Senin utanman benim yüreğimi dağlamaz;
Sen pişmanlık duysan da olanlar yalnız bana;
Sonnets/W. Shakespeare
༄
Bedenim ve ruhum bin parçaya bölünür,
Çünkü hayat meçhul bir düşün içindeki araftır.
Kimsesiz çöllerin rüzgârında savrulan sesimin,
Kaderi kum taneleri tarafından asılmaktır.
Binlerce kez kavuşulan,
Binlerce kez terk edilen,
Binlerce kez dokunulan,
Yıldızların serin nabzı kalbimdeki duraktır.
Gözlerimi kör eden bir ışığı dilesem de,
Gökten dökülen ışıltılar ruhuma hep ıraktır.
Ve gerçekliğin ağırlaşan perişanlığında,
Yaşadığım koca bir ıstıraptır.
༄
Bakışlarım ne zaman kırılmamış bir aynaya değse, kırılmış bir kız görüyorum.
O kıza bakıyorum, o kızı görüyorum, o kızı tanıyorum ve o kızı saklıyorum.
Ruhum bir mahkeme salonu olsa duvarları aynalardan inşa edilirdi. Hâkimler hükümsüz, avukatlar yetkisiz kılınır ve benim yargım kendi ellerimde can bulurdu. Suçun sahibi benken yargıyı başkasından beklemem aptallık olacağı gibi acımın sahibi benken sargımın başkasından gelmesinin de benim mahkememde yeri yoktu. Ruhum bir suça kurban giderse sorardım kendime; gerçekten istediğin bu suça meyletmek mi yoksa seni suça azmettiren bir başka ruhun varlığını görmezden mi geliyorsun?
Belli bir mühlet sonra gittiği yolu geri dönmekten başka çaresi kalmayan bumerang gibi, bakışlarımın dönüp dolaşıp denk düşeceği yer mahkeme duvarını kaplayan aynalardı. Gözlerimde, içinde gerçeğin filizlendiği topraklar vardı ve bu gerçek her nefes alışımda gözlerimin önüne cesetlerden oluşan bir heyelan misali yığıldı. Sonum olacağını bildiğim halde o aynalara bakmaktan hiç çekinmedim. Umutsuz bir arayış içinde lakin kimsenin gelip gerçek yargıyı gün yüzüne çıkarmayacağının bilincinde olarak kendi mahkememde yargılandım durdum. Mahkûmiyetin ve aklanmanın kimsenin umurunda olmadığı bu mahkemenin aynası ise gerçek hayattan başkası değildi.
Ruhumdaki dikiş tutmayan yaraları saracak kimsem olmasa da öyle sıkı sıkıya sarıp sarmalamıştım ki kendimi, yaralarımdan sızan kanlar asla dışarı taşmazdı. Ben acırdım ama kimse acımı anlamazdı. Ruhumu içime saklamışken, kimsenin beni iyileştirmemesinden dem vurmayacak kadar dirayetliyken, en büyük darbeyi hep kendi mahkememdeki aynalardan aldım.
Çünkü insanın kendi içindeki gerçeklerden kaçamayacağını bilmesi alabileceği en kuvvetli yargıydı. O aynalara baktım ve gözlerimde gördüğüm acı, binlerce yıl hapis yatmış olmaktan daha fazla canımı yaktı. Ve aynalarda gördüğüm gerçeklerin ruhumda bıraktığı sızı arttıkça körleşmeye duyduğum ihtiyacın susuzluğunda kıvrandım. Ama acımı sulayan her daim yine yansımalarımı ardına saklayan aynalardı.
Bir insan nasıl her seferinde bakmak istemediği bir şeyle göz göze gelirdi?
Bir insan yansımasına nasıl düşman kesilirdi?
Aynaya baktığında görmek istediği şeyi göremediği için mi yoksa bizzat o yansımanın kendine ait olduğunu bildiği için mi?
Kendiyle yüzleşmeye cesareti olmayan bakışlarım zaman zaman bana gözlerimi kapatmamı fısıldardı. Çünkü gördüğüm gerçeklerin sayısının artmasıyla zihnimde kımıldanan yığınların ağırlığı beni yorgun düşürürdü. Bazen keşke hiç beklemediğim bir anda infilak etsem ve tüm yüklerimden hızla kurtulsam diyordum. Aynalar parçalara ayrılsa geriye benden ne kalacaktı? Ama ayna orada durduğu müddetçe yok olmam mümkün değil.
Fakat kim bilir ihtiyacım olan şey aynaların parçalara ayrılması değil gözlerimin önündeki yansımayla yaşamanın bir yolunu bulmamdır.
Boynuma saplanan ağrıyı görmezden gelme çabalarım hükümsüz kaldığında elimdeki kalemi yavaşça bıraktım. Bir saati aşkındır oturmuş zihnime sığmayan düşüncelerimi sayfalara sığdırmaya çalışıyordum. Dirseklerimi masaya yaslayarak başımı eğdim ve parmaklarımı boynuma kaydırdım. Küçük hareketlerle boynumun tutukluğunu açmaya çalıştım.
Derin bir nefes aldığımda yorgunluğum nüksetti.
Kendimi hırpalamaya son vermem gerektiğini biliyordum ama düşüncelerim hiç bitmeyen telaşlarla sağa sola koşturup duruyordu. Başımı kaldırdığımda mutfak penceresine düşen yansımamla karşılaştım. Bakışlarım, dışarıdaki yaz manzarası ve kendi yansımama odaklanmak arasında küçük bir çelişki yaşasa da nihayetinde kendimi yansımamı izler halde buldum.
Dantes’in oyununda habersiz bir figüran olduğum o gece, Dantes beni evime bıraktıktan sonra yatağıma kıvrılmış ve bilinçsizliğe sürüklenene kadar saatlerce ağlamıştım. Sonunda ise kendimi derin bir uykunun kollarında bulmuştum. Hatta o kadar derin bir uykuydu ki ilk etapta acaba bayılmış mıydım diye düşünsem de uyuya kaldığım ihtimalini göz önünde tutmayı tercih ediyordum.
Bir film şeridi olan hayatımda, yeni bilenmiş bir makas şeridin ortasından bir parçayı kesmiş, yerine bir başka sahne eklemişti ama o sahne benim hayatımda hiç yer almamalıydı. Şerit akmaya devam ettikçe sürekli o sahne gözlerimin önüne gelip duruyordu. Bir daha asla eskisi gibi olamayacaktım.
Boynumdaki ellerimi indirdim ve bir avucuma çenemi yaslarken diğeriyle kalemimi sarmaladım. Sonra parmaklarımın arasında çevirmeye başladım. Neredeyse iki hafta olmuştu. İki haftadır her gün bir an önce gece olsun ve ben uykuya dalıp düşüncelerimden kurtulayım istiyordum. Ama bir yerde uykularım bile düşüncelerimi bertaraf etmede yetersiz kalıyordu. Durgun bir okyanus, tam ortasına düşen yıldırımı nasıl görmezden gelebilirdi ki?
Gelemiyordum. Lux için yazmaya başladığım satırların geldiği son nokta bunun en büyük kanıtıydı. Ne yazarsam yazayım paragraflarımın son cümlesi mutlaka gecenin hırsızı gözlere ve kandırılan bir kızın öfkesine evriliyordu. Onu neredeyse iki haftadır görmüyordum.
Tabi ki şu an iyileşmeye çalışan bir yaralı olduğu için ortalıkta görünmüyordu. Onca şeyin üstüne haliyle bir yerde suları durgunlaştırmak zorundaydı. Yaptığı şey için artık ona öfkeli bile değildim. İçimde ona karşı şahlanan duygularımın olduğu kutunun kapağı kapanmıştı. Sanki ne yaparsa yapsın artık bana ulaşmayı başaramayacaktı. Bakışlarımı pencereden indirip karalamalarımın arttığı deftere çevirdim. Kendimi mi kandırıyordum? Madem bu kadar boştum ona karşı, öyleyse neden kalemim onun varlığına saldırıp duruyordu?
“Birileri yeniden hayata dönmüş.”
Tarık’ın sükûnetli ses tonunu duymamla başımı kaldırdım. Koyu yeşile çalan gözleri gözlerimi buldu, sessizce ruh halimi çözmeye çalıştı. Bir şey söylemeden masanın diğer köşesindeki sandalyeyi çektiğinde önümdeki defteri usulca kapattım ve ondan uzağa kaydırırken bu davranışımı fark etmemesi için elimden gelen her şeyi yaptım ama gözlerine yansıyan hinliğe bakılırsa ne yaptığımı anlamıştı.
“Ne o?” Çenesiyle ondan saklayamadığım defterimi işaret etti. Çektiği sandalyeye oturduğunda soğuk yüz hatlarını ısıtan duygular yeşermişti. “Neler yazıyorsun ki alttan alttan saklamaya çalışıyorsun öyle?”
İması üzerine defterimi daha çok sarmaladım ve usulca dizlerimin üstüne koyup hiç oralı olmadım. Yarım yamalak cümlelerimin Tarık tarafından okunduğunu düşünmek utanç vericiydi. Kendimden eminken yazdığım satırların okunduğunu düşünmek bile beni utandırırken böylesi onun için bana sataşmanın harika bir yoluydu.
“Ne zaman yazdıklarım için sana hesap verdiğimi gördün?” diye tersledim onu. Ellerindeki bir yığın dosyayı gürültüyle masaya bıraktı.
“Dramatik iç dökmelerini merak ettiğimi falan mı sanıyorsun?” Sesindeki küçümseme yazarken hissettiğim her duygu için bir sızı sebebiydi.
Tarık’a göre kendi kendine yazan ve bunu başarıya dökememiş zavallı bir kız olmalıydım. Lux dergisinde çıkan yazılarımdan ya da sayısız roman denememden, hatta bir tanesini anlık bir heyecanla yayınevlerine yolladığımdan haberi bile yoktu. Dönüş yapılmamıştı elbette ama olsundu. Denemiştim nihayetinde.
“Sahi mi?” diye sordum yine de. “Merak etmiyor musun? Hiç umursamıyor musun beni ya da hayatımda olup biten şeyleri?”
Dudaklarından sadece alaycı bir gülüş dökülürken evrakları çalışacağı şekilde düzenlemekle meşguldü. Kafasını kaldırıp bana baksaydı ona karşı buzlarımı eritmeye hazır yanımı görebilirdi ama o kendi buzlarının arasında hep soğukta kalmayı tercih ediyordu.
“Bence ediyorsun,” dedim şansımı deneyerek. “Bir kitabın ismine duyduğun merakla, onun hakkında anlattıklarımı dinleyebiliyorsun. Kardeşin olarak beni de merak ediyorsun ve ne anlatsam dinlersin.”
