21. BÖLÜM

Ne nereye gittiğini ne niçin gittiğini biliyorsun, her yere gir çık, her şeye cevap ver. Eğer bir ceset olsaydın seni bundan daha fazla öldüremeyecekler nasıl olsa.
Une Saison en enfer/A. Rimbaud

Tanıdık bir yabancı gibi hissettiriyor gözlerin,
İrislerine çiçekler ektim gördüğün gece olmasın diye.
Huzmelerinden prangalar yaptım,
Geceye doğan güneşin.
Ve güneşi yutan gecenin ellerine diktim kendimi,
Kalbine karanlık olarak doğup,
Gölge olarak büyüyüp,
Işığı ikimize mezar yapayım diye.
Ama mezar taşlarına yazılmazmış adın,
Cehennem de sırtını dönmüş sana,
Bir avuç avuntu olan tenhalaşmış cennet de.
Sensizken ateşli urganlar sarkıyor cennetin duvarlarından,
Çünkü Lethe anıları unutturdu diye,
Adı unutulmazmış cennetin kapısında kalanın.

4 Yıl Önce/Aralık
Fırtınalı Bir Gece

Genç adamın elleri dakikalardır titriyordu.

Hissetmek bir resim olsaydı, sayfaya düşen renkler kâğıdın üzerinde tüm zıtlıkları birbirine katar gibi bütün olur, sayfanın derinlerine sızar, onu eskitir ve yırtar, geride ancak renklerin ağırlığını taşıyamayan ıslak bir sayfa bırakırdı. Hislerin sahibinden başka kimse o resmi yorumlayamaz, yorumlayan da ancak buruşturarak çöpe atardı. Genç adamın hislerinin resmi, henüz sayfalara akmayı başaramamış bir yetimdi.

Hisleri, boş bir sayfanın mürekkebe duyduğu hasretin avuntusundaydı.

Hisleri, alazlanmış bir kâğıt parçası gibi avuçlarındaydı.

Ruhu ise, kavuştuğunu mu yoksa kaybettiğini mi bilemediği hisleri karşısında delicesine küçük düşmüştü ve şimdi dünyanın en görkemli şeyini de yapsa kendini düştüğü yerden kaldıramaz, ruhuna indirdiği darbenin onda yarattığı sarsıntıyı geri alamazdı. Düşmüştü, düşürülmüştü. Bir daha ayağa kalkamamak üzere.

Her şeyin başlangıcı olan o anı düşündü. Sıfır noktasını.

Geri alabilir miydi?

Geri almak zorundaydı, yoksa ruhunu çürüten bu histen nasıl kurtulacaktı?

Zihninin en karanlık ve acımasız köşesi ahenkle fısıldadı; Kurtulamayacaksın.

Tarık Solar içinde olduğu arabayı o kadar hızlı kullanıyordu ki bir yolda yolculuk yapmıyor da zamanın içinden geçiyormuş gibi hissediyordu kendini. Etrafından geçen her şey koca bir yanılsamayı andırıyordu. Dünyanın gürültüsü başının içine çivi gibi çakılıyor, gördüğü her şey tiksintiyle midesinin şaha kalkmasına neden oluyordu.

Sıkı sıkıya kavradığı direksiyonun elinde kalması an meselesiydi ama bunun farkında değildi. Hiçbir şeyin farkında değildi. Ne arabayı ne kadar hızlı kullandığının, ne ellerinin titremekte olduğunun, ne de ara ara hâkimiyeti kaybederek yan şeride saptığının.

Gözleri kör bir kuyu kadar derinleşmişti. Bilinçsizce biraz daha gaza yüklendi. Ankara’ya akşam çökmüştü. Yanından hızla geçtiği sokak lambaları zamanın içinden kopup gelen anılar gibi gözlerine hücum ettikçe görüşü bulanıklaşıyordu. Fazlaydı, aklına gelen sahnelere dayanamıyordu.

Nefesleri hızlandı, dudakları aralandı, göğsü hızla yükselip alçalmaya başladı ve hislerini resmedemediği boş sayfanın yırtılma sesini kafasının içinde duyduğu vakit, sağ avuç içini şiddetle direksiyona çarparken dünyanın en acılı haykırışı firar etti dudaklarından. Kontrolü tamamen kaybetti, araba yoldan çıktı.

Umursamadı, her şey bitsin istedi.

Geride telafi edilecek hiçbir şey kalmadığında pes etmek değil miydi doğru olan? Belki de öyleydi. Yine de karşıdan gelmekte olan bir aracı son anda fark ettiğinde direksiyonu sağa kırarak kendi şeridine girecek kadar hızlı refleksleri vardı. Araba sert bir fren yaparak yolun kenarında durduğunda, ne olduğunun, az önce nasıl bir tehlike atlattığının farkında değildi.

İçindeki yangın nasıl başladıysa öyle sönmeye yüz tuttu. Elleri direksiyondan kucağına düşerken yavaşça arkasına yaslandı. Ölmek istiyordu, daha önce ölüme bu kadar yakın olmak istediği hiçbir an olmamıştı. Ne için yaşıyordu bu hayatta? Cehenneme biletini hazırlamak için mi?

Hissizce güldüğünde, o biletin çoktan avuçlarında olduğunu biliyordu.

Dakikalarca hiçbir şey yapmadan arabanın içinde oturdu. Gözleri bir boşluğu izler gibi arabanın üzerine düşen kar tanelerini izledi. Annesi her kar tanesini bir meleğin yeryüzüne indirdiğini, bu yüzden tanelerin birbirine değmeden düştüğünü söylerdi. Kendini bir kar tanesi olarak düşündü. Hiç kimseye değmiyordu, kimse onu görmüyordu.

“Nasıl yaptın?” diye kımıldandı dudakları. Sessizlikle başlayan duyguları şiddetlendiğinde bir kez daha avuç içleriyle hınçla direksiyona vurdu. “Nasıl yaptın Allah’ın belası! Neden karşı koymadın!”

Öfkesinin içinde kavrulduğu saniyelerde, arabanın içinde telefonunun sesi yankılandı. Sakinleşmeye çalışarak yeniden arkasına yaslanırken bakışları yan koltukta duran telefona kaydı.

Babası arıyordu.

Babası onu hep arardı.

Nefesleri daha da hızlandı. Ruhu şaha kalkarken Tarık Solar’ın benliği yok oluşun eşiğine geldi. Titreyen ellerini bir perde gibi yüzüne kapadığında, ruhunun da karanlık bir perdenin arkasında kalmasını diledi. O perdeyi hiçbir el, hiçbir rüzgâr yerinden kımıldatamıyordu ve karanlıkların ardında kalan bir ruh, hiç açılmamış o perdenin ardında, sessiz ve karanlık bir sahnede tek başına oturuyordu. Beklediği bir şey vardı ama ne olduğunu bilmiyordu. “Yalvarırım gitmeme izin ver.” diye fısıldadı boğuk bir sesle. “Ben o adam değilim. Olamam.”

Sona eren çağrıyı saniyeler içinde bir yenisi devraldı. Ekranda yine aynı yazı vardı. Kaçışı olmadığını biliyordu, hiçbir zaman olmayacaktı. En azından her şeyin son bulacağı bir gün gelene kadar. Gerçekten böyle bir ihtimal var mıydı?

Bir an önce o günün gelmesini diledi. Bu, biraz olsun onu sakinleştirirken eski öfkesini kaybederek doğruldu ve telefonu aldı. Çağrıyı onaylayıp telefonu kulağına götürdüğünde yeniden koltuğa yaslanırken bakışlarını ön cama düşen karlara dikti.

Kar tanelerini taşıyan melekleri saymaya başladı. Bir melek, iki melek, üç melek…

“Oğlum?” Duyduğu ses telefonu delicesine sıkmasına neden oldu. Bakışlarını kar tanelerinden çekti.

“Baba?” Sesi titriyordu. Bunu saklayamadı, içten içe kanarken dışarı akan bir yarayı bantlamanın bir yolunu henüz öğrenememişti. Çünkü daha önce hiç bu kadar derinden kanamamıştı.

“Sesini duymak istedim.” Barbaros Solar’ın sesi uysal çıksa da her an patlamaya hazır bir tınısı vardı. Yanlış tek bir söz, genç adamın o patlamaya kurban gitmesine neden olabilirdi. “Hiçbir şey söylemeden çıkıp gittin. İyi misin?”

Tarık Solar acı acı güldü. Bu, yeterli bir cevaptı.

“Her zaman böyle olmayacak.” dedi babası. Elinde bir içki kadehi taşıdığını ve rahatça sağa sola adımlarken yüzünde kibirli bir ifade olduğunu tahmin etmek kolaydı. “İlkinde herkes için zor olur. Alışacaksın. Sonrakiler zor gelmeyecek.”

“Sonraki olmayacak.” Sesindeki inanç genç adamı afallattı. Ama tutunduğu inançları olacaktı onun en büyük celladı. “Bir daha bana böyle bir şey yaptıramayacaksın.”

Barbaros Solar yavaşça güldü. Alayla kuşanmış bir gülüştü bu. Aşağılayan ve küçümseyen. Onu yücelten ve onun dışında kalan herkesi diplere layık gören. “Yapacaksın Tarık.” Sesinde hiç tereddüt yoktu. “Bunu sen de çok iyi biliyorsun.”

“Baba,” Tarık Solar’ın sesindeki öfke yerini küllenmiş bir acıya bıraktı. Başını yeniden direksiyona yaslayıp gözlerini sıkı sıkıya kapattı. “Ben böyle biri değilim.” dedi acı içinde. “Yalvarırım azat et beni.” Biliyordu ki diklenerek karşı koysa da babası karşısında tek başına kazanması asla mümkün değildi.

En yakınındakilerden olduğundan, gücüne en çok şahit olanlardan biriydi.

“Azat olmak diye bir şey yok, Tarık.” Barbaros Solar’ın sesi şimdi anlayışını kaybetmişti. “Kimin oğlu olduğunu unutmayacaksın artık. Benimle, benim yolumda yürüyeceksin. Bugün yaptıkların, gelecekte yaptıklarının yanında silik birer anı sadece. Sen bugün yalnızca bir nefes üfledin, ben sana kasırga çıkarmayı öğreteceğim.”

Ve o kasırgalar, insanların canını yakacak, diye düşündü kahrolarak.

İnledi. “Yapamam.”

“Yapacaksın. Yarın gece, aynı saatte, aynı yerde. İkinci sorguna başlayacaksın. Orada olmazsan Tarık,” dedi babası kesin bir sesle. “Neler yapacağımı tahmin edebiliyor musun?”

Edebiliyordu ama etmek istemiyordu. Düşünebiliyordu ama düşünme yetisini bile kaybetmeye razıydı. Yirmi bir yaşındaydı, dünyayı değiştirecek gücü yoktu. Dünya onu değiştirirken karşı koyacak gücü olsun istiyordu sadece, başaramıyordu.

“Biraz zaman ver bana.” Çaresizliği, yırtık sayfaların üzerine manzaralar işleyen bir ressamın fırçasından sayfaya aktı. “Bu kadar erken olmasın. Lütfen…” Nefes alabilmek için kazağının yakasını çekiştirdi. “Yarın çok erken. Yarın yapamam. Biraz daha zaman, kaldıramıyorum…”

Babasının vereceği cevabı beklerken kalbi göğüs kafesinin içinde hızla attı. Biliyordu ki ona verilen hiçbir zaman bu acıyı dindirmeye, sindirmeye yetmeyecekti. “Pekala,” dese de babası bu zayıflığından hiç memnun kalmamış gibiydi. “Bir hafta evde kal, dinlen. Okula gitmene gerek yok. Ama Tarık,” Barbaros Solar dişlerini sıktı. “Bir hafta sonra şimdikinden çok daha güçlü biri olarak çıkacaksın karşıma. Yoksa ben seni istediğim güce eriştirene kadar, o sorgu koltuğuna seni oturturum.”

Tarık Solar’ın başı dönmeye başladı. Telefon neredeyse elinden düşecekti.

“Şimdi neredesin biliyorum ama yeniden şehre dön. Galeriden aradılar az önce. Lara yine ortalığı karıştırıyormuş. Kardeşini alıp eve götür.”

Kardeşinin adını duyunca Tarık Solar’ın baş dönmesi yerini sarı saçlı bir kızın hayaline bıraktığında, göğsündeki sıkışma biraz olsun çözülür gibi oldu ve derin bir nefes aldı.

“Ve Tarık,” diye devam etti babası. “O kadar akılsız olduğunu sanmıyorum ama,” Tehditkâr bir şekilde güldü. “Çeneni kapalı tutmayı da öğrenmen gerekecek.”

Yaşanan onca şeyden sonra konuşabilmek gerçekten mümkün müydü? Babasına verecek cevap bile bulamadı. “Ben bu gece eve gelmem. Akşama Erdal’ı yollarım eve. Bir şeye ihtiyacın olursa ondan istersin.” dedi Barbaros Solar ve oğlunun vereceği cevabı beklemeden telefonu kapattı.

Telefon kapandığında Tarık ne yapacağını bilemez bir halde doğrularak bakışlarını yeniden karlara dikti. Telefonu tutan eli halsizce kucağına düştü. Gözlerini kırpıştırdı, kendine gelmesi gerektiğini biliyordu. Sakinleşmeliydi, bedeni toprağa girse de ruhunun yaşadığına inandığı öz babası her zaman uysal ve kontrollü biri olmuştu. Onun gibi olmalıydı, kontrolü kaybettiği vakit bir daha yolunu bulamazdı.

Telefonu yan koltuğa fırlattı. Kendini toparlamak için parmaklarını saçlarından geçirdi, gözlerini ovuşturdu ama arabayı çalıştırıp da yola koyulduğunda birkaç dakika öncesinden hiçbir farkı yoktu.

“Geçecek.” diye mırıldanıyordu sürekli. “Yarın böyle hissetmeyeceksin. Geçecek.” Oysa geçmeyeceğini çok iyi biliyordu. Çünkü ruhundaki duvara artık hiç silinmeyecek bir çentik atılmıştı. Asla silinmeyecekti. Ölene dek.

Ve öldürene dek.

İçindeki vahşi duyguların yeniden uyanmasına izin vermekten korkarak yolculuğuna devam etti. Ama hala sönmeyen bir şeyler olmalı ki istese de arabayı yavaş kullanamıyor, gaza yüklendikçe yükleniyordu. Bu yüzden şehir içine varması çok kısa sürdü.

Babasının yakın bir dostu olan, sürekli irtibat halinde oldukları oto galeriye geldi. Holdinge ait araçların çoğu buradan temin edilirdi ve galerinin sahibi, en büyük müşterilerinden olan Barbaros Solar’a saygı duyardı. Kardeşinin burada ne yapıyor olabileceğine dair hiçbir fikri yokken arabayı galerinin önüne park etti.

Telefonu yanına almayacaktı. Kazağını çekiştiririp yakasını düzeltti. Arabanın kapısını açtı ve karla kaplı zemine bastığında ezdiği karlardan çıkan sesler kulağına doldu. Ayağında siyah postallar vardı. Siyah bir kot pantolon giymişti. Siyah boğazlı kazağının üstüne ise boyu belinde biten, siyah bir süet kaban geçirmişti.

Arabadan indiğinde beyaz kar taneleri birer inci tanesi gibi üzerine dökülmeye başladı. Kapıyı sert bir hamleyle kapatıp kilitledi ve ellerini cebine sokarak karın altında galeriye doğru yürüdü.

Galerinin cam kapısı kayarak açıldığında sıcak hava suratına çarptı, bundan hoşlanmadı. Soğuk hava hislerini kontrol etmesine hep daha çok yardımcı olurdu. Çalışanlardan biri onu içeri girer girmez tanıdı ve ne için geldiğini anladı.

“Kardeşiniz arka kısımda, Tarık Bey.” dedi saygıyla. “Hakan Bey de yanına.”

“Ne işi varmış burada, söyledi mi?” diye sordu tok bir sesle. Bir yandan da arka kısma doğru yürüyorlardı. Adımları büyük ve hızlı olduğundan genç çalışan ona yetişebilmek için adeta koşturuyordu. “Bence kendiniz görseniz daha iyi.” diyerek mahcup bir ses tonuyla konuştuğunda, Tarık uzun zamandır hissetmediği bir duygunun esiri oldu.

Merak.

Ne yeriydi bu duygunun ne zamanı. Bütün duyguları en uçlarda yaşayıp, hiçbir şey hissedememek arasında bir yerdeydi. Sıradan, insani duygular ona yalnızca zarar verirdi artık, bunu biliyordu.

Hissetmek istemiyordu.

Belki de en çok hissedebilmeyi istiyordu.

Başkalarının ona dayattığı duyguları değil, kendi seçtiği duygularla yaşayabilmeyi.

İçinde filizlenen merak duygusunun karşılığını bulması yalnızca yarım dakika sürdü. Araçların sergilendiği arka kısma girdiğinde çalışan onu otomobiller için ayrılan kısma değil de başka bir kısma götürdü.

Motorlar.

Lara Solar, bir motorun üzerindeydi.

Kardeşini görür görmez ayaklarına çivi çakılmış gibi duraksadı. Bir süredir adamakıllı eve uğrayamadığından kardeşini görmemişti ve şimdi yeniden onu görmek, zamandan bir parçaya dokunmak gibiydi. Tanıdık ve güvenli bir parçaya. Lara Solar o kadar aynı ve bıraktığı gibiydi ki kendi de onu bıraktığı zamanki gibi kalabilmek isterdi. Ama değildi.

Artık o adam değildi.

Olanları hatırlamak yeniden içindeki yangını harekete geçirdiğinde, kendiyle birlikte pek çok kişiyi yakmaya hazırdı ve ilk kurbanı başını kaldırıp da onu gördüğünde, yangınına su serper gibi gülümsedi. “Tarık!” Lara hevesle ona el sallayınca bir an doğru kişiyle mi göz gözeyim diye düşündü. “Gelsene yanıma.”

Sersemliğini geçirmek için başını belli belirsiz iki yana salladı ve kardeşine doğru yürümeye başladı. Galerinin sahibi Hakan Bey tam yanı başlarında duruyor, motorun üzerindeki kızlara ümitsizlik içinde bakıyordu. Orada iki kız vardı. Lara’nın en yakın arkadaşı Mihrimah, her zamanki gibi yanındaydı.

“Hoş geldiniz Tarık Bey.” dedi galerinin sahibi. Tarık, bakışlarını bir an olsun kardeşinden ayırmadan, elini cebinden çıkarıp adamın ona uzattığı eli sıktı. “Ne oluyor burada tam olarak?”

“Tarık Bey kız kardeşiniz-“

“Motor satın almaya geldim Tarık.” Çoğu zaman ağlarken şahit olduğu bu ses, şimdi nasıl bu kadar hayat dolu hissettirebilirdi insana? Lara, üzerine bindiği motordan atladı ve koşturarak Tarık’ın önüne geldiğinde genç adam afallayarak bir adım geri çekildi ama kardeşinin onu bırakmaya niyeti yoktu.

“Tarık yaşım küçük diye bana motoru satmıyorlar.” Genç kız, elleriyle Tarık’ın kabanının yakasını yakaladığında genç adam o ellere şaşkınlıkla baktı ve ardından bakışlarını kardeşinin ışıldayan bakışlarına çevirdi. “Babam da işim var, şimdi uğraşamam dedi ama sen uğraşsana.” Lara, elleri Tarık’ın yakasındayken birkaç kere zıpladı. “Ne olur bana şu motoru satın al. Lütfen lütfen lütfeeeeen.”

“Tarık, bize, bu motoru al.” diyerek diğer taraftan Mihri tezahürat yapmaya başladığında çalışanlar karşılarındaki manzaradan bir an önce kurtulmak istercesine iç çekti. Lara on altı yaşında olsa da Mihri henüz on dört yaşındaydı ve dışarıdan ikisi de çocuktan farksızdı diğer insanların gözünde.

“Yaşın tutmuyor.” Tarık kaşlarını çattı ve yakasını tutan elleri sertçe tutup itti. Kardeşini kendinden uzaklaştırdığında yüzüne yayılan hayal kırıklığı, en az kendi içindeki kırıklık kadar gerçekti.

Ama bugün mutlu olmak istemiyordu. Bugün mutlu etmek istemiyordu. Bugün yalnızca uyumak ve her şeye sırtını dönmek istiyordu. Bir resim vardı gözlerinin önünde, yalnızca alev alması gerekiyordu. “İki yıl sonra ehliyetini al, öyle gel.”

“Ama senin yaşın tutuyor!” Kardeşinin yüzüne şimdi kara bir hırs yayılmış, hızlı hızlı nefes almaya başlayarak dişlerini sıkmıştı. “Alsan ne olur! Paramız mı yok? Sadece Sihirkent’in içinde sürerdim!”

“Kusura bakmayın Tarık Bey ama bunun çok riskli bir tercih olacağını size hatırlatmam gerek.” Galeri sahibinin söylediği cümle üzerine Lara hışımla ona döndü. Bir şey söylemek için dudaklarını araladı ama doğru kelimeleri bulamayınca yeniden son bir umut Tarık’a döndü.

Gözleri dolmaya başlamıştı.

“İlk kez senden bir şey istiyorum.” dedi sesi titreyerek.

Bu Tarık’tan istediği ilk şey değildi. Ama yine de ilkmiş gibi davranmak ikisinin de işine geldi. Çünkü önceki isteklerin sonunun da ne olduğu belliydi.

Tarık onu izlerken hissizdi. Yüzünde mimik oynamıyor, bakışlarına hiçbir duygu yansımıyordu. Arabadaki halinden eser kalmamıştı ve insanların yanında nasıl çelikten zırha büründüğünü kendi de yeni yeni keşfetmeye başlıyordu. “Eve gidiyoruz Lara,” dedi katı bir sesle. “Arkadaşını al, arabaya geç.”

“Ama ben ehliyet alana kadar bu motor satılacak!” diye bağırdı Lara. “Sadece bir tane kaldığını söylüyorlar. Senin araban var. Ben de motor sürmek istiyorum. Yürümek istemiyorum artık.”

Genç adam gözlerini kıstı. “Zaten yürümüyorsun, özel şoförün var.”

“Ha? Ne?” Kardeşinin yanakları kızarır gibi oldu. “Aynı şey değil, ben motor istiyorum. Onu istiyorum, Tarık. Söz bir daha hiç sorumsuzluk yapmam. Sana da zorluk çıkarmam, lütfen benim için al.”

Mihri hala sessizce tezahürat yapmaya devam ediyordu. “Tarık, bize, bu motoru al.”

Tarık yeniden başını eğdi ve kardeşine dikkatle baktı. Yüzünün etrafına dağılan buğday sarısı kırpık saçlarına, şeffafmış gibi ince görünen beyaz tenine, duman rengi gözlerini çevreleyen koyu renk kirpiklerine, öfke ve hayal kırıklığıyla dolan gözlerine…

Bu kız masumdu, çok masum. Ama öfkeliydi. Ona ve soyadına. Anılarını yakmasına. Şimdi bir teselliye ihtiyacı varken en büyük tesellisinin bu kız tarafından yıllar önce yakılmasına. Yokluğa, hiçliğe, duygulara, hayallere, hepsine öyle öfkeliydi ki hislerini durdurmayı başaramıyordu.

“Bir kere daha söylemeyeceğim.” Lara’nın ürkerek geri çekilmesine neden oldu. “Arabaya geçin.”

“Ama Tarık-“

“Hadi!” Bir anda kükrediğinde sesi içeride kırbaç gibi şakladı ve kardeşi yerinden zıplarken gözünden bir damla yaş aktı.

Elleri titredi, Tarık görmesin diye arkasına sakladı.

“Ben bunun öcünü alırım senden.” dedi ağlamaklı bir sesle. “Hadi gel Mihri.” Arkadaşına elini uzattığı vakit titreyen elini Tarık gördü. İçinde bir şeyler kıpırdanır gibi oldu, tez zamanda o hissi bastırdı ve bakışlarını onlardan çekti. Bir süre direndi, gözleri yine boşluklarla mücadele etti ama iradesi ilk yenilgisini, uzaklaşan kızların ardından bakmasını sağlayarak indirdi ona. Elinden kayıp giden pek çok şeyin ardından baktığı gibi baktı uzaklaşan kıza.

“Tarık Bey-“

“Sonra lütfen.” Kimseyle konuşmaya tahammülü yoktu. Tüm tahammül sınırları içinden sökülüp alınmıştı. Motorların sergilendiği bölümden ağır adımlarla çıkarken galerinin sahibi de peşinden geliyordu. İçerinin sıcağı da onu bunaltmaya başlamıştı. Bir an önce buradan kurtulmak istiyordu.

Ama galerinin camdan duvarları önüne geldiğinde duraksadı. Dışarı çıkmak yerine camın önüne yürüdü ve ellerini ceplerine sokarken dışarıyı seyretmeye karar verdi. Kardeşi dışarıdaydı. Galerinin önünde geniş bir açık alan vardı ve şimdi orada arkadaşıyla birlikte kartopu savaşı yapıyorlardı.

Aslında ellerine geçen tüm kartoplarını Tarık Solar’ın arabasına fırlatarak arabanın canına okuyorlardı. Ötmeye başlayan alarmdan zerre korkuları yok gibiydi.

Tarık bir kez daha gözlerini kardeşine dikti. Üzerine pembe renkte bir şişme mont giymişti. Nedense her kış aynı montu giydiğini görüyordu ve bu onu şaşırtıyordu. Çok seviyor olmalıydı. Ama soğuk havaya, kışa rağmen boyu dizlerinde biten bir elbise giymişti.

Esasında kardeşiyle ilgili her şey saçmaydı. Deliceydi, çılgıncaydı. Artık onu anlamaya çalışmak istemiyordu.

Çünkü önce kendini anlaması, yaptığı şeylerle yüzleşmesi ve kabullenmesi gerekiyordu. Yine de o, Tarık Solar’dı. Tüm duygularının mezara gömüldüğüne de inansa, duyguları toprağı kazıyarak dışarı çıkıp ruhuna geri koşan bir adamdı. Gözlerini karşıdaki manzaradan ayırmadan, “Motoru alıyorum.” dedi yanındaki adama.

“Anlayamadım.”

Bir kere de anlayın da şaşırtın beni.

“Motoru,” dedi bastıra bastıra. “Satın alıyorum.” O sırada kardeşi yere çökmüş, yeni ve devasa bir kartopu yapmakla meşguldü. “Ödeme için holdinge fatura yollayın. Reşit olunca Lara yeniden o motor için buraya gelecektir. O vakte kadar motoru depoya bir yere kaldırın, tekrar almak için geldiğinde hala satılmadığını söyleyip ona satıyormuş gibi yapacaksınız.”

“Ama,” Yanında duran adamın kafası epey karışmıştı. “Onca zaman biz nasıl satılmış ürünü-“

“Kira faturasını da üstüne eklersiniz.” dedi adamın sözünü keserek. Barbaros Solar’ın parasını harcarken zerre vicdanı sızlamadı. Elinden gelse holdingi çökeltip babasının süründüğünü görmek istiyordu. Bugün olanlar son damlaydı, ne babası ne de o artık başlamış olan şeyi durdurmanın bir yolunu bulamayacaktı.

“Ama neden?” diye ısrar etti adam. “Neden şimdi onun için aldığınızı söylemiyorsunuz?”

