“…sırf beni yaratanı cezalandırmak için kendimi mahvetmekten, ruhumu Cehennem’e yollamaktan büyük bir haz duyacağım.”
Wuthering Heights/Emily Brònte
༄
İnsanlar sever, insanlar nefret eder.
İnsanlar birbirini üzer ve telafi eder.
İnsanlar kandırır, yalanlar söyler.
Sonunda kendi yalanlarına inanır.
İnsanlar kuşku duyar ve belirsizliğe düşer.
İnsanlar anlayamaz,
Bazı derinlikler, içine insanlığı sığdırmaya yetmez.
İnsanlar çorak bir yüzeyselliğin üzerine kendi amaçlarını eker ve büyümesini bekler.
İnsanlar değişmez ve beklenen her değişim insanı aptal bir kalabalığa sürükler.
Ancak dünyada coşkulu aptal bir kalabalığı idare etmekten daha kolay ne olabilir?
༄
Bazen kalbimi bir yolgeçen hanına benzetirdim.
İnsan duygularına kapılarını koşulsuz şartsız açmayı kabul ederse, kalbine gireni çıkanı çok olur derlerdi. Benim kalbimin kapıları bugüne değin çok az kişiye kapanmıştı ama buna rağmen uğrayıp da halimi hatırımı soran insanların sayısı yok denecek kadar azdı.
Acının, dudaklarında tebessüm peydahlayan çehresi, ne zaman ki beni alt edecek kadar güzel gülümsese, başımı yere eğerek o gülümsemenin sayesini görecek kadar aklı başında olmuştum.
Bu yüzden içimde bir acı olsa dahi, yüzümdeki histerik gülümseme ile insanlardan gerçeği saklardım. Bakın benim içimde gülümseyen bir acı var ama yüzümdeki gülümseme acıya sırtını dönmüş.
İçimdeki gülümseyen acılarla baş etmek zorunda kalmam yetmezmiş gibi insanlar cömert kalbimi edebiyle ziyaret etmek yerine gecenin bir yarısı yağmacılar misali kapılarımı kırarak içeri dalmıştı. Kapılarım davetsizce kırılınca kilitlere sarılacak vakti bulamamıştım. Kalbimin hangi köşesini yağmacılardan koruyayım diye düşünürken talan edilen bir dizi duyguyla baş başa kalmıştım.
Darp edilmiştim, hırpalanmıştım, kovulmuştum. İnsanlar için sakladığım duygularım onlar tarafından çalınınca artık bir yolgeçen hanı değil de bomboş bir yol haline gelmiştim.
Gecenin üstüme yorgan gibi serildiği yolculuklarımda ağır çekimde gibi farkına varırdım ardımda bıraktıklarımın. Bir kere yokluğunu fark etmek yetmezdi. Başımı diğer tarafa çevirene kadar geçen sürede, yüzleştiğim yoksunluk unutamayacağım bir manzaraya dönüşerek zihnime kazınırdı.
Hisler, yorgun bir kafile gibi saldırıyordu.
Yaşıyor muydum yoksa yaşamaya mecbur bırakılmanın çaresizliğini üzerimden atmaya mı çalışıyordum anlaması güçtü.
Tepemden aşağıya akan su hislerimi de alıp götürmüyordu ne yazık ki.
Uzun süredir duştaydım, suyun altında olabildiğince oyalanmıştım ama sonunda pes ettim. Vanayı kapattıktan sonra kaymamaya dikkat ederek kabinden çıktım ve hazırda beklettiğim havluya sarındım. Başka birinin evinde duş almak, olabilecek en şiddetli işkence yöntemiydi. Güvendeydim ama değil gibiydim. Kapının kilitli olduğunu bilmeme rağmen mahremiyetime bir çeşit saldırı yapılacakmış gibi her an tetikteydim.
Ama Dantes öyle bir adam değildi.
Havalar henüz yeterince soğumamış olmasına rağmen sudan çıktığım anda üşümeye başlamıştım. Acele hareketlerle iç çamaşırlarımı giydim. Ardından uzun kollu pembe sweatimi ve eşofman altını üzerime geçirdim ve tenimdeki ürpertinin anında dinmeye başlaması beni rahatlattı. Uzun kollarımı geri katlarken parmak uçlarımın buruşmuş olduğunu fark ettim. Yavaşça parmaklarımı birbirine sürttüm.
Sonra aynaya ilerledim ve yıpranmış yansımamla göz göze geldim. Aynalarda sakladığım mahkemem hala oradaydı ama bu kez kendimde bir yargılama değil de acıma hislerini görüyordum. Sanki çabaladıkça her gün daha da acınası hislerle yüz göz olmam kaçınılmazdı.
Birbiri ardına çullanan hisler boğazıma takılınca nefes alabilmek adına dudaklarımı araladım. Yaşamın da ölümün de hiçbir önemi olmadığı bir zaman diliminde, insanların tamamen değersizleştiği bir dünyada yaşadığımın elbette farkındaydım. Ve şimdi burada, bir adım ötemde Dantes’in beni beklediğini, beni istediğini bilmek tuhaftı.
Artık yalnız olmadığım düşüncesine alışmam gerekiyordu. Banyonun içindeki boğucu havayı soluduğum mühlet boyunca Lara Birdal’ı, hiç çıkamadığına inandığı o odadan çıkarmaya çalıştım. Onunla savaştım, onu sürükledim, kaçırmaya, kandırmaya çalıştım. Çık oradan, dedim. Cesedini de al ve terk et cinayet mahallini, bir kez öldün zaten, bir daha kimse seni öldürmek için orada olmayacak.
Senin artık başka bir yerdesin ve senin için orada olan biri daha var.
“Lara?” Kapı peş peşe üç kere tıklatıldığında ve ismin Dantes’in dilinden zamanda hiç kaybolmayan bir kelimeye dönüştüğünde karardığını sandığım ışıklar süratle yandı. Gergin bedenim sabırsızca bir tepki verdi. “Bir şeye ihtiyacın var mı?”
Sana.
“Sana.”
İtirafım nemli duvarlarda bir ağıt gibi yankılandı. Beni yakıp yıkan o olmasına rağmen, üstüme koca bir şehir devrildiğinde korkuyla çığlık atacak olan da oydu. Sessiz bir ses çalındı kulağıma ve anladım ki ellerini kapıya yaslayarak varlığını bana duyurdu. Çalınan kelimelerimin yoksunluğunu hisseden dilim suskunlaştığında nefeslerini duyar hale geldim. “Buradayım.” dedi, sesimden bir şeylerin yolunda gitmediğini anlamış olmalıydı. “Çok yakınında.”
Onun sesi de puslu geliyordu. İçki mi içmişti? Belki de yalnızca yaşadıkları zihnini bulandırmış ve dinlenmeye ihtiyaç duyuyordu. Keder dolu yüz ifadesini rahatlıkla gözlerimin önüne getirebiliyordum ve yansıması benim yüzüme düşecek olsa dahi o kederi görmek istiyordum. Sana gelmek istiyorum, Dantes.
Ama kelimeler dile gelmedi. Sessizlik, suya karışan bir mürekkep gibi aramızda dağıldı ve bizi karaya boyadı. Dantes hala oradaydı, bir süre orada kaldı. “Uyumadan önce…” Sesini işgal eden hisleriyle savaştı. “Uyumadan önce beni görmek istersen, odamdayım.” dedi, bir mühlet daha bekledi. Ve ardından uzaklaştı.
Onun ayak seslerinin ritmiyle eş zamanlı olarak ileriye doğru birkaç adım attım ve kapıyı açtım. Koridordan gelen ferah havayı hızlıca içime çekerken banyonun boğucu havasından kurtulduğuma şükrettim.
Dantes’in odasına girmeden önce kapısını tıklattım. Birkaç saniye bekledim ve açarak içeriye girdim. Oradaydı, masasının önünde duran sandalyede oturuyordu. Tamamen camlardan oluşan duvar Ankara’nın gece manzarasını ayakları altına sermişti ve arkası bana dönük olsa da pencereye düşen yansıması netti.
Ona yaklaşırken sesindeki pusu boşa yormadığımı fark ettim çünkü masanın üstünde, bilgisayarın kenarında bir içki şişesi duruyordu. Ne kadardır içiyordu? Herkes gittikten sonra kendimi banyoya kapattığım ve onu yalnız bıraktığım dakikaları hesap etmeye çalıştım ama yalnızca zihnimde uzayıp giden bir boşluk belirdi.
Bacaklarımdaki gerginliğin tez zamanda geçmesini umarak ona yaklaştım. Sandalyesinin yanı başına dikildiğimde Dantes kafasını kaldırdı ve bana baktı.
Gözleri kanlanmıştı.
En az benim kadar sefil bir halde olduğunu görmek ruhumu talan etti. Ağlama değildi onunkisi, yalnızca yorgunluk, uykusuzluk ve aldığı alkolün verdiği sarhoşluk bedenini yıpratmıştı. Üzerindeki siyah tişörtün kollarını, omuzlarına doğru kıvırarak sıfır kola çevirmiş ve kasları gün yüzüne çıkmıştı.
Güçlü biri olduğunu hep biliyordum zaten ama bedeninin gerçek anlamda ne kadar heybetli ve güçlü olduğu hakkında kesin bir tahminim yoktu. İçimden bir ses, o bedende sandığımdan daha fazla yara olduğunu söylüyordu ama bunu görmeden bilemezdim.
“İçmişsin.” dedim, gözlerindeki ağırlığın nedenini sormadım. Aynı ağırlıktan omuzlarında da varmış gibi görünüyordu. Masada bir küllük olduğunu ise yeni fark ediyordum. Duştayken bir ara ağladığımdan burnum tıkanmıştı ve dumanın kokusunu almakta gecikmiştim.
Soruma istinaden, “Ağlamışsın.” dedi. Sandalyeden sarkan eli, parmak uçlarıma değdiğinde üşüyen bedenim elektrik çarpmış gibi irkildi. Sıcaklığı parmaklarıma sirayet etti. “Uyuyacak mısın hemen?” diye sordu pürüzlü bir sesle.
“Uyumayacaksan birlikte ağlayalım diyecek gibisin, Mir.” Parmaklarıma dokunan parmaklarını ondan daha cesur bir hamle yaparak kavradım. Odanın loş ışığında gölgelerin gezindiği yüz hatlarını inceledim. Onunla aynı evde, aynı geceyi paylaşıyor olmak hala inanması güç geliyordu.
Dantes, elini tutmamdan cesaret almış gibi hızlı bir hamleyle beni kendine çekti ve bedenim üzerine devrildiğinde ayaklarım yerden kesildi. Şimdi kucağına yanlamasına oturur haldeydim ve bacaklarım sandalyeden sarkıyordu.
“Birlikte ağlamak yerine uyusak?” dedi Dantes. Bir kolu sırtıma dolanmış, diğeri dalgınca bacaklarımın üzerindeydi.
Hafif çatlamış dudaklarında uyku sinsi sinsi geziniyordu ama o nefesleriyle üfleyip kovamaya çalışıyordu. Onun derin bakışları üzerimdeyken masadaki dibi görünen şişeye huzursuz bir bakış attım. “Neden bu kadar içtin?” diye sordum.
“Belki gider diye.” Başını geriye yatırarak sandalyeye yasladı. Yorgunluğu fazlasıyla gün yüzündeydi. Her zaman kendine çok fazla yükleniyordu ve sonra hiçbir şey olmamış gibi hayatına devam etmeye çalışıyordu. Seslice yutkundu. Gözleri ağır ağır açılıp kapanırken kirpikleri bazen birbirine karışıyordu. Göz altlarında da belirgin siyah kirpikler vardı ve insanda dokunma isteği uyandırıyordu.
“Ne gider diye?” Ellerimi istemsizce omuzlarına koydum.
“Bazı… düşünceler.” Belli bir açıklama barındırmayan sorusunu nasıl yorumlamam gerektiğini bilemedim.
O, bacağımdaki elini kaldırdı ve saç uçlarımı tuttu. Başını hafifçe yana eğerek gözlerini kıstı ve gülümseyerek parmağını döndürüp bir tutum saçımı işaret parmağına doladı. Camını acıtmadan hafifçe çekiştirdiğinde ona doğru eğilmek zorunda kaldım, boğazımdan yukarıya sıcak bir his tırmandı. “Saçlar kurutulmamış.” dedi dalgınca.
Saçlarıma üflemek ister gibi, içimdeki kışı çöle çevirmek ister gibi içini çekti. Keşke kış ya da çöl olsaydım da çorak bir arazi olmaktan kurtulabilseydim. “Hasta olma.” Başını koltuktan ayırdı ve hafifçe doğrularak yüzlerimizin arasındaki mesafeyi sıfırladı. Gözlerini kapatarak kokumu içine çekti. “Ama hasta olursan sana bakarım.” dediğinde nefesi dudaklarıma çarptı.
Yakınlığından ne kadar etkilendiğimi anlıyordu, bunu biliyordu ve gözleri kapalı olmasına rağmen gülümsemeye devam ediyordu.
Başımı eğerek boğazımı temizledim. Çenesi alnıma sürtündüğünde kendimi bu dokunuşa teslim ettim ve bir elimi ensesine doğru kaydırarak saç uçlarına dokundum. Diğer yandan aynı çatının altınayken bana sunduğu vaatlere esefle baktım. Keşke bana bakmaya meyilli olduğu kadar kendini de düşünebilen yanlarını devreye sokabilseydi.
Onun yerine, onu düşünen ben olmak istedim. “Sen hasta olursan da,” Diğer elimle saçlarıma dokunan elini tuttum. “Ben de sana bakarım.”
Omuzları gevşer gibi oldu. Biraz geri çekildiğinde yeniden göz göze geldik ve aklından geçenleri ortaya dökmesini bekledim. Zira konuşması çok sürmedi. “Bu bir teklif miydi, Hanımefendi?”
Anlık gelen bir istekle, yanağını iki parmağımın arasına sıkıştırdım ve gülümsedim. “Hayır Beyefendi.” dedim sükunetle. Dudaklarımı büzerek onu azarlar gibi yaptım ve parmaklarımın baskısını artırdığımda sahte bir yüz ifadesiyle inledi. “Tam olarak nasıl bir teklif beklediğinizden emin değilim.”
Kahkaha atacak gibiydi. “Tekliflere açığım.”
“Ben de gerçeklere açığım.” dedim beklemediği bir anda ve gülümsemesi durgunlaştı. Yüz ifadesi de öyle. “Artık bana bir şeyler anlatman gereken o zamanda değil miyiz, Mir?”
İşte artık kaçışın olmadığı o noktaya gelmiştik ve Dantes de bunun farkındaydı. Kucağında oturuyor olmama rağmen kendini geri çekip daha dik bir şekilde oturduğunda ne kadar ısrarcı olacağımı kabullenmiş gibiydi. “Pekala,” derken içkisine uzanacak oldu ve elini havada yakaladım. “İçki yok.”
“Ama-“
“Hayır, aklın başında olarak anlatmanı istiyorum bazı şeyleri.”
Pes ederek arkasına yaslandığında bu durumdan pek memnun görünmüyordu ama kabul etmekten başka çaresi de yoktu.
Derin bir nefes aldığında artık geri dönüşü olmayacağını biliyordu. “On yedi yaşımdayken bir cenazeye katıldım.” dedi ve kalp atışlarım bir anda hızlandı. Anlat diye ısrar ederken sanırım buna gerçekten hazır olup olmadığımın farkında değildim. “Katıldığım ilk cenazeydi.”
İstemsizce on yedi yaşında bir oğlan gelmişti gözlerimin önüne. Sesindeki derin kederle on yedi yaşındaki oğlanın yüz ifadesine yansıyan kederini kafamda rahatlıkla birleştirdim. “İlk kez katılmıştım ama oraya gidene kadar cenazelerin hep çok kalabalık olduğunu düşünürdüm, filmlerde öyle olurdu çünkü. Saf tutan onlarca insan olurdu.”
Artık konuşurken bana bakmıyordu ama ben gözlerimi ondan ayıramıyordum. “Ama o cenaze öyle değildi,” diye devam etti. “Neredeyse kimse yoktu. Üç beş kişi belki. Hayatımın en acılı anlarından biri o cenazeye katılmaktı.”
Konuşmanın ya da soru sormanın yeni bir teslimiyet olacağını biliyor olmama rağmen “Kimin cenazesiydi?” diye sormaktan kendimi alamadım.
Başını hafifçe yan çevirdi, gözlerini kapattı ama kapalıyken de beni görüyor gibi bir hali vardı. “Sadece bir kez gördüğüm biriydi. Ama bir kez görmek bile çok iyi biri olduğunu anlamama yetmişti.”
Bunu söylemeden önce acaba annesinden mi bahsediyor diye düşünmüştüm çünkü yüzündeki ifade bana bunu anlatıyordu. Bir anne için çekilen ıstırap vardı yüzünde. “Orada olmamam gerektiğini biliyordum ama bir çeşit vicdan borcuydu benimki. O cenazeye gitmeseydim babam bana çok kızardı. Gitmek istemiyordum hâlbuki, çünkü bizim suçumuz değildi.”
“Sizin suçunuz olmayan neydi?”
Anlattıklarını kafamda bir yerlere koymaya çalışıyordum ama kesin bir şeyler elde edemiyordum.
“O cenaze hayatımın dönüm noktasıydı.” O günü hatırlamış gibi sert yüz hatları aldığı nefeslerde kasılıp gevşiyordu. “Eve geri döndüğümde bir vicdan yükünden kurtulurum umuduyla kendimi avutmaya, cenazeye katılmamın en doğrusu olduğuna kendimi ikna etmeye çalışıyordum. Ta ki evimizin içindeki sesleri duyana kadar.”
Sanki batan bir geminin içindeydik ve fırtınaya karşı savaşıyorduk. Aldığımız her nefeste geminin zeminine yıldırımlar düşerken bu direnişten batmadan nasıl kurtulacaktık? “Mir…”
“Ya şimdi anlatırım ya da sonsuza kadar susarım, lütfen dinle.” Yavaşça gözlerini açtı. Bana çevirmeye cesareti olmayan bakışları karanlıktaydı. “Sana yaptığım onca şeyden sonra bana dair gerçek bir şeyler duymaya hakkın var. Duymak istemesen bile.”
“Duymak istiyorum.” Anlatırken ne kadar canı yanacak olsa da, ya da benim canım yanacak olsa da bir kez olsun ona dair gerçek bir şeyler duyabilme istediğiyle kıvranıyordum. “Bunu bana borçlusun, bana bir şeyler anlatmak zorundasın.”
“Eve girdiğimde evde yabancısı olduğum sesler duydum. Hani bir şeylerin ters gittiğini anlarsın ve donup kalırsın ya, öyle bir andı.” Kelimeleri saplandığı karanlıktan kurtarmaya çalışıyordu ama aldığı nefesler bile koyuyken yalnızca konuştukça daha çok karanlıkta kalmakla yetiniyordu. “O an ne kadar zavallı hissettiğimi hatırlıyorum da, kendimi yanlış eve girdiğime ya da rüyada olduğuma inandırmaya çalışıyordum. En kötü ihtimalle televizyon açık unutulmuştu. Duyduğum sesler için acı içinde bir bahane ararken dünyanın en zavallı insanı bendim.”
Annesini anlatıyordu bana. Bunu gözlerinde görebiliyordum. Bir babası vardı onun için bir de annesi. “Babamın yokluğuna, başımıza gelen felaketlere alışmaya çalıştığımız, umutsuzca birbirimize sarılarak direndiğimiz bir dönemdeydik annemle. Birbirimizden başka kimsemiz kalmamıştı. Korka korka annemin odasına girdiğimi hatırlıyorum. Aslına bakarsan her şey öyle puslu ki çoğu şeyi net hatırlayamıyorum.” Kısa bir anlığına devam edip etmemek de kararsız kalmış gibi dudaklarını ısırdı. Yine de konuşmaya devam etti. “Odada kimse yoktu, sesler banyodan geliyordu.”
Bir ailenin yıkımını dinlemek beni kahretse de umutsuzca onun hareket eden dudaklarına bakmaktan kendimi alamadım. “Sigara içsem rahatsız olur musun?” diyerek bir anlığına konudan saptığında başımı iki yana salladım.
Küllüğü parmağıyla yakınına çekti ve seri hareketlerle bir sigara yakarken sessizlik içinde onu izledim. Yüzünü yana çevirerek dumanı benden olabildiğince uzağa üfledi. Böylece bakışlarımdan da kaçabiliyordu bir nevi.
“O banyoya ilk girdiğim an…” diyerek anlatmaya devam ettiğinde artık etrafımızda puslu bir duman dolanıyordu. İstemsizce boynuna doladığım elimle saçlarına dokunduğumda derin bir nefes alarak gevşemeye çalıştı.
“Ben cenazeye gittiğimde evimize iki tane adam girmiş. Kim olduklarını bilmiyordum, ilk kez yüzlerini o kapıyı açtığımda gördüm. Ama daha görür görmez yüzlerini bir daha unutamayacağımı biliyordum. Sonra onların arkasında annemi gördüm. Küvetteydi.” Hatırlamak istemezmiş gibi gözlerini kapattı, Elinde sigara olmasını umursamadan parmaklarıyla gözlerini ovaladı. “Kanlar içindeydi,” dedi. “Onu defalarca bıçaklamışlar ve su dolu küvetin içine atmışlardı. Ölmemişti bile, can çekişiyordu.”
Kelimelerin ruhumda yarattığı darbeler arttığında kendi çektiğim acılar bir anlığına hükmünü yitirdi. İnsan çoğu zaman duymak istemediği şeylere sağır, görmek istemediği şeylere kör olayı seçerdi. Her ne kadar ben de onun kelimelerine kör ve sağır olmak istesem de bu kez tercihim ondan gelecek her bir kelimeye ruhumun kapılarını açmaktı. “Mir, çok üzgünüm.” dedim boğazımda bir yumruyla.
Benim asla onun gördüklerinden ibaret olmadığım gibi onunda bana göstermediği binlerce anısı varken iki yabancı gibi olsak da zamanın önünde diz çöken mahkûmlar olarak esaretimiz aynıydı. “Hep düşünüyorum acaba o cenazeye gitmeseydim annemi kurtarabilir miydim diye.”
Dantes elini gözlerinden indirdiğinde ve gözlerine hücum eden yaşlara karşı koyamayan bana baktığında, o çoktan gözyaşlarında boğulmaya çoktan alışmış gibi sakindi bakışları.
“Savaşırken kazandığın ya da kaybettiğin duyguların farkına varamıyorsun. Ancak her şey son bulduğunda, bir enkaza döndüğünde senden geriye ne kaldığına dönüp bakabilirsin. Lara ben o gece en gerçek yenilgimi yaşadım. Bir daha da o gece kaybettiklerim geri gelmedi.”
Küçücük bir kız geldi gözlerimin önüne o an, karanlık bir odada, bir cesedin yanında ölesiye dövülmüş ve öldü diye terk edilmiş, acılar içinde kıvranan bir kız.
“Annen için çok üzgünüm.” dedim bir kez daha tüm içtenliğimde. Söz konusu böyle bir acı olduğunda savaşların bir kenara bırakılması gerekiyordu. “Belki o cenazeye gitmeyip evde kalsaydın o adamlar sana da çok kötü şeyler yapacaklar-” Aklıma düşünmek istemediğim korkunç bir senaryo geldiğinde cümlem okla yarılmış gibi kesildi, göğsüm sıkıştı. “Ama sen anneni o halde görünce, o banyoya girince-“
Cümlemi tamamlamama bile izin vermedi. Sert bir hamleyle sigarayı küllüğe bastığında çıkan ufak cızırtı sesi koca bir gürültü gibi çıkmıştı aramızdaki sessizlikte. “Neden müziğe ilgi duyuyorum biliyor musun?” dedi ansızın. Belki de soracağım sorunun ne olduğunu anladığından kelimelerime kapıyı kapatmıştı. “Annem müzik öğretmeniydi çünkü.”
Parmakları parmaklarımı yumuşakça okşadı, saç diplerime içimi titreten bir ürperti yayıldı. Benim için beklenmedik olan bu yeni bilgi ona beklemedik bir neşe katmış gibi gülümsedi. “Çok şey öğrendim ondan müziğe dair. Kendisi de kısa şarkılar yazardı.”
“Sen de hiç şarkı yazdın mı?” diye sorduğumda bunun cevabını benden asla alamazsın der gibi hızla başını iki yana salladı. Kasvetinin biraz olsun dağıldığına mutlu olarak derin bir nefes aldım. Anlattıklarıyla ilgili daha fazla soru sorabilir miydim bilmiyordum.
“Çok başarısız bir söz yazarı olmaman lazım aslında, istediğinde çok şairane şeyler dökülüyor dudaklarından.”
“Senin yeteneklerine sahip birinden bunu duymak çok hoş,” Gülmemek için dudaklarını birbirine bastırır gibi oldu. “Yine de benden istediğini alamayacaksın, Yalan Yıldızım.”
“Ben senden istediğimi almanın bin farklı yolunu biliyorum da…” diye mırıldanırken ondan çaldığım cümlem karşısında kaşlarını kaldırdı.
Dediklerim onu çok farklı anlamlara sürüklüyormuş gibi bakışları dudaklarıma kaydı kısa bir anlığına. Sırtımdaki kolu beni biraz daha sıkı sarmalarken göğüslerimiz birbirine bakan iki ayna gibi yakınlaştı ve kalp atışlarını hisseder gibi olmak beni heyecanlandırdı. “Biliyorsun,” dedi, dudaklarını ıslattı ve avucu boynuma yerleşirken başparmağıyla yanağımı okşadı. “Seninle ben, evlendik.”
Yüzüme kocan bir şaşkınlık ifadesi yayıldı. “Ne?”
Gülmeye başladı. “Öyle işte.”
Tasvirini yapmak istediğim bir manzarayı andıran bakışlarının, anlatılamayacak bir resme dönüşmesini bilinmezlik içinde izledim. Ne zamandır çözümlemek istediğim bir manzaraya dönüştüğünü ve ne zamandır beni kendisiyle aynı çerçevede gördüğü bir muammaydı. Muammanın en saf hali ve bilinmezliğin en koyu tonuydu. Yine de onun bize layık gördüğü, tek bir çerçevenin içinde aynı manzarada konaklamaktı.
“Ne zaman evlendik, Mir?” diye sordum ben de gülümseyerek. Gözlerindeki manzaranın ilhamı bendim, kalbimdeki manzaranın ilhamının o olduğu gibi. “Ben evet dediğimi pek hatırlamıyorum.”
“Yanlış anladın, o anlamda değil.” Evlenmenin başka bir anlamı vardı da ben mi bilmiyordum. “İki insan aynı evde yaşamaya başlarsa evlenmiş olurlar. Adı üstünde,” dedi, ikna edici olmaya çalışıyordu. “Aynı evde. Evli yani. Seninle ben de aynı evde yaşadığımıza göre evliyiz artık.”
