sesime yansıyan hayal kırıklığını alaşağı eden korku boğazımdan yukarı tırmandığı bir yol tutturdu. Buraya gelmem hataydı, merakıma yenik düşmem hataydı. Onunla konuşmam, sesini duymam… Gülüşünden etkilenmem hataydı. Her hatada olduğu gibi ödeyeceğim bedeller olduğunu çok geç fark etmiştim. Ne beklemiştim ki? 

Beni şık bir restorana çağırıp, giydiği takım elbisesiyle kapıda beni bekleyen, bana elini uzatan ve bana gülümseyen bir adam mı? Hepsi gülüşü yüzündendi. Belki gizemli bir gece vaat eden o etkileyici gülüşünü hiç duymasaydım telefonunen baştan ateşe atardım. Aptallığım yüzünden kendimi öyle küçük düşmüş hissettim ki gözlerim dolmaya başladı.

“Sana ben zarar vermeyeceğim Lara.”

Korkunun soluğuyla titreyen bakışlarım önümde uzanan açık arazide ve onun ötesinde yükselen binalarda dolaştı. Bakışlarımın değdiği her yer hiçbir şey görmüyor olmama rağmen bana yalnız olmadığımı fısıldıyordu. Dedikleri artık anlamsızdı, o oradaydı, ben de buradaydım. Artık istese de bana ulaşmasına izin vermeyecektim.

“Ama yine de zarar göreceksin.”

Hafif bir rüzgâr estiğinde zaten kasılmış olan bedenim alarma geçti. Gece, yaşanacak felakete beni hazırlamak ister gibi karanlığı etrafıma doladı ama bunca zaman karanlığa sarınıp yatan biri ne kadar korkarsa ışıksızlıktan, o kadar korktum.

“Başlıyor. İçinde saklandığın karanlıktan çık ve ışığın sana gösterdiklerine sırtını dönme. Yıllardır içinde yaşadığın yalanın altında saklanan gerçeği gör.”

Ona itaat etmek istemediğim halde o karanlık sokakta beni bekleyen şeyi öyle çok merak ediyordum ki bir nefes uzakta oturmuş beni seyreden ölümün varlığını görmezden gelerek hafifçe yan döndüm ve başımı binanın köşesinden uzattım. Sanırım kendimi öyle büyük bir felakete hazırlamıştım ki yalnızca park halinde bir araba gördüğümde gerginliğim biraz olsun dindi. Siyah minibüs sokağın sonuna yakın bir yerde duruyordu.

“Sabırlı ol.”

Telefonu hala kulağımda tutuyordum ama az önce beni ölümle tehdit eden adama verilecek cevaplarım kendini okyanuslarda boğmayı tercih etmişti. Sayılarla aram iyi olsaydı saniyelerin akışına tutunurdum. Zaman geçti ama hiçbir hareketlilik baş göstermiyordu. Hiç kımıldamadan öylece sokağa bakmaya devam ettim. Zaman aktıkça bedenim çatlayacak bir heykele dönüşüyordu. Topuklu ayakkabı giymek benim için nefes almak kadar rahat bir eylem olsa da orada gerginlik içinde dikilirken ayaklarımın ne kadar acıdığını fark ettim ve çok fazla kımıldamamaya gayret ederek ayakkabılarımı çıkardım. İki topuğu boş avucumun içinde kıstırdım ve karanlık sokağı çıplak ayakla izlemeye devam ettim.

“Boyun…” Telefonun diğer ucundaki adamın ses tonu, şimdi katılığını kaybetmişti ama yine de sınırlarında çevrili olan dikenli telleri hissedebiliyordum. “Kısaymışsın.”

“Kaç beden giydiğime kadar biliyorsun da bunu mu bilmiyorsun?” dedim ters ters. “Senin başın arşa değiyor herhalde, bu yorumu yaptığına göre.”