Bir yerlere yumruk atmamak için kendini zor tutarak dişlerini sıktı. Bazı resimler yorumlanamazdı, bazı resimler sadece his olarak yer ederdi insanın içinde. “Reşit olduğunda kendi satın alacak.” dedi sertçe. “Ve bu olaydan kimsenin haberi olmayacak.”

“Kardeşinizle aranızın pek iyi olmadığı tüm cemiyet tarafından bilinse de,” Galeri sahibinin sesi merak doluydu. “Onun için bir iyilik yapıyorsunuz. Bunu bilirse ikiniz için de daha iyi olmaz mı?”

Tarık Solar yalnızca gülümsemekle yetindi. “Bizim iyiliklerle düzelecek bir ilişkimiz yok.” Kendini inandırdığı gerçek buydu.

Dışarıdaki manzarayı seyretmeye devam etti. Sessizdi, konuşmuyordu. Artık gitmesi gerektiğini anlayan galeri sahibi ona veda ettikten sonra işlemleri halletmek için içeri geçince, Tarık tüm dikkatini kardeşine verdi.

Şimdi bir kartopu yapmıştı, şimdi doğrulup saçlarındaki karları silkeliyordu, şimdi elindeki kartopunu Tarık’ın arabasına fırlatıyordu ve şimdi de… Tarık Solar’ın arabasının sileceklerini kırmaya çalışıyordu.

Karşısındaki manzaraya ne tepki vereceğini bilemeyen genç adam, bir anlığına gün içinde yaşadığı o korkunç duygulardan sıyrılır gibi oldu. Sanki kar taneleri o an yavaşladı. Zaman, genç adamın durgunlaşan hislerini saygı duyarmış gibi akmayı bıraktı ve adamı o anın içine kilitledi. Karın alında kuş gibi oradan oraya zıplayan kız, zamanın kanadına takılan bir tüy tanesine dönüştü, karların arasında uçuştu ve az önceki hüsranına rağmen yüzünde aydınlık bir gülümseme belirdi.

Tarık Solar’ı şoka uğratan şey, önünde durduğu cama düşen yansımasıyla göz göze geldiğinde, aynı aydınlık gülümsemenin kendi yüzünde de oluşuydu.

Bir adım geri çekilerek gözlerini kırpıştırdı, gülen yansımasını saniyeler içinde toza dönüştürdü.

Boğazına yırtıcı bir his tırmanınca kendini toparlayarak yutkundu ve cama yumruk atma isteğini bastırarak ağır adımlarla dışarı çıktı. Neden gülmüştü az önce? Oysa hayatında gülünecek hiçbir şey kalmamıştı.

Dışarı çıkar çıkmaz göğsünün ortasına bir kartopu isabet ettiğinde sendeleyerek bir iki adım geriledi. Her şey çok ani olmuştu. İki kız, ardı arkası kesilmeyen kartoplarını üzerine fırlatmaya başladıklarında öfkelendi.

“Kesin şunu.” Üzerine atılan topları savuşturmaya çalıştı.

“Hepsi senin yüzünden!” diye bağırdı kardeşi. “Niye almama izin vermedin o motoru?”

“Tarık Solar’a ölüm!” diye yeni bir tezahürata başladı Mihri.

“Atmayın dedim size!” Yanlarından geçen insanlar onlara keyif ve kınama karışımı bakışlar atarken Tarık Solar bu bakışların üzerinde olmasından nefret etti. Sanki bugün ona bakan herkes ne yaptığını görüyordu. Ellerine bulaşan kanı, ruhunun nasıl yok olmaya başladığını görüyorlardı. Parmakları kırılıyormuş gibi, kemikleri sızlamaya başladı.

“Lara!” Kükrercesine kardeşinin adını andı. “Dur dedim sana!”

Onlara yaklaşmasına üç metre kalmıştı ama kardeşinin durmaya niyeti yok gibi görünüyordu. Bu onu daha da öfkelendirdi. Üzerine fırlatılan kartoplarını umursamadan eğildi ve yerden topladığı karlarla yalnızca beş saniyede oldukça sert bir kartopu yaptı. O sırada kardeşi, arabasının kaputundaki karları toplamakla uğraşıyordu ve sırtı Tarık’a dönüktü.

Tarık Solar’ın hiç düşünmeden elindeki topu fırlatmasıyla eş zamanlı olarak Lara arkasını döndüğünde, kartopu talihsiz bir şekilde, şiddetle sol gözüne çarptı.

“Siktir.” diye fısıldadı Tarık.

Bu darbeye hazırlıklı olmayan Lara darbenin şiddetiyle sendeledi ve saniyeler içinde popo üstü yere düştü. İlk an bir ölüm sessizliği oldu. Tarık, yüzüne dökülen kahverengi saçlarını hışımla geri iterken nefes nefese yere düşen kardeşine baktı. Donakalmıştı.

Ve sonra sessizlik, kardeşinin ağlama sesiyle bölündü. Ellerini yaralı gözüne kapadı.

“Onu vurdun!” diye bağırdı Mihri Tarık’a öfkeyle bakarken. “Katil! Arkadaşımı gözünden vurdun!”

Tarık Solar’ın içi yanmaya başladı. Bu öyle bir yangındı ki ne üzerine düşen karlar söndürebilirdi ne de içinde boğulduğu sonsuz deniz. Yutkundu, yutkununca da geçmiyordu. Katil… “Siz ne bilirsiniz ki…” diye mırıldandı. Hareket edemiyor, bir şeyler yapamıyordu. Gökten bir mucize düşmesini ve onu bu andan bir an önce kurtarmasını bekliyordu.

Kardeşinin ağlaması şiddetlendiğinde kendine gelir gibi oldu. Etrafta ona bakan, onu kınayan gözlerin sayısının arttığını fark edemedi bile. Düşünmeden harekete geçti ve karları ezerek kardeşine doğru koştu. Hala düştüğü yerdeydi, ellerini gözünden çekmeden ağlamaya devam ediyordu.

“Kenara çekil.” dedi Mihri’ye kardeşinin yanına çöküp.

“Dokunma ona!” Mihri, Tarık’ı itecek olduğunda, ” Çekil dedim Mihri!” demesiyle kız korkarak kenara sıyrıldı.

Tarık’ın elleri yeniden titremeye başlamıştı. Ne yapılırdı böyle bir durumda? Ne denirdi? Can yakmayı öğreniyordu artık, bir acı nasıl yok edilir bunu hiç bilmiyordu. Öğrenmesine izin vermemişlerdi. Titreyen ellerini, kardeşinin gözüne bastırdığı ellerine dokundururken, “Bakayım,” dedi yavaşça.

Keşke yalnızca bakmasam, görebilsem. Keşke yalnızca bakmasalar, görebilseler.

“Dokunma bana.” dedi Lara Solar sessiz gözyaşları içinde. Karlı zeminde geriye doğru kayarak ondan uzaklaşmaya çalıştığında Tarık’ın elleri boşluğa düştü.

“Sadece motor istemiştim senden. Bu kadar kızacağını bilsem ister miydim?” Ağladığından nefesi kelimelere yetmiyordu ama yine de hiçbir şey olmamış gibi dik tutmaya çalışıyordu başını. “Belki de bilerek yaptın?” dedi sessizce elinin tersiyle gözyaşını silerken.

Ne yapacağını bilemeyen Tarık Solar, çareyi yine çelikten zırhına bürünmekte buldu. “Çek ellerini.” diyerek kardeşinin ince bileklerini yakaladı ve tüm karşı koyma çabalarına rağmen ellerini yüzünden çekmeyi başardı. Gördüğü manzara karşısında ise nefesini tuttu. Gözü gerçekten korkunç görünüyordu. Çoktan kanlanmış ve etrafı da yakında morluğa evirilecek bir kızarıklığın esiri olmuştu.

“Hastane.” dedi tek solukta.

“Gitmem.” Lara’nın yüzü ağlamaktan kıpkırmızı kesilmişti. “Ev.”

“Hastane.”

“Ev.”

“Hastane!”

“Cehenneme git!” Lara ellerini genç adamdan kurtarmaya çalıştı. Ne kadar çabalasa da karşısındaki Tarık Solar’dı. “Ama geçerken beni eve bırak, Tarık.” Lara yeniden ellerini sol gözüne kapadı.

“Deli edeceksiniz beni.” Genç adam ne yapacağını bilememenin verdiği rahatsız edici hisle yerdeki kızı kollarından tutarak tek hamlede kaldırdı. Çok zayıftı, üflese havaya karışacak kadar hafifti varlığı. Bir eliyle kardeşini kolundan sıkı sıkıya tutarken cebinden anahtarları çıkartıp arabanın kilitlerini açtı. “Bin.”

Kardeşinin itiraz edecek gücü bile kalmamıştı. Önce o, ardından arkadaşı arabanın arka koltuğuna tırmanarak bindiklerinde genç adam sertçe kapıyı kapattı ve uzun adımlarla arabanın etrafından dolanarak şoför koltuğuna geçti.

Hiçbir şey beklediği gibi gitmiyordu. Önünde bir yol vardı ama sonuna dair umut verici tek bir ışık bile yoktu. Yalnızca karanlık vardı, sonsuzluğa uzanan. “Çekilin önümden.” diye fısıldadı arabayı çalıştırırken. Usulca yeryüzüne doğru süzülen kar tanelerini taşıyan meleklerle konuşuyordu. “Hiçbir şeye faydanız yok. Onu neden korumadınız?”

Arka koltuktan acı dolu iç çekişler kulaklarına doldukça kendine olan nefreti artıyordu. Ne konuşmayı biliyordu ne anlaşmayı. Ne anlatmayı biliyordu ne de içini açmayı. O kadar yalnızlık doluydu ki hayatı, hayata ondan daha yabancı kimse olamazdı.

Arabayı Sihirkent’in girişine sürene kadar gözlerinin önünde kara bir perde vardı sanki. Ama o kadar fevri olmamalıydı. Yalnızken başına gelecekleri umursamıyordu ama arabasında iki tane masum ruh varken gözlerinin önündeki perdeyi kaldırabilmek için epey uğraştı. Arabayı Sihirkent’in girişine park ettiğinde omuzlarında akıl almaz bir ağırlık vardı.

“İnin.” dedi sessizce.

“Ama Lara gözlerini bile açamıyor. Eve kadar nasıl yürüyeceğiz?” diye sordu Mihri öfkeyle. “Hem onu yaraladın hem de sahip çıkmıyorsun.”

“Size inin dedim!” Kızlar arabadan inmeye yeltenmeyince kapısını öfkeyle açtı. Bilmiyordu ki Lara’nın acısı arşa kadar tırmandığından etrafında olup bitenlerden haberi yoktu. Tarık arka kapıyı açıp Lara’yı kolundan yakaladı ve arabanın dışına sürüklercesine çekti.

“Acıtıyorsun!” Lara’nın elleri hala sol gözünün üstündeydi. Göz kapaklarını hareket ettirdiği vakit canı inanılmaz derecede yanıyordu. Yalnızca bir kaldırım taşına kıvrılmak ve uyuyana kadar orada kalmak istiyordu. Tarık, Mihri’yi de kolundan tutarak arabadan indirdikten sonra kapıyı çarparak kapattı. “Yürüyün eve.” dedi itiraz kabul etmez bir sesle.

“Ama Lara…”

Mihri’nin yeni serzenişlerine kulaklarını tıkayarak arabasına atlayıp son sürat yanlarından uzaklaştı.

Kulakları uğulduyordu. Dünyanın sesine sağırlaşmak ne demek şimdi daha iyi anlıyordu. Göremiyordu, duyamıyordu. İçinde bir şey vardı, bir his. Geçmesi gerekiyordu ama geçmiyordu. Boğazına dolanan görünmez eller tarafından nefesi kesildikçe her şeyi ardında bırakarak yok olmak istiyordu.

Beş dakikalık kısa yolculuğundan sonra arabayı bir kaldırım kenarına park etti. Koştururcasına kaldırıma çıkarak önünde durduğu eczaneye daldı. Daha içeridekinin konuşmasına fırsat vermeden konuşmaya başladı. “Bana ilaç lazım.” dedi nefes nefese. “Göz için. Kardeşimin gözüne kartopu attım- yani attılar. Gözü kanlandı ve kızardı, morarmaya başladı. Damla ya da merhem. Acil ilaç lazım!”

Tek solukta dile getirdiği cümleleri eczacı sakinlikle karşıladı ve böyle durumlarda hastaneye gitmenin daha sağlıklı olduğunu söylediğinde Tarık Solar iyice kontrolden çıktı. Nihayet adamı ikna edip de ilaçlarla birlikte eczaneden çıkarken bir kez daha öfke sınırı en uçlara kadar tırmanmıştı. Geldiği yolu hızla geri dönerek Sihirkent’ten içeriye yıldırım hızıyla girdi.

Bilerek yapmamıştı, zarar vereceğini bilse asla yapmazdı. Verdiği zararların kotası dolmuşken bir yenisine daha katlanabileceğini sanmıyordu.

Evlerinin olduğu sokağa girdiğinde, birkaç metre ileride, bahçe kapılarının önünde küçük bir kalabalık görünce yüreği ağzına geldi. Neler oluyordu böyle? Bu olanlar, bu kalabalıklar ve hararetli olaylar, dahası bu hisler ona göre değildi. Yeniden sessizliğe ve karanlığa çekilmesi gerekiyordu.

Arabayı evlerinin önünde durdurunca hemen yan koltuktaki ilaçları alarak aşağı atladı. Arabanın farlarını bile isteye yakmış ve kardeşini karanlıkta bırakmamıştı. Kendi ruhundaki karanlığa rağmen.

“Hey!” Önündeki kalabalığa bağırdı. “Ne işiniz var burada!”

Ve kalabalığa seslendiği zaman, üç tane oğlanın irkilerek kenara çekilmesiyle o manzarayı gördü.

Kardeşi yere düşmüş, üstü başı tamamen çamura bulanmıştı.

Bir an gördüklerini algılayamadı. Bir kâbusun içindeymiş gibi zihninin içine sıkışıp kalmıştı. Düşünemiyor, anlamıyordu. Lara, arkadaşının yardımıyla ayağa kalkmaya çalışıyordu ve çamurlu eliyle bir yandan gözünü tuttuğundan yüzü de çamura bulanmıştı. Kurşun gibi sert bakışlarını üç tane oğlan çocuğuna çevirdi.

“Siz mi düşürdünüz lan onları!” diye kükremesiyle çocuklar arkalarına bile bakmadan koşmaya başladılar. Bu çocukları tanıyordu. Üçü de kural tanımaz, önüne gelen her yaşıtına sataşırdı ama daha çok hep kardeşiyle uğraştıklarını bilirdi. Birkaç kere Lara’ya deli diyerek sataştıklarına şahit olmuştu.

“Senin yüzünden.” dedi Mihri arkadaşına sarılırken. “Niye bıraktın bizi? Sıkıştırdılar işte.”

Duydukları Tarık Solar’ın bir anlığına ellerinin titremesine neden oldu. Ne zaman bitecekti bu korkunç gün? Güçlü adımlarla yürüyüp yerdeki kızları tek hamlede kaldırdı. Lara tamamen dünyadan kopmuş gibiydi. Tepki bile veremiyordu olanlara.

“Evine git, Mihri.” dedi itiraz kabul etmez bir tonla.

“Ama ya Lara’nın gözü?”

Tarık Solar kendini sakinleştirmeye çalıştı. Eğer yeterince ikna edici olmazsa bu kızın da Lara’yı bırakıp gitmeyeceğini öğreneli çok olmuştu. “İlaç aldım tamam mı? Onunla ilgileneceğim. Sen de git duş al. Yarın yine buluşursunuz.”

“İyi olacak mı?”

“Evet dedim Mihri.”

“Beni çağırırsa hemen gelirim, seslen bana tamam mı?” Mihri Tarık’ın kolunun altından sıyrılıp arkadaşına sarıldı ve kulağına Tarık’ın anlayamadığı bir şeyler fısıldadı. Lara ona bile tepki veremedi. Tarık tutmuyor olsa yeniden yere düşmesi kaçınılmazdı.

Mihri yanlarından uzaklaşırken Tarık, kardeşini sürüklercesine eve götürmeye başladı. Bu kadar sessiz olması, bağırıp çağırmaması hiç iyi değildi. Yalnızca ağlıyor, karşı bile koyamıyordu. Ayakları sürekli birbirine dolanıyordu ve Tarık her seferinde kolunu daha sıkı tutarak düşmesine engel oluyordu ama her seferinde canını biraz daha yaktığının farkına varamıyordu.

Nihayet odaya ulaştığında kardeşinin kolunu bıraktı ve bırakır bırakmaz Lara çamurlu kıyafetleriyle yatağa koşturunca yeniden sırtından yakaladı. “Gel buraya.” dedi hışımla. “Önce duş al.”

“Uyumak istiyorum.” Lara Tarık’ın tutuşundan kurtulmak için çırpındı. O sırada Tarık dolaptan Lara için önüne gelen ilk pijama takımı almış ve onu banyoya doğru sürüklemeye başlamıştı.

“Bırak beni diyorum sana!” dedi onca hırs ve hayal kırıklığının dışarı taşmasıyla. “Hepsi senin yüzünden! Kötüsün sen! Bilerek yapıyorsun bana bunları! O kartopunu da bilerek attın. Hep canımı yakıyorsun böyle. İstemiyorum seni! İstemiyorum!” Boğazını yırtarcasına haykırdığında ve yürümemek için ayak dirediğinde, Tarık onu inatla yürütmeye çalıştığından dizlerinin üstüne yere düştü.

Tarık ise inatla onu bırakmayınca bir yırtılma sesi duyuldu. Lara’nın pembe şişme montu yırtılmıştı.

Lara bunun farkına vardığında çığlık atarak eskisinden daha çok çırpınmaya başladı.

“Yeter artık!” Tarık hışımla yere eğilip kızı kollarından yakaladı.

Üzerine çullanan koca bedenin ona zarar vereceğinden korkan Lara, “Vurma bana Tarık.” diyerek yüzünü kollarının arasına saklayınca Tarık Solar iyice kontrolden çıktı.

“Ne zaman vurdum sana lan! Ne zaman?” Kızı şiddetle sarstı ve Lara’nın aklının başından gitmesine neden oldu. “Ne zaman dövdüm seni! Hepsi senin yüzünden asıl! Bir kerede sesini çıkarmadan dediğimi yap! Bir kere de ne kadar korkunç bir adam olduğumu yüzüme vurma! Nefret ediyorum senden! Kundakçı! Bok mu vardı da bütün fotoğraflarımı yaktın! Söylesene!”

“İyi ki yaktım.” Lara hıçkırdı. Tarık’ı nasıl kontrolden çıkaracağını, onu en iyi nasıl yaralayacağını bildiğinden bu kozu kullanmaktan çekinmedi. Sol gözü artık hiçbir şey görmez haldeydi ama yine de yapacağını yapıyordu. “Yine olsa yine yakarım. Hiç pişman değilim. Hem de hiç!”

“Allah belanı versin!”

Tarık Solar çıldırmak üzereydi. Yeniden kardeşini sürüklemeye başladı. Lara ayağa kalkmamakta direttiğinden dizleri yere sürtünüyor ve Tarık’ın attığı her adımda derisi yüzülüyormuş gibi canı yanıyordu.

En sonunda genç adam banyonun kapısını hızla açtı ve kızı içeriye fırlattığında Lara dizlerinin üstüne düştü. “Kapının önünde bekliyorum. Duş almadan çıkmaya yeltenirsen kemiklerini kırarım senin.”

Elindeki pijamaları da kızın üstüne fırlattığında, pijamalar Lara’nın koluna çarparak banyonun zeminine düştü. Tarık kapıyı kırarcasına çekip kızı içeriye kapattı.

Tükenmişti, tam anlamıyla.

Anılar bir silah gibi ensesine dayandı ve tüm bedeni hissettiği soğukluk karşısında titredi. Hislerini dizginlemeyi öğrenmezse bir çıkış yolu bulamayacağını biliyordu ama gerçekler önünde duvar gibi dikildiğinden kaçacak hiçbir yol bulamıyordu. Bir kez daha olanları hatırlayınca tüm nefesi kesilir gibi oldu. Odada volta atarken tek seferde kabanını çıkarıp yere attı.

Her şeyden, herkesten gitmek istiyordu.

Babasını özlemişti. Bir teselliye ihtiyacı vardı. Her şeyin düzeleceğine dair bir güzel söz ya da donmuş bile olsa eski bir gülümseme. Ama artık hiçbiri yoktu. Sebebi ise, içeride ağlayan kızdı.

Düşünmeden harekete geçti.

Lara’nın kitaplığının karşısına geçip kitapları karıştırmaya başladı. Eline aldığı her kitabın sayfalarını hızlıca tarayıp sonra yerine geri bırakıyor, bazen bırakma zahmetine bile girmeden yere fırlatıyordu. Hırsı büyüdükçe, yangının şiddeti artıyordu. Sessizlik uzadıkça, çığlıklar içinde büyüyordu.

En sonunda eline Peter Pan kitabı geçti ve sayfalarını karıştırırken bir yıl önce denk geldiği iki tane origami figürü ayaklarının dibine düştü. Kitabı rafa geri koyduktan sonra eğilerek uzun parmaklarıyla figürleri kavradı.

Bir tanesi kuş figürüydü. Wendy.

Bir tanesi kedi. Leon.

“Her şeyi siz başlattınız.” diye fısıldadı figürlere nefretle bakarken. Yıllar geçtikçe kâğıtlar eskimiş ve yıpranmaya yüz tutmuştu. Yine de kardeşinin bu iki kâğıt parçasına ne kadar değer verdiğini biliyordu.

Pencereye doğru yürümeye başladı. Zihni sağlıklı çalışmıyordu. Kafasının içi bozulmuş bir televizyon gibiydi, sürekli kendi kendine kanallar değişiyor ve bu değişimle eş zamanlı olarak genç adamın hisleri de alt üst oluyordu. Storları kaldırıp pencereyi açtı ve suratına çarpan soğuk havayla derin bir nefes aldı.

“Her şeyi siz başlattınız.” diye fısıldadı yeniden. Figürleri iki parmağının arasına sıkıştırdı ve elini dışarıya uzattı.

O sırada banyonun kapısı kardeşi tarafından usulca açıldı. Önce kafasını azıcık dışarı uzatıp tehlike var mı diye etrafına bakındı ve odada Tarık’ı görmeyince rahatladı. Ardından bakışları pencereye döndü, asıl azabı o anda başladı. Genç adamın atmak üzere olduğu origami figürlerini gördüğünde.

“Hayır!” Araladığı kapıyı hızla açıp sendeleyerek genç adama doğru koşturdu ama Tarık sol elini göğsüne yaslayarak onu durdurdu. “Atma onları Tarık!” Yeni dinmiş gözyaşları tez zamanda geri döndü. “Yalvarırım atma.”

Tıpkı Tarık’ın istediği gibi duşunu almış ve pijamaları giymişti. Saçları hala ıslaktı ve sol gözünü artık hiç açamıyordu.

“Demek yine olsa yine yakardın öyle mi?” Genç adam dişlerini sıktı. Parmaklarını kımıldattığında Lara çırpındı. Ama Tarık onu tek eliyle bile o kadar kolay zapt ediyordu ki ona yaklaşamıyordu.

“Seni kızdırmak için söyledim Tarık. Yemin ederim çok pişmanım. Sen bana ihanet ettiğinden yapmıştım ama atmazsan unuturum bana yaptığını. Atma onları yalvarırım. Kâğıtların içinde Wendy ve Leon’un ruhları var. Atarsan ölürler.”

“Onlar zaten öldüler.” dedi Tarık, bakışlarını genç kıza çevirirken. “Sen öldürdün.”

“Tarık yalvarırım… Wendy’i bana annem kendi elleriyle yapmıştı. Ondan başka hatıram kalmadı.”

“Benim de yaktığın fotoğraflardan başka hatıram kalmamıştı. Küçük dostlarına hoşça kal de.” Tarık kardeşinin yalvarışlarına aldırmadan parmaklarını araladığında kâğıtlar rüzgâra karışarak önce havaya yükseldi, ardından kar taneleriyle birlikte yere düşmeye başladı. Aynı anda Lara’nın dudaklarından hıçkırık döküldü ve Tarık’ı kenara iterek pencereye doğru atıldı.

Eğer Tarık onu yakalamasaydı, belki de kâğıtların peşinden aşağı atlardı.

O kâğıtların içinde gerçekten de iki hayvanın ruhunun yaşadığına inanıyordu. Bazen onlarla konuşuyor, bazen af diliyordu. Bir çeşit günah çıkarma yöntemiydi o figürler, şimdi ikisi de karların arasına karışarak yok olmuştu ve biliyordu ki saniyeler içinde ıslanarak yok olacaklardı. Tüm günahlar artık Lara Solar’ın sırtındaydı.

Tarık Solar için her şey gittikçe daha da dayanılmaz bir hal almaya başlamıştı. Kardeşinin ne durumda olduğunu umursamadan belinden kavradı ve yatağa doğru sürükledi. Örtüyü kaldırıp fırlatırcasına yatağın içine bıraktığında, “Nefret ediyorum senden.” diyordu Lara, her nefes aralığında. “Onları ikinci kez sen öldürdün. Nefret ediyorum…”

“Kes sesini.” Tarık’ın yeniden kırbaç gibi şaklayan sesiyle susmak zorunda kaldı. Çünkü biliyordu ki sesi ne zaman bu korkunç tınıya bürünse, kardeşi ondan korkuyordu ve Tarık bu silahı kullanmaktan geri durmuyordu. “Şu ağlamanı da iki dakika içinde durdur.” dedi sertçe. “Gözüne damla sıkacağım.”

“Kör müsün ağlıyorum! Nasıl durdurayım ağlamamı?” dedi Lara. Yorganı sadece kafası dışarıda kalacak şekilde üzerine çekip titreyen bedenini Tarık’tan sakladı.

“Umurumda bile değil.” Tarık yere fırlattığı ilaç poşetini aldı. “Eğer iki dakika içinde ağlamanı durdurmazsan ilacı rüyanda görürsün ve sabaha kör biri olarak uyanırsın.”

Lara sessizce hıçkırdı. “Sen Darth Vader’sın.”

Tarık hırladı. “Sus.”

“Karındeşen Jack.”

“Beni çıldırtma!”

“Lord Voldemort.”

“Oraya gelip de ben susturayım mı seni?”

Buna gerek kalmadı, Lara sabaha kör olmanın korkusuyla dakikalar içinde kendini sakinleştirmenin bir yolunu buldu ve gözyaşları durdu. O süre zarfında odada huzursuzca dolanan Tarık, kızın kafasından geçen düşünceleri delicesine merak etti. Ara ara bir şeyler mırıldandığını fark etse de ne dediğini duyamadı, belki de duymak istemedi.

En sonunda kızın gözyaşlarının tamamen dindiğini görünce gidip yatağın kıyısına oturdu. Lara yatakta sırt üstü uzanmıştı ve bakışları tavandaydı. Sol gözü kızarmış, şişmiş ve etrafı da morarmıştı.