“O öyle olmuyor.” Söylediği şeye kahkahalarla gülmek istiyordum. “İki kişinin evlenmesi için imza atmaları gerekiyor.”
“Hayır,” Dantes’in sesi de kelimeleri de kontrolden çıkmaya ve benimle tartışmaya her an hazırdı. “İmza atınca karı koca oluyorsun. Biz seninle imza atmadığımız için karı koca değiliz ama evlendik, neyi inkâr ediyorsun. Evliyiz diyorum sana.”
“Hıı tamam.” dedim sahte bir iknayla. Ama hayır, numarasını yememiştim. Yine de çabasını takdir ediyordum ve onu ödüllendirebilmek adına gülümsememi genişlettim. Gözlerimi kısarak işaret parmağımı alnına koydum, ardından burnunun ucuna doğru kaydırdım.
Gülümsememin dudaklarımdan geri sekmesi çok uzun sürmedi, bunca muzipliğin arasında ikimizin de tükenmiş ruhu gözlerimin önündeydi. “Bu bakışları tanıyorum.” Sesimdeki anlayışı hemen yakaladı. Avuç içlerim yanaklarına yerleşirken parmak uçlarımı yavaşça göz altlarındaki çöküntülerde gezdirdim. Bu gözlerde bir yıkım olmuştu ve enkazı ise o çöküntülerde konaklıyordu. “Senin uyku problemin mi var? Bu yorgun bakışlar bana çok tanıdık geliyor.”
Adını koyamadığım enkazı, çok eski görünüyordu. Şimdiye kadar nasıl da bu gözlere çöken çaresizliği hiç görememiş ve anlayamamıştım. Dantes’in kaşları huzursuzlukla çatıldı ve bakışlarını benden kaçırdı. Pes etmedim, avuçlarımın baskısını artırarak yüzünü yeniden kendime çevirdim ama gözleri için aynı şeyi yapamadım. Gözkapakları aşağıda, kirpiklerinin gölgesi yüzündeydi. “Uyuyamıyor musun, Mir?”
“Sen uyuyabilmiş miydin?” diye sordu, bakışları pencereye yükselirken ışıklı gece manzarasını seyre daldı ama gözleri hissizlik doluydu.
“Annenin öldüğü gece yani, ya da daha sonrasında uyuyabilmiş miydin Lara?” Bir kez daha soruyu açıkça dile getirdiğinde derin bir nefes aldım.
“Hayır, Mir.” Çünkü ben öldü sanılan bir çocuktum, ölüden farkım yoktu, belki de ölmüştüm.
“Ben çok uyumak istedim.” Sertçe yutkunduğunda âdem elmasının hareketleri gözüme takıldı. Sivri çenesinin gerilip gevşemesinden dişlerini sıktığını anlayabiliyordum. “O kadar çok uyumak istedim ki. Ama sabah olana kadar geçen her bir saniyeyi hatırlıyorum. Hepsini.”
Acısı göğüs kafesimin içindeydi. Buna sebep olan kişinin babam olma ihtimali ise tüm kemiklerimi kırıyor ve geride bana dair hiçbir şey bırakmıyordu. Dantes’e bakmaya devam edersem ağlamaya başlarım diye korktuğumdan başımı usulca omzuna koydum ve kokusunu içime çektim. Temiz ve ferah kokuyordu. Tişörtüne sinen sigara kokusunu saymazsak. “Her bir saniyenin insanın kafasına balyoz darbesi gibi indiğini bilirim.” diye mırıldandım.
O kadar yakın bir acıyı paylaşıyorduk ki, onda kendimi bulmak çok kolaydı.
Bir elimi kolunun üzerine koydum ve onu sakinleştirmek istercesine yavaşça okşamaya başladığımda iç çekti. Konuşmanın zor olduğunu bilsem de içinde tuttukları için daha fazla yeri olmadığından dökülmeye başlayacağından emindim. Çok sürmedi, üç beş saniye daha sessizdi, sırtımı okşamaya devam ederken başını yavaşça başımın üzerine yatırdı ve konuşmaya başladı.
“Hayaletler görüyorsun, çığlıklar duyuyorsun, zaman geçmiyor. Sanki her şey yeni başlamış ya da yüz yıldır orada gibisin, yalnız olmadığına eminsin ama kimseyi de bulamıyorsun.” Konuşmaya devam ettikçe kolundaki damarlar belirginleşmiş ve nabzı avuçlarımda şaha kalkarak kalbindeki sancının yalnızca küçük bir parçasıyla beni tanıştırmıştı. “Sanki orada biri var ama aslında kimse yok gibi.”
“Çünkü orada gerçekten biri var.” Burnumun ucunu boynuna sürttüm. “Ama aslında orada biri yok.”
Yanımızdaki cesetlerin varlığı, hem var oluşu hem de hiç olmayışı temsil ediyordu.
“Sana ne yaptıklarını çok merak ediyorum, Mir.” Anılar bileklerimizdeydi. Nabzımıza bir serum gibi takılmış ve damla damla içimize işlemeye devam ediyordu. Hatırlamak, bir nevi zehirlenmekti. Unutmamak, teslim olmaktı.
Bir köle gibi geçmişin esiri olmak kanımızda vardı. Çünkü geçmişimiz bugünümüzün içindeydi. Ama bugünümüzün geleceği var mıydı, meçhuldü.
Bir elimi Dantes’in göğsüne koyduğumda kalbinin ilk kez bu kadar hızlı attığına şahit oldum. “Annenin cesediyle sabaha kadar o banyoda kaldığında…”
“Yapma.” dedi. Sesindeki katılık konuşmak istemiyorum diyordu ama hislerim bana tam tersini söylüyordu. Herkesten çok onun konuşacak şeyleri vardı.
Daha çok göğsüne sinmiştim farkında olmadan. “Ne diyeceğimi bilemiyorum, Mir. Soruyorum ama sana sorduğum her soruda alacağım cevaplardan korkuyorum.”
“Bu yolda yürüyebilmek için sürekli bana yaptıklarını düşünürdüm önceden.” Ruhu, acının iptilası olmuştu. O kadar alışmıştı ki istese de acıdan vazgeçemiyordu. “Öfkemi canlı tutacak bir şeye ihtiyacım olurdu. Yeniden, yeniden, yeniden, her gece o banyoya girerdim ve her seferinde çıkamazdım. Gecenin bir yarısı kan ter içinde kalarak uyanırdım.”
Üst mertebelerde yaşanılan bir mutluluğa ikinci kez erişmek imkânsıza yakındı ama aynı mertebede bir acıya tutunmuşsa insan, daha da üst katmanlara çıkmak çok daha kolay olurdu. İnsanın avuçları arşa değerdi de kendine dur demezdi. Daha ne kadar acı kaldı bu hayatta, hepsinin tadına bakmalı. Bizi acıdan başka ayakta tutan ne var?
Mutluluk mu? Hadi canım sen de. Bilmiyor musun o yalnızca yazarı bilinmeyen eskimiş bir hikâye.
“Tüm hayatını kendine işkence ederek geçirmişsin.” Yükseliş de düşüş de onun için aynı şeyi ifade ediyordu çünkü ikisinde de elde ettiği zafer aynıydı. “Aynı şeyleri kafanın içinde yaşamak bile ilki gibi sarsıyor insanı.”
“Ama artık yalnızca kendimi değil, seni de düşünüyorum.” Başını kaldırdı. Ehlileşmiş duyguları gözlerinde uyumaya hazırdı. Bazen hiçbir şey anlayamadığım o gözlerden bazen dünyanın en gizli sırlarını bile okuyabiliyordum. “Sana yaptıklarımı da düşünüyorum sık sık. İnandığım şeyler uğruna birlikte olduğum insanların belki de sandığım gibi olmadığını.”
Söyledikleri bana umut vaat edebilir miydi? Bu kadar çabuk olacağını sanmıyordum ama yine de kendimi o hayale kaptırmadan edemiyordum.
Tehlikeli kıyılardaydım, yanlış bir yola saparsam ve gittiğim yolun çiçeklerle bezeli olduğuna kendimi inandırırsam geri dönüş yolunu bulamazdım.
“Belki de ihtiyacım olan, uğruna mücadele etmem gereken o kurtuluştur.” dedi sessizce. “İntikamdan ziyade.”
Zihnim durgun bir suydu ve kurtuluş kelimesi zihnimde tsunami etkisi yarattı. Kollarımı hafifçe geri çektim. Kafa karışıklıkları olduğunu görebiliyordum. Karışıklığın merkezini ondan evvel bulmayı başarırsam düğümleri çözme şansım olur, dahası ipler benim elime geçerdi. “Fırat bana demişti ki, senin aslında intikamdan ziyade arzuladığın bir kurtuluş varmış. Eğer o kurtuluş gerçekleşmezse, aldığın intikamın da hiçbir anlamı olmazmış.”
“Fırat’ın ağzını dikeceğim.” diye homurdandı. “Sana söylemediği sırrım kaldı mı?”
“Sana değer veriyor.” dediğimde kaşları alayla yükseldi. “Her ne kadar umursamaz ve hayatı öylesine yaşayan biri gibi dursa da, yanında olmaktan mutlu. Asıl sen yanında olmazsan amaçsız birine dönüşür. Ona umut oluyorsun, bir gaye ve derin dostluk bağları sunuyorsun. Şimdi çok rahat çünkü bir şeyin parçası. O da bunu biliyor.”
“Senin için insanları çözmek bu kadar kolay mı?”
“Bazen, evet.”
“Sen yine de kendinden emin olma, bazen aklından geçenlere bile güvenme. Ben senin için hep aynı olmak isterim ama olamayacağımı da en iyi sen biliyorsun.”
Dantes her anlamda içinde zıtlıklar barındıran biriydi. Hem kaçtığım hem de saklandığım tek kişiydi.
Ama aynı zamanda bana saklanmasını istesem de benden saklanmamasını istediğim bir kişiydi.
Bir süredir hep aklımda olan bir soru vardı. Yavaş yavaş birbirimize açılmaya başladığımızdan doğru zamanı kolluyordum ama zaman ancak daha fazla içimde tutamadım. “Mir, şimdiye kadar hep annenden bahsettin. Babandan ise hep cümle boşluklarında, hatırlanmayan detaylarda yer verdin ama ona ne olduğunu hiç söylemedin. Baban nerede?”
Amacım onu kırmak ya da üzmek değildi ama cümleler dilimden dökülür dökülmez üzerine koca bir geçmiş çökmüş gibi karardı bakışları. “Asla ulaşamayacağım bir yerde.”
İnsanların ulaşamayacağı o kadar çok yer vardı ki cevabı bulabilmem onsuz mümkün değildi. “Yaşıyor mu?”
Parmaklarımı huzursuzca hareket ettirdiğimde sıcak bir metal tenime değince duraksadım. Kolyesi boynundaydı. Tabi ya, evdeyken çoğu zaman takıyordu. Artık benim de bir kolyem vardı. Tarık’ın boynuma taktığı ucunda anahtar olan kolyeyi sanırım ölene kadar boynumdan çıkarmayacaktım. Sadece varlığı bile bana kendimi iyi hissettiriyor, Tarık’ın kokusunun burnuma dolmasına neden oluyordu.
Azar azar Dantes’in kolyesinin zinciriyle oynamaya başladığımda bu teması onaylamamış gibi parmaklarımı yakaladı ve parmaklarını parmaklarıma dolayarak elimi göğsüne çekti. Belki de arsız bir hamleyle bakmaya yelteneceğimden endişe duyarak elimi kalbine yakın tutmayı tercih etti.
“Her gece babamın yaşıyor olması için dua ediyorum.” Sesindeki bir şeyler başımı kaldırıp ona bakmama neden oldu. Gözleri omzumun üzerinden yine gece manzarasını seyre dalmıştı ama keşfe çıktığı bir manzaranın gölgesinde yara bere içinde kalıp, elinden tutan kimsenin olmadığını unutmuştu. “Belki çoktan ölmüştür, belki şu an ölüyordur, belki yarın ölecektir.”
Yüzüne yamalı bir gülümseme yerleşti. Zaten harap olmuş ifadesinde eğreti duran hisleri her an kaçacakmış gibi duruyordu. “Yani bilmiyorsun.” diyerek ortaya bir tahmin attım. Nerede olduğunu bilip de nasıl olduğunu bilmeme ihtimali vardı ve anladığım kadarıyla babası yaşıyordu.
Yine de her an ölecek korkusu taşıdığı bir insan için, kolaylıkla yaşıyor diyebilmek çok zordu. “Ama sen demiştin ki, annen ölmeden önce babanın yokluğuna alışmaya çalıştığınız bir dönemdeydiniz.”
“Haliyle sende babamın öldüğünü düşündün.” diyerek tahminimi tasdikledi. Ama cümlesi bu kadarla sınırlı kaldı. Ne bir özlem, ne bir itiraf, ne de geçmişe dair bir anı döküldü dilinden. Babası, onda yalnızca bir kelime kadardı; baba.
Hiç ümidim olmasa da beklediği en muhtemel soruyu sordum. “Ne oldu ona?”
Dantes derin bir nefes aldı. Tek dirseğini sandalyenin kolçağına yaslayıp şakaklarını ovuştururken huzursuzdu. “Bu, kolayca dile getirebileceğim bir şey değil. Dahası, hiç dile getiremeyeceğim bir şey.” Parmaklarını saçlarına geçirdi. “Onun adının geçtiği yerler, lanetli topraklar gibi.”
“Öyle söylememelisin.” dedim sessizce. “Her şeyi saklasan da babanı ne kadar sevdiğini saklayamıyorsun. Onun en sevdiği kitabın satırlarında arıyorsun onu, bu yüzden ne zaman kitaplar arasına girsen Yeraltından Notlar’ı arıyor gözlerin.” Benim odama geldiğinde de eline alamasa da kitaba uzun uzun baktığını gizleyememişti. “Hala ondan bahsedecek kadar cesaretin var ve başına bir şeyler gelecek diye korkuyorsun.”
Benim tahminlerim, onun gerçekleriydi. Durgun gözlerle bana baktığında o gözlerin dibine batmış enkazı görmemem imkânsızdı. “Monte Cristo Kontu’nu affettin mi, Lara?” diye sordu. Bir eli belime yerleştiğinde nasıl oldu da takılı kaldığı bu soruyu sormaya cesaret etti şaşırdım. Ama kendinden mi bahsediyor yoksa kitaptaki karakterden mi anlayamıyordum, öylesine bütün haline gelmişlerdi benim için.
Bir yanım korkuyordu, evet deseydim içindeki Kont yaşamaya devam eder ve af olacağı günü mü beklerdi? Hayır deseydim, içindeki Kontu tamamen öldürür ve Dantes’in küllerinden yeniden doğmasını mı sağlardı?
İçten içe hayır demek istedim ama ben Kont’u hiçbir zaman affedilemez bir yere koymamıştım.
Belki Dantes yaşadıklarını bir kitap niyetine yazsaydı onu da aynı yere koymazdım ama başrolünün ben olduğum bir kitapta, kontu affedilmez bir yere koyup koyamayacağımı bilemezdim.
Ama ben gerçeklerle saklambaç oynadığımı sanırken, yalanlar sobelemişti kalbimi.
Bu yüzden yaşadığım hayatta pek çok yoldaşıma şüpheci gözle bakmadan duramıyordum. “Benim affetmem önemli değil.” dedim sükûnetle. Bu bir kandırmacaydı. Kont’un yalanlarına sobelenen bir kızın, gerçeklere sırtını döndüğü bir andı. “Asıl sen onu affedebildin mi?” Çünkü onun yargısı benimkinden daha ağır olacaktı.
Bir gerçekle yüzleşene kadar yalanların tadı güzel gelirdi ama kandırmacalarla bir hayat geçmezdi.
Dantes cevabı bilmiyordu. Ağır bir nefes aldı ve gözlerini kapatarak başını yana yatırdı. Kaçışı, kabullenişiydi, haberi yoktu. Ben onu affetmesem de yaşayabilirdi ama kendini affetmeden yaşayabilmesinin bir yolu var mıydı?
Çatlak sesi ruhunda bir şeyler parçalandığını haber verdi. “Pek çok şey için,” Duraksadı. “Hayır.”
Ruhunu denk gördüğü bir karakteri bile affetmeyi başaramıyorsa kendi affına nasıl kavuşacağının merakına düştüm. Ona bir çeşit teselli sunmak istedim ama satırlarım ancak eskimiş bir kitaba layıktı. İçimi çektim ve hafifçe kımıldanarak ona sırtımı döndüm. Bacaklarım, bacaklarının üstünden sarkıyordu ama onunkinin aksine yerle temas etmiyordu.
“Bilgisayar mı açık?” Ekranı karanlık olsa da ışıkları yanıp sönen cihaza gözlerim takıldı. “Ben duştayken bir şeyler mi izliyordun?”
Beklemeden bilgisayara dokunduğumda kısık ışıklı ekran aydınlandı ve ani ışığa maruz kalınca gözlerimi kıstım. Ekranda bir haber sayfası vardı. “Bu nedir?”
Nefesi enseme çarpan Dantes’in avuçları karnıma kaydığında dokunuşunu yok saymaya çalıştım. “Biraz geçmiş.” diye fısıldadı kulağıma. “Biraz geçmemiş.”
Söylediği şeyin anlamını, ancak haber başlığına okuduğumda anladım. Bu, Murathan Almaz’ın tutuklanma haberiydi
“Bu adam…” Yüzü bulanık dahi olsa gözlerimin önünde duran adama dehşetle baktım. Annemin cinayetiyle ilgili araştırma yaptığımda neden bu haberlere erişememiştim? Haberi incelemeye başladım. Annemle ilgili araştırma yaptığımda habere erişememiştim çünkü annemin adı direkt olarak geçmiyordu. Yalnızca iki harften ibaretmiş gibi G.B olarak yer vermişlerdi haberde.
Ne kadar da üzücüydü. Benim annem değil harfler kelimelere sığmayan bir kadındı. Benim için yapamayacağı şey yoktu. Bir başına olsa da başı her zaman dik durmuş ve kızını büyük bir cesaretle büyütmüştü. Ona sevgiyi ve saygıyı öğretmişti. Kızına çiçekleri sevdirmiş, hayvanlarla dost olmasını sağlamış ve saçlarını okşayarak uyumuştu. Ama zalim dünya ona iki harfi layık görüyordu öyle mi?
“Eğer her şeyin sebebi sensen, umarım içeride geberip gidersin.” diye mırıldandım adamın bulanık fotoğrafına bakarken.
Dantes’in kaskatı kesilen kolları arasında nefessiz kaldığımdan ellerimi karnımdaki ellerinin üstüne serdim ama beni öylesine sıkmıştı ki kurtuluşum onun kolları arasında değildi. Dantes bu adamın masum olduğunu söylüyordu ama gerçekler ortaya çıkana kadar benim gözümdeki yegâne suçlu buydu.
Bir emri veren vardı.
Bir de suçu işleyen.
Babasının sevgisine inanmak isteyen kalbim, emri verenin babam olduğunu reddettiğinden kesin hükümle müebbete mahkûm olmasını istediğim adam, ekrandaki adamdan, Murathan Almaz’dan başkası değildi.
“Bir gün bu adamla konuşacağımı biliyorsun değil mi, Mir?” diye sordum.
Şimdilik hapishaneye gitmeme göz yummayacağını biliyordum çünkü bir ara dile getirecek olduğumda cümlemi tamamlamama bile izin vermemişti ama günü geldiğinde bana engel olabilecek miydi?
Hikâyenin faili olduğuna inandığım bu adamın sesini duymadan yol kat edemeyecekmişim gibi bir his vardı içimde. “Bir gün mutlaka onu ziyarete gideceğim.” Bir süre Dantes’den cevap alamadım. Omzumun üstünden ona döndüm. “Mir?”
Dantes yüzünü sırtıma yaslamış bir halde öylece duruyordu. “Henüz hazır değilsin.” Sesi zincire vurulmuş da kelimeleri içine hapsedilmiş gibiydi. Ters giden bir şeyler vardı.
“İyi misin?” Kollarının izin verdiği ölçüde ona dönmeye çalıştım ama, “Hayır.” dedi sertçe. Beni daha sıkı tuttu ve yüzünü sırtıma daha sert bastırırken omurgamı kırmış gibi kaskatı kesildim. “Bir süre böyle kalalım.” dedi hissiz bir sesle.
Dediğini yaptım, ona bakamadım. Gergin ellerini görmezden gelmem ya da sertçe aldığı nefesleri yok saymam imkânsızdı. Onu görme, gecenin hırsızı gözlerine bakma ve o gözlerde aydınlık bir manzara çizme hayalim, o geçmişine teslim olup gözlerini sıkı sıkıya kapattığında son buldu.
Konuştuklarımız onu yıpratmış olmalıydı. Karnımdaki ellerini tutarken sakinleşmesini bekledim. Zifiri bir geceye doğan güneş gibi, onun ruhuna doğabilir miydim? Zordu. Ama imkânsız değildi. “Bu kadar erkenden pişman olup da kendini acılara vuracağını bilseydim seninle evlenmezdim.” diye homurdandım.
Dantes’in kolları saniyesinde gevşediğinde sanırım gülüyordu. “Gencecik kızım sonuçta, evlendik diye öyle her gece depresyona girersen şuracıkta boşarım seni.”
Dantes gerçekten de çok yalnız bir adamdı. Ben yanında yokken her gece bu pencerenin önüne oturup manzarayı izliyor ama asla içinde olmak istediği bir manzaraya kavuşamıyor olmalıydı.
“Boşayamazsın beni.” diye homurdandı birkaç saniye sonra. Hafifçe kımıldanarak yanağını sertçe sırtıma sürttü ve sırtımın kavislenmesine neden oldu. “Katoliğiz biz, boşanamayız.”
Ciyakladım. “Allah’ım vallahi ben demedim o dedi!”
Dantes kahkaha attı. Başını sırtımdan tamamen kaldırdı ve çenesini omzuma yerleştirirken yansıması karşımızdaki pencereye düştü. Manzaraya uzun uzun baktım, yorgun görünüyordu. Dudaklarımı birbirine bastırarak yanağımı yanağına yasladığım. “Katolikler diyordum, evlendikleri zaman boşanmamak gibi katı bir kuralları var. Katolik mi olsak? Böylece hiç boşanamazdık da.”
“Tövbe tövbe.” dedim ağzımın içinden. “Bu kadar evlilik meraklısı bir adam olduğunu bilmiyordum.” Gülümseyerek burnunun ucuna vurduğumda gözlerini kısarak güldü. “Ne yapacağım ben seninle koca adam?”
“Hım, bu çok güzel bir soru.” Dantes cevabı çok iyi biliyormuş gibi görünse de beni izlemekle yetindi.
İkimizde uzun bir geçirmiştik ve yansımamızdan sahiden de yorgun olduğumuz belli oluyordu. Bir süre sessizce orada durmaya ve kendi sessizliğimizi dinlemeye devam ettik. Benim gözlerim arada istemsiz hala ekrandaki habere kayıyordu. Dantes’in de bazen habere baktığını hissediyordum ama sesini çıkarmıyordu. Her an uykuya dalacakmış gibi ağırlaşmıştı nefesleri.
“Sen Murathan Almaz’ı tanıyor musun?” Herkesin birbiriyle bağlantısı olduğunu hesap etmem gerekiyordu. Belki de bu adam içeride olmasaydı Dantes’in müttefiklerinden biri olacaktı. Çünkü Dantes, babamın düşmanlarını kendi tarafına çekebilecek güce sahipti.
Ama Arslan Polatlı için aynı şeyi yapmamıştı.
Belki de intikam hırsı sandığım kadar güçlü değildi.
Dantes çenesini yavaşça omzumdan kaldırdı ve karnımdaki tutuşu gevşerken onaya benzeyen bir mırıltı çıktı dudaklarından.
“H.A ve M.A.” Haberde adı geçen diğer harfler uğursuz bir tat bıraktı dilimde. Sanki bu harflerin dilime asla uğramaması gerekiyordu. “İsimlerin ne olduğunu, kime ait olduğunu biliyor musun?”
Dantes, buna cevap vermek istemiyormuş gibi derin bir nefes aldı. Sanki bütün manzaralar karaya boyanmıştı da ona görecek hiçbir şey kalmamıştı. Onun karanlığında yıldızlara da yer yoktu çünkü yıldızlar dahi bu karanlığı aydınlatmayı başaramazdı. “Karısı, Hilal Almaz.” dedi sakince.
Nefeslerinin temini yakmasının ardından, dudaklarını ensemdeki Dantes dövmesine bastırmadan saniyeler önce mırıldandı. “Ve oğlu, Miraç Almaz.”
Kalbimi sakin tutmaya çalışsam da baskın gelen hırpani yanı nefeslerimin hızlanmasına neden oldu. “Ne oldu onlara?”
Ve Dantes’in cevabı ehlileşmekten uzak duygularımın ayakları altında bir mayın gibi patladı. “Öldüler.”
Ölüm kelimesi kulağa korkunç geliyordu. Öldürülmek ise daha da fena. Ruhumun ve bedenimin hiçbir zaman bir bütün olduğunu hissetmemiştim. İkisinin de kendine has acıları vardı. Bazen bedenimdeki bir yara ruhuma işlemezdi ama bazen ruhumdaki bir sıyrık bedenimi yere düşürürdü. Yüzüm gülerken ruhum ağlardı mesela. Farklılardı. Birbirine zıt iki varlık gibi, içim, dışımdan habersiz işlere kalkışırdı ve acıyı ikisinin de çektiği olurdu.
Daha fazla hırpalanmışlığı kaldıramayacağımızı düşündüğümden bilgisayarın ekranını yavaşça indirdim ve yeniden oda loş bir karanlığa gömüldü. Ankara’nın ışıltılı manzarasına uzun uzun baktım. Ben bu dünyanın bir parçasıydım. Uzaklardan biri bize baktığı zaman, Dantes ve ben de o minik ışıklar kadar küçücük görünüyorduk. Evrende kapladığımız alanın azlığına nazaran nasıl da çok keder taşıyorduk içimizde ve acının sonunu göremiyorduk.
Boyumuzdan büyük birtakım işlerin peşindeyken yanlış yollara düşmememizi diledim.
Ama sonra babamla konuşurken yaptığım bir hatayı hatırlayınca en yanlış yola giriş yaptığımızın farkına varmam çok sürmedi. “Mir ben bu gece çok büyük bir hata yaptım.” dedim mahcubiyet dolu bir sesle. “Çok çok kötü hem de.”
Sesimdeki mahcubiyet Dantes’e işlemedi. “Ne yapmış olabilirsin ki?” diye sorarken ilgisiz görünüyordu. Başımı eğdim, cevabı duyduğunda da böylesine sakin kalabilecek miydi?
