Bir fındık kabuğu içinde bile kâinatın kralı sayabilirim kendimi… gördüğüm kötü rüyalar olmasa.
Hamlet/W. Shakespeare
༄
Zaman,
Kusurlu ve vazgeçilmez olan,
Yine kapattın ışığa açılan kapılarımı.
Burası karanlık ve fazlasıyla talan.
Ama inan,
O korkmaz kırmaktan zindan duvarlarımı.
Sen zamansın, ben kalbi kırık bir insan.
Sen akarsın, o korur beni sana kapılmaktan.
Çünkü o;
Okyanusa meydan okuyan kudretli bir ada.
Onun olmamı istediği tek mekân,
Gecenin hırsızı gözlerindeki kara.
༄
Zihnimin içinde, atıkları peyderpey çoğalan bir çöplükten yükselen çürük kokusuna uyandığım sabahlar olurdu.
Geceler ise geçmişin burgacına dolanan geleceğin çürüttüğü pas kokulu düşüncelerle doluydu.
Ne uyku ne uyanıklık, bir kâbusun zincirlerine dolanmışsa insan ikisinin varlığı da rüyalara verilen hükümle kâbuslara evrilirdi. İnsan uyuyunca gerçek hayatın kâbusundan kaçtığını sanır kendi zihnindeki kuyuya düşerdi ama bundan daha da beteri uyanınca görmekten kaçtığı kâbustan sıyrıldığını sanır hayatın eline geçerdi.
Ve hayat, tuttuğunu son nefesini alana kadar bırakmazdı.
Ama içimde öyle bir çıkmaz vardı ki hayat canımı alsa da beni bırakmayacak bir acıyla boğuşuyordum. Hissediyorum, hayat çoktan beni ele geçirmiş.
Kalbim sıkışıyor.
Elim kolum bağlı.
Bir yatakta yatıyorum.
Kalbimi çevreleyen duvarları bile titretecek kudrette canhıraş çığlıklar dökülüyor ses telleri hırpalanan boğazımdan. Büyük bir ışık patlaması olmuş da dünyada beyazdan başka bir renk kalmamış gibi gözlerimi yakan bir aydınlığa sahip odadayım. Işığı çoktan sönmüş ruhum bir gölge gibi çatlamış zemine serilmiş, ayaklar altında eziliyor. Feri sönmüş olmasına rağmen kurtuluş mücadelesini bırakmayan bileklerimde paslı kelepçelerin izleri var, beyaz çarşaf tenimden sızan kan ile kirlenmiş.
Meleğim, göğe yükseldiğin gecenin sabahında bileklerime kelepçe vurup beni bir yatağa bağladılar.
Ruhum ve bedenimi bir arada tutan dikişler kopmuş da açılan boşluktan sızan tek şey kendi ölümüme yaktığım ağıtlarmış gibi geliyor kulağıma çığlıklarım. Bir kere darbe alıp bin kere öldüğümden olsa gerek içime sığmayan cesetleri yakmaya çalıştıkça damarlarımda dolanan kaynar bir zift varmış kıvranıyor bedenim içinde olduğum yatakta. Kurtulmak için çırpınıyorum ve sırtım yataktan yükseliyor, ayaklarımı kendime çekmeye çalıştığımda soğuk bir sızı hissediyorum.
Ayaklarıma da kelepçe vurmuşlar.
Kasımın başındayım, fırtınanın ortasındayım ve yaşamın sonundayım. Bir bez bebek gibi seriliyorum yatağın ortasına. Ellerim ve ayaklarım iki yana açılmış.
Kaç yaşımdayım? On mu?
On yıl çok uzun bir zaman diye düşünüyorum, daha fazla yaşamasam da olur. Tanrım, lütfen beni de meleğimin yanına al.
Tik tak tik tak…
Meleğimin kolundaki benim için zamanı durduracağına söz verdiği saati son görüşümü hatırlıyorum. Çatlak camın ardından kana bulanmış sayılar kendi ölümlerinin yasını tutarken benim için zamanı durdurmayı unutmuşlar. Sayıları görmek istemiyorum. Ve düşmanım kesilen zamanın bekçisi saatin, her tik tak edişi göğsüme sayılardan inşa edilen bir hançer saplıyor. Sayıların göğsümde açtığı yaralar tenime dağlandıkça zihnimdeki çöplüğe yeni çöpler yığıyorum.
Saçlarım, buğday sarısı saçlarım. Yastığın üzerine ruhum kadar ölü bir halde serilmişler. Fazlalıklar, omuzlarımda birer yükler.
Kesmem gerek, makasım yok.
Koparmalıyım…
Kelepçelenmiş ellerimle uzanıp, ağlayarak saçlarımı köklerinden sökmeye uğraşıyorum. Öyle sarsıcı bir acı hissediyorum ki parmak uçlarıma dolanan saçlarımda ruhumdan sızan kanların sıcaklığı var. Nasıl da küçücüğüm, nasıl da çaresiz. Meleğim, bize nasıl kıydılar? Odanın kapısının açıldığını duyuyorum ama kimin geldiğine bakamam, saçlarımı yolmakla meşgulüm. Saçlarım giderse, o da gider.
Kulağıma kor gibi düşen ayak sesleri yaklaşıyor, saatin tik takları artıyor. Zaten kelepçelere bağlı değilmiş gibi bir de nasırlı eller tarafından yakalanıyor bileklerim. Yere serilmiş ruhumun üstüne benzin döken çirkin bir yüzle göz göze geliyorum ve güldüğü vakit yanan bir kibrit düşüyor zemine. İçimde harlanan acı kanıma sızarak damarlarımda dolanıp vücudumu talan ediyor. Küçücük bedenimle beni yakalayan ellerden kurtulma çabalarım, içine düşeceğim zindan duvarlarını yıkma girişimlerimin başlangıcıymış, henüz bilmiyorum.