Kıza bakmamaya çalışarak ilaçları çıkardı. İlk önce damla sıkmasını söylemişti eczacı. Kızın üzerine eğildiğine korkudan irkildiğini görünce parmakları soğuk bir suya batırılmış gibi hissizleşti. Hâlbuki bile isteye hiçbir şey yapmamıştı ona, neden dünyanın en korkunç adamı sıfatına layık görülür hale gelmişti? Yanlış zamanda yanlış durumlarda bir araya gelmeleri kaderin onlarla dalga geçme yöntemi olmalıydı. “Ani hareket yapma.” diye uyardı onu ve yavaşça üst göz kapağına dokundu.

Tarık da ani hareket yapmamaya dikkat ederek kızın kızarmış gözüne birkaç damla ilaç damlattı ve gözyaşı gibi dışarıya akan birkaç damlayı da işaret parmağının sırtıyla sildi. Sonra da gözünün etrafına sürmek için aldığı merhemi çıkardı. Kardeşi, Tarık’ın dediği gibi ani hareket yapmıyor, kımıldamadan bekliyordu.

Onca zaman kızın uysallaşmasını dilemişken şimdi de bu uysallık genç adamın canını sıkar hale geldi. İş işten geçtikten sonra sakinleşmesinin de bir anlamı yoktu. Neden dur dediğinde durmamıştı? Her şeyin sorumlusu oydu. Bir kere lafını dinlese ikisi de sonu kötü biten yollara girmek zorunda kalmayabilirdi.

Tıpkı yıllar önce olduğu gibi. Eğer geç kalmayıp da ilk konuşan Tarık olsaydı, hala şimdiki gibi mi olurlardı yoksa Lara duyduklarına rağmen yine aynı şeyi mi yapardı bilemiyordu.

“Yılbaşı’nda babam büyük bir partiye katılacakmış.” dedi Lara Tarık’ın hiç beklemediği bir anda. Onca şeyden sonra kızın onunla yeniden konuşması mucize gibiydi. “Küçüğüm diye beni götürmeyecek.” diye devam etti. Tarık, morluklara merhem sürmeye başladığında canının yandığını belli etmemek için yorganın altında yumruklarını sıktı. “Sen de gidecek misin?”

“Sana ne.” dedi Tarık. “İster giderim ister gitmem.”

“Bence sen de git. Çünkü sen de gidersen Mihri’yle pijama partisi yapacağız.”

Bu yalandı. Tarık, yan komşularının yılbaşında aile büyüklerini ziyarete gideceğini biliyordu. Kızın evde yalnız kalmamak için bahaneler ürettiğini anladı çünkü geceleri evde yalnız kalmaktan korkuyordu. “Bilmiyorum.” diye mırıldandı. En az Lara kadar yorgun düşmüştü.

Kızın kirpikleri parmaklarına sürtündüğünde, bir fırçanın sayfaya sürtünen sesini duyar gibi oldu. “Kapat şu gözlerini.” diye azarladı onu. “Kör olacaksın hala parti mi düşünüyorsun?”

“Gidecek misin?” diye sordu Lara göğsü hızla inip kalkarken.

“Gideceğim Lara.” dedi Tarık sertçe. “Oldu mu? Sabaha kadar da dokunma gözüne, dinlen biraz. Sabah yine ilaç sürmek için gelirim.”

“Tarık,” Lara umut dilenir gibi Tarık’a baktığında genç adamın göğsü sıkıştı. Az önce bir dizi felaket yaşatmıştı kıza, bu şekilde bakmamalıydı. “Ölmemişlerdir belki,” dedi Lara kırık bir tonla. “Dışarı çıkıp bir baksam-“

“Uyu, Lara.” Tarık ilaçları kızın başucundaki komodine bıraktı.

Susacağını sanırken kardeşinin hala konuşmaya devam etmesi iyice sınırlarını zorladı. “Ama karnım aç.”

Uyurken karanlıktan korkmasın diye başucundaki küçük led ışıkları yaktı. “Zıkkım ye.”

Lara biraz daha yatağa gömüldü ama pes etmiyordu. “Sarelleli ekmek istiyorum.”

Tarık Solar cevap vermeden ayağa kalktı. Attığı her adımda kulağına dolan mırıltıları nefretle karşıladı. Kulaklarını tıkamak istedi. Kimse susmuyordu, en çok da ruhu. Bugün yaptıkları alıp başını gitmişti ve geri dönüşü yoktu. Binlerce cinayet işlemiş kadar yorgun hissediyordu kendini. Binlerce kez ölmüş kadar bedbaht.

Lara’ya cevap vermeden dadan çıktı.  Parmaklarını saçlarına geçirerek merdivenlere yöneldi ve kendine küfürler ede ede mutfağa indi. Her seferinde aynı şey oluyor, onca nefrete rağmen kızın isteklerine sağır kalamıyordu.

Belki ne nefretin tanımını ona yanlış öğretmişlerdi.

Bu gece evde ikisinden başka kimse olmayacağını biliyordu. Mutfağa girdiğinde ışıkları yakmadı. Zaten tezgâhın üzerindeki ışıklar loş bir aydınlık veriyordu içeriye. Oldukça tenha görünen mutfağın içinde bir süre ne yapacağını bilemedi. Dün ve bugün arasında, hayatını iki farklı renkmiş gibi hissettiren bir farklılık vardı.

Tezgâha doğru yürüyüp çikolata kavanozlarını hangi rafa koyduklarını hatırlamaya çalıştı. Beyni durmuştu. Birkaç tane kapağı açma girişiminden sonra nihayet aradığını buldu ve tık sesiyle tezgâhın üstüne koydu.

Duraksadı.

Sırtından aşağıya rahatsız edici bir ürperti yayıldı.

Bir fırtınaya teslim olacağını hissettiği an, tam da o andı. Yirmi bir yaşındaki bir ruha ev sahipliği yapan bedenini hareket ettireceği sırada ensesindeki ürperti kırılan cam parçaları saplanıyormuş gibi tenine yayıldı ve sırtına beklenmedik bir darbe indi. Saçlarında sert bir tutuş hissetmesinin ardından yüzü tezgâhın soğuk zeminine çarptı. Biri başının arkasına şiddetle bastırırken ellerini yakalayıp sırtında birleştirdi.

“Ben geldim.” diye fısıldadığını duydu Erdal’ın.

Başındaki tutuştan kurtulmak için çırpındı. Dişleri yanaklarının içine sürtünerek onu kanın tadıyla tanıştırmıştı. “Erdal bırak!”

“Kes sesini!” Erdal genç adamın saçlarını daha sert kavradı ve başını hızlı bir hamleyle tezgâha çarptığında Tarık’ın bakışları karardı. Okyanusun ortasına düşen damla gibi alnından başlayarak tüm hücrelerine yayılan acı, onda şok etkisi yarattı.

“Ne bok yemeye kaçtın bugün!” diye hırladı Erdal kulağına. “Nankör herif! Bir daha babana karşı böyle bir saygısızlık yapmayacaksın!”

“Siktir git Erdal!” diye bağırdı kendini kurtarmaya çalışarak. Elleri arkada birleştiğinden omuzları gerilmişti ve kendini kurtarmak adına giriştiği her hamlede kasları çığlıklar atıyordu. Alnından tezgâha süzülen kanın farkında değildi. Tek istediği şu an içinde olduğu resmi parçalara ayırmaktı. “Şerefsiz herif! Bırak beni! Babam bu yaptığını duyarsa-“

“Baban bu yaptığımı duyarsa,” Erdal Tarık’ın saçlarını bir kez daha çektiğinde genç adamın başı tezgâhtan ayrıldı ve boğazı her an kopacak bir ip gibi gerildi. “Ellerine sağlık der bana.”

Tarık Solar nefes almaya çalıştı. Acının başlangıcı belli değildi. İçindeki şey, ona pes etmesini söylüyor, direndikçe tüm gücünü ondan çekip alıyordu.

“Sen kimsin ki?” diye sordu alayla. Yüzünden aşağıya akan sıcak sıvı dudaklarına dokunduğunda, ölümün tadını hissetti. “Sen yalnızca babamın takım elbiseli köpeklerinden birisin.”

“Yanılıyorsun Tarık,” Erdal’ın sesindeki nefret, Tarık Solar’ın kendine duyduğu nefretten bile fazlaydı. “Ben, babanı bir daha yüz üstü bırakırsan senin ağzına sıçacak biriyim.” diyerek tek hamlede Tarık’ı tezgâhtan kaldırdı ve daha genç adam ne olduğunu anlayamadan dizine yediği tekmeyle dengesini kaybedip dizlerinin üstüne düştü. “Ben baban kadar merhametli olmam Tarık!”

Sersemlemiş haldeki genç adamın üzerine eğilerek çenesini sertçe yakaladı. Genç adamın saçları darmadağın olmuştu, dişlerinde dahi kan vardı, teni çoktan canlılığını kaybetmiş, onu bir cesedin yansımasıyla baş başa bırakmıştı ama onca darbeye rağmen gözlerini açabildiğinde ve Erdal’a ondan korkmadığını belli edecek şekilde gülümsediğinde, Erdal iyice kontrolden çıktı.

“Büyü artık.” Gözlerine kötülük tohumları kök salmıştı. “Babanın beklentilerini boşa çıkarmayacaksın. Ne derse yapacaksın. Bir daha çocuk gibi kaçtığını görürsem babandan önce ben mezara sokarım seni.”

Sözlerinin Tarık’ta hiçbir tesiri olmadığını bilmenin hırsıyla suratına sert bir yumruk geçirdiğinde, genç adam gürültüyle yere devrildi. Avuçları, karların üzerine serilen kardelen çiçekleri gibi taştan zemine serilirken parmakları acının saldırısıyla içe doğru kıvrıldı. Karşı koymuyordu, karşı koymak istemiyordu.

“Bu sana ilk ve son uyarım.” Erdal’ın varlığını yine yakınında hissettiğinde, omurgasına paslı bir bıçak saplanmış gibi bedeni gerildi. İçine düştüğü hissizlik, ölümü çağıran korkak bir çocuğun dudaklarından çıkan mırıltılar kadar belirsizdi ama aynı zamanda çocuğun içindeki korku kadar gerçekti hissettiği korku.

Erdal, Tarık Solar’ın içinde yarattığı canavardan yıllar sonra korkar hale geleceğinden habersiz, onu büyüttü ve besledi.

“Bugün o adama yaptığın şeyi bizzat yaşamak istemiyorsan, acımasız olmayı öğreneceksin.” diyerek son kez karnına tekme geçirdiğinde, genç adamın dudaklarından ölüm çanını andıran bir soluk çıktı ve bir yılan gibi kavislenen bedeni acı eşiğinin geçilmesiyle ikiye katladı.

Kollarını karnına dolayıp gözlerini sıkı sıkıya kapattığında, zaman kaburgalarına dolanan bir sicim gibi kemiklerini okşayıp, aldığı nefeslerde daha da sıkılaşarak acı içinde inlemesine neden oldu.

Erdal, yüzünde tiksinti dolu bir ifadeyle mutfaktan ayrıldığında da hala zeminde kıvrılmış halde yatıyordu.

Ölüm, yaşamı sevmeye çalışan insanların hayal kırıklıklarını sulayan bir işçiydi, o kökleri besleyen toprak ve toprakta açan hırçın bir çiçekti. Ama o topraklarda yaşam tohumları filizlenmiyordu.

Ölüm, Tarık Solar’ın yaşamının kıyısında yürüyen yorgun bir dilenciydi ve açlığı nüksettiği her seferde genç adamın yolunu keserek kirli yüzüyle onu korkutan, omuzları düşmüş, sefil bir varlıktı. Ama o sefalette yaşam can bulmuyordu.

Ölüm, Tarık Solar’ın içindeydi.

Zeminde kıvrılarak yattığı süre boyunca ruhunun bedeninden ayrılmaya başladığını hissetti. Etin deriden ayrılması gibi eziyet verici bir hamleyle ruhu bedeninden ayrılarak yükseldi ve loş mutfağın zemininde yatan bedenini gökyüzünden izler gibi izledi. Bakışları boşluğa bakıyor, bacakları tutmuyor, elleri halsizce taştan zeminin üzerinde duruyordu. Tarık Solar üşüyordu.

Dakikalarca zeminden kalkmayı başaramadı. Hissizdi, tükenmişti. Zaman bir hız treni gibi içinden geçiyor ve genç adamın ayaklarını raylardan kurtarmaya gücü olmadığından aldığı her nefeste yeni bir darbeyle sarsılıyordu. Bir kere daha kendini o rayda buldu, her yer delicesine sarsılıyor ve genç adam o rayın üzerinde dik durmaya çalışıyordu. Karşıdan bir zaman treni geliyordu. Onu parçalayıp geçmişe ve geleceğe dağıtmak üzere.

İçinde daha önce hiç hissetmediği bir his doğdu ve bu his onu zamandan çok daha önce parçalara ayırmaya başladı. Gözlerini kapattı ve açtı. Titreyen zemin değildi, titreyen kendi bedeniydi.

Ellerini soğuk zemine yaslayarak güç bela ayağa kalktı.

Artık o adam değildi.

Adımları yerde tok sesler çıkarırken gözlerine yerleşen buğulu bir ifadeyle yürümeye başladı. Merdivenleri tırmanıyordu. Gözlerindeki buğu bir camdan kaynaklanıyordu. Dünya ile arasına giren cama, ancak kendi yansıması düşüyor ve bu yansıma ona nasıl bir adam olduğunu hatırlatıyordu. Yeniden ve yeniden.

Merdivenleri tıpkı bir hayalet gibi sessiz ve hissiz adımlarla tırmandı. Düşünme yetisini kaybetmişti. Ters çevrilince içi boşalan bir bardak gibi değil de doluyken sert bir zemine fırlatılan cam bir bardak gibi boşalmıştı içi. Acımasızca ve vahşice. His namına hiçbir şey kalmamıştı içinde.

Çatı katının kapısını tekmeleyerek açtı.

Evlerinin çatısında arka bahçeye bakan küçük bir teras vardı. Bu katı kimse kullanmasa da ara ara gelir ve burada oturarak geceyi izlerdi. Ama bu gece niyeti izlemek değildi. Çatıda korkuluk yoktu. Ayakları kar birikintilerini ezmeye başladığında geceyi içine nefes gibi çekti. Hala kar yağıyordu. O kadar güzel yağıyordu ki, insanın karların arasına gömülesi geliyordu.

Çatının kıyısına doğru ilerlerken elleriyle kazağının ucunu yakaladı ve kaburgalarında hissettiği acıyı umursamadan üzerinden çıkarıp attı. Kar taneleri, içi yanan bir adamın tenine dökülmeye başladı. Bir toprağı andıran bedenine sızan taneler, içindeki henüz olgunlaşmamış duyguları sularken soğuğun öldürmesi gereken hisler, eskisinden daha harlı bir şekilde yanmaya başladı.

“Sakın beni tutmayın.” diye fısıldadı kar tanelerini taşıyan meleklere. “Sakın beni tutmayın.”

Adımları hızlandı, kalbi hiç olmadığı kadar hızlı çarptığında boğazını acı bir çığlık deldi. Sanki karların altında yaralı bir hayvan vardı ve son nefesini verirken kararmış gökyüzünden yardım dileniyordu. Karlar ayakları altında ezildi, fırtına şiddetlendi, gece daha da karardı ve Tarık Solar terasın kıyısına ulaştı.

“Beni tutmazsanız biter.” Gözleri hiçbir şey görmüyordu. Ayaklarının uç kısımları terastan dışarı taştı. Bedeni sendeledi. Rüzgâr bir kamçı gibi sırtında şakladığında bakışları aşağıdaki bembeyaz manzaraya kaydı. İşte bu, görebileceği tüm manzaralardan daha güzel, tüm resimlerden daha anlamlıydı.

“İsteyerek yapmadım.” Bakışları uzayıp giden karlı manzaradan ayrılmayı reddediyordu. Evler vardı, çatılarına serilen beyaz birikintinin altında yaşadığını bildiği sıcak yuvalar. Asla şahit olmadığı şömine çıtırtıları ve ateşin önünde oturup gülümseyen insanlar. “Affet beni baba, ben senin gibi olamadım.”

Yüreğinde vicdan kırıntısı son damlasına kadar emilmişti. Bugün yaptığı şeyi hatırladığında parmak boğumları gerildi. Akıttığı kanlar gökyüzünden düşen kar tanelerine karışarak kavruk tenine kırmızı birer damla gibi düştü. İçi sızladı. Kötülüğün tohumlarının içine ekildiği her saniye, çorak bir araziye dönüşmek isteyen Tarık Solar, şimdi ruhuna saplanan köklerden kurtulamayan bir avuç topraktı.

“Düşmek istiyorum baba… Atlamak değil düşmek istiyorum. Suçu benim üstüme kalmadan düşmek istiyorum.”

Göğsü hızla yükselip alçalıyordu. Kahverengi saçlarına düşen kar taneleri bu acılı adama acır gibi hassastı. İçi parçalanıyordu. Kulaklarına bir çığlık doldu, bu kendi çığlığıydı. Ellerini kulaklarına kapattığında bedeni bir kez daha sallandı. Rüzgâr az daha şiddetlense arzuladığı düşüşe kavuşacaktı.

“Sakın beni tutmayın…” diye sayıklamaya devam etti.

O resim hiç yapılmamıştı aslında, sayfa daima boş kalmıştı. Yıllarca süren bu boşluk ise şimdi sayfanın yırtılmasıyla son buluyordu. Yeniden kar tanelerini saymaya başladı. Binlerce melek görüyordu aynı anda, binlerce şeytan. “Bir melek, iki melek, üç melek…” diye saymaya devam ederken başını eğdiğinde, bahçelerindeki karların arasında küçük bir beden görünce, son kez aralandı dudakları. “Son bir melek daha…”

O son melek, Lara Solar’dan başkası değildi.

Kardeşi tüm itirazlarına rağmen gizlice dışarıya çıkmış, üzerinde ince bir pijama takımı olmasını umursamadan karın altında Tarık’ın attığı origami figürlerini arıyordu. Ruhu tuhaf bir dinginliğin parçası olduğunda ellerini halsizce iki yanına indirdi. Omuzları aşağıya düşerken başını eğdi, nefesleri yavaşlar gibi oldu. “Ne işin var senin orada?” diye fısıldadı.

Kaderin ilginç bir oyunuydu olanlar. Lara, her şeyden habersizce ve biraz da genç adama yakalanacağı korkusuyla hızla karların arasında geziyor, parmaklarıyla birikintileri eşeliyor ve yere düşen kâğıtları arıyordu. Tıpkı Tarık solar’ın aynı şekilde karlara gömülen ruhunu aradığı gibi.

Ayaklarını zeminden kaldırmadan kendini bir adım geriye çekti. Bacakları titriyordu. Ne yapıyorsun Tarık diye fısıldadı zihnine. Kardeşi… ona yemek götürmeliydi. Sarelleli ekmek… Karnı açtı, aç olmak ne demek çok iyi biliyordu. Kardeşi aç kalmamalıydı.

Bir rüyadan uyanmış gibi yavaşça çatının kenarından uzaklaştı ve geldiği yolları yavaşça geri yürüdü. Yere attığı kazağını aldı, ıslanmış ve kanlanmış olmasına rağmen tekrar giydi. Çatıdan çıkıp mutfağa inmesi birkaç dakikasını aldı. Soğuktan ve gerginlikten tüm bedeni uyuşmuş, uzuvları ondan bağımsız hareket ediyormuş gibi hissediyordu.

Yine de bu gecenin en önemli amacına dönüşen o eylemi gerçekleştirmekten, kardeşinin karnını doyurmaktan başka bir şey yapmak istemedi. Kararan hayatının en sıradan, en saf kalan parçası buydu. Çikolata kavanozunu, ekmeği ve eline de bir tane kaşık alarak merdivenleri tırmanmaya başladı.

Kardeşinin odasına geldiğinde ne yapacağını bilemedi. Şimdi zihni fırtınada talan edilmiş bir açık araziye benziyordu ve sağ kalan tek bir düşüncesi bile yoktu. Ne yapmaya yeltenmişti az önce bunu bile sağlıklı bir şekilde yorumlayamıyordu.

Üst üste aldığı darbeler, birbiri ardında devrilen kitap sayfaları gibi ruhuna yığıldıkça son sayfaya sürüklendiğini hissediyordu ama sayfalar hiç tükenmiyordu. Kardeşinin odasının kapısını açtığında, çoktan kardeşinin geri dönüp yatağına kıvrıldığını gördü.

Lara, yorganı tepesine kadar çekmişti ama kapının açıldığını duyunca hemen kafasını dışarı çıkardı ve Tarık’ın elindekileri görünce yüzüne bir gülümseme yayıldı. Tarık bu gülümsemenin bile farkına varamadı. Ağır adımlarla içeriye girip yatağa doğru ilerlerken Lara yataktan tamamen doğrularak kucağına bırakılan çikolata kavanozunu aldı.

Ve sonra başını kaldırdı.

O an, Tarık Solar’ın darmadağın olmuş halini görerek nefesini tuttu. Kavanozu tutan parmakları taş kesildi.

“Başına ne oldu?” İçinde biriktirdiği onca nefrete rağmen, ses tonundaki merak ve şefkat genç adamı afallattı.

Yutkundu. “Düştüm.” diyebildi sadece.

“Yaa,” Lara kan görmekten ürktüğünden bakışlarını hemen yüzünden indirdi. Daha kendi gözünün acısını bile unutamamıştı. Ama düşme bahanesi ona pek de inandırıcı gelmemişti. Hangi düşüş onu bu kadar yaralamış olabilirdi ki? “Tarık… bana pek de düşmüşsün gibi gelmedi.” dediğinde Tarık’ın bir şey söylemeden arkasını döndüğünü görünce hemen atılarak işaret parmağını yakaladı. Sıcak avucunda hapsetti.

Tarık Solar buz gibiydi. Başını çevirip kardeşine bakamadı.

“Çok acıyor mu?” diye sordu çekinceyle.

Genç adamın sesi titredi. “Hem de çok.”

Artık hissedemiyorum bile, diye düşündü genç adam. İşaret parmağını kızın avucundan yavaşça kurtardı ama “Bekle.” diyen sesi üzerine bir itaatkâr gibi duraksadı. Neden durduğunu bilmiyordu, hayat gittikçe daha da anlamsızlaşıyordu ve bu anlamsızlıkla yaşamayı öğrenmesi gerekiyordu.

“Bunları kullanabilirsin.” diyen kardeşinin avucuna bir şey bıraktığını fark ettiğinde, nihayet yenilgisini kabullenerek arkasına döndü ve Lara’nın avucuna bir yara bandı kutusu koyduğunu gördü.

Genç adam göğsü hızla inip kalkarken bakışlarını kardeşine çevirdi ama Lara çoktan utanarak bakışlarını çikolata kavanozuna dikmişti.

Ama bunlar yetmez ki, diye çığlık attı içten içe, acımı sarmaya.

Bir teselliye ihtiyacı vardı, onu hayata bağlayacak bir gerekçeye. Her şey daha da belirsizleşiyordu ve buna tahammül edemediğini hissediyordu. Yeniden arkasını dönüp kapıya yöneldiği sırada, “Onları kurtardım.” dediğini duydu kardeşinin, duraksadı.

“Kimi?”

“Wendy ve Leon’u. Sen izin vermesen de ben dışarı çıkıp karların arasında buldum onları. Biraz ıslanmışlar ama eski haline döneceklerdir. Bir daha bulamayacağın kadar iyi saklayacağım.” Bir kere daha çenesini dikleştirerek konuştu. “Onları kurtardım.”

Genç adam omzunun üzerinden kıza bakarken, gözleri boş bir mahşer yerine döndü. “Evet,” diye fısıldadı. “Kurtardın.”

Başka da bir şey söyleyemedi. Yavaş adımlarla odadan çıkıp kapıyı çekti. Sırtını kapıya yasladı ve yavaşça aşağı kaydı, kapının önüne oturdu. Yara bandı kutusu yere düşmüştü. Erdal’ın tekmelediği dizini koridora doğru uzattı, diğer dizini kendine çekti.

Karşısındaki duvara baktı.

Önce hiç resmedilmemiş bir manzara düştü gözlerinin önüne. Renkler savaşa tutuşur gibi birbirine karıştığında hissizce gözlerini kırpıştırdı ve saniyeler içinde resim yok olarak yerine kirli bir ayna bıraktı.

Tarık Solar gözlerini kırpmadan o aynaya baktı. Bir düşmanını görür gibi kendini gördü. Bugününü gördü. Eline bulaşan kanı gördü. Onun yüzünden atılan acılı çığlıkları gördü. Kırdığı kemikleri, söktüğü tırnakları, ateşlediği kurşunları, şahit olduğu son nefesi gördü.

Ama geleceğe dair tek bir yansımaya bile rastlamadı.

Ruhunda bir isyan çıktı. Ellerini yüzüne kapadı. Ve ağlamaya başladı.

Günümüz

Kalbinin tarif ettiği yolu takip et. Seni hayal kırıklığına uğratmayacak tek yol bu.

İnsanın kalbine inanmasının kolaylığını bilirdim ama bunun bir bedeli olmayacağına inanmak gibi bir hataya düşmemiştim. Kalbime her zaman inanarak yaşadığım yirmi yıllık hayatımdan aldığım dersler vardı. Neye inandığına dikkat et, gözlerine bak, sözlerin kökenini görebiliyor musun?

Bir cümleye hayat veren hissi anlamadıktan sonra cümleyi de anlayamazsın hiçbir zaman.

Anladın, Lara. Bugünlere geleceğini dünden biliyordun çünkü dünde bile bugünün hayalini kurdun. Gözlerine baktığın adama peki dediğin her seferde sana daha büyük bir darbe indirecek korkusundan daha zor bir geleceğin yolunu inşa ettin. Kalbimin bana tarif ettiğine inandığım yol buydu.

Öyleyse neden yanlış bir yolda ve yanlış zamanda yürüyormuşum gibi göğsüme ağırlık çöküyordu. Bunu taşımak çok zor.

Yaptığım şeyin bedelinin ne olacağını düşünmek, durgun bir suya koca bir kaya atmak demekti ki ve ben düşünmeye devam edersem o kayanın altında kalacağımı bildiğimden kafamın içindekilere dur demeye çalışıyordum. Dur artık Lara, yaptın yapacağını ve kimse seni bunun için suçlayamaz.

Yine de bunu taşımak çok zor.

Gözlerimi kırpmadan kendime bakmaya devam ettim. Mahkemem çoktan yıkılmıştı, yaşadıklarımdan anlıyordum ki benim yargım zaten insanlar için hiçbir zaman bir anlamlı bir sonuca kapılarını açmamıştı.

Ben de yalnızca gülümsemiştim.

O halde sizin yargınıza göre sonuçlandırırım bu mahkemeyi, demiştim.

Ve şimdi, onca acının beraberinde getirdiği yargı avuçlarımdaydı.

Belgeler.

Esasında ne oldukları bile belli değildi. Herkes gibi ilk anda benim de beklentim bir tomar kâğıt yumağı olmuştu. Sanırım aksi kimsenin aklına gelmemişti. Ama benim annem zeki bir kadın olmalıydı. Bu belleğin içinde her ne varsa pek çok kişinin hayatını etkileyeceğini biliyordu ve o sırrı epey güzel saklamayı başarmıştık.

“Zamanı gelince açılacaksın.” diye fısıldadım. “Ama bugün değil.”