“Bilemezsin.” Bunu söylerken gülüyor gibiydi ama sesinin her tonunu yorumlamaya çalışan ben yalnızca zihnimin bana oynadığı bir başka oyuna kanıyor da olabilirdim. “Bilmek ister miydin?” Bir nefes sustu ve ardından ekledi. “Bana dair bir şeyler. Kim olduğum, yüzüm,” Bunları söylediği an gözlerimin önünde kendiliğinden bir resim oluştu ama o fazlasıyla bulanık olduğundan yalnızca bir renk karmaşasıydı. “Ya da,” diye devam etti. “Adımı bilmek ister miydin?”

Adı, yazılmış bir romanın ön sayfasına özenle işlenmişti ama herkese açık kalan satırlar bana düşman kesilmişti. Harfler oradaydı, bir yazarın mürekkebinden dökülerek her şeyin başlangıcına bu adamın adını koymuştu ama ne yazık ki son sayfaya gelinmiş olsa bile adamın adından bir iz yoktu. Kayıplardaydı.

“Adın,” Kelimeler dilimde bir süre huzursuzca dolandı. Merak onları ardı ardına iteledi ama beni bu gece bu sokağa getiren her adımda katlanan öfkem ve korkum kelimelere hükmedecek kadar güçlüydü. “Adın umurumda bile değil.” dedim sessizce. “Sadece ne görmem gerekiyorsa görmek ve gitmek istiyorum. Bu kadar.”

Bu kadar değildi. Olmadığını o da en az benim kadar iyi biliyordu ama düşüncelerimize bariyer çekerek yokmuş gibi yapmak işime geldi. Benimle hiç paylaşmadığı ismini de alıp uzak diyarlara gidebilir ya da bir uçurumun dibine o ismi haykırarak yok oluşunu izleyebilirdi. Anladım ki ben bu adamın adını öğrenmek istemiyordum.

Her nedense, ismini umursamıyor oluşum sessizleşmesine neden oldu. Nefeslerini dinledim. Yorgun olduğu kadar da içinde olduğumuz durumun gerginliğini taşıyordu. Benim kadar tükenmiş hissetmesi imkansızdı. İçimden sökülüp alınan duyguların bıraktığı boşluğa tüneyen yorgunluğu sahiplenebilsem bir ömür kadar uyuyabilirdim ama onu da yapamıyordum.

Bir kapı sesi duyduğumda omuzlarım dikleşti ve kendimi hafifçe geri çektim. Ölecek olsam bile beni buraya getiren nedeni öğrenmeden ölmek istemiyordum. Arabanın önünde durduğu apartmandan bir adam dışarı fırladı ya da atıldı. Yere düştüğünde çıkan tok ses buza vurulan balyoz darbesi gibi sokağın sessizliğini parçalara ayırdı. Peşinden iki tane siyahlar içinde adam çıkıp yerdeki adamın başına dikildiğinde arabada bir hareketlilik oldu. Kapı açıldı. Adamlar konuşuyordu ama ne konuştuklarını anlamak mümkün değildi. Minibüsün arkasında oturan adama bir şeyler anlatıyorlardı. Sonra içlerinden biri yerdeki adamın sırtına tekme attı.

Bir kâbusun içindeymişçesine kımıldayamadan olanları izliyordum. Yerdeki adamın yüzündeki çaresizliği metrelerce uzaktan görebiliyordum. Yaşı otuz bile olmamalıydı. Arabanın içinden bir ayak dışarı sarktı. O ayaklar yere değer değmez heybetli bir beden asilce kendini arabadan dışarı çıkardığında üzerime devrilen binaların ağırlığında ezildim.

Kontrol edemediğim düşüncelerimin benim yolumdan saptığı anlar olurdu ve ben onları durdurma zahmetine girmezdim. O düşünceler, insanlara zarar vermemi isteyen en derin arzularımı körükler ve bana ölümün hayalini kurdururdu. Hep sakin olurdum ama, sakin olma sanatında uzmanlaşmıştım yoksa akıl sağlımı koruyabilmem mümkün olmazdı. Peki ya o minibüsten inen kişi babamken şimdi nasıl sakin kalacaktım ben?

Barbaros Solar arabadan indiğinde görünmez biri sırtıma bir balta indirmişçesine nefesim önce durdu sonra kendini dışarı attı. Bilinmezlikle çevrelenen yitik bir direnç bana dayanma gücü aşılamaya çalışıyordu. Ne kadar zavallıca. Babam yerde duran adama yaklaşırken ellerini saran kara eldivenleri gördüm. Ve o karalığın içinde ışıldayan daha kara bir metal.