“Dedim ya sana babam, dedem ve sen arasında alakasız bir bağlantı kurmuş diye. Senin yanında durduğum için babama bir bahane uydurmam gerekiyordu. Haliyle Mir aslında dedemin adamı değil de kendi intikamı için beni yanında istiyor diyemediğimden senin Kenan’ın peşinde olduğunu ve annemin katilini bulmama yardım ettiğin için yanında kaldığımı söyledim.”
“Ne yaptım dedin?” Dantes afalladı. Öyle ki bir anda beni kucağından indirdi ve ikimizde ayağa kalktık. Sıcak kollarının beni bu kadar çabuk terk etmesini beklemiyordum ama işlediğim kabahatin de farkındaydım. Dantes, duyduğu şeyleri idrak etmeye çalışırken ben de bir çıkar yolu aradım. “Babana Kenan’ı aradığımızdan mı bahsettin?”
Suçlu suçlu ellerimle oynadım. “O an aklıma başka bahane gelmediğinden…”
“Sikeyim!” Dantes avuçlarını bir anda sertçe masaya vurunca gergince dudaklarımı birbirine bastırdım. “Zaten adamı bulmak için kırk takla atıyoruz. Şimdi bir de peşinde olduğumuzu öğrenecek ve tamamen kayıplara karışacak.” derken başını eğdiğinde öfkeliydi.
“Sandığın gibi olmayabilir.” dedim babamı savunma ihtiyacıyla. “Sen babamın Kenan’ı sakladığını, ona para aktardığını düşünüyorsun ama adını duyduğunda yüzünde mimik bile oynamadı. Katili araman umurunda bile değil gibiydi. Eğer gerçek suçlu oysa herhangi bir açık vermesi gerekmez miydi? Ne bileyim… en azından ufak bir panik göstergesi-“
“Senin yüz ifadesinden açık beklediğin o adam var ya,” Bir anda üzerime doğru yürümeye başladığında geriledim ve sırtım cama değdi. Dantes dibimde biterek avuçlarını yüzüme koydu. “Cinayet işledikten sonra hiçbir şey olmamış gibi yüzüne gülmedi mi bu adam? Sen söyle Lara, yakaladın mı yüz ifadesinde bir açık?”
Duyduklarım büsbütün moralimi bozdu. “Hayır ama,”
“Ama?”
“Aması işte… Of!” Dantes’i kendimden uzaklaştırdım çünkü haklılığı beni her seferinde sinir ediyordu.
“Öyle oflayarak bu yaptığın hatayı telafi edemezsin. Cezanı çekeceksin.” dedi hışımla.
“Ceza mı?” dedim şaşkınlıkla. ” Ceza falan veremezsin bana!”
“Vereceğim.” Dantes hızlıca yanıma geldi ve eğilerek tek kolunu bacağımın altından geçirdiğinde ve diğeri sırtıma dolandığında ayaklarım yerden kesildi. Can havliyle kollarımı Dantes’in boynuna dolarken o, “Ceza olarak bu gece benimle uyuyacaksın.” dedi.
Sonra da beni yatağa doğru taşımaya başladı. “Mir!” Panikle kucağında debelendiğimde beni bırakmamaya kararlıymışçasına daha çok sıktı. “Debelenip durma.” dedi. “Seni düşürürüm falan maazallah…” demesine kalmadan ben kucağında daha çok çırpındığımda ve dengesini kaybettiğinde öne doğru sendeledi. Ağzımdan hoyrat bir çığlık çıkmasıyla eş zamanlı olarak yatağa düştük.
Dantes’in yatağı yumuşaktı. Sırtımdaki yumuşaklığın tadına varamadan üzerimdeki ağırlığın altında ezildiğimi fark ettim. Nefes bile alamıyordum. Nasıl alabilirdim ki? Bana öylesine yakındı ki uzaklığın ne demek olduğunu unutturuyordu.
“Mir?” Adı dilimden döküldü ama sesim kulağıma ulaşmadı. Kollarımı boynundan çözüp omuzlarına doğru kaydırırken Dantes nefes nefese kalmış bir halde ellerini başımın iki yanına koyarak ağırlığının bir kısmını üzerimden kaldırdı. “Kalksana üzerimden.”
“Tamam!” diye bağırdı. “Sanki bilerek üstüne düşmüşüm gibi!”
“Bilerek düştün demedim ki zaten.” Onun aksine sesim fazla sakindi. Bir kez kontrolü kaybedersem duygularımı zapt edemem korkusundan her şey yolundaymış gibi davranmaya çalışıyordum. Hem neden Dantes hala üzerimden kalkmıyordu? “Neden bağırıyorsun?”
“Görmüyor musun kızım üstüne düştüm!” Hala bağırıyordu. “Heyecanlandım!”
“Demek ondan…” Gülmeye başladığımda gözlerini kırpıştırdı ve yutkunarak biraz daha geri çekildi. O geriye çekilirken ben de çıplak kollarına tutundum ve haliyle kendiyle birlikte beni de kaldırmış oldu. Dantes yataktan kalktı, sonrasından ben de kalkmak için bir hamle yapınca, “Sen nereye?” dedi ters ters. “Gir yorganın içine, tepemin tasını attırma benim.”
“Uyumayacağım seninle.” Ayağa kalkmaya yeltendiğimde önümü kapattı ve ellerini fevri bir hamleyle omuzlarıma koyarak beni geri yatağa itti. Böyle bir hamleyi beklemediğimden geriye devrildiğimde yeniden sır üstü yatağa düşmüş halde buldum kendimi. Şimdi tavanla göz gözeydim. Gerçekten de beni yatağa itmesinde hiçbir mantık bulamazken komik bir şey varmış gibi gülmeye başladım.
“Aah Mir Bey,” dedim, ellerimi kelebek kanadı gibi iki yana açtım ve yukarı aşağı hareket ettirdim. “Demek canın oyun oynamak istiyor.”
“Alt tarafı uslu uslu, yan yana uyuyacağız, Lara.” Sesinden eğlendiği öylesine belliydi ki. Benim de ondan bir farkım yoktu. Hızlıca doğruldum ve dizlerimin üstünde yükselerek yatağın yanı başında dikilen Dantes’in tişörtünü yakaladım. Dantes önce karın kısmını yakaladığım tişörtüne, sonra da bana baktı.
Onun ağzını açmasına bile fırsat vermeden bir anda yatağa doğru çektim ve tam yanı başıma devrilmesine neden oldum. “Lan ne yapıyorsun?” diye bağırdı.
“Üstüme düştüğü için heyecandan ölecek olan adamı yatağa atıyorum.” dedim gülerek. Ben yorganı geri sıyırırken Dantes koca bedenini yataktan kaldırmaya çalışıyordu ama tişörtünü öyle sıkı kavramıştım ki kurtulamıyordu.
“Bıraksana kızım.” Parmaklarımı açmayı denedi.
“Seni heyecandan öldüreyim de gör.” diye homurdandım. Yorganı açtıktan sonra Dantes’i omuzlarından yatağa ittim. Kocaman bedeni bana karşı koyamadı ve sırt üstü yatağa düştüğünde kırpıştırdığı gözlerle bana baktı. Ve ben de kaçmasın diye kendi bedenimi de hemen üzerine devirerek başımı göğsüne koydum. “Nasıl?” Kollarımı karnına doladım. “İyi mi böyle?”
Dantes bana cevap vermedi. Sanırım kendimi üzerine attığım andan itibaren nefes almayı bırakmıştı çünkü göğsü hareket etmiyordu. Ellerini şaşkınca iki yana kaldırmıştı ve ne yapacağı hakkında hiçbir fikri yoktu. “Lara.” dedi fısıldarcasına. “Senin yatağın diğer ucunda uyuman gerekiyordu.” Keşke tek zor durumda kalan o gibi davranmasaydı. Kocaman bedenini küçük kollarımla sarmak ne kadar zordu bilmiyor muydu?
“Orası soğuktur.” Ardına sığındığım bahanelere ben bile inandım. İlk kez bir erkeğe sarılıp uyuyacak olduğum gerçeği zihnime hücum ettiğinde telaş içinde kaldım. Yine de, yatağın diğer tarafı soğuktu işte. Bu gece ruhum üşümesin istiyordum. Dantes’in göğsüne daha da yerleşirken ayak tabanlarımı ayaklarının üstüne bastırdım. “Sıcacıksın.” dedim minnetle. “Soba gibi, doğal ısıtıcı. Sen güneşsin.”
“Ve sen,” dedi kollarını yavaşça bana dolarken. “Güneşe en yakın gezegensin.”
Ben bir zamanlar gökyüzünden sürgün edilen bir yıldızdım. Tek meskenim olan gökyüzü bana sırtını dönünce çareyi yeryüzüne inmekte bulmuştum ve bu yolculuğu daima bir düşüş olarak görmüştüm. Hayır, aslında ben gökyüzü tarafından yeryüzüne düşürülen bir yıldız değildim. Bizzat aşağıda avuçlarını göğe açarak düşmemi bekleyen biri vardı. Böylece düştüğümde beni tutacak, yeryüzündeyken de parlayarak yaşamayı bana öğretecekti.
“Utangaç olduğum için bir daha beni hafife almasan iyi edersin.” Yüzümü Dantes’in göğsüne sürterek gülümsedim. “Kalbi pamuk şeker olanların kalpleri yumuşatmakta üstüne yoktur bilmez misin?”
“Bilirim.” dedi sessizce. Biliyordu çünkü yavaş yavaş onun da kalbini yumuşatmaya başladığımı hissediyordum.
Dantes birkaç saniye derin derin nefesler aldıktan sonra uzanarak yorganı üstümüze çekti ve kımıldanmaya başladı. Sanırım yatakta aşağıya doğru kayıyordu.
Bu kımıltısının nedenini saniyeler içinde anladım. Onu yastık niyetine kullanmak isteyen ben iken o, sinsice başını göğsüme yerleştirdi ve kollarını belime dolayarak beni kendine çekti. Öylesine yakındık ki bundan daha yakın olmamız mümkün değildi. Ayaklarımın üşümesini istemezmişçesine ayaklarımızı iyice birbirine doladı ve derin bir nefes alarak gözlerini kapattı. “Zor ama katlanabilirim.” diye mırıldandı.
Ellerimi usulca saçlarına kondurdum. Başım Dantes’in yumuşak yastığına gömülmüş haldeydi. Onun başı ise benim göğsümde. Bunca zaman yalnızca dertlerin ağırlığına alışmış olan göğsüm, Dantes’in nefesleriyle tanıştıkça kuş tüyü misali hafifledi. “Zor olan ne?”
“Sana bu kadar uzak olmak.”
“Sersem.”
“Niyetim bu değildi bak,” Beni zorla kucağına aldıktan sonra söyledikleri kulağa pek de inanılası gelmiyordu. “Sen bir uçta, ben bir uçta uyuyacaktım. Sonra sen uyurken seni izleyecektim ve daha fazlasını yapmaya cesaret edemeyecektim. Unutma, şu anki yakınlığımız senin tercihin Lara Solar. İlk adımı sen attın.”
“Hiçte bile.” dedim hemen. “Ben adım atamadım çünkü sen beni kucağına aldın ve ikimizi de yatağa düşürdün.”
Dantes kısıkça güldü. “Düştüğümüz yer yatak olsun, dert ettiğin şeye bak.”
“Arsızsın.”
“Sevimlisin.”
“Edepsizsin.”
“Heyecanlısın.”
“Terb… heyecanlı mıyım?”
“Evet, kalbin çok hızlı atıyor. Fark etmeyeceğim mi sandın?”
Elbette yakalanmıştım. Belki de Dantes bizzat onun kalp atışlarını duymamdan korktuğu için göğsünde yatmama izin vermemiş de göğsümde yatmayı tercih etmişti. İşini biliyordu doğrusu ama ne kadar saklamaya çalışsa da benimle yakınlaştığında kalbinin hızlandığını tahmin edebiliyordum. Benimle heyecanlanmasını, çocuklaşmasını ve birbirimizle uğraşmamızı seviyordum.
Bu öyle bir histi ki, eğer aramıza ayrılıklar girmezse yetmiş yaşımıza da gelsek onunla böylesine çocuk olabilirdim. Onunla şakalaşır, onu güldürür ve böylesine içten açardım duygularımı.
Geleceğin belirsizliğine bu gece kapılmak istemediğimden tüm düşüncelerimi kovdum. Yarın umurumda değildi, bu gece kollarımda uyuyan bu adam ile birbirimize ihtiyacımız vardı. Bana zorla sarılmıyordu, adım atmadan önce daima hislerimi yokluyor ve hamlesine hazır olup olmadığımı test ediyordu. O, beni anlamaya çalışıyordu.
“Bir keresinde Fırat bana ne demişti biliyor musun?” Sesi boğuk ve uyku mahmuru çıkıyordu. Sanırım çabucak uykuya dalacaktı. Saçlarının kokusu öyle güzeldi ki ara ara saçlarını kokluyordum ve hiç sesini çıkarmıyordu. “Seninle tanıştığım zaman bana soracağın ilk soru kaç yaşımda olduğum olacakmış.”
Çenemi başının üstüne koydum. “Eee?”
“Ben de ona demiştim ki, hadi oradan, onun bana soracağı ilk soru asla yaşım olmayacak. Ayakkabı numaramı bile sorabilir ama neden önce yaşımı sorsun ki.” Sesi hoşnutsuz çıkıyordu. “Sonra da seninle tanıştık işte. Terastayken, bana istediğini sorabilirsin dediğimde sorduğun ilk soruyu hatırlıyor musun?”
Yüzümü Dantes’in saçlarına gömerek kahkaha attım. “Kaç yaşında olduğunu sordum!”
“Çok gıcıksın.” diye homurdandı. Kollarını sıkılaştırdığında belim kırılacak sandım. “Kırk yaşındayım sanki de tuttun bana yaşımı sordun.”
“Yaşlı göründüğünden ya da yaşlı olduğundan sormamıştım o soruyu.” Sanırım yaş konusunda gerçekten kalbini kırmıştım. Ama karşılık olarak belimi kırarcasına sıkmasına gerek yoktu ya. Bir bilseydi onu ilk gördüğüm anda ne kadar etkilendiğimi, bir daha bu konunun bahsini bile açmazdı. “Kızlar böyle şeyleri merak edebilirler, bu çok doğal bir şey.”
“Kızlar nasıl şeyleri merak ederler?”
“Şey işte… Görüştükleri erkeklerin-“
“Evlendikleri erkeklerin.” diye düzeltti.
Nefesi göğüs kafesimin içindeydi. O an göğsümde bir mezar olsa, nefesleri içime hayat üfler ve cesetlere bir bir hayat vererek beni içimdeki mezarlardan kurtarırdı. Yavaşça nefesimin dışarı verirken saçlarına dokundum. “Evlendikleri erkeklerin kaç yaşında olduğunu…”
“Ben, sen yaşındayım.”
“Hangi işi yaptığını…”
“En sevdiğim işim sensin.”
“Hangi tarz müziklerden hoşlandığını…”
“En çok hoşlandığım müzik senin sesin.”
“En sevdiği yemekleri…”
“Ah, bence bu konuda ne düşündüğümü hepimiz biliyoruz.” dedi, sırıtıyordu.
“Tamam.” Pes ettim ve gülümsedim. “Senden romantiği mezarda.”
“Ne sandın?” dedi gururla. Kendini bu kadar güzel açabilmesine ve hislerini ifade ediş şekline de alışmaya başlıyordum. Alışamadığım şey, kollarımın arasında uyuyakalan bu adamın yumuşak kalbi kadar katılığı da içinde taşıyan yanıydı. Nasıl aynı anda ikisi de olmayı başarabiliyordu? Bu kadar karmaşık duyguyla mücadele ederken hiç mi yorulmuyor ve pes edecek noktaya gelmiyordu?
Onu bu kadar güçlü tutan tarafının kalbinin yumuşaklığı mı yoksa katılığı mı olduğu hakkında hiçbir fikrim yoktu.
Geleceğin belirsizliğine her zaman açık bir kapı bırakması korkutucuydu.
O, göğsümde yavaş yavaş uykuya dalarken ben de yanağımı saçlarına yasladım ve başımı yan çevirerek pencereden uzayıp giden manzarayı seyre daldım. Benim için hazırladığı oda hala bir başınaydı.
Dantes’in saçlarını okşayan ellerimden birini aşağı kaydırdım ve boynunda yaptığım küçük bir keşfin ardından nabzını parmak uçlarımda hissettim. Artık nabzı parmak uçlarımda can bulan bir kalp atışıydı.
“Ben de sen yaşındayım, Mir.” diye fısıldadım. İnsan, asla dünyayı süsleyecek bir manzara olamazdı çünkü öyle bir güzelliğe layık değildik. Biz, esasında dünyaya layık değildik. Manzaralar gelir geçer, her gün doğumu yerini gün batımına bırakırdı. Önemli olan bu dünyaya yakışan bir manzara olmak değil de kendi içimizdeki manzaralardan yeni bir dünya yaratmaktı.
Dantes içini çektiğinde boğazımı temizledim ve gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırdım. “Ama en sevdiğim yemeğin sen olduğundan emin değilim koca adam.” dedim gülerek, onu biraz kızdırmak için.
“Değil miyim?” Ses tonu sakindi ama içinde pek çok itiraz barındırıyordu. “Yaşadığımız onca şeyden sonra senin için öyle bir anlamım yok mu yani?”
“Benim için bir anlamın olmadığını söylemedim, Mir.” Parmaklarımı boynundan uzaklaştırdım. “Sadece seni nasıl tanımlayacağımı bilemiyorum açıkçası. Sen söyle,” dedim sessizce. “Benim için ne olmak isterdin?”
Sorum üzerine Dantes yavaşça başını göğsümden kaldırdı. Oda loş olsa da gecenin hırsızı gözlerini görmemem imkânsızdı. Saçları arasındaki parmaklarım halsizce yatağa düştü ve beklentiyle Dantes’e baktım. “Senin için ne mi olmak isterdim?” Kendi kendine yeniden dile getirdiği cümlemi kafasında epey tarttı. Belki de ondan zor bir şey istemiştim.
Sessiz kaldığı saniyeler boyunca yüreğimdeki beklenti arttı. Benim için herhangi bir kelimenin karşılığı olmasına da gerek yoktu. Yalnızca ona bakmak bile, zaten bana ait pek çok şey olmayı başarmış gibi hissetmeme neden oluyordu. Ama bu Dantes için yeterli değildi.
“Öyleyse senin için Lethe olmak isterim.” dedi derinden gelen bir sesle.
“Lethe mi?” Kelimenin bende hiçbir karşılığı yoktu. “O nedir?” diye sordum beklentiyle. Dantes cevabını veredursun, ben de o sırada işaret parmağımı alnına koydum ve burnunun ucuna doğru kaydırdım. Ona bu dokunuşu bırakmak, sebepsiz çok hoşuma gidiyordu.
“Lethe,” Bana doğru eğildi ve avucunu yanağıma koyarken başparmağıyla alt dudağımı okşadı. Nefes almaya gücüm varsa da çoktan sıfırı görmüş ve beni nefes darlığıyla baş başa bırakmıştı. “Dante, İlahi Komedya’da Lethe adında bir nehirden bahseder. Dediğine göre cennete girmeden önce herkes bu nehrin suyundan içer ve her şeyi unuturmuş. Ancak bu unutuştan sonra cennete girebilirlermiş.”
“Lethe…” O anlatırken kelimeyi birkaç kere üst üste tekrar ettim.
“Ben de şu andan itibaren senin için Lethe olayım Lara,” dedi Dantes. “Bırak senin için cennetin kapısında bekleyeyim ve dudakların bana değdiği anda her şeyi unut. Her seferinde bir yabancıyı tanır gibi beni yeniden tanımaya başla. Daha iyi bir kalbe sahip bir adam olduğumu umarak.”
Her seferinde bir yabancıyı tanır gibi beni yeniden tanımaya başla. Nefesleri bir rüzgâr gibi bana çarparken başını eğdi ve dudakları kalbimde zelzeleler yaratarak çeneme değdi. Daha iyi bir kalbe sahip bir adam olduğumu umarak.
“Lethe,” diye fısıldadım dudakları çok yakınımdayken. “Unutmak için benim seni öpmem gerek, senin beni değil.”
Geri çekildiğinde yüzünde bir gülümseme vardı. “Sırayla yapalım o zaman.” dedi keyifle.
Homurdandım. “Fırsatçılıkta üstüne yok.” dediğimde Dantes bana uzun uzun baktı ve gözlerimde bir şeyler aradı belki de. Ara ara yüzümün tamamında dolanan bakışları kendi hislerini gizliyordu ama kelimeleri için aynı şeyi söyleyemiyordum. Çünkü beni şaşırtmayarak, “Zaten şimdi sıra sende.” dedi. Gözlerimi devirdim.
“Öp hadi,” Bana meydan okuyordu bile isteye. “Hazırım ben sana her şeyi unutturmaya.”
“Ama sen bugün bana yalanlar söyledin.” Sesime yansıyan hüzün onu duraksattı. Gözlerinde raks eden pişmanlığı durdurmak istese de henüz o kadar becerikli değildi.
“Sende bunca yalan varken ancak gece yarısını bir geçe öpebiliriz bence birbirimizi. Ondan sonra da yalanların başlar.” diye devam ettim.
“Üzgünüm.” diye mırıldandı.
En kötüsü de buydu, hiçbir zaman bir daha asla yalan söylemeyeceğinin sözünü veremiyordu.
Saniyeler birbiri ardına devrildikçe ikimizin de nefesleri düzene girdi. Saniyeler dakikalara dönüştü ve Dantes’in bedeni kollarım arasında yavaşça gevşedi. Hala kolları beni sarıyordu ama uyanık olduğu kadar sıkı değildi. Başı göğsümde olduğundan yüzünü net göremiyordum ama görebilmek istiyordum. Hafifçe kımıldandım, Dantes’in yüzünü görmek için çabalayacağım sırada banyodayken sweatimin cebine attığım telefonumdan mesaj sesi geldi.
“Hadi be.” Sessiz fısıltımı benden başka duyan kimse olmadı. “Tam zamanıydı.”
Dantes’i uyandırmamaya dikkat ederek sweatimin cebine uzandım. Onunla öylesine bütün olmuştuk ki cebimi bulabilmek ve telefonu çıkarmak işkence gibiydi. Hareketlendiğimi hissetmiş gibi hafifçe kımıldandı ve birkaç derin nefesin ardından eskisinden daha sıkı sarıldı. Böyle giderse nefes bile alamayacak hale gelecektim. Şimdiden yorganın altında sıcaktan terlemeye başlamıştım.
Telefonu açtığımda hemen ışığını sonuna kadar kıstım. Gözlerim karanlığa alıştığından en kısık hali bile gözüme fazla geldi. Bir süre ışığa alışmayı bekledim ve gelen mesaja baktım.
Jülide: Uyudun mu? Ne yapıyorsun?
Mesajı gördüğümde uzun bir süre ekrana bakakaldım. Yanlış görüp görmediğimi teyit etmek için birkaç kere gözlerimi ovuşturdum ama sonuç değişmedi. Mesaj Jülide’den gelmişti. Jülide’den hiç mesaj beklememem bir yana, ne yaptığımı asla söyleyemezdim. Yoksa içine mi doğmuştu yahu? Bir anda ter basınca panikledim.
Telefonu suratıma düşürmemek için alt kısmını Dantes’in başına yasladım ve cevap yazmaya başladım.
Lara: Hiçbir şey yapmıyorum tabi ki. Sanki sürekli bir şeyler yapıyormuşum gibi suçlu suçlu itham etmeler… Ayıp. Uyumak üzereyim, yatağıma girdim. Uyuyorum yani. Ne olmasına bekliyorsan.
Teknik olarak yalan söylemiyordum sonuçta. Uyumak üzereydim ve bir yatağın içindeydim. Jülide’nin cevabını beklerken birkaç saniye isminde oyalandım ve anlık gelen bir hisle düzenleme sayfasına girdim.
Bugün bana gösterdiği yakınlığı görmezden gelecek kadar kör değildim. Çocuksu bir hevesle gülümsedim ve Jülide yazısını silip yeni ismini yazdım, kaydettim. Saniyeler sonra ekrana yeni bir mesaj düştü.
Mama: Ne yaptın ki suçlu suçlu tepkiler veriyorsun Allah bilir. Uyumadan kapını kilitlemeyi unutma. O arsız adamın ne yapacağı belli olmaz.
Ah Jülide, o arsız adamın ne yaptığını, daha doğrusu benim o arsız adama ne yaptığımı görseydi herhalde kalbine inerdi. Adını Mama olarak kaydetmem de çok iyi olmuştu. Adıyla kayıtlı olması saygısızlık olacakmış gibi gelmişti. Büyüktü sonuçta benden, ona hiçbir zaman anne diyemezdim ama bu kâğıt üstünde öyle olduğu gerçeğini değiştirmiyordu.
Lara: Tamam…
Tırnaklarımı dişledim. Başka ne yazacağımı bilememiştim. İtiraf etmem gerekiyordu ki bu koruyucu, despot tavırları biraz korkutucu olsa da hoşuma gitmeye başlıyordu. Bana neler oluyordu böyle?
Mama: LANET OLSUN LARA SAKIN BANA O ADAMLA ÇOKTAN AYNI YATAĞA GİRDİĞİNİ SÖYLEME!
“Ne bağırıyorsun ya.” diye söylendim.
Sesini duymasam dahi kulaklarım çınlamış gibi yüzümü buruşturdum. Nasıl oluyordu da yüz ifademi bile görmeden kelimelerimden ne yaptığımı anlayabiliyordu bu kadın? Sanırım beni sandığımdan daha iyi tanıyordu.
Mama: DERHAL ORAYA GELİYORUM.
Buraya mı geliyordu? Panikle etrafıma bakındım. Gerçi o gelene kadar hemen odama gidip uyuyormuş gibi yapabilirdim ama bu kadar da büyük tepki vermesini beklemiyordum.
Lara: Hayır ama ya, bu kadar da olmaz ki. Sen beni ne sanıyorsun? Alt tarafı birlikte uyuyoruz. Daha önce Tarık’la da aynı odada uyudum ben, bir şey mi dedin sanki. Mir’le de kardeş kardeş uyuyoruz işte. Ayıp ya, aile üyelerimin benim hakkıMDAKİ DÜŞÜNCELERİNE DE BAKIN HELE!
Mesajı yolladıktan sonra sanki her kelimeyi bağırarak dile getirmişim gibi nefes nefese kalmıştım. Jülide’nin de Tarık gibi insanı kilometrelerce öteden etkisi altına alan baskın bir karakteri vardı.