Tedirginlik içimde çığ gibi büyüyordu, avucumda tuttuğum şey gerçekten babamın sonunu getirebilir miydi yoksa bu sadece Kuklacılar’ın kurduğu boş bir hayal miydi bilemiyordum. Ama öyle olsa, birileri benden alabilmek uğruna canıma okumazdı değil mi?

Doğrularak kendime gelmeye çalıştım. İlerleyen dakikalarda oldukça titiz bir taramadan sonra belleği banyoda hiç bulunmayacak bir yere sakladım. Birkaç gün burada kalacağımı tahmin ediyordum ve gidene kadar üzerimde tutamayacağımı biliyordum.

Bir yandan da sürekli düşünüyordum. Kasada henüz elimi sürmediğim birkaç şeyin daha bulunmasının dışında, aldığım belleği göğsümün ortasına saklamak aklıma gelmeseydi ne olacaktı? Beni aptal mı sanmışlardı? Elbette belgeler uğruna birilerinin peşime düşeceğini biliyordum. Tek umudum, sağ kalabilmekti. Başarmıştım. Saldırıların devamı gelecekti, bunu da biliyordum ama bir şekilde üstesinden gelebilirdim.

Artık korkmuyordum.

Dantes her an bana sorabilirdi; madem senden belgeleri çaldılar, o halde neden hala peşini bırakmıyorlar diyebilirdi.

Böyle bir durumda ne yapacaktım?

Kendi planımı hazırlamıştım. Eğer ki böyle bir soruyla yüzleşmek zorunda kalırsam aslında belgeleri almadığımı, kasadan eli boş çıktığımı söyleyecektim.

Muhtemelen bana inanmayacaktı. Canı sağ olsundu. Benim de ona inanmadığım pek çok konu varken durumu eşitlemiş olurduk.

Belgeleri almadan bankadan çıktığım söylentisi bir işime daha yarayacaktı ve bu söylenti karşı tarafında kulağına gittiği vakit, muhtemelen peşimi bırakacaklardı. Çünkü ellerimizi hala boş sanacaklardı, çünkü yine bana ihtiyaç duyar hale geleceklerdi. Yani… en azından ben bu şekilde düşüneceklerini umuyordum.

Ya da koca bir aptaldım.

Bütün bu olanlar dışımdan çok içimi yaralamıştı. Aynanın karşısında gördüğüm yansımayı artık tanıyamamaktan korkuyordum. Ben hileli planlar çevirmezdim, ben planlar kurmazdım, ben… bu kadar yükün altında ezildiğimi hissediyordum.

Parmaklarımı gözlerimin altındaki çöküntülerde dolaştırdım. Tenime yabancı olmayan bir görüntüydü bu ama sebebi uykusuzluk değildi. Canımı acıtmaktan endişe duymaksızın alnımın sol köşesindeki bandajı çıkardığımda, ruhum bir mürekkep gibi okyanusun ortasına dağılmıştı.

Bütün bunları yaşadığıma değip değmediğini düşünüyordum. Aklıma bazı ihtimaller geliyordu, babamla ilgili.

Tanrı’nın Kırbacı… bana bu darbeyi indiren kişi olabilir miydi?

Babam, bana bunu yaptıran kişi olabilir miydi diye düşünüyordum.

Bunu yapmış olabilir miydi? Gücünü kaybetmemek uğruna, o belgeleri benden alabilmek uğruna kızını gözden çıkarır mıydı?

Hayır, diye haykırdı zihnim. Hayır o senin baban!

Babalar… kulağa nasıl da güven verici geliyordu. Baba, beni koru ve kolla demek isterdim ona. Benim canımı yakma, beni sev ve göğsünde sakla. Saçlarım tüm insanlığa düşman ama senin dokunuşların iyi gelsin bana.

Baba, senin bir kızın var, hatırla.

On yaşındayken ölümüne şahit olduğun ve geri kalan yıllarda her gün gözlerinin önünde yeniden öldükçe sırtını döndüğün.

O kız benim baba, senin kızın benim. Peki sen kimsin? Benim için gerçekten baba diyebileceğim o adam sen misin?

Saç diplerime kadar canımın yandığını hissediyordum. Gözlerim çoktan gözyaşlarının habercisi gibi titremeye başladığında sersemce etrafıma bakındım. Bu hikâye son bulana kadar babamı aklamaya devam etmek istiyordum kendi içimde, son ana kadar. Yoksa tüm uğraşlarım boşa gidecekmiş gibi geliyordu.

Derin bir nefes aldım ve alnımdaki parmaklarımı karnımın üzerindeki morluklarda gezdirdim. Bu beden gerçekten de yabancılaşıyordu bana. Ama ben zaten hiçbir zaman bir tanıdık gibi hissedememiştim kendimi yansımalarımda, yine de eski bir dokunuş bir nebze olsun ruhumu sakinleştirebilirdi. Ruhumun sakinleşmeye ihtiyacı vardı.

Anlık gelen bir dürtüyle banyodaki çekmeceleri karıştırmaya başladım.

Zamanın nefesi buğday sarısı saçlarımda avare avare dolandı. Umursamadım. Hiçbir şey yapmadığım halde gerilmiş, sırtımdan aşağıya akan ter damlaları yüzünden ürperir hale gelmiştim.

Aradığım şeyi bulmam yalnızca saniyelerimi aldı. Bir makas. Parmaklarım titredi.

İçimdeki kemirgen, önce düşüncelerimi harap etmeye sonra da damarlarımın içinde beni kıvrandıracak bir yavaşlıkta dolanmaya başladı. Makası kavrayan parmaklarım, geçmişe sürüklenen bir ceset gibi daha hiçbir şey yapmadan yara bere içinde kaldı. O makasa dokunmak bile canımı yaktı. Yeniden aynanın karşısına geçtiğimde, yüzleştiğim kişi yirmi yaşında değildi.

On yaşındaydım, küçücüktüm. Ama upuzun saçlarım vardı. Sırtımdan aşağıya şelale gibi akar, rüzgarda kelebek kanadı gibi uçuşurdu. Ah eskimiş anılar… keşke beni de eskitselerdi. Lara Solar uzun zamandır kısa saçlıydı. Saçlarını çoğu zaman kendi keserdi çünkü insanların dokunmasından hoşlanmazdı. Dokunurlarsa çekerlerdi, çekerlerse çığlık atardım ve çığlık atarsam susturulmak olurdu kaderim.

Makası sol elime alıp saçlarımın sağ yanından bir tutam kavradım. Kavramak dediğim de yalnızca alçının ucunda kalan parmak uçlarımla o tutamı diğerlerinden uzağa itelemekti çünkü kırık parmaklarım bundan fazlasını yapmama izin vermiyordu. Nefes alamıyordum sanki, ölüyor gibiydim. Bir saç telini değil de kendi boğazımı kesecek gibiydim. Zaman orada, gözlerimde duruyordu ve anılarla beni alt ettiği her an kahkahalara boğuluyordu.

Şarkılar ve şiirler çok önceden bana kaderimin ne olduğunu fısıldamıştı zaten. Umursamayıp da direnirsem bir şeyleri değiştirebilirim sanmıştım ama içinde yalanları yaşatan biri olarak devam etmek bana çok ağır geliyordu.

Dantes bu kadar yalanla nasıl yaşıyordu?

Makası aralayarak ayırdığım saç tutamını aralığa yerleştirdiğimde ruhum çığlık atmaya başladı. Onu susturdum, direndim. Bir dirhem mutluluk bile çok görülüyordu bana, bir tutam saça muhtaç değildim.

Gözlerimi kapatmamla eş zamanlı olarak parmaklarımı sıktığımda, makasın saçlarımı keserken çıkardığı yumuşak ses zihnimde haritalar çizdi ama yolumu kaybetmiştim. Süzülerek lavaboya düşen saç tutamına nefretle baktım. Uzadığı için mi, kestiğim için mi bu kadar nefret dolu olduğumu anlayamasam da gözümü karartarak yeni bir tutam ayırdım. Hepsini, hepsini yok etmek istiyordum.

Hırsla saçlarıma ikinci darbeyi indireceğim sırada, “Lara?” diye seslendi biri ve parmaklarım, bu çağrının kölesi olarak duraksadı. “Güzelim, yardıma ihtiyacın var mı?”

Senin sesin… hem en büyük ilaç hem de en etkili zehir bana.

“Yok.” dedim sertçe ve verdiğim tepkinin şiddeti suratıma ok gibi saplandı.

Makası hızlıca saçlarımdan indirirken kilitlemediğim kapıya tereddütle baktım. Çıkışım ona değildi, bunu biliyordum. İçten içe, duygularını kontrol edemeyip saçlarına makas darbelerini yeniden indiren kıza öfkelenirken, irademi kontrol altında tutamıyordum.

“Ben… af edersin sadece nasıl olduğunu sormak istemiştim.” Dantes’in sesi ne yapacağını bilemiyormuş gibiydi.

“Mir,” Dudaklarımı ısırarak avucumu lavaboya yasladım. Sakinleşmeye, beni tüketen duygulardan kurtulmaya çalıştım. “İyiyim.” İyiyim. “Gerçekten iyiyim. Bir şeye ihtiyacım yok.”

Başka ne diyeceğimi bilememiştim. Umarım bunlar içeri gelmesine engel olurdu çünkü üzerimde sutyen ve elimde makas varken içeri dalması demek, buradan şimdikinden daha yaralı bir halde çıkmamız demek olabilirdi.

Dantes, “Tamam.” diye mırıldandı ama gitmedi. Sanki sormak istediği bir şeyler vardı ama az önceki tepkimden sonra sormaya çekiniyor gibiydi. Onu cesaretlendirmem gerektiğini fark ettim.

“Söylemek istediğin bir şey varsa söyleyebilirsin, Mir.”

“Ateş aradı az önce.” Bu kez sesi biraz daha netti. Hemen kapının önünde duruyor olmalıydı. “Mavi seni çok özlediğini söylüyormuş. Eğer misafir ağırlayabilecek kadar iyiysen, bizimkiler…”

“Gelsinler.” dedim hiç düşünmeden.

Bu kez sesi titreyen bendim. Ah, Mavi… Saçlarımı keserken onu hiç düşünmemiş, aklıma bile getirmemiştim. Oysaki saçlarımı uzatmamdan hoşlanıyor, birlikte saçlarımızı öreceğimiz günün hayalini kuruyordu. Minicik parmaklarıyla nasıl da sevimlice ölçüsünü alıyordu saçlarımın, yaptığı her hareketiyle içimdeki çocuğu tetikliyor ve aslında yaşamayı ne kadar sevdiğimi hissettiriyordu.

Güzel kalpli Mavi. Bunu ona yapamazdım.

Hayır, bunu kendime yapamazdım. Bir ateş topu tutuyormuşum gibi makası fırlatarak lavaboya attığımda Dantes’in hala orada olup olmadığını bilmiyordum. Eskisinden daha hızlı nefes almaya başladım. Bana neler oluyordu böyle? Saldırıdan sonra tutarsızlaşmaya başlamıştım, acaba başıma aldığım darbe tahminimden daha mı ciddiydi?

Yapma Lara, diye fısıldadı zihnim. Bu senin her zamanki halin.

“Kes sesini.” diye azarladım kafamın içindeki düşünceleri.

Lavaboya düşen saç tutamını birkaç saniyelik tereddüdün ardından çöpe attıktan sonra kıyafetlerimin geri kalanını çıkardım ve çabucak duşa girdim. Taze yaralarım varken duş almak büyük bir hataydı aslında çünkü tüm yaralarıma su sızmıştı. Neyse ki alçıma su değdirmeyecek kadar becerikliydim. Sanırım doktorum bunu pek onaylamazdı.

Duştan çıkınca banyoda epey oyalandım. Önce tek elle alnıma yeni bir bandaj yapıştırdım, pansumanı tazelemeyecek kadar yorgundum. Ama kaburgalarıma merhem sürmeyi ihmal etmedim çünkü ağrıları yok sayamıyordum.

O şerefsiz adam yanağıma vurduğu için elmacık kemiğimde kızarıklık vardı. Oraya da merhem sürdüm. Umarım tez zamanda iyileşirdim çünkü bir yerden sonra nefes almak bile fazla yorucu hale geliyordu.

Paytak adımlarla odadan çıktığımda kısa koridoru sessiz adımlarla çabucak aştım ve içeriye geçtim. Ortama sessizlik hakimdi. Tarık’ın evi tıpkı bıraktığım gibiydi. Mobilyalar, kitaplar, ıssızlığı hatırlatan tasarımlar…

Tarık, mutfak tezgahının önünde bir şeyler hazırlamakla meşguldü. Dantes ise ada tezgâhın önündeki taburelerden birine oturmuş önündeki tabletten dikkatle bir şeyler okuyordu. Ayak seslerimi duyduğunda kafasını kaldıran Dantes’in bakışları, ılık bir yaz esintisi gibi gözlerimi okşadı. Sakin ve uysal görünüyordu.

Bakışlarım bir süre serseri saçlarında konakladı. Ardından yorgunluk ve uykusuzluğun beyaz tenini daha da soldurduğu yüzünde bir ülkeyi keşfeder gibi gezindim ve dişlerini sıktığından gerilen yanaklarında beliren çukurları gördüm.

Yalnızca tek bir kelimeyle bile kırılabilen hassaslıkta bir kalbi vardı. Oysaki bir zamanlar bana katı bir kalbi olduğunu söylemişti. İnsan kendi kalbinin hükmünü veremezdi, bir kalbin hükmünü vermek o kalpten nasiplenen insana ait bir meziyet olmalıydı ve ben Dantes’in kalbini avuçlarımda hissetmiş biri olarak, yalnızca sıcak olduğunu söyleyebilirdim. Sıcak ve hassas.

Adımlayarak Dantes’e ilerlemeye başladığımda Tarık kafasını kaldırıp bana bakınca duraksadım. Tedirginlik, ayak parmaklarıma dolanan ince bir ipe dönüştüğünde huzursuzca yerimde kımıldanıp parmak ucumla yeri eşeledim. Bakışlarının verdiği dur emrinin hükmünden önüne döndüğünde ancak kurtulabildim.

Yeniden Dantes’e doğru adımlamaya devam ettim ama Tarık tekrar pat diye bana bakınca gayriihtiyari durdum. Hayır yani, kendisi konuşmuyordu ama bakışları çok fazla şey anlattığından tek bir bakışına bile itaat edesim geliyordu.

Çenemle, bakma bana diyen bir hareket yaptım.

O da kaşlarını kaldırarak çenesiyle bana ters bir hareket yaptı.

Omuzlarımı düşürüp Dantes’i gösterdim.

Elindeki ahşap kaşıkla boyun kesme hareketi yaptı.

Ona baktım, bana baktı. En sonunda içinde olduğumuz durumun ne kadar saçma olduğunun farkına varmış gibi tamamen sırtını döndü ama bence birazcık da olsa dudaklarına gülümsemeler yayılmıştı.

Onun bakışlarının tesirinden kurtulunca yolculuğuma devam ettim. Dantes pijama takımından kurtulmuş ve siyah bir tişört giyerek yine kollarını omuzlarına kadar geri kıvırmıştı. Sanırım bu tarzını sever hale gelmiştim. Yanındaki yüksek tabureye oturmakta zorlandığımda kolumdan tutarak, dahası beni tek hamlede kaldırarak oturmama yardımcı oldu. Boğazımı temizledim.

“Mir,” Ellerimi nereye koyacağımı bilemediğimden tezgâhın kıyısında kondurmuştum. “İyi miyiz?”

Her şeyin düzeleceğine, biz olduğumuza, yaralarımızı birlikte saracağımıza olan inancım tazelensin istiyordum. Bir daha kontrolü kaybeden ve kendinden tavizler veren o kız haline gelmek istemiyordum.

“Yalan Yıldızım, birlikteyken elbette iyiyiz.  Aksi olsa bile dile getiremem çünkü söz konusu sen olunca duygularım sömürülmeye fazlasıyla müsait hale geliyor.”

“Her savaş galibiyeti, ödül niyetine beraberinde bir sömürge getirir.” dedim, başımı kaldırarak ona baktığımda gözleri ağır ağır açılıp kapanırken dudaklarına yerleşen küçük gülümseme boyuna sığmayacak işlere kalkışarak bakışlarımı dudaklarına çekti. “Bazen şehirler yağmalanır, bazen de hisler.” Parmak uçlarıyla masada duran parmaklarıma küçük bir temasta bulundu o sırada. “Savaşmakta çok iyi değilim ama seni birazcık sömürsem ne olur sanki.”

“Yenilgiyi kabullenirim,” Kısık çıkan ses tonu zihnimde tatlı bir tını bıraktı. “Beni sömüren sen olacaksan, ben şu an kılıcımı bırakıyorum savaş meydanına.”

Gözlerimi kıstım. “Sömürge anlayışımızın aynı olduğundan hiç emin değilim.”

“Ben sömürgeci olsaydım mesela, sömürdüğüm diyarda talan edilmedik kıyı bırakmazdım.”

O diyarın ben olduğum, gözlerine yansıyan ışıltılardan ve o ışıltıların düştüğü topraklardan belliydi. Cevap verecek cesareti bulamadığımda tebessüm etti. “Hım?” Bir savaş kazanmış gibi görünüyordu. “Suskunlaştın.”

Ne diyebilirdim ki? Her seferinde beni yeni yeni kelimelerle alt etmeyi başarıyordu ve gerçekten yakın zamanda tüm kıyılarımı talan etmek için sınırlarıma girecekmiş gibi hissediyordum. Yutkunmayı denediğimde birkaç kez kısıkça öksürdüm ve, “Kahrol düşman.” diye mırıldandım.

Ve Dantes… yüzünü ellerine gömerek boğuk bir kahkaha attı.

“İki gündür adamakıllı bir şey yemedin.” diyen Tarık’ın sesi araya girdi. Dantes başını kaldırdığında hala gülüyordu ve ben de gözlerimi kırpıştırarak Tarık’a baktım. “Yemek hazır olana kadar bir şeyler atıştırmak ister misin?”

“Yemekte ne var?” diye sordum beklentiyle.

Tarık nihayet arkasını dönüp bana baktığında, kısa bir sessizlik oldu.

“Aslında sağlıklı beslenmek gerektiği konusunda Tarık ile hemfikir olduğumuzdan şey hazırladık sana,” Dantes dudaklarını birbirine bastırdı. “Biraz tavuk çorbası, biraz ton balıklı salata ve fırında da kırmızı etli spesiyal yemeklerden bir tanesi olabilir.”

Bu kez öylece onlara bakan ve sessiz kalan taraf ben oldum. Tarık da mahcup bir halde dudaklarını birbirine bastırdı, Dantes de alçının ucundan sarkan parmak uçlarımı tırtıklamaya girişti.

“Vay be,” dedim kendime geldiğimde. “Midemi hayvanat bahçesine çevirmek için epey emek harcıyorsunuz desene.”

“Yiyemezsen seni zorlamayız.” dedi Tarık hemen. “Başka şeyler de-“

“Hayır,” Ton balığı kasesine umutsuz bir bakış attım. “Yiyebilirim sanırım. Yani daha rahat et yiyebiliyorum son zamanlarda.”

İstemsizce Dantes’in lise anılarını anlatarak bana et yedirmeye çalıştığı gün gelmişti ve Dantes’e baktığımda onun da aynı şeyi düşündüğünü anladım. Başını olmaz dercesine iki yana salladı. “Sana bir daha utanç verici lise anılarımı anlatmayacağım.”

“Ama inanılmaz dikkat dağıtıcı ve eğlenceliydi. Adı şey olan bir tane müzik grubunuz vardı,”

“Hayır hepsi yalan dolan-“

“Bardağın Boş Tarafı.”

Grubun adını söylememin ardından Tarık başını geriye yatırarak keyifli bir kahkaha attığında, Dantes’in kınayan bakışları üzerimdeydi. “Beni bu şekilde ifşalamak zorunda mıydın?”

“Bardağın Boş Tarafı ha?” Tarık hareketlenerek buzdolabına yöneldi. “Lise yıllarına ayna tutan muhteşem bir grup adı.” Sesi biraz alaycı çıkıyordu ama herhangi bir küçümseme yoktu. “Bahse girerim sen pencere kenarlarında gitar çalıp kız tavlayan kulağı küpeli tiplerdendin.”

“Hiçbir zaman kulağıma küpe takmadım.” dedi Dantes.

Hızla kafamı kaldırdığımda şaşkındım. “Kız tavladığını inkâr etmiyorsun yani?”

Kaşlarını çattı. “Öyle bir şey mi dedim ben?”

“Ama demedin de.”

“Ben kız tavlamıyordum.” Dantes serseri bir şekilde sırıttı. “Onlar beni tavlamaya çalışıyordu.”

Beni kıskandırmaktan hoşlandığı, muzip yüz ifadesinden belliydi ve benim de geri duracak halim yoktu. “Beni de tavlamaya çalışan çok oldu,” Çenemi dikleştirdim. “Lisedeyken okuduğum romanların arasında hep sevimli aşk itirafları bulurdum.” dediğimde buzdolabını kurcalayan Tarık yavaşça arkasını döndü ve Dantes de yüzündeki gülümseme silindi.

“Yalnız takılmayı seven kendi iç dünyasına dönük bir kız olduğuna bahse girebilirim.” diyen Dantes iyice tepemin tasını attırdı.

“Tahmin bile edemezsin genç adam,” derken başımı iki yana salladım. “Bir sürü flörtüm vardı benim. Bana kantinde süt ısmarlıyorlardı.”

“İnanma,” Tarık beni zerre ciddiye almadan Dantes’e hitaben konuştuğunda ve yeniden dolapla ilgilenmeye giriştiğine kaşlarımı çattım. “Lara kimseyle flört etmezdi.”

“Ettim!” diye bağırdım hışımla. “Gayet de ettim. Hiç uslu değildim ben lisedeyken. Daldan dala konuyor, her gün başka biriyle görüşüyordum.” Sol elimin parmaklarıyla saymaya başladım. “Cenk, Can, Burak, Bora, Ayaz-“

“Ayazlı gecelerde hepsini ayrı ayrı siktirtme bana.” diye tısladı Dantes kelimeleri ağzıma tıkarak. “Yirmi yedi yaşında dağ gibi adamım, on beş yaşındaki hayali veletlere küfür ettiriyorsun bana. Biraz anlayış ama Lara, birazcık anlayış.”

Sert başlayan ses tonu sonlara doğru yumuşayınca ben de yumuşar gibi oldum. Nasıl ki ben onu başka kızlarla düşünemiyorsam o da beni başka erkeklerle düşünmeye tahammül edemiyordu. İçime bir kıkırdama isteği geldi. Dantes anlayışsız ve dar görüşlü biri değildi ama beni kendine saklamak istiyor oluşu özel hissetmeme neden oluyordu.

“Tamam, yirmi yedi yaşındaki dağ gibi beyefendi,” dedim yalnızca onun duyabileceği kadar kısık bir sesle. “Sen susarsan ben de susarım.”

Ağzına görünmez bir fermuar çekerken dudaklarından firar etmek isteyen gülüşlerini zar zor zapt etti.

“Yemekten önce bir şeyler atıştır.” diyerek Tarık muhabbetimizi böldüğünde soluklanır gibi oldum. “Ne hazırlayayım sana?”

“Sarelleli ekmek.” dedim hevesle. “Sarelle ve buğday taneli ekmeğin var mı?”

Tarık birkaç saniye hiçbir şey söylemeden bana baktı, sanki bir şeyler söylemek istiyor gibiydi ama her ne olduysa suskunlaşarak önüne döndü. Buzdolabını kapattı. Omuzlarına yerleşen gerginlik buradan bile fark ediliyordu ama hiç renk vermiyordu.

Mutfakta yaptığı kısa bir gezintinin ardından önüme bir kavanoz sarelle ve bir paket ekmek koyduğunda hevesle ellerimi çırptım. “Şu ikilinin bütün ilaçlardan daha faydalı olduğuna yeminler edebilirim ama kanıtlayamam.”

“Minik bir çikolata canavarısın.” dedi Dantes. Uzanıp kavanozu aldı ve kapağını açmak için bir hamle yaptı ama başaramadı.

“Açamıyor musun?”

“Güldürme kızım beni, ne açamaması? Yirmi yedi yaşında dağ gibi adamım ben. Askerde pull ups yaparken ranza demiri kırmışlığım var. Hava yapmış sadece biraz, ondan açılmıyor.” Bir daha denedi, sonuç yine başarısızdı.

“Ver şunu bana.” Yanımıza gelen Tarık Dantes’in elindeki kavanozu aldı ve gözlerini devirdi. Ardından hızlı bir hamleyle kapağını açmayı denedi. Yapamadı.

Kafasını kaldırıp da Dantes ve benim ona sakince baktığımızı görünce, ensesini kaşıyarak kavanozu tezgâha bıraktı. “Hava yapmış, ondan.”

“Ben de aynısını demiştim.” dedi Dantes alaycı bir sesle. Birkaç dakikalık uğraştan sonra nihayet kavanozu açabildiklerinde, ikisi de az önce böyle bir şey yaşanmamış gibi davranıyordu. Evet, evet, en güçlü kahramanlar sizlersiniz.

“Küçükken çok severdim bu ikiliyi.” dedim sessizce. Dantes, elimde tuttuğum ekmeğe özenle sarelle sürerken onu izliyordum. “Birkaç kavanozu üst üste ekmeksiz kaşıklayarak bitirdiğimi görünce Jülide bana epey kızmıştı. Sonra bende ekmekle yemeye başlamıştım.”

“Sağlığını düşündüğündendir.” dedi Tarık. Bizden uzakta olmaması, bize sırtını dönüp gitmemesi beni memnun ediyordu. Dantes’ten hoşlanmadığını sık sık belli etse de, merhametli kalbi bence ona da kıyamıyordu. Kanatları üzerimize koruyucu bir melek gibi açılıyordu.

Dantes ve ben o kadar yaralıydık ki, Tarık’ın kanatları altında olmak ikimize de iyi geliyordu.

Biliyorum ki Tarık da yaralıydı. Ama o yaralarını hiç göstermiyordu.

“Eskiden olsa böyle düşünmezdim ama bence de ondandı.” diye kabullendim. Jülide sandığım gibi biri olmadığını bana kanıtlamıştı. Mama diye kaydetmiştim telefonuma daha ne olsun.

“Al, sen de ye.” Dantes’in sürdüğü ilk ekmek dilimini Tarık’a uzattığımda, elimdeki ekmeğe, bir cinayet silahına bakarmış gibi baktı.

“Canım istemiyor,” diyerek bakışlarını çekti ama pes etmeyerek ekmeği ona uzatmaya devam ettim.

“Sarelleli ekmek sevdiğini biliyorum. Bazen benimle birlikte oturup yerdin. Hatta çok sevdiğimi bildiğinden, sırf daha az yiyebileyim diye kavanozu kaşıklayıp bitirirdin Tarık.”

Söylediğim şey üzerine Tarık’ın dudağı usulca yukarı kıvrıldı.

“Sahiden o kadar acımasız mıydı?”

“O hoo,” dedim hemen. Tarık pes ederek içini çektiğinde ve hiç oralı değilmiş gibi avucunu uzattığında, ekmeği parmakları arasına bıraktım. “Kanlı bıçaklıydık biz küçükken. Tarık geceleri yatağıma torpil atıyordu.”

“Hiçbir zaman yatağına torpil atmadım.” Tarık gülümseyerek ekmekten bir dilim ısırdı.