“Kontrolünü kaybetme Lara.”

Beni bu sokağa getiren adama karşı kaynayan bir öfkem vardı artık. Beni uyarıyordu çünkü az önce nefesim tıkandığı için ağzımdan bir inilti kaçırmıştım. Ama öyle zayıftı ki varlığım ben bile var olduğumun farkında değildim. Var olduğunu hissedemeyen birine göre kaburgalarımda hissettiğim acı fazla gerçekti.

Babam adama bir şeyler anlatıyordu. Aramızdaki mesafeleri koşarak aşıp ona ulaşmak istiyordum ama kımıldayamıyordum. Sanırım adam yalvarıyordu.

“Hayır.” diye fısıldadım boşluğa. “Lütfen bunu görmeme izin verme.”

“Korkma.” dedi sakin bir ses. “Sadece bitmesine izin ver.”

Neyin bitmesinden bahsediyordu? Bildiğim ve inandığım her şeyin mi? Hayır, aslında yeni başlıyordu. Babam elini kaldırdığında elindeki silahın namlusu adamın başını hedef aldı. Öyle yakındı ki kurbanına silahın ucundaki susturucu adamın şakağına değiyordu.

Tanrım,

Patlayacak bir silah göğsümde,

İndirecekler ayımı göklerden,

Gömülecek güvenim ölü bir adamın şakağına.

Zaman frenine basılmış gibi yavaşladığında ikinci bir darbeyle sarsıldım. Az önce babanım indiği araçtan Tarık da hızla indi ve onu gördüğüm anda dudaklarımdan bir titreme geçti.

Tarık babamın silah tutan koluna dokundu. Onu durduracaktı, bunca zaman kara bir kalbi olduğuna inandığım adam belki de sandığım gibi biri değildi. Bu düşünceye sıkı sıkıya tutunmak istiyordum ama bir kez daha hayal kırklığına uğradım. Tarık babamı durdurmuyordu, babamın kolunu hafifçe aşağı indirmiş ve namluyu adamın kalbine nişan aldırmıştı. Yanından uzaklaşmadan önce babama bir şeyler fısıldadı, babam gülümsedi ve tetiğe bastı.

Uğuldayan kulaklarım tek bir soluk bile duymadı ama yere yığılan cansız bir bedenin çıkardığı ses öyle bir çarptı ki bana bedenimde kırılmadık kemik kalmadı. Bu gece bir baba, ölümü kızının dilinin altına saklamıştı ve kız bundan sonra ne zaman konuşsa ölümün tadını alacaktı.

Babam az önce hiçbir şey olmamış gibi minibüse bindi. Peşinden Tarık oradaki iki adama bir şeyler söyledi ve arkasını dönüp arabaya yöneldi. Ona olan nefretimin önüne artık hiçbir şey geçemezdi. Yüzünde rahatlamış gibi bir ifade vardı ve ben sırf bu yüzden yüzündeki her bir hücreyi ateşe verebilirdim. Arabaya binmeden önce kısa bir an durdu ve arkasını dönecek gibi oldu. Sanki o an zaman dondu ve o kısacık saniyelerde bütün hayatımı değiştirecek bir karar verildi.

Durdu, durdu, durdu… ardından yapabileceği tek şey buymuş gibi arkasına bakmadan arabaya bindi.

Dayanma gücü kalmayan parmaklarım ayakkabıları serbest bıraktı.

Minibüs gözden kayboldu. Geride kalanlar yerdeki cesedi kaldırdı ve sürükleyerek çıkardıkları kapıdan geri soktular. Kapanan kapının sesi duyduğum son sesti.

Sana ben zarar vermeyeceğim Lara. Ama yine de zarar göreceksin.