“O kitap sadece bir denk gelişti.” Nihayet başını kaldırıp bana baktığında denk geliş diyerek ardına sığındığı o anları sanki yok etti kendi içinde ve anlamını kaybettirdi kendine. “Ve sadece sen bir kitabı bana anlat dedim diye bundan derin anlamlar çıkarıp bu anlamları bambaşka şeylere yoracak kadar…” Sustu ve kısa bir sessizlikte beni süzdü. “…garip olabilirsin.” diye devam etti cümlesine.
“Vay be…” Söylediklerini alaya alarak gülmeye çalışsam da içimde bir yerlerde hasar gören bir yanım hep vardı. “Birbirimize hakkımızda ne düşündüğümüzü söyleyeceğimiz o anlardan birinde miyiz? İnan bana benim de senin hakkında söyleyecek binlerce şeyim olabilir.” Hepsi de karanlık bir sokakla başlar. “Ama sen asıl bunları dinleyecek kadar cesaretli değilsin.” Ve o sokağa sızan kanla biter Tarık. “Kendi kendine bile konuşup dinleyemeyecek kadar korkak olduğun şeyler var senin.” Bunu anladım, bunu sen arkanı dönüp cesede bakmak istediğinde ama cesaret edemediğinde anladım.
“Öyle mi? Korkak mıyım ben?” Kollarını göğsünde birleştirip sandalyesine yaslandı, yüz ifadesinde korkunun esamesi yoktu aslında ama kalbini biliyordum bir şekilde, yıllarca uzaktan izleyerek tanıdığım bir adamdı o. “Bana bir örnek ver, bundan ya da şundan korktun Tarık de ve kanıtla bana.”
Şimdi yeniden karanlık bir sokaktaydım ve kalbim zehirlendiği anların acısını yeniden yaşıyordu. Yeşertilmeyi bekleyen bir umut patlayan bir silahla sonsuza dek yok olurken Tarık Solar o umudu öldüren insanlardan biri olarak hayatımdaki yerini alıyordu. Ama sonra sahne değişti. Vakit hala geceydi ve Tarık hala oradaydı. Silahlar çekildi yine kurşun bu kez benim dünyamı hedef aldı. Sonra Tarık’ı gördüm. Bu kez, arkasını dönmeye cesaret edemeyen o adam değildi, bu kez bana doğru koşmaya başladı.
Bakışlarımı tereddüt etmeden Tarık’ın gözlerine sabitledim. “Saldırıya uğradığımız o gece,” Duraksayıp değişen yüz ifadesine yerleşen ciddiyeti adım adım izledim. O geceye dair hatıralarımız artık ikimizin de boyunu aşıyordu. Aklına gelen ilk düşünce neydi merak ettim. “Saldırı henüz yapılmadan ama arabanın sesleri duyulduğunda seni gördüğümü hatırlıyorum.”
“Ee?” Artık biraz huzursuz hissetme sırası ondaydı. Anlamıştı, bu meydan okumayı kaybedecekti.
Gerçi bir cinayete sessiz kaldığını gördüğüm o geceden sonra Tarık daima bende bir şeyleri kaybedecekti ama onu tamamen kaybetmeyi istemeyen bir yanım hep vardı. Keşke zamanı geri alabilseydim.
“O kargaşanın ortasında seni net bir şekilde gördüm. Yanındakileri bırakmış bana doğru koşuyordun.” Ona istediği o cevabı verirken kendimi zafer kazanmış gibi hissetmekten ziyade yenilmiş gibiydim. “Bana zarar gelmesinden korkmuştun.” dediğimde başkasına gözünü kırpmadan zarar verebilirken bana zarar gelmesin diye o gece koşan adamı hatırlamak… karmaşık bir histi.
Tarık koyu yeşil gözleriyle uzun uzun bana baktı ve bu eylemin belki de bana ne hissettirdiğini anlamaya çalıştı. Sonra durgun bakışlarını üzerimden çekti ve bakışları pencereden dışarıya dönerken nefesleri ağırlaştı.
Bir cevaptan ziyada bir anıyı gözlerinin önüne sermiştim. Biliyordum, geçmiş onun için asla fidan yetiştirmediği bir tarlaydı. O, esasında çok az konuşan bir adamdı. Çoğu zaman onu sessiz ve karanlık yerlerde bir başına oturmuş, gözleri boşluğa dalmış halde görür ama hiç sesimi çıkarmazdım. Şimdi bakışları bir heyelana kurban gitmiş gibi bocalarken anılarını gömdüğü tarlada mahsur kalmış gibiydi. Ama bilmeliydi ki anılardan kurtulmak için anıları gömmek en aklıselim davranış değildi.
“Sana doğru koşuyordum.” dedi inkâr etmeden ve beni şaşkınlığa uğratarak. O an da toprakları çatırdayan bir tarlanın sarsıldığını hissettim. “Çünkü savunmasızdın.” Ama o tarlada anılar gün yüzüme mi çıkıyor yoksa yeni mi gömülüyor anlayamıyordum.
“Jülide’de öyleydi.” dedim asla değişmeyen katı yüz ifadesine bakarak. Bir evladın, annesinin güvenliğini bırakıp hiç haz etmediği birini savunmak uğruna bir koşuşa geçmesinin kayda değer bir karşılığı benim lügatimde yoktu.
“O, babamızın yanındaydı.”
Kalbim toprak altında kalmış gibi sıkışırken omuzlarımın çökmesine engel olamadım. Anlıyordum. Barbaros Solar’ın etrafı zaten korumalarla çevriliydi ve ona yakın olan birinin zarar görme ihtimali yoktu. Ama ben uzaktaydım. O an beni düşünen kişinin babam değil de Tarık olması kalbimi susuz bıraktı. Saldırı gerçek bile değildi ama gerçek olmayan şeyler de demek ki gerçekleri ortaya çıkarmakta işe yarayabiliyordu.
Nihayet Tarık bana döndüğünde ikimiz de mutlu değildik. Birinin diğerine karşı kazandığı bir üstünlük yoktu. Eşit derecede kötü hissediyorduk kendimizi ve hayata karşı aynı hayal kırıklığını paylaştığımız anlardan birindeydik. Hepsi babam yüzündendi.
“Lara…”
“Bir şey söylemene gerek yok.” dedim sessizce. Bakışlarım mutfak penceresine düştüğünde yansımamda hayal kırıklığının yüzüme nasıl taht kurduğunu usul usul izledim ve bu sahneden nefret ettim.
Kendime bakmaktan nefret ettim.
Beni düşünmeyen bir adam uğruna, değişen yansımalarımın bana gerçeği göstermesinden nefret ettim.
“Kimsenin hızlı düşünemediği bir andaydık. Şanslıymışsın ki Çağlar denilen adam…”
“Onun hakkında konuşmak istemiyorum.” deyip kestirip attım. Muhtemelen şu an beni görse kendini yeni bir zafer kazanmış gibi sayardı. Babamın güvenini kazanması yetmiyormuş gibi üstüne benim babama olan hislerimden de bir parça koparıp atmıştı.
Monte Cristo Kontu’na hayat verdiği için Alexandre Dumas’tan da nefret ediyordum.
“Neden?” Sorusu üzerine dalgın bakışlarım ona döndü. “Senin hayatını kurtardı. Neden onun hakkında konuşmak istemiyorsun? Ambulansa binip onunla yalnız kalmaya çok hevesliydin, bana meydan okuyacak kadar.”
İçimdeki karanlığı, yıldızları söndürerek zifirîye çeviren bir adam hakkında ne konuşabilirdim ki? Kime ne söyleyeceğimi bile bilmiyordum. Hiçbir şey hakkında net bir bilgiye sahip değildim ve buna rağmen verdiğim kararlar, tercihlerim en ağır şekilde sorgulanıyordu. Bazı şeyleri kaldırabilmek çok zordu. “Sadece o geceyi hatırlamak istemiyorum. O gece benim için zafer kazandığım hiçbir an an yok. Senin beni umursaman bile bir zafer değil benim için. Çünkü günün sonunda Tarık Lara’dan hep nefret eder.”
“Eh,” dedi umursamaz bir ruh haliyle. “Haklı olabilirsin.”
Kabullenişi sinirle soluyarak gülmeme neden oldu.
“Defolup gider misin Tarık? Benden uzakta da benden nefret edebilirsin.”
“Peki.” diye kabullenmesi şüpheyle kaşlarımı çatmama neden oldu. Tarık’la çok kısa bir an sessizce bakıştık ve ben daha ne olduğunu anlamadan hızla üzerime doğru eğilip kucağıma koyduğum defterimi kaptı.
“Tarık!” Hemen ayağa kalkıp eline uzanmaya çalıştım ama diğer koluyla bana engel oldu. “Şerefsizlik yapıyorsun, onu okumaya hakkın yok!”
“Edepsiz şeyler yazdığın için korktuğunu biliyorum.” dedi kahkahalarla gülerken. Bir eliyle beni zapt ederken diğeriyle usta bir hareketle defterimin son sayfasını açtı.
“Kafanı kopartacağım senin!” diye haykırdım. “Okuma diyorum sana.” Beni hiç umursamadan boğazını temizledi ve ciddi bir konuşma yapar edasıyla yazdıklarımı sesli okumaya başladı.
“Kalbim, içimde koca bir okyanus. Ruhum, içimde koca bir yangın. Kendi yarattığım bir ıstırabın pençesinden kaçmaya çalıştıkça önce kalbimdeki sularda boğuldum sonra beni sarmalayan ruhumun kollarında yandım. Ne bir kalbe ne de bir ruha sahip olmak istemediğim bir anda, bir adamın gözlerinin içine baktım. O gözler ki öylesine koyu, öylesine güzel ve bir o kadar da yıldızların katili olacak kadar adi. Hem de öyle pislik bir adi ki gözlerine şişler saplasam…”
Defteri en sonunda elinden kapmayı başardığımda hızla omzuna vurdum. “Şerefsizlikte seviye atladın.” dedim. Öfkemi canlı tutmaya çalışsam da içten içe ağlamak istiyordum. Hırslanmıştım ve mabedine izinsiz girilmiş gibi hüzünlüydüm.
“Etkilendim doğrusu, edebiyata yeni bir soluk getirmişsin. Kim o adi?” Yazdıklarımı yorumlamak istiyordu ve bundandır ki kıstığı gözlerini üstüme dikmişti.
“Kırmızı alarm! Kırmızı alarm!” Mihri’nin coşkulu sesini duyduğumda beni vermem gereken bir cevaptan kurtardığı için minnet duydum. “Lara!” diye bağırdı mutfak kapısından içeri dalarak. “Baskın yapmamız lazım. Kayra Patchland City’e gelmiş! Çok acil baskın…”
Mihri’nin bakışları benden sekip sandalyesinde kaykılarak oturan Tarık’a takıldığında dondu. Zaten nefes nefese kalmışken az önce az önce söylediklerini Tarık’ında duyduğunun farkına vardı ve utançla inledi. Tarık sırıtmaya başladı.
