33. BÖLÜM

Aldatmaca tamamlanmıştı.
A Pair of Blue Eyes/T. Hardy

Aslında karanlık, yıldızların söyleyemediği her şeyin yazılı olduğu yerdir.

Gözlerimizin değdiği gökyüzünde göz alıcı ışıklar vardır, ardından güneş batar ve insanın göremediği ne varsa orada kalır.

Saniyeler yaralı bir kuşun aldığı nefeslerin seyrekliğinde akarken her yaralı nefeste bir yıldız doğar gökyüzünde. Karanlığın içinde ve karanlığa yakışan bir güzellikte.

Yıldızların ışığı gökyüzüne az geldiğinde sessizliği ve boşluğu görmek hep çok kolaydır. Gece olduğunda dünyanın üzerine öyle mutlak bir karanlık çöker ki aşık bir kalbin saçtığı ışık bile gökyüzünün karanlığını alt etmeye yetmez. Gerçeklerse hep karanlığa yazılmıştır. Bu yüzden ışıklar söndüğünde insan yüzleşir kendiyle. Hapsolduğu karanlıkta kaçtığı her şeyle baş başadır.

Bilirsin aslında, sorarlar sana orada ne gördün diye.

Dersin ki; karanlıktı, görülecek bir şey yoktu. Görüyordum ama gözlerim kapalı gibiydi, karanlıktı sonuçta. Karanlıktan ne beklenir ki?

Bu bahane zihnine işler de insanın, kalbine işlediği görülmemiştir hiç. Zihnin kapattığı kapıya kalbin kulağını dayadığı çok olmuştur.

Gözlerin göremediğini bile görmüş kadar bilip anlamak vardır bu hayatta.

Bilirsin aslında, sorarlar sana orada ne gördün diye.

Dersin ki; çok şey vardı ve ruhum bunu kaldıramadı. Karanlıkta yazılanı okumak avuçlarıma konan gerçeklerden daha sancılıydı çünkü kolaylıkla değil de avuçlarıma bıraktığı ağır yaralarla geldi bana.

Hayır, hayır baktığım karanlık değil ki sadece, orada kapıları yumruklayan bir duygu yığıntısının eşiği hiç aşamayışının çaresizliği var. Onları içeri almayan bendim halbuki. Göremediğim hayaller, perdesini açamadığım pencerelerin karanlığında uğulduyor. Fazla olan her şeyin sürüklediği ağırlığı hatırlatır gibi, göğsümdeki kafeste duruyor birikenler. Zihnimdeki gürültünün tenhalığı geri getirmesini bekliyorum.

Ya da karanlığı.

Oysa karanlık sessiz olmadı hiçbir zaman, sessiz olan bendim, dudaklarımdı, bir zaman sancısına, perişan olmanın sağanağına tutunmasına rağmen geçmişine savrulan ellerimdi.

Yakasına uzandığım, ütülü takım elbisesinin kokusunu bir kitap sayfasını açar gibi bildiğim, alnına düşen bir kırışıklığı satır çizgisi sanarak babasına şiirler yazan bendim.

O karanlık sessiz değildi ama susmanın yanılgısına, sevginin en zalim aldanışına kurban gitmenin de benim nazarımda arzu edilen bir yanı olmamıştı. Bu sadece bir çekilmeydi, akıntıya kapılma anı, farkında olamamak. Ya da bilerek sürüklenmek.

Boşa harcanmış bir emek, zamandan arta kalan bir kalıntı olarak hepsi göğsümün orta yerinde duruyordu.

O kalıntıları, kanıtları kabullenmem kolay olmamıştı ama olduğunda artık aynı insan olarak yaşamı adımlamaya devam edebilmek de imkansızdı. Gerçekler hep sessiz sandığım o karanlıkta duruyordu, bekliyordu.

Bir zindanın karanlığına teslim olduğumda, kaçtığım her şeyle baş başaydım.

Bilirsin aslında, sorarlar sana orada ne gördün diye.

Orada ne gördün? Gözleri kapalı bir insan kendi sessizliğinde neyi ne kadar görebilirse öyle bir farkındalığın içindeydim. Damarlarımda beni darmadağın etmek için hazırda bekleyen bir patlama dolanırken ben sadece duruyordum.

Durmaktan ve bilmekten ötesine geçtiğinde, akıp giden zamanın içinde darmadağın olmak kaçınılmazdı.

Sen de biliyor muydun, diye sormuştum birkaç dakika önce yanımda oturan adama. Varlığı en az benim kadar sessizdi, sorduğum her soruya bu aralar çok istekli cevapları vardı çünkü benden alabildiği her kıpırtıya razıydı. Bir hayat belirtisini elinden kaçırmak istemiyordu.

Hayır, diye cevap vermişti Tarık. Şimdiyse beklenti içinde dudaklarımdan çıkacak yeni bir cümlenin peşindeydi. Günlerdir, hatta haftalardır hiç kimseyle konuşacak isteğimin olmadığı düşünüldüğünde ben de onun yerinde olsam aynı beklenti içinde olurdum.

“Bilsen bana söyler miydin, Tarık?” Bir süreliğine sımsıkı kapattığım gözlerimi açarak yanımda oturan adama baktım. Üzerinde hep görmeye alışkın olduğum siyah takım elbiselerinden biri vardı, saçları özenle şekillendirilmiş, iyi ve güvenilir bir izlenim yaratabilmesi için ellerinden gelen yapılmıştı. Adliyenin bahçesindeki bir ağacın yanında, neredeyse buz gibi soğuk bir bankta oturuyorduk.

Buraya ne zaman geldiğimi hatırlamıyordum, adliyede uğuldayan kalabalığın içinde geçirdiğim vakitler zaman algımın iyice karışmasına neden olmuştu. Bir noktada dayanamayıp koşarak kendimi dışarıya atmış ve yalnız kalabildiğim bir köşeye sığınmıştım. Ama Tarık telaşlı bir şekilde beni arayarak yanıma geldiğinden bu yana yarım saat geçmiş olmalıydı.

“Hayır, Lara.” Jilet gibi takım elbisesiyle soğuktan hiç etkilenmeden bacak bacak üstüne attı ve kollarını göğsünde kavuşturdu. Bense kısa bir kumaş etek ve ceket takımı gitmiştim. Çoraplarım olmasına rağmen soğuk bacaklarıma sızıyordu. Üzerimdeki turkuaz rengi şişme monta sarınmıştım. Renk uyumu arayamayacak kadar seçeneklerim azalmıştı.

Tarık’ın tüm duygularını sakinliğinin ardına saklamasına artık şaşırmıyordum. Aslında o her zaman dalgasız bir deniz misali bana suyun derinliklerini göstermişti ama yüzeyden o derinliğin içinde ne olduğunu anlayabilmek hiç mümkün olmamıştı. “Söyleyemezdim sanırım. Bunu söylemenin hiçbir kolay yolu olduğunu sanmıyorum.”

“Bizim ne zaman kolay olan bir durumla mücadele etme şansımız oldu ki.” Bu bir soru değildi, içinde olduğumuz acınası durumun kısa bir tanımıydı. Sanki çevremdeki tüm akıntıların beni içine çekmeye, tüm uçurumlarınsa derinliklere düşmeme ihtiyacı vardı. Bu ihtiyaç tenime değen rüzgârı bile düşman ettiğinde kendimi ruhani bir zindana hapsetmem, karanlıkta güvende olacağıma inanmam en kolayıydı. Ve en yanlış olanıydı.

Ben severdim yanlış olana kapılmayı.

“Bunu bir mücadele değil de hayatın kendisi olarak görmeyi tercih ediyorum.” Tarık küçük bir omuz silkmenin ardından yanında duran karton bardağını alıp yavaş bir hamleyle kahvesini içti. “Hayattan gerçek bir beklenti içinde olmadım hiçbir zaman.” derken bardağını ritmik olarak sallıyordu. “Sonuçta Tanrı bize hiçbir şey vaat etmedi, keza ailemiz de öyle. Hayaline kapılacağım hiçbir beklentimin olmaması en güvenli sığınaktı.”

“Hayır, en güvenli kaçış yoluydu, Tarık.” Bana bakmasını beklesem de sadece hafif bir baş çevirmesiyle yetindi, sesim kısık çıkıyordu ve boğazım pürüzlüydü. Ağlamaktan mı soğuktan mı bu kadar yıpranmıştım bilmiyordum. “Ben çok aç gözlüydüm senin tanımına göre. Çünkü çok şey bekledim, çok şey hayal ettim. İnsanlarla ilgili uzun vadeli hayallere kapılmanın hayatı yaşanılır kılan en güçlü duygulardan biri olduğunu biliyor muydun?”

“Sen hiç uzun vadeli bir hayalin yaşattığı hayal kırıklığıyla yüzleşmemiştin de ondan.” Gözlerini kahve bardağından kaldırarak nihayet bana baktığında, artık yüzleştin mi sorusunu o gözlerde okuyabiliyordum.

Tarık Solar da tükenmiş halde görünüyordu. Teni solgundu, göz altlarında koyu renk halkalar vardı ve göz çevresindeki çizgiler daha belirgindi sanki. “Ben bile uzun vadeli bir hayalin hayal kırıklığına uğramış hali değil miyim senin için?”

Bana böyle bir soru sorması haksızlıktı çünkü itiraz etmeyeceğimi biliyordu. Bir anda içimdeki mahkeme yok olmuş gibiydi, ne yargılar vardı ne de aynaya düşen yansımalar. Sadece gördüğüm ve hissettiğim her şeyi olduğu gibi dile getiriyordum. Ve evet, Tarık beni hayal kırıklığına uğratmıştı.

Sesli bir şekilde ondan nefret ettiğimi söylemek de bu hislerin bir parçasıydı. Gerçek değildi orası ayrı ama dedim ya artık bir mahkemem yoktu ve can yakmanın da vicdanımda pek yeri kalmamıştı. Herkesin benim kadar canı yansa belki içim soğurdu. Bir kereliğine ben bencil olsaydım.

O yüzden sessiz bir nefes eşliğinde, “Evet öylesin.” derken buldum kendimi. “Seninle ilgili gerçekten çok uzun vadeli hayallerim vardı. Sonuçta senin içinde olmadığın bir geleceği düşünmemiştim hiç, hala bunu istemem yanlış anlama.” dedim hızlıca ona dönerek. “Senden nefret de etmiyorum. Bunu sana acı çektirmek için dile getirdiğimi benden daha iyi biliyorsun. Ama artık gelecekle ilgili bir hayalim yok, hayatımın hangi anında yanımda olursun ya da olmazsın…” Bunun cevabı bende de olmadığı için dudaklarımı birbirine bastırdım. “Kim bilebilir… Düşünmüyorum artık.”

Benimle alay eder gibi tüm yanlışların karşısında ve aslında tüm yanlışların kendisi olarak hayatıma giren Dantes düşüncelerime saldırdı.

Yüzü her aklıma geldiğinde olduğu gibi kalbim bir anlığına tekledi ve nefeslerim sekteye uğradı. Tarık anlık olarak bendeki değişimi yakaladığında gülümsedi, farkındaydı. Hızla önüme dönerek gözlerimi sımsıkı kapattım.

Dantes, benim karanlıkta kalan yanım…

Başımı ellerimin arasına alarak çık artık aklımdan diye sızlandığım geceler olsa da onun aklıma hükmetmediği bir an bile var mıydı? Her yer onu anlatıyordu, her yer onu hatırlatmakta ustaydı. Onu hatırlamaktan kaçtığımdan değildi verdiğim tepkiler, her hatıranın canımı yakmasından kaynaklıydı.

Biliyordum ki eğer onu yeniden görebilme şansım olsaydı bir şeylerin kolaylığını değil de hapsolduğumuz zindandaki karanlığı konuşmak isterdim. Bizim gerçeğimiz karanlıktaydı, canımı yakıyordu ama yine de ellerimi ona ve ona ait tüm yaralara uzatmaktan çekinmemiştim.

Çünkü onun yaptığının da benim yaralarıma uzanmaktan farkı yoktu. Şimdi yanımda değildi, sol yanımdaki yalnızlık bir buz kütlesi kadar ağırdı. Dantes bir tercih yapmıştı ve yapacağı bu tercihin beni ondan uzaklaştıracağını bile bile yapmıştı. Sırf bu acıyla yüzleşmek zorunda kalmayayım diye.

Bir sokak lambasının altında put gibi dururken beni anlamaya başlayacağın bir an gelecek cümlesinin karşılığını, yaralı bedenine sarıldığım bir gecede alacağımı bilemezdim.

Gözlerimi açtım ve ayaz yüzünden buz kütlesine dönmüş kar yığınlarını izledim bir süre. Tarık bir kriz geçirmemi bekler gibi bana bakarken en normal halimle kalmak zordu. Uzanıp yanımdaki kahveyi aldım, buz gibi olmuştu bile. Bardağı sallayarak kahvenin sesini dinledim bir süre. Soğuktan ve kımıldamadan oturmaktan bedenim uyuşmuş gibiydi. Bu uyuşukluğu isteyen sensin, diye fısıldıyordu zihnim.

“Çağlar’la ilgili hala hayal kurmak istemen seni zayıf biri yapmaz, Lara.” Tarık bir kolunu omzuma attığında omuzlarımdaki ağırlığın verdiği güveni derin bir hayretle karşıladım. Ama söz konusu Tarık’tı. Ne yaparsa yapsın o varsa hayatta bir adım önde olmak kolaydı.

Başımı iki sallayarak karşılık verdim. “Hayal kurmuyorum, geçmişi düşünüyorum bu aralar sıkça. Bildiği çoğu şeyi bana söylememeyi tercih eden o adamı. O zamanlar insanları yargılamak kolaydı. Ama şimdi bakınca sen bile bunu bana söyleyemeyeceğini dile getiriyorsun.”

“Belki de bilerek söylemek istemezdim. Sen baban söz konusu olduğunda bir aynanın karşısına geçip kendine hiç bakmadın. Ama biz bir ayna gibi hep gördük seni, babanın senin için anlamını, hayatında kapladığı devasa yeri. O yansımandan nefret etsek de buna engel olabileceğimiz hiçbir şey işe yaramadı, kardeşim. Nihayetinde bunu kendi kendine başarabilecek tek kişi Barbaros Solar’dı ve öyle de yaptı.”

“En büyük savunmayı da hep Mir’e karşı yaptım. Biliyor musun ben olsaydım sırf haklı olduğumu kanıtlamak için bile yüzüne çarpabilirdim bazı şeyleri ama o söylememeyi tercih etti.”

Dantes’in beni hep duyduğunu, anladığını hatırlatmak istercesine sert bir rüzgâr eserek tenimi okşadı. “Öğrenme ihtimalimin olduğu insanları benden uzaklaştırmanın onun nazarında nasıl bir zorluğu olduğunu anlayamam.”

Kenan’ı babama verdikten sonraki o anları son zamanlarda defalarca düşünmüştüm. Bazen her şey bulanık görüntülerden ibaret olarak geliyordu zihnime bazense yeniden yaşıyormuşum gibi oradaydım. Bir buz kütlesini andıran surat ifadesini, sessizliğini, beni yiyip bitiren o tavrını, katılığını adeta yeniden yaşıyordum. Oysa her hareketinin altında onu da aynı oranda yiyip bitiren bir gerçek taşıdığı hep aramızda asılı duruyordu. O sokak lambasının altında yeniden durduğu ana gidebilsem her şey bambaşka olurdu.

“Yapsaydı haklılığı onu bir adım öne geçirirdi ama sen bir adım arkasında kalırdın.” dedi Tarık sessizce. “Seni arkada bıraktığı bir zaferle mutlu olabilecek biri değil.”

Dantes’in nasıl biri olduğunu anlamaya gücümün yettiği günlerin çok ötesindeydim. Bir zamanlar kasten anlamaya çalışmayarak bir yanılgıya kapılmıştım, dünyanın en yanlış insanını sevdiğimi fark etmem çok zamanımı almıştı ve ödenen bedellerin çetelesini tutamıyordum. Hepsi benim suçumdu.

“Aslında biliyordum, anlamıştım.” Böyle söylesem de şu saatten sonra kimseye yararı dokunmayan faydasız birinin tekiydim. Herkese yüktüm ve hayatlarını berbat etmekten başka bir işe yaramıyordum. “O gece Kenan’ın Mir’e bir şeyler söylediğini ve bunları benden sakladığını anlamıştım.”

Sesim kendi kendime konuşuyormuşum gibi kısık çıkıyordu. Tarık hangi geceden bahsettiğimi anlamasa da beni dinliyordu. “Şimdi düşünüyorum da o zamanlar öğrenseydim şimdikinde daha iyi olmazdım.”

“Lara,”

“Hayır, ciddiyim.” Bir şeylere direniyor ve ben dahil herkesi bir şeylere ikna etmeye çalışıyordum ama bu çabanın ne için olduğunu en derinlerimde anlayamıyordum. Verdiğim sessiz kabulleniş de bunlardan biriydi fakat herkes büyük bir yanlışın içindeymişim gibi etrafımda tetikte bekliyordu.  

“Eğer o zamanlar öğrenseydim çok erken dağılırdım. Mir’i bile yanımda tutmak istemezdim artık, bu hayal kırıklığıyla mücadele edecek gücüm olmazdı. Mir’e babasını bulmasına yardım edecek gücüm olmazdı. Her şey olup bittikten sonra öğrendiğime seviniyorum. Sona gelene kadar babam beni o kadar hayal kırıklığına uğrattı ki sona geldiğimde her şeye hazırdım.”

Gülümsemeye çalışarak Tarık’a baktığımda onun yüzü benim zıddımdı, yüz hatlarına yavaşça işlenen öfkesi sessiz bir isyan ve yakarışın karışımı olarak karşımda duruyordu. Elindeki kahveyi bankın diğer ucuna bıraktığında kahve damlaları saçılarak birikmiş kar yığınlarının arasına karıştı.

“Senin bu olanlarda sevineceğin hiçbir durum yok. Kahretsin.” Tarık ayağa kalktığında ben gideceğini sanırken o, yalnızca birkaç saniye sonra önümde diz çökmüştü. “Ağlaman gerekiyor, Lara. Ağlaman ve içinde biriken ne varsa dışarı dökmen gerekiyor. Bir aydır hiçbir şey olmamış gibi sakinsin.”

Bir kez daha Tarık’ın yeşil gözlerine bakarken o sakinliğin beni esir aldığını hissettim. Bir esaretin içinde değildim ama elim kolum dikenli tellerle bağlıymış gibi tepkisiz kalmak acıyı hafifletiyordu. İstediklerini onlara versem ne olacaktı sanki? Bir sakinlik denizinde boğulmaktı bana gerekli olan.

“Neden sakin olmayayım ki?” Bir süre çaresizce bana bakan yüzünü izledim. Her mimiğini ne kadar da yakından tanıyordum, yüzündeki her çizginin zamanını biliyordum.

“Zaten tahmin edilebilir bir şey değil miydi?” Konuşmamla eş zamanlı olarak ellerimle birleşen ellerinden tenime bir sıcaklık yayıldı. Çöllerde kaybolsam da karlı dağlara hapsolsam da zihnimde kaçamayacağım sesler vardı. O seslerle aramda nereye gidersem gideyim ince bir pencere olacaktı, bir duvar bile öremeyecektim. “Babam…” dedim ve bir kelimenin bir pencereyi darmadağın edebilme gücünü hissettim. Oysa kırılmasına izin verirsem tüm cam parçaları ruhuma dağılacaktı ve kanayan yaralarla baş başa kalan ben olacaktım. “Ha birine yaptırmış ha kendi elleriyle sıkmış boğazımı. Aynı şey değil mi?”

Zihnimin içinde duymaktan nefret ettiğim o çığlıklar başladı ve kendimi hapsettiğim evlerin tüm pencereleri titredi. Orada güvendeydim, kapıyı paslı bir kilitle içeriden kilitlemiştim, seslerden ve muhtemel darbelerden elbette korkuyordum, eşiğin önüne çökerek ağlıyordum ama sonuçta yalnızdım. Kimse gelmezse, duymazsam kimseyi güvende olmaz mıydım?

“Elbette aynı şey değil.” Tarık hafifçe beni sarstı. Ellerimi kulaklarıma bastırarak onu bile dinlemek istemediğim o anlardan birindeydim ama beni bırakmayacaktı. “Aynı değil ve bunu daha farklı şekillerde karşılarsan kimse seni yargılamaz. Kendini tamir edebilmek için bir şeyleri kırman gerekiyorsa bunu yapmalısın.”

Kucağımda duran ellerimize baktım. Kırıp dökmek için ihtiyaçları olan güce sahip değillerdi. Belki bu kadar çabalamasaydım… Dantes’in yaralarından kalan kanları temizlemek için, daha güçlü olabilirlerdi.

Dantes… benim Monte Cristo’m, zindanında unutulmuştu, o unutulduğu duvarlar arasında Edmond’un yaşadığı tüm bahtsızlıkları yaşayarak, kendini bir ölüm diyetiyle sınayarak benim zamanıma kadar hayatta kalmayı başarabilmiş olan o değil miydi?