“Ama oyuncak örümcek attın.” Hatırlamak bile bacaklarımın dermanının kesilmesine neden oldu. “Korkudan öbür dünyaya gittim geldim. Mir sana yemin ediyorum, beni korkudan öldürmüştü.”

“Sen de bilgisayarımın dilini Rusça’ya çevirmiştin ve ben bu yüzden dönem ödevimi yetiştirememiştim.” Tarık’ın ses tonu, geçmişin pişmanlıkları ve hiç söyleyemediği sırlarıyla dolup taşıyordu. Lokması boğazına takılmış gibi sertçe yutkunduğunda başını eğdi. Bunları konuşmak bile onu hayretler içinde bırakıyormuş gibiydi. “Bir şeylerde başarısız olduğumda babam çok öfkelenirdi.”

Babamın adı geçince hepimiz durgun bir suya dönüşerek sessizleştik. Tarık da artık Barbaros Solar’ın yaraladığı insanlar listesine eklenmişti. Dantes zaten o listenin silinmez isimlerinden biriydi.

Bana yeni bir ekmek dilimi uzatırken içini çekti. Babamın adını anmak bile varlığını fazlasıyla gerçek kılarak aramıza gerginlik yayıyordu. Bir şey söylemeden yemeye başladım. Bakışları üstümdeydi ve bu garip hissettiriyordu.

Ekmeğin boğazımda kalmaması için epey bir uğraş vererek yutkunduğumda, gözlerini kısmış ve saçlarımı inceliyordu. Hem de olması gerekenden çok daha büyük bir dikkatle izlediğini fark edince kalp atışlarım hızlanmaya başladı. “Sen saçına bir şey mi yaptın?” diye sordu kaşlarını çatarak.

Kekeledim. “Hayır.”

Bakışları karardı. “Yapmışsın.”

“E-evet. Boyattım. Evet kesinlikle boyattım, onu mu diyorsun.” Saçmalıyordum. İkimiz de saçlarımı boyatmadığımı çok iyi biliyorduk.

Farkına varmamasını umarak saçlarımı sağ kulağımın arkasına sıkıştırdığımda, Dantes kartal gibi keskin bakışlarını saçlarımdan bir an olsun ayırmadı. Sert yüz hatlarına, kış mevsimin andıran bir ifade ilişirken hızla yanımdan kalkıp mutfaktan ayrıldı. “Mir!” Hemen peşine düştüm. Odaya doğru gidiyordu. “Ne yapıyorsun?”

Beni duymadı bile. Önce odaya dalarak öfkeyle etrafına bakındı, ardından sert adımlarla banyoya doğru yürüyerek kapıyı açtı. “Bir şey yapmadım diyorum sana!”

Tüm çabalarım nafileydi. Banyoya girer girmez yaptığı ilk şey, kafamın içinden geçen tüm düşünceleri biliyormuş gibi çöp kutusunun kapağını açmak oldu ve gördüğü manzara onu sarstı. Yüzüne milim milim işlenen hayal kırıklığı, benim aynada gördüğümün aynısı mıydı?

“Saçlarını kesmişsin.” Titreyen parmaklarını benden saklama zahmetine bile girmeden eğilerek çöpe attığım saç tutamını aldığında, Lara Solar mezarının üzerinde çiçekleri kurumuş yıllanmış bir ruhtu. “Mir-“

“Bu yüzden ses tonun o kadar berbat geliyordu.” Doğruldu ama başını kaldırmadı. Avucundaki saçlarıma bakarken canım yandı. “Kapını çaldığımda saçlarını kesiyordun ve buna benim sebep olduğumu düşünerek bana öfkeleniyordun.”

“Hayır, öyle değil yemin ederim.” Adımlarımı yere sürterek ona doğru yürüdüm. Bakışları, güneşi düşman kesilen, geceye âşık yıldızlar kadar alevliydi ve bu alevler bir gün felaketi olup gözlerindeki geceyi tamamen ateşe verebilirdi.

“Hırsını neden benden değil de saçlarından alıyorsun?” diye sordu, sesindeki mızrakları tenimde gezdirmekten endişe duymaksızın. Savaş meydanından geride kalan enkazın arasında dolanan hükümdarlar gibi gözlerimin içindeki enkazın içinde usulca dolaştı gözleri. “Kızıyorsan bana söylemen gerekir, duyguların kontrolden çıkıyorsa ve bunun sebebi bensem, sonucuna katlanmak zorunda kalan da ben olmalıyım.”

“O dediğin şeyi yaptığımda olanları ikimiz de gördük.” Sesim, tıpkı gözlerimdeki enkaz gibi dağılmıştı. Sol elimle tişörtünü usulca avuçladığımda cevabını aldı ama ona verdiğim pek çok cevap gibi bundan da memnun kalmadı.

“O başka,” Parmakları, kapanan bir kitap kapağı gibi avucunun üzerine kapandı ve saçlarım sayfaların arasında kaybolan kelimeler gibi avucunda kayboldu. “Onu hak etmiştim. Ama senin saçların,” Dokunmaktan korkarcasına parmakları saçlarıma yükseldi ama idam ipinden sarkan bir cesedin yere değmeyen ayakları gibi, parmakları havada asılı kalarak ikimizden birini bir cesede çevirdi. “Nasıl kıydın saçlarına?”

Çok hassas, her şeyden çabuk etkilenen biri gibi göründüğümü biliyordum ama üst üste gelen darbelerin beni bir buz kütlesinden buz dağına çevirdiğini bilmiyordu. Öyle ki bir yanım tamamen görünürde olsa da diğer yanım okyanusun kalbine gömülerek pek çok sırrı suların altına hapsetmişti.

Bazen kalbimin o buz dağının içinde donmuş bir uzuv olarak var olduğunu düşünüyordum. Önceden sadece ateşler içinde yanardım, şimdi donmaya alışmak tuhaf geliyordu.

“Sebebi sen değilsin.” diyerek bir kere daha onu ikna etmeye çalıştım. İdam ipinden sarkan o cesedi kurtarmaya çalışır gibi havada asılı duran parmaklarını yakaladım ve sıcaklığının içimdeki buzları az da olsa eritmesine izin verdim. “Sadece bir anlığına her şey çok fazla geldi. Evet, bazı şeyler için sana da öfkeliydim ama bugün değilim. Bugün sadece birlikte olmaktan mutlu olduğum bir adamsın sen. Yapma, bakma bana böyle.”

“Mavi’nin geleceğini söylemesem kesmeye devam edecektin değil mi?” diye sordu, suskunluğum dilime pelesenk oldu. Dudaklarım dikilmiş gibi kelimeler ağzımın içinde çırpındığında, cevabı gözlerimden okudu. Görmemişti ama makasın ikinci darbesinin bıraktığı dokunuşu hala damarlarımda hissediyordum. Sanki saçlarımı değil de beni yaşama bağlayan birkaç damarı kesmiş gibi, içime içime kanıyordum.

“Allah kahretsin.” Dantes’in yumruğu, tek darbede bir kalbi yok edebilecek kadar sert ve korkutucu geldi gözüme. Yumruk yaptığı elini dudaklarına bastırırken ona ve kendime yaşattığım hisler adına pişmanlık duydum. “Hepsi benim yüzümden.”

“Mir yapma, kendine eziyet etmek ne demek biliyorum. Ben seni vurduğumda bile beni alıp göklere çıkarıyorsun ama şu an hiçbir şey yapmadığın halde benim yüzümden kahrolurken ben yalnızca seni düşürüyormuş gibi hissediyorum.”

“Bazı şeyleri hak ettiğimi bildiğimden, bana verdiğin zararlar sandığın kadar canımı yakmıyor.”

“Ama sen de bana zarar vermedin.” dedim ümitsizlik içinde. “Alt tarafı saç-“

“Alt tarafı saç değil, senin saçın. Senin güzel saçların…” derken bakışlarıyla saçlarımı yıkadı. “Çocukluk hatıraların yüzünden yıllarca kısa kullandığını bildiğim ama yeniden uzatmaya başlamanın sana ne kadar iyi geldiğini bildiğim saçların. Ve şimdi bu saçları kesmen ne demek biliyor musun?” Hırsla soluyarak boşta olan eliyle çenemi kavradı. Can yakan bir kavrama değildi bu, sadece tutuyordu ve ondan kaçmama engel oluyordu. “Kalbindeki yaranın üstüne iyileştirmesi için bir bant yapıştırmışsın, kanamayı durdurmuşsun ama öyle bir an gelmiş ki o bandı sertçe çekerek kanamayı yeniden başlatmışsın demek.”

Beni benden daha iyi tanıyor oluşu, parmak uçlarımda onun gölgeleri varmış gibi hissettirdi. Sokak lambalarının olmadığı bir yolda yürürken yalnızca karanlıkla kuşanan kaldırım taşlarında, onun gölgesinin ayak izleri bir hayalet gibi her daim peşimdeydi. “Sen nereden biliyorsun ki saçlarımı uzatmama sebebimi?”

Dantes’in avucumda tuttuğum eli daha da gerilirken yumruğunu indirdi ve saçlarımı kaybetmekten korkarcasına arkasına sakladı.

“Lux’ta yazdığın yazılardan birinde tam olarak böyle bir kızı yazdığın bir bölüm vardı. Biraz dikkatli okuyan birisi o kızın sen olduğunu kolayca anlayabilir.” Çenemdeki eli bir çiçek gibi açıldı, yanağımın üzerine toprağa yayılan kökler gibi yayıldı ve parmaklarının sert dokusu yanağımın yumuşaklığını talan etti.

“Hadi gel,” Onu kendime çektim. “İçeri geçelim. Bu konuyu burada kapatalım.”

“Beni biraz yalnız bırakır mısın Lara?”

“Banyoda mı? Asla!” İkimizin de buna fazlasıyla ihtiyacı olduğunu bildiğimden, kollarımı bedenine dolayarak bedenlerimizi ayrılmaz bir bütün haline getirdim. Pek çok anda hissettiğim yoğun duygular gibi, içimdeki yangının alevleri arşa kadar tırmandı. Avuçlarımı sırtına bastırdığımda ince tişörtünden bedeninin sıcaklığını hissetmemem imkânsızdı.

“Çık lütfen.” Yakınlığımı yanıtsız bırakmayıp, bir avucunu saçlarımın arasına karıştırdığında, zamanın ensemdeki nefesi silinerek rüzgâra karışırken, yerini Dantes’in sıcak nefeslerine bıraktı. Yumruk yaptığı elinin varlığını sırtımda hissettim. “Bırak biraz sana hissettirdiğim şeylerle yüzleşeyim.”

“Yüzleşmeler insanın canını yakıyor. Ben sana yaptıklarımla yüzleşirken nasıl can çekişiyorsam biliyorum ki aynısı sana da oluyor. Kendini yorma, tükenmeyelim artık.”

“Ben bu aralar çok yorgun hissediyorum kendimi, Lara. Bırak biraz bu zayıflığı kabullenelim. Acı çekiyorum, acı çekiyorsun. Daha güçlü bir şekilde ayağa kalkabilmek için bu acıyı kabullenmemiz gerekiyor.”

“Ama sen Monte Cristo’sun.” dedim sessizce. Dantes’sin diyemedim. “O çok güçlüydü.” Çünkü Dantes’in tükenmişliğini hissetmesindense Monte Cristo’nun gücünü hissetmesi gereken an tam da şu andı.

“Bu gece sadece,” Duraksadı ve dudaklarını saçlarıma bastırdı. “Ölümlü bir Çağlar Mir Güzyeli’yim.” dediğinde kaşlarım çatıldı. “Hadi, biraz izin ver bana. Söz birazdan dönerim. Hem eminim sen de Tarık’la yalnız kalmak istersin. Ona sormak istediğin bir şeyler olduğu belli oluyor.”

Sandığından çok daha fazla şey sormak istiyordum Tarık,’a, doğruydu. Dantes’in ısrarı üzerine onu orada bırakıp çıkmak zorunda kaldığımda kendimi öncekinden daha iyi hissettiğimi söyleyemezdim.

Gergin bir ruh haliyle yeniden mutfağa döndüğümde Tarık hala yemekle uğraşıyordu.

Pijamanın kollarının ucunu tırtıklarken yavaşça yürüdüm ve hemen yanında durdum. Bıraktığımız sarelleli ekmekler hala tezgâhtaydı. Çekingence yarım dilimimi aldığımda, göz altından bana bakıyordu ama hiç belli etmiyordu. Tüm dikkatini rendelemekte olduğu peynire vermişti.

Ya da ben öyle olduğunu sanıyordum. Zira ekmeği dudaklarıma götürdüğüm sırada, beni şaşırtarak serçe parmağıyla saçlarıma dokundu. Kestiğim kısmı gözler önüne serdiğinde lokmamı zar zor ısırdım. Hiçbir şey söylemeden bir süre kestiğim saçlarıma baktı ve sonra parmağını saçlarımdan çekti. Ben söylemeden tüm nedenleri ve sonuçları anlamış, tüm cevapları kendi içinde bulmuştu.

Boğazımı temizledim. Ekmeğimi sol yanağımın içine aldım. “Elini yıkamadan mı rendelemeye devam edeceksin.”

Başını kaldırmadı. “Temizdir saçların, bir şey olmaz.”

Ne diyebilirdim ki? Ya da onun bir şeyler demesi gerekmez miydi? Rendeleme işlemini bitirdikten sonra musluğa yürüyüp rendeyi yıkadı. Burada yokmuşum gibi davranıyordu. Sabırla bekledim. Eninde sonunda konuşacaktı. Varlığım onun için o kadar gerçekti ki suskunluğumuz aramızda eriyen bir kara dönüşerek bizi yeniden baharla tanıştıracaktı.

Zira çok sürmedi. Sırtı bana dönükken ellerini tezgâha yasladı ve başını eğerek konuşma kararı aldı. “Artık tek kişilik yaşamıyorsun hayatı değil mi?” diye sordu, bir hayatın tanımı olması gerekirmiş, o tanımlara göre yaşamamız gerekirmiş gibi.

Ben de kalçamı masa niyetine kullandığımız orta tezgâha yasladım ve alçılı elimi nereye koyacağımı bilemediğinden karnımın üstüne koydum. “Kim tek kişi yaşar ki hayatı?” dedim lokmamı tamamen yutarak. “Yaşamak istesek de yaşayamayız. Kimsenin hayatı tek kişilik değildir. Olmasına izin vermezler.”

“Ama seninki bir zorunluluk değil.” Omzunun üzerinden bana baktı, uzak ve yalnızlığı zırh niyetine kuşanmış gözlerine uzun uzun bakmayı ne kadar özlediğimi fark ettim. “Seninki bir seçim.”

Seçim… Dantes benim için bir seçimdi. Kendime defalarca tekrarladığım bir gerçekti bu. Özellikle Nil ile olan konuşmalarımızdan sonra. O, Dantes’in elimden tüm tercihlerimi aldığını ve kendini tek kıldığını söylemişti ama hepsi benim seçimimdi işte. Ben istemeseydim, hiçbir yerde olmazdım.

Ben Nihil’dim.

İstesem herkes için hiçliği temsil edecek bir konuma sokabilirdim kendimi ama tercihim Dantes’in yanında bir şeylerin anlamını taşımak olmuştu.

“Öyle sanırım.” diye kabullendiğimde Tarık’ın aldığı nefeslerin yankısını gerilen sırtında gördüm. Onun üzerinde tişört yoktu. Siyah bir sweat giymişti, kış günü insanın sarılmak isteyeceği güvenli bir liman gibi hissettiriyordu. Hep olduğu gibi.

Tarık nihayet yönünü bana döndü ve kalçasını tezgâha yaslayarak ellerini sweatninin cebine soktu. Kahverengi saçları asi bir tavra bürünmüş ve yüzünün etrafına yayılmıştı. Duş aldıktan sonra kurusun diye kendi haline bıraktığında hep böyle oluyordu saçları. Asileşiyordu. “Peki, seçtiğin kişi hakkında,” Birkaç saniye es vererek nefesini tazeledi. “Tam olarak ne düşünüyorsun?”

“Sen ne düşünüyorsun?” diye sordum cevabından korktuğum bir sorudan kaçabilmek uğruna. “Mir hakkında yani.”

Burnundan soluyarak güldü. “Umurumda olmadığını.”

“Ama dün gece yaralarını sardın onun.” Gözlerini benden kaçırmamasını umarak dikkatle baktım. Kimseye göstermek istemediği anlayışını ve merhametini, oyuncağını arayan bir bebek gibi aramaya başladım. Umudum hep vardı, Tarık Solar göstermediği duygularıyla insanların hayatında var olan bir adamdı.

“Umurunda olmayan birinin yaralarını sarmazsın Tarık, umurunda olmayan birine sarılmazsın, gülmezsin.” Kalp atışlarım hızlandı. “Onun elini de tutmazsın.”

“Dikkatli ol,” Sesi tok ve hükmediciydi. Bir tahtta oturan ve tek emriyle önüne kopmuş kelerler dizen hükümdarlar gibi baskı kuruyordu üzerimde. “Asıl mevzudan sapıyorsun.”

“Hayır sapmıyorum. Asıl konu içeride bir başına banyoda acı çeken adam, asıl konu benim, asıl konu beni kardeşi olarak sahiplenemeyen sensin. Tarık bu hikâyede asıl konu hep biziz. Ama asla tek olarak değil, bir bütün olarak.”

“Ben kimseyle bütün olmam.” Alay edercesine bir gülümseme ilişti dudaklarının kenarına. “Bütün olmak mı?” Başını hafifçe yana yatırdığında birkaç tutam saçı yanağına firar etti. “Ben yalnızlıkla iyileşen bir adamım.”

“Öyle mi?” Şimdi alay edercesine gülme sırası bendeydi. “Başını dizlerime koyarken de aynı şeyi mi düşünüyordun? Ya da ayaklarımı yerden keserken? Bana sevimli bir ayıcık hediye ederken ya da-“

“Canımı sıkıyorsun.”

“Sıkılsın.” Ekmeğimi yavaşça tezgâhın üzerine bıraktım ve alttan alttan ona bakarken yeniden pijamanın kollarını didiklemeye başladım. “Tarık tıpkı bir duvar gibisin. Az kaldı duvarlarını kırmak için vinçle girişeceğim sana.”

“Mutlu musun onun yanında?” diye sordu konuyu yine kendinden uzaklaştırarak. Kalbim, bir adamın avuçları arasında çırılçıplak kalmış gibi tedirgince atarken alt dudağımı dişledim.

O adam, aylardır hayatımı işgal eden bir askerdi, bir işgalciydi. Kabul etmeliyim ki onun karşısında aldığım bazı yenilgiler hoşuma gidiyordu çünkü bizzat kazanan benmişim gibi hissettiriyordu.

Cevap verirken hiç tereddüt etmedim. “Evet.”

“Peki bu mutluluk sana yetiyor mu?”

Bunu düşündüm. Dudaklarım düz bir çizgi halini aldı. Tarık, gözlerini kırpmadan vereceğim tepkileri izlerken bir çeşit sorgudaymış gibi hissettiğimden sırtıma engel olamadığım bir ürperti yayıldı. Dantes ve ben… Birlikteyken sahiden de mutluyduk. Ama bir yere kadar. Aramıza giren yalanlar ve gerçekler, her daim dikenli teller gibi engellerle sınıyordu bizi.

Kabullenmek zorunda kaldım. “Sanırım çok uzun sürmediğinden… çoğu zaman yetmiyor. Ama yine de sahip olduğum her mutluluğun kıymetini bilmeye çalışıyorum. Nankör değilim, bundan daha kötüsü de olabilirdi. Bundan daha kötüsü hep olmuştu.”

Konuşmadan bana bakmaya devam ettiğinde yerimde rahatsızca kımıldandım. Bir şeyler söylemesi gerekiyordu, bu sohbeti tek taraflı yapıp da sağ çıkmam mümkün değildi. “Engel olmayacak mısın bana? Abilik taslayıp, o senin için doğru kişi değil falan filan muhabbetlerine girmeyecek misin?”

“O, senin için doğru kişi.” dedi hiç düşünmeden. “Olabilecek en doğru kişi. Bunu sizi yan yana gördüğüm ilk seferde bile anlamak çok kolaydı.”

Kabullenişi, göğsümün ortasında uyuyan bir ağırlığı, kerpetenle tenimden söküp ayırdığında dudaklarımı titreten bir soluk aldım. “Ama?” diye üsteledim.

“Dışarıdan bir göz olarak söyleyebilirim ki küçük kardeşim,” Gülümsedi, bu kez alaycı değildi. Geçekten de içinden geliyormuş gibi gülümsedi fakat bu gülümseme de yağmur damlalarını yeryüzüne akıtarak ağlayan bulutlar kadar boş ve şeffaftı.

“Zamanlamanız çok yanlış. Planlarınız yanlış. Hayalleriniz yanlış. Olmayacak bir şeyi oldurmaya çalışıyorsunuz. Şimdilik görmek istediğin yegâne kişi o olsa bile, bir gün onu bir daha görmemek için elinden gelen her şeyi yapacaksın. Çünkü sana bunu hissettirecek eylemlere kalkışacak. Tabiri caizse,” Duraksadı ve bunu kaldırıp kaldıramayacağıma karar vermeye çalışır gibi gözlerimde konakladı. “Canına okuyacak.”

Dantes’in benim canıma okuduğu, benim onu görmek istemediğim bir dünya. Kafamın içinde binlerce farklı senaryo belirdi ve hepsi de cızırtılı bir televizyonun içinde oynamaya başladı. Renkler griydi, görüntü kalitesizdi. Hem çok eski hem de zamanın çok ilerisindeydi. Ama hiçbir filmin final sahnesi henüz çekilmemişti. “Canıma okuyacak öyle mi?” Derin bir nefes alarak başımı yana yatırdım. “Bunu zaten yapmadığını nereden biliyorsun?”

Tarık’ın kaşları öyle mi dercesine havalandı.

“Evet, daha önce defalarca kez canıma okudu zaten ve ne yazık ki karşılığını da şimdi karnında taşıdığı bir kurşun yarasıyla ödüyor. Onu bilerek vurmamış olsam da insanlar beni hafife almaya bir son vermeli. Canıma mı okuyacak? Bir kez daha karşılığını veririm ona ama bu kez tek kurşunla da yetinmem.”

Çok yoğun duygular hissettiğimden derin bir nefes aldım. “Ayrıca ben Mir’in gözlerindeki her duyguyu gördüm. Acımasızlıktan pişmanlığa kadar her şeyi. Artık tanıştığım günkü adam değil. Hayalleri aynı değil, planları aynı değil. O aslında yalnızca tek başına ruhunu ayakta tutmaya çalışan yaralı biri. Birbirimize iyi geliyoruz.”

“İnanıyor musun bu söylediklerine kalbinin en derinlerine kadar?”

Kalbimin en derinlerine inmeye henüz cesaretim olmadığını söylemedim.

Çenemi dikleştirdim ve ona dik dik baktım. “Biz, birbirimiz için sonsuza kadar var olmak isteyeceğiz.”

“O halde hayatımı sizin sonsuzluk anlayışınıza göre yaşamayı hiç istemem.” dedi Tarık sessizce.

“Neden felaket tellallığına başladın?” diye azarladım onu. “Mir ile aramızdaki ilişkiye odaklanacağına, seninle aramdaki ilişkiye odaklan. Neyiz biz şimdi? Kardeş mi? Düşman mı? Saldırıya uğramadan önce kovdun buradan beni, kendimi diken üstünde hissediyorum. Gerçekten de beni kardeşlikten aforoz mu ettin?”

Sevimlilik yapma çabalarım, gizlemeye çalıştığı küçük bir gülüşle ödüllendirildi. Tarık tek elini cebinden çıkarıp şakaklarını ovaladı. “Seni kardeşlikten aforoz etseydim ne şimdi yanında olurdum ne de bu eve adım atmana izin verirdim.” diyebilmek onun için sandığımdan çok daha cesaret gerektiriyor olmalıydı.

Kendimi tutamadan gülümsedim. “Klişelerin esiri korumacı bir abi oldun değil mi farkında olmadan.”

Tarık kahkahasını tutmaya çalışıyormuş gibi görünüyordu. “Kes şunu.”

İnatçı bir omuz silkmenin ardından sessizlik içinde birbirimize baktık ve o sessizlik yavaşça dudaklarımızdaki gülümsemeyi sildi. Gerçekleri hatırlamak gülümseyebilmekten daha baskın gelmişti. “Çok üzgünüm,” dedi Tarık sessizce. “Beni aradığında tek istediğim sana gelmekti ama aklım başımda değildi. Sarhoştum da biraz. Saatler sonra Çağlar aradığında ne yaşadığımı tahmin bile edemezsin.”

“Hiç seni suçlamadım. Suçlayamam, çünkü senin kalbine olan inancım tam. Hiç tereddüdüm yok.”

“Öğreneceğim.” Göğsü hızla yükselip alçalıyordu ve kalbi küt küt atıyor olmalıydı. “Senin bana hissettiğin ne varsa, aynısını hissetmeyi öğreneceğim.” Bir anda elini bana uzattığında hiç tereddüt etmeden uzandım ve uzattığı elini tuttum. Aramızdaki mesafe yüzünden ellerimiz bir köprü gibi uzanmıştı birbirine.

“Lütfen ayna ol bana, Lara.” dediğinde elini sımsıkı tutuyordum. “Bir kardeş nasıl olunur öğret. Çünkü buna çok ihtiyacım var.”

Gözlerim, bir yağmur bulutuna dönüşerek yeryüzünün tüm yağmur tanelerini içinde barındırır hale gelmişti. Tarık Solar fırtına gibi bir adamdı ama istediğinde öyle şefkatli esiyordu ki, tüm hayatımın arka fonunda var olan bir esintiye dönüşsün istiyordum. “Sen yeter ki iste.” Dudaklarım titriyordu. “Benim de tek istediğim bu. Kırmak değil, onarmak. Terk etmek değil, sevmek.”

Derin bir nefes aldı. Sanki şimdiye kadar nefes almayı unutmuştu da yeni yeni hatırlar gibiydi. Bunları sesli dile getirebiliyor oluşuna şaşkındı aslında, bakışlarından belli oluyordu.

“Tarık benim kalbimde senin için çok özel bir yer var, ne zaman kendini yalnız hissedersen oraya gelebilirsin. Kalbimin kapılarını sana hiç kapatmam.”

“Biliyorum işe yarayacak.” Yeşil gözleri, koyu renk kirpikleriyle gölgeleniyor ve sonra yeniden güneş doğan o güzel ormanlara dönüşüyordu. “Tanrı’nın bize yakıştırdığı o kitabın özel bir anlamı olacağını hep biliyordum zaten.”

“Hangi kitap?” diye sorduğumda, “Aşktan Da Üstün.” dedi.

Kafam karıştı. “Ne için işe yarayacak?”

“Bu, yazarla benim aramda.” dedi yumuşak bir tonla. İçini çekerek gözlerini kapattı. Galiba ne demek istediğini hiçbir zaman anlayamayacaktım.

Dünya istediği kadar canıma okumaya devam edebilirdi, ben yanımda bu adamlar varken asla yenilmeyecektim. Bundan fazlasıyla emindim. Belki de en çok onlara yenilecektim. Buna da fazlasıyla emindim. Hatta kesinlikle canıma okuyacaklardı. Bu, şimdiye kadar en çok emin olduğum şeydi.