Kendimi geri çektim ve sırtımı yeniden duvara yasladım. Tıpkı az önceki gibi. Sanki gördüklerim hiç yaşanmamış, yeniden başımı uzattığımda başka bir olaya şahit olacakmışım gibi. Sırtımı yaslamak istediğim o adam bir adamın eceli olmamış gibi. Kontrolsüzce titrememe neden olan olaylar hiç yaşanmamış gibi. Kulağıma fısıldayan o adamı hiç duymamışım gibi.

“Sana söylemiştim,” Beni çağıran sesi yıllarca kabuslarımda esen rüzgarlar gibiydi. “Üzgünüm.” Tetiği çeken o değildi ama özrü o kadar samimi, içten ve perişan geldi ki ağlamam şiddetlendi.

“Bunu görmeme nasıl izin verdin?” dedim, görmesem daha mı iyi olurdu bunu hayatım boyunca sorgulayacaktım belki de. Bilmeden mutlu olmak mı yoksa bilerek mahvolmak mı ikilemi yakamı hiç bırakmayacaktı.

“Kör olarak yaşamaya devam etmek mi istiyordun?” Ama işte adamın biri çıkıp benim yerime o ikilemin sonucuna beni mahkûm ediyordu.

“Bunun kararını verecek olan sen değildin.” Bu konuşulup karara bağlanabilecek bir konu bile değildi. “Bir gün belki başka şekillerde öğrenirdim ama burada, bu şekilde, bundan keyif alırcasına bana babamın katil olduğunu göstermek…” Ağlamamı engellemeye çalışmaktan kelimelerim kesik kesikti. “Bunu yaptığınıza inanamıyorum.”

Uzun bir sessizlik oldu ve ben o saniyelerde koskoca bir geçmişin izlerinde savruldum. “Seni asıl sarsan babanın katil olması değil yani?” dediğinde kaşlarım çatıldı. “Benim sana bunu göstermem mi?”

“Elbette öyle değil.” Hayretler içerisindeydim.

“Ne öyleyse?”

Bu, onun asla anlayamayacağı bir şeydi. Bir babanın benim için ne ifade ettiğini bilseydi o babayı kaybetmenin anlamını işte o zaman anlardı. Ne büyük bencillikti, geçmişimi bilmeden şimdinin bana verdiği acıyı istemedim diye suçluyordu beni. Ben daha yanaklarımdaki gözyaşlarını silememişken sen yanlış şeye ağladın diyordu sanki.

“Bu senin hiçbir zaman anlayamayacağın bir şey.” dedim, sesim o kadar titriyordu ki konuştuklarımı anlamıyor bile olabilirdi.

Gözlerim dümdüz karşıya bakıyordu. Onu görmüyordum ama sanki karşımdaydı ve gözlerimin içine bakıyordu. Orada olmalıydı. Bir hayalin beni bu kadar yıkması imkansızdı ama keşke hayal olsa dediğim adamın varlığı artık inkâr edemeyeceğim bir gerçeğe dönüşerek gözlerimin içine baktı. Onu hayal edemedim, gözleri gecenin içinde bile göremeyeceğim kadar karanlık olsun ve bir gün ona bakarsam karanlığa baktığımı sanayım ama yine de onu görmeyeyim istedim.

“Bana anlayabileceğim bir şey söyle.” dediğinde sanki bunun imkansızlığını biliyordu. “Anlayabileceğim bir şekilde-“

“Sana hiçbir şey söylemek zorunda değilim.” Hışımla gözyaşlarımı sildim. “Şimdi istersem gider hiçbir şey olmamış gibi hayatıma devam ederim.” Kendi hayatımı bir kenara bırakırdım da bir başka hayatları öylece bırakıp gidemezdim ama ona öylesine öfke doluydum ki ne söylese tersini söyleyecek haldeydim.

Sonra bir anda kahkaha attı. Son derece beklenmedik, hayretler içerisinde ve belki de şoke olmuş bir kahkaha. “Hiçbir şey olmamış gibi hayatına devam mı edersin?”

“Sen kimsin?” dedim ben de aynı hayret dolu ses tonuyla. “Kimsin de böyle büyük bir olayda hayatımda söz sahibi olacağını sanıyorsun?”

“Göstereyim sana kim olduğumu.” Bir an bile tereddüt etmedi. “Eğ kafanı bak kalbine ben kimim ve nerdeyim? Nasıl söz sahibiyim senin hayatında.”