Mihri ellerini yüzüne kapattı. “Bana bunu onun da duymadığını söyle.” diye hayıflandı. Maalesef dercesine omuz silktim ama beni görmedi.
“Demek dominantlığı bırakmayı düşünmüyorsun.” dedi Tarık kelimeleri yayarak. “Mekan basacak kadar ileri gitmek… Vay canına Mihrimah, her geçen gün sana olan hayranlığım katlanarak artıyor.”
“Ama ben böyle işin içine!” Mihri ayaklarını pat pat yere vurarak hızla mutfaktan çıktığında Tarık keyifle bana bakmaya devam etti.
“Neden onu utandırıyorsun?” diye azarladım onu.
“Çünkü onu utandırmak küçük bir kız kardeşi utandırmak kadar keyifli.” dedi kollarını göğsünde kavuşturarak.
“Senin küçük kız kardeşin benim.” dedim hatırlatmak istercesine. Belki hatırlarsa Mihri’yi rahat bırakırdı. Kardeşim olmaya çalışmayı bırak demesine rağmen inkâr ettiği bu gerçeği her daim önünde sermekten ve onu kıstırmaktan büyük bir haz duyacaktım.
Tarık’ı orada bırakıp bahçeye çıktığımda “Sorun ne?” dedim Mihri’ye. Kapının önünde sabırsızca dolanıyordu. “Neden Patchland City’i basıyoruz. Ve Kayra’yı. Sadece masasına gidip ona katılamaz mısın?” Geçmişimizde çılgınlık yaptığımız anlar vardı ama buna yenilerini eklemek için doğru zaman mıydı?
“Ben onu öptükten ve o babama yakalandıktan ve o kaçtıktan ve o günden sonra benden kaçmaya devam ettikten sonra hiç görüşmedik.” dedi nefes nefese. Yine baştan aşağı siyah giyinmişti. Belki de tutkunu olduğu siyah, onun için doğal bir terapi yöntemiydi. “Ona korkaklık yapmak ne demekmiş göstereceğim. Ben onun kız arkadaşıyım!”
“Sakince gidip sorabilirsin de.”
“Asla. Onu kıskandıracak kadar cesur giyindim, bak.” Etrafında bir tur döndü. “Şimdi oraya gideceğiz ve ben ilk yalnız gireceğim. Haliyle beni görünce yanıma gelecek ama ben gitmesini istediğimi ve başkasıyla buluşacağımı söyleyeceğim. Kudursun biraz.” İçimi çekerek başımı iki yana salladım. “Sonra da sen gireceksin ve bir bakacak buluşacağım kişi sensin. Ama sen gelene kadar benden kaçmak ne demekmiş göstereceğim ona. Biraz korksun, insan sevgilisini bu kadar zaman bir başına bırakır mı?”
Mihri’nin coşkulu ruh halini dizginleyebilmek mümkün değildi. Bu yüzden motoruma atlayıp Patchland City’e doğru yol olmamız kaçınılmaz oldu. Oraya ulaşmamız çok sürmedi.
Motoru kaldırımın kenarına park eder etmez Mihri indi. Kaskını hızla çıkarıp kalktığı yere üstünkörü bir halde bıraktı. “Ben sana içeri gelmen için mesaj atana kadar sakın gelme.” dedi tehditvari bir tonla.
Kendimi tutamayıp kahkaha attım. “Sen de Kayra’nın içeriden sağlam çıkacağının sözünü ver. Çocuğu çiğ çiğ yiyecekmiş gibi duruyorsun Mihri.”
“Birazcık azıcık minicik çığlık sesleri duyabilirsin ama…” dedi masumane bir yüz ifadesiyle. “Sakın ben çağırana kadar gelme.”
“Mihri!”
“Ben de seni seviyorum!” diye bağırarak kafeye hızlı bir giriş yaptı.
Her zamanki gibi ben Mihri’den daha sakin davrandım. Kaskımı çıkarıp motordan indiğimde dağılan saçlarımı toparlamaya çalıştım ama ben toparladıkça daha çok dağıldılar. Nihayetinde boş verdim ve yavaş adımlarla kaldırıma çıkıp Mihri’yi beklemeye başladım.
Uzun zaman sonra ilk kez dışarı çıkmıştım ve içimi huzursuz eden bir duyguyla boğuşuyordum. Etrafıma bakınmak ve gecenin hırsızı bir çift göz tarafından izleniyor muyum bakmak istedim. Dantes’in yokluğu adını koyamadığım bir duyduydu. Bakışlarım hemen önümde duran arabanın ön camına düşen yansımama takıldı. Yüzümde mutsuz bir ifade vardı. Artık bu ifadeyi yadırgamıyordum. Gülmek için insana bahşedilen o ışıktan geriye bir şey kalmadığında, son kalan seçeneğe tutunmaktan başka çarem var mıydı?
İhtimallerin hiç bitmeyeceği bir denizde yüzüyor olsam da yaşamam için uygun görülen ruh halleri belliydi. Tanrı gülmemi istese, bana başka yaşantılar sunmaz mıydı diye çokça düşünür olmuştum son zamanlarda. Ama belki de benim sınavım buydu. Gülümsemelerimin yansımadığı bir aynaya bakıyor olsam da gülmeyi unutmamam gerekiyordu.
Ama mutsuzdum. Çünkü güvenmek istediğim bir adam tarafından kandırılmıştım. Onu sarıp sarmalamış ve yaralarını kucaklamıştım. Birisinin yaralarını sahiplenmek onu anlamanın en iyi yoluysa eğer, Dantes ne yazık ki beni hiç anlamamıştı. Bu yüzden kapanmayan yaralarımdaki sızıyı çok derinden hissediyordum.
Ben dalmışçasına yansımama bakarken önünde durduğum arabanın camı yavaşça inmeye başladığında dondum kaldım.
Hayır, hayır, hayır!
Saniyeler içinde cam gözlerimin önünden yok oldu ve yerini kehribar rengi bir çift göz aldı. Kalbim kulaklarımda atıyordu ve sanırım bedenim utançtan uyuşmuştu.
Ve beni asıl şoka sürükleyen şey karşımda duran adamın Kerem Kuzgun oluşuydu.
Ona bakarken yabancılık çeken bir yanım kim olduğunu anladığında bir dosta rastlamanın mutluluğuyla alt edildi ama bu duygu o anki utancımı alaşağı etmeye yetmedi. Kerem dirseğini pencereye yaslayıp çenesini avuç içine yerleştirdi ve bir film izler gibi kısılmış gözlerle bana bakmaya başladı. Ama dudağının kenarındaki haylaz gülümsemeyi saklamıyordu. Utandığımı anlamıştı.
İki elimle kaskımı sıkı sıkıya kavramıştım ama ne yapacağım hakkında en ufak bir fikrim yoktu. Bakışlarımı sağda solda dolaştırdım ama ona döndüğümde kendimi içinde bulduğum durum aynıydı. Acaba usulca kaskı başıma geçirip onu hiç görmemiş gibi yapsam varlığımı unutur muydu?
“Lara.” Adımı duyduğumda bir kurtarıcıya kavuşmuş gibi hızla sesin geldiği yöne döndüm. “Abim kızlara dik dik bakıp onları utandırmaya bayılır. Seni alt etmesine izin verme.” Ayaz dost canlısı sesini duymamla şaşkınlık içinde ona döndüm.
“Sen neden çıktın kafeden? Kayra’yı niye Mihri’yle yalnız bırakıyorsun?”
“Bana ne ya,” dedi omuz silkerek, yavaş adımlarla yanımıza geldi. “Mihri gideyim bana gizli sinyaller gönderip duruyordu. Kayra da bir zahmet kız arkadaşından kaçamayacağını öğrensin artık.” Bir kolunu omzuma attı ve, “N’aber abi?” dedi arabadaki adama. “Liseden yeni mezun olmuş kızlara sarkmıyorsun ya?”
“Yo yo hayır, aksine ben onu rahatsız ettim istemeden. Şimdi de özür dileyip gitmek üzereydim.” dedim telaşla. Kendimi bulduğum bu garip duruma mı şaşırayım yoksa Kayra ve Ayaz’ın kardeş çıkmasına mı bilemiyordum. Kayra hayatımıza dahil olduğu günden bu yana Ayaz’ı da tanırdık ve demek ki Kerem’e de bu kadar yakınmışım bunca zaman.
“Kardeşimin arkadaşısın ve benimle tanışmadan mı gidiyorsun Tweety?” Bana mı Tweety dedi diye anlamak için etrafıma bakındım, sanırım bana diyordu. “Kerem ben,” Arabanın içinden bana elini uzattığında kafamda aynı anda binlerce şey dönüyordu. Beni tanımıyordu, elbette tanımazdı çünkü gizlenmek için elimden geleni yapmıştım.
“Lara ben de.” diyerek uzattığı eli tuttum. Elbette onu tanıyordum çünkü tam bir takipçi gibi davranarak tüm sosyal medya hesaplarına bakmıştım.
Ve şimdi ona bakmaktan kendimi alamıyordum. O benim satırlarımın insanlarla buluşmasını sağlayan kişiydi. Kerem’i görene kadar fark etmemiştim fakat ben kesinlikle ona hayrandım.
Saçları uzundu. Hatta benimkinden bile daha uzundu. Dağınık bir şekilde hepsini arkaya itse de yüzüne firar eden tutamlar vardı. Bir Historical Romance başrolüne benziyordu. Diğer yandan o kadar doğal ve tanıdık geliyordu ki bir an ona Nihil olduğumu söylemek için yanıp tutuştum. Nihil olduğumu öğrenirse ne yapardı çok merak ediyordum. İçimden bir ses öğrendiği an gitmeme asla izin vermeyeceğini söylüyordu. O benim sırdaşımdı. Beni tanımamış olsa da şu an karşısında durup ona tanıdık bir gözle bakmak harikaydı. Acaba Dantes de benim karşıma çıktığında hissettiği şeyler benim şimdi ki hislerime mi benziyordu?
Aklıma Kerem için belirlediğim parola geldi. Hiçbir şey olmadığıma öyle eminim ki beni ancak hiçliğe inandığında tanıyacaksın.
“Güzel motor, Tweety.” dedi kaldırım kenarındaki motorumu işaret edip. Az önce adımı hiç duymamış gibi aklına estiği şekilde seslenmeye devam ediyordu bana. “Senin gibi tatlı bir kızın binmek için o koca canavarı tercih etmesinin bir sebebi var mı?”
Motor kullanmayı öyle çok seviyordum ki araba kullanmak aklıma bile gelmiyordu. Ayrıca sadece motor ehliyetim vardı, henüz araç ehliyeti alamamıştım.