Henüz If Şatosu’na düşmüş değilim, ama zorla bindirildiğim kayıkla oraya doğru sürükleniyorum.
Adam bana bakıyor ve kararmış yüzünde ruhumu zifiriye boğan gülüşü genişliyor. “Hişş,” diyor. “Sakin ol küçüğüm.” Ellerimden birini bırakıyor ve zaten kirli olan saçlarımı daha da kirli dokunuşlarla okşuyor. “Yeniden eskisi gibi olacaksın.” diye fısıldıyor. Nefesi tenimde alev gibi dolaşıyor, çığlıklarım boğazıma diziliyor, kimse bana dokunmasın istiyorum.
Ölmedim ama can çekişiyorum. Keşke can çekişmeyip ölsem diyorum.
Duvar saatinden çıkan tik taklar feryatlarımı duydukça acıma eşlik edip yasımı tutan bir ağıt yakmaya başlıyor. Oysa henüz ölmedim. Ölmedim ki diye ağlıyorum bu kez. Ama beni nasıl ölmeden böylesine ölmüş gibi hissettirdiler?
“Buraya seni iyileştirmeye geldim, küçüğüm.” diyor adam. Ellerinden kurtulmak için verdiğim uğraşları küçümsercesine seyrediyor. Üzerindeki beyaz önlüğe kelepçelerin kestiği bileklerimden sızan kan bulaşıyor. “Sen buraya iyileşmek için geldin.”
Ona inanmıyorum çünkü koparmak istediğim saçlarımda beni küle çeviren dokunuşlarla parmakları geziniyor.
Ona inanıyorum çünkü zamanla özgürlüğümü çürüten ve beni yatağa mahkûm eden kelepçelerimi çözüyor.
Ona inanmıyorum çünkü üşüyen zayıf ve çelimsiz bedenimi ısıtmak için bana sarılarak uyumak istiyor.
Ona inanıyorum çünkü aç kalmama kıyamadığı için elleriyle en sevdiğim yemeği yapıp bana yediriyor.
Onan inanmıyorum çünkü beceriksiz olduğumu söyleyerek zorla kıyafetlerimi çıkarıp giydiriyor.
Ona inanıyorum çünkü meleğimden kalan ve hayata tutunmamı sağlayan tek hatırayı bana geri veriyor.
Ona inanmıyorum.
Ona inanıyorum.
Ona…
O… bana ne yapıyor?
Anlayamıyordum, henüz on yaşımdan öteye gidebilmiş değildim.
Ve çöplüğüme yığılan çöplerin sayısı günbegün artmaya devam ediyordu. Çünkü ne kâbuslar bitiyordu ne de ışığımı söndüren olaylar. Hal böyle olunca uyanmak bu savaşta verdiğim en büyük direniş haline geliyordu. Bu yüzden tüm çabamla kendimi içinde olduğum bilinçsizlikten çıkarmaya çalıştım.
Uyanmam gerek dedim kendime. Uyanmazsan bu kâbus asla bitmez. Ama biliyordum ki uyandığım zaman dahi bitmiyordu kâbuslarım. Çünkü çok küçükken beni öldü sanıp bir tabuta koymuşlardı, üzerime çakılan çivilerle heder olmuştu uykularım.
Kulaklarıma dolan tik tak sesleri bir mayın etkisi yapıyordu. Huzursuzca kımıldandığımda ensemden başlayan acı iliklerime kadar yayılırken bir meydan dayağı yemiş kadar yorgundum. Bilinçsizliği yavaş yavaş terk edip gerçek dünyaya döndüğümde nerede olacağım korkusu kalbimi amansız bir koşuya çıkarmıştı. Konuşabilmek için dudaklarımı araladım ama nafile çabalarım kurumuş dudaklarımın sızlamasıyla sonuçlandı.
Akışını tahmin edemediğim bir zaman sonra titreyen göz kapaklarım usulca açıldı. Adına geçmiş denilen ama kâbus olarak önüme serilen sarsıcı uykudan uyandığımda nefes nefese kalmıştım.
Yutkunduğumda boğazımda müthiş bir kuruluk hissettim. Geriye doğru devrilmiş başım boğazımın gerilmesine neden olmuştu. Zar zor bir araya getirdiğim düşüncelerimde hatıralarım hızla gün yüzüne çıktı ve telaşla kımıldandığımda yoğun bir baş dönmesiyle ayaklandım.
Görüşümün netleşmesi için birkaç saniye geçmesi gerekti. Göğsüm hızla yükselip alçalıyordu ve ben kalbimin içinde dengemi bozan bir çırpınışla mücadele ediyordum. İçinde bulunduğum odayı inceleyip nerede olduğumu anlamaya çalışma zahmetine bile girmeden kapıya yöneldim ama kilitli olması beni şaşırtmadı. Bu kez pencereye yöneldiğimde panikle yürürken bir sehpaya çarparak bir vazo devirdim. Umursamadım.
Ama dışarıdan birileri umursamış olmalıydı çünkü ben daha pencereye ulaşamadan kapının kilidi çevrildi ve açıldı.
“Şükürler olsun, iyisin.”
Kulağıma yabancısı olduğum bir ses geldi. Yabancıların varlığından nefret eden ruhum kendini duvarların ardına saklamak istese de arkamı dönüp ne olduğuna, bana bunu kimin yaptığına bakmaktan başka şansım yoktu.
“Neredeyim ben?” diye sordum çatlayan sesimle. Günlerce bir çölde yürümüş gibi susuzdum ve yutkunmak hiç olmadığı kadar zordu. Daha önce hiç görmediğim bir adam tam karşımda duruyordu.