Anlık bir şimşek çakması gibi gözlerini ve gülüşünü hatırladım. Bir gece gibi kara olan o sessiz bakışlarında benim için hep bir mum yandığını karanlığın içinde son kez göz göze geldiğimiz o anda anlamıştım. Sonrasında gelen hiçbir saniyede ne yaparsam yapayım ısınamıyordum, sanki dünya artık hep soğuktu.

“Tamir edilmeye ihtiyacım yok.” diye mırıldanarak hepsini görmezden geldim. Başımı gökyüzüne kaldırdım ve her yanı sarmalayan koyu renk bulutlara baktım. Bir çatının altında korunaklı olduğuna inanan ruhum gerçek özgürlüğü hatırlamıyordu. “Evet kırıldım ama bu tamire ihtiyacı olan türden bir kırılma değil, Tarık. Tamir etmeyi ya da edilmeyi kabul edersem bu bazı şeyleri affetmeyi zaruri kılar. Hatta bazı insanları.”

Soğuktan kurumuş dudaklarımı ıslatsam da keskin ayaz yine onları titretecekti. “Kimseyi affedemem,” dedim başımı iki yana sallayarak. “Ben herkesi affetmek istedim diye Tanrı bana o insanları istediğim şekilde vermedi. Onlar sadece… öyleydiler.” Küçük bir omuz silkmeyle kabullendim hepsini. “Hayatıma giren insanları koyacağım yeri hep kendim belirledim.”

“Bu senin, benim, hepimizin hakkı.” Tarık böyle söylüyordu ama insanları hayatına koymaya bile tenezzül etmeyen bir yapısı varken söylediği beni gülümsetti.

“Tanrı sana seçme hakkı verdi ama pişman olacağını bile bile vermedi bu hakkı. Sen de söyledin, onlar öyleydiler. Babam hep böyle bir adamdı ve sen onu hayatının neresine koyarsan koy öyle olacaktı.”

“Peki ya en başından inanmasaydım ona, işler bu noktaya gelir miydi?” Ben de bardağımı onunkinin yanına koydum ve ellerimi ceplerime sokarken yeniden gözlerine bakmaya cesaret edebildim.

“Anlamıyorsun, Tarık. Tanrı bana bu seçme hakkını verdi. Çocukluğumdan bugüne kadar o kadar çok küçük detay var ki babamın nasıl bir adam olduğuna dair. Ben göz göre göre onu hayatımın en önemli parçası yaptım. Çünkü en küçük bir sevgi kırıntısına bile muhtaç bir zavallıydım. Bu sevgiyi annemden sonra bana veren tek kişi babamdı. Sahte bile olsa sevgisi hep oradaydı.”

Bu kez kendimi tutamadım, dudaklarım titriyordu ve işte gözyaşları çaresiz bir şekilde süzülüyordu yanaklarımdan. “Sen de oradaydın, Tarık ama seni sevmeme izin vermedin. Jülide zaten yanına yaklaşabileceğim biri değildi. Belki sizi de sevebilsem bu kadar çaresiz hissetmezdim ama başkası yoktu. Yanlış anlama sizi suçlamıyorum, bu sadece benim gerçeğim tamam mı? Ben hep babamı severek yaşadım. Şimdi hiçbir şeyi geri alamam, sence Tanrı bana seçim hakkını verirken bunları seçeceğimi bilmiyor muydu? Neden beni öldürmek isteyen bir adamı bu kadar çok sevmeme izin verdi?”

Bunun pişmanlığını ne aşabilirdim ne de zamanı geriye sarıp geçen günleri yeniden yazabilirdim. Uzaklardaki dağlar bile bana acıyor olmalıydı, yağan yağmur, tenime değen rüzgâr, bir ağaçtan koparak yanı başıma düşen bir yaprak bile bana bakarken derin bir iç çekiyordu.

Gözlerimin değdiği her şeyde bu his bana çarpıyordu. Bir kara leke o kadar net bir şekilde hayatımın orta yerinde duruyordu ki artık ondan ayrı insanların akıllarına bilme gelmeyecektim. Lara Solar mı? Ah, evet, şu babasının daha küçükken öldürmeye çalıştığı zavallı kız mı? Yıllarca anlamamış olması ne acı…

“Yapma kardeşim.” Tarık pes etmiş bir halde içini çekti. “Tanrı senin zaten neyi seçmek istediğini bildiği için sana bu seçim hakkını verdi, o bu hakkı sana verdiği için sen bu seçimleri yapmış değilsin. Bu yüzden buna kader diyoruz. Senin artık bu konuda kendini suçlaman gereken noktayı çoktan geçtik, sayfalar dolusu şey yazıldı üzerine. Sorun senin seçimlerin olmadı hiçbir zaman, Barbaros Solar’ın ne kadar manipülatif bir adam olduğunu benden daha iyi bilemezsin.”

“Boş ver, Tarık.” Günlerdir sürekli beni konuşturmaya çalışsa da her konuşmanın sonu bu noktaya geliyordu ne yazık ki.

Boş ver Tarık, gerek yok Tarık, sorun değil Tarık, bıkmadın mı bu cümlelerle kaçmaktan?”

Hayır dercesine başımı iki yana salladığımda bana daha da sinirlendiğini biliyorum. “Bak, sana olan öfkemi bile unuttum bu günlerde çünkü yanımda olmanın ne kadar iyi hissettirdiğini hatırladım.”

“Daha kötüsünü yaşadın diye varlığıma sevinmenden memnuniyet duymayacağım.” dedi öfkeyle.

Küçük bir omuz silkmeyle karşılık verdiğimde dişlerini sıktığını yanaklarındaki gerginlikten anlamıştım.

Hiç yorulmayacakmış gibi her gün aynı cümlelerle karşımda durmaktan çekinmiyordu. Bir şeyler söylemek için yine dudaklarını araladığı sırada adliyenin giriş kapısındaki hareketlilik dikkatimizi çekti ve eş zamanlı olarak o yöne çevirdik başımızı.

Adliyenin bahçesinde saatlerdir bekleyen bir ring vardı. Kimse söylemese de cezaevine mahkûm taşıyan araçlardan biri olduğunu ve yine kimse söylemese de babam için orada beklettiklerini biliyordum. Bakışlarım araçtan sekerken adliyenin kapısından çıkan kalabalığa kaydı.

Boğazımda nefes almama engel olan yoğun bir kuruluk hissederek yutkundum. Tarık’ın, “Çıkıyorlar, bitmiş olmalı.” diyen sesini kulaklarımdaki uğultudan zar zor duydum.

Bu sabah erken saatlerden itibaren buradaydık çünkü dava duruşması vardı. Bu gerçekleşen son duruşmaydı çünkü etrafımdaki herkes sesli veya sessizce artık bir sonuca bağlanacağını söylüyordu.

Tarık elimi bırakmayarak beni de ayağa kaldırdığında istemsizce ona yaslandım. Ben mahkemeye ilk gün çıkmış ve bildiğim her şeyi anlatmıştım. Erdem abi bizi nasıl yönlendireceğini çok iyi biliyordu. Artık babamın tarafında değil karşısında yer alıyordu ve onun bile mahkemeye çıkıp ifade vermesi gerekmişti. İnsanların hiç bitmeyen sesleri, mahkemenin boğucu kokusu hala geceleri kabuslarım oluyordu.

Adliyenin merdivenlerinden ilk önce birkaç resmi giyimli insanın çıktığını gördüm. Kadın veya erkek, bazılarının yüzü huzursuz bazılarınınsa son derece rahatlamıştı. Sona eren bir kitaptan arta kalan satırlar gibi hepsi farklı yönlere dağıldı.

O an zaman bir girdaptı ve beni içine çekiyordu. Geçmişim şimdinin her anında çırpınıyordu. Kurtulamadığım her anıyı duyuyordum, unuttuğumu sandığım her ses zihnimin en berrak parçasında şarkılar söylüyordu.

On yaşındayken bir yatağın altından sürüklenerek çıkarılan Lara Solar’ın bu kez yanında taşıdığı tek şey çığlıklar değil sessiz kabullenişlerdi. O gece nasıl göremediysem o canavarın gözlerini, ellerini, şimdi Barbaros Solar’ın kelepçe takılmış elleri karşımdaydı.

O derin sessizlikte boğulmam kaçınılmazdı.

Kulaklarımda çevremdeki her şeyi duymama engel olan bir çınlama hissettim. Kısa bir anlığına gözlerimi kapattım ve o geceyi en baştan yaşadım derin bir sessizlik eşliğinde. Annem beni kucağına aldı ve odaya girdi, kapı kapalıydı. Beni yatağın altına itti ama kendisi sığmazdı. Rüzgârın sarstığı camları gördüm ama hayaletlerden ses çıkmadı. Kapı açıldı ama sesini duymadım, değişen gölgeleri takip ettim. Odaya giren canavarın tertemiz ayakkabılarını takip ettim, annemle yan yana geldiklerini gölgelerinden izledim.

Annem yere düştüğündeyse gölgesinden eser kalmadı. Şimdi elleri ayaklarımdaydı. Beni dışarıya çekti ama çığlık atmadım, saçlarımı tutarak beni sırt üstü çevirdiğinde ve gözlerime baktığında karşımda duran kişi Barbaros Solar’dı.

“İstersen hemen çıkıp gidelim buradan.” Tarık’ın endişeli ses tonuyla bir anda sessiz rüyadan uyanarak kendime geldim. O ana kadar ellerimin titrediğini ve Tarık’ın beni sıkı sıkıya tuttuğunu fark etmemiştim.

Sesli cevap verecek gücüm yoktu, sadece bunun devamını da görmek istiyorum dercesine başımı salladım. Barbaros Solar’ın kelepçeler arasında ellerinden gözlerimi alamadım. Kıyafeti, saçları ya da kokusu eminim ki hep bildiğim gibiydi. Ama o eller… artık o ellerde kan izlerinden başka hiçbir şey yoktu.

Bu ellerle mi annemi öldürdün diye sormak istedim, bu ellerle mi beni öldürmeye çalıştın. Oysa ben çaresiz kaldığım her an bu ellere sığınmadım mı?

Erdem abi ve Jülide çok daha geriden geliyordu. Jülide ceketinin yakalarını yanaklarına siper ettiği için yüz ifadesin görebilmem zordu. Erdem abinin söylediklerine karşılık vermemesinden onun da içinde boğulduğu sessizlik denizi anlamam kolay oldu.

Merdivenleri iki yanındaki memurlarla inen babamınsa yüz ifadesinde öfke yoktu, uzun yollardan gelen yorgun bir vazgeçiş, direndiği her şeyin altında kalan o yenilmiş ifadeyi görmem kolay oldu. Tarık’ın kolunu omzuma doladığını hissettim.

Erdem abi Jülide’yi bizim olduğumuz yere yönlendirirken adliyenin önündeki aracın arka kapıları açıldı babam için. Gökyüzünde güneş yoktu ama babamın görünmez gölgesi son kez toprağa değer gibi etrafında süzüldü, belki de bu hep ruhunda taşıdığı karanlıktı.

Hangi farkındalığa kapılarak son kez etrafına bakma ihtiyacı duydu bilmiyordum ama bir mıknatıs varmış gibi gözlerini kaldırdığı ilk seferde beni buldu bakışları. Bir kurşun yemiş gibi oldum. Babamın dudakları kımıldadı.

“Tarık,” dedim sessizce. Bir elimle sıkı sıkıya ceketini kavramıştım. “Tarık sanki bir şeyler söylemeye çalışıyor.”

Yüzündeki ifadeyi son görüşüm müydü bu sahiden? O artık kendinden başka kimseye zarar veremeyeceği zindan duvarlarının arasına gidiyordu ve ben sadece durmuş o yolculuğu izliyordum.

Babam sanki uzaklıklara rağmen adımı söylüyordu. Adımı söylediği binlerce anı düşündüm ve kontrolü elde tutamayan bedenimde en büyük darbeyi her zamanki gibi kalbim aldı ve her zamanki gibi en çok kalbim direndi. O bize kendinden ne verdi ki bizden adımızı almaya hakkı var, Lara, dedi.

Bire karşılık bir bile değil. Binlere karşılık hiçlik aldın ondan ve aynı hiçlikle yeniden sana gelmeye çalışacak birine verebileceğin hiçbir şey kalmadı.

“Gitmesine izin ver, Lara.” Tarık’ın sesi kendinden öteye aşamayan bir fısıltı gibiydi. Bu beni ona bakmaya zorladığında katı bir ifadeyle karşılaşmayı bekledim ama o sadece yorgundu. Gözleri usulca açılıp kapanıyordu, uyumak istiyor gibiydi. Uyumak ve bir daha böyle bir manzaraya uyanmamak.

Peki onca yorgunluğun arasında neden beni bu kadar sıkı tutuyordu? Neden? Bıraksa yine ona giderim mi sanıyordu? Öyle mi? Sandığı bu muydu?

Gider miyim ben yine o çukura? Bir daha taşlarla dolu karanlık bir kuyuya atlar mıyım sanıyorsun? Ben derinliklerden dersimi çok güzel aldım ve çok güzel vazgeçtim göremediğim her şeyden.

Babamın metrelerce ötedeki bakışları o kuyunun karanlıklarına denkti. Hiç baş başa kalma şansımız olmamıştı ama kalsak söyleyecekleri şeyler etrafında dolanan gölgelerde gizliydi. Hepsini okuyabilirdim ama kelimeleri karanlıkta büyütmesini kabullenmek istemiyordum artık.

İstediği her şeyi elde etmek için uğraşırken istemediği her şeyin ağırlığında ezilen bir zavallıydı. Bir kuyu boşluğu, yüzkarası.

“Beni bu kadar sıkı tutmana gerek yok, Tarık.” dedim, hayatımda ışık olmasını istediğim o adamın zindanına götürülmek üzere araca binişini ve üzerine kapıların kapatılarak karanlığa mahkûm edilişini izledim. “Ona zaten gitmezdim.”

Ona artık gitmezdim, yanına gitmek istediğim tek kişi zihnimde sırasını bekliyordu. Dantes’e ihtiyacım vardı, ellerine tutunmak istiyordum. Gözlerine bakıp söyleyemediğim her şeyi bende okusun ve sonra sessizce hislerini benimle paylaşsın istiyordum. Bu istek gün geçtikçe daha şiddetli patlayacak bir mayın misali içimde büyüyordu.

Tarık benimle göz göze gelmekten kaçınarak kollarını usulca etrafımdan çektiğinde ben bir süre daha onun ceketine tutunmaya devam ettim. Jülide ve Erdem abi yanımıza gelene kadar kımıldamadan öylece durduk ve bekledik.

Yanımıza geldiklerinde ikisinin de ne kadar yorgun olduğu göz altlarında koyu halkalardan belliydi. Jülide Tarık’a sıkıca sarılırken bir adım geriye çekilerek onlara alan tanıdım ve Erdem abinin yanına geçtim. O hala telefonla konuşuyordu ve konuşması sona erene kadar Tarık ve Jülide birbirinden ayrılmadı.

Sessizce yanında durduğumu fark eden Erdem abi bana küçük ama yorgun bir gülümseme yolladı. Son zamanlarda o kadar çok anda yanımızda olmuştu ki o olmasa ne yapardık bilemiyordum.

Dantes’le eski evlerine giderken tuzağa düşürüldüğümüzü anlayan ilk kişi o olmuş ve polis ekiplerine haber vererek peşimizden gelmişti. Bu detayları uzun zaman önce Tarık’tan dinlemiştim. Şimdilerde zihnim bazı şeyleri hatırlamakta aceleci davranmıyordu. Uykusuzluk ve yorgunluk bende de bir şeyleri tüketmişti.

Saniyeler sonra telefonu kapattığında bakışlarını hepimizin üzerinde gezdirirken derin bir nefes alıp verdi. “Bu iş tamamen sona erdikten sonra bana servet ödemek zoruna kalacaksın.” Erdem abi konuşurken Tarık’a parmağını sallıyordu bir de.

“Jülide’nin o konuda son derece bonkör olacağına eminim.” Tarık ellerini montunun ceplerine soktu. “O serveti hak ettin.” dediğinde Jülide omuz silkti.

“Kaç yıl, Erdem abi?” Sorum hepsinin sessizleşerek bana bakmasına neden oldu. Cevabı benim gibi henüz bilmeyen Tarık da bir şeyler duymayı bekliyordu.

Erdem abi sıkkın bir nefes alırken gözlerini ovaladı ve üzgün bir ifadeyle boşluğa baktı. “Boş ver, Lara. Şu an bunu düşünmek istemediğine eminim.”

Neden bana söylemediğini anlayamayarak dudaklarımı birbirine bastırdım. Bunu kaldıramayacağımı mı sanıyordu? Zaten internete babamın adını girdiğim an öğrenecektim. Jülide’ye baktığımda o son derece sakin görünse de kaşları çatılmıştı. Havanın soğuğuna rağmen üzerinde sadece kumaş bir ceket ve dizlerinde biten bir etek vardı.

Dantes’in babamın hapse girdiğini duyduğunda vereceği tepkiyi hayal etmeye çalıştım. Muhtemelen sadece sessiz bir nefes eşliğinde karşılardı tüm yoğun duyguları.

Yine kendi sessizliğimizle baş başa kaldığımızda, Tarık ve Murathan’ın aynı anda o gece kapıdan girişini hatırladım. Işıklar yandığındaki ilk göz temasını ve ilk acı farkındalığı. Karanlıktan kurtulmanın bundan daha can yakıcı bir hali olduğunu sanmıyordum. Oysa orada gerçekleri görmeden, sadece Dantes’e sarılıp gözlerimi kapatarak yüzyıllar geçirebilirdim.

Göremezsem gerçek olmazdı, avuçlarımda hissettiğim yaraları ona sımsıkı tutunarak unutmak kolaydı. Ama ışıklar yandığında etrafımızı saran bir kan gölünün ortasında durduğumuzu görmek uçurumdan atlamak bile daha fenaydı.

Zihnimin çığlık çığlığa olduğunu hatırlıyordum. Sanki sayfalar dolusu kitaplar aynı anda açılmış ve zihnim de hepsini gürültülü bir şekilde okumaya başlamıştı. Bir bağrışma hali vardı ve sesler çoğu zaman tanıdığım insanlarındı.

Dantes’i hastaneye götürene kadar bu hep böyleydi. Ne zaman ki Dantes’in yattığı sedye bir kapının ardında kaybolmuş ve ben soğuk bir koridorda kalmıştım, o zaman tüm sesler bir anda kesilmişti.

Kendimi korku filminde gibi hissetmiştim. Ve o anda neler olduğunu sakince kavrayabilmiştim. “Babammış.” diye fısıldadığımı hatırlıyordum. Sonrası yoktu. Uyandığımda bir sedyede yatıyordum, kolumda bir serum takılıydı, biri bana temiz kıyafetler giydirmişti. Tarık Solar yanımdaki tekli sandalyede oturmuş, bana bakıyordu. Beni bekliyordu. Hep beni beklemişti.

Tarık koluma dokunduğunda irkilerek kendime geldim ve o geceye ait hatıralardan sıyrıldım. “Her şey yolunda artık.” diye fısıldasa bile ortak bir zihni paylaşır gibi ortak bir huzursuzluğu hissetmeye devam ettik.

Erdem abi boğazını temizleyerek araya girdi. “Aslında Lara’yı götürmem gereken son bir yer kaldı.” Bir eliyle ensesini sıvazladı. Benim kaşlarım çatılırken Tarık gözlerini kıstı. “Sorun nedir?”

Yanımıza geldiği andan itibaren canını sıkan bir şeyler olduğu belliydi zaten. “Sakıncası yoksa Lara’yı yalnız götürmek istiyorum çünkü bu en çok onu ilgilendiriyor.”

Belki bir şeyler biliyordur diye Jülide’ye döndüm ama o ne olduğunu umursuyor ya da merak ediyor gibi durmuyordu.

“Siz gidin,” dedi ilgisiz bir şekilde. “Biz Tarık’la eve döneriz. Zaten herkes çok yorgun.” Jülide itiraz kabul etmez bir şekilde Tarık’ın koluna girdiğinde Tarık’ın annesiyle gitmekten başka şansı yoktu. Zaten şu an annesinin ona herkesten daha çok ihtiyacı vardı.

O sırada Tarık bankın yanına yaslı duran bastonuna uzandığında onu bu halde görmenin beni her zaman yaralayacağını hissettim. Yarasını hiç görmemiştim ve bana hiçbir zaman göstermeyeceğini hissediyordum ama onda fiziki bir yaradan çok daha fazlasının hasarı vardı.

“Bastona ne zaman ihtiyacın kalmayacak?” diye sormak istesem de haddimi aşmış olmaktan çekinerek sessiz kaldım.

Tarık bana son bir bakış atıp bir şey söyleyecek oldu ama bir şeyler onu bundan vaz geçirdi. İç çekerek annesine daha da yaklaştı, bastonundan destek alarak annesiyle birlikte yanımızdan yavaşça uzaklaştılar.