“Motor kullanıyorum çünkü…” dedim motoruma sevgi dolu bir bakış atıp. “Rüzgârı yüzümde hissetmek her seferinde korktuğum bir düşmanı alt etmişim gibi hissettiriyor.”
“Savaşçı bir Tweety.” dedi takdir edercesine. “Savaşçı ruhları severim.” Mücadele ediyordum ama ne kadar savaşçı olduğumu bilemiyordum. Ayaz’a küçük bir bakış attı. “Bak da biraz feyz al.”
“Konunun benimle alaka seviyesini hiç anlayamadım.”
“Kayra senin en yakın arkadaşın değil mi? Öfkeli bir kız arkadaşla onu yalnız bırakıp buraya kaçmışsın.”
Küçük bir kahkaha attım. “Tabi sen Mihri’nin kafasına koyduğu şeyleri yaparken nasıl bir kişiliğe büründüğünü görmediğin için nasıl rahat konuşuyorsun böyle.”
“Değil mi yahu?” Ayaz da gülerek coşkuyla bana katıldı. “Kız tam bir panter. Kerem belli etmiyor ama korkuyor ondan.”
Ayaz’ın karnına küçük bir dirsek attığımda yalandan inledi. “Abartma istersen. Mihri sadece çok aşık bir kız. Kayra da çok aşık bir erkek gibi davranıp Mihri’den kaçmasaydı bugün bu baskını yapmazdık.”
Bir süre daha orada ayaküstü sohbet ettik ve ben kendimi sohbetin doğal akışına kaptırdım. Kerem ile dostluk kurmak çok kolay gibi görünüyordu. Hiç yüz yüze gelmeden samimi oluşumuzdan anlamalıydım zaten bunu. Ve eğer bu karşılaşmalar artmaya devam ederse ona kim olduğumu söylemem gerektiğinin farkındaydım, ondan bunu saklayamayacak olduğumu bilecek kadar kendimi tanıyordum.
Telefonum çalmaya başladığında sohbete ara verip sırt çantamı alt üst ederek telefonumu çıkardım. Jülide arıyordu. Hiç istemediğim halde çağrısını yanıtlayıp telefonu tedirginlikle kulağıma götürdüm.
“Nerdesin sen?” Jülide’nin ses tonu çok sertti. Telefonu suratına kapatma isteğime güç bela karşı koydum. Bir kez olsun aramızda soğuk rüzgârlar esmeden iletişim kurmayı başaramıyorduk. Bunun için onu suçluyordum, eğer bana karşı yaklaşımı daha sıcak olsaydı onu reddetmezdim. Ama o beni her zaman reddetme taraftarıydı.
“Mihri’yle dışarıdayım.” dedim, biraz adımlayarak Ayaz ve Kerem’den uzaklaştım.
“Bugün Atilla Karaman’a yemeğe gideceğimizi bilmiyor musun?” Derin bir soluk aldı. “On beş dakika içinde bizimle evden çıkmaya hazır olacaksın.”
“On beş dakikaya yetişmem mümkün değil.”
“Lara, on beş dakika içinde evde hazır olmazsan kendini yarın benim ofisimde stajyerlik yaparken bulursun ve bu konuda Barbaros’a asla söz hakkı bırakmam.” diyerek telefonu suratıma kapattı.
“Bir sorun mu var?” diye sordu Ayaz.
“Hayır ama acil eve dönmem gerekiyor.”
“Eee, Mihri?”
“Durumu sen açıklarsın ve acil bir durum olursa müdahale edersin.”
“Edemem!” diye isyan etti Ayaz.
Onu duymazdan geldim. “Tanıştığıma memnun oldum.” dedim Kerem’e dönüp. “Biz hep buralardayız, arada Ayaz’la uğrayabilirsin.” Uğrasın istiyordum çünkü onunla görüşmeye devam edebileceğimiz güzel bir arkadaşlık kurmak harika olacaktı.
“Zevkle.” dedi Kerem bana göz kırparak.
Daha fazla vakit harcamadan motora bindim. Yetişebilmek için olması gerekenden biraz daha hız yapmıştım. Bahçeye giriş yapar yapmaz kendimi motordan attım ve önce ben çimlerin üstüne devrildim, sonra motorum diğer tarafa gürültüyle düştü.
“Hadi Lara, bundan daha iyisini yapabilirsin.” Tarık’ın keyifli ses tonunu duymamla burnumdan soludum. Salonun penceresine çıkmış maç izler gibi beni izliyordu.
“Senin başka işin yok mu?” diye bağırdım. Ayağa kalkıp motoru doğrulttum ama dengesini sağlayamadığımı birkaç adım uzaklaştıktan sonra fark ettim.
“Tut onu kızım!” diye tezahürat yaptı Tarık. Tutamadım. Motorum yeniden devrildiğinde sinirlenip onu öylece bıraktım ve eve doğru koşturdum. Tarık arkamdan hala gülüyordu. Koşarak eve girdim ve merdivenlerden tırmanırken “On dakikaya hazırım.” diye bağırdım. Birilerinin beni mutlaka duyacağını biliyordum. Hava sıcak olduğu için terlemiştim. Önceliğimi kısa bir duş almaktan yana kullandım. Uzun uzadıya kıyafet seçme lüksüm olmadığından ama zihnimdeki karmaşanın zaten bir fikri olduğundan limon sarısı elbiseme uzandım.
Dantes’in sesini ilk duyduğum gün giydiğim elbise. O kabinin içinde sıkışıp kalmışken, aynaya yansıması düşen limon sarısı elbisem. Bu elbiseyi giyerek kimseye vermeye çalıştığım bir mesaj yoktu ama aynanın karşısına geçtiğimde gördüğüm kızdaki farklılık bana mesajın kendim olduğunu söylüyordu.
Sırt çantamı değiştirip yerine zincirden bir askılığı olan küçük çantalarımdan birini aldım ve omzuma çaprazca taktım. Sandaletlerimi geri giydim ve koşarak aşağı indim. Saçlarımı kurutmamıştım çünkü kısa süre içinde kendi kendine kururdu.
Dışarı çıktığımda güneşin feri sönmüş, durgun bir ikindi havası vardı. Evimizin önü kalabalıktı. Tedbiri elden bırakmayan babam, güvenlik önlemlerini iki katına çıkarmıştı. Herkes arabasına yerleşirken benim Tarık’ın arabasına binmemi kimse sorgulamadı. Bahçeden çıkarken gördüğüm son şey devrilen motorumun kaldırılıp, yerine güzelce park edildiğiydi.
Yolculuğumuz boyunca keyfi yerinde olan Tarık’ın sayısız bana sataşma çabası havada kaldı. Koşuştururken ve başka şeylerle uğraşırken aklıma gelmeyen düşünceler, şimdi Dantes’e doğru yola çıkmışken benden önce çoktan yolları aşındırmışlardı. Onunda orada olacağına dair içimde büyüyen his beni hiç yalnız bırakmıyordu. Ve içinde açılan boşlukları nasıl dolduracağını bilemeyen tarafım bu yüzleşmeye hazır değildi.
Ama Dantes bütün adımlarını benim hazır olup olmadığımı umursamadan atıyordu. Bu yüzden Atilla Karaman’ın büyük evinin bahçesine girdiğimizde Çağlar Mir Güzyeli’nin arabasını görmek beni şaşırtmadı. Sadece birkaç anıyı tetikledi belki ama hislerimin bundan öteye geçmesine izin vermedim.
Atilla Karaman gerçekten varlıklı bir adam olmalıydı. Kapısı biz daha zile basmadan açıldı. Ailemden biraz geride duruyordum. Bizi orta yaşlı bir kadın karşıladı. Ailem eve girip gözden kaybolduğunda ben hala kapının önünde bocalıyordum. Hazır değildim.
Kalbim kırıktı ve onu gördüğümde ne hissetmem gerektiğini bilmiyordum. İçeri girdiğimde kafam karmakarışıktı. Kapıyı ardından kapatan kadın benden önce giderek koridorda kayboldu ve muhtemelen onu takip etmemi bekledi. Ben de öyle yaptım. Dantes buradaydı, kendi isteğimle değil ama kendi ayağımla yine ona gelmiştim.
Koridorun sonuna ulaştığımda içime dolan bir ürpertiyle adımlarım yavaşladı. Görünmüyor olsa da hissedilen bir varlığın tam arkada olduğunu bilmek gibi yalnızlığımın artık bana ait olmadığını anladım. Bileğim sıcak bir elin işgaline uğradı ve dengesizliğim karşı koymama engel oldu. Ayaklarım birbirine dolanırken sol yanımda hissettiğim baskıyla yana sürüklendim ve yeniden dengemi sağladığımda kapanan bir kapı sesi duydum. Sırtım sert bir yüzeyin temasıyla buluştu. Ardından özgür kalan bileğim halsizce yana düştü.
Gözlerimi kapattığımda olan bitenin gayet farkındaydım. Dantes, tam önümde duruyordu ama onu görmeye hazır olamayan tarafım bana gözlerimi kapatmamı emretmişti. Çok yakınımda olduğunu burnuma dolan o kendine has kokusundan anlayabiliyordum. Onun bende bıraktığı izlenimler pek çok kez değişse de kokusu hep aynı kalıyordu. Ya da gecenin hırsızı gözleri.
“Gözlerini açmayacak mısın?” diye sordu yumuşakça. Sesindeki insanları kolayca ikna eden o tını savunma duvarlarıma çarptığında iradem sendeledi. Sesinin yokluğuna alışamayan ruhum, tüm kızgınlığına rağmen yeniden onun sesine kavuşmanın sevincini tadarken bu hissi içimden söküp atabilmeyi diledim.
“Sana bakmak için mi?” Kendime o gece olanları anımsama emri verdim. Uykuda bile değilken kâbusa dönen hayatımın sorumlusunun, şu an ona bakmamı isteyen adam olduğunu hiç unutmamalıydım. “Daha neler.”
“O zaman sonsuza kadar böyle dururuz ve ben sana bakmaya devam ederim. Nasıl olsa sen beni görmüyorken sana bakmaya alışkınım.” Artık, ben de onu görmüyorken onun bana bakmalarına alışkındım. Şimdiye kadar hep onun tercihi olduğu için böyle yaşamıştık. Peki ya onun bana baktığını bildiğim halde ona bakmayı reddedersem ne yapardı?
“Özlemişsindir beni.” dedim kırık bir alayla. “İki haftadır görüşmedik nasıl olsa.”
“Sen,” Tok sesi kulaklarıma dolduğunda nefesi şakaklarımda yeni bir ülkeyi keşfeden gezginler gibi dolaştı. “Beni iki haftadır görmeyen sensin.”
Kast ettiği şey üzerine gözlerim yüzleşmek istemediği bir gerçeğe rağmen usulca açıldı ve günler sonra ilk kez Dantes ile göz göze geldim. Virane olmak isteyen bir ruhu kaybetmek istemeyen gözleri, anılardan bir kelepçe taktı bileklerime.