“Benim evimdesin.” dediğinde tenimden korkudan doğan bir titreme geçti. If Şatos’undan çıksam dahi hiç bitmeyen bir mahkûmiyetti yaşadığım, ruhuma verilen hükümle müebbet bir acıya mahkûmdum. Çok istedim bir kaçak olmayı, ruhumu geçmişin esaretinden kurtarmayı. Ama ne zaman bir aynayla göz göze gelsem değişmeyen o yargıyı görüyordum.
Ben insanların bana yaşattıklarından kaçamıyordum.
Ben, insanlar bana kaçmayı arzulatacak şeyler yaşatmasın istiyordum.
“Sen kimsin?” Karşımda duran adam durgun gözlerle bana bakarken yabancısı olduğum bu evin içinde kendimi boğulur gibi hissettim.
“Söyleyeceğim, Küçük Hanım. Ama öncelikle sakince oturup sohbet edebileceğimizin garantisini vermen lazım bana.”
Duyduğum şeyleri idrak etmeye çalışıp karışık bir ruh haliyle karşımda duran adamı dikkatle inceledim. Ellili yaşlarında görünen kır saçlı bir adamdı. Hafif esmere çalan teninde yaşanmışlığın verdiği bir dünya kırışıklık göze çalıyordu. Oldukça temiz giyimli ve sıcakkanlı duruyordu ama burada olmamın sebebi bizzat kendisiyken onun hakkında iyi şeyler düşünemiyordum.
Korkuyordum.
Korku yüreğimden bir çağlayan gibi akıyordu.
Meleğim, neden hiç kurtulmama izin vermiyorlar? Yoksa dünyanın pisliğinden tek kurtuluş ölüm olduğu için mi göğe yükseldin? Çünkü gökyüzü insanın canını yakmaz, orada yıldızlar var.
“Buraya getirilme şeklimi düşününce oturup dinlemekten başka şansım var mı?” dedim korkumu alaycı ses tonumla bastırmaya çalışarak. Kalbim Dantes Dantes diye atarken başka adamlarla konuşmak korkumu inatla perçinlese de beni almaya geleceğine olan inancıma tutunmaktan başka çarem yoktu.
“Bunun için gerçekten üzgünüm.” dedi adam, odanın içinde sakince yürürken elini şöyle bir salladı. Sanki çok basit bir olayı savuşturuyordu da ben onun için önemsiz bir detaydım. Beni zorla alıkoymamış gibi adam nasıl da sakin ve normaldi.
“Beni kaçırdınız.” dedim. Mütevazı ama pahalı bir tasarıma sahip olan koyu tonlarının ağırlıkta olduğu geniş bir odadaydık. Kapıya baktığımda iki tane adamın kapının dışında durduğunu gördüm. Benim kapıya baktığımı fark ettiklerinde bir emir almış gibi kapıyı hızla kapattılar. Kaçmak istesem de o adamları geçip kaçabilmem mümkün değildi. “Bu yaptığınız insan haklarına aykırı.”
Kalbim sessizce Dantes’e ayırdığım evin bir köşesine sinmiş bizi almaya gelmesini bekliyordu. Gerçekten beni bulabilecek miydi? Hep çok güçlü görünüştü gözüme ve güçlü şeyler yapabileceğine inandırmıştı beni. Şimdi ben böyle bir durumdayken her şeye gücü yeten o adamın beni almaya da gücü yeter miydi? Sahiden gelir miydi beni almak için bu cehennemin içinden?
“Bir siyasetçinin kızından bundan daha az saygılı bir serzeniş beklemem benim aptallığım.” Adam memnun olmuş bir halde gülümsediğinde anlamayarak ona baktım. “Baban gibi sende de insanı etkileyen bir şeytan tüyü var, Küçük Hanım.”
Babam mı? Babamın burada olmamla ne ilgisi olabilirdi? Daha Dantes’in söylediklerini sindirememişken beni yeni bir enkazın altında bırakmasına dayanamazdım.
Onun hakkında Dantes’in kabullenmemi istediği gerçekleri hatırlamak bana asla iyi gelmeyecekti. Kabullenmek hayatıma kara dumanlar gibi çökecek, günüm geceye, şarkılarım sessizliğe dönecekti ve bunun geri dönüşü olmayacaktı.
Reddetmek babamla olan savaşımda en güçlü kalkanımdı ve ben bu kalkanın ardına sığınarak hıçkırıklarla ağlıyordum.
Dantes’in bana anlattıklarını kabullenemiyordum.
“Siz kimsiniz?” dedim kaşlarım çatılarak. İçin içinden çıkamayacağımı bildiğim için babam hakkındaki düşüncelerimi hızla zihnime serili eski bir halının altına süpürdüm.
Adama neden siz diye hitap ettiğim hakkında hiçbir fikrim yoktu. Fakat şöyle bir bakınca bana zarar verecek gibi durmuyordu. Aynı zamanda onunda insanı etkisi altına alan tuhaf bir havası vardı. Korkutuyordu ama insana güven de aşılıyordu.
“Geç kalmışlığımı affet, sana en başından kendimi tanıtsaydım yüzündeki korku ifadesini tez zamanda silebilirdim. Küçük Hanım,” Ben orada yokmuşum gibi bir rahatlıkla kendine içki doldurdu ve elindeki içki bardağını tanışmak mahiyetine kaldırarak hafifçe bana doğru uzattı. “Ben Arslan Polatlı.” dediğinde zihnimde kısa çaplı bir kaos yaşandı. Esen bir rüzgâr zihnime serili halıyı havaya uçurdu ve altına tıkıştırdığım ne kadar düşüncem varsa hepsi yeniden gün yüzüne çıktı.
Bu adam babamın en büyük düşmanı ve rakibiydi. Başarısının önündeki en büyük engel. Ona dair bildiğim tek şey bir inşaat şirketinin olduğu ve siyasi partisinin meclise girmeyi başardığıydı. Şimdi ise kanlı canlı bir halde karşımda oturmuş ve gülümseyerek kendini bana takdim ediyordu. Tanrım, küçücük ve acı dolu dünyamda neler oluyordu böyle?