Onlar arabaya binip adliyenin arka kapısından çıkana kadar Erdem abiyle sessizce arkalarından baktık. Sonra Erdem abiye döndüm. “Neler oluyor?” diye sorarken cevaba dair hiçbir fikrimin olmaması beni endişelendiriyordu.

İçini çekti. “Bana çok fena kızacaksın ama görmen gereken birisi var. Çünkü bir daha görme şansın olmayabilir.”

Ağır bir yumruk darbesi nefesimi kesercesine karnımda varlığını belli etti, bu hisler, bu kelimeler iyi değildi. “Kim?” diye sordum.

Belki de bunu hiç sormamam gerekirdi.

Bazen bir aynanın karşısına geçerdim ve kendime bakardım. Ama ne görmek istediğimi bilemezdim, kendimi görmek istemezdim. Fakat insan aynaya baktığında kendinden başka bir şey görmek isterse ne yapabilirdi? Varlığımı görmezden geliyordum, hislerimi, hayallerimi, düşüncelerimi yok sayıyordum. Bunun beni bir ayna karşısında görünmez kılabileceğini umarak.

Burada biri var mıydı diye soruyordum kendime hayat izlerimin geçmiş olduğu yerlere yolum düştüğünde. Kim vardı burada? Dahası, ben sahiden burada mıydım? Varlığım yerle gök arsında süren bir yolculuk gibiydi. Bir yukarıdaydı, bir aşağıda. Kentlerse beni çevrelemiş bir duvardı. Hiçbir evin karşılığında yuva yazmıyordu. Hiçbir kentin karşısında aidiyet yoktu.

Kimsenin yanında eskisi gibi hissedemiyorum, dile getirilmeyen her satırın farkındalığı bir şekilde varlığını belli ederek görünmez bir duvar çekiyordu insanlarla aramda.

Erdem abi de o insanlardan biriydi. Ama bunun en büyük sebebi Mihri’ydi. Kızını ve ailesini koruma içgüdüsü dile getirmediği kelimelerin yarattığı görünmez duvarda yazılıydı. Buna nasıl karşı koyabilirdim ki? Her şey gibi bunu da sessizlik içinde kabulleniyordum.

Yolculuğumuz boyunca benimle pek konuşmadı ama hiç susmayan telefonu yüzünden sürekli birilerine bir şeyler açıklıyordu ve bundan çok bunaldığı belliydi. Bense dalgınlığım yüzünden bizi bir özel hastaneye getirdiğini çok geç fark ettim. Ben şaşkınlıkla etrafıma bakınırken o, son derece huzursuz görünüyordu. Aynı huzursuzluğun benim üzerimde olduğunun da farkındaydı. Neden burada olduğumuzu anlayamıyordum.

“Hadi in,” dedi soru sormama izin vermeden. Otoparka bıraktığı arabadan inip hızlı adımlarla onu takip ettim. Daha önce buraya gelmiş gibi ne yöne gideceğini bilerek hemen asansöre yöneldi.

“Neden buraya geldik ki?” diye sordum asansöre bindiğimizde. “Birine bir şey mi oldu?”

Erdal o saldırı anından yalnızca dört saat sonra yakalanmıştı ve çevremde artık birilerine zarar verecek kimse kalmadığına inanmak istiyordum. “Hayır,” Erdem abi boğazını temizledi. “En azından yeni bir şey değil. Endişelenmene gerek yok.”

“Peki sen neden bu kadar endişeli görünüyorsun?” Kaşlarını kaldırarak bana baktığında omuz silktim. Son günlerce sayısız mahkemeyle uğraşırken bile bu kadar huzursuz görünmediğine emindim.

“Seni biraz rahatlatacaksa, konu her neyse büyük tepki göstermeyeceğime söz veriyorum.”

Söylediğim şeye Erdem abi gülerek tepki verdi. Benimse asansör dördüncü katta durduğunda merakım daha çok artmıştı. Yavaş adımlarla onu takip ediyordum ki 4091 numaralı oda kapısının önüne geldiğinde duraksadı. “Bunu yaptığım için bana teşekkür etmeyeceksin muhtemelen ama yaptım.”

“Neyi?” Tavrı neler olduğuyla ilgili hiçbir bilgiyi açık etmediğinden iyice sabırsızlanmıştım.

Erdem abi kapıyı açtığında ve girmem için müsaade ettiğinde, zayıf bedenimle kapıdan içeriye süzüldüm, kapı arkamızdan kapandı.

Bir yanım içten içe Dantes’in iyileşmiş olarak beni burada beklediğini umuyordu çünkü o beni beklemeden ben ona nasıl gidebilirdim artık bilmiyorum. Nerede olduğunu bile bilmediğim birine gidebilecek yollarım yoktu. Ama bu düşünceye kapılmama izin vermedim, ihtimali çok düşüktü ve zihnimden öylece geçip gidivermesine izin verdim.

Erdem abi kenara çekilerek görüşümü açtığında zihnimdeki her düşünce darmadağın olarak keskin bir nefes almama neden oldu. O an orada duran kişinin kim olduğunu gördüm.

Hayalet?

Ölümü daha önce defalarca kez düşündüğüm olmuştu, ölen birine olan hislerimi de öyle. İnsanlar öldüğünde bıraktıkları hisler onlarla birlikte ölmüyordu ve Güneş Birdal sayesinde bunu çok iyi öğrenmiştim.

“Gurur… Ama nasıl?” diye sorsam da sesim öyle kısıktı ki sanırım beni duyan olmamıştı.

Bir beden ölümün kıyısına yaklaştığında hiç yeşermeyen bir merhamet beslemek kolaydı, parmaklarını parmaklarıma kenetleyişini hatırladım ve geçmişten akıp gelen kanların varlığını titreyen parmaklarımda hissettim.

Daha önce hiç öldüğüne inandığım bir insanla yüz yüze geleceğimi hayal etmemiştim. Şayet böyle bir durumu yaşayacağımı düşünsem, hayalet görmüş gibi olurum sanırım derdim. Bu oldukça komik bir ironi olurdu.

“Sen sahiden…” Az önce ismini söylemiştim, sanki onu son kez tanıdığım şekilde anarsam ondan önceki tüm yaptıkları unutulur giden sanmıştım.

Halbuki bir yalanın başlangıcında oradaydı. Parmaklarım kırılırken oradaydı. Babam beni rehin alırken oradaydı. Sevdiğim herkesi kaybettiğimde oradaydı. Hayatım alt üst olurken oradaydı. Ben cehenneme sürüklenirken oradaydı.

“Öldüğünü gördüm.” Bu kez daha yüksek sesle konuşabildim. Bir hastane odasındaydı ama hasta gibi görünmüyordu. Yatağın üzerinde henüz fermuarı kapanmamış küçük bir bavul vardı. “Sen neden ölmedin?” derken buldum kendimi.

Sen nasıl ölmedin, diye sormaktı asıl niyetim ama içimdeki bir boşluk cümlelerimi aşina olmadığım bir karanlıkla dolduruyordu.

“Gördüğün üzere, Ölüm Perisi,” Sesi dibine atılan taşın sona ulaşamayacağı kadar derin bir kuyudan geliyormuş gibi kısık ve karanlıktı. Gözleri ağır ağır kapanıp açılırken bir an o gözlerde kendi yansımamı gördüm ve ardından geçmişim o karanlık gözlerde oynamaya başladı.

Gözlerindeki geçmişe eşlik eden, karanlık ama aynı zamanda hep aşina olduğum o alaycı gülümsemesi usulca, dudaklarını kanatırmış gibi yüzünde belirdiğinde bu hastane odasında değildik de kalabalık bir salondaydık. Üzerinde şık bir takım elbise vardı, arkada hafif bir müzik çalıyordu, duyuyor muydu? Yüzündeyse kırmızı bir maske takılıydı, bana bağışladığı tek şey sesi ve gözleriydi. Ama ben o alaycı gülümsemeyi hep tanırdım, hep tanımıştım. “Henüz ölüm beni alt edebilmiş değil.”

Aynı zamanda ben geçmişimle yüzleşeyim diye bana geçmişimi getirirken de oradaydı.

Uzaklardaki Tanrı’nın kentinde kimsenin uğramadığı mezarlıklar vardı ve bir yanım ışıltılı kentlere hiç ulaşamayacağını bilse de mezarlıklara girebileceğinin farkına vardı.

Ölümün bana kapılarını açmadığı bir ihtimal tanımıyordum, kokusu üzerime sinmişti sanki. Herkes seni terk etse de ben buradayım diyerek varlığını belli eden mezarlıklara gömülecek hiçbir duygum kalmamış gibiydi. Kendi içime bir mezarlık inşa edince ayağıma değen toprak anlamını yitirmişti. O niye ölmemişti ki peki? İçimdeki bir parça cayır cayır yanıyordu.

“Nasıl kurtuldu?” Onu duymazdan gelerek Erdem abiye soru sormam üzerine arkasındaki yatağa yaslanarak kollarını göğsünde bağladı.

“Deden seni kaçırdığında üzerine takip cihazı koymuştum, hatırlarsın.” Hatırlıyordum elbette, kendim bulunamamayı göze alarak Hayalet için orada bıraktığım ayakkabılarımda gizliydi. O bunu biliyor muydu?

“Oteldeki karışıklıktan sıyrılabildiğim ilk anda cihazı takip etmeye başladım. Gerisini tahmin edebilirsin zaten. Bulduğumda hala yaşıyordu,” Hayalet bunu tasdiklercesine bana el salladığında sabırla içimi çektim.

“Çağlar da o sırada bana yetişmişti. Ayakkabılarını orada bıraktığın için seni daha fazla takip edemezdim. Bir seçim yapmam gerekiyordu ben de insani bir dürtüyle onu kurtarmayı tercih ettim.”

“Mir nasıl yaşadığını bilmiyor.” dediğimde aslında cevaplar benim için çoktan yerli yerine oturmuştu.

“Çağlar senin izini sürmeye devam etti, benimle hemen geri dönmedi. Geri döndüğündeyse onun öldüğünü söyledim Çağlar’a.”

Dantes’in önüne çıkan her manzarayı es geçerek benim peşimden gelen hali usulca zihnime sızdı. Bir zamanlar sahip olmak için çok çabaladığı bir manzara olduğumu bilirken sahip olduğum tüm renklerin soluşunu ruhumda hissedebiliyordum.

“Benim isteğim üzerine.” Hayalet rahat bir tavırla araya girdiğinde bakışlarımı yeniden üstüne çekti. “Güzyeli’nin bana dostça olan hislerinin kaybolduğuna bahse girebilirim.” Bundan, bütün bu olanlardan hiç etkilenmemiş gibi kayıtsızdı. Sanki herkesin hayatını darmadağın eden bir dominonun ilk taşını devirmemiş gibi.

Bir süre gerçekten ne diyeceğimi bilemedim. Sonrasındaysa arkamı dönüp gitme isteğim varlığını belli etti. Bunu istemiyordum, bu yüzleşmeleri, karşılaşmaları, ben darmadağın olmuşken kayıtsızca karşımda duranları… hiçbirinin hayatımda yeri olmaması gerekiyordu.

“Tek bir sorgunun ardından bu kadar kolay salınmanın nedeni buydu, Lara.” Erdem abi yorgun bir sesle açıklama yapmaya devam ettikçe kafamda bazı şeyler daha anlaşılır hale geliyor ve bu beni öfkelendiriyordu.

“O gece babanın öldürdüğü kişinin Gurur olduğunu kanıtladığım için seni yargılamadılar. O, fotoğrafları medyaya servis etse de bunların yalan olduğu ortaya çıktı çünkü kimse ölmemişti. Teknik olarak sen de bir cinayete tanık olmamış sayıldın böylece.”

“Peki yine de şimdi onu kimin vurduğunu bana sormaları gerekmiyor muydu?” Çenemle Hayalet’i işaret ettim.

“Onu seni ararken bulduğumu bilmiyorlardı. Otelin yakınlarında buldum dedim görevlilere. Babanın adamlarından herhangi biri yapmış olabilirdi. Can güvenliği için yaşadığını kimseye söylemedik. Böylesi herkes için daha iyiydi.”

“Herkes için mi yoksa kendisi için mi?” Bunu sorarken gözlerimi Hayalet’e diktiğimde o karanlık bakışlardan ve ardında sakladıklarından bir şey kaybetmemişti. En zayıf anında bile işleri kendi lehine çevirebilecek yollar bulmuştu.

“Buradan çıktığında bazı şeyler için yargılanacak elbette. Şikayetçi olan olursa. Aranızda neler yaşandı tam olarak bilmiyorum ama bana sorarsan zaten bazı bedeller ödedi ve bunun farkında.”

Hayalet ödediği bedellerden pek de canı yanmamış gibi karşımda öylece durmaya devam ettiğinde, tepkisizce ona baktım. Oysa içten içe öfkem büyümeye devam ediyordu.

“Ben sizi biraz yalnız bırakayım.” diyerek Erdem abi itiraz etmeme fırsat kalmadan çıktı.

O gittiğine ve beni geçmişimi değiştiren o güçlü adımları atan adamla baş başa bıraktığında yumruk yaptığım ellerimi usulca montumun cebine soktum. Yakasına sarılıp da ondan bir şeylerin hesabını sormaya çalışmayayım diye. Yine de, “Neden ölmedin, Gurur?” diye sorduğum sorunun ağırlığı beni bile ezdi geçti.

Ağlamak istiyordum ama neye, ne için ağlayacağımı bile bilemeyecek kadar karmaşık hissediyordum. “Ben seni ölüme bıraktım, sen beni cehenneme bıraktın. Şimdi ben cehennemdeyim ama sen niye ölmedin?”

“Zamanı değilmiş demek ki.” Sakinliği, herkesin uyuduğu bir vakitte dünyayı yüksek bir yerden izleyen bir adamın sakinliğine benziyordu. Herkesi ve her şeyi görüyordu ama durduğu yerden hareket etmiyordu. Sanki manzara o an alev alacak olsa, sadece gözlerini kısmakla yetinecekti.

“Bile isteye kalmadım ve hayata tutunmak için çabalamadım. Sen beni bırakırken gözlerimi kapattım. Sonra gözlerimi açtım, sen yoktun ama bıraktığın her şey kalmıştı. Kalmayı isteyen ben değildim.”

Onu kurtaran insanları yargılayacak değildim çünkü ben de yapamazdım ki. Onca öfkeme, nefretime rağmen birine verdiğim zararlar belli sınırlardan öte geçemezdi. Yapmak isterdim ama, bedenim sağ kalsa da ruhumu öldüren insanları da içeriden öldürmenin yollarını bilmek isterdim. Herkes aynı şekilde ve aynı şiddette acıyla ölmezdi, acı hangi şiddete eriştiğinde bir insanın sonu olabilirdi?

“Bıraktığım her şey…” Ani gelen bir dürtüyle gülümsedim. “Bıraktığım hiçbir şey aynı kalmadı. Hatta geride, varlığıyla avunacağımız tek şey hayatta kalmak oldu bir süre.” Dantes’in başına gelenleri biliyor mu diye dikkatle ona baksam da hiçbir şey belli etmiyordu.

“Yine de ben bu hastane odasına tıkılıyken bazı kavuşmalar yaşanmış.” dediğinde kaşlarım çatıldı. “Ne mutlu Güzyeli için.”

“Bu konuşmaya hakkın olan bir konu değil.” Onu öfkeyle susturdum. Sahiden bilmiyor muydu yoksa bildiği halde bile böyle kayıtsızca konuşabilecek kadar saygısız mıydı? “Bir baba oğul arasındaki ilişkiye saygı duymayacak kadar hadsiz olma.”

Hayalet sakin ol dercesine ellerini havaya kaldırdı. “Azad’da bu minvalde bir şeyler söylerdi hep ama bak günün sonunda onun onayıyla, ihanetiyle bir kurşun yiyeceğime kim inanırdı.”

“İhanet kelimesini senden duyunca kulağa ne kadar eğlenceli geldiğini tahmin bile edemezsin.”

Tavrıma tepkisiz kaldığında orada saklayamadığı bariz bir hayal kırıklığı ve öfke vardı. İstesem Gurur’un geçmişinde aldığı yaraları gözlerinden okuyabilirdim fakat şu an bana bakan gözler uzak değil yakın bir geçmiş ile dolup taşmıştı, sanki bugün hissettiği hayal kırıklığı dünün acısını unutturmuştu ona.

“Sen…” dedim şaşkınlıkla, farkına vardığım gerçek beni şoke etti. “Dedeme sahiden değer veriyordun değil mi?”

İfadesizliğini korumaya çabalamasına rağmen üzerine taş devrilen bir buz kütlesi gibi çatladığını hissettim. Dudaklarını gergin bir şekilde birbirine bastırdığında gözlerinde bir dolu toprak yığılmıştı. Saklamaya çalıştığı neydi? Hayal kırıklığı mı?

“Bütün bunları bir süreliğine kenara bırakabilir miyiz?” Elini şimdiye kadar önemsiz konulardan konuşuyormuşuz gibi salladığında sadece kendini kandırıyordu. Yaslandığı yataktan kalkarak bana bir adım yaklaştığında ben bir adım geri çekildim ve duraksadı. “Sana bir özür borcum var sanırım. Bunu konuşalım ve bitirelim.”

“Özür borcu mu?” Sesim boğazımda bir kıymık gibi dolandı. “Sanıyorsun, emin de değilsin yani.”

Kimse kalmamışken hayatımda senin kardeşim olduğunu biliyorum artık demek isterdim ona. Bize bunu yapmayıp da bana gelmeyi tercih etsen olmaz mıydı? Kimse kimseyi sevmekle uğraşmak istemiyor bu hayatta, bizim uğraşımız birbirimizi sevmek olsa olmaz mıydı?

Ama bu çok zavallıca bir düşünceydi. Gurur’un elleri kanlıydı ve o kan acımasız bir girişimin sonucuydu. Bir sandalyede oturuyordum, beni kötülüğün karşısında savunmasız bırakmıştı. Ben ağlarken gülmekten yana kullandığı tercihleri karşımdaydı. Elinde silah, sözleri kurşun, tetik ise kalbiydi. O tetiğe basmayı tercih ettiğinde tüm olasılıkları ikimiz için yok etmişti.

“Ama senin özrüne ihtiyacı olan o kız değilim artık, Gurur.” Haftalardır dinmeyen gözyaşlarımın izlerine yenisi eşlik etmesin diye duygularımın önüne sapasağlam bir set çektim ama yine de dudaklarımın titremesine engel olamadım.

Nasıl bu kadar acımasız olabilmişti? Ne değişecekti şimdi? Beni buraya çağırmasının neyi değiştirmesini umuyordu?

Keşke Gurur’un yüzündeki nefret hafiflemeseydi de ona bakarken biraz daha öfke kusabilseydim. Neden böyle davranıyordu? Benden nefret ettiğini biliyordum. İkimizin de Barbaros Solar’ın çocuğu olmamız bir şey ifade etmiyordu, o değil miydi Solar ailesinin kanını kurutacağım diyen?

Sırf ölümün eşiğindeyken onu yalnız bırakmadım diye bundan sonraki hayatımızda da aynı şekilde yanında olacağımı sanması Gurur için koca bir hayal kırıklığı olacaktı.

“Barbaros Solar bugün hapse girdi.” dedim gözlerimi bir an bile ondan kaçırmadan. “Artık istediği her şeyi elde etmiş bir adamsın.”

Zamanın kullanılarak eskidiğini hissettim. Zihnimden akıp geçen her saniye kullanılmış ve değersizleşmiş gibiydi. Zaman çizgisindeki yolların tükenmişliğine baktım ve orada öylece uzanmaktaydım. Yorgunluğum zamanın başlangıcı kadar eskiydi ama yenilgim o kadar eskiye uzanmıyordu. Yine de zaman eskimişti ve eskiyen her şeyin bir gün saklandığı yatağın altından çıkması gibi, bir isim de saklandığı yerden çıktığında beni oraya sürükledi.

Eskiyen şeyin ben olduğumu hissettim. Kalbim anıların avuçlarında değersizleşti. O değersizliğin merkezinde hala çocuk olan ve hala babasını seven Lara duruyordu.

Hatırlanan bir koku gibiydi. Derin bir nefes almıştım ve şimdi oradaydım. Ama neden oradaydım? Nereye sürüklenmiştim yine ve ne oluyordu bana? Anılar… anıların sayfası yanmalıydı. İzler ölüydü, ölenle ölünür müydü defalarca?

İsimler de ölmeliydi. İsimler zaten ölüydü. İsimler öldü diye ölür müydü isimlerin sahibi? Öldün mü sahiden benim için baba?

“Söyleyeceğim şeylerin senin nazarında bir değeri olmadığını bilsem de duymaya ihtiyacın olduğunu biliyorum. Üzgünüm Lara, senin masum olduğunu hep biliyordum ama Barbaros Solar’ı kanının son damlasına kadar seven de sendin.”

Bir an irkildim, sanki zihnime sızmış ve eskiyen her düşüncemi ele geçirmiş gibi hissettim.