Gerçi Tarık çok daha başkaydı. Şimdi bana ne yapıyorsun diye mesaj atsa, koşa koşa odama gider ve kendi yatağıma kıvrılır, ancak ondan sonra yatağıma girdim diye cevap verebilir, yalan söylemeye cesaret edemezdim.
Mama: Pekala, tamam. Biraz fazla tepki vermiş olabilirim ama kendinin saf olduğunu kabullenmen gerek. Gözün açık olsun biraz. Bir erkekle aynı yatağa girmeden önce etraflıca düşünmen gerektiğini kimse söylemedi mi sana?
Esasında Dantes hakkında etraflıca düşünmem gereken o kadar çok şey vardı ki bu onların yanında pek de önemli sayılmazdı bence.
Lara: Size layık olmak için elimden geleni yapacağım majesteleri.
Jülide sonraki mesajında alaycı mesajıma aynı alaycılıkla karşılık verdiğinde gülümseyerek telefonu bıraktım.
Bana attığı son mesajında iyi geceler dilemiş olması içimi ısıttı. Birlikte yaşadığımız onca yıl boyunca hiçbir gecem umurunda olmamıştı. O da bana geç kalan insanlardan biriydi ama yine de kızamadım. Belki de herkese geç kalan, gitmek istemeyen ve arkasını dönen bendim.
Hiçbir şeyi olmayan bir yolcu olarak terk edildikten sonra karşıma çıkan insanları yağmacı sanarak sırtımı dönmek en iyi bildiğim şey değil miydi? Beni bırakanlar kadar bıraktıklarımla doluydu hayatım. Ama bu geçmişte kalmıştı.
Telefonu bıraktıktan sonra kollarımı Dantes’in omuzlarına sardım ve tekleyen soluklarını dinledim. Uykuda daldığında gevşemiş olan bedeni nedense birkaç saniyedir kaskatıydı. Kâbus mu görüyordu? Ondan mı uykusunda bile huzura ermiyordu yara izleriyle dolu bu beden? Bilemiyordum çünkü benim de uykum gelmeye başladığından zihnim anlamlara kapanmıştı. Dantes, acısını içinde saklayan bir muammaydı.
Ve ben, bir muammanın kalbinde açan çiçektim.
༄
Ben bir kayıkçıydım ve akıntıya karşı kürek çekiyordum.
Elimdeki küreklerin çabalarını kalbimin direnişleriyle bir tutuyordum, akıntının göğsümde uyuyan bir adam olduğunu bilmeden.
Zamanların birinde en yakın dostu yalnızlık olan küçük bir çocuğu tanıyordum. Saçları sarı, gözleri dumanlı, ama nasıl da yorgun ve bitap düşmüş. Hayatın azameti fırtına gibi çullanmış üstüne, nasıl ayakta kalınır unuttuğundan çareyi yaşama sırtını dönmekte bulmuş.
O kızı tanıyordum, belki de tanımıyordum. Hatırladığım kesindi ama bu kadar iyi tanısaydım kendimi, zamanların birinde bir adamı göğsümde uyutacağımı ve sarıp sarmalayacağımı bilmez miydim? Bilmezmişim.
Sabah uyandığımda yalnız olduğum yataktan çıkarken bedenim sandığımdan çok daha dinlenmiş bir haldeydi. Huzurlu bir uyku çekmiştim, zihnime uğrayan bir kâbus yoktu. Dantes benden çok daha önce kalkmış olmalıydı çünkü lavaboya giderken koridora yayılan nefis yemek kokularını almıştım. Sanırım kahvaltı hazırlamıştı.
Kendime biraz çeki düzen verdikten sonra yavaş adımlarla mutfağa girdiğimde manzara tam da beklediğim gibiydi. Dantes’i gördüğümde öksürerek boğazımı temizledim. Aslında tam olarak beklediğim manzara bu değildi.
Dantes tezgâhta bir şeylerle uğraşırken çoktan işe gitmek için hazırlanmıştı. Takım elbisesinin ceketini mutfak masasının yanındaki bir sandalyeye asmıştı. “Üzerinde beyaz gömleğinle orada iş yapmak zor olmuyor mu?” diye sormamla eş zamanlı olarak bana döndüğünde bir kez daha nefesimi tuttum. Kravatını bile takmıştı ve çoğu zaman dağınık görmeye alıştığım saçları derli toplu bir halde geri yatırılmıştı.
“Günaydın, Lara.” diye gülümseyerek elindeki omleti masaya bıraktığında yanımdan geçerken yanağıma küçük bir dokunuş bıraktı. “Ve nefes almayı da unutma.” Benimle eğleniyordu resmen.
“Nefes almak unutulacak şey mi de sanki…” diye mırıldanırken yakışıklılığı aklımı başımdan almıştı. Ama bu evde kaldığım mühlet boyunca onu böyle görmeye alışmam gerekecekti sanırım. Eh, senin de var böyle numaraların Lara, zamanı gelince sen de onun nefesini kesersin.
“Çay mı kahve mi?” diye sordu, “Sade filtre kahve tercihimdir.” dedim hemen. Dantes başını salladı. Çoktan hazırlamış olduğu kahveden bana bir bardak koydu, kendine de çay aldı ve onları da masaya yerleştirirken, “Otur hadi.” dedi.
“Vay be,” dedim, geçip karşısına oturdum. Masa pencerenin önündeydi ve pervaza dizili bir sürü saksıda çiçekler açmıştı. Dantes onlarla ilgilenmeyi seviyor olmalıydı. “Demek Çağlar Mir Güzyeli ile evli olmak böyle bir şey.” Sesimdeki hayranlığı saklayamamıştım.
“Sana benimle evli olmanın nasıl bir şey olduğunu göstermenin bin farklı yolunu biliyorum.” Bana göz kırptı.
Gözlerimi kocaman açarak ona baktığımda, bu kadar etkileyici olmaya devam ederse gerçekten nefes almayı unutacağımı düşünüyordum. Onu duymazdan gelerek kahvaltıya başladım. Dantes kaçışımı anlamış olmalı ki o da gülerek kahvaltısına başladı.
Bir süre sessizlik içinde öylece kahvaltı ettik. Bu çok garipti. Onun böyle rutin ve sıradan bir hayat yaşadığını, dahası bundan keyif aldığını hiç düşünmezdim ama yaptığı tam olarak buydu. Çiçekleri vardı, kahvaltı hazırlıyordu, işe gidiyordu… sıradan ve mutlu bir hayat yaşamak istiyordu belki de. Ama şartlar bunu imkânsız kılıyordu. O, sıradanlığın çok ötesindeydi.
“Rahat uyudun mu gece?” diye sordu zaman sonra. Kahvaltım bittiği için kahvemi elime alıp arkama yaslandım. Bacaklarımı da yukarı çekerek karnıma yaslamıştım. “Evet, deliksiz bir uykuydu.”
“Bugün yapmayı planladığın şeyler var mı? Benim yapmam gereken işler var ve muhtemelen akşam erken gelemem. Yine de çıktığımda seni ararım.”
Omuz silktim. “Ben evde kalacağım, kitabımın düzenlemesi üzerinde çalışıyorum.”
Tamam dercesine başını salladı. Uzanıp pencereyi sonuna kadar açtığında sabah rüzgârı hızlıca içeriye hücum etti. Dantes sigara çıkarıp yakarken gözleri rahatsız oluyor muyum diye benim üstümdeydi. İçebilirsin dercesine bir el hareketi yaptığımda sigarası tutuştu.
“Evden çıkmaya karar verirsen bana haber ver, aklım sende kalmasın.”
“Tamam.” dedim ama onu haber verip vermememin tamamen yapacağım şeylere bağlı olduğunu da biliyordum. “Belki bir ara Mavi’yi ziyarete giderim.”
“O senden önce davranıp koşarak kapına dayanmazsa tabi.” Mavi’nin adı geçtiğinde yüzü çok farklı bir sevecenlikle doluyordu. Ama şimdi garip bir dalgınlığa sürüklendi. Böyle anlarda benim bilmediğim hangi düşünce dolanıyor kafasında öyle merak ediyordum ki.
Bir süre sonra bakışlarını yeniden bana çevirdiğinde “Lara,” dediğinde sesinde bariyerler vardı. İstesem de aşıp kıramazdım. Ama o bir sonraki cümlesiyle, ruhumda ne kadar bariyer varsa hepsini kırmayı başardı. “Bir süredir, aslında asansördeki tartışmamızdan bu yana senin çocukluğunu düşünüyorum. Bana akıl hastanesiyle ilgili söylediğin o şey aklımdan çıkmıyor.”
Ah Lethe, işte şimdi gerçekten bana bir şeyleri unutturmanı dilerdim.
Sen akıl hastanesinde çocuklara ne yaptıklarını biliyor musun!?
Gerçeklerle saklambaç oynarken kalbimi yalanlar sobeledi diye oyun bitti mi sanmıştım? Bu oyuna ayak uyduramayan bendim. Sonunda yenilen taraf olacağımı bile bile her sobelenişimde yeniden sırtını insanlara dönerek sayıları saymaya başlayan da benden başkası değildi. Başkalarının işi, ben sırtımı döndüğüm vakit sırtıma bir hançer saplamak ama beni asla öldürmemekti. Bundandır ki oyun defalarca başa sarıyordu.
Sorusu bende bir dizi anıyı tetikledi. Anıların dili olmazdı, kelimelerle dostlukları yoktu. Ama nasıl Dantes’in gözlerinin içine bakarak bana anlatmak istediklerini anlayabiliyorsam, bir anıyı hatırlayarak da unutmak istediğim ne varsa en başa dönmek oluyordu bir sonraki adımım.
Göğsümdeki sızının tanımını yazacak hiçbir yer bulamadım. Ne kadar sızım varsa içimde, onlar kendiliğinden kalbime yerleşmeyi tercih etti. “O yalnızca öfkeyle ağzımdan çıkmış abartılı bir cümleydi.” dedim telaş içinde. “Bir anlamı yoktu.”
“Yalan Yıldızım, bu inkarların işe yaramayacağını biliyorsun.” dedi bir şeylere meydan okur gibi. “Dünyanın en berbat adamı bile olsam, sen bana sırtını dönsen dahi ben senin geçmişine sırtını dönmeyeceğim. Eninde sonunda sana o hastanede ne yaptıklarını bulacağım.”
Belki de geçmişine sırtını dönmek isteyen bendim. Tıpkı onun gibi acının iptilası olan bir yanım elbette vardı ama aynanın karşısına her geçtiğimde kendime acımaktan yorulduğum anlarda gelecekti. Bu anılar denizi bir gün kurumalıydı ve geçmiş beni terk edecek kadar insafa gelmeliydi.
“Neden bununla ilgileniyorsun?” diye sordum. Amacını saptıracak, onu yolundan döndürecek bir şeye ihtiyacım vardı. “Kendi geçmişin hakkında bana bu kadar az şey verirken benimkini rahat bırakmaman hiç adil değil.”
“Hadi ama Lara,” Son zamanlarda pek şahit olmadığım bir alaycılıkta gülümsedi. Bu, hayra alamet değildi. “İkimizde biliyoruz ki sen de benim geçmişime, benim senin geçmişine olduğumdan çok daha fazla hakimsin. Birbirimizi kandırıyormuş gibi yapmaya devam mı edeceğiz?”
“Seninle ben aynı mıyız?” Göğsümde şaşkınlık filizlendi. “Sen, hakkında hiçbir şey bilmediğim bir adamsın ve hayatımı yıkmak istediğin zamanlar olmuşken senin geçmişini bilmek istemem suç mu? Ama sen? Sen de benim hakkımda çoğu şeyi biliyor olmana rağmen daha fazlasını istiyorsun. Üzgünüm, sana bulduklarından daha fazlasını vermeyeceğim.”
“Senin vermeyecek olman, benim alamayacağım anlamına gelmez.”
“Mir!” Elimdeki bardağı sertçe masaya bıraktığımda birkaç damla kahve etrafa sıçradı. “Bu konuyu kurcalamanı istemiyorum. Tabi eğer,” Duraksayarak ortaya bir yem attım. “Dünyama karşılık dünyan oyununu oynamak istiyorsan o başka.”
Ona vereceğim her bir cevap karşılığında bir sırrını keşfedeceksem belki de bir şeylerden taviz verirdim. “Sen bana Hayalet’in kim olduğunu söyle mesela. Ben de sana akıl hastanesinde başıma neler geldiğinden bahsedeyim.”
İhtimallerden bahsederken bile canım yanıyordu. Kalbimin ortasına konulan taşa ağır balta darbeleri indirilmiş ve parçaları her yana saçılmıştı. Fakat eksilen parçalarına rağmen ağırlık oradaydı. Hangisi daha fena bilemiyordum, yüreğimde bir ağırlıkla yaşamak mı yoksa ağırlığın ufalanarak içime sızması, acıtmıyormuş gibi yapıp beni içten yakması mı?
“Neden Hayalet ile bu kadar yakından ilgileniyorsun?” diye sordu Dantes. Bu, kafasını karıştırmış gibiydi. Gecenin hırsızı gözleri huzursuzluğa ev sahipliği yapıyordu.
Ben bir fırtınanın ortasında nefes alıyordum.
Ben nefes niyetine içime fırtınayı alıyordum.
“Belki de o benimle olması gerekenden fazla ilgileniyordur.” Sesim bir mırıltı gibiydi. Dantes’in duyduğundan bile emin değildim. Dantes ile göz göze gelirken ona hala Hayalet’in dün karşıma çıktığını ve motorumu ezdiğini söylemediğimi fark ettim.
“Anlamıyor musun biz aynı taraf olduğumuzda kontrolden çıkan birisi o. Sırf babamdan alacağın intikamda kafa karışıkların olacak korkusundan enseme silah dayadı benim. Muhtemelen babamla en az senin kadar derdi var. Sen bana bunu asla söylemezsin, sen bana çoğu şeyi söylemezsin. Ama bilmiyorsun.” Ona üstten bakarcasına gülümsedim ama aklımdan geçen düşüncelerin ayırdına varan kalbim, bir düşüşün eşiğinde olduğumu biliyordu. “Benim de sana söylemediğim nice şeyler var.”
Muhtemelen sonuçları hepimiz için felaketler doğuracak şeyler.
“Hayalet sandığın kadar ihtişamlı biri değil.” Dantes son söylediğim cümleden etkilenmedi. Belki de yalnızca geçmişte yaşadığım bir anıyı sakladığımı düşündü ama geleceğe dair bir planı ondan sakladığım hiç aklına gelmedi.
“Emin ol onunla başa çıkabilirim. Onunla ve bu yolda benimle olan herkesle. Baban şimdilik ikinci planda kalacak gibi görünüyor. Bizim dedenle mi çalıştığımızı düşünüyor. Keyfi bilir. Bırak bizi birbirimize düşürdüğünü sanmanın keyfini çıkarsın. Bu bize sakin bir zaman geçirmek için vakit kazandırdı. Karşılıklı olarak hamle yapmazsak, Kenan’ı ararken arkamızda eli bıçaklı biri geziyor mu diye düşünmek zorunda kalmayız.”
“Peki ya Fırat?” diye sordum sakince. “Siz o kavga oyununu çevirirken defalarca birbirinizin adını andınız. Sence babam Fırat’ın, yanında çalıştığı adamlarından biri olduğunu anlamadı mı?”
Dantes’in gözlerine yerleşen endişe, benim de endişelerimi doğruladı. “Anlamaması imkânsız.” Sıkkın bir nefes aldı. “Öncesinde de biliyor muydu Fırat’ın kim olduğunu hiç bilemeyeceğiz. Bizi biliyorsa muhtemelen onu da biliyordu. Ve biz buna rağmen Fırat’ı onun yanında tutmaya devam ettik.” Dişlerini sıktı. “Fırat kaç gece babanın adamlarının kaldığı evde, onlarla birlikte kaldı biliyor musun?”
Babamın adamları için bir ev ayarladığını bile bilmiyordum. Ama Barbaros Solar aldığı nefesleri bile hesaplı alan biri olmalıydı. Onun için her şeyin bir düzeni vardı ve gözünden hiçbir şey kaçmıyordu.
İkimizde uzunca bir süre konuşmadık.
“Onu saklamalısın.” dedim düz bir sesle. “Babam mümkünse bir daha Fırat’ı hiç görmesin, bilmesin.”
“Ben saklarım da,” Dantes pişman görünüyordu. “O hergele saklanmaz ki.” Çünkü arkadaşını kendi elleriyle bir açık hedef haline getirmişti.
“Kimseye bir şey olmasına izin vermeyeceğiz, Mir. Hem babama da dedim ben. Kimseye zarar veremezsin dedim. Belki beni dinler, belki Fırat’ın aralarında dolanan bir casus olduğu onun için çok önemsiz bir detaydır da umurunda bile değildir. Hı?”
Dileklerimin acınası olduğunu ikimizde biliyorduk. Ancak üzerimize koşarcasına gelen bir felaket varken en iyisini hayal etmekten başka ne gelirdi elimizden? Hem de direnebilecek hiçbir şeyimiz yokken.
“Umarım benim yüzümden kimsenin canı yanmaz artık. Bir şeyleri yoluna koymaya çalışıyorum.” diye mırıldandı. Açıklaması bana değil de kendineydi. İç hesaplaşmalarının her seferinde bir açık verdiğinden olsa gerek en başa dönüyordu. “Sadece… Anlayışımın ötesine geçen şeyler var. Yine de anlamaya çalışıyorum.”
Bu hissi bilirdim. Çoğu kez benim de çocuk aklımın yetmediği durumlarla mücadele etmek zorunda kalmıştım. Bazen bir şeyleri, birilerini anlayabilmek de anlaşılmak kadar imkânsız hale gelebiliyordu. “Anladığın zaman her şey daha iyi mi olacak?” diye sormadan edemedim.
Yüzündeki yılgın gülümseme, sözlerimle hiç uyuşmadı. Başını iki yana sallarken yenilgisi en başından bu yana gözlerinin önündeydi. “Sanmıyorum.” Bunu biliyordu. “Aksine eğer bazı şeyler tahmin ettiğim gibiyse,” Ve bir şeyler planlıyordu. “Monte Cristo Kontu’nun bir şeyler yapması gerekecek.”
Şimdi ensemde, bir kitap karakterinin nefesi vardı. Yıllardır bitmeyen bir rüzgâr hayatıma doğru esmeye devam ettikçe o karakterini pelerini parmak uçlarıma sürtünerek yerini belli ediyordu. Kazandığımı mı sanmıştım? Dahası, savaşa dâhil olduğumu sanmak bile koca bir aptallıktı. Benim zaferim, başlamadan saf dışı bırakılanların kaderiyle aynıydı.
“Pelerinini giyip Monte Cristo’ya dönüşmüş halinden hoşlanmadığımdan eminim.” diye mırıldanırken gözlerimi elimdeki bardaktan ayırmamıştım.
“Lara,” Dantes’in ses tonu karşı konulamaz bir çağrı gibi bakışlarımın ona dönmesine neden oldu. “Düşmanım sen olmadığın müddetçe,” dedi. “Aksine müttefikim olarak bir kez olsun Kont’a dönüşmemi istemez miydin?”
Tıpkı bir sihirbaz gibi bir kitap karakterini alıyor, onu benim için gerçek kılıyor ve hayatımda isteyip istemediğimi soruyordu. Her şey öylesine gerçekçiydi ki isterim dediğim vakit Monte Cristo’nun, omuzlarında pelerini ve yanında Jacopo ile karşımda belireceğinden korkuyordum.
Bir yandan da düşünüyordum. Bir intikamın parçası olmadıktan sonra Kont gibi güçlü birinin yanında müttefik olmak bana nasıl hissettirirdi? Dahası Dantes ne planlıyordu ki Kont’a dönüşerek birilerini karşısına alacaktı? Babamdan daha büyük düşmanları olmadığını tahmin ediyordum ama yeniden pelerinini giyecekse onu hafife almamalıydım.
Monte Cristo Kontu’nu hayal ettim. Yanı başında oturan Hayde’in saçlarını baba şefkatiyle okşayışını, Valentine’i kendi elleriyle ölüme sürükleyişini ve aynı oranda yaşam verişini, öfkelendiğinde beliren yüz ifadelerini, Mercedes ile konuşurken çaresiz kaldığında parmaklarını gür saçlarına daldırışını, on dört yılın ardından karanlıkta bile aydınlıkmış gibi rahat gören o yorgun gözleri…
“Monte Cristo bir keresinde bir cümle kurmuştu. Tam hatırlayamıyorum ama babaların günahlarının birkaç nesil boyunca, çocuklarından çıkarılabileceği, bir babanın günahı için çocuklarının yargılanabileceği gibi bir cümleydi. Çok acımasızcaydı ama kızamıyordum da ona. Çünkü yaşadıklarını biliyordum. Sana da kızamıyorum, kıyamıyorum bazen. Ama onun gibi düşünmediğini söyle bana Mir.”
Dantes cümlelerimin ardından ellerime uzandığımda bardağı aldı ve boş kalan ellerimi kendine çekti. Kendime çektiğim dizlerimi indirdim ve masaya eğildiğimde artık ellerimiz ortada sıkı sıkıya birbirine kenetlendi. Bana öyle bir baktı ki içimde nesiller boyunca yetecek kadar masumiyet taşıdığıma inandım.
“Babanın canı cehenneme.” dedi katı bir sesle. Söz konusu babam olduğunda ruhunda asla merhamete yer yoktu. “Ama senin canın cennete gitsin diye ben cehennem olur yanarım. Babanın günahlarını senden çıkaracak değilim.”
“Peki ya bilmeden yapıyorsan?” Onu yargılama ya da kızma amacı gütmedim. Sadece daha önce farkına varamadığım bir şeyi yavaş yavaş keşfediyor gibiydim. “Belki de bana bu kadar gelgitli davranmanın sebebi budur. Sen istemesen de Barbaros Solar’ın kızı olduğumu unutmayan bir yanın, yeri geldiğinde düşmanının kızına acı çektirmekten haz alıyordur.”
“Hayır.” dedi hiç düşünmeden. Yüzünde onu bıçaklamışım, sonra da kör bir kuyunun içine atıp üstünü kapatmışım gibi bir ifade belirdi.
“Bir düşün.” diye direttim.
“Hayır dedim.”
“Ne düşünüyorsun canımı yaktığında peki? Ne hissediyorsun?” Parmaklarımı teninde gezdirdim. Üzerime örtülen bir yorgan gibiydi ama yine de bu sabah üşütüyordu beni.
“Lara ben senin canını yaktığım zaman If Şatosu’na geri dönüyorum. Gözlerimin önünde bir duvar beliriyor. İçeride geçirdiğim günleri sayar gibi döktüğün gözyaşları kadar çentik atıyorum taşların üzerine. O duvarların arasında bir tek sesin yankılanıyor.”
“Çünkü ben de If Şatosu’ndayım unuttun mu?” Gülümsedim. “Çünkü beni almaya gelmedin.” Gözlerimde yeni yaşlar birikir korkusundan hızlı nefesler aldım. İşte şimdi o duvarlara yeni çentikler atıyor olmalıydı. “Sorun yok, senin Mote Cristo olduğun gerçeğini aşacağım bir gün nasıl olsa. Duvarlara da çentik atmana gerek yok artık, gözyaşlarımın sebebi sen değilsin.”
Dantes alnını alnıma yaslamak istermiş gibi eğildi ama buna cesaret edemedi. “O halde neden gözlerime bakamıyorsun Lara?” diye sordu, yüzündeki gülümseme, gerçek bir mahkûmu andırıyordu. “Çentik izlerini görmemek için mi?”
Ben o çentik izlerinde, Dantes’in bana yaptıklarını görüyordum.
Kendimi toparlayabilmem uzun zaman alacak gibiydi. “Konuşmayalım bunları.” diyerek bir kaçış yolu aradım. “Beni bu hikâyenin Hayde’i yapmaya çalıştığını anlamıyorum mu sanıyorsun? Hayır,” Başımı şiddetle iki yana salladım. “Hayde’in alnını öpmesi için başını Monte Cristo’ya uzatması gibi başımı sana uzatmayacağım.”
Dantes’in yüzüne bir şaşkınlık dalgası yayılırken durdu ve gözlerini kıstı. “Onları ayrıştırmışsın.” diye fısıldadı.
Anlayamadım. “Kimi?”
“Edmond Dantes’i ve Monte Cristo Kontu’nu.”
İsimler kafamda alev aldı ve eriyen bir mumun ardında kalan kalıntıya dönüştü. İki ismin Dantes’in ağzından duymak, kalbimi hızlandırdı ama bu hız beni ölüme sürükleyecek bir hıza benziyordu. “Ne demek istiyorsun?”
“Davet gecesi sürekli atışıyorduk. Ben ısrarla Monte Cristo olduğumu söylüyordum ve sen ısrarla Dantes ile Monte Cristo’nun aynı kişi olduğunu dile getiriyordun. Çünkü ikisini de aynı kişi olarak düşünürsen Dantes’in içindeki masumiyetin…”
“…Monte Cristo’da da olduğuna inanabilirdim.” dedim sessizce.
İnkârlar dilime yanaşmadı. O dile getirmese asla farkına varamayacağım bu gerçeği sarsıcı bir hamleyle kabullenmek zorunda kaldım. Dantes ve Kont, şimdi kafamın içinde iki ayrı beden ve zihin olarak şekilleniyordu. Ne zaman olmuşu bu? Ne zaman Kont’u Dantes’ten ayırmış ve başka biri olarak düşünmeye başlamıştım meçhuldü.
Bu da demekti ki Dantes onu Kont ile denk gördüğümü biliyor ve haliyle içindeki masumiyeti kaybettiğine inandığımı sanıyordu. Beni dehşete düşüren bu gerçek, Dantes’in yüzünde yalnızca boyun eğen bir ifadeyle yer etti.
“Mir…”
“Sorun yok.” dedi sessizce. Bakışlarını ellerimizden ayırmadı. Onun yargısına göre, bin tane zindana girip bin kere de özgürlüğüne kavuşsa sonuç her zaman aynıydı. “Ben zaten sana Edmond Dantes olduğumu hiçbir zaman söylememiştim.”
༄
Dantes gittikten sonra kalbimde koca bir boşlukla kalakalmıştım. İnandığım, ardında durduğum bir düşüncenin değiştiğinin farkına varmak sarsıcıydı. Sanki zihnimde benden habersiz gerçekleşen şeyler vardı ve bu değişim beraberinde tehlikeli hisler getirmişti.
Saatler boyunca bilgisayar başında oturarak kitabımla ilgilendim ve düşüncelerin benden uzak durması için çabaladım. Bir günlüğüne normal bir hayat yaşamak nasıl olurdu bunu deneyimlemek isterdim ama her şey normalin dışında ilerliyordu. Dantes’in bana sunmaya çalıştığı sıradan ve güvenli hayat bu evin içinde bile mümkün değildi.