“Ne istiyorsun benden?” Bakışlarım yüzünü çevreleyen sınırlarda dolaştı lakin onun simasında bir gezgin olmaktan korkan tarafım hep bir adım geride kalmamı söyledi. Ruhum bakışlarının dalgalarında alabora olan bir tekneye dönüşürken içimdeki boşluklara bir hırsız gibi izinsizce sızdı. Her acımı tanıdı, her hüznümü gördü ama onları sarmak için bir çabada bulunmadı. Sırtımın kapıya yaptığı baskı arttı, avuç içlerimi kapıya yaslayıp serinliğinden nasiplendim.
“O soruyu sorma.” dedi yutkunarak. Kendi düşüncelerini ok gibi kalbime sapladığı oyununda benden kelimelerimi esirgememi beklemesi nasıl bir tercihti? O, sorular bile sormadan saldırmış ve cevap veremeyecek kadar zayıf düşmemi sağlamıştı. Şimdi yeniden ayağa kalkabilmek için bana sunması gereken bir izaha ihtiyacım olduğunu biliyor olsa da o cevaba tutunmama hiç izin vermedi.
Yüzünde ilk kez gördüğüm sakalları, yirmi yedi yaşındaki adamın olgunluğunu otuzdan öteye sürüklemişti. Beyaz tenine geceden kalma bir karanlık düşmüş, ruhu gibi bedenide gölgelenmişti. Benim yüzümü terk eden morlukların yeni meskeni gözlerimin önünde duruyordu. Geçen günler bana kıyamamış, ona acımamıştı.
“Yaraların iyileşti mi?” Gerçek olmadığını yalnızca benim görmeme izin vererek, beni yaralayan yaraları. Gözlerini daha iyi görebilmek adına başımı kaldırdım. “Artık daha mı iyisin?” Onun canını yakabilmek için kelimelerden başka ne vardı elimde? Ama anlamıyordum, ona sıktığım her kurşunda neden bende yaralanıyordum?
“Bazı yaralar hiçbir zaman iyileşmez.” Gözlerinde adını koyamadığım duygular cereyan etti ama onları yakalamama izin vermedi. Bahsettiği yaraların bedenine saplanan sahte bir kurşundan ibaret olmadığını hissettim. “Ama artık daha iyiyim.” Bu iyiliğin tanımına geçmişi ya da geleceği değil, tam da gözlerimin içine baktığı şimdiyi sığdırdı.
“Kuklacı…” diyecek oldum ama gözlerinde çakan şimşekler geceyi aydınlattığında sustum.
“Kuklacıyı siktirtme bana.” Sesindeki hiddet tereddütlerimi alazladı ama yok etmesi o kadar kolay değildi. “Oyun falan oynadığım yok şu an.”
Yine de bunu bilmek rahatlatıcıydı ama söz konusu o olduğunda artık bir gerçeği yaşayabileceğimize olan inancım yerlerde can çekişiyordu.
“Lara.” Yönünü şaşıran titrek bakışlarımın kapısını bir misafir edasıyla açtı. “Keşke görmeni istediğim şeyleri sana şu an gösterebilecek kadar cesur olabilsem.” Rüzgâra direnmeye çalışan gözleri, fersiz bir yaprak gibi tutundu gözlerime. Kaybolmamak için tek çaresi bana bakmaktı, geri kalan her şeyi yok saydı ve yerimde rahatsızca kımıldanmama neden oldu. Oysa ben ona bakarken düşüncelerim bozuk plak gibi cızırdıyor ve çoğunlukla kana bulanmış olmasına rağmen kahkaha atan adamı görüyordum.
Beni aldatmasını unutamıyordum ve unutmak da istemiyordum.
Aramızda uzayan sessizlikte bir şeyler söylememi, adını söylememi istediğini biliyordum. Ama onun Monte Cristo Kontu olduğunu kabullendikten sonra bir isme yüklenen anlamın ne kadar önemli olduğunu anlamıştım. Nihayetinde ona bir şekilde hitap etmem gerçeğini de göz ardı edemezdim.
Bu yüzden önce derin bir soluk aldım ve usulca verdim. Sonra bir soluk daha aldım ve nefesimi verirken “Mir.” dedim kendimden emin bir sesle. Dilim alev almış gibi hararetlenmişti ve Dantes afallamıştı.
Ve benim o an tek düşündüğüm dilimden Mir ismi dökülmesine rağmen kafamda neden hala onu Dantes olarak andığımdı.
“Az önce bana Mir mi dedin sen?” Duymuştu ama inanması güçtü. Gözlerinde parıldayan ışıkları saklayamamıştı. Yalnızca bir isim niçin onun için böylesine önemliydi?
“Ne dememi bekliyordun? Bir şeyler demem gerekiyordu değil mi?” Bir ışık nasıl söndürülür bunu ondan öğrenmişken gardımı aldım ve taarruza başladım. Çenemi dikleştirdim ve titriyor olmasını umursamadığım ellerimi omuzlarına yerleştirdim. Bir zamanlar avuçlarımın güçlü omuzlarında nasıl duracağının hayalini kurmuştum ama bu hayalin gerçekleşme şeklinin böyle olacağını asla tahmin etmezdim. Beyaz tenim siyah takım elbisesine tezattı. Teninin sıcaklığı avuçlarımı yakmıştı. Saldırıya başlamıştım başlamasına da zırhımı giyip giymediğimi bilmiyordum. Dantes’in bakışları bunu gerçekten yaptın mı der gibi omuzlarına konan ellerime baktı.
“Monte Cristo Kontu mu deseydim? Hak ettiğin isim bu ama seni her çağırdığımda, senin için üç kelimeyi feda etmeye değer mi?”
Omuzlarından ayrılıp bana dönen bakışları söylediklerimin ağırlığında donuklaştı. Yüzünde yeşeren gülümseme köklerinden söküldüğünde artık kurak bir araziyle baş başaydı. Benden yana beslediği ümitleri ayaklarımın altına almakta o an için bir sorunum yoktu.
“Çağlar Mir? Üç kelimeyi bırak üç heceyi bile senin için harcayamam.” dediğimde artık gözlerinde ışıklardan eser yoktu. O nasıl yıldızları benim kalbime gömmüşse, ona da benden bir hatıra kalsın istiyordum. Bedeni gerildiğinde omuzlarını daha çok sıktım ve sırtımı kapıdan ayırarak aramızdaki mesafeyi azami bir çabayla asgari seviyeye indirdim. Başımı biraz eğecek olsam göğsünde çırpınan kalp atışlarını duyabilirdim.
“Dantes? O isme layık olmadığını zaten en güzel şekilde kanıtladın.” İçime çöreklenen bir korku zaferimi tökezletti. Bu, onun gözlerine bakarak son Dantes deyişim miydi? Bu ihtimal neden böylesine derin bir sızıyı içime bırakıyordu?
“Bundan sonra Mir diyeceğim sana.” Bu savaşta ne kadar ileri gidebileceğimi merak eden cesaretim ellerime sıcak bir sızı yolladı. Bundan aldığım güçle avuçlarımı biraz daha kaydırarak ensesine yaklaştırdım. Şimdi neredeyse kollarımı onun boynuna dolamış vaziyetteydim. İlk kez bir erkeği kolları arasına alan bedenim, bunun gerçek bir savaş olduğuna o an gerçekten ikna oldu. Silahlara ya da zırhlara ihtiyacımız yoktu. Sadece onun gözlerine bakabilmek bile benim için başlı başına bir savaştı. Fırtınadan kaçarcasına hızlanan kalbime sakinleşmesini söylemiyordum çünkü kaçmak istediğim hiçbir fırtınada zaferim kazanmak olmamıştı.
“Bir illetmiş gibi her seferinde tek nefeste kurtulacağım adından, Mir.” dedim gözlerimiz birbirine karışırken. Güçlü duruşuna rağmen düşmanının hamlesini merak eden gözleri bu savaşta durgundu. Ama belimin üstünde avuç içlerinin varlığını hissettiğimde durduğu kadar güçlü görünmediğini anladım. Tüy gibiydi, çok hafif bir dokunuştu ve hangimizin düşmemesi için bana tutunduğunu bilmiyordum.
“Çünkü benim nazarımda,” Ayak parmaklarımın ucunda yükseldim ve dudaklarımı kulağına yaklaştırmak için omuzlarına tutundum. Yanağının saçlarıma izinsiz bir dokunuşla saldırması beni caydırmadı. İçine çektiği nefeste ruhumdan bir parça koparıp aldı ve yükselen göğsünde yeni inşa ettiği bir mahzene sakladı. “Sen bundan daha fazlasına layık değilsin.”
Yıldızları saklamak istediğim bir gökyüzünü kendi ellerimle parçalara ayırmıştım. Bulutlar dağılmış, yıldızlar dökülmüş ve ay göğün bağrından sökülmüştü. Ellerimi omuzlarından indirirken kendimi zafer kazanmış gibi hissetmememin bir açıklaması olmalıydı. Kim yapacaktı bana bu açıklamayı? Dantes’in zaten yumuşak olan tutuşundan usulca sıyrıldım. Sırtım yeniden kapıyla buluştuğunda kendi eserime baktım.
Bedeni sağlamdı belki ama ruhu benim gibi gerçek bir yara alsın istemiştim. Zafer kazanmış gibi hissetmesem de asla söylediklerimden pişman olmamayı kendime tembihledim. Sen acı çekiyordun dedim. Ambulansın içinde çırpınıyordun ve o arkasını dönüp gitmişti.
“Benim tatlı Yalan Yıldızım,” Yüzündeki anlam veremediğim ifade de kendine yeni ışıklar buldu. Biraz önce belimi kavrayan avuç içlerini başımın iki yanına yaslarken beni bir tekerrürü yaşamaya itti. “Sözlerinin içimdeki bütün ışıkları söndürdüğünü sanıyor olsan da,” Karşımda duran adam, bir demirden inşa edilmiş gibi güçlüydü. Ama ben onun ruhuna saldırmıştım ve bundan mütevellit biraz olsun yıkıma uğramasının hayalini kuruyordum. “Sen yanımda olduğun sürece karanlıkta kalmam mümkün değil.”
Benim onun yanındayken karanlıkta kalacağım ihtimalini biliyor olsa da görmezden geliyordu. “Senin yanında olmak istemediğimi biliyor olmana rağmen mi, Mir?”
Çok küçük bir an yüzü kasıldı ve hemen kendini toparladı ama ben göreceğimi görmüştüm. “Söylediğin hiçbir şey canımı yakamaz Yalan Yıldızım. Çünkü seni böylesine kendinden emin görmek benim için bir gurur.”