“Bu yüzden hak ettiğim şeyler var değil mi? Sen de böyle düşünen insanlardansın. Ama ne var biliyor musun, senin gibi bir adamın söylediklerine kim inanır? Hislerine ya da samimiyetine. Üzgün müsün? Hayatının hangi noktasında tam olarak başkaları için gerçekten üzgün hissettin? Mesela hapse girmem için beni polislere verdiğinde de üzgün müydün?”

Onun tek bir kelimesine bile inanmak istemiyor ve geçmişi zihnimde canlı tutmaya çalışıyordum. Masum olduğunu bildiğin birine silah doğrultmazdın ya da elinde bir silah yokken bile ölmesine sebep olmazdın. Gurur bana silah doğrulttuğunda ölmemiştim ama o ağacın altında kanlı ellerimiz birbirine kenetlenirken özgür yaşamımızın son saniyelerini yaşamıştık.

Sonrasında ben adımın hiçbir şeye yaramayacağına karar vermiştim. Gurur adını söylemişti, bu onun ilk özgürlüğü ve ilk esaretiydi. İkimiz de isimlerimizi yanımıza alarak uzaklara sürüklenmiştik.

“Amacım seni hapse attırmak değildi,” Bu, hikayedeki önemsiz bir detaymış gibi omuz silkti sadece. “Kaçırılmanın ardındaki asıl sebep deden de değildi, bendim. Açıkçası dedenin zihnine bu düşünceyi sokmak çok kolay olmuştu.”

Dedemi hatırladığında gülümsedi. Konuşmaya devam ederken içimde tutmaya çalıştığım her hırçın hissi tetiklediğinin farkında değildi.

Neden beni kaçırması gerekiyordu, bıraksaydı da kendim mücadele etseydim. “Ve bu da seni tutuklanıyormuşsun gibi göstermemi gerektirdi. Onlar gerçek polis bile değildi, sadece seni bize, bana getiriyorlardı. Anlamıyor musun seninle ben aynıyız.”

“Kendini nasıl benimle bir tutabilirsin?” dedim hayretle. “Ben asla senin yaptığın şeyleri bir başkasına yapmazdım. Ben sen değilim.”

“Öylesin, Lara.” Dudağının bir köşesi soğuk bir şekilde yukarı kıvrıldı bu kez. “Bunu ne zaman anladım biliyor musun? Barbaros Solar’ın seni de bir akıl hastanesine kapattığını öğrendiğimde. Geçmişimizi kıyaslayamam, bu benim haddim değil ama sen o adamı sana yaptıklarına rağmen sevmeye devam ettin. Senin tek kusurun buydu.”

Geçmişime saygı duyduğunu biliyordum zaten. Ama bu hiçbir şeyi kurtarmak ya da telafi etmek için yeterli değildi. Yetmediğini sen de biliyorsun, Gurur. Kıyas kabul etmeyen geçmişimizde asla aynı zamanda eskiyen bir anı olamayız biz.

“Sen de beni bu kusurdan kurtarmayı kendine hak mı gördün? Ne yani, sen, ben, dedem gittiğimiz yerde yeni ve mutlu bir aile olarak yaşamaya devam ederiz mi sandın? Gerçi dedemi bir baba gibi sevdiysen gerçekten böyle aptalca bir düşünceye kapılmış olabilirsin.”

“Kabul et ya da etme,” dedi en sonunda. “Seninle ben aynı kanı taşıyoruz. Seninle ben karde-“

“Hayır, sus!” Bir anda sesim tüm odada yankılanacak kuvvette bağırdığımda sessiz kaldı.

“Benim tek bir kardeşim vardı.” dedim sıkılı dişlerimin arasından. Tanrı’nın kentinin üzerine zamansız bir yıldırımın düşüşünü izledim. Herkes korkuyla yanındakine sarılırken ben bir uçurum tepesinde yıldırımın güzelliğini düşündüm sadece. “Seni hiçbir zaman kardeş olarak kabul etmedim.”

Gurur sertçe yutkunduğunda âdem elması usulca hareket etti. “Ettin ama,” dedi, kaşlarım çatıldı ve bir adım daha geri çekildim. O ise ruhunu esir alan soğukluğu umursamadan bana bakmaya devam etti.

“Etmedim.” dedim fısıldarcasına.

“Ettin,” Bir anda hareket ederek aramızdaki mesafeyi kapattı ve üzerime geldi, bense onun hareketleriyle eş zamanlı olarak sırtım duvara çarpana kadar geriledim. Yine de aramızda mesafe kalmayana kadar durmadı.

“Rüya kapısının anahtarını bana bıraktın.” Kokusunu hissedebileceğim kadar yakınımdayken bir elini kaldırdığında parmaklarının arasından bir zincir aşağı sarktı ve ucundaki anahtar yavaşça aramızdaki boşlukta sallanmaya başladı.

Bir kibritin alev aldığı avuçlarımı soğuk duvara bastırdım ve artık rüyalara uzanmaya gücü olmayan ellerim kabuslara sımsıkı sarıldı. Hissettiğim hiddetten değil de sakinlikten korkan yanım Gurur’un gözlerinin içine bakarken geçmişini ve geleceğini kaybeden bir kız çocuğunun sahip olabileceği en duygusuz bakışlarla yeniden büyüdü.

Yaşlarım yılları atladı ama bir noktada işte şimdi büyüdüm diyecek oldum. Şu saatten sonra ne kabuslardan korkarım ne de kaçacak bir yer ararım.

“Çünkü artık benim için hiçbir şey ifade etmiyordu.”

Sözlerim Gurur’un duraksamasına ve kaşları çatık bir halde düşüncelere çekilmesine neden oldu. Titrek bir soluk verirken aramızdaki mesafe kendime gelmeme yetmiyordu. Sırtım duvara yaslı olmasa kendimi öylece yere atıp dizlerimdeki titremenin geçmesini beklerdim.

Nihayet yeniden bakışlarını bana çevirdiğinde hiçbir şey olmamış gibi dudaklarını ıslattı. Bir şey söyleyecek oldu, sonra o sözleri yuttu.

“Yine de onu sana geri vermem gerekiyor çünkü geri almak için başka bir fırsatın olmayabilir.”

Sözlerinde hiçbir gizem ya da ima yoktu. Açık açık dile getiriyordu ki hayat bizi bir daha bir araya getirmeyebilirdi. Bu muhtemelen ikimize de ait bir tercih olacaktı çünkü birbirimizi hayatlarımızda kabullendiğimiz bir ihtimal ikimize de uzaktı.

“Sende kalsın.” Bunu neden söylemiştim bilmiyordum. Aslında o kolyeyi geri istiyordum ama alsam ne olacaktı ki? Zaten asıl amacı bende güzel hatıralar bırakmak değil bir amaca hizmet etmek olan bir kolyeydi. “Anlamsız şeyleri hayatımda yük etmeyeceğim artık.”

Bahsettiğim şey kolyeydi ama bakışlarımdan sözlerimi üzerine alındığı belliydi. Yine de kırılmaz bir duvardan farksız olan yanı vardı, bu yanı o kadar güçlü ve sağlamdı ki ne kelimeler onda çatlak bırakabilir ne de yumruklar canını acıtabilirdi.

En basit tabirle, bazen sadece umursamıyordu. Az önceki imamı da umursamamış gibi görünerek geri çekildi ve kolyeye bir daha bakma şansım olmadan hızlıca cebine attı.

Rüyalara giden tüm kapılar zaten uzun zamandır kapalıydı benim için ama ellerimde hissettiğim soğukluk, yalnızlık ilk kez o an öylesine gerçek geldi. Rüya kapısının anahtarı, diye fısıldadı zihnim usulca, artık başkalarının uykularında.

Gurur konuşmamızın sona erdiğini belli etmek istercesine yatağa ilerlediğinde onu izledim. Hızlı ama telaşsız hamlelerle kalan eşyalarını bavula koyup fermuarını çekti. Bavulu tek hamlede yataktan indirip yanına koyarken omuzları derin bir nefesle yükselip alçaldı.

“Bu olanları kimseye söylemezsen-“

“Hala yaşadığını mı?” diyerek sözünü kestiğimde hafif yan dönerek bana kısa bir bakış attı. Yüzünde maske yokken ona bu kadar uzun ve rahat bakabilmek hala çok tuhaftı. Bir yandan yabancı gibi görünse de diğer yandan bazen küçük bir dudak hareketinde bile onun Hayalet olduğunu anlamak kolaydı.

“Mümkünse evet,” Sesi artık daha kısık çıkıyordu. “Ortadan kaybolacağım, herkes için en iyisi bu.”

Düşüncede ona hak versem de kalbim öylece çekip gitmesinde derin haksızlıklar bulabilirdi. Çok şey yapmıştı sonu kendi için de kötü bitmesine rağmen. Bu şekilde kaybolması bir nevi ona ödül olmayacak mıydı?

Yine de o hastane odasında elinde bavuluyla bir başına duran adama baktım ve aslında ödül niyetine hayatında tutabileceği hiçbir şey olmadığını fark ettim. Yalnız başına hiçliğe karışacaktı. Bir şeyleri kovalayacak ve arayacaktı elbette, ruhunda doldurmak zorunda olduğu boşluklar olduğuna emindim. Fakat o boşlukların hiçbiri gelecekte dolmayacaktı, kendimden biliyordum. Geçmişin yarattığı boşlukların ve karanlıkların insanın kalbinde daimî yeri olurdu, orada olmayı severlerdi ve sevdikleri her yeri esir alarak bir zindan inşa etmeye başlarlardı. Sonu da böylesi vedalara gelirdi ve karanlıklar yeniden doğardı. Bir sonu olduğunu sanmıyordum.

Sessizce ona baktığım saniyelerde Gurur bir şeyler söylememi bekler gibiydi. Gerçekten ona söylemek istediğim bir şeyler var mı diye düşündüm, bu, sessizliği birkaç saniye daha uzattı. O saniyelerde kelimeler dilime uzak, geçmiş dile gelmek istemeyecek kadar yorgundu.

“Kendine iyi bak, Lara.” Bu kez Ölüm Perisi değil, sadece Lara. Bir isme sığan ne kadar talihsizlik varsa hepsi harflerde gizliydi. Oysa Gurur şanslıydı. O artık Hayalet isminin taşıdığı her talihsizlikten kurtulabilir ve Gurur olarak yeni bir başlangıç yapabilirdi. Sonsuza kadar bir ismin ağırlığıyla mücadele etmek zorunda kalmayacaktı.

“Hoşça kal, Gurur.

Başka bir şey söylemesine fırsat vermeden arkamı döndüm ve hızlı bir hamleyle odadan çıkarak kapıyı arkamdan kapattım. Çünkü duymak istemiyordum, çünkü ona baktığım her saniye yabancılığı azalacaktı. Ona bakmanın bir süre kolaylaşacağı bir an gelecekti, tıpkı şimdi onunla konuşmanın kolaylaşmaya başlaması gibi.

Bunların beni esir almasına izin vermeden hastane koridorunda bir başıma derin nefesler aldığımda geçmişimdeki boşluk ve karanlıkların usulca geri çekildiğini hissettim. Yeni bir esarete ve zindana dayanacak gücüm yoktu. Herkes kendi zindanıyla baş başaydı.

Rüya kapısının varlığını unutmasını istediğim ellerimi yumruk yaptım ve avuçlarımda tüm hatıraların ezilmesine izin verdim. Ellerimi cebime sokup çıkışa yürümeye başladım.

Bir daha hayat beni onunla yüz yüze getirir miydi bilmiyordum fakat kalbimin derinliklerinde onu sonsuza kadar hatırlayacaktım.

Anneme olan sevgimi hatırlıyordum. Gürültülü ve gösterişliydi. Havada uçuşan sevgi kelimeleri ve sonu gelmez sevgi eylemleri birlikte geçirdiğimiz kısa zamanlarımızın en normal parçasıydı. Çok hızlı ve gürültülü yaşandığı için mi bu kadar çabuk sona ermişti? Sona ermeyecek sevginin bir kuralı var mıydı?

Babamı sevdiğim zamanların hep sessizlik içinde geçtiğini hatırlıyordum. Barbaros Solar’a verebileceğim sevgi kelimelerim olmamıştı, bazen bir bakış, bazen bir tebessüm belki. Bir kucaklaşmanın bile aşırı sayıldığı zamanlarda yanına oturabildim diye sevindiğim günlerim olmuştu. Belki de bu kadar sessiz yaşandığı için yanlıştı her şey.

Ben her zaman kelimelere ihtiyaç duyan bir kız olmuştum ve Barbaros Solar benden ihtiyacım olan kelimeleri sakındıkça zihnimde kendimce yeni satırlar yaratmıştım. Onların gerçekliğine inanmıştım. Hiç söylemediği sözleri söylemiş gibi hissetmiştim babama bakarken, kendimi kandırmanın en uç noktasında düşme anı gelene kadar manzaraya bakmıştım.

Manzaralardan tüm ihtişamıyla dersimi almış halde kendi karanlığımda, kendi sessizliğimde oturmaya devam ettim. Erdem abi benim için arabayı çalışır halde bırakmış ve hastaneye geri dönmüştü. Bense içinde boğulduğum derinlikten bir milim bile yukarı tırmanmayı başaramamıştım. Yumruk yapmaktan gerilmiş ellerimi saçlarımın arasından geçirirken uzuvlarımın bile bazen bana isyan ettiğini düşünüyordum. Sanki zihnen de bedenen de parçalara ayrılmıştım. Erdem abinin şu an Gurur’u hastaneden çıkardığını ve onu yeni hayatına uğurladığını düşünmemeye çalışıyordum.

O gelene kadar ne kadar vaktim vardı bilemiyordum. Hiçbir şey yapmamaktan sıkılarak bir kez daha telefonumu çıkarıp Dantes’i aradım fakat telefonu kulağıma götürme zahmetine bile girmedim. Hep duyduğum ulaşılamıyor kaydını duyacağımı biliyordum. Hayal kırıklığı içinde derin bir nefes aldım.

Ona olan hislerimin gürültülü mü yoksa sessiz mi olduğuna karar verememiştim uzun bir zaman. Şimdiyse bazı şeylerin onun yanındayken fısıltıya benzediğini düşünüyordum. Duyulmasından korktuğum fakat söylemezsem beni yiyip bitirecek her kelimeyi yalnızca onun duymasına yetecek şekilde dile getirdiğim her seferin kalbimde yarattığı fısıltılar vardı.

Hala çoğu kelime dilime geliyordu ve bazen karanlıkta kendi kendime fısıldarken buluyordum kendimi. Ona söylemeliydim ama yanımda yoktu. Duymasına ihtiyacım vardı çünkü kelimelerim onundu. O duymalıydı, o bilmeliydi bazı şeyleri. Zihnimin bana onu hiç bilme dediği her sefer şimdi yerini en çok sen bil diye cümlesine bırakmıştı. Birini bilmenin ve anlamanın ötesine geçtiğinde kalbin darmadağın olması kaçınılmazdı.

Erdem abi geri gelene kadar belli aralıklarla onu aramaya devam ettim, bu bir çeşit alışkanlık gibi olmuştu. Bir gün açardı değil mi? Bir gün ona vermek istediğim kelimeleri merak edecekti. Düşünmekten kafayı yiyecek olan zihnimi parçalara ayırmak istiyordum bazen.

“Umarım seni buraya getirmekle yanlış bir şey yapmamışımdır.” dedi Erdem abi emniyet kemerini bağlarken. “İyi misin?”

“Harikayım.” dedim inanılmaz sahte bir mutlulukla. “Diğer kardeşimi bacağından vuran yeni kardeşimle vakit geçirmek harikaydı, tahmin edemezsin.”

Erdem abi sıkıntıyla iç çekti. “Bunun için sahiden üzgünüm. Ama seni görmeden hiçbir yere gitmeyeceğini söyleyip durdu ve burada kalmasını göze alamazdım.”

Sonrasında istemediğim bir sürü şey hakkında konuşmaya devam etti. Hayalet için yeni bir kimlik ayarladığını, önce şehir dışına sonra yurt dışına çıkaracak imkânı ona tanıdığını, bunlardan kimseye bahsetmememin çok önemli olduğunu…

“Mir’i görmek istiyorum.” Bir anda sözünü keserek araya giren ses tonum duraksamasına neden oldu. İşte bundan nefret ediyordum. Ne zaman Dantes’le ilgili bir isteğimi dile getirsem sessizleşsen yüzlerden, kaçırılan bakışlardan ve ileriki günlere fırlatılan ihtimallerden, bir çocuk gibi beni kandırmaya çalışmalarından.

Erdem abi arabayı çalıştırıp yola koyuldu. Ben belki bu kez farklı bir cevap alırım diye umarken o yine aynı şeyleri tekrarlayıp durdu. “Bunun pek mümkün olduğunu sanmıyorum.”

“Neden onu görmeme izin vermiyorsunuz?” Sorum çaresizlik doluydu. Beni anladıklarını, anlamaya çalıştıklarını bile sanmıyordum.

Olaylara ve gelişmelere o kadar odaklanmış haldelerdi ki bir anlığına durup hislere bakamıyorlardı. “Gerçekten iyi olsa onunla iletişime geçmem konusunda bu kadar katı olmazdınız.”

“Öncelikle o gayet iyi ve şimdi babasıyla birlikte,” dedi Erdem abi. İçimde isyan etmek isteyen güçlü bir parça vardı. Ona haksız olduğunu ve kabuğuna çekilmesini emretsem de beni içten içe yiyip bitiriyordu.

Aylardır sen vardın yanında ama şimdi onu en çok senden sakınıyorlar diyordu.

Sebebi neydi? Sebebini herkes kadar ben de biliyordum ama bu gerçeği kabullendiğim o evre değildi. Aylardır her zor anında ben yanındayken şimdi ona iyi gelmeyeceğime kanaat getirmiş insanlar ona ulaşmama engel oluyorlardı. “Ve Çağlar’ın her şeyden uzak kalmasını en çok isteyen kişi bildiğin üzere babası.”

Cevap vermek üzere ağzımı açtığımda benden hızlı davrandı. “Ayrıca onun yerinde sen de olabilirdin.” diye devam etti. “Kimse için olanları sindirebilmek kolay değildi. Yeterince sorunla uğraşıyoruz, birbirinize biraz daha zaman verebilirsiniz iyileşmek için.”

“Az önce durumunun gayet iyi olduğunu söylemiştin.” Ters ters ona baktım.

“Mental olarak toparlanmaktan bahsediyorum.”

İnsanın zihnini toparlamasının zorluğunu bilirdim. Üst üste gelen kayıpların bıraktığı darbeyi, eksilenlerde kalan boşluğu, yalnız başına bir odanın duvarlarına bakarken ruha dolan sessizliğe aşinaydım. Sonsuza dek bir şeyler sürsün çabasında bile değildim ki. Sadece son kez onu görüp, her şey bitti demek istiyordum. Artık hayatına devam edebilirsin, seni geçmişe bağlayan tüm zincirlerden kurtuldun.

“En azından Mir’in evine gidip eşyalarımı almama izin veremez misin?” Bir umutla ona baktığımda daha uysal göründüğüme emindim. “Bunda bir sakınca var mı? Sen götüreceksin sonuçta.”

Erdem abi birkaç saniye bunu düşünürken bir eliyle huzursuzca yüzünü ovalayıp durdu. “Peki,” dedi en sonunda. “Ama bunu Jülide’ye de haber vermem gerekiyor. Kendi başıma seni götürmemden hoşlanmaz.”

“Jülide şu sıralar hiçbir şeyden hoşlanmıyor.” diye homurdanarak önüme döndüm ve kollarımı göğsümde kavuşturdum.

Araba kırmızıda durduğunda Jülide’ye haber vermek için telefonu çıkaran Erdem abi kendi işleriyle meşgulken ben de ona belli etmeden telefonumu çıkardım. Camdan dışarı bakıyormuş gibi yaparak hafif yan döndüm. Jülide’nin hoşnutsuz ses tonu bana kadar ulaşıyordu. Dudaklarımı birbirine bastırarak hızlıca rehberde Ateş’in ismine tıkladım ve bir mesaj yazdım.

Lara: Duayeri’ne geliyorum. Kalan eşyalarımı almak için. Lütfen ona da haber vermeyi dene.  

Hastane koridorlarında sayamadığım kadar hızlı akan saatler gözlerimin önünden geçti. Her saniyenin bir öncekinin üzerine artan bir acıyla yüklenmesi, zamanın ardında sürüklediği umutsuzluk, herkesin konuşması ama her şeyin anlayışsızlıkla dolu olması.

Ve Dantes’in uyandığı haberini alarak hastaneye koştuğum gün aslında onun orada olmaması.

Murathan’ın yaptığını kendi kendime defalarca kez tartışmıştım. Oğlunun onun için ne denli kıymetli olduğunu anlayamazdım belki bu ona Dantes’i alıp kendine saklama izni mi veriyordu?