Akşam vakti yaklaşırken mutfakla aram iyi olmadığı için ve muhtemelen Dantes geç geleceği için ne yemek siparişi versem diye düşünüyordum. Henüz karar veremediğim dakikalarda kapı çalınca tedirginlik içinde sandalyemde doğrulmuştum. Kim olabileceği hakkında hiçbir fikrim yoktu.
Kapıya gidene kadar telaş içinde geçen saniyeler gelen kişiyi görmemle yerini derin bir nefese bıraktı. Fırat’tı. Yavaşça kapıyı açarak onunla göz göze geldim. Üzerinde sık görmeye alışkın olmadığım bir takım elbise vardı. Genelde iş adamlarının resmi bir iş yemeğine giderken giydikleri tarzda olanlardan.
Yüzünde sebebini anlayamadığım huzursuz bir ifade vardı. “Naber?” dedi gergince.
Yüz hatlarını dikkatle incelerken ona dair bir şeylerin yolunda olmadığı çıkarımını yaptım. “Bir şey mi oldu?”
“İşin var mı?” Kelimeler dilinden kerpetenle sökülüyormuş gibi çıkıyordu. Tıpkı içinde olduğu takım elbiseyi giymekten ne kadar rahatsızsa, benimle konuşmaktan da aynı ölçüde rahatsız görünüyordu. “Benimle bir yere kadar gelsen?”
Bakışlarını kaçırır gibi oldu. Gömleğini yakasını çekiştirdiğinde aldığı nefesler ona az gelmiş olmalıydı. Kıyafetlerinin üstünde eğreti duruşu kadar yüzünde de eğreti duran birtakım hisleri mevcuttu. “Seninle bir yere gelmek isteyeceğimden emin değilim.” dedim, kırıcı olmak istemiyordum ama o bile böylesine gerginken cesaret kelimesi kitabımda mevcut değildi.
“Pekala, şöyle yapıyoruz.” Ellerini hızlıca siyah saçlarından geçirdi ve sıkkın bir nefes aldı. “Nil, babasının ayarladığı ne idüğü belirsiz bir adamla randevuda. Kendine bir hayat kurmak adına tabi ki biriyle görüşsün umurumda değil ama en azından doğru tercihi yaptığından emin olmam, o adamı görmem lazım.”
Ah, işte bunu hiç beklemiyordum. Ve peşi sıra kurduğu cümlelerle harmanlanan gözlerindeki ateşe bakılırsa o da böyle bir şeyi hiç beklemiyordu ki şimdi paçaları tutuşmuş gibi, bazı hamleler yapma peşinde düşmüştü.
“Giyinip kuşan.” diye devam etti. Yataktan çıkma halime gözlerini devirmek istermiş gibi alaycılığa büründü bakışları. “Gittikleri restorana çift gibi girip uzaktan gözlem yapacağız.”
“Ben neden geliyorum peki?” diye sordum. Gitmek isteyip istememem bir yana, başrolünün Fırat olduğu bir olaya adım atacaksam, o olayın sonunu düşünmek dahi istemezdim.
“Çünkü siktiğimin restoranına sap gibi girmek istemiyorum.” Sesi şiddetli ve sabırsızdı. “Hem senin bu pijamalı halin ne? Git kendine şu sevimli elbiselerinden giy. On beş dakika sonra aşağıda ol, arabamda bekliyorum.”
Emrivaki tavrı onu tekmeleme isteğimi artırdı. Madem bana bu kadar ihtiyacı vardı, kaba tavırlarından hoşlanmadığım için bu işi onun bildiği gibi değil de benim bildiğim gibi yaptırmakta kararlıydım. “Fırat,” Kollarımı göğsümde kavuşturdum. “Birincisi kitabım üzerinde çalışıyorum ve seninle gitmem için benimle daha ikna edici konuşman gerekiyor. İkincisi bu konuşmanın kibarlık sınırları dâhilinde olması şart.”
İsteğim üzerine Fırat bana sen deli misin der gibi bakıp alaycı bir kahkaha attı. “Oyun mu oynamak istiyor kızım canım? Bırak biraz çalışmayı, bir saate döneriz zaten. Hadi.”
“Fırat.” Ona dik dik baktım. “Bence tekrar söylememe gerek yok.”
İnadım onu epey kızdırdı. Kaba davransa dahi her istediğini yapan kızlardan olduğumu sanıyorsa yanılıyordu. “Tamam amına koyayım.” diye homurdandı nezaketten yoksun bir sesle. “Benimle yemeğe gelir misin?”
Kollarımı çözdüm ve sweatimin uçlarıyla oynarken gülümsedim. “Küfürsüz?”
“Senin-” Fırat diline gelen yeni küfürleri itinayla yuttu ve yumruk olan elini dudaklarına götürerek işaret parmağını ısırdı. Sonra kendi kendine güldü ve nihayet kendini toparlayıp derin bir nefes aldı. “Peki hanımefendi,” dedi gülümseyerek. “Benimle akşam yemeğine gelir misiniz?”
Ama yüz ifadesi daha çok şey diyordu; Benimle tabut seçmeye gelir misiniz?
Aheste bir şekilde saçlarımı kulaklarımın arkasına sıkıştırdım ve kolumda bir saat olmamasına rağmen bileğime bakarak içimi çektim. “Randevu defterimi kontrol etmem-“
“Lan!”
Kahkaha attım. “On beş dakika sonra aşağıda olurum.” derken Fırat’ın omzuna bir teselli dokunuşu bıraktım ve kapıyı yüzüne kapattım.
Hazırlanmam çok uzun sürmedi. Ama kısa süren hazırlığıma rağmen oldukça şık olmayı başarmıştım. Bir yandan sahte de olsa akşam yemeğine çıktığım ilk erkeğin Dantes olmamasının hüznünü yaşarken diğer yandan şu an neler yaptığının merakına düştüm.
Evden çıkarken vestiyerden yedek anahtarlardan iki tane buldum. Birini yanıma alıp evden çıkınca kapıyı kilitledim.
İndiğimde Fırat çoktan arabasına binmişti. Yanına yerleştiğimde bana baktı ve hoşnutsuz bir şeyler mırıldandı ama cümlelerini tamamlayamadan şok olmuş bir halde yeniden bana döndü. “Yuh.” dedi şaşkınlıkla. “Şık bir şeyler giy dedim de bu kadar güzel giyin mi dedim lan ben? Çağlar seni bu kılıkta yemeğe götürdüğümü öğrenirse ağzıma eder.”
“Neden ki?” diye sordum masum bir sesle.
“Neden olacak? Kolundaki adam o değil de ben olduğum için.” dediğinde Fırat yeniden beni baştan aşağı süzmeye kalktı ve ben de çantamla kafasına vurduğumda kahkaha attı.
Üzerimde kan kırmızısı bir elbise vardı. Bedenimi tamamen sarıyordu ve dizlerimin üstünde bitiyordu. Ama sol bacağımda bir karışlık yırtmacı fazla dikkat çekiyordu. Askıları da incecikti. “Ben böyle giyinmeyi seviyorum.” Emniyet kemerimi bağladım. “Mir şimdiye kadar kıyafetlerime hiç karışmadı, karışmaz da. O yüzden bana kötü bir şey yapmışım gibi bakmayı kes.”
Fırat derin bir nefes alarak arabayı hızla kaldırdı ve sarsılmamıza neden oldu. “Sorun benim böyle bakmam değil ki. Başka itler bakarsa Çağlar beni doğrar anasını satayım.”
Konuyu kendimden uzaklaştırıp onun zihnine girebilme umuduyla, “Sen Nil’in açık giyinmesinden hoşlanmıyor musun?” diye sordum.
Sorum üzerine Fırat öyle bir gülümsedi ki, sorduğuma soracağıma pişman oldum. “Ben Nil’in hiçbir şey giymemesi taraftarıyım.”
“Salak.” diye homurdandım. “Randevuya çıktığı adam Nil’in ne giydiğini umursamaz da kalbine oynarsa görürsün bu alaycı söylemleri.”
“Oynasın.” Fırat bozulmamış gibi yapmaya çalışıyordu. “Eğer Nil için doğru kişiyse,” Göz göre göre hayatındaki kadının gitmesine izin verecek gibi duruyordu. “Eninde sonunda beni bırakacaktır zaten.”
“Af edersin ama,” Yanımda oturan ve direksiyonu koparmak istercesine sıkan adama hayretle baktım. “Hayatımda senin kadar hem kendine, hem de sevdiklerine kör olan bir insan görmedim. Nil’in duygularını görmemek için kendi gözlerini mi oyuyorsun, ne yapıyorsun?”
“Aksine cimcime, her şeyi en gerçek haliyle gören tek kişi benim.” Sözlerinin altında yatan başka bir anlam vardı. Zihninde kimseye söylemediği düşünceler taşıyor gibiydi ve bu belli ki onu yıpratıyordu. Üzerine gitsem dahi cevap vermeyeceğini tahmin ettiğimden konuyu kapattım.
Dün gece benim için hem çok sarsıcı hem de çok keyifli bir geceydi. Artık onların dünyasına tamamıyla dâhil olmuştum lakin bu dünyanın yakında üstüme çökmesi kuvvetle muhtemeldi. Şahit olduğum üzere bu insanların oyunlar oynamakta, olmayanı var gibi göstermekte ve olanı yok etmekte üstlerine yoktu.
“Fırat,” Yutkunarak isminin dilimde bıraktığı acımtırak tattan kurtulabilmeyi diledim. Ona bakmadan, bakışlarımı uzayıp giden yollarda tutuyordum ama çabalarım nafileydi. Şimdi Fırat’a bakmalı ve söyleyeceğim şeyler üzerine yüz ifadesinin alacağı şekli görmeliydim. “Bir kere adımı söyler misin?”
“Adını mı?” Ondan neden böyle bir şey istediğimi anlayamadı. Nil’in buluştuğu adamı görmeye giderken adımı anmak elbette ona mantıksız gelecekti. “Adını niye söylüyorum kızım?”
“Sorma işte,” diye tersledim onu. “Söyle sadece.”
“İyi.” dedi, o benden daha tersti. “Lara.”
“Öyle değil,” Gergince buğday sarısı saçlarımla oynadım. Bir anda üzerinde oturduğum koltuk dünyanın en rahatsız yeri haline gelmişti. “Adımı söyle ama Lara olarak değil, Laara olarak telaffuz et.”
Bakışlarımı mıknatıs gibi ona çevirdim. Sert yüz hatlarından mutlaka bir açık yakalayacaktım. Eğer Hayalet Fırat’sa ismimi farklı telaffuz etmek mutlaka ona bir şeyler ifade ederdi. Bana şimdiye kadar Hayalet’ten başka kimse Laara dememişti.
Düşünüyordum da, eğer Hayalet’in kullandığı araba babamın holdingine aitse, bu demekti ki Hayalet rahatlıkla holdinge girip çıkabiliyordu. Hayalet babamın çevresinde olan, ona yakın biriydi. Fırat şu andan itibaren babam için bir düşmana dönüşmüştü ama bundan öncesinde gayet de babamın adamıydı. Dün gece Erdem abiden aldığım telefondan sonra Hayalet’in Fırat olmasından başka bir ihtimal var mıydı?
Elbette vardı, Dantes’in tanıdığı ve benim henüz tanımadığım bambaşka biri de olabilirdi. Babamın yanına soktuğu bir casus daha. Ama bunu bilemezdim. Durum böyle olunca da ihtimaller devreye giriyordu.
“Laara ne anasını satayım, Lara değil mi senin adın?” diye sordu Fırat. Ondan neden böyle bir şey istediğimi anlamamış gibi bana baktığında bedenim kaskatı kesilmişti.
“Bir kez daha söylesene.” Ses tonumu normal tutmaya çalışıyordum. “Ama hafif alaycı, beni küçümser gibi söyle.”
Hayalet Fırat’sa, içten içe bana gülüyor olmalıydı. Hayalet Fırat değilse, içten içe delirdiğimi düşünüyor olmalıydı. Çok da umurumda değildi.
Fırat sıkkınca nefesini verdi. “Laara?”
Gözlerimi kapattım ve Hayalet’in sesini hayal ettim. “Lara, Lara, Lara…” Fırat’ın alaycı ses tonu, telefondan duyduğum ses tonuna benziyor muydu anlayamıyordum. Çabucak gözlerimi açtım. “Sen Shakespeare okuyor musun, Fırat?”
“Yaa evet, okumam mı?” Benimle dalga geçiyordu. “Günde üç öğün balkonun altına geçip Nil’e serenat yapıyorum.” Açık açık eğleniyordu benimle.
Önüme döndüğümde moralim yeniden bozulmuştu. “Yapsaydın başka erkeklerle randevuya çıkmazdı belki.” diyerek ben de onun moralini bozdum. Bir adım ilerlediğimi sanırken hep aynı yerde durduğumun farkına varmak sinirlerimi bozuyordu. Bir şeyler öğrenmek itiyordum artık, bir şeyler yapmam gerekiyordu.
“Nil kendi istediği için o randevuda değil bir kere.” dedi Fırat sertçe. “Babası istediği için onu kıramadı.”
“Yaa,” Dudaklarımı büzdüm. “Sana böyle mi söylediler? Yazık.”
“Cins cins konuşup benim tepemin tasını attırma da müzik aç.”
Uzunca bir süre birbirimize trip attık. Sanırım duymak istediğimiz şeyleri duyamamak ve bulmak istediklerimizin elimizden kayıp gitmesinin ne kadar rahatsız edici olduğunu o an, birlikteyken daha iyi anladık. Gerginliği biraz daha devam ettirebilirdim ama Fırat gerçekten de hiç iyi görünmüyordu. En azından bu geceliğine kafa karışıklıklarımı bir kenara bırakıp onun yanında olmaya karar verdim.
“Ne tarz müzikleri seversin Fırat?”
“Fark etmez.” dedi, ilgisizdi. Beni duyduğundan bile emin değildin. “Ninniye benzemesin yeter.”
Olur dercesine omuz silktim ve gülümsedim. Restorana gidene kadar Evgeny Grinko dinledik.
Fırat arabayı restoranın önüne park ettiğinde keyfime diyecek yoktu. O ise nihayet açtığım müzikleri dinlemekten kurtulduğuna sevinmiş gibiydi. Bana kızıyordu ama bir şeyler hamle yapmasına, attığım adımların önünü kesmesine engel oluyordu. Hoşuna gitmeyen bir davranış yaptığımda kendince tepki veriyordu ama engel de olmuyordu. Tuhaf bir tarzı vardı.
Arabanın etrafından dolaşıp yanında durduğumda gergince ceketinin yakasını düzeltti. “Uygun muyum ben buraya?” diye sordu huzursuz bir sesle. Restoranın kapısında apaydınlık ışıklar vardı. Sadece camlardan içeriyi gördüğümüz kadarıyla bile ne kadar lüks bir mekân olduğu belli oluyordu.
“Saçmalama.” diye azarladım onu. Karşısına geçtim ve sürekli çekiştirip durduğu için bozulan gömleğinin yakasını düzelttim. “İnsanların bir yere uygunluğunu kıyafetleri belirlemez. Hem daha önce hiç böyle bir yere gelmemiş gibi konuşmasana.” Ceketinin yaka kısmını da düzenleyip onu süzdüğümde, o bu tavırlarımı şaşkınlıkla izliyordu. Serseri havasına rağmen takım elbisenin içinde ne kadar şık durduğunun farkında değildi.
Fırat sessiz kaldığında ve sorduğum soruyu cevapsız bıraktığında şaşkınlıkla koyu renk gözlerine baktım. “Gerçekten daha önce hiç böyle bir yere gelmedin mi ya da ne bileyim Nil’i romantik bir yemeğe götürmedin mi?”
“Götürdüm tabi, götürdüm götürmesine de.” Mahcup bir halde gülümsediğinde eli ensesine yükseldi. “Biz romantik yemeklerimizi genelde yatağımda-” Omzuna çantamı vurduğumda kahkaha attı. “Gerginim zaten kasma kızım beni.”
“Sakin ol,” Ellerimi omuzlarına koyduğumda bakışlarından yardıma duyduğu ihtiyacı okudum. “Sessizce girip çıkacağız. Bizi fark etmeyecek.”
“Tamam.” Sesi can çekişir gibi çıkmıştı. “Kontrolü kaybedersem beni tut Lara.” O da ellerini omuzlarıma koydu ve sıktı. “Sakın kızgın boğa gibi gidip adamın üstüne atlamama izin verme.” dediğinde gözlerim kocaman açıldı.
“Sakın adamın üstüne atlamayı falan düşündüğünü söyleme bana. Hani sadece bir bakıp çıkmaya gelmiştik!”
Bakışlarını kaçırdı. “Öyle yapacağız zaten.”
“Fırat!”
“Tamam dedim ya kızım. Oyalanmayalım daha fazla. Gidiyorum.”
Bir anda beni öylece bırakıp restorana meylettiğinde kaldırımın ortasında kalakaldım. “Çüş.” dedim kınarcasına. “Gerçekten çüş yani.” Fırat sesimi duyunca duraksayıp arkasını döndü. “İstersen sen önden git Fırat, ben alışveriş merkezinde kaybolup reyon reyon gezen çocuklar gibi masa masa gezer bulurum seni.”
“Yine ne yaptım?”
Elbisemin eteklerini düzelttim ve başımı iki yana sallarken yanına yürüdüm. Sonra da usulca koluna girdiğimde, Fırat koluna yılan dolanmış gibi kolundaki elime bakakaldı. “Eğer çift gibi davranacaksak bir zahmet beni de yanına almayı ihmal etme.” dedim gülerek.
Afallamış gibiydi. “Ama koluma girdin?”
“Tasma tak istersen Fırat, öyle geleyim peşinden. Sersem herif.” Kahkaha atmamak için kendimi zor tuttum, restorana yürümeye başladığımda Fırat adımlarını bana uydurdu. Ara ara kolunda duran elime bakıyor ve dünyanın en anormal şeyini yapmışım gibi tepki veriyordu. Bu tepkilerini gördükçe Nil ile aralarındaki ilişkinin nasıl olduğunu merak ediyordum.
Merdivenleri tırmanırken ve yaldızlı kapıya gittikçe yaklaşırken, “Görelim bakalım babası Nil’e nasıl bir adamı layık görmüş.” diye mırıldandı.
“Nasıl bir adamı layık görmesini beklerdin?” diye sormadan edemedim.
“Benim gibi biri olmadığı kesin.” Kafasında kendini koyduğu yer, Nil’in çok uzağındaydı. Bunun sebebini merak ettim. İçinde olduğu karanlık dünya yüzünden kendini Nil’den uzak tuttuğuna dair tahminlerim gittikçe şiddetleniyordu çünkü onları uzaktan izleyen herkes birbirlerine layık olduklarını anlayabilirdi. Bunca zıtlığa rağmen.
“Hoş geldiniz efendim. Randevunuz var mıydı?”
Kapıya ulaştığımızda görevlinin sorusu üzerine sessiz kaldım ve Fırat’ın cevap vermesini bekledim. Ancak o yanımda kaskatı kesilmiş, herhangi bir tepki vermiyordu. Şaşkınlıkla başımı kaldırıp ona baktığımda, o da ne yapacağını bilemeyerek bana baktı. Önümüzde duran görevli boğazını temizledi.
“Hayatım,” Dişlerimi göstererek Fırat’a gülümsedim. “Yoğunluktan randevu almayı unuttun sanırım.”
“Hayatım mı?” Fırat kekeler gibi olduğunda ayağımla ayağını dürttüm. “Evet evet hayatın, hayır hayatım demek istedim. Evet hayatım randevu almayı unutmuşum.” dedi. Kendisinin bile ne söylediğini anlamadığına emindim.
“Boş masalarınızdan birine oturabiliriz.” dedim görevliye gülümseyerek.
“Maalesef efendim, tüm masalarımız rezerve.” Elindeki listeyi hızlıca kontrol etti. “Başka bir akşam sizi misafir etmeyi çok isteriz.”
Fırat’ın gerginliğinin arttığını hissettiğimden ve buraya kadar gelmişken oynadığımız oyunun tadını çıkarmaya karar verdim. “Ama mutlaka bir tane boş masanız olmalı.” Sesimi cilveli çıkarmak için elimden geleni yapmıştım. “Hayatım,” Fırat’a döndüm ve dudaklarımı düşürerek ağlıyormuş gibi yaptım. “Bu gece burada yemek yemeyi çok istiyorum.”
Fırat derin bir nefes alarak sırıttı. Çaktırmadan ceketinin cebine dokunduğumda ne ima ettiğimi anlamıştı. “Hadi ama koçum,” Cebinden cüzdanını çıkarınca karşımızdaki adamın kaşları çatıldı. Ve Fırat elindeki listenin üzerine birkaç yüzlük banknot bıraktığında ise büsbütün afallamıştı. “Sevgilim burada yemek yemek istiyorsa, restoranı satın almak zorunda kalabilirim.”
“Aşkım!” Sahte bir çığlıkla Fırat’ın boynuna atladığımda kahkaha atarak tek kolunu belime doladı.
“Görüyorsun ya, böyle bir güzelliği nasıl kırayım?” Oynadığımız oyundan keyif aldığı öylesine belliydi ki. Adam doğası gereği oyun oynamayı seviyordu ve bu konuda üstüne yoktu.
“Ama efendim,” Adam paraları eline alsa da çok çaresiz görünüyor ve sürekli içeriye endişeli bakışlar atıp duruyordu. “Gerçekten boş masamız-“
Fırat eline iki tane daha iki yüzlük banknot bıraktığında tamamıyla yenilgiye yakın bir yüz ifadesine büründü. “Bu arada benim sevgilim bahşiş konusunda çok cömerttir.” deyip başımı Fırat’ın göğsüne yasladım. “Biz çıkarken de burada olursan, sana yine aynı cömertliği göstereceğinden eminim.”
Fırat tırnaklarını sırtıma batırır gibi olduğunda ayakkabımın topuk kısmıyla ayağını ezdim. Ani saldırım karşısında kendini tutamayıp inledi. Görevli adamın gözleri kocaman açıldı. “Şey ben… pekala, lüften içeri geçin. Size masanıza kadar eşlik edeyim.” diyerek kapıyı açtı, girmemizi bekledi, Fırat ve ben peşine takıldığımızda bizi masamıza götürmeye başladı.
“Madem boş masa vardı sekiz yüz liramın üstüne niye yattın amına koduğumun evladı.” diye homurdandı Fırat.
Neyse ki önümüzden yürüyen adam bizi duymadı. Benim de rüşvet vermesinde payım olduğundan sesimi çıkarmadım. Çıkarken de bir o kadar ödemesi gerektiğinin farkında mıydı?
“Nil’i görüyor musun?” diye fısıldadım kulağına ve dikkatini yeniden burada olma sebebimize çektim. İkimizde masalarına arasında yürürken etrafımıza bakınıyor ve kızıl saçlı bir kızı arıyorduk.
“Orada.” Fırat’ın kolunu çekiştirdim ve başı hemen gösterdiğim tarafa döndü. Dudakları heyecanla aralandığında önüne bakmayı unuttuğundan yanından geçtiği bir sandalyeye çarptı. Ben onu tutmasam yere düşme ihtimali epey fazlaydı. “Siktiğimin sandalyesi.” Sandalyeyi tekmeleyip bacağını ovuştururken Nil’i kesmeye devam ediyordu.
Eğer baş başa olsaydık kendimi tutamayıp kahkahalarla gülmeye başlardım. Sanırım Fırat’ın dili gerginken daha da bozuluyor ve iki kelimesinden biri küfür olan bir adama dönüşüyordu. “Buyurun efendim, sizinle ilgilenmesi için hemen bir arkadaş yolluyorum.” Görevli adam biz masaya yerleştikten sonra usulca uzaklaştı.
Fırat önce adamın peşinden ters ters baktı, “Sekiz yüz lira baydık, Sezar’ın hizmetkârlarından birini yollar inşallah.” diye homurdanmasının ardından bakışları Nil’in oturduğu masaya çevrildi.
Çok yakınında değildik, hatta restoranın iki ucunda sayılırdık ama masalar seyrek olduğundan onu, onları rahatça görebiliyorduk. “Fırat,” Nil’in masasına bakarken gözlerim kıpraştı. “Adama baksana.” Dudaklarım şaşkınlıkla aralandı. “Off.” Parmaklarımı dudaklarıma bastırdım. “Manken gibi resmen.”
Ben ne kadar gülmek istiyorsam, Fırat da o kadar ortalığı dağıtmak istiyormuş gibi görünüyordu. Nil, uzun ve kızıl saçlarını düzleştirmiş, sırtından aşağıya şelale gibi akmasına neden olmuştu. Üzerinde beyaz ve şık bir elbise vardı. Fırat’a belli etmedim ama karşı tarafla ilgilenmeyen hiçbir kız, randevuya gelirken böylesine süslenmezdi. Nil, çok güzel olmuştu.
Karşısındaki adam da en az onun kadar etkileyiciydi. Yaşı otuzdan büyük gibi görünse de Nil’i bakarken sürekli gülümsüyor ve bu yaşının daha küçük görünmesine neden oluyordu. Üzerinde ceketi yoktu. Beyaz gömleğinin kollarını bir iki kez kıvırmış, ellerinde çatal ve kaşığını tutsa da karşısında konuşan kıza bakmaktan önünde duran yemekten yemek aklına gelmiyor gibiydi.
Ama kabul etmeliydim ki adamın yüz hatları çok sertti. Sanki kötü şeyler yapmış ve yaptıklarının izleri yüzüne kazınmıştı. Bu adam her kimse, tehlikeliydi.
“Adam sana da mafyaları hatırlattı mı?” diye sordum Fırat’a.
Fırat, bir çeşit transa girmişti. Gergince arkasına yaslanmış, bir elini yan sandalyenin sırtına atmış ve sürekli bacağını titretip duruyordu. Diğer elinde de yemek bıçağını hızlı manevralarla çevirip duruyordu.
“Hatırlatmak ne kelime, düpedüz eli kanlı bu adamın.” Fırat çenesiyle adamın arkasında bir noktayı işaret ettiğinde oraya baktım. Siyaklar içinde iki tane adam, masalarına yakın bir yerde duruyor ve etrafı kolaçan ediyorlardı. “Kim bir randevuya yanında adamlarıyla gelir sence şeker kız?”
Dudaklarımı ısırdım. “Düşmanı olan adamlar?”
“Tam üstüne bastın.”
Sonraki dakikalarda bir garson elinde iki menüyle yanımıza geldi fakat Fırat’ın kafası fazlasıyla meşgul olduğundan tüm siparişleri vermek bana kaldı. Karnım aç olduğundan bu konuda son derece cömert tercihler yaptım. Ama görünüşe göre ikimiz de yemeklerimizi yiyemeyecektik.