Harika.

Oldukça garip yemek merasimimizden sonra hepimiz salona geçmiştik. Dantes ve ben L koltuğun kesişim noktasında oturuyorduk. Önce o bacaklarını ileriye uzatmıştı, sonra da ben bacaklarımı onun bacaklarının üzerine koyup koltuğun diğer tarafına uzatmıştım. Halimizden hiç şikâyetimiz yoktu.

Kolumdaki alçının üstünü karalamakla meşguldük.

Daha doğrusu, alçının üstüne sırayla kitap alıntıları yazıyorduk ve hangi kitaptan olduğunu tahmin etmeye çalışıyorduk. Kendimizi o kadar kaptırmıştık ki alçım bir anda eskimiş bir deftere dönerek gözümde efsanevi bir değere bürünmüştü.

Şimdi sıra bendeydi ve son beş dakikadır da Dantes benim yazdığım cümleyi bitirmemi bekliyordu. Ne yazık ki sol elimi kullandığımdan hem daha yavaş hem de olağanüstü çirkin yazıyordum. Birinci sınıf çocukları bile benden daha güzel yazardı. Sol elim fazla beceriksizdi.

“Hala bitmedi mi?” Dantes ben cümlemi bitirmeden okumaya yeltenince kafasına kalemle tık diye vurdum ve geri çekilmesine neden oldum. Rahat yazayım diye kolumu hafif yüksekte tutuyordu.

“Bitti bitecek.”

“İki dakika önce de aynı şeyi söylüyordun.” dedi ağzının içinden.

“Kızdırma beni, sonraki alıntıyı alnının ortasına yazarım görürsün.” dediğimde güldü ve haliyle kolumu kımıldattığından birkaç harfin daha çivi yazısına dönüşmesine neden oldu. “Ve bitti.” dedim hevesle doğrulurken. “Oku bakalım.”

“Kolaysa gel sen oku. Ne bu? İcat edilen ilk alfabeyle falan mı yazdın?” Somurtarak ona baktığımda güldü ve okumaya başladı. Ama yazım o kadar anlaşılmazdı ki ancak heceleyerek okuyabiliyordu. “Ha gayret,” dedim keyifle. “Az kaldı okumayı sökeceksin.”

Gözlerini devirdi ve dudaklarını ıslattı. Önce içinden okudu cümleyi, sonra dile dökmeye başladı. “Birkaç kitap getir bana, ama yeni olmasın.” Cümlenin devamını okuyabilmek için kolumu hafifçe çevirdi. “Yüreğimde…”

“Yüreğimde yeni bir şey okuyacak güç kalmadı.” diyerek cümleyi tamamlayan Tarık, şaşkınlıkla ona bakmamıza neden oldu.

“O kitabı da mı okudun?” diye sordum merakla. Gerçi buna artık şaşırmamam gerekiyordu, kitaplığımın ikinci hâkimi oydu.

Yanıma oturduğunda bağdaş kurmasını izledim. Yanında ilk yardım çantasını getirmişti.

“Okuduğum kitaplarından ziyade, okumadığım kitaplarını saysan işin içinden daha kolay çıkarsın.” dedi sessizce. Çantadan medikal malzemeleri çıkardı. Tarık nihayet bana bakmaya karar verdiğinde bakışları alnıma kaydı. “Pansumana ihtiyacın var.” dedi.

Kafamı sallarken usulca alnımdaki sargıya dokundum.

Dantes avucunu kafamın tepesine koyup saçlarımı karıştırdı. “Benim için son derece acı verici bir deneyimdi.”

Gözlerimi devirdim. “Hissettiğin acının Tarık’ı ne kadar sinir ettiğinle orantılı olduğuna eminim. Ayrıca bana sataşacağına alıntının hangi kitaba ait olduğunu bulmaya ne dersin? Sakın kopya verme Tarık.” dedim önden önlemimi alarak. Tarık, alnımdaki bandaja uzanırken güldü. Bu demekti ki uyarmasam kesin kopya verecekti.

“Pekala,” Dantes parmaklarını saçlarımdan ayırmadı. Kestiğim saç tutamım geri gelmezdi ama kalanlarını korumak ister gibi korumacıydı dokunuşları. “Bir ipucu ver bakalım, yazarıyla ilgili.”

“Hım, yazarı İngiliz.”

“En sevdiğin kitaplardan.” dedi Tarık. Sebepsizce, keyifli görünüyordu. İkimizin de üzerinden koca bir ağırlık kalkmıştı, bu o kadar iyi hissettiriyordu ki bir kafese hapsedilmiş kelebekleri özgürlüğüne kavuşturmuşum gibi hafifliyordu yüreğim.

“Hem de sadece kurşun kalem kullandıklarından.” diye devam etti.

“Sussana,” Kolumla onu dürttüğümde, gülerek başını iki yana salladı. “Mir kitabı kendisi bulacak.”

“İngiliz olan binlerce yazar var, Yalan Yıldızım. Biraz daha ipucu.”

Kıkırdadım. “Bu bir dünya klasiği.”

“Dumas.”

“Yuh ama Mir ya,” Kaşlarım hayretle yükseldiğinde ona bakakaldım. Bir ucu toprağa diğer ucu göğe uzanan bir girdabın iki ucu da talan ederek ilerlemesi gibi ilerliyordu ruhuma doğru, beni yavaşça fethediyordu. “Birincisi, Dumas İngiliz değil. İkincisi, ne zaman dünya klasiği desem Dumas diye sallıyorsun.”

Çıkışım onda zerre etki yaratmadı. Başını hafifçe yana yatırarak, bana bir masala bakıyormuş gibi baktı. O masalın kahramanı bizmişiz ve kendi uykularımızın kapısını açmak için yeni kelimeler icat etmişiz gibi. “En sevdiğin dünya klasiği Monte Cristo Kontu olduğundan.”

“Lara’nın en sevdiği dünya klasiği Monte Cristo değil.” dedi Tarık. Bir yandan alnıma pansuman yapıyordu ve son derece dikkatli davranıyordu canım yanmasın diye.

“Ha?” dedik Dantes ile aynı anda. “Değil mi?” Dantes bana baktı, ben zaten bakışlarımı ondan çekmekte zorlanıyordum. Kaşları çatıldığında, erkeksi yüzünde çekici bir ifade belirince alt dudağımı ısırdım. “Nasıl değil ya? Ensendeki dövme niye var o halde kızım?”

“Tarık,” Kafam karışmıştı. Beni benden daha iyi tanıyor olamazdı ya. “Gayet de en sevdiğim klasik Monte Cristo Kontu. Olmadığını da nereden çıkardın?”

“Altını çizerken renkli kalemler kullanmıştın.” Tarık omuz silkti. Sanki dünyanın en normal konuşmasını yapıyordu ve şaşırmamız saçmaydı. “Sen enlerine asla kurşun kalemden başkasını değdirmezsin. Çünkü kıyamazsın.”

“Monte Cristo’ya kıydım çünkü birkaç kez okudum ve her yeni okuyuşumda fark ettiğim ayrıntıları ayırt etmek istedim. Farklı renklerde kurşun kalemler olmadığı için de bir sürü tükenmez kalem kullanmak zorunda kaldım. En sevdiğim klasik kesinlikle Monte Cristo.”

Monte Cristo’nun adını anmak bana acı veriyordu ama seviyordum işte o acılı adamı. Ne yaşadıklarını unutabiliyordum ne de yaptıklarını. Kalbimin bir köşesi de ona aitti. Masumken acıya maruz bırakılan bir insanın, hayatının ne denli değişeceğinin en büyük kanıtıydı o kitap. Çekingence bakışlarımı Dantes’e değdirdiğimde, onu zaten bana bakar halde buldum. Bir eliyle ensesini kaşırken bakışlarını kaçırıp kaçırmamak arasında bir yerdeydi.

“Neden tükenmez kalem yerine renkli boya kalemleri kullanmadın?” diye sordu Tarık. Pansumanına ara verip bana baktı. “Kurşun olanlarından.” Gözlerimi kırpıştırdım.

Saf saf suratına baktım. “Hiç aklıma gelmedi.” diye mırıldandım.

Bu aptallığım için kafamı duvarlara çarpmak istedim. Tanrı aşkına, neden boya kalemi kullanmamıştım da tükenmez kalemlerle katletmiştim ben canım kitabımı. Bu küçücük akılsızlığıma o kadar moralim bozuldu ki neredeyse ağlayacaktım.

“Lara,” Alt dudağım titreyerek Dantes’e döndüğümde, gülmemek için dudaklarını birbirine bastırıyordu. “Sana yeni bir baskı alırım.” dedi yumuşakça. “Kendi kitabımı bile verebilirim istersen.”

“İstemem,” dedim kırık bir tonla. “Ben kendi kitabımı böyle seviyorum.” Başımı eğdim ve alçıyı hatırlatmak istercesine kolumu salladım. Tarık pansumana kaldığı yerden devam ederken Dantes içini çekti. “İpucu.”

“Bu kitap taşrada geçiyor.”

“Austen.”

Ah, en sevdiğim yazarlardan, kitapları kadar kendine de hayran olduğum kadın. Ne zaman adını anılsa bana iç çektiren kadın. “O değil.”

“Dickens.”

“Yaklaştın sayılır Mir ama değil. Bu kitapta bir aşk üçgeni, ımm aslında aşk dörtgeni var.” dediğimde Tarık gülüşünü saklamak için başını çevirdi. “Hatta beşgen diyelim biz şuna. Nasıl bir kitapsa, gelen gidene âşık olmuş.”

İki adam da kendini tutamayıp sessizce gülünce ben de gülmeye başladım. “İngiltere’nin taşrasında geçen aşk beşgeninin halk tarafından hoş karşılanacağını hiç sanmıyorum.” dedi Dantes arsız bir ses tonuyla ve yanağımı iki parmağım arasına sıkıştırdığımda, kahkahasını dizginlemek zorunda kaldı.

“Yeni bir tahmin daha geliyor; Bronte kardeşler?” Alnına dökülen kömür karası saçlarını parmak uçlarımla geri iteledim. “Emiliy?”

“I ıh.”

“Charlotte de mi değil?”

“Bronte kardeşler olmadığını söyledim ya, Mir. İçten içe Uğultulu Tepeler demek için yanıp tutuşuyorsun muhtemelen ama değil. Sonuçta onda da aşk ve intikam var, seversin sen.”

“Çok bilmiş,” Burnumun ucuna işaret parmağının ucuyla vurdu. “Büyüdün de laf mı sokuyorsun bana?” dediğinde kafamı salladım ve gözlerini devirmesine neden oldum. “Peki ya Eyre?”

Kaşlarımı çattım. “Eyre mi?”

“Evet, Jane Eyre.”

“Jane Eyre bir yazar değil seni sersem, kitap karakteri.”

“Zaten yazar değil kitap tahmini yapmıştım ben.” dedi hiç bozuntuya vermeden.

Tarık bir kez daha gülmemek için büyük bir çaba sarf ederek boğazını temizledi.

“O zaman nokta atışımı yapıyorum.” Dantes, onunla eğleniyor olmamızdan zerre rahatsızlık duymayarak ve yüzünü son derce aristokratik bir ciddiyete sokarak konuşmaya devam etti. “Elbette Hardy,” dedi erkeksi bir sesle. Gözlerim ışıldadı. “Erkeklerin bile hayran olduğu, dünyanın en erkeksi karakterlerinden Gabriel Oak’ı yazan adam. Aslında ilk anda tanımıştım ama hiç renk vermedim.” diyerek sırıttı.

“Ah Gabriel,” dedim içimi çekerek. “Zavallı platonik.”

“Teknik olarak platonik bile sayılmazdı.” dedi Tarık. “Bence platonik biri gibi hissettirmiyordu.”

“Çünkü yazar duygularını gayet ölçülü yazmıştı.” dedim hemen. “Âşıktı ama âşık olduğu kadının iyiliği için hep bir adım geride duruyordu. Yazar o ölçüyü çok güzel korumuştu. Gabriel, uzaktan uzağa âşık olduğu kadını koruyan düşünceli biriydi. Ve bu sınırların hiçbir zaman kadının hayatına taşmasına izin vermezdi. Duygularını kontrol edebilen harika bir karakterdi. Yani benim için öyleydi.”

“Yazarın, aşk beşgeninin en önemli köşesi için aynı ölçüyü koruyamadığı kesin.” dedi Dantes, sıra ona geçtiğinden kucağımdaki kalemi aldı. Sanırım ölçüsüzlükten kastı, Bathsheba karakterinin birkaç kez âşık olmasıydı ama bu da ölçüsüzlük sayılmazdı fakat yaşadığı aşkların sonucunu düşününce evet, Dantes haklıydı.

Kolumu tutup kendine doğru çekti. “Kitabın adı Çılgın Kalabalıktan Uzak olunca tamamen yalnızlık dolu hayatları okuyacaksın sanıyorsun ama bir anda kendini üç aşığın içinde bulan özgür bir kadın okurken buluyorsun.”

“Belki de bu kalabalıklar içinde kendini bulma hikâyesidir. Yani ne bileyim, kimse insanlardan sonsuza dek uzak kalamaz. Yazarın burada anlatmak istediği, hayatımıza bu kadar müdahale eden insan varken, çılgın kalabalıklara rağmen kendi çizgimizi çizebilmemizdir.”

“O dediğin şimdilerde imkânsız,” Tarık konuşmaya başladığında, Dantes de keçeli kalemle kendi alıntısını yazmaya girişmişti. “Hayatına müdahale eden biri varsa asla kendi çizgini çizemezsin.”

“Niye öyle diyorsun, Tarık? Bence gayet de mümkün.”

Tarık gözlerini ağır ağır açıp kapattı. “Emin ol,” dedi zamana kurban gitmiş bir sesle. Kurban gitmiş gibi değil de ruhuna vurulan bir kılıç darbesi yüzünden zamana kurban edilmiş gibi bir sesle. “Asla mümkün değil.”

Sözlerinin altında anlamam gereken bir anlam var gibiydi. Oldukça keskin sınırları olan bir cümle kurmuştu ve kendini o cümleye hapsederek hepimizi dışarıda bırakmıştı. O çoktan çılgın kalabalıktan sıyırmıştı kendini, kimse de ona el uzatmamıştı.

Dantes alçıya tık tık vurunca yazmayı bitirdiğini anlayıp dikkatimi alçıya verdim. Dantes yine alıntıyı kusursuz bir el yazısıyla yazmış, cümlenin iki ucuna da sevimli birer tavşan iliştirmişti.

Tavşanlar için benden bonus puan kaptığını hiç belli etmeden alıntıyı okumaya başladım. “Kuşkuyu dünyanın en dayanılmaz acısı saydığımız için, hiçbir şey bilmemektense, kötü şeyi bilmeyi yeğ tutarız.

Başımı kaldırıp hayretle Dantes’e baktım. “İroni mi yaptın sen şimdi?”

“Eh,” dedi mahcup bir halde. “En azından ne boklar yediğimi az çok itiraf edebiliyorum.”

Burnumdan soluyarak güldüm. “Bazen beni deli ediyorsun.”

“Sadece bazen mi?” diye sordu keyifli bir sesle.

“Bazen beni de deli ediyorsun.” dedi Tarık.

Dantes güldü. “Sadece bazen mi?”

Tarık sabır çekerek gözlerini devirdi. Nihayet pansumanı bitirmiş olmalı ki malzemeleri toplayarak biraz geri çekildi. Çantayı orta sehpaya bıraktı ve arkasına yaslanıp kollarını göğsünde kavuşturdu.

“Sanırım hangi kitaba ait olduğunu hatırlayamadım. İpucu lütfen.”

“Hmm,” Dantes’in parmakları enseme dokunduğunda yerimde huzursuzca kımıldanma isteğiyle doldum. Sol elimi hemen enseme attım ve parmaklarını yakaladım ama aslında beni yakalayan oydu. “Bu alıntı bir kitaba ait.”

Kahkaha attım. “Sahi mi?”

“Hı hım.” Dudaklarını birbirine bastırdı. “Hem de bir yazarı var.”

“Bak sen şu işe.” Artık omuzlarım sarsılıyordu, kendimi tutamıyordum ve sonunda birkaç kaburgamı kaybetmekten korkuyordum.

“Salaklar.” diye homurdandı Tarık.

“Ve İngiliz.” diye devam etti Dantes. Tarık’ı pek ciddiye almamış, aksine ona sırıtarak bakmıştık.

“Shelley?” dedim tereddütle. “Ya da Virginia Wolf.” Oyuna başladığımızdan bu yana o kadar çok yazar saymıştık ki artık aklıma isim gelmiyordu.

“Bir erkek.”

“Shakespeare!” Zihnimin içine inci gibi işlenmiş satırlar aktı. Okurken beni alıp sayfalara hapseden, ruhlarına dokunmak istediğim karakterlerin çağrısını duyumsadım. “Hayatımın aşkı.”

Ama Dantes ruhuma yapılan bu çağrıdan hiç hoşlanmadı çünkü ruhu en çok onu göreyim istiyordu. Ona geleyim ve onda kalayım. Öyle bir kitabın içinde hapsolmalıydık ki o kitabı kimseler bulamamalı, yıllarca insanların dilinde dolanan efsaneler gibi dilden dile dolanmalıydık. Tıpkı Romeo ve Jüliet gibi. Dantes ve Isabel. “Öyle aşk maşk… ölmüş adamın kemiklerini ahlaksız küfürlerime alet ettirme bana.” dediğinde nefesi saçlarımı rüzgar gibi okşayıp geçti. “Ayrıca çok eskiye gittin. Biraz bugüne yaklaş.”

Oflayarak gözlerimi devirdim. “Oscar Wilde?”

“Wilde İrlandalı.” dedi Dantes. “Dorian Gray’i okuyup da bunu nasıl bilmezsin.”

“O da karakterinin soyadını Gray koymasaymış. Hiç İrlandalı gibi durmuyor!” dedim hışımla. “Aa, o kitapta bir tane karakter vardı. Dorian’ın hayran olduğu bir asilzadeydi. Böyle pelerinli falan dolaşırdı ortalıkta, bir konuştum mu zekâ fışkırırdı adamdan. O adamı okurken hep Tom Cruise olarak hayal ederdim.” Birden heyecanlandım. “Hani şu Vampirle Görüşme filminde giyindiği kıyafetler var ya, uzun ve havalı saçları falan. O haliyle hayal ederdim ve bu yüzden kitabı okurken inanılmaz keyif almıştım.”

“Vampir filmleri ha? Beni hiç şaşırtmıyorsun küçük civciv.” Dantes keyifle dudaklarını aralayarak boynuma kapandı ve dişlerinin keskin dokusunu tenimde hissettim. Sanki bir vampirmiş gibi kan emici sesler çıkardığında ve boynumu ısırıyormuş gibi yaptığında dünyanın en berbat rollerinden birini sergileyerek, dilimi dışarı sarkıtıp, kucağında ölü taklidi yaptım.

“Kesin şunu,” Tarık tek eliyle yüzünü kapatırken kahkahasını saklamaya çalışıyordu. “Gözlerimi kanatıyorsunuz.”

“Tabi siz bilmiyorsunuz,” dedim öldüğüm gibi geri canlanarak.

Dantes de geri doğruldu ve gözlerinde hınzır bir ifade belirir gibi oldu. Dilini üst dişlerinde gezdirdi. Gerçekten tadıma bakmış ve kanımdan ziyade ruhumu emmişçesine parmak uçlarımdan bir şeyler çekilir gibi oldu. “Ben o filmi izlerken Tom Cruise ve Brad Bitt’i shiplemiştim ama shipim tutmadı.” dedim.

Tarık ve Dantes… aynı anda kahkahayı bastılar.

“Ne gülüyorsunuz ya,” Somurtmaya çalışıyordum ama kahkahaları öyle güzel ve bulaşıcıydı ki asla bunu başaramıyordum. “İkisi de inanılmaz seksi vampirlerdi ve bence Tom Cruise’un canlandırdığı vampir, kesinlikle Brad Bitt’in canlandırdığı vampirden hoşlanıyordu. Öyle romantik romantik boynundan ısırmalar, kucağına bayılınca sarılmalar, vampire dönüştürmeler falan.” Bu kez kahkaha atan ben oldum. “İzlerken çok eğlenmiştim.”

“O minik kafanın içinde ne tür fantaziler dönüyor kim bilir.” dedi Dantes hayretle başını iki yana sallarken.

Kollarının arasında heyecanla kımıldandım ve alıntıya göz atarak tahminlerime devam ettim. “Ama ben bunu bilemiyorum. Biraz daha ipucu lütfen.”

“Sen hatırlıyor musun?” Dantes bu soruyu Tarık’a yöneltti ve Tarık başını iki yana salladığında Dantes konuşmaya devam etti. “İşte şimdi en esaslı ipucu geliyor; Bu kitabı Jane Austen bile okudu.”

“Ha?” Dudaklarım şaşkınlıkla aralandı. “Bunu nereden biliyorsun?”

Koca avucunu kafamın tepesine koyarak bir kez daha saçlarımı karıştırdı. “Aşkın Kitabı’nı hatırla.”

“Öyle bir kitap mı var?” diye sordu Tarık.

“Hayır, Austen ile ilgili bir film bu.”

“Öyle bir film yok.” dedi Tarık bilmiş bir edayla. “Olsa kesin bilirdim.”

“Becoming Jane.” dedim onu aydınlatmak için. Biliyordum ki Tarık filmlerin çeviriyle pek ilgilenmez, hep orijinal isimleriyle tanırdı. Eternal Sunshine Of The Spotless Mind filminin Sil Baştan olarak çevrildiğini gördükten sonra çeviri defterini tamamen kapatmıştı.

“Hatırladım.” Kollarını göğsünde kavuşturarak sırıttı. “Lefroy şerefsizinin olduğu filmdi değil mi?” dedi Dantes’ten onay beklercesine.

“Senin, Tom Lefroy’a şerefsiz diyen dillerini kopartırım.” diye hırladım.

“Bana sorarsan Lara,” diye mırıldandı Dantes, erkek dayanışması yapıp beni dışarıda bırakarak. “Bence de biraz şerefsizdi. Yani, ne diyebilirim ki, o lakayt tavırları…”

“Yavan espri anlayışı,” diye devam etti Tarık. Ve bir anda peşi peşine sırayla nedenleri öne sürmeye başladıklarında dilim tutuldu.

“Ciddiyetsiz eylemleri,”

“Kızlarla düşüp kalkması,”

“Austen’i yarı yolda bırakması,”

“Hey hey, orada duracaksınız.” Sol elimi durun dercesine havaya kaldırdığımda beni çıldırtmaktan keyif almış bir şekilde sırıtıyorlardı. “Birincisi, asla onun gibi asil bir beyefendi olamadığınız için kıskandığınızı biliyorum. İkincisi, herkes sizin gibi yüzünde mahkeme duvarı taşımak zorunda değil,” dediğimde şok olmuş bir halde birbirlerinin yüzüne bakakaldılar.

“Üçüncüsü Austen ile sevgiliyken asla başka kadınlara bakmadı ki geçmişi için bugününü yargılayamazsınız ve dördüncüsü,” Derin bir nefes aldım. “Austen’i yarı yolda bırakmadı ki. Austen onu bıraktı.”

“Gitmesine izin vermeyebilirdi.” dedi Tarık. “Mutlaka başka bir yol bulabilirdi.”

“Nereden biliyorsun? Kaç kere o kadar eskide yaşadın ki sen? Evet beki biraz daha düşünüp farklı bir yol arayabilirdi ama koskoca Fitzwilliam Darcy’e ilham olmuş adamı tek kalemde silip atarsanız ben de sizi silip atarım!” diye bağırdım hışımla.

“Sakin ol Lara,” Dantes ben, sakinleştirmek için işaret parmağının sırtıyla yanağımı okşadı. “Sadece bir film.”

“Bir Austen filmi. Kimse Jane Austen sevgimi sorgulayamaz.” Onca çıkışımdan sonra bana garip garip bakıyorlardı. Hâlbuki hislerimi en açık haliyle dile getirmiştim ve bunun için yargılanmak istemiyordum.

“Şimdi diyeceğimi deyip hırsımı aldığıma göre,” dedim sakince gülümseyerek. “Tahminlerime devam etmek istiyorum. Bu kitabı Jane okudu diyorsan o zaman filmde okuduğu kitaplara odaklanmam gerek.” Kaşlarım hayretle yükseldi. “Bir tane orman kitabı vardı-

“Lan!” diye kükredi iki adam aynı anda.

Alt dudağımı dişledim. “Pes Lara,” dedi Dantes. “Hatırlaya hatırlaya kuşların çiftleştiği orman kitabını mı hatırladın?”

“Ama kızmayın,” diye mırıldandım. “Bu minik kafanın içinde milyon tane kitap var. Arada hatlar karışı- Buldum! Jones! Jones! Zavallı yetim Tom Jones!”

Dantes gözlerini tavana çevirirken mırıldandı. “Çok şükür.”

“Hem bana diyene de bak,” Bana baksın diye tişörtünü göğsünden yakalayarak çekiştirdim. “Tom Jones da zamanında edepsiz bir kitap diye yerden yere vuruluyormuş. Zalim eleştirmenler yazara etmediğini bırakmamış. Hâlbuki bence dünyanın en muhteşem yazarı. Harika bir mizah anlayışı, laf sokabilme ve övüyormuş gibi yapıp yerden yere vurabilme yeteneği, sonsuz bir umursamazlık kapasitesi var.”

“Bana benziyor.” dedi Tarık sessizce gülerek.

“Tarık,” Yüz ifademi sabit tutmaya çalışıyordum. “Senin mizah anlayışının o kadar harika olduğunu sanmıyorum. Hatta bana sorarsan,” Umutsuzluk içinde dudaklarımı ısırdım. “Sende mizah anlayışı hiç yok.”

Tarık öyle mi dercesine bakışlarını Dantes’e çevirdiğinde, top ona döndüğünden Dantes hiç memnun kalmadı ve kem küm etti. Bu, Tarık için yeterli bir cevaptı. Ağzının içinde bizim için bir dizi hakaret sıralayarak yeniden önüne döndü.

Kitaplar hakkındaki sohbetimiz bittiğinde ben yeni bir alıntı yazmaya girişmedim ve hepimizi eğlendiren bu oyuna son vermiş olduk. Tarık bir ara gözden kayboldu ve geri gelip de yeniden koltuğa oturduğunda elinde bir paket sigara vardı. “İçmemin sakıncası var mı?” diye sordu bana, çakmağını parmakları arasında sabırsızca çeviriyordu.

Kafamı iki yana salladım.

Nihayet sigarasına kavuşabildiği için rahatlamış gibi görünüyordu. Ayaklarını orta sehpaya uzatıp arkasına yaslandı. Sigara paketini açıp içinden iki tane sigara ucunu hafifçe dışarı kaydırdı ve asık bir yüz ifadeyle paketi Dantes’e uzattı. Kafasını kaldırıp ona bakmıyordu.

Dantes kısa bir tereddüdün ardından bir tane sigarayı paketten aldı ve dudaklarının arasına yerleştirdi. “Eyvallah.”

Tarık cevap vermeden kendisi için bir sigara çıkardı ve dudaklarının arasında koyarak tutuşturduğunda ince bir duman tabakası yukarıya doğru yükseldi. Sonra fırlattığı çakmağı Dantes havada yakaladı ve kendi sigarasını yaktı.