O gün hastaneye gittiğimde Dantes’in çoktan başka bir hastaneye nakil olduğunu öğrenmiştim ama hangi hastane olduğu bilgisini kimseye vermediler. Günler sonra Erdem abiye gelen bir haberle hastaneden tamamen ayrıldığını öğrendik ama ne Murathan ne de Dantes’le bir daha konuşma şansım olmadı. Telefonu hep kapalıydı.

Herkes iyi olduğunu söylüyordu ve buna inanmış gibiydi. Bense neye inanacağım konusunda hala tereddütlüydüm.

Bir yanım inanılmaz derecede kızgındı. Dantes beni merak etmiyor muydu? Onun aşmaktan korkacağı bir yol olduğunu sanmıyordum ama şu sıralar bana gelmek istemiyor olmalıydı. Günün sonunda bu düşünceyi kabullenmekten başka çarem kalmayacaktı.

Ateş’ten, halletmeye çalışacağım diyen bir mesaj geldiğinde derin bir nefes aldım. Bir yanım halledilmese de her şeyi bir baş sallamasıyla kabul edecekti. Son günlerde hayat bir hayli yavaş akıyordu. Bazen etrafıma bakarken saniyelerin bile sesini duyar oluyordum kafamda. Dantes ve beni bir araya getirdiği ana lanetler yağdırmış bir zamanın parçası olduğumu o an daha derinden hissediyordum.

Her adımımız yanlıştı. Bunu bilerek ona gitmek yerine bir eşiğin ardına çekilseydim yine de birlikteyiz diyebileceğimiz bir sonumuz olur muydu?

Duayeri apartmanına gelene kadar geçen dakikalar eziyet vericiydi. Erdem abiye tüm yaptıkları için saygı duyuyordum ama artık onunla vakit geçirmekten sıkılmıştım.

Bir gardiyan gibi günlerdir çoğu anımda yanımdaydı. Keşke aynı oranda kızının da yanımda olmasına izin verseydi ama Mihri onun için bir sınırdı.

“Bugünden itibaren artık yeniden Mihri’yle görüşmeye başlayabilir miyim?” Sorum üzerine bana döndü. Mihri’nin de bana kırgın olduğunu biliyordum. Olan biteni bilse de aramıza giren bu uzak mesafenin benim tercihim olduğunu sanıyordu. Oysa bu mesafenin bir suçlusu yoktu, herkes birileri için en iyisi olduğunu düşündüğü şeyleri yapıyordu.

“Mihri’yle görüşmen için ortada bir engel yok-“

“Eskisi gibi görüşmekten bahsediyorum, Erdem abi.” Beni anlamasını umarak gözlerine baktım. “Yalnız kalmak, belki saatlerce ortadan kaybolmak, birlikte motora binmek ya da ne bileyim…” Boğazımı temizleme ihtiyacı hissettim. “Bunun gibi şeyler.”

Erdem abi önüne dönüp emniyet kemerini çözerken düşünceli görünüyordu. Son iki ayda onun da on yaş hızlı yaşlandığını söyleyebilirdim.

“Sanırım artık bunun için bir engel yok. Erdal yakalandı, Barbaros’un kaçak adamı kalmadı başımıza bela olabilecek. Barbaros zaten artık kimseye bir şey yapamaz.”

Yapacağını yaptıktan sonrasının bir önemi yoktu ya. Şöyle bir geçmişe dönüp bakmaya cesaret edebildiğimde o kadar derin ve sarsıcı yaralar görüyordum ki herkes için. Ama aynaya bakmaya korkuyordum. Kendi içimde gözlerim daima kapalıydı. O gerçekliğe bir kez gözlerimi açarsam her saniye babamın beni öldürmeye çalışan ellerini görmez miydim? Babamın beni sevmeyen gözlerini…

Denizci… kendi kuruyan damlalarında boğulan.

“Hadi, hızlıca işini halledip gel.” Erdem abinin sesiyle düşüncelerimden kurtuldum. O çoktan kendi kapısını açmıştı. Ben de emniyet kemerimi çözdüm ve arabadan indiğim sırada karşıdan tanıdık bir araba gelirken bıkkın bir şekilde içimi çektim. Arabanın etrafından dolanıp Erdem abinin yanına ilerlediğim sırada Jülide de neredeyse ayaklarıma değecek kadar yakın bir mesafede durdu.

“Bunu bilerek yaptın.” dedim o arabadan indiğinde. “Bana o kadar sinir oluyorsun ki ezmek istedin.”

“Evet,” Sertçe arabasının kapısını kapattı. “Daha yeni her şey bitti kurtulduk derken bu lanet eve gelmek istediğin için seni ezmek istedim.” Neredeyse öfkeden üzerime yürüyecekti. İstemsizce birkaç adım gerilemek zorunda kaldım.

“Karşılık verme,” diye beni uyardı Erdem abi. “Annelik içgüdüsüyle hareket ediyor.”

Bunu elbette biliyordum. Ama bence bunun sebebi daha başkaydı. Jülide artık boşanmış bir kadındı ve eski kocası onun hayatında bir lekeydi. Babamı gerçekten sevmiş miydi bu hala emin olamadığım bir şeydi ama emin olduğum bir şey varsa o da Jülide’nin tek bir hayatı olduğu ve onun da büyük kısmı zorluklar içinde geçtiğiydi.

“Her şey tam bitti derken senin ne işin var burada?”

“Sakin ol, Jülide. Kalan eşyalarımı almaya geldim sadece ki bir daha gelmek zorunda kalmayayım.”

Yalanımı gözlerimde görmüş olabilme ihtimali yüksekti çünkü gözlerini kırpmadan bana bakıyordu.

“Buraya getirdiğin üç beş parça kıyafete ihtiyacın yok.”

“Kitaplarım ve kurgu taslaklarım var.” Sabırlı olmaya çalışsam da biraz daha beni zorlamaya devam ederse sanırım bas bas bağıracaktım.

Aramızdaki gergin bakışma sürerken olabildiğince uysal bir görüntü vermeye çalışıyordum. Kalbimde uyanmak için hazır bekleyen umudun varlığını belli etmemem gerekiyordu. Bir ihtimal Dantes’i görebilirim umuduyla buraya geldiğimi anlarsa asla yukarı çıkmama izin vermezdi. “On beş dakika sonra aşağıda olmazsan-“

“Hemen peşimden gelirsin.” diyerek cümlesini tamamladım. “Söz, çok kalmayacağım.” dedim içini rahatlatmak için.

Birkaç telkin eden sözden sonra arkamı döndüm ve yavaş adımlarla apartmana yürümeye başladım. Jülide Erdem abiye gidebileceğini, beni eve kendisinin götüreceğini söylemişti. Bunlar duyabildiğim son sözleriydi çünkü adımlarım istemsizce hızlanıyordu. Apartmana girerken neredeyse koşar haldeydim.

Asansörün kapısı kapandığı an derin bir nefes alarak sırtımı duvara yasladım. İşte yine buradaydım, eksilen onlarca parçayla birlikte. Dantes gelebilmiş miydi? Ya da istemiş miydi ben buradayım diye burada olmayı sahiden? Kimi kandırıyordum ki, Ateş muhtemelen ona ulaşamamıştı bile.

Kapı çınlayarak açıldığında burnuma dolan tanıdık bir kokuyla dışarı çıktım. Koku, Ateşlerin evinden geliyordu. Evren’in her zaman yaptığı leziz keklerden birinin kokusuydu. Ve tanıdık bir kokuyla hiçbir şeyin aynı olmadığı bir yere dönmenin acısı can yakıyordu.

Dantes’in dairesine henüz gitmeye gücüm yoktu, oraya sırtımı dönmüştüm ve gerçek olmayan onlarca bakışın ağırlığı omuzlarımdaydı. O bakışların hepsi geçmişten geliyordu. Dantes’le o kapıdan çıktığımız her sefer bir hayalin parçasıymış gibi kopuk şekillerde zihnime sızarak gerçekliğimi alt üst etmekte ustaydı.

Ateş’in dairesine ilerleyip kapıyı çaldığım sırada parmaklarımı ensemde dolaştırarak hayali bakışların bıraktığı etkiden kurtulmaya çalıştım. Aylar önce bu kapıdan ilk kez giren Lara, aylar sonra umutsuz bir şekilde buraya bir başına geleceğini bilse yine aynı yollardan geçer miydi? Sadece birkaç saniye süren düşüncelerle dolu bekleyişim açılan kapının ardında Mavi’yi bulmamla sona erdi.

“Lara gelmij!” diye heyecanla yerinde zıpladı küçük kız.

Biraz boyunun uzaması ve daha da güzelleşmesi haricinde aynıydı. Mimikleri, tatlı yanakları, dudaklarından dökülen kelimelerin coşkusu bütün yaşanılanlardan bir haber olarak oradaydı. Aşağı eğilerek bana sarılmasına izin verdiğimde tanıdık bir kokuyla karşılaşmak o kadar iyi hissettirdi ki gözyaşlarına boğulmak istedim.

“Merhaba tatlı şey.” Ona olabildiğince sıkı sarıldım çünkü buna gerçekten ihtiyacım olduğunu hissettim. Uzun zamandır kimseye sarılmamış ve kimseye içimdekileri dökme şansım olmamıştı. Herkes sadece karşımda durup temkinli gözlerle bana bakarken dağılma şansım olmuyordu.

Geri çekildiğimde bana kıkırdayarak bakıyordu. Elbisesinin yakalarında kek kırıntıları vardı. Ben onları süpürürken, “Hadi gel annecimin yaptığı keklerden yiyelim.” dedi. Sonra yanlış bir şey söylemiş gibi ellerini dudaklarına bastırdı. “Ama küstüm ben sana. Barıjalım sonra kek yiyelim.”

“Niye küstün sen bana?” diye sorarken yüz ifadesine gülmemek için kendimi zor tuttum. Arka planda Evren ve Ateş’in durduğunu, bizi izlediğini bilsem de başımı kaldırıp bakmadım.

“Sen de Mir de gelmiyorsunuz artık. Benim sadece çocuk arkadajlarım kaldı. Büyük olanların hepsi gitti.” Ellerini herkesin çok çok uzaklara gittiğini vurgulamak ister gibi fevri hareketlerle salladı.

“Biz seninle arkadaşlık ediyoruz ya babacım.” diye kısıkça araya girdi Ateş.

“Ama sen babamsın. Onlar arkadajımdı!” Mavi öfkeyle yerinde zıpladığında babasına attığı bakış komikti. Bu konuda kim konuşsa onu suçlamaya müsait gibi duruyordu. Ben de öyle hissediyorum biliyor musun Mavi…

“Mir’in nereye gittiğini biliyor musun, Lara? Niye gelmiyor artık?”

Bilmiyorum Mavi, demek istesem de sessiz kaldım. Ben de bilmiyorum artık neden gelmediğini ve neden hayatında yokmuşuz gibi davrandığını. Benim tanıdığım adamın denemediği yol kalmazdı önünde engeller olmasına rağmen.

“Hadi Mavi’m, bu konuda Lara’yı sıkıştırmayalım.” Ateş araya girerek bir adım öne geldiğinde Mavi başını kaldırıp ona baktı.

Ayağa kalkarken bir elimle Mavi’nin elini tutmaya devam ediyordum ve küçük kızın, “Sıkıjtıralım.” diye mırıldandığını az da olsa duyabildim.

Ateş’in Mavi’ye bakarken gülümseyen gözleri bana döndüğünde herkeste olduğu gibi ifadesi soluklaştı. Onu son gördüğüm zamanları hatırlamak istemesem de her anı taze olarak aramızda duruyordu.

Hayatımın tepetaklak olduğu geceden sonra hiçbirini bir daha görmek istemem sanıyordum. Buna gerçekten inanmıştım. İçimdeki öfke öylesine büyüktü ki hiç sonu gelmeyecek gibiydi. Oysa hastanede Fırat’ı ziyarete gitmek kendi tercihimdi. Ya da Dantes Erdal tarafından bıçaklandıktan sonra ağlaya ağlaya Ateş’i aramak, ne yapacağımı bilememek ve yanımda olmalarına izin vermek.

Hala bir parçam içinde soğuk bir buz kütlesi taşıyordu. Ama artık varlığını bile unutmuştum bugünlerde.

“Seni yeniden burada göreceğimi hiç düşünmezdim.” dedi Evren. İki adım öne çıkıp kollarını uzattığında ona karşılık vererek sarıldım.

“Evet, benim için de bu biraz garip.” diye itiraf ettim. “Bu binaya bir daha adım atmam diye kendime ettiğim yeminler vardı.”

Ateş arkadan, “Yeminler işi çoğu zaman karmaşıklaştırır.” diye mırıldandı. Cümlesinin öznesi ben değildim, göz göze geldiğimizde ikimiz de kimden bahsettiğini biliyorduk.

“Onunla gerçekten hiç iletişim kuramıyor musunuz?” Sesimin çaresiz çıkmasını istemesem de hislerim gayet açıktı. “Sen de babasını uzun zamandır tanıyorsun, Ateş. Seni bile dışlamış olması…”

“Murathan amcanın nasıl bir adam olduğunu az çok hatırlıyorum, bu yüzden oğlunu görünmez bir kubbenin içine saklamış olması bana makul geliyor.” Hüzünlü bir ifadeyle gülümsedi. “Sen onları hiç yan yana görmedin.”

Haklılığı acı vericiydi. Evet onları hiç yan yana görmemiştim ama ben Dantes’i görmüştüm. Görmenin ötesine geçtiğime de inanıyordum. Onu anlamıştım, onu bilmek istemiştim. Birini bilmenin seni diğerlerinden ayrı kılan yanı olmalıydı. Herkesten farklı bir yerde durarak onu bekliyor oluşumun sanırım kimse için bir anlamı yoktu.

“Onu saklaması gereken insanlar biz değildik. Senin, benim ya da bizden herhangi birinin nasıl ona zarar vereceğini düşünebilir.”

“Murathan amca her zaman diğer insanlardan farklı düşünen biri oldu. Kendince yapması gerekeni yapıyordur. Tabi keşke bu süreçte yokluğunda Çağlar’ın yanında bizim olduğumuzu unutmasa.”

“Sence Mir’in gelmesine izin verecek mi? Haber verdin mi Mir’e?”

Ateş’in yüz ifadesi pek de umutlu değildi. “Aradım ama her zamanki gibi telefonu kapalıydı. Mesaj attım ama kapalı telefonda mesajın bir işe yarayacağını sanmıyorum. Belki size merhamet eder diye Murathan amcanın yeni kullanmaya başladığı numarasını bulup mesaj yolladım.”

Dudaklarımdan fevri bir gülümseme döküldü. “Mir’e haber vermemiştir ki.”

“Muhtemelen.” Ateş elimden gelen bu dercesine dudaklarını birbirine bastırdı.

“Yine de az önce bir kapı sesi duyduk, karşı daireye biri girdi ve anahtarlıydı. İkisinden biri geldi ama gelenin Çağlar olmadığına çok eminim.”

Kesin bir beklentim yoktu ama buraya kadar gelmişken hiçbir şey elde edemeden dönmüş olmak beni daha çok yıpratacaktı. Belki de Dantes’e ulaşmaya çalışmayı bırakmalıydım.

“Hadi, kapıyı çal. Bir şeye ihtiyacın olursa biz evde olacağız.” Ateş beni karşı dairenin kapısına doğru ittirdi. Adımlarım betona saplanmış gibi ağır olsa da artık oradaydım. Kapının önünde ve bırakıldığım eşiğin dışında. Buz kesen parmaklarımı sıkıp açarak gevşetmeye çalıştım ve üç küçük yumruk darbesiyle kapıyı çaldım.

Emin değildim ama içeride ayak sesleri vardı. Arkamdan kapanan bir kapı sesi geldiğinde Ateşlerin eve girdiğini ve beni yalnız bırakmayı tercih ettiğini anladım. Terleyen avuçlarımı montuma sürttüğüm saniyelerde kapı yavaşça açıldı.

“Merhaba, Lara.” dedi Murathan Almaz.

Görüntüsü yalnızca bir saniyeliğine vardı, sonrasında zihnim beni derin bir bulanıklığın içinde bıraktı. Dantes olmadığını biliyordum ama o olmasını isteyen yanım saliseler içinde zihnime onun manzaralarını çizdi. Dantes bana bakıyı açtı, geri çekildi eşiği geçebileyim diye. Bazen bir eşiği geçmenin bir ülke fethetmek kadar zor olduğunu eşiğin iki tarafında karşılıklı durduğumuz anlarda anlamamış mıydık? Eşiğin ötesine geçtim. Kapıyı arkamızdan kapattı. Dantes beni kollarına aldı, içeriden kahve kokusu geliyordu ama onun kokusu kadar baskın değildi. O, kış mevsiminde yanan bir ateş gibi kokuyordu. Tenindeki mevsim hep kıştı ve hep kışı yok eden alevler gibi sıcak olacaktı. Koca bir dünya ikileminde sıkışıp kalan zamanın tutsağı.

Murathan boğazını temizlediğinde zihnim hızla gerçeğe döndü. Gerçek olan tek şey içeriden gelen kahvenin kokusuydu, ben hala eşiğin diğer tarafında Murathan’a bakıyordum.

Dantes olmadığını elbette biliyordum, buna hazırdım. Yine de küçücük bir beklentinin bile insanı getirebileceği hayal kırıklığının son noktasındaydım. İstemsizce bir adım geri çekildiğimde Murathan kapıyı sonuna kadar açtı.

“Ateş’in mesajını aldım.” dedi küçük bir açıklamayla. “Benim gelmem daha doğru olur diye düşündüm.”

“Görmek istediğimiz kişi sen olsaydın doğrudan sana ulaşırdık, boşuna zahmet etmişsin.”

Arkamı dönüp gitmekten başka seçeneğimin olmadığını hissettiğim saniyelerde, “Bekle.” diyerek durdurdu. Bir eli beni tutmak ister gibi bana uzanmıştı ve gözlerim orada takılı kaldı. Yıpranmış bir ele bakarak bir ömrün haritasını çizebilen yanım içten içe yanan bir iğneyle dağlanıyordu. “Madem buradasın, konuşmalıyız kızım.”

İfadesi uzlaşmacıydı ve bunu bir fırsata çevirmek isteyen yanıma karşı koyamadım. “Konuşmak istediğim kişinin kim olduğunu çok iyi biliyorsun. Burada olması gereken kişi sen değilsin, buraya ait değilsin.”

Sözlerim içimde biriken kırgın bir isyanın eseriydi. Daha güçsüz olduğum bir versiyonumda bu sözleri ona ağlayarak yeniden söyleyebilirdim.

“Annen beni bu şekilde reddetmeni istemezdi.” Cümlesi zihnime düşen yıldırım gibiydi ve hızla ona bakmama neden oldu. Konuyu neden anneme getirmişti ki? Zihnimde bir çeşit savunmasız bölgeler vardı ve Güneş Birdal bunlardan biriydi. Murathan bunu belki de benden bile daha iyi biliyordu.

“Tabi,” İçeri girerken onunla göz göze gelmedim. “Herkesin annem hakkında benden daha çok fikri var. Herkes onu benden daha iyi tanımış.”

Kapıyı arkamızdan kapatan Murathan’ın içini çektiğini duydum. “Ayrıca seninle konuşmak için değil kalan eşyalarımı almak için giriyorum.”

Söylediğim bazı şeyler ilgisini çekmişti. “Kimse bir ebeveyni evlatlarından daha iyi tanıyamaz.” Koridordaydım, eskiden kaldığım odaya eşyalarımı almak için giderken cümlenin devamını merak ettiğim için duraksadım.

“Diğer insanlar sadece diğerleridir ama evlat sana ait bir parçadır. Satın alınan ya da ödünç alınan değil. Senden kopup var olan gerçek bir parça. Sen Güneş’in kollarında büyüdün, Lara. Zihnin bunu hatırlamasa da kalbinin her parçası hatırlıyor. O yüzden bir daha kimsenin anneni senden daha iyi tanıdığını düşünme.”

Elimi eski odamın kapı koluna koyduğumda bakışları üzerimdeydi. Düşüncelerinde haklıydı elbette ve bu bir çeşit yansıma olarak ona dönüyordu.

“Sen ve Mir için de aynı şeyi düşünmemi mi istiyorsun?”

Zihnimin hala yaşayan kıyılarında Dantes’in gözleri vardı. O kara bulutların ardında daima babası için beklettiği aydınlıklar, küçük bir gülümsemeyle dağılan keder. Sebebi sadece babasını hatırlamaktı. Ulaşamadığım kadar derinlerde duran bir bağ, Dantes’e hep onu hatırlatmıştı. “Seni en iyi tanıyan kişinin Mir olduğunu ve onu en iyi tanıyan kişinin sen olacağını mı?”

“Hayır.” Gülümseyerek dudaklarından dökülen o kısık kelimede hüzünlü bir kabulleniş duruyordu. “Hayır, Lara.” dedi tekrar başını iki yana sallayarak. “Oğlumu en iyi tanıyan kişi artık ben değilim.”