“Gözlerinle öldürdün adamı, Fırat.” Siparişlerimiz geldiğinde Fırat hala gözlerini Nil’in masasından hiç ayırmıyordu. Yüz ifadesi boş bir kâğıt gibi olduğundan okumak neredeyse imkânsızdı. “Söylesene.” dedim sakince. “Gerçekten de sevmiyor musun Nil’i?”
“Hayır.” dedi, tereddüt bile etmedi.
Bu kadar açıkça, kafa karışıklığına yer bırakmadan hislerini dile getirmesine diyecek bir şey bulamadım. Bakışlarımı keskin yüz hatlarında dolaştırırken arkama yaslandım ve kollarımı göğsümde kavuşturdum. “Belki de sevginin tanımını bilmiyorsundur, Fırat.” Eğer hissettiği şeyin ne olduğunu bilmiyorsa inkâr etmesi en doğal hakkıydı.
Fırat, şakaklarını ovuşturdu ve nihayet gözlerini karşı masadan çekip bana çevirdi. “Hayatımda yeri olmayan bir duygunun tanımı bilsem ne olacak?” diye sordu. Nasıl kendinden bu kadar emin olabiliyordu?
“Af edersin ama bu saçmalık. Nil’e bakmaktan kendini alamıyorsun. Her gece onunla birliktesin. Hayatında yer veriyorsun, başka biriyle olma ihtimalinde ise tam da şimdi olduğun gibi paçaların tutuşuyor ve tutmuş hala onu sevmediğini söylüyorsun. Bence bu kadarı biraz korkaklık. Kaybetmekten korktuğundan sevgini inkâr etsen anlarım ama-“
“Sevgi seni korkutmuyor mu?” Hangi ara içtiğinin farkına varamadığım boşalmış içki bardağına içki doldurmaya başladı. “Neden insanlar sevgiyi kafasında bu kadar büyütür? Birini seviyorsun, eyvallah. Ama bu işlerin sonu yok kızım anlamıyor musun? En iyi ihtimalle tarafların biri ölünce diğeri bok gibi kalıyor ortada. Kaybedeceğin bir şeye neden sahip olmak isteyesin ki?”
Onun düşünce yapısı her zaman benimkilerle savaş halindeydi. Sevginin güzelliği de buydu zaten, bir şeylerin sona ereceğini bilerek o gün gelene kadar geçen günleri yaşanılır kılıyordu. Nasıl olsa öleceğiz diyerek hiçbir şey yapmasak ve hissetmesek asıl katlanılmaz olan böyle bir yaşam olmaz mıydı?
“Biri öldüğü zaman sevgisini kaybetmezsin, Fırat. Sadece o kişi ölür ama sevgisini hissetmeye devam edebilirsin. Eğer korktuğun buysa.”
“Ölmüş birinin ardından duyulan sevginin ne kadar zavallıca olduğunun farkında mısın sen? Hiçbir boka yaradığı yok. Yalnızca boş yere umut ediyorsun ama eskisinden daha büyük bir boşlukla devam ediyorsun. Keşke hiç sevmeseydim, diyorsun. Dünyanın en saçma şeyi, ölen birini sevmeye devam etmek.”
Ölmüş olmasına rağmen anneme hissettiğim sevgi hala öylesine fazlaydı ki söyledikleri bende sağlam bir karşılığa oturmadı. “Hala Nil’in de senin de yaşadığının farkındasın değil mi?”
“Ölmeyecek miyiz?” diye sordu dik dik.
Ölümden korkmadığı gözlerindeki vahşi duygulardan belliydi. Ama yine de sırf ölüm var diye reddettiği sevgiyi küçük görmesi saçmaydı. “Sen…” Aklıma gelen ihtimaller kafamı karıştırdı. “Her an ölecekmiş gibi yaşıyorsun hayatı. Yani, belki en tehlikeli görevler hep sana kaldığı içindir. Bu yüzden mi uzak duruyorsun yani ondan? Ölümüne kesin gözle baktığından ardında seni seven birini bırakmak istemediğin için?”
“Ya da.” İçkisinden büyük bir yudum aldı. “Başka bir ölenin ardından ağlamamak için.”
Düşünce yapısı az çok kabul edilebilirdi. Ama yine de bir hayatı bu düşünce yapısına sahip olarak geçirmek işkence değil de neydi? “Bugün yarın öleceksin diye sevmek istemiyorsun yani Nil’i?”
“Anlatıyorum ya işte kızım ne anlamıyorsun?”
“Vallahi ne diyeyim.” Gülümsedim. “Senden salağı az bulunur. Senin mantığınla bakarsak zaten öleceğiz diye düşünüp nefes almayı bile yük olarak görmemiz gerekir.”
“Benimle eğleniyorsun.” Sesi sakinleşir gibi oldu ve gözlerine kara bir bulut kitlesi çöktü. “Uzun süreli planlar da uzun süreli duygular da işe yaramaz bu hayatta.”
“O zaman yalnızca bir günlük sev sende.” diye bir öneri de bulundum. “Yarın öleceğini düşünüyorsan bugün sev ve eğer ölmemiş olursan yarın yeniden sevmeye başla.”
Komik bir şey söylemişim gibi güldü. “Bazen askerdeyken buna benzer şeyleri Çağlar’a söylediğim olurdu. Hayatımda onun kadar umutsuz birini görmemiştim. Zaten Allah’a emanet yaşardık ve salak mısın oğlum derdim, yarın ölüp gidebiliriz, gel bu gece olsun âlem yapalım.” Yüzündeki ifade yumuşarken bana göz kırptı. “Anlarsın ya.”
Anlasam bile anlamazdan geldim ve gözlerimi devirdim. “Mir ne derdi sana?” Dantes’in yalnızlığını, umutsuzluğunu hayal etmek hem çok kolay hem çok zordu. Daha dün gece yakından şahit olduğum kederine bir başınayken nasıl katlanıyordu kim bilir.
Fırat’ın gözleri uzaklara daldı. “Pek bir şey söylemezdi.” dedi sessizce. “Şimdiki gibi konuşkan değildi o zamanlar. Ağzından kerpetenle laf alırdım, küçük zaten benden. Sanırım abi gibi sahiplenmiştim onu istemeden. Bakma bir araya geldiğimizde yaş seviyemizin düştüğüne. Çok kahırlı adamlarız aslında biz. Şöyle bir ah çeksek,” derken omuzları yükselip alçaldı. “Karşıki dağlar dayanamaz yıkılır.”
Öyleyse ben bir ah çektiğimde, dünyanın tersyüz olması gerekmez miydi?
“Siz yıkılmayın da, yıkılan dağ olsun.” diye mırıldandım. Onlarla vakit geçirdikçe aramızdaki bağlılığın arttığını hissediyordum ve bu beni korkutuyordu. Evet korkuyordum, yarın içimizden biri ölüp gidebilirdi ama Fırat gibi korkaklık yapıp sevgimin önünde duvarlar örmüyordum.
Ama Fırat’ı anlıyordum, çok iyi anlıyordum. “Dün yine oyun oynadınız ya bana,” Duraksadım. “Gerçi bana değil de babama oynadınız sizin tabirinizle. Oyun dahi olsa çok üstüne geldiler sanki senin. Ne bileyim,” Kelimelerimi toparlamaya çalışırken Fırat bana dikkatle baktı. “Oyun bile olsa, seni ihanete suçladıkları için gerçekten de-“
“Kırılmış gibi miydim?” diye sordu alayla.
Mahcup bir halde kafamı onaylarcasına salladım.
“Kırılmadım. Niye kırılayım?” dedi, yine de sözleriyle gözleri birbirine uyuşmadı. “Esasında ben hiçbir zaman Çağlar’a onu satmayacağımın garantisini vermedim. Sözler ya da yeminler dile gelmedi hiçbir zaman aramızda. Gerçekten bir hain olsaydı ve ilk suçlanan ben olsaydım ona kızmazdım.”
“Yalan söylüyorsun.” Parmaklarını gergince masada tıklatıyordu. Işıltılı restoranın havası ona işkence ediyormuş gibi huzursuzdu. “Hiç söz vermediğin halde Mir’in sana bu kadar güvendiğini biliyorsun ya, bir suçlamada en çok kırılan asıl sen olurdun.”
“Hadi ya,” Elinden gelse masanın üstünden atlayıp bana saldıracaktı. “Çözdün mü şimdi sen beni?”
“Evet.” dedim gururla. “Bence sen daha önce kimseden gerçek anlamda değer görmedin. Bu yüzden hiçbir şeye değer vermek istemiyorsun. Çünkü hak etmediklerini düşünüyorsun. Hayatta hiçbir amacım yok diyorsun ya, gayet iyi biliyorsun ki kendine bir amaç edinirsen o amaç senin için değerli hale gelecek. Bir insan mesela. Dün bunu daha iyi anladım biliyor musun? Mir’i seviyorsun ama ona da kızgınsın. Çünkü senin hayatını kurtardı, bir kurşunun önüne atladı. Ama dün de dediğin gibi o kurşunun önüne atlarken amacı sana değer verdiğinden seni kurtarmak değil de kendi canına kıymaktı. Herkese karşı öfkelisin aslında, Fırat.”
Söylediklerim üzerine Fırat’ın üzerine derin bir sessizlik çöktü. Kendine itiraf etmeye cesaret edemediği cümleleri ben ona bir bir sundukça kimsenin bilmediği, hatta onun bile yabancısı olduğu bir savaşa dâhil oldu. Durdu ve sorguladı. Bekledi ve anlamaya çalıştı. Yutkunarak kendini boğucu hislerinden kurtarmayı denedi ama parmaklarını gür saçlarına daldırırken titriyor olmaları tahminlerimi doğru kıldı. Yine de o Fırat’tı. İnkâr edecekti, ondan aksini beklemiyordum.
“Ben değersiz biri değilim.” dedi, elini ensesine kaydırarak saçlarını çekiştirdi. “Annem bana değer verirdi.”
“Elbette değilsin.” dedim sessizce. “Ama seni babanın büyüttüğünü sanıyordum.” Ve babasının ona yaşattıklarını hatırlamak üzücüydü.
“Çok küçükken kaybettim annemi, çok az hatırlarım…”
Bir süre o da ben de konuşamadık. Fazla ileri gittiğimden, onda yanlış bir şeyleri tetiklemiş olmaktan endişe duydum. Tüm ters tavırlarına ve alaycı kişiliğine rağmen, bana yaptıklarını biliyor olmama rağmen Fırat’ı da sevmeye başlıyordum. Sanırım söz konusu sevgi olduğunda tam anlamıyla aptallaşıyordum.
“Babam konusunda ne yapacaksın?” Sorduğum soru, onun endişelerini gerçek kılan bir etmendi. Ölüme onun kadar yakın olan ama bunu umursamayan başka bir insan tanımamıştım.
Babamın adı geçince yüzünü buruşturdu. “O iş yalan oldu artık.” dedi ciddiyetle. “Dünkü kavgada adım bolca anıldığından o Fırat’ın bu Fırat olduğunu anlamıştır.” Tıpkı Dantes’in tahmin ettiği gibi. “Yapacak bir şey yok, fellik fellik saklanacağız. Çağlar göz önünde olan biri, ona kolay kolay bir şey yapamaz ama benim gibi arka dünya adamları bir kaldırım köşesinde kolayca,” İşaret parmağını boğazına sürttüğünde ürperdim. “Anlarsın ya.”
“Konuşma böyle.” Babamın yeniden cinayet işleme ihtimali ya da işlediği cinayetlerin sınırını bilmemek beni kahrediyordu. “Çok üzülüyorum biliyor musun, Fırat. Kimseyle bu konuyu açık açık konuşamıyorum. Siz babama düşman olduğunuzdan size karşı da bir yere kadar konuşabiliyorum. Babam hakkında yani. Babasını cinayet işlerken gören bir kızın ne kadar sarsılabileceği hakkında bir fikrin var mı? Onun cinayet işlediği gece ne kadar çok kırıldım, yıprandım, ağladım. Baba sonuçta, kahraman gibi bir şey. Kimsem yoktu ki başka.”
“Cimcime…”
Sulu gözlerle Fırat’a baktığımda yüzünde koca bir pişmanlık vardı. İkimiz de Nil’i göz hapsine almayı bırakmıştık. Bana uzanacak gibi olduğunda ellerimi masadan geri çektim. “Sizden bana çok güzel abi olurdu başka bir hayatta. Sen ve Ateş’ten. Ama şimdi hep tetikte olmam gerektiğini hissediyorum. Sizde öyle güçlü bir şeytan tüyü var ki dünyanın en kalleş oyununu oynasanız bile ertesi gün sevgimi geri kazanırmışsınız gibi geliyor. Bu yüzden kızıyorum kendime. Siz oradasınız, ben buradayım. Gerçek anlamda aynı tarafta olmamız mümkün değil.”
“Çünkü bizim aynı tarafta olmamız demek, ya bizim Barbaros’un suçsuzluğunu kabullenmemiz ya da senin babanın suçunu kabullenmen demek.” dediğinde başımı salladım.
“Tarık’la yüz yüze geldiniz ama,” diye hatırlattım. “Sence bir şey anlamış mıdır ya da babam senin aslında aralarında olan bir hain olduğunu anlatmış mıdır?”
“Barbaros Tarık’ı öyle her işine bulaştırmaz. Gizli saklı yerlerde çözülecek işleri varsa alır yanına ama Tarık bile çoğu zaman kime ne için zarar verildiğini bilmez. Sadece yanında tutar onu, olayın perde arkasından asla haberdar etmez.”
“Ama Tarık’ın babamın en önemli yandaşı olduğunu sanıyordum ben.”
Fırat başını iki yana salladı. “O iş Erdal’da. O Erdal var ya o adam,” derken dudaklarını ıslattı. “Tam bir kul olmuş babana. Kendini Barbaros’un yanında öyle bir yere koymuş ki sanki o olmasa baban hiçbir şey yapamayacakmış gibi havalı havalı gezer ortalıkta. Diğer adamlara caka satar, canı sıkılırsa döver. En az baban kadar acımasız ama babandan tek farkı, Erdal olabilecek en şerefsiz oyunları oynar. En kötülerini. Kadınlara ya da çocuklara zarar vermekten bile çekinmez piç kurusu. Yanarım yanarım da hazır o kadar yakınındayken ipini kesmediğime yanarım.”
“İnsanlar nasıl bu kadar kötü olmayı başarıyor aklım almıyor.” Anlattıkları bana korkunç şeyler hissettirmişti. Tarık’a bile nasıl diklendiğine şahit olduktan sonra Fırat’a kesinlikle inanıyordum. Erdal çok tehlikeli bir adamdı. Evet, aklını pek fazla kullanamıyordu belki ama söz konusu kaba kuvvet olduğunda yapamayacağı şey yoktu.
“Çok kötü şeyler yaşadın değil mi cimcime?” Arkasına yaslandığında bakışları kısa bir anlığına Nil’i masasına kaydı ve her şeyin yolunda olduğunu düşündüğünden olsa gerek yeniden bana döndü. Benim özenle düzelttiğim gömleğinin yakasını bozarak üstten birkaç düğmeyi açtı.
“Hepimiz çok kötü şeyler yaşamadık mı Fırat?”
Biliyordu ya da en azından tahmin ediyordu hayatımın onların bildiklerinden çok daha fazlası olduğunu. Bakışları dikkatliydi, her yüz ifademi bir şeylere yorup kendince senaryolar üretebilirdi ama gerçeği benden duymadıkça her zaman zihninin bir kısmı karanlık kalacaktı.
Sessizleştiğimizde ikimizde bu sessizliği bozmak istemedik ve buraya ne için geldiğimizi hatırladık. Nil, hala karşısındaki adamla birlikteydi. Ama yemek kısmı son bulmuş, içki ve tatlı ikilisine geçmişlerdi. “Nil sütlü tatlıları sever bir kere.” Fırat bu gece bilmem kaçıncı kez homurdandı. “Kesin tercihi Nil’e bırakmadan kendi seçti egoist ibne.”
“Belki adam gerçekten de iyi biridir.” dedim sessizce. Arkasında duran zebellah gibi korumalar hiç öyle söylemiyordu ama tahmindi işte benimkisi. “Baksana Nil’e karşı ne kadar kibar.”
“Gelsin de kıçıma kibarlık yapsın.”
Gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırdım. O sırada Fırat boğulur gibi bir ses çıkardı. “Hadi ama ya, bir sen eksiktin.” Masanın altından ayağımı dürttü ve bana çenesiyle uzaklarda bir masayı işaret etti.
“Kim var orada?” dememe kalmadan başımı çevirdim ve restoranın diğer ucunda oturduğu masadan ayaklanan Tarık’ı gördüm.
“Aman yarabbi!” dedim heyecanla. “Basıldık!”
“Siktir. Gördü mü bizi?” Fırat hışımla masadaki menülerden birini kaptı ve kitap gibi açmasıyla eş zamanlı olarak öne doğru eğilip kafamızı tuttuğu menünün arkasına sakladık. Kıkırdadım. “Görse ne olacak ki?” diye sordum.
“Sen dün gece fark etmedin galiba, adam bakışlarıyla beni öldürüyordu. Nil’i gözlemek için seni koluma takıp buraya getirdiğimi anlarsa bana ne yapar?” Fırat yutkundu. Yakından yüz ifadesi daha da komik görünüyordu. Sadece gözleri dışarıda kalacak şekilde başını menünün tepsinden çıkardı ve saniyesinde geri indirdi. “Sikeyim! Buraya doğru geliyor. Kesin bizi gördü.”
İçten içe Tarık’ın buraya gelmesinin beni ne kadar mutlu ettiğini dile getirmedim. Onun yerine burada oluşumuza bir bahane bulma peşine düştüm. “Neden bu kadar korkuyorsun ya? Birlikte yemeğe çıktığımızı söyleriz.”
Fırat tısladı. “Sence bunu yer mi o şeytan akıllı?”
“Haklısın.” diyen Tarık’ın tok sesi kulağıma çalındığında menü bir anda gözlerimin önünden yok oldu. “Bu şeytan akıllı sizin yalanlarınızı yer mi?”
Gözlerimi kırpıştırarak Tarık’a baktım. “Yemez mi?” Bir elinde menüyü tutuyordu ve diğer elinde de takım elbisesinin ceketi vardı. Ceketi işaret parmağının ucuna takmış ve omuzundan arkaya doğru sarkıtmıştı. Bir Yunan Tanrısı gibi tepemizde dikilirken ruhumda aydınlık bir duygunun şahlandığını hissettim. “İşte geldi kalbimin en büyük fatihi.” diye fısıldadım.
Beni duydu. Keskin yüz hatları saniyesinde gevşerken ne kadar isterse istesin o kızgın ifadeyi suratına tutamadı. Dudaklarını birbirine bastırdı. “Ne işler karıştırıyorsunuz?”
“Vallahi ben bir şey yapmadım.” Ellerimi masumca havaya kaldırırken doğrulup dut yemiş bülbüle dönen Fırat’ı çenemle gösterdim. “Tüm suç onun.”
“Hemen sat beni.” diye hırladı Fırat. “Kahpe.”
Tarık elindeki menüyü sertçe masanın boş kısmına fırlattığında irkildi. “Ka-kahve dedim. Kahve içer miyiz cimcime?”
“İçeriz tabi, niye içmeyelim.” dedi Tarık. Yavaşça masanın etrafında dolanırken Fırat ve ben sessizce onu izledik. Tarık yanı başıma geldi ve omzunda asılı duran ceketi indirdi. Oturacağı sandalyenin arkasına ceketini astı. Fevri bir hamleyle koca eliyle kafamın tepesini karıştırdı, saçlarım alnıma döküldü. Ardından hiçbir şey olmamış gibi yanımdaki sandalyeyi çekti ve ağırbaşlı tavırlarla oturdu.
Dağılan saçlarımı kulağımın arkasına geri sıkıştırsam da gözlerindeki hınzır ifadeye bakılırsa saçlarımın bu gece Tarık’tan çekeceği vardı. “Fazla sakin görünüyorsun, umarım tüm gecemiz böyle geçer.” dedim tatlı tatlı.
Tarık sandalyesinde daha da yayıldı ve arkasına yaslanırken sağ kolunu sandalyemin arkasına attı. “İzleyip olacakları görmeyi ben de çok isterim.” dedi hala gergin olan Fırat’a bakıp gülerek.
“Tarık, bak,” Çocuksu bir hevesle kolyemi kaldırdım ve hem Fırat’ın üstünden dikkatini çekmek hem de beni mutlu eden hediyesini ona göstermek istedim. “Kolyemi hiç çıkarmıyordum.” Daha bir gündür benimleydi ama olsun.
Bakışları kolyemde dolaşırken garipti. Sanki kolyeyi taşımamdan memnun değildi onun hediyesi olmasına rağmen. Başka bir anlam vardı gözlerinde ve onu huzursuz ediyordu. Derin bir nefes eşliğinde gözlerini kolyemden çektiğinde, “Sana çok yakıştı.” dedi sessizce.
“Hem senin ne işin var ki burada?” Fırat ters bir ifadeyle araya girdiğinde Tarık’ın anlam veremediğim bakışlarının üzerimden kalkmasına sevindim. “Baskın basanındır der gibi kalktın çöktün masamıza.”
Tarık başını hafifçe yana yatırdı. “Hesap mı vereceğim sana.” Sesi kaskatıydı. “İş yemeğindeydim, sıkıldım.” Sanki Fırat’a cevap vermek dünyanın en sıkıcı şeyiydi. “Sonra da kızıl saçlı birini gizli gizli izleyen iki tane sersem gördüm. Dedim ki kız bunları polise vermeden önce ben bir ölçülerini alayım.”
“Buradaki sersemler biz oluyoruz.” dedim Fırat’a.
“Sağ ol ya,” İçki bardağını kafasına dikti. “Sen söylemesen anlamayacaktım.”
“Anlamazdın belki.” dedi Tarık alayla. “Şu adamları görüyor musun?” Nil’in buluştuğu adamın arkasında duran koruma kılıklı adamları gösteriyordu. “Dakikalardır patronlarını izlediğini anladılar. Bil diye söylüyorum, böyle adamları gözlerinle kesersen, gecenin sonunda onlar senin elini kolunu keser.”
“Hassiktir ya.” Fırat bu gece bilmem kaçıncı kes küfretti. “O kadar da dikkatliydim. Nasıl anladılar?”
“Çünkü hala adama bakmaya devam ediyorsun salak.” dedi Tarık ve başını geriye yatırarak kahkaha attı.
Fırat hızlıca başını çevirdi ve bize döndü. O ana kadar Nil’in karşısında oturan adama dik dik baktığının farkında bile değildi. Huzursuzlandı. Şimdi daha çok bakmak istiyor ama dikkatleri üstüne çekmek istediğinden yapamıyor gibiydi.
“Sevdiğin kadının başka adamlarla randevuya çıkmasına izin verirken aklından ne geçiyordu?” Tarık bu soruyu saf bir merakla sordu. Fırat’ın hayata ve insanlara bakış açısını, özellikle Nil hakkındaki düşüncelerini benim gibi bilmediğinden kafası karışmıştı.
“O Fırat’ın sevdiği kadın değil.” dedim, nispet yaparcasına acımasız kelimelerimi bir bir sıraladım. “Sevgililer ama Fırat ciddi düşünmüyor. Öylesine takılıyorlar. O yüzden Nil’in kısmetlerinin önünü kapatmıyor. Değil mi Fırat?”
“Keseceğim şimdi dilini ha.”
Fırat’a dil uzattım.
“Fırat kafanı salata kâsesine gömeceğim şimdi.” Tarık Fırat’ı şöyle sertçe sarsıp kendine getirmek istiyor gibi görünüyordu. “Ya dosdoğru otur ya da git sevgilini adamın masasından al.” dediğinde Nil’in karşısında oturan adam eğilerek sandalyeye astığı ceketinin cebini karıştırıyordu. Fırat’ın nefeslerinin şiddetlendiğini hissetim. Elinde tuttuğu bardağı parçalara ayırması an meselesiydi.
Adam cebinde aradığı her neyse bulduğunda doğruldu ve Nil’in masada duran elini tutup yavaşça kendine doğru çekti. Nil, Fırat ve ben aynı anda aynı şaşkınlık tepkisini verdik. Sonrasında ise Fırat korkuyla yerimden zıplamama neden olarak ayağa kalktı. “Kime dokunuyor lan o!” diye hırladı.
“Fırat!”
Onu hızla elinden yakaladım ve çekiştirdim. “Sakinleş, yalnızca eline dokundu.”
“Bugün eline yarın bilmem neresine! Katil olacağım.” Elini beline atar gibi olduğunda Tarık masanın karşısına uzanıp onu kolundan yakaladı. “Belki bir daha görüşmeyecekler bile. Bırak adam ne hali varsa görsün. Burada olay çıkarırsan Nil seni affeder mi sanıyorsun?”
“Affetmez mi?” Fırat küçük bir çocuk gibiydi. Bakışlarını masadan ayıramazken Tarık onu bıraktığında hala kendine gelememişti. “Doğru diyorsun.” derin bir nefes aldı. “Nil çok zarif biri. Öyle kabadayılıklardan hoşlanmaz. Sakinim.” Bize döndü ve konuşmaya devam etti. “Ama adam buradan bakınca fazla şerefsize benziyor.” Başını hafif yana yatırdı. “Ben de Nil için mükemmel tercih sayılmam ama el üstünde tutuyordum onu. Şimdi evlenince bu adam Nil’i aldatmaya falan kalkmasın.”
Daha az önce ben onu Nil’i sevdiğine ikna etmeye çalışırken, şimdi Nil’in başka bir adamla evli olma ihtimalini öyle sakince dile getirmişti ki Nil adına ben sinirlendim. Nasıl oluyordu da birlikte olduğu kızın başka biriyle evlenmesi onu zerre rahatsız etmiyordu? Tarık bile yanımda Fırat’ın bu aptallığını kınarcasına güldü.
“Ha sorun Nil’in evlenmesi değil yani, şerefsiz biriyle evlenmesi.” Burnumdan soludum ve geceyi sorunsuz bitirmeye uğraşan uzlaşmacı kişiliğime kapıları tamamıyla kapattım.
“Gerçi insan sarrafı değiliz ya,” dedim masum bir sesle. Tarık’ın şaşkın bakışları bana döndü. “Şimdi bu adam Nil ile evlense, böyle biri damatlık diğeri gelinlik giymiş,” Fırat’ın dudakları seğirdi. “Tabi düğün gününün gecesi de var sen daha iyi bilirsin.” Fırat boğulur gibi bir ses çıkardı. “Adam da Justin Timberlike gibi maşallah ama işte güzelin talibi çok olur. Nil’e sadık kalır mı bilemeyiz. Her şey olabilir, Fırat. Gün gelir belki Nil’den sıkılır ve aldatır, belki terk eder, belki canını yakar, hatta hiç sevmez falan onu.”