Dantes ile çok yakın oturuyorduk, sigarasından uzun bir nefesi içine çekip de başını yana yatırdığında ve dudaklarına bir gülümseme iliştiğinde, “O dumanı Lara’nın yüzüne üflersen seni on ikinci kattan aşağı atarım.” dedi Tarık sertçe.

Dantes’in bir an başını çevirmeyi akıl edemeyip de dumanı yutmaya kalkışınca amansız bir öksürük krizine tutuldu.

Öksürüğü geçene kadar avucumu yarasının üstüne bastırdım ve Tarık’a kötü kötü baktım. Eğleniyorduk falan ama birinden birinin canı yansa benim için eğlence orada son buluyordu. “Yemin ederim öldürmeden öldürüyor bu adam.” dedi Dantes Tarık’ı kast ederek. Bir nebze haklı olabilirdi. Nefesleri düzene girdiğinde yorgun bir halde arkasına yaslanıp göz ucuyla, yanımızda somurtarak oturan Tarık’a baktı.

Bakışlarında benim bilmediğim bir anlam var gibiydi. Sigarasından yeni bir nefes çekerek yüz ifadesini sabit tutmaya çalıştı ama net olmasa da gözlerinin derinlerine yerleşen bir şeyler alevlenir gibi oldu. “Belki de evimize dönmeliyiz, Lara.” dedi sessizce.

“Belki de dönmelisiniz.” Tarık’ın yüzü bir buz kütlesi katılığına erişerek uzanamayacağım kadar diplere battı. “Ama daha kimden koruduğunu bile bilmezken Lara’nın güvenliğini nasıl sağlayacaksın?”

Sesindeki alaycılık Dantes’e zerre işlemedi. “Lara istedikleri şeyin onda olmadığını söylüyor. Peşindekiler eninde sonunda bunu anlayacaktır.”

Ansızın bastıran sağanak gibi, göğsümün ortasına bir dizi his yağmuru oldu. Oysa ben yeterince şey yaşamış ve doymuştum hislere. Bundan bir adım sonrası koca bir taşkın olurdu ve göğsümden taşacak ilk duygu korkuydu. Yakalanma korkusu. Ama peşimde olan adamlara değil de Dantes’in kıvrak zekâsına.

“Bence de anlayacaklardır.” dedim, yalanlarımı mı yoksa elimin boş olduğunu mu kast ettiğimi ben bile anlayamadım. “Her ne için peşimdelerse, ona sahip değilim.”

Dantes gözlerini bana çevirdi. Konuşmadı ama susarken bile çok şey anlattı bana. Yargı olur sanıyordum gecenin hırsızı gözlerinde ama sadece saf bir yorgunlukla yüzleştim. Zamanı bir idam sehpasına çeviren anılarının, etrafında gardiyanlar misali dolandığını gördüm. Teslim oluşunu gördüm, başını sehpaya yatırışını, son darbenin inmesini beklemesini ve dudaklarından çıkacak son kelimenin adım olacağını gördüm.

Sonra uzandım ve elini tuttum. Fırtına gibi gözlerindeki anıların içine daldım ve ona dair her şeyi alt üst ederek zamanın ona dayattığı idam cezasını avuçlarımın içinde küle çevirdim. Parmaklarını sıktığımda, öylece kaçıyorduk bir şeylerden. En çok da kendimizden. Ensemizdeki bıçağın yazdığı ölüm satırlarını öpücüklerle yok edecek, dudaklarımızı kana bulayacak kadar gözü karaydık.

“Eninde sonunda bütün bunlar bitecek değil mi?” diye sordum. Elimi göğsüne çektiğinde ve suskunluğu, kalp atışlarının avucumda yaptığı darbelerle değiştiğinde, geleceğe dair bir damla umudun pençesinde sürüklenmeye başladım.

“Bitecek.” dedi sükûnetle. “Bugün olmasa da yarın, yarın olmasa da bir sonraki gün…” Geleceğimize işlenen günlerden biri, hikâyenin son sayfasının son cümlesini saklıyordu içinde. Bitecek diyordu ama biten yalnızca gelecekti. Bitmeyen şey, benim rüzgâr esen bir odada can çekiştiğim ve onun zemini kanlı bir banyoda hala inim inim inlediğiydi.

Ona bakmaya kendimi öylesine kaptırmışım ki kapı çaldığında irkildim. “Sakin,” Tarık yavaşça ayağa kalkarken sigarasını küllüğe basıp bize sırtını döndü. “Sizinkilerdir.”

Sizinkiler. Kendini bizden biri olarak görmüyordu. Ara ara benim hissettiği gibi.

Tarık salondan ayrılınca ben de bacaklarımı Dantes’in bacaklarının üstünden indirdim ve yan yana oturur hale geldik.

Bugün defalarca kez aklımdan geçen sakallarına dokunma isteğime mani olamayıp başparmağımı yanağı boyunca gezdirdiğimde, gülümsediğinden teni avuç içimde kırıştı. Güzeldi, çok güzeldi. “Saç tutamımı ne yaptın?” diye sordum.

“O artık senin saç tutamın değil.” Sesinde sahiplenici bir tını, buna rağmen bir kaybın ardından tutulan yas vardı. “Benim oldu.”

Gülümsemeden edemedim. “Kaynak mı yaptıracaksın?”

“Saklayacağım,” dedi. Beni dağıttı, darma duman etti, yok etti, parçaladı. Ama sonra avuçlarına aldı ve bir buse kondurdu kırık parçalarıma. İşte yine oradaydım. “Sen ölene kadar, ben ölene kadar. Hatta öldükten sonra bile, söyleyeceğim mezarıma koysunlar. Çünkü bir ceset bile olsam bu güzel saçlı kızın hayalini asla unutmam. Unutamam.”

Sözleri, hiç olmadığı kadar ciddiydi. Kestiğim saç tutamımla kısacık sürede kurduğu bağ, benimle kurduğu bağ kadar güçlü ve kırılamazdı. Bu beni biraz korkuttu, nesneleri kişiselleştiren insanlar bir süre sonra takıntı haline getiriyorlardı. Bir tutam saç.. belki de yokluğumda ona hayta veren yegâne şey haline gelecekti.

Dudaklarımı birbirine bastırarak elimi kalbinden çektim. Sebepsiz utanmıştım. Sol elimle kendime yelpaze yapmaya başladığım sırada, Tarık’ın muzip ses tonu çalındı kulağımıza; “Kimsiniz o?”

Donakaldık. “Yok artık,” Kendimi tutamayıp kahkaha attım. “Tarık’ı da kaybettik.”

“Bence onu yeni yeni kazanıyoruz.” dedi Dantes. Omzunun üzerinden arkamızda kalan koridora baktı. “Daha önce onu hiç bugünkü kadar mutlu görmemiştim.”

“Değildi çünkü,” Tarık’ı dünden bugüne düşününce, bugünkü yakınlığımız olabilecek en uç noktaydı. “Sanırım kimse ona mutlu olmayı öğretmişti.”

“Biz öğretiriz,” Dantes usulca saçlarımı okşadı. “Nasıl birbirimize iyi geliyorsak, ona da iyi gelmenin bir yolunu buluruz. Ama bu mutluluk, Tarık babanın yanında kalmaya devam ettikçe asla daimî olmaz.”

“Lütfen babam hakkında konuşmayalım.” Daha dün beni hastane yatağında bırakıp gitmesini atlatabilmiş değildim. İyi ki Tarık’ın evinde televizyon yoktu. Çünkü olsaydı kendimi tutamayıp bir haber kanalı açar, yaptığı konuşmaları dinler, benim yanımda olmak yerime koca bir kalabalığın önünde olmayı tercih ettiği için ağlardım.

Kısa süren bir sessizliğin ardından Mavi’nin şakıyan sesini duydum. “Biziz!”

“Sen kimsiniz?” dedi Tarık.

“Babacım bu adam bizi tanımıyor mu? Hey! Gözleri ormana benzeyen Ormanlık abi, Mir’in evinde film izlerken oyuncak evimi tekmelemijtin hatırladın mı?”

“Mavi yaratıcılıkta sınırları zorluyor.” Dantes gülmeye başladı. Mavi’nin girişken tavrı bizi her zaman kendine hayran bırakıyordu. “Ormanlık abi, tam da Tarık’a denecek hitap yani. Farklı renk isimleriyle seslen Tarık,” dedi omzunun üstünden koridora seslenerek. “Bu onu çıldırtıyor.”

Tarık çağrıyı almış olmalı ki bir sonraki cümlesi Mavi’yi çıldırtacak türdendi. “Sen misin Turuncu?”

Mavi, çığlık attı. “Benim adım o dediğinden değil!”

“Turuncu mu değil?”

Birisi kapıyı tekmeledi. “Jerefsiz!”

Ağzım hayretle açık kalırken dışarıdan azar ve öfke karışımı bir dizi cümle duydum ve kuşkusuz bu cümlelerin hedefi Mavi’ydi. “İşte bu yüzden ona farklı renk isimleriyle seslenmeyi bıraktım.”  Dantes Tarık’ı düşürdüğü durum yüzünden epey keyifli görünüyordu.

“Ama anne o da kapıyı açsın. Lara’yı içeride saklıyor biliyorum. Ben en yakın arkadajımı çok özledim. Ormanlık abi, nolur aç kapıyı.” dedi son kelimeyi sevimli bir şekilde uzatarak.

“Gel bakalım Hitcthcock canavarı seni.” Kapını açılma sesi duyuldu, birkaç hararetli cümle ve ardından patır patır bize doğru koşturan ayak sesleri.

“Lara?” Mavi koşarak salona geldiğinden ve bir an hızını alamadığında ayağının altındaki halı kaydı ve son anda düşmekten kurtuldu. Nefes nefese kalmış bir halde bizi görünce, kulaklarımızı tırmalayan bir sevinç çığlığı eşliğinde üzerimize atladı. “Çok özledim sizi.”

Dantes, ağırlığını üzerimize vermeden onu tam vaktinde yakaladı ve bacaklarımızın üzerine oturttu. “Ben seni daha çok özledim bir kere.” dedim karnını gıdıklayarak.

Cıvıldamaya başladı. “Yaa dur ama orası çok gıdıklanıyor yapm-” Gülerek kendini koltuğa sırt üstü fırlattı. Ona karşı hissettiğim özlemin boyutu, gerçekten de tahmin edemeyeceğim kadar fazlaydı. Büyü vardı bu insanlarda, azar azar Fırat’ı bile özlemeye başladığıma göre kesin bana büyü yapmışlardı.

“Babam yaralandığını söyledi Lara. Kötü adamlar sana saldırmıj.” Sanırım benim Dantes’i kurşunladığımdan haberi yoktu. İyi ki yoktu çünkü olsa beni affetmezmiş gibi geliyordu. “Ben de onları yakalamak için Flaj tijörtümü giyip geldim bak.” Kollarını iki yana açıp heyecanla koltukta zıpladı.

“Sen harika bir kahramansın.” dediğimde çak yaptık. O sırada sağ elimin alçıda olduğunu gördü ve dünyanın en ilginç şeyiymiş gibi eğilerek alçımı incelemeye başladı. Bir yandan da, “Sakın bir daha gitmeyin tamam mı?” diye bizi tembihliyordu. “Siz olmayınca ben çok sıkılıyorum.”

“Harbiden gitmeyin kardeşim.” dedi Ateş, sesini duyduğumda başımı kaldırarak aramıza yeni katılan insanlara baktım. Ateş ve Evren el eleydi ama Evren beni gördüğünde Ateş’in elini bıraktı, bana doğru yürüdü. Yüzüne yerleşen anne şefkati yaralı kalbimi iyileştirici bir güce sahipti. Canını yakmamaya dikkat ederek bana sarıldığında, kollarının arasında olmak, kalbimi ısıttı. “İyi olduğuna çok sevindim.” diye fısıldadı kulağıma. Saçlarımı okşadığında utanarak bakılarımı kaçırdım.

“Cimcime,”

Ve işte o ses.

Evren geri çekilip Ateşle yanımıza oturduğunda görüş açıma Fırat’la Nil girdi. Onlar el ele değildi, aksine Nil sanki Fırat onun elini tutamasın diye ellerini bilerek cebine sokmuş gibiydi. Aralarında bariz bir mesafe vardı. “Bak sana geçmiş olsun hediyesi getirdim.” Fırat elinde tuttuğu poşeti kaldırdığında içinden cam şişelerin birbirine çarpma sesi geldi.

Kaşlarımı kaldırdım.

“Pekala, aslında daha çok kendime getirmiş olabilirim bu hediyeyi.”

Nil gözlerini devirdi ve yanından geçerken Fırat’a bile isteye omuz atıp yanıma gelerek bana sarıldı.

Onu gördüğümde ister istemez dikkatimi saçları çekti. Kızıl saçlıydı. Boya da değildi, hakiki kızıl gibi görünüyordu ve Hayalet ile karşılaştılarsa şayet, ki bence karşılaşmışlardı, Hayalet’in ona karşı olan tavrını merak etmiştim. Solgun bir teni ve kan kızılı saçları var. Güzel, olağanüstü güzel deyişi hala kulaklarımdaydı. Nil de tıpkı o anlattığı kadın gibiydi.

Hayalet’in Fırat olabileceği ihtimalini kafamdan elemiştim. Hayalet’in babamın Holdingine ait arabayı kullanması başta oldukça makul bir şüphe gibi geliyordu ama sonuçta ikisini aynı anda, aynı mekânda görmüş, aslında yalnızca seslerini duymuştum. Bu durumda hedefim Fırat değildi.

“Geçmiş olsun.” Nil, sevgilisi hakkındaki düşüncelerimden habersiz sırtımı okşadı. “Bize biraz kadın dayanışması lazım, çabucak iyileş çünkü şu hırtolarla vakit geçirmekten bayılacağım artık.”

“Aşk olsun.” dedi Fırat koltuğa yayılırken. Nil doğrularak omzunun üstünden ona baktı. “Hırto muyum ben?”

Nil ona cevap vermedi. Hatta Fırat’ın yanına oturmadı bile. Gözlerinde okuduğum özlem duygusuna rağmen gidip Evren’in diğer tarafına oturduğunda, Fırat bundan hiç memnun kalmayarak dik dik kız arkadaşına baktı. Nil, saçlarını şuh bir şekilde sırtına iterek bacak bacak üstüne attı.

“Ee,” Boğazımı temizledim. “Hani Tarık nerede?”

“Hırto.” dedi Mavi pat diye.

“Mavi!” Sonraki saniyeler Mavi annesinden bir dizi azar yediğinde ve Mavi’yle birlikte bizde suspus olduğumuzda, ayak sesleri duyuldu. Tarık evine hücum eden bu insanlarla ne yapacağını bilemezmiş gibi bir ifadeyle gelip bizden en uzak köşeye oturdu.

“Ateş baksana,” diyerek dikkatleri dağıtma kararı aldım. Bana en yakın oturanlardan biri oydu. “Şu bana saldıranlar hakkında, herhangi bir iz bulabildiniz mi?”

Ateş Evren’in yanından birazcık uzaklaşıp bize daha da yaklaştı. Diğerleri kendi aralarında sohbet etmeye başlamıştı bile. “Öyle bir yerde yakalanmışsın ki Lara, ne bir kamera ne de görüntü var. Kamer abi epey araştırdı ama hiçbir iz bulamadık.” dediğinde omuzlarım düştü.

“Peki ya sen?” diye sorduğunda ne demek istediğini anlayamadım. “Dört kişi olduklarını ve sonradan da o piç kurusunun geldiğini söyledin. Sen onları tanımıyor musun? Yani… hepsi yabancı mıydı sana?”

O günü hatırlamaya çalıştım. Hatırlamak bile başımın şiddetle dönmesine, midemin bulanmasına neden olarak dengemi şaşırtıyordu. “Dört adamı tanımıyorum.” dedim. “Beşinci geldiğinde de kendinden önce arabasıyla tanıştırdı beni. Ne yaşadığımın farkında bile değildim. Ayrıca inanılmaz bir yağmur yağıyordu ve göz gözü görmüyordu.”

“Seninle konuşmuş olmalı.” Ateş okyanus mavisi gözlerini dikkatle üzerime dikti. Göz rengi gerçekten güzeldi ama birine bu kadar dikkatli baktığı vakit insanı rahatsız ediyordu. “Biraz düşün, ses tonu da mı tanıdık gelmiyordu?”

Huzursuzca önce Ateş’e, sonra Dantes’e baktım. “Ne ima etmeye çalışıyorsunuz? Bir tahmininiz mi var? Mir, sende duydun hastane odasında adamın sesini. Tanıdık biri miydi?” İhtimaller kafama üşüştüğünde, sokak ortasında kimsesiz kalmış bir çocuk gibi tenhalaşıyordum.

“Pek emin değilim.” Dantes’in ses tonu fazlasıyla ciddiydi. Ne kuruyorlardı kafalarında ne yapmaya çalışıyorlardı anlamıyorum. Esasında, bu konu hakkında konuşmak bile istemiyordum çünkü konunun belgelere gelmesinden çekiniyordum.

“Dün gece ve bugün sakin geçti bizim için. Apartmanın etrafında ya da Lara’ya daha önce gözüktüğün mekânlarda vukuat yoktu. Belki de elinin boş olduğunu anlamışlardır, Lara.” dedi Ateş.

Mırıldandım. “Belki.” Neden sormuyorlardı bana? Neden, Lara belgeleri çaldırdıysan neden hala peşindeler demiyorlardı? Deselerdi bankadan elim boş çıktım diyecek, yalanıma bir yenisini daha ekleyerek onları kandıracaktım ama tamamen safa yatıyorlardı. Yoksa… zaten biliyorlar mıydı?

Bir anda ter bastırınca sert bir soluk aldım. “Kapatsak mı bu konuyu,” dedim gülmeye çalışarak. “Kaburgalarım biraz isyankâr da benim. İçeriden sus artık diye tekmeliyorlar beni.”

“Babacım,” Mavi çekingence yanımıza gelince Ateş anlayışlı bir yüz ifadesiyle geri çekilse de, sakinliğinin altında bana göstermedikleri olduğu aşikârdı. Yalanlar söylüyorduk birbirimize, sonu hiç gelmeyen bir yol gibi. “Bu evde çok güzel bir yemek kokuyor. Acıktım ben.”

“Ama annecim evden çıkarken doyurduk karnımızı.” dedi Evren.

“Ama çok güzel kokuyor anne.” Mavi utangaçça babasının kolları arasına sığındı ve Ateş kollarını açtığında, o kolların arasına girebilmek için babasının kucağına tırmandı. O sırada Tarık gözlerini kısmış Mavi’yi izliyordu. “Açım.” dedi Mavi tekrardan.

“Ben de.” diye mırıldandı Dantes.

Kalabalığın arasında bakışlarımız çakıştığında, gözlerinden cennetin çağrısını aldım. Lethe’nin gürültüyle akan sularının insanı ürperten damlaları tenimin her yanına sıçramıştı sanki. Bana geçmişi unutturmamıştı, bana geleceği de unutturmamıştı. İkimiz de Araf’ta kalmıştık ve şimdi de ya sağa devrilecektik ya da sola düşecektik hep birlikte.

Tarık boğazını temizleyerek ayağa kalktı. Mutfağa doğru yürürken tek elini cebine atmış, diğeriyle ensesini kaşıyordu.

Mavi hevesle başını kaldırdı ve çekingence bana baktığında, “Hadi git peşinden.” diye cesaretlendirdim onu. Babasının yanağına sulu bir öpücük bırakarak aşağı atladı, hiç duraksamadan Tarık’ın peşinden koşturdu. Boyu kısa olduğundan orta tezgâhın arkasına girince gözden kayboldu ama Tarık’ı hala görüyorduk.

Ve mutfakta Mavi için bir tabak hazırlarken, her iki adımda bir dan diye duraksamasından anlıyorduk ki Mavi sürekli bacaklarına dolanıyordu. Ara ara zıpladığında sarı saçlarını görür gibi oluyordum. Şaşırtıcı bir şekilde Tarık onunla konuşuyor, dudakları kımıldıyordu. Mavi o kadar hayat dolu bir kızdı ki ona karşı koyabilmek mümkün değildi.

Bir zamanlar ben de öyleydim. İçimi çekerek onları izlemeye devam ettim. Sanki Tarık ve Lara’nın küçüklük yıllarını izliyor gibiydim. On yaşımdan öncesini yaşıyordum, Tarık benim için mükemmel bir abiydi ve heyecanla koşturarak bacaklarına dolanan Mavi değil de bendim.

Ama hayır, ben hiçbir zaman o kız olamamıştım.

Tarık yemeği hazırladıktan sonra orta tezgâhın üstüne bırakırken bir ara gözleri bana takıldı ve ona gülümsedim. Keder dolu bir gülümsemeydi. Lara Solar’ın çocukluğu, dudağının kenarında çiçeklenen bir gülümsemenin toprağında çürümeyi öğrenmişti. Yutkundum. Mavi nihayet görüş açımıza girdi. Yemeğine kavuşabilmek için taburelere oturmayı denedi ama çok yüksek olduğundan başaramadı.

Tarık, onu koltuk altından kavrayıp tabureye oturttu.

Bu, dayanabileceğim son damlaydı. Hızla bakışlarımı onlardan çektim. Onca sevgiye rağmen ikimize de kızıyordum işte. Birbirimizi yaralamamıza, geçmişimizi çöp etmemize, birbirimiz için her daim karanlık taraf olmamıza asla belli sınırların ötesine geçemememize.

“Bu kadar neşe bana fazla. Kâbuslarıma girecek.” diye söylendi Tarık yanımıza geri geldiğinde.

“Biz ona tatlı rüyalar diyoruz.” Sesimi normal tutmaya çalışsam da boğuk çıkmıştı. Geçmişi ardımda bırakmalı, şimdi bana kardeş olmayı öğrenmek isteyen bu adamın kıymetini bilmeliydim. Artık yanımdaydı, hem de çok yanımda. O kadar yanımdaki bazen benden bile daha yakın geliyordu bana.

“İyi misin sen?” Yine koltuğun herkesten uzak bir köşesine ilişirken metrelerce öteden bile bana sesini duyurmayı başarıyordu.

“Evet, her şey yolunda.” dedim yoldan çıkan hiçbir duygunun bende yarattığı boşluğu belli etmeden.

“Nil,” Fırat bir süredir kısık sesle Nil ile tartışıyordu. Hepimiz onları görmezden gelmiştik. Ta ki onların duyguları kontrolden çıkana kadar. “Sen şu an benimle birlikte olduğunun farkında mısın?”

“Ayrılırız.” Nil’in soğukkanlı bir şekilde dile getirdiği cümle beni şoka uğrattı. “Dünden hazırlıklısın zaten ayrılmamıza. Neden dile getirince bu kadar şaşırıyorsun.”

“Nil, belki de bu kadar fevri olmamalısın.” Evren gerginliğin azalmasını umarak ona gülümsedi ama yatıştırıcı ses tonu da işe yaramıyordu.

“Neden olmayayım? Bu odadaki herkes biliyor sevgili olmadığımızı, sadece yatak arkadaşı olduğumuzu. Af edersin Fırat, çok mu ani oldu ayrılık teklifim? Hazır değil misin yoksa ayrılmadan önce son bir veda sevişmesi falan mı yapmak istiyorsun?”

“İçeride çocuk var.” dedi Tarık sertçe, “Dilinize hâkim olun.”

“Sen bir gelsene benimle, Nil.” Fırat ayağa kalkmaya yeltenince Tarık onu kolundan yakaladı. “Evimde olay çıkaramazsın. Ya otur derdini izah et ya da kalk git.”

Ortamın bu kadar gerilmesi, zaten bozuk olan sinirlerime hiç iyi gelmiyordu. Nil’in gözlerindeki hayal kırıklığını görebiliyordum. Fırat’ın kendisini sevmediğini ilk kez bu kadar gerçekçi bir şekilde kabullendiğini görüyordum ve bu şekilde davranarak hem Fırat’a hem de kendi duygularına meydan okuyordu.

Tarık’ın çıkışından sonra Fırat tekrar yerine oturup kolunu sert bir hamleyle ondan kurtardı ama gözleri karşısında oturan kızıl saçlı kızdaydı. “Bu konuyu evde tartışacağız.”

“Kararım değişmeyecek. O baloya Adnan’la geleceğim ve senin de kendine kavalye bulup bulmaman umurumda bile değil.”

“Ama biz birlikteyiz!”

“Sadece yatakta!”

İsmi duyunca hemen Dantes’e baktım. O da hatırlamıştı. Bir süre önce Nil’in oturup yemek yediği ve bizim onları rahatsız ettiğimiz geceki adamdı. “Hala görüşüyorlar mı?” diye fısıldadım Dantes’e.

“Adamın Nil’in babasında büyük bir kredisi var. Sürekli evlerine girip çıkıyor ve sanırım Nil ile ciddi bir ilişki peşinde.”

“Ama ben o adamı biraz… karanlık biri sanıyordum.”

“Öyle zaten. Merak etme, işler ciddiye binerse biz Nil’e adamın gerçek yüzünü gösterir, onu yol yakından yanlış yoldan çeviririz ama şimdilik Fırat’ın biraz aklının başına gelmesi için iyi bir rakip gibi.”

“Çöpçatanlar.” Gülmekle gülmemek arasında bir yerdeydim ama sanırım gülmemem gerekiyordu çünkü bu konu ciddiydi. “Hararetli kavganızı bölmek gibi olmasın ama,” Boğazımı temizleyerek sohbeti bölünce tüm gözler üzerime çevrildi. “Balo dediniz de masal sever ruhum kulakları dikiverdi. Hangi balodan bahsediyorsunuz?”

“Çağlar sana söylemedi?” Bunu söyleyen Ateş’ti. “Atilla Karaman kasımın ortasında bir balo düzenliyor. Hem bağış toplamak, hem iş ortaklarının kalbini kazanmak için falan.”

Bu balo haberi beni şaşırtmadı çünkü zaten babamdan daha önce duymuştum. Beni şaşırtan buradaki herkesin katılmaya niyetli oluşuydu. Parmak uçlarımla oynayarak Dantes’e baktım. “Sen de gidecek misin?” diye sordum hiç renk vermeden.

Dantes dudaklarını ıslatırken bakışlarıyla yüzümü baştan aşağı okşadı. “Sen değil, biz. Kıyafetlerimiz çoktan hazır bile,” dedi derinden gelen bir sesle. “Tabi balo gününe kadar birkaç kilo alıp kıyafete sığamaz hale gelirsen başka. O zaman önce seni uyutur sonra giderim.”

Onun keyfinin aksine benim yüzümde mimik oynamadı. “Birincisi hiç de kilo almayacağım. İkincisi, şimdiye kadar neden söylemedin bana?”

“Çünkü sen eşek sudan gelinceye kadar dövülürken tek derdim sikik bir baloydu.” diye homurdandı sert bir yüz ifadesiyle.

“İyi be,” Arkama yaslanıp kollarımı yapabildiğim kadarıyla göğsümde kavuşturdum. “Ama saat on iki olmadan evimize geri dönelim. Sonra ayakkabılarım kaybolur falan, hiç uğraşamam.”

Dantes dudaklarına saldıran bir kahkahaya yenik düştüğünde, ben de kısıkça ona eşlik ediyordum. “Bilmeniz gerekiyor ki balo saçma bir şekilde maskeli olacak.” dedi Tarık ve hepimizin ona bakmasına neden oldu. “Babama çoktan davetiyesi geldi bile.”