“Arslan Polatlı?” Adını söylerken sesim titredi ve bu onu gülümsetti. Terleyen avuç içlerimi elbisemin eteklerine silerken yeniden ve bu kez nerede olduğumun farkında olarak etrafıma bakındım. Onun evindeydim.
“Evet, Lara. Bu eve pek fazla genç misafir gelmez, o yüzden burada olmandan memnunum. Olanlar için yeniden af diliyorum senden. Daha güzel bir tanışma olmasını dilerdim lakin bu konuda biraz aceleciydim. Adalarım da bu acelemi biraz farklı yorumlamışlar.”
“Evet, yolumu kesip beni bayılttılar.” dedim kimi kime şikâyet ettiğimin farkında olmadan.
“Tekrar özür diliyorum, sanırım bu konuda elimden özür dilemekten başka bir şey gelmiyor.” diyerek kendince konuya nokta koydu ve öfkelenmeme neden oldu.
Gayet kibar ve sıcakkanlı davranıyordu ama buraya zorla getiriliştim. Hem hala ayaklarımda çıplaktı. Beni bayıltıp sürüklemişlerdi ve ne kadar saygılı davranırsa davransın benim gözümde onurlu bir adam olma yoluna girmesi çok zordu.
“Burada olmamın sebebi nedir?” diye sordum. O ise bir elinde içkisiyle odadaki koltuklardan birine yöneldi.
“Barbaros’un hayatındaki insanlara ulaşmak zor ve ben bu fırsatı bulmuşken-“
“Zorla yaratmışken.” diyerek sözünü kestim.
“Seninle biraz sohbet etmek isterim.” Karşısındaki koltuğu gösterdi. “Oturmaz mısın?”
Tedirgin adımlarla koltuğa doğru yürürken derin bir nefes aldım. Yaşadığım onca şeyden sonra soğukkanlı olmayı öğrenmiş olmalıydım, bununla başa çıkabilirdim. Ruhumun bir köşesinde kalbimi tırmalayan duygular hissettim. Bu kez bununla tek başıma başa çıkmak istemiyordum. Dantes beni almaya gelsin istiyordum. Sanki o yanımda olsa ve Yalan Yıldızım diyerek gözlerimin içine baksa mücadele etmek çok daha kolay olacaktı, onunla olan mücadelelerime rağmen. Neden hala beni bulamamıştı?
Arslan Polatlı oldukça tuhaf bir adamdı. Gözlerini bana diktiğinde bakışlarındaki yaşanmışlıkların ardına saklanan karanlığı görür gibi oluyordum. Genç bir kadın getirdiği kahve bardağını yüzüme bakmadan önümüzdeki altın renkli sehpaya koyduğunda öylece durdum. İçinde zehir olduğundan falan değildi ama bir yudum su dahi olsa bu evde içmek istemedim.
“Kahven de geldiğine göre burada olma sebebini konuşabiliriz artık.” Dikkatimin tamamı ondayken fincanı alıp usulca bacaklarımın üstüne koydum. Niyetim içiyormuş gibi yapıp içmemekti.
“Baban yakın zamanda talihsiz bir şekilde saldırıya uğradı, biliyorsun.”
Kendimi pek çok sarsıntıya karşı hazırlamıştım ama Dantes’ten aldığım ilk darbenin bir başka göz tarafından önüme serilmesi beni resmen afallattı. Saldırının karşımdaki adamla ne ilgisi olabilirdi? O gece olanlar yalnızca Dantes’in babamın güvenini kazanmak uğruna oynadığı bir oyundan ibaretti.
“Açıkçası Barbaros suçluyu çok yanlış yerde arıyor. Saldırıyı benim yaptırdığımı düşünüyor. Öyle ki benimle yüz yüze gelmeye bile tahammül edemiyor. Ama babalar evlatlarını dinler Küçük Hanım. Senden ricam babanla konuşman, onun yersiz saldırılarından bıktım artık. Sürekli ayağımı kaydırmaya çalışması çok rahatsız edici. Ayağım kayacağından değil ama sendelemek de bir yerde sinir bozucu bir hal alabiliyor.”
Bir süre duyduklarımı idrak edemedim ve boş boş karşımdaki adama baktım. Babam hırsı karşısında her şeyi yapabilecek bir adamdı ama suçsuz bir adamın ayağını kaydırmaya çalışması karşısında ne diyeceğimi bilememiştim. Dantes, bir güven uğruna insanların hayatını etkileyen artçı sarsıntılar yaratmıştı.
“Ben babamı saldırıyı sizin yapmadığınıza nasıl ikna edebilirim?” Titreyen ellerimi saklamak için kahve fincanını var gücümle sıkıverdim. Dantes’i açık edemezdim. Kelimeleri çok özenle seçmeye çalışmıştım ama esasında kiminle ne konuştuğumun bile farkında değildim. Zihnimin içindeki hava inanılmaz pusluydu.
“Emin ol bunu yapabilirsin, Küçük Hanım. Baban bir hiç uğruna bunca zahmete girip seninle konuşmayacağımı bilir. Dahası sana değer verdiğini de biliyorum. Bizim aramızdaki husumet için harika ve temiz bir köprüsün.”
Bu adam beni övüyor muydu yeriyor muydu?
Yanlış bir şey söylememek için dudaklarımı birbirine bastırdım. O sıra odanın kapısı tıklatıldı ve bana kahve getiren kadın başını içeri uzattı. “Arslan Bey, genç bir adam ısrarla sizi görmek istediğini söylüyor.”
“Kim?”
“Adı Çağlar Mir Güzyeli’ymiş. Adını söylersek onu mutlaka kabul edeceğinizi söyledi. Ne yapmamızı istersiniz?”