“Lara,” Tarık’ın kahkaha atmasına ramak kalmıştı. “Ne yapıyorsun güzelim?”
Fırat’ın elindeki bardak parçalara ayrıldı. “Ne diyorsun lan sen?” diye bağırdı. “Ne demek canını yakar?”
“Parayla her istediğini elde eden adamları bilmez misin Fırat?” Sanki ben çok biliyormuşum gibi. “Kesin Nil’i çalıştırmaz da şimdi bu adam. Oturtup evde çocuk baktırır. Çocuğun nasıl yapıldığını zaten bilirsin. Sonrasında belki kendine metres tutar. Nil depresyonlara girer, hayata küser. Maazallah canına kıymaya-“
“Siktir.” Fırat hışımla parmaklarını saçlarına daldırdı. O sırada Fırat’ı huzursuz etmek adına anlattıklarım yetmezmiş gibi adam az önce ceketinin cebinden çıkardığı küçük bir kutuyu Nil’in avucuna koydu.
“Hadi ordan!” Kahkaha atmamak için elimi dudaklarıma bastırdım. “Adamın Nil’in avucuna bıraktığı yüzük değilse benim de adım Lara değil.”
“Şimdi senin ecdadını siktim.” Fırat yeniden sandalyesini devirerek ayağa kalkıp Nil’in masasına doğru yürümeye başladığında aynı anda Tarık da ayaklandı ama onu tutabilmek mümkün değildi. Yıldırım gibiydi.
Ben de bir süre sandalyemde oturup meyve suyumdan birkaç yudum su içtim, dudaklarımı peçeteyle kuruladım. Çantamı alıp yavaşça omuzuma astım ve tam bir hanımefendi gibi ayağa kalkıp masadan ayrıldım.
Biliyordum işte, Fırat Nil’e değer veriyordu. Onu kışkırtarak iyi mi yapmıştım kötü mü bilemiyordum ama bir tercih yapacaksa, bu tercihi hislerinin farkında olarak yapmasını istiyordum. Öyle olması gerektiğine inandığı için değil.
Hedef masaya ulaştığımda ortamdaki gerginlik artmış, Fırat’ı karşısında gören Nil’in gözleri öfkeyle kısılmıştı.
“Hayırdır?” Karşısında oturan mafya kılıklı adam masalarına gelmemizden hiç hoşnut değildi. Kaldı ki Fırat’ın Nil’i kolundan yakalaması ise yaptığı en akıllıca şey sayılmazdı. “Bırak kardeşim hanımefendiyi, ne yapıyorsun?”
“Korumalar geliyor Fırat.” Tarık bir elini Fırat’ın omzuna koyduğunda olacak olanın önüne geçemeyeceğini bence o da biliyordu. İki tane koruma patronlarının dâhil olduğu karmaşaya seyirci kalmazken restoranın olması gerekenden çok daha kalabalık olduğunun farkına varmam gecikmedi.
“Sen yemeğine devam et birader. Sessizce Nil’i alıp gideceğim ben.”
Nil gözlerini kırpıştırdı. “Benim seninle gelmek isteyeceğimi düşündüren ne?” dediğinde Fırat uzun uzun ona bakarken tepkisiz kaldı. Ama bu bakışma ve tepkisizlik çok kısa sürerken Nil kendini Fırat’tan kurtardı. “Daha dün, başka adamların koynuna girsen de umursamam diyorken ne hakla buraya gelirsin?”
“Ona bunu gerçekten söyledin değil mi?” dedim fısıltıyla.
“Nil benimle insanların önünde tartışma,” Fırat ellerini saçlarından geçirirken masaya doğru eğildi. Bu tartışmanın nereye gideceğini merak eden Nil’in karşısındaki adam arkasına yaslandı. Pürdikkat olanları izliyor ve Nil’e karışmıyordu. Onun Fırat’a nasıl tepki vereceğini merakla izliyordu. “Bu adam sana göre değil.” Fırat fısıltıyla konuştuğunu sanıyordu ama onu duymayan yoktu.
“Sen kimin bana göre olup olmadığına karar verecek son kişisin.” dedi Nil tiksinircesine. “Seni terk etmemin hiçbir zaman umurunda olmayacağını söyledin, benden ümidi kes seni hiçbir zaman sevmem dedin. Ben de tam olarak senin söylediğini yapıyorum.”
Sözleri ağır bir darbe gibiydi ve bu darbe Fırat’ın yüzüne indi. Masadaki adam keyiflenip eliyle garsondan bir içki isterken artık gülümsüyor ve Nil’in Fırat’ı tamamen savuşturacağı anı bekliyordu. Tarık beni kolumdan yakalayıp bir adım geri çekti ve kolunu omzuma attı. “Elizabeth sence bu konuda ne düşünürdü?” diye sordu. Fırat’ın duygularını aşk olarak görmüyordu ama yine de bir şeyler Nil’i bırakmasına engeldi.
“Ben söyleyeyim, Fırat’ın aşktan da üstün olan duygusu, alışkanlığı. Aşkı bu kadar inkâr ediyorsa bırakıp gitmesi lazımdı.”
“Bence Nil’i seviyor.” dedim.
“Ya da,” dedi tekrar üstüne basa basa. “Sadece ona alıştı.”
“Benden bu şekilde intikam alamazsın.” diyordu Fırat. “Gerçek bir ayrılık konuşması bile yapmadan bir başkasının parmağına yüzük takmasına izin veremezsin.”
“Sen beni hiçbir zaman sevgilin olarak görmedin.” dedi Nil sertçe. “O yüzden hiçbir zaman ayrılık konuşmasına da ihtiyacımız olmayacak.”
Fırat’a bakmaya son verip önüne döndüğünde sertçe soluyordu ama onun için bu sohbet bitmiş gibiydi. Fırat’ın sessizliği uzun bir süre devam etti. Belki aklına söyleyecek bir şey gelmedi belki de Nil’in ona yeniden bakmasını bekledi. Karşısındaki adam akıllıydı, durumu tamamen Nil’in yönetmesine izin vererek kendisi bir kavgaya karışmamış, yine de Fırat’tan kurtulmuştu.
“Hadi gidelim, Fırat.” diyerek koluna uzandığımda Nil burnundan soluyarak güldü.
“Senin beni anlaman gerekirken kalkıp bir de onunla gelmişsin.” Son sözleri alaycı ve son derece sertti. Ve banaydı. Tarık önüme geçerek görüşümüzü kapattığında ve bizi masadan uzaklaştırdığında cevap verecek bir anım olmamıştı. Ama cevap vermek de istemiyordum zaten.
Restorandan çıktığımızda çoktan gece bastırmıştı ve Fırat öfkeli bir halde geceye karışırken bakışlarım kısa bir anlığına etrafa kaydı. Yüzümde hala sıkkın bir ifade varken gözlerim tanıdık bir göze değdiğinde nefeslerim ağırlaşarak göğüs kafesimde birikti. Yüzünü, gülümsemesini, mimiklerini metrelerce uzaktan bile yakınındaymışım gibi gördüm. Öylesine tanıdık biri haline gelmişti ki bir heykel niyetine yüzüne dokunsam da onu hemen bulurdum.
Bunu beklemiyordum, buraya gelmesi için sebep de yoktu. Dantes restoranın önüne park ettiği arabasına yaslanmış, kolları göğsünde bağlı bir halde bizi izliyordu. Göz göze geldiğimizde ağır adımlarla ama hiç tereddüt etmeden yanımıza doğru yürürken ne zaman tutmaya başladığımı fark etmediğim nefesimi bıraktım. “Mir geliyor.” dedim kısıkça.
Birkaç saniye hepimiz sessizlik içinde Dantes’in bize gelmesini izledik. “Beni hiç yanıltmıyorsun Fırat.” dedi Dantes gelir gelmez. Elini hızlıca Fırat’ın omzuna koyduğunda Fırat canı yanmış gibi yüzünü buruşturdu.
“Ayakların kıçına vura vura bu gece buraya geleceğini biliyordum.” dedi Fırat’a.
Fırat bu geceyi en hasarlı atlatanlardandı. Gittikçe morali daha da bozulduğundan kelimeleri tükeniyordu. Dantes’e cevap bile vermedi. Ağzının içinde birkaç küfür mırıldanarak önüne döndüğünde çok öfkeli görünüyordu.
“Ne alakası var.” dedim Fırat’ı savunma ihtiyacıyla. “Fırat ve ben bu akşam romantik bir akşam yemeğine çıktık. Değil mi?” Tatlı tatlı gülümsediğimde Dantes beni hiç ciddiye almayarak yanımızda sessizce duran Tarık’a baktı ve o an itirazımın yalan olduğunun ortaya çıkması kaçınılmazdı.
“Fırat’ın dayanamayıp buraya geleceğini biliyordum ama Nil, ikinizin birlikte geldiğini ve bir olay çıkmadan gelip sizi almamı söyleyen bir mesaj attığında ne kadar şaşırdığımı tahmin bile edemezsin.” Dantes etrafımızdaki insanlardan soyutlanarak gözlerime baktı. İstemsizce sabahki hali, samimiyeti gözlerimin önüne geldiğinde o gözlere bakmak daha da zorlaşıyordu.
“Fırat’la birlikte olmaktan rahatsız olduğunu sanıyordum.” diye devam etti.
“Belli durumlarda.” dedim hemen. “Belli durumların dışında o kadar da tehlikeli biri değil.” derken yanımda Tarık’ın da olduğunu hatırlayarak dudaklarımı birbirine bastırdım. Göz ucuyla baktığımda o da gözlerini kısmış bana bakıyordu.
“Seni bu insanların arasından alıp götürmem gereken bir anda mıyız?” diye sordu bana. Kısa bir anlığına Dantes’e baktığını ve aralarında bir çeşit gerilim olduğunu gördüm. Dantes geldiğinde selam bile vermemişlerdi birbirlerine. Tarık’ın Fırat’a olan tavrı bile daha samimi gelmişti o an gözüme. Sanki bilerek Dantes’in varlığını görmezden geliyordu ve bunun son derece farkında olan Dantes Tarık’ı hiç umursamıyordu.
“Aslında ben eve gitsem daha iyi olacak.” diyerek Dantes’e doğru bir adım attığımda Tarık gözleriyle beni takip ediyordu. Tarık’la gitmek isteyen, kendi rutinlerini özleyen bir yanım vardı ama babamla aynı çatı altında olma düşüncesi artık o kadar da cazip gelmiyordu. “Sonra yine görüşür müyüz?”
“Ne zaman istersen.” Tarık da benden bir adım uzaklaşarak aramızdaki mesafeyi açtığında hala gözleri Dantes’in üstündeydi. Benim için çok boğucu geçen saniyelerin ardından Tarık hiç beklemediğim bir hamle yaparak Fırat’ın yanına gitti ve ona bir şeyler söylediğinde Fırat öfkeli de olsa başını sallayarak onayladı. Tarık bana son kez bakıp küçük bir el hareketiyle görüşürüz demesinin ardından uzaklaştılar.
“Bu da neydi şimdi?” Şaşkınlık içinde dudaklarımdan çıkan sorumla birlikte Dantes bana bir adım daha yaklaştı. “Sanırım Tarık kendine yeni arkadaşlar edinmeye çalışıyor.”
“Onlar arkadaş olamazlar.” dedim tedirginlikle. “Fırat Tarık’ı kışkırtır, sonunda da ondan bir güzel dayak yer.” Umutsuzluk içinde başımı iki yana salladım. “Asla arkadaş olamazlar.”
“Bırak bu onların tercihi olsun.” Dantes elime uzandığında ona karşı koymadım. “Biraz yürüyelim mi? Yakınlarda bildiğim güzel bir dondurmacı var.”
Olur dercesine başımı salladığımda arabanın anahtarını otopark görevlisine bıraktı ve kalabalığı arkamızda bırakarak yürümeye başladık. Dantes bir ara elimi bıraktı ve kravatını çözüp cebine koyduktan sonra gömleğinin birkaç düğmesini açtı. Artık daha rahat görünüyordu. “Sence Fırat’la gelmem hata mıydı?” diye sordum o konuşmayınca.
“Aslında hata olan Fırat’ın buraya gelmesiydi. Kimseyi şaşırtmadı ve yine kendinden beklendiği gibi davrandı.” Sesindeki yargılamayı anlamamak imkansızdı.
“Sadece sevdiği kızı başkasıyla görünce kıskandı.” dediğimde Dantes’in kahkaha atmasıyla kaşlarımı kaldırarak ona baktım. “Gülüyor musun?”
“Fırat gibi adamlar aşka inanmaz.”
“Nereden biliyorsun bunu?” Sesimdeki azar ona zerre işlemedi. Önümüzde uzanıp giden geceye bakarken ellerini rahatça ceplerine soktu. “Sadece senin gibi adamlar mı aşka inanır sanıyorsun?”
Gözleri geceyi terk edip ağır ağır bana dönerken içimde bir şeyler parçalanmış da parçaları her yanıma batmış gibi canım yandı. “Sence ben aşka inanan bir adam mıyım?” diye sordu, sorgudan uzak, merak dolu bir sesle.
Yabancısı olduğum sorusu, duygularımın kıyılarını hırpaladı. Kendimi bile doğru dürüst tanıyamamışken onun duygularına yabancı kaldığımın farkında değil miydi? “Bunu nereden bilebilirim.” Sesimin titrememesi için verdiğim çabayı takdir ettim ve bakışlarımı ondan çektim. Onun hislerine ayna olabilecek muhtemel kişi olmak, kaldırabileceğimin ötesindeydi. “En iyi senin bilmen gerekir.”
“Senin de bilmen gerekir, Lara.” dedi infazı verilmiş yorgun bir sesle. “Aşka inanan bir adam-“
Sözlerinin gideceği yere bir yolcu gibi sürüklenmemek için en iyi bildiğim şeylerden birine yaparak yollara sırtımı dönmekte buldum çareyi. “Aşktan da üstün.” diyerek sözünü kestiğimde, yarım kalan cümlesini tamamlayamamak onun açısından tökezleyip düşmekle eş değer oldu.
Başını hafifçe yana yatırırken, “Anlayamadım.” dedi düz bir sesle. Kitaplara derin anlamlar yüklediğimi biliyordu ama yanılgısı sadece Monte Cristo Kontu’yla sınırlı kaldığımı sanmasıydı.
Yolun kenarında bir çocuk parkı gördüm ve bir anda bir şeyler beni durdurdu. Biraz ileride hafif rüzgarla sallanan boş salıncaklar vardı. “Sen, hayatında aşktan da üstün şeyler olan bir adamsın.” Bakışlarımı oraya diktim. “Bazı yazarların haklı olması gerçekten sinir bozucu oluyor.”
“Benim anlamadığım bir dilde konuşuyormuşsun gibi hissediyorum bazen.” Dantes de benim gibi durdu ve salıncaklara baktı. “Lara ne yapıyorsun?” Sorusunu duymazdan gelerek hızlıca topuklu ayakkabılarımı çıkardım ve çimenlik araziye zıplayarak parka doğru ilerlemeye başladım. Aldığı yorgun derin nefesi duyabilmiştim ama ona rağmen peşimden geliyordu. “Işıklar bile yanmıyor burada, karanlık.”
“Karanlıktan korkmuyor musun?” Sesim kimsenin olmadığı parkta sandığımdan daha yüksek çıkmıştı ama bunu umursamadan boş salıncaklardan birini kaptım ve gülerek oturdum. Dantes ne yazık ki oturamayacaktı çünkü diğer salıncak sadece çocukların sığabileceği boyuttaydı.
“Oraya sığmazsın.” Yüzümdeki gülümsemeyi silemiyordum. “Ayakta kaldın.”
“Ya da sen kalkıp bana yer verirsin ve seni kucağımda taşıyabilirim.” Ses tonu imalıydı.
“Sen buna da sığmazsın.” dedim onu gıcık ederek. “Yirmi yedi yaşında dağ gibi adamsın. Salıncağa da binmeyi ver.”
“Birincisi,” Yakınlığımız ona yetmemiş gibi birkaç adımın ardından salıncak demirlerine yaslandı ve bir yandan salıncağı tutup beni savaşça sallamaya başladı. “Hayatta neyi neyden üstün tuttuğum hakkında hiçbir fikrin yok. İkincisi, hayır karanlıktan korkmuyorum.”
Bu kez ben de güldüm. “Birincisi, intikamın aşktan üstün olmadığını şimdi gözlerime bakarak söyleyebilir misin? İkincisi, karanlık olmasa dahi mutlaka seni korkutan gerçek bir korkun vardır.”
Bazen insanların ruhu görülebilseydi, benim ruhum bir cellada benzerdi diye düşünürdüm. Bir cellat olabilmek için ille de kan akıtmaya gerek yoktu. İnsan sadece zihinde dahi düşüncelerinden bir yıkım yaratır da dünyaları alt üst ederse, mutlaka kafasının içinde can çekişen bedenler olurdu. Benim yıkımım olan düşüncelerimde hep hayal kırıklığı doluydu. İnanmak ama hiçbir zaman o sona ulaşamamak.
Kimsenin, gözlerinin içine bakarak hiçbir zaman istediğin şeyi söyleyemeyecek oluşu.
Dantes içini çekti. Başını hafifçe geriye yatırdı ve gözlerini gökyüzüne çevirdi. Gözlerinin bana değmediği yere. Ama sen onun yıldızısın. Ama çok uzağım yeryüzüne. “Birincisi, Yalan Yıldızım, bazı şeyleri sıraya koyarak en üstün geleni bulma çabam olmadı hiç, sadece ne hissettiğimle ilgilendim çoğu zaman. Hangisini hissettiğimle. İkincisi, çok az kişinin bildiği gerçek bir korkum elbette var.”
Kalbimin bir tarafı pamuksa, diğeri cesetten bir tarlaydı. O tarlaya girmek yerine Dantes’in gözlerinin değdiği yerde olmayı yeğlerdim. Onunla olmak güzeldi. Acıydı ama cazibesine kapıldığımı inkâr da edemezdim. Diğer yandan Dantes’in sahip olduğunu söylediği gerçek korkusu acaba neydi?
Birkaç saniye gözlerimi kırpmadan onu izledim. Gözleri gökte olsa da ona baktığımı biliyordu. Çok güçlü yanları olduğu kadar zayıf yanlarına da tanık olduğumdan bu tarz itirafların beni artık şaşırtmaması gerekiyordu değil mi? “Ne tarz bir korku bahsettiğin?”
Ama şaşırtıyordu. Dışarıdan güçlü görünen insanların, içeriden en büyük yaralara sahip olduğuna defalarca kez şahit olmuştum. Ve sahip oldukları güç ne kadar fazla olursa, acılarının şiddeti de artıyordu. Belki de onları güçlü kılan acılarıydı.
Dantes önemli değil dercesine omuz silkti. Buna rağmen yüz ifadesini teğet geçen gölgelerin bıraktığı emareler göz çukurlarına yerleşmişti. “Aşmaya çalıştığım,” Derin bir nefes aldı. “Bazen bile bile kendimi yüzleştirdiğim,” Gökyüzünü hedef alan gözleri usulca kapandı. “Bazen ceza niyetine kullandığım ve yeri geldiğinde tek hak ettiğimin onunla yaşamak olduğuna inandığım bir korku.”
“Ceza…” İnsanın en büyük korkusuna ceza niyetine hayatında yer vermesi, nasıl bir tercihti ve Dantes bu tercihi yaparken ne düşünüyordu? Çok önceleri Ateş’in söylediği bir şeyi hatırladım. Dantes’in evine gittiğim ilk gün, Ateş, onun bana yaptığı şeyler için kendine verdiği cezalar olduğunu söylemişti.
“Şu ceza işi,” Ayaklarımı yere değdirerek sandalyeyi durdurdum. Daha yakınında olmak istesem de ruhumdaki ağırlık bedenime kilit vurmuştu. “Ateş bir keresinde bahsini açmıştı. Bana yaptığın şeyler için de…”
“Evet. Bazen.” İki kelimelik onayı, üzerime yağan bir ateş gibiydi. Hızlı ve yakıcıydı. Rüzgârın değdiği saçlarına dokunarak dikkatini üzerime çekme isteğimi bastırdım. Kendi içinde boğuştuğu şeylerin yankısı artık sadece ona ait değildi.
Biz, onunla karşı karşıya duran iki uçurumduk ve ne zaman diplerden bir çığlık yankılanacak olsa yıkılması muhtemel tek uçurum o değildi. Artık ben de bu yıkımın misafiriydim.
Yine de anlayamıyordum. Başımı önüme çevirdim ve umurumda değilmiş gibi davranmaya çalıştım ama bir kere duyduktan sonra zihnime sis gibi yayılmaması imkânsızdı. “Bileklerine jilet falan mı atıyorsun?” diye sordum, işi şakaya vurmayı denedim ama sormaya korktuğum sorular konunun şakayla atlatılamayacak kadar ağır olduğunun habercisiydi.
Dantes sessizce güldü. Cevap vermedi.
“Hadi ama,” Uzanıp kolunu dürttüğümde hiç oralı olmadı. “O kadar da fena olamaz.”
“Korktuğun bir şeyle yüzleşmek hem aptallık hem de cesaret işi.” Bakışlarını bana çevirdi, başını hafifçe yana eğdi ve tek eliyle usulca yanağıma dokundu. “İnsana ne kadar güçsüz ve zavallı olduğunu hatırlatıyor. Ama diğer yandan korkuna rağmen üstüne gidiyorsun ya,” Yüzündeki huzursuz gülümseme, benim henüz tanımadığım bir anıyla yıkanmış gibiydi.
Bana söylemek istemiyordu.
“Senden daha güçlüsü yokmuş gibi hissediyorsun.”
“Bu bana daha çok delilik gibi geliyor.”
“Sen yapmıyor musun sanki.” dedi acımasızlıktan ödün vermeyen sesiyle. “Bir düşün Lara, bazen gündüz, bazen gece, bazen yalnızken, bazen benim yanımdayken kendini hep o geceye geri yollamıyor musun? Acı çekeceğini bile bile, için parçalansa dahi sırf sana ne yaptıklarını hatırlamak için,” derken yumruklarını sıktı ve işaret parmağını alnıma değdirdi. “Her zaman o geceye geri gitmiyor musun? Defalarca kez en baştan yaşamıyor musun? Sırf unutmamak için, intikam vakti geldiğinde, düşmanına sana ne yaptığını tek tek anlatıp cezalandırılmayı nasıl da hak ettiğini göstermek için. Yapmıyor musun?”
“Sus lütfen.” Temasından bir çırpıda kurtuldum ve ayağa kalkarak ondan uzaklaştım. “İntikam kelimesiyle adımı ayı cümlede kullanma, Mir. Benim senin gibi olmadığımı biliyorsun.”
“Biraz cesur ol pamuk kalpli kız.” dedi alayla. “Dumas’ın kemiklerini sızlatma.”
“Sarhoş musun sen?” diye sordum kaşlarımı çatarak. “Tanıyorum ben bu yüz ifadesini. Kafasında bir şeyler olan, bir şeyler çeviren bir ifade bu. Pişman olacağı bir şey yapacak olan Mir’in yüz ifadesi.” dedim buz gibi bir sesle.
“Yapma.” Elini tutmamı istercesine bana uzattığında ona tereddütle baktım. “Sana yeniden Monte Cristo’yu uyandıracağımı söyledim ama sebebi sen olmayacaksın, Lara. Biraz sabırlı ol.”
Edmond Dantes ve Kont’u kafamda iki ayrı insan olarak hayal ettiğimin farkına vardıktan sonra, Kont’un yeniden uyanmasını istediğimden emin değildim. “Sabırlı olmak istemiyorum. Ne istiyorum biliyor musun, Mir? Bir an önce Kenan bulunsun, gerçek suçlu ortaya çıksın ve suçlu kimse hapse girsin. Sonra da herkes kendi yollarına gitsin istiyorum.”
Ve benim yalnız başıma bırakıldığım bu yol, bir nihayete ersin istiyordum. Kim ne derse desin, geceleri uykuya daldığımda kâbuslarıma misafir olmaya devam ettikçe hep yalnız olacağımı biliyordum. Bir kez o yolda bir başına bırakıldıktan sonra hiçbir yoldaş beni bu histen kurtaramazdı. Çünkü kimse, ıssız bir yolda yürürken karşılaştığı birine el uzatacak cesarete sahip olmazdı. Bana el uzatan olmuştu orası ayrı ama ben gölgelerden çıkıp da bana uzatılan ele yürüdüğüm vakit insanlar için bir hayal kırıklığı olmaz mıydım?
“Kendi yollarımız mı?” Dantes de doğruldu ve uzun adımlarla bana doğru yürüdü. “Benden başka bir yolun var mı sanıyorsun? Ben bütün yollarımı senin için inşa ederken benden gitmenin hayalini mi kuruyorsun sen?”
“Belki.” Bana dokunmak için hamle yapacaktı lakin sesimdeki kesinlik önünde kale gibi yükseldi. “Ben sana hiçbir zaman sonsuzluk sözü verdim mi? Ne yaparsan yap ölene kadar seninleyim dedim mi? Dedim mi, Mir?”
Haklı olan hep bendim ve bu his beni tüketmekten öteye gitmeyi henüz başarabilmiş değildi.
“Olacakları kaldırmaya gücün yoksa şimdi çekip gitmelisin, Lara.” dedi benden daha öfkeli bir sesle. “Yaşadığın her hayal kırıklığında, her canın yandığında beni gitmekle tehdit edeceksen bu iş zaten yürümez. Biraz güçlü ol, canını yakarsam, canımı yak.”
Ayaklarımı yerden kesercesine beni kendine çekti. Sözlerindeki şiddetin aksine hareketlerinde karşı konulmaz bir nezaket belirdi. Kendini dizginlemeye uğraşıyordu. “Can yakmayı öğren,” diye devam etti. “Acı çektirmenin yollarını bul, seni hayal kırıklığına uğratırsam bir kurşun sık bana ama acını çıkarmadan arkanı dönüp gidersen kendini yiyip bitiren sen olursun.”
“Senin anlamadığında bu işte.” Onu daha iyi görebilmek adına başımı geriye yatırdım. Yutkundum, boğazımdaki gerginliği geçirmek için bir dizi kelime içmem ve yeniden nefes almayı öğrenmem gerekiyordu. Bana nefes almamı kolaylaştıracak şeyler söylemesi gerekiyordu, nefesimi kesecek değil. “Ben can yakmak istemiyorum. Mir ben canım yanmasın istiyorum artık. Geceleri acıdan gözlerine uyku girmeyen o adama dön ve bir sor, sen can yaktığında geçiyor mu bunlar?”
Geçmediği aşikârdı. Beni kollarında tutan ve hızlı hızlı nefes alan adamın gözleri, bu gerçeği kabullenmek istemiyordu. Ona iyi gelecek bir şeyler arıyordu. Acısını geçirmek için verdiği acıları merhem niyetine yaralarına sürüyordu ama bir yaraya değen bir başka acının insanda bıraktığı hissiyat, yaranın şiddetini katlardı. Bundandır ki Dantes’in ruhu kan revan içinde kalmıştı.