Söylediği şey üzerine, herkes rahatlamış bir yüz ifadesine büründü. Kaşlarımı çattım. “Sanki baloya değil de baskına gidiyorsunuz, maskeli balo olacağını duyunca niye bu kadar sevindiniz?”

Benimle aynı duyguları paylaşan kişi, sadece Evren gibi görünüyordu. Nil, somurtkan bir yüz ifadesiyle dudaklarını araladı ama Fırat ona öyle bir baktı ki, değil o, ben bile söyleyecek bir şeyim varsa susma kararı aldım.

“Yeterince konuşup balonun heyecanını kaçırmayalım.” dedi Ateş avuç içlerini heyecanla birbirine sürterken. “Hepimiz kafamızı dağıtmış oluruz.”

“Bu gidişle ben kendi kafamdan çok başkalarının kafasını dağıtacağım.” diye hırladı Fırat. Nil’in onsuz gideceğini, hem de başka bir adamla gideceğini kaldıramıyordu.

“Aynen,” dedi Nil umursamaz bir sesle. “O dediğinden.”

Eğer biz burada olmasaydık, daha vahşi kelimeler ve eylemlerle tartışmalarına devam edecek gibi görünüyorlardı.

Bakışlarımı ondan çekip göz ucuyla Mavi’nin yemeğini bitirdiğini gördüm. Yüksek tabureden aşağı, metrelerce yüksekten atılıyormuş gibi dikkatle atladı. Sonra hemen arkasını dönüp parmak uçlarında yükselerek tezgâhın üzerinde duran tabağını aldı. Pıtı pıtı adımlarla mutfak kısmına geçtiğinde yine görüş açımdan çıktı ama çıkardığı gürültülere bakılırsa tabağını musluğun içine bırakmıştı.

Akıllıydı, hem de çok akıllı.

O koşturarak yanımıza gelirken, Tarık telefonu çalınca ayağa kalktı ve Mavi tam da bunu bekliyormuş gibi Tarık’ın kalktığı yere büyük bir şevkle kuruldu. “Biliyor musun Lara babam baba ejderha alacakmıj söz verdi.”

“Oyuncak ejderha.” diye düzeltti Ateş.

“Olsun, ben yine de onu besleyeceğim. Babamla bir çizgi film izledik biz, orada böyle simsiyah bir ejderha vardı, gözleri de çok sevimliydi, sonra simsiyah kanatları vardı ve balık yemeyi çok seviyordu. Onun aynısından alacak. Adı da Gecenin Öfkesi. Alacaksın değil mi baba? Benim hiç evcil hayvanım yok.”

“Benim var da ne işe yarıyor sanki Mavi,” dedi Nil Fırat’a alayla bakarak. “Boş versene, çiçek alalım sana. Sulayarak büyütürsün.”

Fırat öfkeyle gözlerini devirdiğinde boğazımı temizledim ve içimdeki gülme isteğini bastırarak yüzümü Dantes’in göğsüne gömdüm. “Şu an seni, Mavi’nin anlattığı ejderhaya benzetmiş olmamın hiçbir izahı yok.” dedim boğuk bir sesle. “Gecenin Öfkesi, kulağa çok hoş geliyor.”

“Her şeyin sebebi kara saçlarım ve görünmez kara kanatlarım,” Dantes güldü. “Az daha kışkırt beni, yakında alev saçacağım etrafıma.”

“Lara, yanıma gelsene bir.” Dantes’le birbirimize sataşmaya daha da devam edebilirdik ama salonun girişinde beliren Tarık, beni gergin bir ses tonuyla yanına çağırınca içime derin bir huzursuzluk doldu. Dantes de ciddi bir durum olduğunu anlamış olacak ki ben yanından ayrılmadan önce her şey yoluna girecek dercesine gülümsedi.

“Tarık, ne oldu?” Tarık koridordaydı, sırtını duvara yaslamıştı ve bedeni baştan aşağıya tahammülsüz bir hissin etkisi altına girmişti. Telefonu bana uzattığında, parmak boğumları bembeyaz kesilmişti. “Babam seninle konuşmak istiyor.”

Tepki bile veremedim.

Sadece zalim bir el göğsümün ortasına girerek kalbimi avuçlarına içine aldı, sıktı, sıktı, sıktı… ta ki benden son nefesimi alana kadar.

Buz kesmiş parmaklarımla Tarık’ın telefonunu kavradığımda sırtını duvardan ayırarak ayak parmakları ayaklarıma değecek kadar yakınıma geldi. Avucunu başımın arkasına koydu, başını eğdi, dudakları saçlarımla buluştu ve yanımdan ayrılmadan önce, “Nerede olduğunu söyleme.” diye fısıldadı kulağıma.

Bunu hatırlatmasına gerek yoktu, zaten kırgındım babama. Söylemezdim. Koridorda yalnız kaldıktan sonra tıpkı Tarık gibi sırtımı duvara yasladım ve telefonu kulağıma götürdüm. Sesini duyacak olmanın beni heyecanlandırması gereken adamın, sesine sağır kalmak istediğim nadir anlardan birindeydim. “Baba?”

Artık babacım değil.

“Nihayet,” Kendim kadar iyi tanıdığım ses tonu, bilindik bir eve adım atmak gibiydi ama o ev çoktan bir enkaza dönüşerek içeri gireni kir pas içinde bırakıyordu. “Söyler misin ben neden sana ulaşamıyorum?”

Çünkü beni görmüyorsun, duymuyorsun. En çok sen ulaş istiyorum bana ama asla o yola girmiyorsun.

“Telefonum nerede bilmiyorum. Hani bana saldırdılar ya, kızı dövelim ama telefonuna zarar vermeyelim diye düşünmemişlerdir herhalde.” Hissizlikle kuşanmış ses tonumun onda yarattığı etkiyi görebilmek isterdim ama vicdan azabı duymak mı? Sanmıyordum.

Zira babam beni şaşırtmadı. Az önce söylediklerimi tamamıyla yok sayarak, “Neredesin?” diye sordu tek solukta.

Alaycı bir şekilde güldüm. Cehennemin dibindeyim.

“Hastaneden yeni çıkmış kızını arıyorsun ve sorduğun ilk soru neden bu? Neden kızının nasıl olduğunu, iyileşip iyileşmediğini, kalıcı bir hasar alıp almadığını merak etmiyorsun da nerede olduğumu soruyorsun? Hem bilsen ne olacak?” Sağ elimdeki alçıya hissizce baktım. “Hiç yanımda olmuyorsun ki, arkanı dönüp gidiyorsun.”

“Bu sefer başka,” Derin bir nefes çektiğinde içine, gözlerimi kıstım. “İşim olduğunu söyledim sana o gün. Telafi edeceğim, söz veriyorum yanında olmadığım her günü telafi edecek, yanında olacağım artık. O gün yanında olamadım ama şimdi yanına gelmek istiyorum. Hadi kızım, bana nerede olduğunu söyle.”

Kafamı kaldırıp etrafıma bakındım. Bu evin içindeyken tamamen başka bir dünyadaymışım gibi hissediyordum. Kimseler bana ulaşamayacakmış gibi. “Güvenli bir yerdeyim.” dedim hızlıca. Bu masal diyarının kapısını asla ona açmazdım. “Daha sonra görüşürüz, kapatmam gerek.”

“Lara. Hayır, dur dinl-“

Telefonu suratına kapattım.

Yaptığım bu eylemin bana kendimi nasıl hissettirdiğini sorguladım. Babamın hayalini karşıma aldım ve konuştum onunla, gülümsedim, uzattığı eli tuttum, söylediği sözlere inandım, bana sarılmasına izin verdim ve hızlıca gözlerimin önünden geçen sahneler bile babamın bana sunduğu varlığından daha iyi hissettirdi kendimi. Ama telefonu suratına kapattığım için pişman değildim.

Çünkü anlıyordum ki babam aslında benim hayallerimde güzeldi. Gerçek hayatta, hayallerime benzemek için hiç uğraşmıyordu. Onun kendi gerçekleri vardı.

Yeniden salona dönmek için duvar kıyısı boyunca yürüyordum ki Tarık’ın beni koridorun başında beklediğini gördüm. Yanına ulaştığımda durdum, o da yürümeye yeltenmedi. İçeride bizi bekleyen insanları yok sayarak yönümü ona döndüm. “Tarık, sana bir şey sorabilir miyim?” diye sorarken telefonunu ona geri verdim.

Parmaklarım boğazıma yükseldi, bakışlarım da onun gözlerine. Yeşil gözleri duman rengi gözlerimle buluştuğunda, ikimizde oradaydık, onun gözlerindeki ormanların içinde.

“Bana hediye ettiğin bu kolye var ya,” Beni ormanlardan mahrum bırakarak bakışlarını boynuma düşürdü ama ben çoktan devrilen ağaçların arasında çıplak ayakla koşturmaya başlamıştım. “Nereden buldun bu kolyeyi?”

Kısılan gözleri, sorgumun ciddiyetini kavramaya çalıştı. Ya yalan söyleyecekti ya da doğru. Ben ikisini de anlayamayacaktım. Hayatımda bu kadar büyük bir yer eden parçanın bana onun tarafından verilmesinin hala kafamda hiçbir mantıklı açıklaması yoktu.

“Küçükken sürekli senin eşyalarını karıştırıyordum hatırlıyor musun? Hani öç almak için sana ait çok değerli bir parçayı yakmak istiyordum ve sürekli odana dalarak yana yakıla onu arıyordum.” Hatıraların dilinde bıraktığı tat hoşuna gitmemiş gibi yutkundu ve tek eliyle kolyeyi tutan parmaklarımı kavrayarak daha da yakınıma geldi. Bu anıyı hatırlatmasından ben de hoşlanmamıştım, çocukluğumun en büyük travmalarından biriydi.

“Ama sen her seferinde onu o kadar iyi saklıyordun ki asla bulamıyordum. Bulamadıkça hırslanıyor, odanı talan ediyordum.”

“Şerefsizdin sen biraz küçükken.” dedim alt dudağımı dişleyerek.

Başını eğerek gülüğünde birkaç tutam saçı alnına döküldü ve kısılan gözleri saçlarının ardında kalarak gölgeye dönüştü. “O zamanlar odanda bulmuştum bu kolyeyi. Senin için çok değerli olduğunu umarak aldım ki zamanı gelince sana şantaj yapabileyim.”

Kaçlarımı kaldırdım. “Çaldın yani?”

“Bir nevi rehin almışım gibi bir şey oldu.”

“Yani benden çaldığın bir anahtarı rüya kapısının anahtarı diye yutturup bana geri verdin?”

“Anlaması bu kadar zor olmamalı Lara. O zaman sana ait çok değerli bir parçayı çaldım diye epey mutluydum ve o zamanki hislerime bu eylemi çok görmüyorum. Sonuçta ona zarar vermedim değil mi? Sağ salim geri verdim sana.”

“Ne diyebilirim ki, bir verdin pir verdin. Sevinsem mi üzülsem mi bilemedim.”

Tarık bu anahtarı çalıp da kolye niyetine bana vermeseydi o gün asla boynumda olmayacaktı. Belki de varlığından bile habersiz kalacaktım. Küçüklük yıllarımdan, annemden bana kalan hatıralar elbette vardı ama bu anahtarın farkına hiç varamamıştım. Derin bir nefes aldığımda anahtar da göğsümle birlikte yükselip alçaldı ve Tarık’ın bakışları bir anlığına anahtara takıldığında, dudakları donuk birer çizgiye dönüşerek soğudu.

Kafamın içinde aynı anda iki kapı açılıp kapanmaya başladı. Biri rüya kapısı, diğeri ise kâbus. Ama bu anahtar bendeyken kâbus kapısının yeri olmamalıydı hayatımda. Zihnimin içindeki odada koşturarak o kapının önüne geldiğimde, ardından korkunç sesler çalındı kulağıma. Kulaklarımı tıkama isteğiyle doldum. O kapının ardı tamamen karanlıktı ve karanlıktan korkan ruhum kâbus kapısını hızla kapatırken içeriden bir çığlığı andıran ses duyularak beni irkiltti ama kapı kapandığında ses hiçliğe karıştı.

Fakat o ses tonu bana yabancı değil gibiydi. Sanki kâbus kapısının ardında tanıdık biri vardı ve bir gün o kapıyı açıp kendi isteğimle girmemi bekliyordu.

“Daldın gittin.” dedi Tarık beni kendime getirerek. “İyi misin?” Az önce zihnimde yankılanan çığlığı hala kulaklarımda duyuyordum. “Evet… ben içeri geçeyim.” Gözlerindeki hayal kırıklığı ifadesini görmekten korktuğumdan başımı eğerek yanından kaçarcasına uzaklaştım.

Salona geçtiğimde, gözlerim ilk Dantes’i aradı. Koltuklarda değildi. Salon penceresinin önünde duruyordu ve dışarıdaki manzarayı izliyordu. Vakit akşamüstüydü. Hava soğuk olsa da camın ardından yansıyan ışık huzmeleri güneşin güzel bir dostuydu.

Diğerlerinin yanına geçmeden pencereye doğru yürüdüm ve yanına geldiğimde Dantes’in yüzünün ne kadar gergin olduğunu gördüm. Gözlerine vuran loş ışıklar yüzünden gözlerini kısmıştı ve gerilen yüz hatlarında güneşi ölüm uykusuna yatıran bir karanlığın güzelliği vardı. “Bir şeyler düşünüyorsun.”

Bakışlarını bana düşürdüğünde, yüzündeki güneş cesedinin kalıntıları bakışlarıma bulaştı. Cebindeki elini çıkardı, kemikli parmaklarıyla sol elimi kavradı ve beni önüne çekerek sırtımı göğsüne yasladı. “Bir şeyler hissediyorum,” dedi kemik sertliğinde bir sesle. Bir kafes demiri misali kollarını kaldırıp da pencerenin pervazlarına yaslayarak beni kolları arasında sıkıştırdığında, nefesi ensemde şaklayan bir kırbaçtı.

“Ne hissediyorsun?” Başımı yan çevirdim ama onu görebileceğim kadar değil. Yalnızca nefesini yanağımda hissedebileceğim kadar. O nefesin çıkaracağı fırtınalara direnebileceğim kadar.

“Hissediyorum,” Fısıltısı yanaklarımda bir ölüm çukuru açtı. Dudakları mayın tarlasında adımlayan birinin dikkatiyle yanaklarımda gezindiğinde, çoktan tarlanın diğer ucundan mayınlar sırayla patlamaya başlamıştı. “Bir felaket yaklaşıyor.”

Felaketin kendisi zaten bizdik. Bir arada olduğumuz her an, zamana meydan okuyarak o terasta buluştuğumuz anın öcünü almak istercesine, canımıza okuyan zamandı. “Ne felaketi, Mir? Bundan kötüsü ne olabilir?

“Balo.” dedi tek solukta. “Hatırlıyor musun sana babanla bir gün yüz yüze geleceğimi söylemiştim.”

Kalbim tekledi. “Evet.”

“Kendini hazırla Lara. O gece biz sadece bir baloya katılmayacağız.” Ellerini pervazdan indirerek kollarımın iki yanına koydu ve omuzlarıma doğru kaydırdı. Zaman şimdi, yakılan bir kütüphanenin ardından kalan küllenmiş sayfalardı ve Dantes, küllerin arasında ölen binlerce kitap kahramanının çığlığına benzeyen esrarengiz bir sesle fısıldadı. “Gecelerin Gecesi başlıyor.”

Aynı saatlerde,
Ankara Yakınlarında Bir Yer

Rüzgârın uğultusu ormanın içine uğursuz bir hayalet gibi çökmüştü.

Dışarısı ekim olamayacak kadar soğuktu ama pencerenin önünde oturan genç adam bunu umursamıyordu. Üzerinde yalnızca eskimiş bir pantolon vardı ve oturduğu tekli koltuğa sırtını yaslayarak bacaklarını ileriye doğru uzatmıştı. Çıplak tenine çarpan hafif esintiler, yalnızca hissizliğini tetikliyordu. Bakışları ölü birer kuş kalbi kadar hareketsizdi. Cansızdı.

Bir elinde sigara, diğerinde dibi görünen içki bardağı tutuyordu. Gözlerindeki cansızlığa rağmen bardağını keyifle salladığında bardağın dibinde kalan buzlar ahenkle dans etti. Bakışlarını dışarıdaki manzaradan ayırmadan iki parmağının arasına sıkıştırdığı sigaradan derin bir nefes çektiğinde, gözünün önüne salınan dumanların görüşünü kapatmasından hoşlanmadı.

Adam manzaraları seviyordu.

Manzaralar ona kendini iyi hissettiriyordu.

Özgür.

İçinde olduğu odanın kapısı açıldığında kimin geldiğini anlayarak gülümsemesi genişledi. Kaykılarak koltuğa daha çok yayıldı ve bardağının dibinde kalan içkisinin son yudumlarını tüketmesinin ardından umursamaz bir hamleyle parmaklarını gevşeterek bardağı yere bıraktı.

Buz parçaları sıcak bir avuç içinden fırlatılan zarlar gibi evin ahşap zeminine yayıldığında, odaya giren yaşlı adam bu manzarayı görmezden gelmeyi tercih etti.

Ağır adımlarla yürüyüp odadaki koltuğa oturarak kendine bir puro yaktı ve yaşına rağmen fazlasıyla dinç çıkan sesiyle konuştu. “Keyfin fazlasıyla yerinde.”

“Sebebini biliyorsun.” dedi Hayalet. “Beklediğimiz buluşma yaklaşıyor.”

“Bu kadar heyecanlanman hayret verici. Sen o gece yine Hayalet olarak kalacaksın. Kimin karşısına çıkak istersen iste sadece gözlerine bakmakla yetinmekten ileri gidemeyeceksin. Maskeni çıkaramayacak ve düşmanının karşısında dikilen bir silah olmayacaksın.”

Yaşlı adam konuştukça Hayalet’in yüzündeki keyifli kibir ifadesini sileceğini sanırken daha da keyiflenmesi üzerine kaşlarını kaldırdı.

“Yine de Barbaros Solar’ın yüzündeki kibrin söndüğünü görmek harika olacak. Bana karşı kazandığını sanırken, büyük gün geldiğinde, yüzümü gördüğünde yaşadığı şokun bende yarattığı hazzı tahmin bile edemezsin.” Sigarasından bir nefes daha çekti. “Bu sadece ön gösterim.”

“Şimdi ya da ileride, Barbaros seni gördüğü vakit eğer kaçmayı başarmazsan sonun ölüm olacak. Yine ve yine.”

“Ama babalık, ben her seferinde mutlaka kaçarım.” Durdu ve koltukta oturan yaşlı adama baktı. Onu baştan aşağıya, alaycı ve küçük gören bir bakışla süzdü. “Ve sen de rolüne iyi çalış.” dedi bir anda katılaşan ses tonuyla. “Barbaros Solar’ın karşısında sesin titremesin. Bizi küçük düşürme.”

“Sen bana tavsiye verecek bir konumda değilsin,” Yaşlı adam Hayalet’in sahip olduğu özgüveni ve hırsı hem kınıyor hem de takdir ediyordu. Harika bir askerdi, harika bir silahtı. Bir kere düşmanını gözüne kestirdiğinde, hedefe kilitlendiği vakit ıskalamak lügatinde yer almazdı. “Sence o adamın karşısında küçük düşme gibi bir ihtimalim var mı?

“Bilmem.” Hayalet gözüyle görene kadar inanmazdı. Masallar sadece kâğıtlara layıktı, gerçekler gözüyle gördüklerinden ibaretti. Ayrıca güven duyduğu insanların sayısı yok denecek kadar azdı ve bu azlığa girmeye hak kazanmış insanların da her daim sınanacak yeni bir soruyla yüzleşme ihtimali olurdu.

“Kızın durumu nasıl?” diye sordu yaşlı adam.

“İyileşecek.” Hayalet’in bakışları pencereden dışarıya dönerken, yağmurlu bir akşamdan kalma hatıralar gün ışığına karışarak gözlerinde canlandığında keyfi yerine geldi. “Ucuz atlattı. Araba çarptığında işinin çoktan bittiğini düşünmüştüm.”

Yaşlı adam, Hayaleti’in yüzündeki keyifli ifadeyi izlerken gözlerinden şüpheyi silemedi. Purosunu dudaklarına değdirmesine çok az kala durdurdu ve gözlerini kıstı. “Kimin saldırdığını geçekten görmedin mi?”

Bu soruyu daha önce defalarca duymuş olan Hayalet öfkeyle soluyarak sigarasını dışarı fırlattığında, yaşlı adam ona yaşattığı huzursuzluktan zerre pişmanlık duymuyordu. “Deli gibi yağmur yağıyordu. Değil elli metre öteyi, iki adım ötemi bile göremiyordum yağmurdan. Kimsenin yüzünü seçemedim.”

“Yine de bu riski alabilirdin, kızı kurtarabilirdin.” Yaşlı adam Hayalet’i dikkatle süzdü. “Onu kurtarmalıydın, çok acı çekmiş olmalı.”

Hayalet yavaş bir hamleyle koltuktan kalktı ve pencereyle arasındaki iki adımlık mesafeyi kapattı. Avuçlarını pencere pervazına koyduğunda, kavga etmekten tahriş olan parmak boğumlarının sızısı yalnızca ruhuna bir bardak şu içmiş gibi tesir etti. Başını öne eğerek omuzlarını düşürdüğünde çıplak sırtı kavislenerek omurgası bir yılan gibi sırtının ortasında varlığını belli etti. “Hem de çok acı çekti.” Uzayıp giden orman manzarasını es geçen bakışları, ormanların ötesinde, içinde yaşam olan Ankara’nın binalarında dolaştı. “Epey acı çekti. Kan kustu adeta. Bayıldı, ayık kalmak için verdiği çaba takdir edilesiydi hatta, pek çok şey yaşadı.”

Bakışları, bir şehri tek hamlede yıkacak bir fırtına kadar karardı. “Ama bu riski almaya değmezdi.”

Hayalet’in içindeki merhametsizliğe alışmış olan yaşlı adam, bu sözleri yalnızca sükûnetle karşıladı. Kızın kurtarılmasını isterdi. Planını kurarken incineceğini hesaba katmıştı ama bu kadar büyük bir saldırıya o bile hazır değildi.

Fakat geç kalınmış bir eylem için ortalığı ateşe vermenin anlamsız bir çaba olacağını da biliyordu. Var olan tüm enerjisini de planına odaklamak işine geliyordu. “Masum olduğunu bilmene rağmen mi böyle düşünüyorsun?”

“Kız artık masum değil.” dedi Hayalet. “Herkes bunun farkında.”

“Belgeleri alıp da çaldırdığı için mi?”

“Komik olma,” Omzunun üzerinden içeride oturan adama bakarken, kaşları çatılmış ve alnında oluşan kırışıklık avuç içinde sıkılan bir kağıdı andırır hale gelmişti. “Belgelerin çalındığı falan yok. En çok senin farkına varman gerekir, kız annesinin zekasını almış. Çaldırmış olsa, aynı adamlar neden yeniden peşine düşsün?”

Yaşlı adam belgelerin çalınmadığını elbette biliyordu ama Hayalet’in sınırlarını zorlamak hoşuna gidiyordu. Onu bir evlat gibi sevmiyordu, bir insana layık olarak da sevmiyordu. Hayalet’e karşı tek bir sevgi kırıntısı bile yoktu içinde. Ancak ortak çıkarları, onu gözünde mükemmel bir insan haline getiriyordu çünkü kimse işinde onun kadar iyi olamazdı. “Belki de kasadan eli boş çıktı.”

“Hayır. O kasadan bir şey aldı ama çok güzel sakladı. Bankadan çıktığındaki yüz ifadesini görmeliydin. Zafer kazanmış gibiydi. Hepimizi aptal yerine koyduğunu düşünüyordu.”

“O ifadesine öfkelendiğin için mi kurtarmadan onu? Aslında hep kaybeden olduğunu bir kez daha hatırlatmak için. Canı yansın diye, yenildiğinin farkına varsın diye.”

Hayalet sessiz kaldı.

“Kızın kim olduğunu bilmene rağmen ondan nasıl nefret edebiliyorsun?” Yaşlı adamın sorusu Hayalet’e neredeyse kahkaha attıracaktı.

“O benim için hiçbir şey ifade etmiyor.”

“Ama etmesi gerek.” diye üsteledi yaşlı adam. “Kızın senin için bir şey ifade etmesi gerek.”

Hayalet’in içine alaycılığa sarmalanmış duygular doldu. Kızın yaralı yüz ifadesi geldi gözlerinin önüne. Yağmurun altındayken gözlerini aralama çabalarını kıpırtısız bir beklenti içinde izlemiş ve uzun bir süre gözleri kızda kilitli kalmıştı. Ama bu kilit pas tutmuştu, feda edilmesi kolaydı. Gözlerini kızdan çekerken acıma namına hiçbir hissi barındırmamıştı içinde.

“Çok konuşuyorsun babalık,” dedi yaşlı adama ters bir bakış atarak. “Kendine bir çekil yelek tedarik et. Güzyeli’ne verdiğim silahlar yakın zamanda layığını bulacak.”

Nihayet konunun, planının en önemli parçasına gelmesine sevinen yaşlı adam, “Güzyeli nasıl peki?” diye sordu merakla. Önceden sık sık görüştüğü bu gencin son zamanlarda aksayan ziyaretleri içine ilk kuşkuyu düşürüyordu ve tek bir taş bile yerinden oynayacak olsa, gözden çıkaracağı insanların sayısı artıyordu.

“O yalnızca koca bir aptal.” Tiksinti, Hayalet’in sesine kana karışan zehir gibi karıştı. Burnunun üzerinde varlığını unutturmayan taze sızı öfkesini körüklediğinde parmakları bir yay gibi gerildi, Ankara’yı seyre dalan bakışları, bu şehre karşı nefretle kuşandı.

“Gözüm her daim üstünde. Hissediyorum, bir gün plana büyük bir zarar verecek. Tüm önlemleri al babalık, açık vereceği ilk anda indireceğin darbeyi hazırda beklet.”

“O darbe yıllardır bekliyor ve her seferinde işe yarıyor. Endişen olmasın.” dedi yaşlı adam keyifle.

“Gecelerin Gecesi gerçekten başlıyor ha,” Uzun zamandır beklediği geceden henüz gerçekleşmemiş görüntüler en gerçek haliyle gözlerinin önüne serildiğinde, Hayalet’in yüzündeki nefret ifadesi silinirken yerini tehlikeli bir ifadeye bıraktı. “Muhteşem balo kostümün için maskeni hazırladın mı?” diye sordu alayla.

Yaşlı adam monoton bir tınıyla güldü. “Yüzümü saklamayacak kadar cesurum ben genç adam.” Sesinde, düşmanının karşısına dimdik çıkacak olmanın kibri vardı. “Asıl sen?” Başını eğerek dışarıdaki manzaraya kilitlenmiş genç adamın yüz ifadesini görmeye çalıştı. “Sen hangi renk maske takacaksın muhteşem smokininin üstüne?”

Hayalet, alt dudağını dişleri arasına alırken Ankara manzarasına meydan okurcasına gülümsedi.

Bize ne hissettiğini söylemeyi ihmal etme!