Dantes’in adını duyduğumda tertemiz bir suya dökülen mürekkep gibi hislerimin duygunluğu kayboldu ve mürekkebin dibe batması gibi battım. Battıkça karaya boyandım ve okuyamadığım birtakım satırlar tenime ucu kora batırılmış bir kalem tarafından işlendi. Okuyamadım ama kalemin hareketlerini takip ettim. Gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldığımda canımın yanıyor olmasına rağmen tenime Dantes’i görecek olmanın rahatlığı dağlanmıştı.
“Ah, lütfen içeri alın. O da yabancımız sayılmaz.” Kimilerine göre yabancı olsa da ruhumun ona olan tanışıklığı şu saatten sonra bana yeterdi. Arslan Polatlı konuşurken o keskin ama sakin bakışlarını benden hiç ayırmıyor, zar zor kontrol altına aldığım tüm hislerimi görebilmek umuduyla kendi kıskacında kıvranmamı sağlıyordu.
“Babanızın Karaman Holding ile ortaklığının ardından Çağlar Bey ile vakit geçirmeye başladığınızı duydum. Sanırsam burada olduğunuzun bilincinde olarak geldi. Umarım onu çok öfkelendirmemişimdir.”
Telefondayken bile kontrolden çıktığını hatırlıyordum. Gergin dolu bir bekleyişte bakışlarım odanın camına düştü ve gecenin çoktan çöktüğünü, koyu bir karanlığın geceyi esir aldığını fark ettim. Bunca zaman beni bulamayan Dantes kim bilir ne haldeydi? İçimdeki yıkılan şehirlerden arta kalan yıkıntıların bıraktığı yükü hissedebiliyordum ve kaçabildiğim tek yer Dantes için sakladığım, o beni almaya gelsin diye saklandığım evdi.
Odanın kapısı açıldığında kucağımdaki kahveyi titretecek kadar büyük bir hızda kafamı çevirdim. Önce kimseyi göremedim, kulaklarımdaki sabırsızlık dolu uğultudan kendi sesimi bile duyamaz haldeydim. Sonra kapının boşluğu genişledi ve Dantes elimi ayağımı birbirine katacak bir şekilde yavaşça odaya girdi. Soğukkanlı bakışları odanın hiçbir köşesine değmeden beni bir yağmur gibi yıkadı ama o bıraktığım adam değildi.
Üzerinde simsiyah bir takım elbise vardı. İçine giydiği beyaz gömlek ruhunu hiç yansıtmıyordu. Dağınık saçları artık daha derli topluydu. Yakasında gözleri kadar koyu bir kravat takılıydı. Pantolonu jilet gibi ütülü, ayakkabıları lekesizdi. Öylesine özenli ve etkileyiciydi ki takım elbisesi içinde kusursuz bir heykele benziyordu. Beyaz teninin içinde kara bir elmas gibi parlayan bakışlarında benim için beklettiği işlenecek hazineler mevcuttu. Ama sertti. Yüz hatlarında, kavuşmamızın sevincini bozacak kadar sert bir ifade vardı ve bu tüm rahatlığımı elimden alıp götürdü. Önüme döndüğümde kucağımda tuttuğum kahve artık eskisinden daha fazla titriyordu.
Arslan Polatlı bile içeri girdiğinde onu hayranlıkla süzdü ve ayağa kalktı. Akabinde Dantes ağır adımlarla yürüyüp onun karşısına geldiğinde bir kez daha ne kadar uzun boylu ve heybetli olduğunun farkına vardım.
Bir yağmura kapılacak olsam, göğsü saçlarımın üstünde şemsiye gibi açılırdı.
“Hoş geldiniz, Çağlar Bey.” Yaşlı adam gayet rahat bir şekilde elini ona uzatmıştı. Dantes’in ise onun elini sıkarken kemikli ellerinin anlaşılmayacak kadar az dahi olsa titrediğini gördüm. Sebebinin öfke olduğunu tahmin edebiliyordum.
“Açık söylemek gerekirse Arslan Bey, son yaptığınız şeyden sonra pek hoş geldiğim söylenemez.” Yüz ifadesini göremiyordum ama güçlü omuzlarının kasıldığını, kendini güç bela kontrol altında tuttuğumu anlayabiliyordum. Hiç hoş gelmediğini söylüyordu ama benim için geldiğini biliyorken gayet hoşnut kaldığımı kendi kendime itiraf ettim. Zaten ondan başka kimse beni almaya gelmezdi.
“Burada olma sebebinizin o olduğunu tahmin etmiştim. Beni yanıltmadınız.” dedi Arslan Polatlı, sebebin ben olduğumu açık açık söylemekten çekinmedi.
“Oysaki ben sizin adil dövüştüğünüzü sanmıştım. Beni yanılttınız.”
Dantes’in esirgemediği sözü üzerine Polatlı rahatsız edici ama keyif dolu bir kahkaha kopardı. “Haklısın genç adam, yaşlanınca pek aklıselim davranışlar sergilemiyoruz. Ama en azından sen de bu kural dışı davranışımın sebebini öğreneceksin. Beyefendiye de kahve getirin.” diye seslendi kapıya bekleyen adamlarına. “Neyli içersiniz?”
“İçmem Arslan Bey, çok kalmayacağız.” Çoğul bir aitlik ekine sığdırdığı anlamın, boğazımdaki iplerden beni kurtarmasıyla rahat bir nefes doldu ciğerlerime. Birlikte yürümeye başlamadığımız bir yolun sonuna birlikte gidiyorduk. Beni almadan bu evden çıkmayacaktı.
“En azından küçük dostunuz kahvesini bitirene kadar sizi ağırlayayım, şöyle geçin.”