Bakma kalbine Lara, yok ki orada hiçbir şey, kalmadı kalbinde yaşamın emaresi… Ama sesi kendinden çok emin, biliyor kalbinde değiştirmiş bir şeyleri…

Ne olduğunu tam olarak anlayamayarak kafamı eğdim ve elbisemin üstünde, tam kalbimin olduğu yerde kırmızı bir nokta gördüm. Yaramaz bir kelebek gibi göğsümde kımıldayıp duran kırmızı bir nokta.

Şimdi konuşmak geçmişimden gelen bir hayalet gibi karşıma dikilen parçalanmış görüntülerden ibaretti. “Yine benim sıram mı?” diye mırıldandım, yıllar önce sıramı savmıştım oysa beraberinde pek çok bedel ödeyerek.

“Kendi kaderini belirleme sıran geldi, Lara.” dedi, her bir kelimeyle olanların ve kendi varlığının gerçekliği sorgularımın ötesine geçiyordu. Gerçekten böyle biri vardı değil mi? Bu ses bir bedene aitti, yürüyerek bir gün karşımda dikilebilecek bir bedene.

“Barbaros Solar’ın silahı kurşunlarsa benimki yeminlerdir. Kalbindeki kırmızı noktaya iyi bak. Şu andan itibaren kalbine kendi mührümü basıyorum. Yaşamın da ölümün de avuçlarımın içinde olacak. Ancak herkes hak ettiğini bulduğunda gitmene izin vereceğim.”

Yemin dediği şey az önce katil olduğunu gördüğüm babamın hayatını mahvetmek miydi? Zihnim bu gerçeği yalnız olduğumuz anda yüzleşelim ve bir başımıza yıkılalım diye duvarların arkasına itiyordu. Geriye kalan gerçeklerse babama ve bana, ailemize olacaklar bu adamın iki dudağından çıkacak kelimelere bağlıydı.

Bu geceyi yaşanmamış kılan şeylere ihtiyacım vardı. Bir zaman makinesi işime yarayabilirdi ama adım kadar emindim ki gözlerimi benden iyi tanıyan bir adam, anılarıma da dost olmuştu. Zamanın neresine gidersem gideyim bir nefes arkamda olacaktı. Ben bir nefes susacaktım ve o bir nefes konuşacaktı ikimiz için.

“Ne olacak öyleyse şimdi?”

Benden geriye kalan enkazla ne yapacaksın söyle hadi, bir işine yaramam kendime bile iyi gelmiyorken. Zihnimde dolanan karanlığa yenisini ekledin ve babamı da aldın karanlığıma bıraktın. Geride ne kaldı şimdi? Annem yoktu ve babam da gitti. Yerine başka bir şey gelir mi sanıyorsun? Benden istediğin bir şeyler var biliyorum, ama o kadar önemli bir şeyi aldın ki bu gece benden, ne istersen iste seni göremeyecek kadar kör olacağım, göreceksin.

“Bu gece gördüklerini kimseye anlatmayacaksın.” Bunu gerçekten yapabileceğime, kelimelerle gerçeğe hayat verebilecek kadar güçlü olduğuma inanmış mıydı? Zihnimin içinde bile konuşamıyordum ki gerçekleri.

“Sarsıldığını biliyorum Lara ama gördüklerini sindirmenin bir yolunu bulman gerekiyor. Olur da babanla olan bitenin muhakemesini yapmak için sohbet etmek isteyesin gelirse diye olaya şahit olurken çekilmiş bir fotoğrafın var ve seni de suç ortağı olarak göstermek inan bana bizim için çok kolay, ikimiz de işler o noktaya gelsin istemeyiz. Ama bence zaten bu tehditler olmasa da kimseyle bir şey konuşmayacaksın. Babasını kahraman sanan küçük bir kız… Muhtemelen onu affetmenin yollarını arayacaksın. Bu konuda vicdanınla seni yalnız bırakacağım.”