Söylediklerini hiç umursamayacak kadar keyfim yerine gelmişti. “Bunca zaman adını söylediğim anın hayalini kurdun ama şimdi adını söylememden pek hoşlanmamış gibisin, Mir.” dedim dudaklarımda filizlenen gülümsemeyi minnetle kabullenip. İşte bu gerçek bir zaferdi. Fakat kiminle karşı karşıya olduğumu unutmamam gerekiyordu.
“Bu,” Gecenin hırsızı gözlerinde bir kıvılcım peyda oldu. “Daha çok,” Özenle seçtiği kelimeleri dudaklarını hırpaladı. “Adımı,” Bakışları tutunduğu gözlerimi bırakmadı. “Ne yapıyorken,” Solgun teninde heyecanlı kımıltılar vardı. “Söylediğine bağlı.” dedi usulca.
“Kes şunu.” İmalar barındıran cümlesini hemen kesin hükümle yargıladım. Kollarını ittiğimde bana karşı koymadı. Yanından uzaklaşırken bir mutfakta olduğumu yeni fark ediyordum. “Buraya kendi isteğimle gelmedim.” Bunu bilmesi gerekiyordu. “Son yaptığın şeyden sonra seni görmek gibi bir gayem hiç olmadı.”
“O yüzden mi her dışarı çıktığında bakışların fıldır fıldır dönüp duruyordu? Kabul et, seni izleyip izlemediğimi merak ediyordun.”
“Neyse ki bu durum yalnızca merakta kaldı. Hiçbir zaman seni görme arzusuna dönüşmedi.” Mutfaktan çıkmak istiyordum ama kapının önünde duruyor ve çıkmama engel oluyordu. “Babamlar nerede kaldığımı merak edecek, geçmeme izin ver.” dedim çenemle kapıyı gösterip.
Benim aksime gayet kayıtsız olan Dantes’in bahanesi çoktan hazırdı. “Zehra abla yemekten önce beni ziyaret etmek istediğini söyleyecek.”
Her şeyin onun lehine olduğu bir yolda yürüyordum. Herkes onun ardından yürüyor ve ayak izlerini takip ediyordu. Bu insanların güvenini kazanmayı nasıl başarmıştı? İçine girersem çıkamayacağımı bildiğimden kendimi kafamdaki karmaşadan kurtardım. “Doğru ya, öyle yapmalıyım.” diye mırıldandım. “Sonuçta hayatımı sana borçluyum.” Bakışlarım sahte bir hayranlıkla kuşandı. “Mir Bey,” dedim hülyalı bir tonla. “Size olan hayat borcumu nasıl ödeyebilirim?”
“Yapma Lara.” dediğinde yüzü pişmanlıkla kasılmıştı. Ama görmek istediğim onun pişmanlığı değildi. Hayatını oyunlarla sürdürdüğünü kabullenmem bir yana ihtiyaç duyduğum şey, yalnızca bu oyunda canımı yaktığı için açılan yaralarımı saracak türden bir özürdü.
Babama olan tavrım karşısında söylediği sözleri saatlerce onunla tartışabilir ve yüzyıllar boyu süregelen insanların haklılık savaşına bir yenisini daha ekleyebilirdim ama bunun için ondan özür beklemezdim. Çünkü bunu son zamanlarda ben de sıkça sorgular olmuştum. Benim davranışlarım onun sözlerine böyle yansımış olabilirdi ama yaptığı oyunun yansımalarla alakası yoktu.
Sadece bir özür diliyordu kalbim, beni itinayla kullandığı için.
“Geçmeme izin ver, Mir.” dedim karşısında durarak. Adını söylediğimde bedenini saran zincirlerden kurtulmuş gibi ürperdi ama kavuştuğu şey özgürlük değildi. Amacıma ulaşmıştım. Bundan sonra her adını andığımda canı yanacaktı. Bir süre gözlerime bakıp bir şey söyleyecek oldu. Diline tırmanan kelimeleri benim için ne ifade edecekti hiçbir fikrim yoktu. Zaten konuşmadığında bir anlamı kalmamıştı. Yavaşça kenara çekilip kapıyı benim için açarken sesini çıkarmadı. Salona olan kısa yolculuğumda bir adım arkamdan gelip yolumu bulmamı sağladı.
Salona geçtiğimizde herkes çoktan yemek masasına oturmuş bizi bekliyordu. Atilla Karaman, masanın başköşesinde oturuyordu ve bizi görür görmez gözleri ışıldadı. Yaşlı bir adamdı ve oldukça tatlı görünüyordu. “Güzel kızım.” dedi bana babacan bir tavırla. Tereddütle masaya ilerlediğim sıra yanındaki boş sandalyelerden birini gösterdi ve beni oraya oturmaya davet etti. Böylesine yakın bir tavır beklemediğim için şaşkındım.
Göz ucuyla Dantes’e baktığımda babamın ayağa kalkıp sevecen bir tavırla el sıkıştığını gördüm. O an yaşadığım yıkımı anlatmaya yetecek kelimelerim yoktu. Hayatımda, o gördüğüm manzarayı tasvir edecek bir cümlem, sığdırabileceğim bir köşem yoktu.
“Teşekkür ederim.” Atilla Karaman’ın gösterdiği sandalyeye ölü gibi çökerken zaman ve mekân kavramı bir anlığına zihnimi terk edecek kadar hoyrat bir hale büründü. Bu oyunun içinden nasıl çıkacak, kimin safında yer alacaktım? Dantes, babamla ayaküstü kısa bir sohbet ettikten sonra geldi ve karşıma oturdu. Yanımda Jülide, Dantes’in yanında Tarık vardı ve babam masanın diğer başköşesindeydi.
“Nihayet yediğim yemek içime sinecek yahu.” Yemek servisi başladığında Atilla Bey keyifle konuşuyordu. Yaşına rağmen gür çıkan bir sesi vardı ama biraz bozulmuş gibi cızırtılıydı. Açıkçası onun daha otoriter ve korkunç biri olmasını beklerdim ama bu masada sevilmesi en kolay kişi oydu. Babama çok yakın davranıyordu.
Önüme yeşillik dolu bir tabak konulduğunda şaşkınlıkla başımı kaldırdım. Bize kapıyı açan kadın gülümsedi. “Çağlar Bey sizin için vejetaryen tabağı hazırlamamı rica etmişti.”
“Lara,” Jülide’nin ses tonu sorgulayıcıydı. “Sen vejetaryen misin?”
“Evet,” dedim ve tatlı tatlı gülümsedim. “Yıllardır benimle aynı masaya oturup fark etmeyenler utansın.”
Derin bir sessizlik masayı esir alırken Dantes’in gülmemek için kendini tutma çabaları gözümden kaçmadı.
Jülide gözlerini devirip beni umursamadığını belli ederken babam boğazını temizledi ve yemeklerin ne kadar harika göründüğüyle ilgili bir yorum yaparak ortamı yumuşattı.
Yemek ilerledikçe sohbet koyulaştı. Babam ve Atilla Bey kırk yıllık dost gibi birbirleriyle şakalaşarak, diğer iş adamlarını çekiştirerek, siyasetin geldiği son noktadan dem vurarak hatta futbol eleştirileri bile yaparak konuşup durdular.
Bense bakışlarımı kaldırmıyor ve kimseyle göz göze gelmemeye çalışıyordum. İçten içe Atilla Karaman’ında babamı kandırdığına dair bir hissi bastırmaya çalışıyordum. Eğer Dantes onun varisiyse çok yakın olmalıydılar ve böylesi bir yakınlıkta Atilla Bey’in Dantes’in yaptıklarından habersiz olması imkânsızdı.
“Saldırıyı yapanlardan hala bir iz yok mu?” diye sordu bir ara Atilla Bey. Babam sıkıntıyla içini çekti.
“Neredeyse tüm emniyet seferber oldu ama hala ses seda yok. Muhtemelen arkalarında çok güçlü biri var ki izlerini kaybettirmeleri bu kadar kolay oldu. Ama bu böyle kalmaz. Ailemin hayatını tehdit eden her kimse onu bulmadan bana rahat bir uyku yok.” Babam kendisinden öylesine emindi ki bir an Dantes’e endişeli bir bakış atmaktan kendimi alamadım. Ama o babama bakarken aheste aheste tebessüm ediyordu.
Jülide anlayışla babamın eline uzandı. “Barbaros’un dostları kadar düşmanları da hep çok oldu. Bilirsiniz Atilla Bey, hayatının kontrolünü elinde tutan güçlü adamlar her zaman kıskanılır, aşağı çekilmek istenir. Barbaros bugünlere kendi çabasıyla geldi ve bu başarısını çekemeyen çok fazla insan var.”
“Bilmez miyim Hanımefendi. Zamanında benim de ayağımı kaydırmaya çalışan az insan tanımadım.” Bakışları Dantes’e döndüğünde saf bir minnet ve sevgi vardı. “Ama bu genç adam bana harika bir destekçi oldu. Şimdiki sıhhatimi ona borçluyum.”
Onların gözünde ben de öyleydim. Tüm gözler ikimizin üzerinde gezinirken herkesin aynı şeyi düşündüğünü biliyordum. “Çağlar, sana adınla hitap etmemde bir sakınca var mı?” diye sordu babam.
“Estağfurullah Barbaros Bey, siz nasıl isterseniz.”
“O halde Çağlar, yeni yeni ayaklandığını biliyorum ama işlerinin başına ne zaman döneceksin?”
“Bana kalsa yarın başlarım. Solar ve Karaman Holding’in ortaklığa adım atacağı bugünlerde yatmak yapacağım son şey olur. Ama doktorum birkaç gün daha dinlenmemi söyledi ve ne yazık ki benim yokluğumda asistanım işi bırakmış. Geri dönene kadar yeni bir asistan bulabilsem harika olurdu.” Holdingler ne zaman ortaklık yapma kararı almıştı? Hâlbuki yemeğe başladığımızdan bu yana hiç böyle bir şey konuşulmamıştı.
İçimdeki huzursuzluğa rağmen ağzıma bir parça et attım ve bin bir güçlükle çiğnedim. Yüzüme memnun bir ifade yerleştirmeye çalışsam da Çin işkencesi çekiyormuş gibi göründüğüme emindim. Nitekim Tarık’ın bakışları durumumu doğruluyordu. Nedenini anlayamadığım bir şekilde gergin görünüyordu. Yüz ifadesi davet gecesi Dantes’le tanıştığı zamankiyle aynıydı. Dışarıdan gözlemleyen biri, Dantes’ten hiç hoşlanmadığını rahatlıkla anlayabilirdi.
“Acaba diyorum,” Babam vakur bir edayla sakallarını sıvazlayıp dikkatleri üstüne çekti. “Senin içinde uygunsa Lara’nın sana asistanlık yapmasını ister misin?”