Ona tekli koltuklardan birini gösterdiğinde Dantes dudağının kenarıyla gülümsedi ve tamamen onun dediğinin tersine yönelerek benim oturduğum ikili koltuğa aramıza üç karışlık mesafe koyarak oturdu. Artık dokunabileceğim kadar yakınımdaydı. Ona dokunmak ve gerçek olduğuna inanmak istiyordum fakat gözlerini gözlerime değdirmezken bunu yapabilecek gücüm yoktu.
Polatlı’da eski yerine oturuş keyifle içkisini yudumluyordu. Sanki beni zorla buraya getirmemiş, Dantes de beni almak için burada değilmiş de genç bir çifti ağırlıyormuş gibi rahattı. “Barbaros’la yeni ortaklığınız nasıl gidiyor?” diye sordu, bakışlarını ikimizin üstünde dolaştırdı.
Dantes ağır ağır arkasına yaslandı ve bir bacağını diğerinin üstüne attı. Kıyafetlerinden çıkan kısık sesler sayfaya sürtünen kalem sesine benziyordu. Benden taraftaki kolunu sıradan bir şey yapıyormuş gibi koltuğun üst kısmına koydu ve parmaklarının boynuma çok yakın bir yerde durdu. “Anlaşılan düşmanlarımızı korkutacak kadar iyi.” dediğinde Polatlı’nın yüzü bir anlığına bozuldu ama hemen kendini toparladı.
“Siz gelmeden önce ben de Küçük Hanım’a…”
“Lara Hanım.” Sesindeki itiraz kabul etmez istek yaşlı adamı afallattı.
“Lara Hanım’a neden burada olduğunu anlatıyordum.” dedi bozuntuya vermeden.
“Öyleyse bir daha anlatın. Zira sizin sunduğunuz neden onun burada olmasını sağlarken, onun burada olması da benim burada olmamın nedeni.”
Aynı saniyelerde ensemde sıcak bir temas hissettiğimde kucağımdaki kahve fincanı zelzeleye maruz kalmış gibi sarsıldı. Önce yavaş yavaş sonra hoyratça içime dolan bir fırtınayı iliklerime kadar hissettim ve afallamış bir halde Dantes’e baktım.
Yüzündeki sert ifadeyle karşısındaki adama bakarken sanki parmakları usulca ensemi okşamıyormuş gibi rahattı. Ekseriyetle o sıcak parmaklar beni yatıştırmak istercesine Dantes dövmesinde dolaşıyordu. Dokundukça adının yazdığı yerleri ateşe veriyordu. Kolunu koltuğun sırt kısmına atmış gibi göründüğünden Polatlı’nın bu temasımızı görmediğine adım gibi emindim.
Parmaklarının ucuna bulanmış görünmez mürekkeple bana dokunuyor ve dokundukça ondan korkmamamı anlatan satırlar yazıyordu tenime. O yazdıkça okuyordum ve daha okuyacak çok satırım olduğunu tahmin edebiliyordum. Belki de zamanla dokunuşları yalnızca ikimizin okuyabildiği kalın bir kitaba dönüşecekti.
“Barbaros diyordum, pek kıymetli ve muhterem yeni ortağınız. Bir siyasetçiye yakışmayan adımlar atmakla meşgul.”
“Siz de bir insana yakışmayan adımlar atıyorsunuz ama görüyorum ki bunun için pek de kendinizi yargıladığınız yok.”
“Çağlar Bey, anlıyorum. Lara Hanım’ı buraya getiriş tarzım için öfkelisiniz ama başka türlüsünü de yapamazdım. Zira babası benimle görüşmesine asla izin vermezdi ve o izin vermezken kızı da bu tanışıklığa yanaşmazdı. Sizi temin ederim niyetim ona zarar vermek değildi.”
“Adamlarınızın onu nasıl zorla alıkoyduğunu gördüm. Bunun izahını nasıl yapacaksınız? Sizin mi ifade etme yetersizliğiniz var adamlarınızın mı anlaya yetersizliği var merak ediyorum.”
“İleri gidiyorsunuz.” dedi Polatlı kınayan bir ses tonuyla. Yine de Dantes’e çok ters davranamıyordu çünkü Dantes bu yaptığını medyaya duyurursa Arslan Polatlı’nın itibarının sarsılması işten bile değildi.
“Hâlbuki daha yola bile çıkmadım.” dedi Dantes başını hafifçe yana yatırarak. Ve biliyordum ki yola çıkacak olsa yine yollarını kendi inşa edecek ve peşinden sürüklediği yolcularını bir bir tuzağına çekecekti.
Ensemdeki eli hafifçe aşağı kaydığında yazlık elbisemin üzerinden dahi teninin sıcaklığını hissettim ve bir parmağının yavaşça hareket ettiğini duyumsadım. Ama bunlar rastgele hareketler değildi, bir şeyler çiziyordu… hayır, tenimde bir şeyler yazıyordu. Ama neden? Okumam için mi? Mürekkepten de öte onun parmakları gerçekten bir kalemdi. İki adamın çatışmasından ziyade sırtıma yazılan yazılar bir anda hayatımın en önemli olayı haline gelmiş gibi tüm dikkatimi sırtımda dolanan parmaklara verdim. Bir yandan da huylanıyordum ve kıvranmamak için zor tutuyordum kendimi.
“En iyisi mi ben yola çıkmadan ve yoldan çıkmadan siz söyleyeceğinizi söyleyin. Sonra da bizi uğurlayın.” dedi sakin ama tehlikeli bir sesle. “Benim karnım epey açıktı da.” Sesinde yalnızca benim anlayacağım gizli bir ima vardı. Zakkum ağacının ben olduğumun bilincinde olarak derin bir nefes aldım ve gözlerim her zamankinden daha yavaş açılıp kapandı. Üstü kapalı sözlerle bile olsa her beni istediğini söylediğinde zihnimin kıvrımlarında koşuya çıkan bir duyguyla savaşıyordum ve bu duygunun adının ne olduğunu henüz bulamamıştım.