“Sürekli aynı tartışmayı yapmaktan gerçekten yoruldum artık. Sadece bir kez açık ve net olarak söyleyeceğim.” Merhametli olmak isteyen yanım, Monte Cristo’dan korktuğundan törpülenmişti. Bu yüzden Dantes’in gözlerine bakarak dile getirdiğim cümlelere acımasızlığın emareleri kazınmıştı. “Eğer suçlunun babam olduğunu bana ispatlamadan bir hamle yaparsan, sana yemin ederim acımadan bu göğse kurşun sıkarım. Bir an bile tereddüt etmem.”
Gözlerimiz birbirine çekilen iki mıknatıs gibi kenetlendi. Öfkesi, bir fırtınaydı. Her bir saniye içime doğru estikçe talan etmediği yerim kalmadı fakat zamanla kendini dizginledi. Nefesleri düzene girdi. “İşte böyle ol,” dedi uysal bir sesle. “Beni tehdit et, dizginle, durdurmanın bir yolunu bul. Aklımı başıma getirmenin yollarını öğren yoksa yakında aklımı kaçıracağım.” Alnını alnıma yaslayarak derin bir nefes aldı. “Bu adamın kahrını senden başka kimse çekmez.”
Ben senin kahrını çekerim Dantes. Hasta olursan bakarım, yaralarını sararım, acına yoldaş da olurum ama benim için acıya giden bir yol ol istemem.
“Sen babamdan delicesine intikam almak istiyorsun.” dedim saf bir gerçeği dile getirerek. Onu dizginlememi o kadar içten dile getirmişti ki sanki kontrolünü kaybedecek olsa namluyu doğrultacağı ilk kişi babam olacaktı.
Avuçlarımı yanaklarına koydum ve gözlerinden hislerini okuyabilirmişim gibi uzun uzun baktım ona. “Kendini durdurmak istesen de yapamıyorsun değil mi? O geceyi kendine defalarca hatırlatarak hislerini tazeliyorsun. Bu yüzden babama karşı olan kinin asla son bulmuyor.”
“Arada sen varken durmam gerek.” dedi içli içli. “Asla hayalini kurmazdım gün gelip de Barbaros’u ikinci plana atacağımı. Her şey o kadar ince planlanmıştı ki resmen tüm planların içine ettim.”
“Bu, gerçekten de o kadar kötü mü?” dedim sessizce. “Babam bu kadar göz önünde olan biriyken sandığın şeyleri yapmaya cesaret edebilmiş midir sahiden?”
Dantes başını geri çekerken iki yana sallamayı ihmal etmedi. “Esasında asıl suçlular kendilerini çok iyi pazarlar, Lara. Öyle ki dünyanın en şerefli rolünü oynarlar ve seni buna inandırırlar. Asıl suçlular her zaman yaldızlı bir kapının arkasında şatafatlı hayatlar yaşar, bizim bildiğimiz ve gördüğümüz eli silahlı adamlar, yalnızca onların eli koludur.”
Haklılık payı olduğunu biliyordum. Özellikle bir suçlu eğer zenginse, kendini saklayacak güce ve kudrete sahipse, onun peşine düşenin vay haline.
“Asıl suçluları kimsenin bulamadığı gibi asıl masum olanlar da hiçbir zaman bulunmaz.” Söylediği şeyleri ruhumun duvarlarına yazmamı ve dönüp dönüp bakmamı istiyormuş gibi konuşuyordu. “Unutma Lara,” dedi zihnime işlemesini istercesine. “Nasıl ki suçluları gözlerinin içine bakarak tanıyamazsan masumlara da o denli yabancı kalırsın. Senin suçlu sandığın kişi bu hikâyenin en masumu çıkabilir, masum sandığın kişi ise,” Gözleri gölgelendi. “Belki de en suçlu olanıdır.”
“Bir şeyler mi ima ediyorsun? Sanki… sanki masum sandığın birine güvenme der gibisin.”
“Ya da suçlu sandığın birine güven.” dedi sessizce.
Söylediklerinin kafamı karıştırması önemli değilmiş gibi gülümsedi. Beni nasıl sıkı sıkıya kavradıysa öylesine yavaşça bıraktı. “Hayat beni bazen mahvediyor.” diye mırıldandı. Az önce söylediği gibi gidip salıncağa oturdu yavaşça. “Her şeyin öylece akıp gitmesine izin versem çok daha kolay olurdu belki.”
Salıncağın zincirlerini tutarken oraya zor sığdığı belliydi. Buradan bakınca gerçek olmayan bir roman kahramanına benziyordu. Eğer bir kitap olsaydı, ilk sayfasından son sayfasına kadar yazan her satırı ezberler ve en sevdiğim satırları şarkı niyetine dilime dolardım çünkü altını çizmeye kıyamazdım.
Dantes bir kitap olsaydı, onu başucu kitabım yapar ve her gece sayfalarını karıştırarak en sevdiğim satırlarını yeniden okurdum.
Yanına yürürken tereddütlü ve çekingendim. Aynı zamanda coşkulu ve vahşi hissediyordum. Tam önünde durduğumda bana bakmak için başını kaldırmasına bile gerek yoktu. Kendimi çok küçük hissettim yanında. “Bırakmak istemez miydin?” diye sordum usulca.
Ellerimiz birbirine kenetli, gözlerimizden başka bir şey görmüyor gibiydik. Hafif bir rüzgâr tenimizde dolanıyordu ve Dantes’in kokusunu burnuma uçuruyordu. “O geceyi, anneni, babanı, sana yaptıkları her şeyi bırakıp hayatına devam etmeyi düşündün mü hiç?”
“Yalnızca kötü şeyleri bıraksam bile, her şeyim gider gibi hissettiğim anlar oldu Lara. Hayır, sanırım bırakmayı gerçek anlamda hiç düşünmedim. Nasıl bırakabilirim,” dedi yitik bir sesle. “Benim annemi öldürmüşler, ceset torbası gibi atmışlar bir küvetin içine. Hiç acımamışlar. Ondan öncesinde babamın yakasına yapışıp almışlar benden. On yedi yaşımdayım, neyi bırakayım? Bu anıları mı? Kabullenmem gerek artık. Ben bu anılarla birlikte yaşıyorum.”
Ya da bu anılarla birlikte ölüyorsun.
“Ben bazı şeyleri arkamda bırakmak zorundaydım.” Başımı omzuna yatırdığımda ellerimi daha sıkı tuttu. “Bırakmasaydım yaşayamayacağım şeyler yaşadım.”
“Beni bırakma.” dedi hemen. Gitmemden korkarcasına sıkı sıkıya kendine çekti. Bir uçurumun başında duruyor olsaydık ve onu bırakacağımı söyleseydim, uçurumdan düşmüşüm gibi bir etki yaratırdı onda. Hiç düşünmeden peşimden atlar ve kaderini benimle ortak kılardı. “Ben seni bırakmayacağım. Sana söz veriyorum, sen benden gitmedikçe ben seni asla bırakmayacağım artık.”
“Artık…” diye mırıldandım. Zihnimin bir yanı sözleriyle mücadele ederken diğer yanı yine kucağına oturuyor olduğum gerçeğiyle yüzleşiyordu. “Ama öncesinde bırakıp gitme düşüncen vardı değil mi?” Bir kolunu belime dolayarak düşmemem için beni tuttu.
“Bırakmak değil. Sadece…” Yüzüne baksaydım bakışlarını kaçırdığını görürdüm. Sesinden anladığım kadarıyla kelimeleri arasına giren boşluklarda dudaklarına saplanan iğneler vardı. Bir şeyler söylüyordu ama söyledikleri geçmişin gerçeği olsa bile şimdinin katili olarak karşımıza dikiliyordu. “Sana bakmaya yüzüm olmaz diye gitmem gerektiğini düşündüğüm anlar oldu.”
“Özür dilerim.”
“Ne için özür diliyorsun?”
“Zamanı gelince affedilmez şeyler yaparım da senden özür dilemeye yüzüm olmaz diye…”
Bir zamanlar Tarık’ın benimle konuşurken kurduğu cümleleri kurması üzücüydü. İkisinin de kendince acıları ve yapacaklarını düşündükleri hatalar vardı. Şimdi Tarık burada olsaydı, Dantes ile ne kadar benzediklerini söylerdim ona. Beni kırıp tamir etmekte üstlerine yoktu.
“Ama bunlar eskide kaldı, her şeyi öylece bırakıp gidemem artık.” dedi Dantes. “Hem sen de kabullendin, evliyiz artık. Sırf bunun için bile kalabilirim.”
“Şaşırdın iyice sen.” Şaşkınlıktan elimin tersiyle pat diye karnına vurduğumda güldü, salıncak olması gerekenden daha çok sarsıldı bir an. “Seninle sahiden evli olmak istediğimi düşündüren ne?”
Belki de bunu adamın kucağında otururken söylememeliydin, Lara.
Kendimi tutamayıp gülecek olduğumda Dantes ateşli gözlerle bana bakıyordu. Öyle ki, ondan aldığım gelecek hayalleri o gözlerin içinde yanıyor ve bu onu daha da öfkelendiriyordu.
“Kaçırırsam görürsün.” dedi bir anda tehditvari bir tonla.
“Kaçmam ki seninle.” Beni görebilmek adına başını eğdiğinde nefesi şakaklarıma çarptı. Gökyüzünde konaklayan ay ışığı çehremize düştükçe gecenin içinde sönük de olsa yanmaya devam eden iki ruh gibiydik. “Hem ben bir gün evlenirsem eğer, evleneceğim adamın şey olmasını isterim…”
Ucunu açık bıraktığım cümlem, Dantes’in kaşlarını çatmasına neden oldu. “Ne olmasını istersin?”
Dudaklarımı ısırdım. “Şey…”
“Ney lan ney!” Meraktan çıldırıyordu. Şey kelimesinin karşılığı olmak istediğine o kadar emindim ki içinde bulunduğumuz duruma daha abartılı tepkiler vermek istiyordum ama hislerimi içimde tutuyordum. Dışarıdan gayet kontrollü ve sakindim. Biraz daha Dantes’e yaklaştım ve ceketinin yakalarını kavradım, düzeltiyormuş gibi yaptım.
Gülümseyerek başımı kaldırdım ve sakin bir sesle benden istediği cevabı nihayet verdim. “Devlet memuru.” dedim.
Dantes gözlerini kırpıştırdı. Cevabıma çok hazırlıksız yakalandığından kafası karışmıştı. “Devlet mi?”
Hevesle başımı salladım. “Devlet, toprak bütünlüğüne bağlı olarak siyasal örgütlü bir ulusun ya da uluslar topluluğunun oluşturduğu tüzel varlık. Ve devlet memuru da-“
“Devlet memuru ne demek biliyorum.” dedi sertçe. Şaşkınlığını çabucak üzerinden atan gözleri şimdi şiddetli bir öfkenin esiriydi. Ama neden? Bence dünyanın en sıradan ve gerçekçi isteklerinden birini dile getirmiştim. “Onca sektör varken neden devlet memuru ya?” diye sordu, bundan hiç memnun kalmamıştı.
“Çünkü…” Gömleğinin düğmeleriyle oynamaya başladığımda bakışları parmaklarıma kaydı. “Ben bir yazar olacağım ama kitabımın satıp satmayacağı meçhul. Haliyle ileride fakir birine de dönüşebilirim. Belki de üniversiteyi bile kazanamayacağım. Beni gerçekten mutlu edecek bir iş bulana kadar da evlendiğim adam, ki bu durumda kocam oluyor…”
Dantes’in tek gözü seğirdi.
“Kocam bana bir süre bakmak zorunda kalabilir. Yani evimizin tek geçim kaynağı o olacak. Allah korusun özel sektörde çalışıp da her an kovulma ya da batma tehlikesiyle yaşarsa ne yaparız. I ıh olmaz, ama devlet memuru olsa ne güzel olur değil mi?
“Olmaz.” dedi, gözlerindeki ifadeye nazaran ses tonu fazlasıyla sakindi. Avuçlarını belimin iki yanına koyarak beni daha çok kendine çekti. Nefesim kesildi, avuçlarım bir yelpaze gibi açılarak göğsüne serildi. “Devlet memurları özel sektöre nazaran ne kadar az kazanıyor bilmiyor musun sen? Ben holding müdürüyüm, ev geçindirmesini de çok iyi bilirim.”
“Ama büyük patronlar seni pat diye kovabilirler ya da ne bileyim yanlış bir ihaleye yatırım yaptığından iflas edebilirsin. Ama devlet memurları öyle mi? Belki sizin kadar çok kazanmıyorlar ama tek çocuklu bir aileyi geçindirmeye yeter bence.”
“Benim maaşımla beş tane çocuk bile bakılır.” dedi Dantes hışımla. Bile isteye tırnaklarını iki yandan belime bastırdı.
“Evet ama ben beş tane çocuk istemiyorum.” Kolları arasında keyifle kımıldandım. “Düzenli bir işi ve düzenli maaşı olan bir koca-“
“Sikerler öyle kocayı.” diye homurdandı. “Açtıracaksın bana ağzımı yine, benimle evlisin sen. Bana sarılıp uyudun, beni göğsünde uyuttun, kim bilir benimle daha neler yapacaksın. Tutmuş devlet memuru bir kocadan bahsediyorsun. Böylesi ironiye de ancak gülerler.” dedi ve gülmeye başladı. Sahiden gülmeye başladı ve bu sinirlerimin zıplamasına yetti.
Sen görürsün dercesine başımı salladım. “Eninde sonunda beni istemeye geleceksin sen, söyleyeceğim Tarık’a, vermesin beni sana. Tarık diyeceğim ya beni bir devlet memuruna ver ya da ölene kadar sorumluluğumu al. Sen de evde beş çocuğa yetecek maaşını yorgan niyetine üstüne serer uyursun.”
Ben konuştukça Dantes’in tutuşu sıkılaştı. Elinden gelse beni kendine zincirleyecek de öylesine yakınında tutacaktı. Önce kaşları çatıldı ve yüz ifadesi ihtimalleri düşünürken gerildi. Ardından gözlerini kıstı ve bir şeyler düşünürken alnı kırıştı. En sonunda pes edercesine derin bir nefes adlı ve bakışlarını bana düşürürken belli belirsiz bir sesle mırıldandı; “KPSS sınavına mı giriyordu onlar?”
Yüzündeki perişan ifadeyi fotoğraflamak ve ölene değin kalbimde saklamak istedim. Çünkü bu çok tatlı bir perişanlıktı. Oyuncağı elinden alınan bir çocuğun, oyuncağını ararken yüzünde taşıdığı umudu taşıyor ve aynı sevimlilikle bakıyordu. Kıkırdamaya başlarken yüzümü Dantes’in göğsüne gömdüm ve gülüşlerim boğuklaştı. “KPSS sınavı dedin ya, bence çoktan elendin, Mir. Hadi geçmiş olsun.”
“Neden ya?” Kafası karışmış gibiydi. “Yanlış mı söyledim? Bir şey söylesene, ne yapmak gerekiyor devlet memuru olmak için?”
Başımı Dantes’in göğsünden kaldırdığımda dudaklarımı bilmiyorum dercesine büzdüm ve o da memnuniyetsiz bir ifadeyle bakışlarını çatının uzayıp giden manzarasında dolaştırdı. Orada hesabını tutmadığım dakikalar boyunca kaldık ve dışarıda olmak bunalmış ruhuma çok iyi geldi. “Bana dondurma sözün var.” diyerek ona hatırlattığımda Dantes içini çekti. “Çıplak ayak koşa koşa parka gelmeseydin şu an dondurmanın tadını çıkarıyor olabilirdin.” derken beni de kucağından kaldırarak ayağa kalktı. “Sen bekle burada, beş dakikaya dondurmaları alıp gelmiş olurum.”
Tamam dercesine başımı salladım. O sessiz adımlarla uzaklaşırken yeniden boşalan salıncağa oturdum ve gözden kaybolana kadar Dantes’i izledim. Saniyeler içinde sokaktaki insanların arasına karıştı. Oradaki insanları izlerken, onların uğultusuna kulak kesilirken kendimi kalabalığın içerisindeki bir çığlık gibi hissettim. Sanki çığlıklarım da bir çocuk parkının sessizliğine hapsediliyordu benimle birlikte. Zaman zaman her şey çok sıradanmış gibi anlar yaşadığım o adamla hiçbir zaman sıradan bir gelecek yaşamayacağım gerçeğiyle yüzleştim.
“Lethe,” dedim sessizce, kendi kendime. “Gerçekten de bir gün bana her şeyi unutturmanın bir yolunu bulabilir misin?”
Gecenin bana verdiği tek cevap sessizlikti. Kuvvetli bir rüzgâr estiğinde tenimde bir ürperti dolaştı. “Lethe, büyük haksızlık değil mi?” diye sordum geceye. “Cennete giriyorsun ama karşılığında her şeyi unutmak zorunda kalıyorsun.”
Gecenin içinden hiç beklemediğim bir ses bana karşılık verdi. “Acı çekenler için bir ödüldür belki de.” Sesi duyduğum anda şok olmuş bir halde ayağa kalktım ve aynı saniyelerde etrafımı saran gecenin bu gece beni bu kadarla bırakmayacağını hissettim. Hızla arkamı döndüm. “Kim sahip olduğu onca kötü anıyla cennete girmek ister ki, Ölüm Perisi?”
Hayalet en başından bu yana bana bunları söylemek, bu kadar yakınıma gelmek istiyormuşçasına sabırsız bir şekilde karşımda durduğunda boğazıma bir yumru oturdu. Yutkundum. Salıncağın bir metre uzağında, tam karşımda duruyordu. Yine kendini tamamıyla kamufle edecek şeyler giymişti. Açık ve net görebildiğim tek yeri gözleriydi. Yüzünün geri kalanında siyah bir maske vardı. Başındaki şapkasından firar eden siyah saçları rüzgarla kıpraşıyordu.
“Burada olduğumu nereden bildin?” Kısacık bir an yan dönüp uzaktaki sokağa ve insanlara baktım. Hayalet’e yakalanmadan kalabalığın içine koşabilmem mümkün değildi. Dantes de görünürde yoktu. “Yine takip ettin beni değil mi?”
“Takip etme ihtiyacı duymuyorum. Zaten biliyorum hep nerede olduğunu.” Ses tonunu ilk kez bu kadar net ve anlaşılır duyuyordum. Derinden, bir kuyunun dibinden geliyormuş gibiydi kelimeleri. Ama bana tanıdık gelen bir yanı yok diyemiyordum. Anlam veremediğim de buydu.
“Mir gelmek üzere.” dedim hemen, bana doğru birkaç adım attığında hiç aşılmaması gereken bir köprüye adım atmış gibi aykırı hissettiriyordu varlığı. Aramızdaki mesafe ona yetecek kadar azaldığında ama bana bir kaçış alanı bırakmadığında yüzümdeki ifade onu tatmin etmiş olmalıydı. “Güzyeli’den korkmuyorum.”
“Ondan mı beni hep yalnız yakalama çaban?”
“Hayır,” Alaycı bir şekilde güldü. “Seninle baş başa kalmayı sevdiğimden.”
“Bu kez yanımda parçalayabileceğin bir şeyim yok,” Arabasıyla gözü dönmüş bir halde motorumu parçaladığı saniyeler hala gözlerimin önündeyken bu kadar yakınımda durmasına izin vermem delilikti. Ellerini siyah deri ceketinin cebine sokmuş dimdik bir halde karşımda dururken bir kaya kadar sert ve yıkılmaz görünüyordu. Sanki gecenin kendisiydi.
“Belki de asıl parçalamak istediğim şey sana ait eşyalar değildir, Lara.” İsmimi tüm itirazlarıma rağmen kendi tarzında söyleyerek dile getirdiğinde kalp atışlarım öfkeyle hızlandı. “Kalbini parçalarına ayırmak istiyorumdur belki de.” Bana doğru bir adım daha attığında etrafımızda esen rüzgârın şiddeti arttı. “Ruhunu,” diye devam etti yeni bir adımla. “Güzel anıları sakladığına inandığın o zavallı zihnini.”
Cevap vermedim. Birine beni parçalayamazsın diye savunma yapabilmek için ona aşılması gereken duvarlarını göstermek gerekirdi ama benim Hayalet’e karşı açık ettiğim hiçbir parçam yoktu esasında. İnanmak istediğim buydu.
“Günlerini beni parçalara ayırmayı düşleyerek harcaman biraz acınası. Ben o kadar önemli biri değilim ve eminim ki tüm sır perdelerinin ardında sen de benim kadar önemsiz ve küçük bir detay olarak kalacaksın.” Sana acıyorum dercesine başımı iki yana salladım. “Zavallıca.”
“Sana asıl zavallıca olanın ne olduğunu göstereyim.” diyerek bir elini cebinden çıkardığında bakışlarım oraya kaydı. Elinde kare şeklinde bir kâğıt tutuyordu. Bu kadar uzaktan ne olduğunu anlamak mümkün değildi ama Hayalet daha yakınıma gelmek için bir hamle yapmadı. Sadece elini bana uzattı. “Bakmak ister misin?” Kâğıdı çevirdi.
O kâğıt, bir fotoğraftı. Karanlığın içinde saklı duran ve bana ne göstereceğini bilmediğim bir fotoğraf. Tedirginlik içinde etrafıma bakındım. Dantes neden hala gelmiyordu? Kalabalığın içinde hala ona benzeyen bir beden yokken karşımda duran Hayalet son derece keyifli görünüyordu.
“O fotoğrafta ne var?” Sorum onu kısıkça güldürdü. Aklından geçen planları neydi bilmiyorum ama sonunda benim yüzümde gülümseme kalmayana kadar çabalayacak gibi görünüyordu. “Dantes burada olduğunu ve bana böyle bir fotoğraf göstermek istediğini biliyor mu?”
Hayalet Dantes’in hoşuna gitmeyen şeyler yapmayı seviyordu. Bu garipti. Ona ihtiyacı vardı ama aynı orada nefret ediyordu sanki Dantes’ten. Bile isteye onu zora sokacak şeyler yapıyordu ve bundan hiç korku duymuyordu.
“Bilmesine gerek yok.” Ufak bir omuz silkmeyle kendini tüm eylemlerinden akladı. “Bu senin bilmem gereken bir şey.” diyerek kaşlarımı kaldırmama neden oldu. “Güzyeli çok canımı sıkıyor ve ben de aynı oranda onun canını sıkmak için geldim buraya.” Sabırsız bir şekilde bir kez daha fotoğrafı salladı. “Hadi, gel al. Korkma yemem seni.”
Korkum elbette ruhumun her parçasında dolanıyordu. Ama diğer yandan sakinliğimi hiç kaybetmemiştim. Hayalet’in gözlerime değen gözlerinde adı konulmamış binlerce şey gizliydi ve göz göze geldiğimiz her saniyesinde bir fırtına gibi geçip gidiyordu hepsi. Ona dair bir detay yakalayamıyordum.
Yine de tüm bu olan bitenler ona yaklaşmama engel olamadı. Temkinli birkaç adımın ardından tamamen karşısına geldiğimde gelebilecek herhangi bir hamleye hazırlıklı olarak elindeki fotoğrafa uzandım. Sadece bir saniyeliğine ikimizin elinde o kâğıt parçası varken bir gariplik hissettim. Tanıdık bir duygu gibi.
Hayalet hemen fotoğrafı bırakarak göz temasını kesti.
Derin bir nefes alarak fotoğrafı kendime çevirdiğimde gördüğüm ilk yüz Dantes’e aitti. Bunu bekliyordum zaten, Hayalet yine Dantes’e ihanet ederek kendince bir adım atarken gözlerim Dantes’in yanında duran yaşlı adama odaklandı. Dantes bir pencerenin önünde ayakta dururken adam tekli koltukta oturuyordu ve Dantes ile konuşuyor gibi görünüyorlardı. Yerde üçüncü bir kişinin gölgesi vardı ama her kimse kadrajın dışındaydı.
“O kim?” Cevabını duymak istemeyeceğim sorulardan biriydi. Bir hayal kırıklığıyla gelecekti bundan sonra duyacağım her kelime.
“Fotoğrafı baban görseydi,” Hayalet’in ses tonu tiksinir gibiydi. “Anlaması yalnızca bir saniye sürerdi.”
Babamın konuyla ne alakası olabileceği düşüncesi hızla zihnimi terk etti. Daha dün gece bana kendi kafasında kurduğu bağlantıları anlatan Barbaros Solar’ın dilinden dökülenler hala kulaklarımdaydı. Şok içinde Hayalet’e baktım.
“Azad Birdal mı?” Bunca zaman ateşle yanarak cennete sırtını dönen bir adamın değişebileceğini ummuştum. “Dantes ve…”
Ona inanmak istemiştim, inanmadım. Ona güvenmek istedim, güvenmedim. Zamana meydan okurken iradeyi elden bırakmayan ruhum, fazla savurgandı. Günlerin ve gecelerin her bir köşesine saçılan duygularım, arkama dönüp baktığım günlerde yalnızca bir ziyankârlık olarak göründü gözüme.
Ben daha fotoğrafta gördüklerimin gerçekliğini algılayamamışken sert parmaklar hızlıca kollarımı kavradı ve Hayalet beni kenetleyerek kendine çekti. Ne karşı koyma isteğim, ne de ondan kaçabilecek gücümün olmadığı saniyelerde kendiyle baş başa kalınca yalnızca kötü ihtimallere tutunan ruhum parçalanmanın ne demek olduğunu anlıyordu.
Hayalet de bunu biliyordu. Maskesine rağmen nefesini tenimde hissettim. “Bir gün anlayacaksın.” Kulağıma fısıldarcasına dile getirdiği kelimeleri bir yağmacı gibi kalbimin en yalnız köşelerine bile saldırdı.
“Neyi?” diye sorarken farkına vardım ki ben ne kadar konuşursam konuşayım yalnızlığım hep dilsiz, kelimelerim her zaman suskundu.
Sorun insanın kalbinin yağmacılar tarafından talan edilmesi değildi aslında, sorun insanın kalbi yağmalandıktan sonra geride kalanlardı. “En küçük parçalarına ayrılana kadar dağılmanın ne demek olduğunu.”
Beni öylece bıraktığında, koşarak karanlığın içinde yok olduğunda ve geriye sadece elime tutuşturulan bir fotoğraf karesi kaldığında, tıpkı bir evin koridorlarını gezer gibi gezdiğimde kalbimde, fotoğraflara bakar gibi baktığımda duvarlarımda asılı anılara, soruyordum kendime; sen bu anılarla Dantes’in gerçek olduğuna nasıl inanacaksın?