Ağzımdaki lokmayı püskürtmeme ramak kala dudaklarımı birleştirmeyi akıl edebildim. Fevri bir öksürük bedenimi sarsarken gözlerime yaşlar doldu. Dantes’in uzattığı suya hangi ara tuttum ve tamamını içtim hiç farkında değildim. Nefeslerim daha rayına oturmamışken “Olmaz.” dedim babama kesin bir dille. Ama bana öyle keskin bir şekilde bakıyordu ki nefeslerim düzelecek yere daha çok rayından çıktı. “Ben üniversite sınavına hazırlanacağım.”
“Bir kez daha sınav sabahı uyuyakalıp sınavı kaçırabilmek için mi?” dedi Jülide kayıtsızca.
“Bu, burada konuşulacak bir şey değil anne.” dedi Tarık kısıkça.
“Sana bir şey söyleyeyim mi Jülide,” Öfkem içimden dolup taşmıştı bir anda. “Normal aileler gibi evde olup sabah beni uyandırsaydınız o sınavı kaçırmazdım. Çok uzağa değil, hemen yan evimizdeki Mihrilere bakarsanız normal aile kavramını çok rahat görürsünüz. Zira onlar kızlarını sınava bizzat kendileri götürdü.”
“Kızım…” Babam sakin bir ses tonuyla araya girdiğinde bakışlarım ona döndü. “Biliyorsun çoğu zaman yoğunluktan eve gelemiyorum bile.”
“Bilmez miyim babacığım.” Yüzümü buruşturarak gülümsedim.
“Yine de bunu bir yaz stajı olarak düşünebilirsin. Okul dönemi başladığında sınava hazırlanmaya başlarsın zaten ama en azından yazı boş geçirmemiş olursun.”
“İstemiyorum.” dedim net bir şekilde.
“Bence de olmaz.” Jülide hala beni kışkırtmak için konuşmaya devam ediyordu. “O, bunun için fazla yetersiz Barbaros. Çağlar Bey’in elini ayağına dolaştırır.”
“Lütfen anne.” Tarık’ın gözlerinden öfkeden doğan kıvılcımlar saçıldı.
“Affedersiniz.” Dantes çatal ve bıçağını usulca bıraktı. Dirseklerini masaya yaslayıp parmaklarını bir aristokrat edasıyla birbirine geçirdi. Buz tutmuş gözlerini Jülide’ye çevirdiğinde benim iliklerim donmuştu. “Buna siz mi karar veriyorsunuz?”
“Çağlar Bey,” Jülide uzlaşmacı davranmaya çalışıyordu. “Hiç ofis tecrübesi olamayan bir kızdan bahsediyoruz. Sizin iyiliğiniz için söylüyorum, emin olun bu konuda çok yetersiz.”
“Yetersiz elemanlarla çalışmayı seviyorsun herhalde.” Boş gözlerle Jülide’ye baktığımda çenesi kasılmıştı. Yüzüne yaşına yakışmayacak kadar çok makyaj vardı ve hiçbir kusuru da kapanmış değildi. Yüzü gibi ruhunun da bütün kusurları gözlerimin önünde uçuşup duruyordu. “Defalarca bana seninle çalışmamı teklif edip durdun ya, yetersiz elemanlarla çalışmayı seviyor olmalısın. Yoksa beni neden bu kadar çok isteyesin.” Samimi gibi görünen ama tamamen rahatsız edici bir gülümsemeyle Atilla Bey’e döndüm. “Bugün buraya gelmem için bile beni onunla çalışmakla tehdit etti biliyor musunuz?” Bir sır verir gibi hafifçe ona doğru eğildim ve fısıldadım. “Bence beni kıskanıyor ama bunu belli etmemek için elinden gelen her şeyi yapıyor.” Fakat söylediklerimi herkes duymuştu.
“Bu konu bizim sınırlarımızı aşar hanımlar beyler, tartışmanın lüzumu yok.” Atilla Bey’in sıcak ses tonu gerginliği çözmeye çabalasa da herkes ince ip üstündeydi. “Gençler bunu kendi aralarında halletsin.”
“Konusu açılmışken kendi fikrimi dile getirmek isterim. O,” Dantes sözleriyle ruhumda hiç girmek istemediğim yerlere sürüklüyordu beni. “Benim gözümde asla yetersiz değil. Vurulduğum gece nasıl dirayetli davrandığını bilseydiniz ona bu sıfatı yakıştırmazdınız.”
“Ama Çağlar Bey iş hayatı çok daha farklıdır.”
“Yanlışınız var Jülide Hanım. İşinde ne kadar başarılı olursa olsun hayatta güçlü duramayan birinin benim yanımda yeri yok. Ama bir kişi hayatta ne kadar güçlüyse her şeyde en iyisi olacak kapasiteye sahip demektir. Ve Lara’nın ne kadar güçlü olduğuna bizzat şahit olan biri olarak onu yanımda görmek benim en büyük kazancım olur.”
İlk kez gerçek bir kalkana sahip olmuş gibi kendini güçlü hisseden kalbim Dantes’in bakışlarında tekledi. Hayatta gelmek istediğim konum belliyken ve çoğu insan çabalarımı görmezden gelirken ondan gelen böylesine güçlü bir savunma kabul edebileceğimin çok daha ötesindeydi. “Tabi o da benimle olmak isterse.”
Ama beynimin içinde dönen çarklarda yine hummalı bir arayış vardı. Kuklacının yaşıyor olma ihtimalini hiç unutamıyordum. Dantes beni istiyordu, öyle ki bu isteği asistanının işi bıraktığı sorunsalını ortaya atarak bir yeme çevirmişti. Ardından benim onunla çalışma fikrimin bizzat babamın aklına gelmiş gibi düşünmesine neden olmuştu. Barbaros Solar zeki olduğunu sanıyordu ama beni Dantes’in kollarına iterek aslında av olmaya ne kadar müsait olduğunu kanıtlamıştı. Evet, Dantes beni savunmuştu ama avını çoktan yakalamıştı.
Yemek bitip de kahve faslına geçilene kadar bir daha hiç konuşmadım. Dengem alt üst olmuş vaziyetteydi. Bu yüzden önüme konan nefis Türk kahvesini bile bitiremedim ve müsaade isteyerek lavaboya koşturdum.
Midemde canhıraş bir hareketlilik vardı ve yediklerim dışarı çıkmak için çabalayıp duruyordu. Titreyen ellerimle suyu açtım ve soğuk suyu birkaç kere tenime çarptım. Yutkunmam zorlaştıkça aldığım nefesler sıklaştı. Avuç içlerimi lavabonun iki yanına yaslayıp gözlerimi sımsıkı kapattım ve içimdeki hareketliliği yok saymaya çalıştım.
Saniyeler akıp geçti. Kendi nefeslerimin bana anlatmak istediği birtakım şeyler vardı. İçinde olduğum durum beni bitiriyordu. Gözlerim aynaya yükseldi ve yansımamda, gözleri ölümcül bir şekilde koyulaşan bir kız gördüm.
En yalın halimle, kendimle göz gözeydim.
Bana bakan kız, babası katil olan bir kızdı. Bunu kendi gözleriyle gören ama bu konuda ne yapacağı hakkında hiçbir fikri olmayan. İçinden çıkamayacağım bu karmaşanın sonum olacağını hissediyordum. Bakışlarımda meleğime bakarken yumuşayan o kımıltıları arıyordum ama yalnızca donuk bir yüzle, kim olduğumu kabullenmekten başka çarem yoktu.
“Sahi,” diye fısıldadım aynaya meydan okurcasına. “Eğer babanın, annenin kanını yerde bıraktığını öğrenmeseydin ne yapacaktın?”
Defalarca babamı affetmek istedim. Defalarca çığlıklar atarak bir kâbustan uyanmayı diledim ama zaten uykuda olmayan bilincim bana gerçeği göstermekten hiç çekinmedi. Bu sorunun cevabını bilemeyecektim çünkü babamın katil olduğu gerçeğini sindiremeden öğrendiğim ikinci yıkım benim adıma kararını vermişti. Dantes’e gitmeyi seçmiştim. Ama o bile, aynaya yansıması düşen kızın gerçek hislerini göremiyordu.
Bakışlarımı aynadan çektim ve kendimi toparlayıp lavabodan çıktım. Biraz su içim midemi yatıştırmaya ihtiyacım vardı. Dantes sayesinde mutfağın yerini öğrendiğim için salona geçmeden mutfağa yöneldim. Ama orada beni bekleyen biri vardı. Dantes pencere pervazına yaslanmış, kollarını göğsünde bağlamış duruyordu. Bir şey söylemeden iyi olup olmadığımı tartar gibi yüzümü inceledi ama rengi atmış tenimden alacağı cevap çok açıktı.
“Gerçekten de vejetaryen mısın yoksa et yiyemediğin için mi öyle olduğunu söylüyorsun insanlara?” diye sordu sonra merakla. Rafları karıştırıp kendime büyük boy bir bardak çıkardım.
“Et yiyebiliyorum.” Buzdolabını açtım ve bir süre bakındım. Aradığımı bulduğumda içi su dolu sürahiyi çıkarıp dolabın kapağını topuğumla ittirdim.
“Seninki bir tercih değil bence. Et yemek istediğin halde yiyemiyorsun. Hayvanlarla kötü bir anın olduğunu düşünüyorum nedense.”
“Neyse ki senin düşündüğün şeylerle ilgilenmiyorum.” dedim ters ters.
İlgili tavırlarının yalnızca bir aldatmaca olduğuna kendimi inandırmam gerekiyordu. Beni nasıl etkileyeceğini, zayıf noktalarımı öyle iyi biliyordu ki asla ondan bir adım önde olmama izin vermiyordu. “Aslında bir asistana falan ihtiyacın yok öyle değil mi?” Konuyu onun aleyhine çevirerek sorgusundan sıyrıldım. Bardağa yavaşça su doldurup sürahiyi gürültüyle masaya bıraktığımda kısık gülüşü kulaklarımı işgal etti. “Bu kadar çabuk anlaman takdir edilesi.” dedi.
“Beni yanında istiyorsun.” Başımı kaldırıp ona baktığımda cevap verme zahmetine bile girmedi. Çok açık değil mi der gibi omuzlarını silkti. Dudakları ukala bir tavırla yukarı kıvrıldı. “Ve babamın beni sana itmesine izin verdin. Hem de bunu kendi fikriymiş gibi sunmasına neden olarak.”
“Öyle yaptım. Diğer yandan,” Kavuşturduğu kollarını çözdü ve iki yana açarak pervaza yasladı. Gerilen gömleğinin yakasında, içine sığdırmadığı hisleri göğsünden fırlamak istiyor gibiydi. “Barbaros Solar bana sandığın kadar güvenmiyor. Senin yanımda olmanı istedi çünkü ona göre sen onun tarafındasın. O teklifi ortaya attığında kafasından, seni köprü niyetine kullanarak benim adımlarımı takip etme düşüncesi geçiyordu.”