“İçeride hazırda bekleyen bir ziyafet soframız var.”
“Sizin yemekleriniz beni tatmin etmez.” dedi pat diye, doğru dürüst nefes alayım derken tükürüğüm boğazıma kaçtığında öksürmeye başladım. Dantes… Çok haindi.
Hiçbir şey olmamış gibi parmaklarını tenimde çölü keşfe çıkan bir seyyah esasıyla gezdiriyordu. Dokunduğu yerlerde bir kum fırtınası çıkıyor tenimi ürpertiyordu. Tüm dikkatim onda olmasına rağmen başlangıcını yakalayamadığımdan ne yazdığını da anlayamıyordum. Kavisli bir harf yapıyordu, parmağını usulca kıvırdığında e diye düşündüm.
“Barbaros’tan bahsediyordum aslında. Biliyorsun genç adam, yakın zamanda talihsiz bir şekilde silahlı saldırıya uğradı. Gerçi nasıl bilmezsin. Sen o saldırıda Lara Hanım’ı korurken yaralanmıştın. Şimdi bu konuşmayı yapmak benim için çok daha zor bir hal aldı.” dedi nefesini sıkkın bir şekilde dışarı vererek.
Dantes’in parmakları sırtımda martıya benzer bir şeyler çizdi. İlkokul çocukları gibi sırtıma neden martı çiziyordu ki. Uçan kanatlar gibi… kanat… m harfi.
“Bu saldırının bizim burada olmamızla ne alakası var?” Sebebini öğrendiğinde ne tepki vereceğini çok merak ettiğimden bakışlarımı yüzünden ayırmadım. Diğer kolunu da koltuğun kolçağına koymuştu. Koltukta değil de tahtında oturuyormuş gibi rahattı. Siyah ceketinin yakaları hafifçe iki yana açılmış, gömleğinin düğmeleri oturuşundan kaynaklı gerilmiş ve kravatı göğsünden aşağıya bir şelale gibi akmıştı.
Bu adamın benim için burada olduğuna inanmak çok güçtü. Benim onun hayatında olmam ise akıl alır şey değildi. Kendimi tutamayıp içimi çektiğimde Dantes’in dudakları seğirdi ve parmakları bir anda yeniden enseme değip irkilmeme neden oldu.
Senin parmaklarının bana anlatmaya çalıştığı bir şeyler var; tenime yazdığın yazılarının ve beni çağıran sesinin fısıldadığı gizemler…
Seni duyuyorum demek istedim ona. Senin için sakladığım evin içine girmiş beni arıyor ve bana sesleniyorsun. İlk başlarda öyle çok kırılmıştım ki değil aynı evde aynı şehirde bile onunla kalabileceğimi düşünmezdim. Ellerime buladığı kanın izleri hala tazeydi ama bundan daha taze olan aynaya düşen yansımamızda gördüğüm gecenin hırsızı gözlerdi.
“Barbaros saldırıyı benden bildiği için bana karşı aldığı cephelere bir yenisini eklemiş. Bunca işimin gücümün arasında bir de onu geri püskürtmekle uğraşıyorum. Bu yüzden Küçük… Lara Hanım’la aklıselim bir konuşma yapmak istedim. Babalar evlatlarına değer verir, ondan babasıyla konuşmasını rica ediyorum.”
Bunları duyduğunda Dantes’in parmakları donup kaldı çünkü biliyordum saldırı olayı bizim kanayan yaramızdı. Bana yaşattıklarını asla unutamıyordum ve artçı sarsıntılar kaçınılmaz bir şekilde devam ediyordu. Ne olursa olsun işin bir ucu sonunda bana dokunuyordu ve benim canımı yakan buydu.
Dantes’in parmakları iki omzumun arasına kayıp kaldığı yerden hareketlerine devam ederken ben hala ona bakıyordum. “Saldırıyı siz yapmadınız mı?” diye soğukkanlı bir şekilde sorduğunda öyle bir afalladım ki kalbimdeki yamalı gökyüzü yırtılmış gibi bir acı ses kulaklarımda yankılandı. Kuklacıyı yaşatan dudakları nasıl da kendinden emin ve ikna ediciydi.
Titreyen ellerimden birini kaldırıp parmaklarımı usulca boynumda gezdirdim. Onun bıraktığı izleri silmek mi yoksa elim izlerine değsin mi istedim bilmiyordum. Bildiğim tek şey parmakları beni ısıtırken söyledikleriyle üşüyordum.
“Hayır, Çağlar Bey! Rica ediyorum bu ithamı duymamış olayım. Öyle olsa sizin karşınızda böylesine rahat olup konunun bahsini açabilir miyim? Bir şeylerle suçlanmak çok yorucu. Barbaros ile aramızda hiç bitmeyen bir rekabet olsa da ben bunu yapacak bir insan değilim.”
Dantes tabi tabi dercesine gülerek başını iki yana salladı ve ben sırtımda yeni bir harfin varlığını yakaladım, i. Yani e m i oldu. Kaşlarım çatıldığında anlayamaz gözlerle ona baktım. Ne yazmaya çalışıyordu? Kafa karışıklığımı anlamış gibi bu kez parmağını sol omzunum altına koydu ve sağ omzuma doğru kesintisiz düz bir çizgi çekercesine kaydırdığında titrek bir nefesin dudaklarımdan çıkmasına neden oldu. Bu hareketiyle yazdıklarını silmiş olmalıydı çünkü yeniden parmağını yazmaya başladığı yere yerleştirdi.
“Ben gördüğüme inanırım Arslan Bey. Eğer bir daha itham altında kalmak istemiyorsanız yasa dışı şeyler yapmaktan kaçının. Masum insanları kaçırmak da buna dâhil.” Başkasını bana zarar vermemesi için suçlarken ara ara onun bana verdiği zararları hatırlıyordum ama bunları benimle paylaştığı şeylerden sonra göz ardı edebilir miydim?