Kaşlarımın belirsizlikle çatılmasına engel olamadım. Sonuna kadar benden bir adım önde olacağını sanmıştım oysa. Bahsettiği kişi ben miydim? Kısa bir anlığına zihnimde bir sahne kuruldu. Orada Lara Solar yalnız başına oturuyordu, hayatı o sahnenin yalnızlığında geçmişti ve ama bir süredir biri onu izliyordu. Ve birinin hayatını ilgi duyarak izlemenin, sadece izlemenin bile pek çok şeyi anlamaya yeteceği anlar vardı. Dantes hep oradaydı, ben sahneden başka bir şey göremezken bile. O yüzden mi babası artık onu en iyi tanıyan kişi olmadığını ima ediyordu.

“Bakma bana öyle şaşkınca,” Murathan nedendir bilmem bana gülmek istiyor gibi görünüyordu.

“Ben de bir zamanlar bir kadını sevdim ve o kadını kimsenin benim kadar derin bir bağla sevemeyeceğini biliyordum. Oğlum da sana böyle hissediyorsa yargılayamam elbette.”

“Ama görüşmemize engel olmayı tercih edebilirsin, değil mi?”

İmalı sorumu sessiz kalarak duymazdan geldiğinde ve, “İçecek bir şeyler hazırladım.” diyerek mutfağa yöneldiğinde beni koridorda yalnız bıraktı. Dişlerimi sıkıp derin bir nefes alarak odaya girdim.

Aldığım derin nefes sonu gelmez anılar olarak bana geri dönüş yaptı ve ben tükenmiş bir halde sırtımı duvara yaslayarak öylece kalakaldım. Bu duvarlar arasında bu şekilde yalnız kalmak, buraya gelirken aklımdan geçen bir düşünceydi fakat gerçeğe döndüğünde durumu daha da kötüleştiriyordu. Burada yaşadığım her şey saniyeler içinde hızlandırılmış bir film gibi gözlerimin önünden geçerken ben hiçbir yere bakmamaya çalışıyordum.

Bir süreliğine gözlerimi sımsıkı kapatıp açtım, kaçtığım her düşüncenin geri dönüşü daha ağır olacaktı. Onun tüm anıları buradaydı ve ne kadar çabuk çıkarsam o kadar erken kurtulmuş olacaktım.

Buna inanarak hızlı bir hamleyle sırtımı yasladığım duvardan ayırdım ve buraya ilk gelişimde yanımda olan bavullardan birini alıp odanın ortasında açtım. Kıyafetlere ihtiyacım yoktu, o yüzden hızlıca çalışma masasına ilerledim ve sayısı bir düzineyi geçen taslak defterlerimi ve kaybolursa üzüleceğim kitaplarımı bavula doldurmaya başladım.

Bir noktadan sonra odaya Murathan’ın girdiğini fark etmiş ve onu görmezden gelerek işime devam etmiştim. Ellerinde iki kupa vardı, sahiden hiçbir şey olmamış gibi onunla sakince oturup sohbet edebileceğime inanıyor muydu? Öfkemin kaynağı o olmasa da elimde ondan bir seçenek var mıydı?

Ben kitaplarımı bavula sığdırmaya çalışırken yanımdan ilerleyip boşalan çalışma masasına elindeki bardakları bıraktı. “Yardım ister mi-“

“Neden Mir’i görmeme izin vermiyorsun?” Elimdeki son kitabı da bavula koyarak diz çökmüş halde bavulun kıyısına oturdum. Ayakta duracak gücüm olmadığından değildi ama göğsümde beni rahatsız eden garip bir çarpıntı vardı.

“İkinizin yeniden bir araya gelmesini en çok isteyenlerden biri bendim!” Normal konuşmak istesem de içimde birikenler buna izin vermiyordu. Yine de kendimi dizginlemeye çalışıyordum, Dantes babasına sesini yükselten bir adam değildi benim gözümde ve onun yapmadığını ben de yapmak istemiyordum.

“Geç de olsa herkesi karşıma aldım, elimden gelen her şeyi yaptım. Sırf yeniden sana sarılabilsin diye. Ama şimdi ne durumda olduğunu bile bilmiyorum.”

Murathan kollarını göğsünde kavuşturdu ve masanın önündeki sandalyeye oturarak yönünü bana döndü. Yüzünde zaten bunları bildiğini belli eden bir ifade vardı. Biliyordum ki onun gibi bir adamın tek yönlü düşünmesi imkansızdı, çevresindeki herkesi anlıyor, herkesin attığı adımlarının nedenini, karşılığını biliyordu.

Yine de sakince, “O gayet iyi.” dediğinde benim için bu bilgelinin bir önemi yoktu. Sadece öfke dolu, hayal kırıklığı dolu bir kızdım.

“Mir’i görmeme izin vermediğin müddetçe buna asla inanmayacağım.”

“Öğrendiğin halde,” dedi Murathan. “Neden oğluma hala eksik isimlerle sesleniyorsun?”

Yorgun bir halde içimi çektim ve bavulu kapatıp fermuarını çektim. Bu, yakında gideceğim anlamına geliyordu. Pes etmiş olduğumdan değildi ama Murathan’ın bile beni doğru bakış açısıyla dinlediğini düşünmüyordum.

“Çünkü onu bu isimle sevdim.” dedim cevap gayet açıkmış gibi. “Ben Miraç diye birini tanımıyorum.”

“Oysa ben de Çağlar Mir diye birini tanımıyorum.” dedi karşılık olarak.

Bir zamanlar saatlerimi harcadığım sandalyeyi bana yaklaştırdı ve kollarını dizlerine yaslayarak biraz öne eğildi. Şimdi bu kadar yakından bakınca yüz hatlarına yaşlılığı daha belirgin, yorgunluğu daha aşikardı. “

Bir insana yüzlerce, binlerce yeni isim verebilirsin ama bu gerçekten ona ait olur mu? Sen onu bambaşka bir isimle çağırdın diye günleri mutlu geçti mi sanıyorsun? Bu belki sadece bir kaçış olabilir, o da kısa süreliğine.”

Evet Dantes her zaman bir kaçış içinde olmuştu ama bence o geçmişteki isimlerden kaçmıştı. Hatıralardan ve daha fazlasından. Çağlar Mir Güzyeli olmaktan nefret etse de bunun ona nefes aldıran bir yanı vardı.

“Benimle isimlerle ya da neyin gerçek neyin yalan olduğu hakkında konuşmak istemezsin. Benimle geçmişle ilgili konuşmak istemezsin. Oturduğun o sandalyede oturup da Mir’le bunların müzakeresini çok yaptım.”

Hala Mir diye hitap ediyor oluşum Murathan için bir çıkmazdı. İsmin ona hiçbir şey ifade etmediğini gözlerinde görebiliyordum fakat Dantes’in o isme sahipken neler yaşadığını bilmeyen de oydu.

“Belki de yanlış insanla, doğru bildiğin şeyleri konuşmaya çalışmışsındır.”

“Doğru bildiğim mi?” Neredeyse gülmek üzereydim. Murathan’ın bu noktada beni anlaması mümkün değildi, bunu görebiliyordum. Sakince bir nefes almaya ve ona sert karşılık vermemeye çalıştım. Nihayetinde şu an Dantes’i yanında tutan oydu.

“Murathan lütfen, seninle tartışmak istemiyorum çünkü sana saygı duyuyorum. Ama bu kadar katı bir şekilde neden Mir’le görüşmeme izin vermediğini bilmek istiyorum. Sesini duymaya bile hakkım yokmuş gibi davranıyorsun.”

“Nedeni sahiden duymaya ihtiyacın var mı?” Murathan başını hafifçe yana yatırdı. Bunu sahiden de merak ediyor muyum diye şaşkındı. Garip miydi hislerim yoksa bunu tuhaf bulan o muydu?

“Yıllar önce babana en çok destek olan insandım ama o bana ihanet etmeyi seçti. Çünkü içindeki hırsı gördüm, hayatta istediğini elde edebilmek için her şeyi yapabilirdi, her şeyi. Sırf onu durdurmak ve doğru yolu göstermek istedim diye beni bir engel olarak gördü. Üzerime Güneş’in cinayetini yıktı. Karımı öldürdü. Oğlum annesini kurtarmaya çalışırken neredeyse ölüyordu ve hayatta bir başına kaldı. Karımın cenazesine bile gidemedim. Yıllar sonra oğlum yine onun adamı tarafından ölümün eşiğine getirildi. Ama öncesinde sen tarafından vurulduğunu da unutmayalım. Neden mi seninle görüşmesini istemiyorum?”

Sözleri zihnime doldukça sanki bir enkaz birikti, her toz zerresi o anılarla doluydu. Murathan ve babam, annem ve beni öldürmeye çalışan eller, Dantes ve zindanlarda yankılanan sesi, omuzlarına düşen kar taneleri ve tenine sinen soğuk. Dantes, öyle çok özledim ki seni…

“Oğlumun acı çekmesine daha ne kadar izin verebilirim, Lara Solar?”

Kısa bir süre adımın yanında dile getirdiği soy ismin bende bıraktığı etkiyle mücadele etmem gerekti. İzler hep en yakınlarda kalıyordu. Hayatımdaki en sağlam duvar olmasını istediğim bir adam üzerime yıkılınca, bana bıraktığı beş harflik bir kelime duvardan daha büyük bir enkazmış hissi veriyordu.

Lara.

Sadece Lara’yken kabullenmek daha kolaydı.

Lara Solar. Bu üzerimdeki enkazla mücadele etmem gerektiğinin kanıtıydı.

Murathan bunları söylerken aslında bir soru sormuyor ya da bir cevap beklemiyordu. Sadece görmemi istiyordu. Oysa geçmişte Dantes’in her göz temasında onu en derinlerine kadar gören bendim, anlayışımın onun için tüm sınırlarını zorlayandım. “Geçmişte yaşananlar benim suçum değil ki.”

“Seni suçlamıyorum.” dedi hızlıca. “Ama oğlumu babandan ve onun bağlantısı olan herkesten sonsuza kadar koruyacağıma emin olabilirsin.”

Bu söylenenler onun için de yorucuymuş gibi bir süreliğine arkasına yaslandı ve sadece dumanı tüten iki bardağı izledi derin düşüncelerle birlikte. “Kahve mi seversin? Çay mı?” diye zaman sonra sorduğunda sesi dalgın çıkıyordu hala.

“İstemem ikisini de.” dedim. Orada öylece oturmaya ve hiçbir yere varmayacak ikna çabalarıma yenisini nasıl eklerim diye düşünmeye devam ettim.

“Eski zamanlarda idam mahkumlarının ölümle yaşam arasındaki akıbetlerini bir şerbetle öğrendiğini biliyor muydun?” diye sorduğunda, başımı kaldırıp ona baktım.

Murathan Almaz masada duran iki bardağa dalgınca bakıyordu. “Zindanının kapısı açılan mahkumlar için bir tepside, bir bardak şerbet sunulurdu. Yaşam ya da ölüm şerbeti.” Yaşamın ya da ölümün insana sunulan pek çok yolu vardı. Bir şerbetle kaderimin belirlenecek olması en kolayı olurdu.

“Eğer zindanından çıkacak olan mahkûma sunulan şerbetin rengi beyazsa,” derken gayriihtiyari içi çay dolu cam kupaya uzandığında, artık ikimiz de o bardakta bir yaşamın tasvirini görebiliyorduk. “Mahkûm affedilmiş olduğunu anlardı. Şerbeti alır ve içerdi. Ölümden kurtulurdu. Ama cezasını sürgüne giderek çekmeye devam ederdi.”

Parmaklarını o bardağın etrafına sardığında, bir zamanlar onun da böyle bir ihtimalle, yaşam ve ölüm arasında bir seçenekte sıkışıp kaldığını tahmin etmek çok kolaydı.

Merakıma yenik düştüğümden değil de, kendimi kapısı açılan bir mahkûm gibi hayal ettiğimden, bir anlığına o eski zamanlarda bile esaretin boyunduruğundan kurtulamamış olabileceğim düşüncesiyle, “Peki ya şerbetin rengi kırmızıysa?” diye sordum.

Murathan gülümsedi. Bu gülümseme, sonucu biliyorsun ama bazı şeyleri bilsen de duymak istersin çünkü o zaman inanmak daha kolay gelir diyordu.

“Şayet şerbetin rengi kırmızıysa,” Çay bardağını elinden bırakıp bu kez kahve dolu bardağı eline aldığında ve kahveye değil de rengi kırmızı bir şerbete bakar gibi baktığında, ben de onunla birlikte hala dumanı tütmekte olan kahveyi izledim. Orada sadece dumanları değil, küllenmiş bir yaşamın son nefesini gördüm. “Ölüm şerbetiyle yüz yüze olurdu. Kimsenin ona sonunun ne olacağını söylemesine gerek kalmazdı. Şerbetin rengi zaten gerçekleri ortaya sererdi.”

Ölüm gibi. Kan gibi. Bir esaretin son bulması ama bedelinin hayatın olması gibi.

“Mahkûm o şerbeti içerdi.” dediğinde yutkunarak bakışlarımı kahveden çektim.

“Hayatta birilerine sunabileceğin en büyük iki seçenek yaşam ve ölümdür. Ve yine hayatta insanlara her şeyi yaptırabilecek iki seçenek de bunlardır. Bir tarafta yaşam, diğer tarafta ölüm varsa ve bu seçenekler bir başkasının avuçlarındaysa geriye söylenecek pek de bir şey kalmıyor.”

“Mahkumların her zaman söyleyecek son sözleri olur.”

O son sözleri merak edermiş gibi arkasına yaslayıp gözlerini bana diken Murathan bir yandan da kahve bardağını elinden bıraktı. Sanki seçenekler benim içimdi ve ilk tercih bana ait olmalıydı.

“Bence yaşam ve ölüm kadar, insana her şeyi yaptırabilecek bir başka seçenek, özgürlük ya da esarettir. Bazense bu seçenekler yaşam ve ölümden daha üstündür, seçmesi daha zordur ve daha çok yakar insanın canını. Var oluşa sadece yaşam ve ölüm gözüyle bakmak düz bir çizgide yürümek gibi. En çok senin o çizginin ötesini görmen gerekirdi.”

“Hayatının bir noktasında önüne bir bardak şerbet konulursa ve renginin ne olduğunu en baştan bilirsen, bazı çizgilerin ötesini görmeden önce o çizgide yürüyebilme derdine de düşebilirsin.”

“Çoğu insan belki bunu yapar,” dedim. Bavulu tekerlerinin üzerine koyarak ayağa kalktığımda benimle birlikte ayağa kalktı. “Ama her insan değil.”

“Lara-“

“Bir kez olsun sesini duymama izin veremez misin?” Bu kadar çaresiz hissetmek istemiyordum ama sadece küçük bir iletişim bile yeterliydi. Ben de biliyordum ailem Dantes’in hayatına hiç bulaşmasaydı o bu yaraları almayacaktı. Ben de biliyordum varlığımın onun için kızıl bir şerbetten farkı yoktu ama bu bana onu sevme hakkı vermiyor muydu?

Murathan üzücü bir ifadeyle dudaklarını birbirine bastırdı. “Bir kez olsun sesini duyması bile tüm ikna çabalarımı alt üst eder. Senden rica ediyorum,” Parmaklarını birbirine geçirerek bana doğru eğildiğinde duymak istemediğim şeylerin korkusundan kalbim deli gibi atıyordu.

“Oğlumu bırak ve kendi hayatına gitsin. Seni sevmesine izin verme. Aradan geçen yılları oğlumla kapatmama izin ver çünkü sen onu bırakmadıkça onun bırakması mümkün değil. Bir zamanlar kendi babanı ne kadar sevdiğini ve onunla olmayı ne kadar sevdiğini düşün. Bizden bunu almaya hakkın yok.”

Sizi bir araya getirmek için en çok çabalayan bendim, bendim! demek istedim ona ama sadece sessiz kalabildim. Her kelimesinde haklıydı. Her kelimesinde. Nasıl itiraz edebilirdim ki.

“Bunun zor bir seçim olduğunun farkındayım.” Ellerimi omuzlarına koymasına izin verdim ve yanağımdan süzülen bir damla yaşa engel olamadım. “Bizim içinde bulunduğumuz evrende ve zamanda yaşamamızın, bütün bu olanların da bir seçim olduğunu unutma. Hepimiz gerekli bir seçim yüzünden bu hayattayız.”

“Nasıl yani?” diye mırıldandım anlayamayarak.

“Buna zayıf antropik ilke deniyor. Bir seçim ilkesi, var oluşumuzun bir amacı ve anlamı var fakat bu yaşam yalnızca, yaşama olanağı mümkün olan sınırları seçili kılıyor.”

“Benim olduğum sınırlar içinde Mir’e ait bir yaşam olanağı olmadığını mı düşünüyorsun?”

“Sen olduğunu mu düşünüyorsun?” İması çok açıktı. Ben varsam Dantes için daima tehlike olacaktı. Anladım ki babamın bile artık hapiste olması Murathan için bir seçenek değildi. İnsanın zihnine sızabilecek en küçük bir ihtimalden bile korumaya çalışıyordu oğlunu.

“Kendimi geri çekebilirim,” Madem istediği ve gerekli gördüğü seçenek buydu kendi ama bunu yapabilirdim çünkü bir babanın hislerine saygı duyuyordum. “Ama Mir’in attığı bir adımda geri durmayacağım. Üzgünüm.”

Bu konuda da dürüst olmalıydım, ikimizi de kandırmanın bir anlamı yoktu. Benim tarafımda hala yarım kalan şeyler vardı, Dantes’i bir kez oldun görmeden kapanmayacak bir kitabın içindeydim.

Murathan belki başka bir itirazda daha bulunacaktı ama tercihini omuzlarımı bırakıp geri çekilmekten yana kullandı. Kendimi sıkmaktan ellerim gerilmişti. Hiçbir şey olmamış gibi yanağımdaki bir iki damla kurumuş gözyaşı izini sildim ve bavula uzanırken söylemek istediğin başka bir şey var mı dercesine ona baktım. Önümden tamamen çekildi.

Yanından geçerken bir an benim için Dantes’e bir mesaj iletmesini istemek geçti aklımdan, muhtemelen bunu yapmazdı. O kadar emindim ki Dantes’in bu eve geldiğimi bile bilmediğine. Ben odadan çıkarken kahve ve çayın hala dumanı tütüyordu. İçimden bir ses dumanlar yok olup bardaklar soğuyana kadar Murathan’ın bu evde kalacağını söylüyordu.

Benim için artık bu evde yapılabilecek bir şey kalmamıştı. Ne Dantes’in pencere kenarında kurumaya yüz tutmuş çiçeklerini sulamak bana düşerdi ne de ona ait bir eşyaya, parmak izlerine dokunur gibi dokunmaya hakkım vardı. Bavulu sürüyerek apartmandan çıktığımda girdiğim andan daha kötü hissediyordum kendimi.

Üstelik dışarıda beni bekleyen Jülide’nin son derece öfkeli olduğunu görmek daha çok sıktı canımı. Verdiği süreden daha uzun süre içeride kalmış olabilirdim ama bu gerçekten bu kadar büyük bir öfkeyle bana bakmasını mı gerektiriyordu?

Ateş ve Evren’in orada olduğunu görmem işleri daha da karmaşıklaştırıyordu. Yanlarında Mavi de vardı ve küçük kız annesinin yanında bekliyordu. Bir elinde yarı boyu kadar bisikleti vardı, muhtemelen biraz olsun dışarıda vakit geçirmek için soğuğa rağmen parka gidiyorlardı. Yanlarına iyice yaklaşana kadar Jülide ile bir tartışma içinde olduklarını fark etmemiştim.

“Neler oluyor?” diye sordum hızlı adımlarla Jülide’ye doğru yürürken.

“Arabaya bin.” Hızla bana döndüğünde gözlerinde vahşi bir öfke vardı. “Buraya, bu eve artık gelmeyeceksin. Kendini bir halt sanan bu insanlarla işin bitti artık.”

Evren’in şaşkınlıkla harmanlanmış kahkahasını duydum. “Biraz fazla ileri gitmiyor musunuz, hanımefendi?” Herhangi bir uysallık taşımayan Jülide’ye karşı son derece sakin görünüyordu. “Herkes kadar biz de Lara’nın iyi olmasını istedik.”

“Herkes kadar mı?” Bu kez kahkaha atan Jülide’ydi. Sıkıntı içinde etrafıma bakındım ama Erdem abi çoktan gitmiş ve beni bu karışıklığın içinde yalnız bırakmıştı. “Lara’nın ya da Solar ailesinin iyi olmasını isteyen herkes diye bir güruh yok. Bir avuç insan bile yok. O yüzden kimse bana ailemi benim kadar korumak istediğini dile getirmesin!”

Mavi korkuyla daha çok anne babasının arkasına sindi ve bu çaresizlikle dolu yüreğimde hep korkuyla büyüyen çocuğun uzaktan nasıl göründüğünün bir yansıması gibiydi.