Vicdanımdan önce kırılan kalbimi yeniden ayağa kaldırmanın yollarını arayacaktım ama benim aradığım yollar çoktan başka kapılara açılıp sona gelmiş de bana gidecek hiç yol kalmamış gibiydi. “Ben senin kalbini istiyordum.” Bu bile kalbimin artık gidecek hiçbir yerinin olmadığının kanıtıydı. “Ve kendi mührümle dağladım kalbini.”

Yalan söylüyorsun, sen benim kalbimi çaldın diyemedim.

“Şimdi geldiğin sokağa geri dön Lara. İndiğin yerde bir taksi seni bekliyor. Kimseye bir şey söylemeden normal hayatına devam et. Senden tek istediğim daha dikkatli olman ve gözlerini açık tutman. Bütün bu olanlar seninle başlamadı ve seninle bitmeyecek. O yüzden ilk düşündüğün kendin ol.”

Beni alıp buraya getiren adamla bana bunları söyleyen adam aynı mıydı? Gördün ama sus, duydun ama unut, biliyorsun ama oralı olma, ben sana demiştim ama sen ille de inanmadın. “Bu kadar mıydı?” diye mırıldandım.

“Evet.” dedi sadece.

“Senin adın ne?” diye sordum hissizce.

Aynı hissizlik ve sessizlik karşıladı beni. Oysa ismini alıp derin uçurumlara haykırmasını isteyen de bendim. Ama ona seslenmem gerekiyordu, bir ismi olursa kendi de gerçek olurdu, hayal olarak kalmasını isteyeceğim biri olmasına rağmen. Ama bir isim lazımdı bana, ancak o zaman hayaliyle değil gerçeğiyle yüzleşip ismini dilimde bir küfür gibi zikredebilirdim.

“Bu gece değil, Lara. Belki çok sonra. Bir gün.” İsmi çok önemli değildi ama isminin ardına sakladıkları onu bir adım geri çekilmeye itti.

“Dantes.” dedim pat diye. “Sen Dantes’sin.” Kendisi de bunu kabullenmişti, hem Monte Cristo olduğunu iddia ederken hem de elimdeki telefonda öyle kayıtlıyken.

“Tamam.” demekle yetindi. Önemli olan kendi ismiymiş de yerine koyduğum her şey sahteymiş gibi üzerine düşmedi, düşünmedi.

“Dantes… Her neyin intikamını alacaksan önce If Şatosu’na geri dönmek zorundasın.”

Kalbimi ona mühürleyen kırmızı noktaya nefretle baktım.

“Ben o şatodan çoktan çıktım Lara.”

“Elbette çıktın.” Bakışlarım yavaşça kalbimden ayrıldı ve önümde uzanan karanlığa karıştı. Mürekkep kâğıda döküldükçe ruhunda zindanlar inşa eden bir kızın, karanlığı kabullenişi gibi kabullendim üzerime çöken geceyi. Kelimeleri ve ardında getirdiği gerçekleri. Bugün konuşmaya korktuklarımın çığlığım olarak geri döneceği günleri. Hepsini. Tek seferde. Tek gecede.

“Ama ben hala oradayım.”

1. BÖLÜM” için 5 yorum

  1. Ah Dantes.. bazen kelimeler kifayetsiz kalır.. sözün bittiği yer belki de hayatın başlangıcıdır.. zamana bırakalım güzel Laram..

  2. “Aşk yüzünden yaptığın aptalca şeylerden
    En küçüğünü bile hatırlamıyorsan,
    Bence sen hiç sevmemişsin.”

    Aşk en ufak ayrıntıyı bile akılda tutmaktır öyle değil mi?
    Ben sana ve bu kitaba aşığım

  3. “Sevdiğin biri tarafından öldürülmek ise gökyüzüne sığmayacak kadar çok yıldızın arasında, sonu karadeliğe dönüşmekle biten o yok oluşa teslim olmaktı.”

    Sanırım bu çokça önemli bir ip ucu…

  4. Her şey çok güzel. Satırlarla tektar buluşmak, sen, ben…

    Heyecanla rahatlama dönemin gelmesini bekliyorum
    🪼。𖦹°🫧🪼。𖦹°🫧🪼。𖦹°🫧

Bize ne hissettiğini söylemeyi ihmal etme!