Babamın beni asla bu şekilde kullanmayacağına dair bir savunma yapmak istedim ama sonra olmaz dediğimde yüzüne yerleşen, nefesimi kesen o sert ifadeyi hatırladım. Dantes, oyununu öyle kurnaz şekilde oynuyordu ki her seferinde beni babamın başka bir yüzüyle göz göze getiriyordu. Bardağı dikip suyun tamamını içtim ve içtiğim tüm su gözlerime hücum etmiş gibi hissettim. Derin derin soluklandım. Etrafımda güvenebileceğim kim kalmıştı?
Ayakta kalmak için bir desteğe ihtiyacım olduğundan kalçamı tezgâha yasladım ve tıpkı Dantes gibi ellerimi iki yana koydum. Ardından söyleyeceğim şeylerin Dantes’in yüzünde nasıl karşılık bulduğunu görmek istemediğim için gözlerimi kapattım. “Onu affetmek istedim.” dedim.
İki hafta önce kalbime attığı mayınlar taptaze yerinde duruyordu ama bazılarının üstünü toprakla kapatmayı başarmıştım. Akabinde o yolda yürümemem gerektiğini öğrenmiştim ama bir haritam olmadığını çok sonra fark etmiştim.
“Bir katil olduğunu öğrenmeme rağmen defalarca denedim bunu.” Kendi mahkememdeki yargılamalarımda, aynaların ortasında dururken suçu da suçluyu da inkâr edemedim. “On yaşındaydım, Mir.” Gözlerimi açtım ve insan kendini en güzel nasıl yaralar canlı canlı kendi üstümde tecrübe ettim. “Hayatıma yeni dâhil olmuştu ve üç kişilik mutlu bir aile olacaktık. Ama sonra annem gitti.” Anılardan inşa edilen merdiveni tırmanan yaşların, gözlerimin önüne indirdiği bulanık perdenin ardından ona baktım. “Babamdan başka kimsem kalmamıştı. Benim için bir yabancıydı ama o yabancıya tutunmaktan başka çarem yoktu. Çünkü nasıl hayatta kalınacağını unutmuştum.”
“Bazen bizi hayatta tuttuğunu sandığımız dallar zehirli bir sarmaşıktır, Lara. Yalnızca bunu görmen gerekiyordu ama sen gözlerini açana kadar o seni acımasızca zehirledi. O seni içten içe öldürüyordu.” dediyse de başımı hüzünle iki yana salladım. Görmek istemediğim halde, yüzündeki ifade benim yüzümün yansımasına benziyordu.
“Sonra sen geldin.” Göğsümdeki yamalı gökyüzünde konaklamayı kabul eden tek yıldız gibiydi. Beni bir an için kalbimdeki karanlıktan kurtulabileceğime inandırmıştı. Ama insanın duyguları söküp atamayacağı kadar derinlerine işlemişken onlardan kurtulmak değil kabullenmek olmalıydı gayesi. “Sen gel dediğinde gelmek ne kadar kolaydı biliyor musun? O terasa doğru yürürken hissettiklerim… Tanrım, eşi benzeri yoktu. Sanki bir masalı yaşıyordum. Sen kuklacıyı öldürene kadar.” Hiddetli iç çekişlerimde öfkem beni parçalara ayırdı. “Ölüyorsun sandım. Ellerimin kana bulanacağını umursamadan sana sarıldım, Mir. Ama sen ne yaptın?”
Artık bir nefes kadar yakınımdaydı. İstese beni tek bir darbesiyle öldürebilecek kadar kudretli bir silahtı. Gerçek bir kalbe sahip miydi yoksa hayatta kalabilmek için göğsünde intikamından doğan başka bir kalp mi vardı bilemiyordum. “Söyle.” diye emretti. Bunca zaman sustuğum şeyleri ikimizin arasına sermemi, kelimelerle onu yaralamamı istedi.
“Beni bıraktın.” dedim tek nefeste. “Orada, ambulansın içinde korkudan ölüyordum ve senin tek derdin temiz kıyafetlerini giymekti. Bana ne yaptığını umursamadın bile. Öylece gözlerimin içine baktın ve zaferini kutladın. Beni ne kadar yaraladığını umursamadan öylece… bıraktın.”
Fevri bir şekilde duygularımı birbirine katan fırtınanın ihtiyaç duyduğu durgunluk onun gözlerine baktıkça benden uzaklaştı. Alt üst olan parçalarım, parmakları yüzüme uzandığında çırpınmaya başladı. Bakışlarımı yere düşürürken reddettiğim dokunuşu pes etmeyecek kadar inatçıydı. Her zaman sıcak olan avuç içi bir elimi usulca sarmaladı.
“Sen hayatıma girerek benden yalnızca bir babayı almadın. Küçük bir kızın güvenmek istediği, tutunabileceği tek dalı aldın ve şimdi ne zaman aynaya baksam, ne yapacağını bilemeyen savunmasız bir kızla yüzleşiyorum. Onu suçluyorum, senin yaptığından daha ağır bir şekilde.”
Tutuşu kaçıp gitmemden korkar gibi sıkılaştı. Ondan uzaklaşmak için kaçabileceğim bir yol varsa bile taşlarını kendi elleriyle ördüğü duvarlar inşa ederek ondan gidebileceğim tüm yolları tıkadı. Beni If Şatosu’ndan kurtardıktan sonra yaşamamı istediği dünyanın mimarının o olduğunu bilseydim, mahkûmiyetimden duyduğum şikâyet şu ankinden fazla olmazdı.
“O kızdan nefret ediyorum, o kızdan korkuyorum, o kızı kınıyorum, o kızı,” Bakışlarımı kaldırdığımda yakınlığı kaldırabileceğimden çok daha fazlaydı. “Yok etmek istiyorum ama,” Gözümden akan bir damla yaşı boşta kalan elimin tersiyle sildim. “Onu kaybetmekten korkuyorum. Gerçeklerle yüzleştikçe benliğimi kaybetmekten korkuyorum.”
Bir şey söylemeden birkaç adım geriledi ve elimi çekerek beni ona yaklaşmaya itti. Gözlerini gözlerimden ayırmadan geri geri yürürken ayak izleri, benim ayak izlerimle doldu. İçinde saklanan gizemi tanımak istediğim gecenin hırsızı gözlerinde, benim için sakladığı cümleleri vardı. Bir gün onları okumama izin verecek miydi?
Pencerenin önüne ulaştığında elimi bıraktı ve usta bir hareketle önümden sıyrılarak pencereyle aramdan çekildi. Ardından hemen arkamda yerini aldı ve bizi aynaya yansıması düşen umutsuz bir resme çevirdi. Bir süre sessizce durdu ve ikimizi izlememe izin verdi. Sonra ruhumdaki fetihlerinden kendine ait bir ülke inşa eden ses tonuyla konuşmaya başladı.
“O gece çok korkmuştun.” Saçlarıma çarpan nefesi dik duruşunun aksine darmadağın olmuştu. “Ama buna rağmen beni bırakmak istemeyecek kadar cesurdun. Ellerin titriyor olmasına rağmen kana bulanmış ellerimi tutacak kadar.”
İçimdeki hiç dinmeyen fırtınada hislerim birbirine karıştı. Mahkeme salonunda bir başına uyuyan kız, uyandığında aynaların sarsılmaya başladığını gördü. “Tarık’a meydan okuyacak kadar inatçı ve benim Yalan Yıldızım olduğunu söyleyecek kadar sadıktın.” Yansımamda bakışlarım titreştiğinde fırtınaya kapılmama ramak kalmıştı.
“Çok acı çekiyordun ama ağlamayacak kadar güçlüydün. Ambulanstan indiğinde sendeliyordun ama yere düşmeyecek kadar sağlam basıyordu ayakların.” Bir anıyı anlatır gibi değil tanığı bir acıyı anlatır gibi konuşuyordu. Yansımamda dahi olsa gözlerimi bırakmayan gözlerinde adını koyamadığım duygular vardı. “Kaldıramayacağını bilseydim asla seni bu oyunun içine çekmezdim.” diye fısıldadığında göğsüm titriyordu. Kaldırabilecek bile olsam bir acıyı sırtlanmak, bir korkuyla yüzleşmek ruhumu hırpalamıştı.
Dantes’in parmakları titreyen ellerimin üstünde varla yok arası bir dokunuş bıraktı. “Bu elleri kana buladığım için çok üzgünüm, Lara.” Ondan özür bekleyen kalbime, söyledikleri ağır geldi. Dokunuşundan mütevellit tenimde gezinen ürperti kollarımı kendime dolamama neden oldu. Artık yansımalardan korkan tarafım bana başımı eğdirirken, ruhumdaki mahkeme bir depreme kurban gidiyordu.
Acı çekiyordum.
Korkuyordum.
Yok olmak istiyordum.
Ama içimde yolunu kaybetmiş küçük bir kızın korkusunu silip atamıyordum.
Kaybolmak istemiyordum.
Olması gerekenden çok daha fazla şey hissederek duygularımı emrivaki bir ziyankârlıkla harcıyordum. Ama onun yanında bu ziyankârlık bile, çölün susuzluğunu gideremeyen boş bir kuyu kadar yetersiz kalıyordu.
Zaman sonra Dantes’in çeneme hücum eden parmaklarının baskısıyla afalladım. Yavaşça başımı yeniden kaldırmama neden olurken beni bir kez daha yansımamla yüzleştirdiğinde göğsünün sıcaklığı sırtıma bir meydan ateşi salmıştı. Omurgamdaki yangının başka bir açıklaması olamazdı. Konuşurken, koyu renk kirli sakalları, buğday sarısı kısa saçlarımda hiç unutulmayacak bir tanışıklığa mahal verdi.
“Unutma ki sen ne zaman o kızı kaybedecek olursan, yanında olacağım. Tıpkı şimdi yaptığım gibi,” Başparmağı uysalca çenemi okşadı. “Seni bir aynanın karşısına götürecek ve kendine bakmanı sağlayacağım. O kızı kaybetmene asla izin vermeyeceğim.” Karşısında duran yansımaya baktı. Tam önünde duran kıza değil de karşısında duran yansımasına. Ruhumdaki mahkemeyi çepeçevre saran tüm aynalar parçalara ayrılırken, hayatımda kalan tek yansıma, gözlerimin önündeki görüntümüzden ibaretti.
“Fakat bunu yapabilmem için şu an gördüğün yansımayı kabullenmek zorundasın. İkimizi.”
“Ya kabullenmek istemezsem?” dedim kendini böyle bir gerçeğe hazırladı mı merak ederek.
“Denemeye devam ederim, sırf seninle aynı yansımanın içinde olabilmek adına. Ve eğer sen de istersen Lara, bu gece seni kendi evime götürmek istiyorum. Kendi If Şatoma.”