“Ama Jülide-““

“Senin iyiliğini senden daha çok istiyorum, Lara.” Jülide araya girmeme izin vermedi. “Tarık hala bastonla yürüyor ve sizi bulduğumuz o geceyi hala unutabilmiş değilim. Eğer bir anne olarak bana saygı duyuyorsan o adamla ya da bu insanlarla bir daha görüşmene hiç izin vermesem de karşı çıkamazsın tamam mı?”

“Ama-“

“Aması falan yok! Sen daha çocuksun!” Beni ürkütecek kadar bağırıyordu ve sözünü kesmeye cesaretim dahi edemedim. “Kendi başının çaresine bakamadığını herkese çok güzel kanıtladın!”

O an kimsenin Jülide’nin sözünü kesmeye ya da itiraz etmeye cesareti olmadığını fark ettim.

“Ne sanıyorsunuz Lara’yı? Sahipsiz ve bu yüzden sizin istediğiniz her yere sürüklenir mi?”

“Biz asla böyle bir şey-”

“Evet, evet, siz asla böyle bir şey yapmazdınız.” Jülide alayla Ateş’in cümlesini tamamladı ve sonra o alay korkunç bir ciddiyete dönüşürken bana döndü.

“Bavulu bagaja koy ve arabaya bin. Çağlar’ın artık onunla ilgilenecek bir babası var ve hatırlatırım ki senin artık bir baban yok. Kendi başının çaresine bakmak zorunda kalan sensin, onlar değil.”

Sözleri bir tokattan daha ağırdı ve yanaklarımdan yaşlar süzüldü. Bir çeşit girdaba girmiş ve orada yaşamayı öğrenmiş gibi bavulu bagaja koyarken ağlamaya devam ettim. Bu bir hıçkırık değildi, sessiz bir iç çekişti, öylece teslim olmak gibi.

Arabaya bindiğimizde kapılar kapandı, ardımızda insanlar kaldı. Hepsi geçmişimden güzel bir andı ve zamana meydan okumakta hoyratlıktan çekinmeyen ruhum bu kez zaman karşısında sadece yenilgileriyle vardı. O yenilginin bir parçası da yanımdaki kadındı. İkimiz de aynı yenilgiyle fakat farklı bir bakış açısıyla sessizce ağlayarak yola devam ettik. Yol bitene kadar kimse konuşmadı.

Yol sona erdiğinde ve Jülide arabayı yeni evinin önüne park ettiğinde yaptığım ilk şey emniyet kemerimi çözüp kendimi arabadan dışarı atmak oldu. Arkama bile bakmadan öylece yürümeye başladım.

Jülide daha arabadan bile inmemişken, “Nereye gidiyorsun?” diye bağırdı arkamdan.

Verecek bir cevabım var mıydı ona? Nereye gidiyorsun? Uzun zamandır el değmemiş zindanımın kapısı yeniden açılmış gibi, bir adım ötemde yaşam ya da ölüm şerbeti olmalı. Yaşam şerbeti beyazsa içine yıldızlardan bir tutam ekmişlerdir kesin ama kırmızı olan ölüm şerbetinde kan kokusundan başka ne vardı?

Nereye gidiyorsun? Zindanıma, karanlığa, kızıllığa, bir yudum kan şerbetinde boğulup belki, sonucuna katlanmaya gitmekten başka ne gelirdi elimden.

Dantes zindanda unutulmuş mahkumların başına gelen bahtsızlıkların her aşamasını yaşadı.

Kapısı açılmış ama henüz içeriye kimse adım atmamış bir zindana bakıyor gibiydim. Bu zindan zihnimin içindeydi. Karşısında durarak duvarlarla bakıştığım her anın ise benim için sorgulanamaz bir gerçekliği vardı. Duvarlarına dokunacak olsam tenim o hissin gerçekliğinde boğulurdu, tanıdık olan her şeyin uzun zaman sonra yeniden seni bulması gibi zihnin derinlerine itilen her parça nihayetinde bir baş dönmesiyle varlığını belli ederdi. Unuttun mu sahiden? Kandırdın sadece kendinde bir şeyleri.

Elimle ensemi ovaladım ve artık tenimle bütün olmuş harflerin varlığını hissettim. Okuduğum bir kitabın beni çekebileceği en derin noktaya saplanıp kalmıştım. Saplantılı bir şekilde Dantes gibi hissettiğim günler yeniden gün yüzüne çıkıyordu.

“Önceden konuşurdun,” Mihri’nin sakin ses tonuyla bakışlarım ona yöneldi. “Ne demek istediğini tam olarak anlayamadığım zamanlarda bile bir sürü şey anlatırdın. Hiç bu kadar çok sustuğunu görmedim.”

Onunla baş başa bir buluşma yapmamız neredeyse haftalar sürmüştü. Mart ayının başındaydık, kış mevsiminin sona erişinin sessizliği ruhuma çökmüştü. Önümdeki sıcak çikolata bardağıyla oyalandım, uyku problemi yaşadığımdan kafein yasağım vardı.

“Hiçbir şeye hevesim kalmamış gibi hissediyorum.” Mihri’nin beni anladığını biliyordum ama sıkıntılarımla artık onu bunaltmak istemiyordum. Bir noktada o hareketli ve coşkulu hayatına devam ediyordu, etmeliydi.

“Depresyon bebeğim.” diye açıkladı. “Bizimkiler daha fazla görüşmemize izin verse seni bu ruh halinden çok daha erken kurtarabilirdim.”

Mihri kafeye oturduğumuzdan bu yana sürekli bir şeyler söylüyordu ama babam hakkında tek bir kelime bile etmemesi rahatlatıcıydı. İnsanlar ne zaman baksa gözlerinde düşüncelerini görüyordum. Bu önceden daha sık olurdu ama şu sıralar artık ilgilerini başka olaylara vermişlerdi, beni tanımıyorlardı bile. Yeterince uzayan saçlarımın beni bir hayli değiştirmesi de bunun sebebi olabilirdi. Dantes’in banyosunda yaşadığım iç karmaşasıyla elime makas aldığım andan sonrasında bir daha hiç makas sürmemiştim saçlarıma.

“Erdem abinin her kararına saygım sonsuz. Onun aldığı mantıklı kararların bugün burada sakince oturmamızda çok etkisi var.”

Artık Erdem abiyi çok nadir görüyordum. Jülide’yle bazı konuları görüşmek için bize gelmesi ya da bizi akşam yemeğinde ağırlamaları haricinde bir araya gelmiyorduk. Gurur’a ne olduğunu merak eden yanım onu her görüşünde sormak istese de susturuyordum. Gitmiştir, diyordum. Sormanın bir anlamı kalmadı. Herkes gibi o da gitti.

Mihri’nin ağzından homurdanmaya benzer bir nida çıktı. “Peşine gardiyan diktiği ve okulda bile erkek arkadaşıyla zar zor bir araya gelen kızı sen değilsin sonuçta.”

“Onca olan şeyden sonra seni korumak istiyor sadece.” desem de ne kadar bunaldığını anlayabiliyordum çünkü bir noktada ben de öyle hissediyordum.

“Bu arada daha ne kadar Kerem’in telefonlarından kaçmayı düşünüyorsun?” Kerem ve kitabım uzun zamandır vakit ayırabildiğim bir gerçeklik değildi. Kitabımın satışlarının durduğunu, hatta başlamaya bile fırsatı olmadığını biliyordum. Bu konuda artık ne adım atılması gerektiğini bilemiyordum, bazı şeyler gibi bu da boşlukta sallanıyordu. Bir süre daha Kerem’le iletişim kurmazsam yasal sorunların beni beklediğini biliyordum oysa.

“Jülide’nin onayı olmadan herhangi bir konuda adım atabileceğimi sanmıyorum şu sıralar.” Arkama yaslanıp kollarımı göğsümde kavuşturdum. “Onun kadar mantıklı düşünebildiğimi de. Eminim benim haberim bile olmadan bu konuya el atmış ve çoktan Kerem’le görüşmüştür.”

“Jülide hayatını ele geçirmiş gibi davranıyorsun.” Mihri kaşlarını çatarak baktı bana, belli belirsiz fark edilse de boyu beline uzanan saçlarını kestirmişti.

“Kimsenin hayatımı ele geçirmesine izin vermedim. Kendi anne babanın sözünden çıkabiliyor musun, öyle düşün. Benim elimde kalan tek ebeveyn o. Sadece o kaldı Mihri. Şimdi onu da karşıma alırsam Tarık’la birlikte çekip gidebilir. Hala hayatlarına benimle devam ediyor olmaları, kalıcı olarak benimle olmaları anlamına gelmiyor.”

“Saçmalama.” Mihri beni azarlıyordu ama hissettiğim çaresizlikten haberi yoktu. “O öyle bir kadın değil, ayrıca kendini bu kadar değersizleştirme. Seni seviyorsa kalsın yanında, sevmiyorsa çeksin gitsin. Ama bence gitmeyecek.”

“Hım,” dedim. “Öyle mi düşünüyorsun?”

Mihri masanın üzerinden elini uzattığında içimi çektim ve karşılık verip uzattığı eli tuttum. “Öyle düşünüyorum ve öyle olduğuna inanıyorum.”

Teması eski günlerdeki gibi güven vericiydi. Hayatımda sonsuza dek güvenebileceğim nadir insanlardan biri olarak hiç değişmeden bugün hala benimle olması mucize gibi bir şeydi. “Jülide gerçekten ne yapacağını çok iyi bilen bir kadın. Seni yanına stajyer olarak aldı ve üniversite hazırlık kursuna başladın bile onun sayesinde. Yatağında uzanıp bir kavanoz çikolatayla ağlamana izin de verebilirdi.”

“Çikolatayla ağlama seansları sana ait sanıyordum.” dediğimde bana dil çıkararak yeniden arkasına yaslandı ve gerçek bir gülümseme dudaklarımızda oyalandı.

Söyledikleri konusunda gerçekten Jülide’nin hakkını yiyemezdim. Ayakta kalmam için elinden gelen her şeyi yapan biriydi o. Hala anlaşamadığımız pek çok nokta vardı, mesela bir gün elinde yeni bir telefon hattıyla yanıma geldiğinde ve bana eski hattımı çöpe attırdığında bir daha aramasını beklediğim kimsenin bana ulaşamayacağını bildiğim için pek çok gözyaşı dökmeme neden olmuştu. Artık her dakika yeni bir çağrı ya da mesaj beklemelerim bitmişti.

Dantes’in numarasını hatırlamadığımdan değildi ama son olaylardan zihnim bulanıktı. Sayıları hatırlasam da hangi sırayla bir araya geldiklerini hatırlayamıyordum. Birkaç yanlış kombinasyonla yabancı insanları rahatsız ettikten sonra denemeyi bırakmıştım. Zaten Dantes’in de artık o numarayı kullanmadığına emindim.

Ben kendi telefonum hakkında düşüncelere dalmışken Mihri telefonuna gelen mesajı kontrol etti ve bana baktı. “Kalkalım mı?”

“Ev yürüme beş dakika buraya, acelemiz mi var?”

“Babam geç kalmamamı söylüyor, beni almak için birini yollamış bile o yüzden.”

“Tabi, Jülide kadar Erdem abinin de canını sıkmak istemeyiz.” Bu konuda samimiydim, hiç yüz yüze söyleme şansım olmamıştı henüz. Bir sonraki görüşmede yaptıkları için ona teşekkür etmem gerekiyordu.

Hesabı ödedikten sonra montlarımızı giyip caddeye çıktık. Arabaların gürültüsü ve eve dönen insanların akşam telaşı her yerdeydi. Hava da kararmaya başlamıştı, buraya geldiğimiz zamandan daha soğuktu. Ben ceketimin kemerini gelişigüzel bağlarken Mihri göz ucuyla bana bakıyordu. Ona garip bir surat ifadesi yaptığımda kahkaha attı.

“Patchland City’den eve dönerken yollar ne kadar sakin olurdu değil mi?” dedi sessiz bir hüzünle.

Başımı sallayıp onayladım ellerimi cebime sokarken. Jülide’nin evine yürürken istemsizce her adımımı eski zamanlarla kıyasladım. Mekanlar, yollar artık tamamıyla farklıydı. Sihirkent’te yürüdüğümüz sessiz, ağaçlarla dolu sokakları bir daha görür müydüm bilmiyordum. Önemli eşyalarımızın çoğu alınmış ve orada işimiz kalmamıştı. Hayatın bu tarafında, kalabalığında ve gürültülü yanında akışa kapılarak düşüncelerden kurtulmak daha kolaydı. Yine de dünya bile farklı ışıyordu artık sabahları ve bu farkındalık göğsümde bir hüzne sebep oluyordu.

Yolun yarısındayken Mihri’nin birkaç kez bana bakıp bir şey söylemediğini fark ettiğimde gülümsedim. “Sorabilirsin, cevabı varsa cevaplarım.” dedim.

“Ya canını sıkmak istediğimden değil de,” Koluma girerek aramızdaki mesafeyi tamamen kapattı. “Malum şahıs hakkında konuşmamız yasak mı onu merak ettim…” Sesi kısık ve tedirgin çıkıyordu.

“Mir’den mi bahsediyorsun?” dedim açık açık.

“Evet!” Neredeyse çığlık atacaktı. “Patlamak üzereydim ya şurama kadar doldum.” derken gözlerini gösterdi. “Bir haber var mı?” Bu konuda heyecanlı görünüyordu ve saçları sağa sola savrulup duruyordu.

“Olsaydı sence bu halde olur muydum?” Eğer Dantes’le iletişimimiz hala devam ediyor olsaydı nasıl olurdum bu sorunun cevabı bende yoktu. Onunla yeniden bir araya gelebilme isteğimin yarım kalan şeyleri tamamlama arzusundan mı kaynaklandığını yoksa tek arzumun onunla yeniden bir arada olmak olduğunu mu anlayamıyordum.

Sadece onu görmeden geçmeyecek bir kıvılcım vardı içimde ve ince bir sızı eşliğinde her gün canımı yakmaya devam ediyordu.

“Olurdun elbette.” dedi Mihri açık açık. “Mir beylerden bahsederken dramatik atak geçirmediğin bir günün var mıydı?”

“Sanırım yoktu.” Sesim fısıltı gibiydi. Dantes yüzünden sürekli dramatik ataklar geçiriyor değildim fakat her duyguyu zirveye yakın yaşadığım ve kontrol etmekte zorlandığım doğruydu.

“Özledin mi onu, Lara?”

Özle onu, diye fısıldadı zihnim, adını an. Çok andım adını belki gerçek olur diye ama bana bıraktığı tek şey isminin yokluğu ve bunun bana yaşattığı sonu gelmez uçurum boşluğuydu. O boşluklara haykırsam da beni duyan kimse yoktu.

“Özlemek mi?” İçimdeki duygulara şöyle bir dönüp baktım ve özlem denen şeyin sadece basit bir tanım olduğunu gördüm. Özlemek neydi ki sonsuza uzanan bir geçmişi kaybettiğini ve aradığını biliyorken. “Nasıl tarif etmem gerektiğini bilemiyorum.”

“Belki de bana ya da kendine değil de ona tarif etmeyi denemelisin.”

“Ne?”

Mihri duraksadı ve kolumdan çıkarak birkaç adım uzağıma çekildi. Jülide’nin evine gelmiştik ama kimse girmeye yeltenmemişti. Mihri başını, sen de oraya bak dercesine karşıya çevirdi. Onun bakışlarını takip edip etrafıma bakınırken Tarık’ın arabasının caddenin karşısında, kaldırımın kenarında park halinde durduğunu gördüm.

Tarık karşı caddenin kaldırımında bastonundan destek alır halde ayaktaydı ve Dantes tam önünde duruyordu. Tekerlekli sandalyede.

Onunla göz göze geldiğim o anı hiç unutmayacaktım. Dünyada hep gürültüler vardı ve bir an sonra her şey geriye çekilmişti. Suların değmediği bir kumsal gibi. Har damlanın beraberinde bir kelimeyi götürerek yok oluşunu hissettim. Hareket ettirmeye çalıştığım dudaklarımda kuruluk vardı.

Konuşmaya çalıştım, bunu tüm kalbimle denedim ama sadece hareket ettiler. Kelimelerim neredeydi? Bir uçurum başındaydım ve şimdi ismini haykırmam gerekiyordu ama neredeydi onlar?

Bir hayale kapılmış gibi yaya geçidinden yavaş adımlarla karşıya geçtim. Her adımımda yüzlerce kapı açılıp kapandı, kısalan mesafe uçurumun iki yakasının bir araya gelmesi gibiydi ama toprak kavuşur muydu yeniden bir uçurum yarattığı diğer kıyısına?

Karşıya geçtiğim anda Tarık hareketlenerek yanıma geldi. “Yakınlarda olacağım.” diye mırıldandı gözlerime bakmadan. “Annem görmesin diye etrafı kolaçan edeceğim.” Sonrasında kırmızı yanmadan olabildiğince hızlı adımlarla karşıya geçen o oldu. Olanları şaşkınlık içinde izledim.

Gözlerim yeniden usulca Dantes’e döndü. Yüzündeki soğuk kış mevsiminde hüzünlü bir gülümseme belirdi.

Ona adım atamadığımı fark ettiğinde, “Korkma,” dedi kısıkça. “Kalıcı değil.”

Onun yıkılmazlığına, bir dağ gibi hep ayakta kalacağına inanan yanım gördüğü manzarayı idrak edemiyordu. Ona doğru bir adım attım ve sanki yer ayağımın altından kaydı. Hala karanlık bir evin içinde, kollarımda ve beni bırakmasın diye dualar ettiğim adamdı. O günlerin yankısı ona attığım her adımda daha da belirgin bir şekilde geri geliyordu ama susturmak zorundaydım.

Ben nasıl hiçbir şey olmamış gibi ona nasıl giderdim?

Artık beni ona götüren kapılar yok, varsa da kapalı. O benim yanımda, gözleri gözlerimin önünde. Elleri ellerime yakın ama değmiyor ellerimiz birbirine. Hızlı hızlı aldığım soluklarda kokusu doluyor ciğerlerime. Kanatları doğuştan kırık ve uçmaya hasret bir kuşun kanat çırpan çaresizliği gibi çarparken kalbinin sesini bile duyabildiğim bir sessizlikte. Onunla ben yeniden o sınırların içinde olmamalıydık. Olmamalıydık işte.

Ama o tüm gerçekliğiyle bana bakmaya devam etti.

Bana bakmaktan başka çaresi yokmuş gibi.

O hiç değişmeyen bir şekilde Dantes’ti.

Isabel’se eskide kalmış bir şarkıydı şimdi.

İsimler anlamını yitirdiğinde, beraberinde bazı hatıraları ve eylemleri de kendileriyle birlikte götürürlerdi. Birinin sana gelmesi gibi. Gelebilmesi için tüm ihtimalleri ortadan kaldıran bir gerçek varken.

Dantes If Şatosu’nun mezarlığı olan denizlere fırlatılmaktan hiç korkmayan Edmond’un kararlığını yüzünde taşıyan ifadesiyle orada durmaya devam etti. Bilmem ona değen ve her seferinde ondan geçip giden bakışlarımdan artık eskisi gibi canı yanmadan ona bakabilecek sağlam bir kalbe sahip biri olmadığımı fark etmiş miydi?

“Sen…” Sesim pürüzlü çıkınca boğazımı temizledim. “Sen onca zaman bu yüzden mi hiç gelmedin?”

Aslında sormak istediğim nasıl olduğuydu ama ateş olup bir şeyleri yaktıktan sonra, küllere sen eskiden nasıldın diye soramazdın.

“Gelemedim.” Başını usulca yana yatırdı. Her şeyi aynıydı, her bir parçası. Ona bakmak hayatımın en iyi bildiğim, belki de en sevdiğim parçasına bakmak gibi hissettiriyordu ama bunun can yakmayan, ellerimi titretmeyen tek bir saniyesi bile yoktu. “Peki sen daha ne kadar uzağımda duracaksın? Yaklaşsana.”

Sözlerinde sanki onu eğlendiren bir tını vardı. Ben hüngür hüngür ağlamamak için tüm irademi kullanırken onun bu tavrı kafamı karıştırıyordu. Durumunun kalıcı olmaması elbette rahatlatıcıydı ama tıpkı babasının dediği gibi bunun sorumlusu olan herkes benim hayatımın bir parçasıydı. Bir zamanlar…

“Babanın burada olduğundan haber var mı, Mir?” Sorumla birlikte istediği gibi yavaş adımlarla ona yaklaşmaya başladım, dört adım, üç adım, iki adım… ve sonra ellerime uzandı.

“Düşünme şimdi başkalarını.” Elleri… sanki masallar arasından rüyalara uzanan eller gibi gerçek değildi. Dokunuşu, güzel bir hayalin parçasından başka neydi?

Başını kaldırarak bana bakmak zorunda kaldığında içimde bir sızı vardı. Aniden peyda olan bir kesik gibiydi. Ellerinin varlığına sığınarak tutuşuna karşılık verdiğimde kaşlarının arasındaki kırışıklık hafifledi. Yavaşça önünde yere çöktüğümde bakışları bir an olsun aramızdaki göz temasını kesmiyordu.

“Bunu yapmana gerek yok.” demesini itiraz dolu bir baş sallamasıyla karşıladım. Aksine yapabilecek başka hiçbir şeyimin olmadığını, kalmadığını kendi içime döndüğüm birkaç saniyelik bir derin sessizlikte fark ettim.

“Bu halde olmanda payım varken mi?” Kendi kendime mırıldandığımı sanıyordum ama ağzından çıkan öfkeli bir tınıdan bunu sesli söylediğimi anladım. Kalıcı değildi aldığı yaralar öyle söylüyordu, yine de on yedi yaşından itibaren bedeni yaralarla dolu olan bir çocuktu ve bugün de sayemde o yaralara yenisi eklenerek karşımda duruyordu.

“Şaka yapıyor olmalısın.” Sözlerinde hırçınlığını saklamaya gerek görmedi. “Buraya kendine ait suçlamalarını duymaya gelmedim. Sana kalıcı olmadığını söyledim, doktorum sadece yaralar tamamen iyileşene kadar kendimi zorlamamam gerektiğini söyledi.”

Bir eli yaraların yerini tasdiklercesine gövdesinde dolaştığında bakışlarım her hareketini takip etti. Siyah bir boğazlı kazak giymişti bugün. Saçları amatör biri tarafından uçlarından kesilmiş gibi görünüyordu, sanırım bunu yapan babasıydı.

Yüzü ise son derece zayıflamıştı, tüm bedeni eski gücünü kaybetmiş gibiydi. Bir zamanlar sırtımı yaslayabileceğim bir dağdan farkı yoktu, şimdi ise sert bir darbeyle onu yıkma korkusundan bir adım geride durmaktan başka çarem yoktu.

“Sana ulaşmak için çok çaba harcadım.” dedim bir anda. Niyetim onu suçlamak ya da bu konuda kötü hissetmesini sağlamak olmasa da dudaklarımdan dökülüverdi kelimeler.  

“Lara, üzgünüm.” Gözlerimi sımsıkı kapatmak istedim. Bunun yerine derin bir nefes alarak ellerini bıraktım ve bir adım uzağına çekilerek karşısında durdum. Ses tonu, adımın dudaklarından dökülüşü o kadar tanıdık ve gerçek hissettiriyordu ki saniyeler içinde geçmişimizin içine sürüklenmem olasıydı. “Gerçekten üzgünüm. Ama babam çok korumacı, beni soy adı Solar olan herkesten uzak tutmaya yemin etmiş gibiydi ve ona karşı koyabileceğim bir durumda değildim.”

“Biliyorum.”

“Biliyor musun?” Kaşları çatıldı. Gecenin hırsızı gözleri solgun teninde kara delik gibi beni içine çeken bir karanlığa benziyordu.

“Yani tahmin edebiliyorum.” dedim hızlıca. Ellerimi montumun cebine sokarak titrediklerini gizlemeye çalıştım.

Babasının benimle olan konuşmasından haberi olmadığı belliydi ve bu konuda babasının arkasından konuşan biri olmak istemiyordum. Her ne kadar yaptıkları hoşuma gitmese de.

“Bir süredir sadece tedaviye odaklanmıştım.” dedi Dantes. Zihnim hala onu Dantes diye anarken bir yanım başka isimler tarafından dürtülüyordu. Rahatsız edici bir kaşıntı gibiydi, oraya uzanmak istemiyorum çünkü bir kere dokunursam tüm benliğime yayılması kaçınılmazdı.

“Babam sadece seninle değil kimseyle görüşmeme izin vermedi. Benim için en iyisi olduğunu düşündüğü şeyi yapıyor farkındaydım ama ben de pek memnun değildim bu izole halimden. Yine de istediğim an çıkıp sana gelemezdim.”

“İyileşmen zor olacak mı?” Aradan çok uzun zaman geçse de belli ki bu yeterli değildi. Kaç bıçak darbesi aldığını ben bile hatırlamıyordum, zihnim kötü anıları uyuşturuyordu, başka şeylerle birlikte.

“İyileştim sayılır,” Tekerlekli sandalyesine şöyle bir baktı. “Yine de hala desteğe ihtiyacım var. O yüzden tamamen toparlanana kadar kendimi zorlamıyorum. Sorun bacaklarım değil, sadece…”

Bakışlarım gövdesine kaydı. “Yaralar tamamen iyileşene kadar.” diye tamamladım cümlesini.

“Tarık’a minnettarım. Babamın meşgul olduğu bir anda telefonundan onu aradım ve bu kısa buluşmayı ayarlama şansımız oldu. Ama çok vaktim olduğunu sanmıyorum,” Bir anlığına bakışlarını yanımızdan akan trafiğe çevirdi. Şu an kırmızı yanıyordu ve arabalar yanımızda duruyordu. Farların ışığı kararmaya başlayan havanın içinde süzülüyordu.

Biraz ötemizdeyse karşıya geçen insanlar vardı, biz karşılıklı duruyorduk ve hayat bizden kimsenin haberi olmadığı bir sessizlikte akıyordu. “Babam yokluğumu fark ettiğinde ilk Jülide’nin evine bakmaya gelecektir.” diye devam etti bakışlarıyla hızlıca arabaları tararken.

Çok yakında o arabalardan biri Murathan’a ait olacaktı muhtemelen.

“Benim güzel Lara’m, neden benden uzakta duruyorsun?” Dalgınlığımdan yararlanıp hızlı bir hamleyle beni kendine çektiğinde bacaklarım bacaklarına değdi. “Yoksa kafanda bazı soru işaretleri mi vardı?”

“Senin yok muydu?” Benim güzel Lara’m cümlesinin kalbime darbe indirmekten başka bir işe yaramadığını gözlerime dolan yaşlarla fark ettim. Oysa olmasını istediğim bu değildi, güzel bir iltifatla gelen kalp çarpıntıları neredeydi şimdi? “Nasıl bu kadar normal olabiliyorsun? Her şey değişmedi mi, Mir?”

“Değişti ama artık daha kolay değil mi?” Söylediği dudaklarımdan fevri bir gülüş dökülmesine neden oldu. “Hayatına sıfırdan başlamışsın, üniversite kursuna yazıldığını söylüyor Tarık. Yepyeni bir geleceğin başlangıcı değil mi bu? Tamamen iyileştiğimde ben de sıfırdan başlayacağım. Babam üniversite okumam konusunda ısrarcı ki seninle aynı üniversitede olma düşüncesi epey cazip. İlk kez diğer insanlar gibi gerçekten normal bir hayat yaşayabiliriz seninle.”

Yaşayamayız, diyemedim ona. Baban seni benden uzak tutmak için elinden geleni yapacak, bizi birlikte görmek istemeyecek. Ve beni ona itiraz edemem. Sahip olduğu her düşüncede haklı. O seni benden daha çok hak ediyor, diyemedim Dantes’e. Ve bu kez benim babam hapiste. Her şey sıfırdan mı başladı yoksa hayat her şeyi döndürdü mü tersine?

“Gel buraya,” dedi bir anda kollarını bana dolayarak sımsıkı sarıldı. Sandalye beni kucağına sığdıracağı kadar büyük değildi ama bir şekilde bunu başardı. Saniyeler içinde onun kucağına yan oturmuş ve kollarının arasındayken buldum kendimi. Su gibi akıp giden arabalarından birkaçından bize değen meraklı bakışları fark etsem de bu Dantes’in umurunda değildi.

O an çok iyi fark ettim onun artık eski gücünde olmadığını. Bedenindeki zayıflığı, bitkinliği. Sımsıkı sarıldım ona, avuçlarımı sırtına bastırdım, her temasımda bedeni daha zayıf geldi. Yüzümü omzuna bastırarak yeni bir ağlama atağını bastırdım.

Onun kolları arasındayken zamanın durmaması kaçınılmazdı. Geçmiş karanlık bir kuyuya atılması gereken anılarla doluydu ve zamanın durduğunu hissettiğim o anda kalbim kuyudaki her anıyı ne yazık ki hatırlıyordu. “Artık çıktın mı o zindandan?” Sesi bir fısıltı gibiydi, gece de çökmüştü üstüne. “Başardım mı senin Faria’n olmayı?”

Bedeninin zayıflığına rağmen yüzüne baktığımda Dantes kadar Monte Cristo’nun varlığını da hissettim. Herkesten üstün olan Kont’un aslında özünde hala genç bir adam olduğunu herkes çok çabuk unutmuştu. Haksız bir şekilde bir zindana kapatılmanın ona neler yaptığını. Oysa ben hep anladığım için hayatıma Monte Cristo olarak giren adamı Dantes diye sevmemiş miydim?

Ve benim Dantes’imin yıllarca yaşadıklarından sonra zindanından gerçekten çıktığını hissettiği an, babasıyla normal hayatına dönebildiği zamanlar olmalıydı.

“Artık neredeyiz bilmiyorum ama orada olmadığımıza eminim.” dedim. Kollarının baskısı hafiflediğinde onu incitmemek için ayağa kalktım, buna izin verdi ama hala ellerimi tutuyordu.

Sahip olduğu özgür zamanlarını ondan almaması gereken ilk insan ben olduğum gerçeğiyse aramızda asılı duruyordu.

“If Şatosu’yla vedalaşmalıyız, Mir.” Bunu daha önce zaten yaptığımızı sanıyordum ama hayır, asıl esaretin bitmesi, babamın hayatımdan çıkmasıyla olmuştu. Her şey bittiğindeyse geriye kitabı kapatmaktan başka ne kalıyordu? “Ve bu, birbirimizle de vedalaşmamız anlamına geliyor.”

Bakışlarımı ondan ayırmamaya, inatla bana tutunmaya çalışan adama bakmaya devam edebildim çünkü o an hissettiğim şey kış mevsimine ettiğim bir vedaydı, anılarla dolu bir geçmişe veda ediyorsan da son kez görme arzusu duyardın.

Onu bir kapının dışında bırakacak olduğum düşüncesi bir çığ gibi üzerime çullandı. Ben iyi değildim, boğuluyordum, üşüyordum, titriyordum, terliyordum, düşünemiyordum, gücüm yoktu, ellerim ayazdaydı, gözlerimse o çığın altında kalmaya direnemeyecek duruma geldiğinde ve dudaklarımdan döküleceklere yenik düşecek korkusuyla ellerim yumruk oldu, tırnaklarımı teninde hissetmiş olmalıydı.

“Seninle asla vedalaşmayacağım, buraya seninle vedalaşmak için falan gelmedim.” Ses tonu itiraz kabul etmeyen bir tondaydı ama gerçekçi bir hamle yapacak olduğumda bana engel olamayacağını o da biliyordu, o yüzden bu kadar çaresiz görünüyor olmalıydı. “Bu bir veda olmayacak, sadece sana kendi gücümle gelecek güce sahip olmam için biraz daha sabırlı olmalısın.”

Onun bu halde olmasının sebeplerinden biri ben değil miydim?

Elbette itiraz edecekti ama buna zaten hazırdım. Günlerdir kafamın içinde kendimi hazırladığım gerçekler vardı. Ben özlemek nedir bilirdim ama özlemekten ötesi de vardı. Yüzünü boynuna gömdüğün bir adamın kokusunda derin bir uykuya dalabilirdin ama daldığın uykuların seni öyle derin kabuslara sürüklerdi ki artık ne zaman o kokuyu duysan uykuyu değil, daldığın kabustaki korkuyu bilirdin.

Evet bazı şeyler hep aynı kalırdı ama bazen de bazı şeylerin daha ötesi hep olurdu, sadece bunu görmek gerekirdi. Ben artık kalbimden ötesini de görebiliyordum.

Ve orası bana şöyle diyordu;

Birbirinize yeterince zarar verdiniz, bu kadarı yeterli.

“Bunun bir veda olması gerekiyor, Mir” dedim. Ses tonumdaki keskinlik yüzünün şokla çarpılmasına neden olsa da kendini çok çabuk toparladı.

“Hayır.” dedi sertçe. Devamında dile gelecek çoğu şeyi zaten yüz ifademden anlamıştı.

Hala teması kesmediği ellerimize düştü bakışlarım. “Kahve.” dedim bir anda fısıldarcasına. Hayalimde bana uzattığı bardaklardan biri avuçları arasında parçalara ayrılırken geriye sadece bir tane bardak kaldı. İçi kırmızıydı, içi kan doluydu. İçmem için beni orada bekliyordu. İçtiğimde yok olmadan önce sarhoş olacaktım, tüm dertlerimi unutacaktım. Her şey hiç yaşanmamış gibi olacaktı. Sonra her sarhoş insanın yaptığı gibi içimden gelenleri yalansız bir şekilde söyleyecektim.

“Üzgünüm.” Ellerimi hızla ellerinden çektim. “Yeterince acı verici şey yaşadık, dönüp baksana geriye. Sonu iyi biten hiçbir hikayemiz yok, ya sen beni yaralamışsın ya da ben seni. Bizim birbirimize iyi geleceğimiz bir evren yok.”

Belki de vardır, belki de başka evrenlerde zaten mutlu olduğumuz bir hayatın içindeydik ama bizim yaşadığımız evrende zaman bizi bir araya getirdiği her ana lanetler yağdırmış ve bizi pişman etmişti. Keşke umursasaydık. “Kendi yolumuza gitmenin vakti geldi.” Gözümden yaşlar dökülmesine engel olamadım.

“Bunu seni son kez görmeden yapamazdım,” Çaresizlik içinde kendimi sakinleştirmeye çalıştım. “O yüzden geldiğin için teşekkür ederim.”

Ne yapacaktım ki? Orada durup beni hayatına geri almasına izin mi verecektim aldığımız onca yaraya rağmen? Yeterince üşümeye mahkûm kalan ruhumuz bir başka savaşın soğuğundan darbe yemekten korkarken yüzümü kışa değil de yaz mevsimine dönmek zorundaydım.

O yüzden sırtımı döndüğüm Kış Askeri olacaktı.

“Hayır,” Dantes sandalyesinden kalkmak için bir hamle yaptığında sertçe başımı sallayarak onu durdurdum. Zaten karşı koyacak, bütün o yaraları yok sayacak kadar güçlü değildi. “Hem benim için göz yaşı döküp hem de bunları söyleyemezsin. Sen benden daha inatçı değil miydin?”

Babası hayatımıza dahil olmadan önce belki öyleydim. Ama artık hayatında benden daha önemli olması gereken bir adam vardı. Hala parmağımda takılı duran yüzüğü o farkına varmadan çıkarmıştım ve bir elini ters çevirip avucuna koyduğumda gözlerini sımsıkı kapatıp başını salladı. Buraya gelirken bunları yaşamayacağına çok emin olarak gelmişti.

“Bir zamanlar aynı zindanda konaklayan iki mahkûm olsak da gerçek hayatta gerçekleşemeyeceğimizi çok iyi biliyorsun…” Cümlenin sonuna eklemek istediğim Sevgilim kelimesi sessizlikle kuşandı.

Bir mevsime sırtını döndüğünde unutamazdın ki o mevsimi. Sırtında hep onun bıraktığı ağrılar olurdu ama nihayetinde yüzümü yaza, sırtımı kışa dönmeyi başardığımda iki mevsim arasından doğan bir yanılgıydım. Olmayanın başlangıcıydım. Kimsenin bilmediği yeni bir mevsimi geleceğimde yaratmanın telaşına kapılmak isterken ardımda bıraktığım mevsimlerin kalıntısıydım.

“Biz çoktan gerçekleştik ama sen bunu inkâr ederek zayıflık ediyorsun.” Başka zaman olsa beni zayıflıkla suçlamasına kızardım ama bu kez küçük bir gülümsemeyle kabullendim.

“Keşke gelmeseydim.” dediğindeyse yüzümdeki gülümseme dondu. “İlk kez beni sana geldiğime pişman ediyorsun.”

Bir mevsimi ardımda bırakırken sırtımda soğuğun ağrısını taşıdım o gece. “İleride başka şeyler için pişman olmaktan iyidir.” Birkaç adım geriye çekilerek ondan daha da uzaklaştım.

“Hayır,” Öfkesi çabucak yerini telaşa bıraktı. “Bir daha geri dönmeyecekmişsin gibi gitme.”

Anlamasını beklemiyordum zaten, onca yaşanandan sonra bazı şeyleri henüz olması gerektiği gibi her yönüyle düşünemiyordu. Beni istiyordu hayatında fakat babasının hayatını mahveden adamın kızı olarak Murathan’ın karşısında onunla durmanın benim için zorluğunun henüz zihninde yeri yoktu. Keza her şeyden çok sevdiği babasının beni hayatlarında istemediği gerçeğinin de.

“Ben,” Dantes’e baktım ve içimden sadece gülümsemek geldi. Kan şerbeti sarhoşluğunun bıraktığı bir etkiydi bu. Bir adım sonrasında yok olacağımı bilirken içimden geçenleri rahatlıkla söyleyebileceğimin güveniydi. “Artık kışı değil,” dedim. “Yine yazı bekleyeceğim.”

Caddenin karşısında hala Tarık ve Mihri’nin beklediğini gördüm. Bu, artık gidebilirim anlamına geliyordu. Bakışlarımı gördü ve nereye gideceğimi anladı.

Dantes’ten uzaklaşarak gerilemeye başladım ve henüz yaya yoluna adım atmıştım ki, “Dur!” diye bağırdı.

Durdum.

Çünkü gitmeden bir adım öncesi zaten durmaktan ibaretti. Durdum çünkü zaten şimdi karşı kıyıya koşup ondan çok uzaklara savrulacaktım. Durdum çünkü en hızlı kaçışlardan önce sakin bir soluk almalıydı insan. Durdum ama sebebi bana durmamı söylemesi değildi. Sebebi hala ondan duymak istediğim şeyler olması da değildi. Durdum çünkü insanlar gitmek istemediklerinde zaten durmazlar mıydı? O yüzden durdum ben de, o benden durmamı istediği için değil. Ben gitmek istemediğim için. Ama bu mümkün de değil.

Değil işte, öyle değil. Anla artık Lara, hiçbir zaman senin aklından geçenler gibi yaşanmıyor hiçbir şey. Kurguladığın gerçeklik, gerçek dünyanın yalanlarından başka bir şey olmuyor çoğu zaman. İşte biz buna yaşamak diyoruz. Bu yüzden yaşamak bu kadar zor işte. Öyle ya da böyle.

Sonra başımı çevirdim ve omzumun üzerinden ona baktım.

Bir şekilde, kaybettiğim her şeyle birlikte.

Bir gezegen olsaydım ve yörüngesinden çıkmış bir başka gezegen bana çarpsaydı bundan daha fazla sarsılamazdım. Bu kadar dağılırdım en fazla, çünkü fazlası yok olmakla sonuçlanırdı. Öyle güçlü bir şekilde değdi ki bana bakışları yok olmanın sınırına yaklaşan bir şekilde dağıldım ama yok olmadım.

Beni sonsuza kadar esir almasından korktuğum gözlerinden gözlerimi çektim ve yeşil ışığın yanmasını bile beklemeden kendimi yola attım. Görünürdeki arabaları umursamadan koşar adımlarla caddenin karşısına ilerlerken birkaç hıçkırık döküldü dudaklarımdan.

“Lara hayır, iyileşir iyileşmez kapına dayanacağım!” Dantes’in kulağıma çalınan son sözleriydi bunlar. “Seni bırakmayacağım!”

Bu nasıl mümkün oluyordu anlayamıyordum ama bazen birine bakmazken bile onun bakışları sizin üstünüzde olduğunda onun gerçekliğini tanıyabilirdiniz. Bu öyle bir şeydi. Dantes’in varlığı benim için gerçeklik tanımının da ötesindeydi.

Geri dönüp bakmadım ama anladım. Görmedim ama bildim. Dokunmadım ama tanıdım. Oradaydı, benimle birlikte.

Her şeyiyle. Tüm gerçekliğiyle bakışları sırtıma değen o adamın her şeyiyle birlikte bana gelmek istediğini bilsem de ondan giden kişi ben olmak zorundaydım.

Caddenin karşısına ulaştığımda, “Lütfen sağ salim evine döndüğünden emin ol.” dedim orada beni bekleyen Tarık’a. Ağladığım için kelimelerim korkunç derecede anlaşılması zor çıkmıştı. Eve geri dönerken adımlarımı hızlandırdım, koşmaya başladım hatta.

Orada beni bekleyen bir ev yoktu oysa, ait olduğum duvarlar yıkılmıştı. Geri alamayacağım bir adım attığını anlayan yanım çığlık çığlığa bağırıyordu ve onu susturamıyordum. Sevdiğim adamı terk ediyordum, çünkü sevdiğim her şey ona zarar vermişti, o da her parçasıyla bana. Senin yürüdüğün bütün yollardan yürümenin zorluğunu bilirim, diyebilmek isterdim ardımda bıraktığım adama.

Ama senin o yollardaki hislerine asla sahip olamam.

Bize ne hissettiğini söylemeyi ihmal etme!