Yan yana olmamızın unutmama vesile olmayacağını bilsem de en azından uykudaymış gibi rol yapabilirdim. Şu saatten sonra sürekli beni kandırdın diye kafasına vurmamın bir anlamı olmazdı. Yapmam gereken şey beni bir daha kandırmasına müsaade etmeden yanında olmaktı. Ve ne yazık ki bu tek taraflı bir sözle mümkün değildi.
Dantes’in parmakları yeniden hareket etmeye başladı ve bu kez ilk harfi yakaladım. G ile başlayan yazısını e ve l harfleri takip etti. Gel. Onun parmakları haylazca sırtımda gezinirken kımıldamadan durmak öylesine zordu ki.
Ne kadar sıcak olduğunu umursamadan fincanı can havliyle sıkıverdim. Pek çok kez elim titrediğinden altlıkta küçük bir kahve gölü oluşturmuştum. Derin derin nefesler alıp dikkatimi toplamaya çalışıyordum. Tenime sırasıyla d i ve m harfleri kazındı ve bana geldim dediğini anladım. Bakışlarım onu bir av gibi yakalarken kalbimi sıkıştıran duvarlar tuz buz oldu.
Ben sana ait olan, yıkılmasına izin vermediğim bir evde seni bekledim ve sen o evin kapılarını açtın, dedim ona gözlerimle.
Bana bakmıyor olsa da ne yazdığını anladığımı fark ettiğinde parmakları sırtımı terk etti ve elbisemin üzerinde kayarak yükseldi. Ensemdeki dövmeme yeniden temas etmesi gözlerimin usulca kapanmasına neden oldu. Kaybettiği çocuğuna yeniden kavuşan bir anne şefkatiyle okşadı dövmemi ve parmaklarını oradan ayırmadı.
“Biliyorum, hiç hoş olmayan bir durumun içindeyiz. O gece anladığım kadarıyla hepiniz zor zamanlar yaşadınız. En azından bu vesileyle ikinizden içtenlikle özür dileyebilme şansım oldu. Ama inanın saldırıyı ben yapmadım. Vurdurduğum bir adamın gözlerine böylesine rahat bakabilir miyim sanıyorsunuz?”
Arslan Polatı’nın söyledikleri artık umurumda değildi. Yalnızca bir an önce Dantes ile birlikte buradan gitmek istiyordum.
“Özellikle siz Lara Hanım,” Direkt bana hitap ettiğinde gözlerimi açmak zorunda kaldım ve yorgun bir halde içkisini çoktan bitirmiş yaşlı adama baktım. “Az çok ne kadar zor bir yaşantınız olduğunu biliyorum. Annenizin kaybı, akıl hastanesinde geçirdiğiniz günler ve…”
Son cümlesinden sonrasını duyamadım. Kaburgalarıma dolanan bir ip kemiklerini çatırdatarak sıktığında çıkan sesler kafamın içini doldurdu. Dünyam tersine dönerken gökten dökülen yıldızlar çamurlara saplanıp ayaklar altında ezildi. Üzerime bir geçmiş çöktü ve on yaşındaki Lara’yı hıçkırıklarla ağlattı. Küçüklüğüm içimde sessizce ağlarken büyümüş Lara bir tabutun içinden onun çığlıklarını duyuyordu. Ve o çığlıklar toprağın çok derinlerinden geliyordu.
“Bir saniye, ne dediniz siz?” Dantes’in parmakları gökyüzünü terk eden yıldızlar gibi tenimden ayrıldı ve beni soğuk bir boşlukla baş başa bıraktı.
Hayır, diye feryat ettim. Lütfen bu soruyu sorma. Öğrenmene dayanamam. Hatırlamaya bile dayanamıyorken onun zihnine düşen bu gerçeğin varlığını kabullenmek kalbime ucunda alev olan bir oku sapladı ve dengem alt üst oldu. Ne yapacağımı bilemez halde etrafıma bakındım. Dünya kocamandı ama beni içine sığdırmayı başaramıyordu. Dünyam küçücüktü ama içine binlerce acıyı sığdırıyordum.
“Yoksa Küçük Hanım’ın bir zamanlar akıl hastanesinde kaldığını bilmiyor muydunuz? Hay aksi.”
Dantes öylesine afallamıştı ki Lara Hanım diyerek bir düzeltmede bile bulunmamıştı. Beynime saplanan kurşunun etkisini görmezden gelebilirim umuduyla gözlerimi kapattım. Herkes gibi bana deli gözüyle bakmasına dayanamazdım. Çok küçük hissediyordum kendimi. Sanki bu dünyada hiç yerim yokmuş gibi. Nasıl yaşayacaktım ben? Daha normal bir insan olmayı bile başaramamışken sıradan bir hayatın kucağında kendimi bulabilmemin imkânı yoktu. Aradığım hayat geçmişimle birlikte mezara gömülmüştü ve ben yalnızca dizlerimin üzerine çöküp kendi cenazemde ağlamıştım.
Dantes akıl hastanesinde kaldığımı öğrenmişti. Hâlbuki bunu aile üyelerimizden başka kimse bilmezdi. Peki bu adam nasıl öğrenmişti de pat diye söylemişti? Çok korkuyordum şu kapıdan çıktıktan sonra Dantes beni artık yanında istemediğini söylerse diye.
Nihayetinde kalbim de yarım, aklım da.
Bura rağmen benim için hala yer var mıydı hayatında?
“Çok üzgünüm Küçük Hanım, patavatsızlık ettim.” Polatlı’nın şefkatli ses tonu içimdeki ağlama dürtüsünü tetikledi.
“Bunu bilerek yaptınız!” diye bağırdım bir anda kendimi tutamadan. “Aile sırlarımızı bildiğinizi gösterip tehdit mi ediyorsunuz bizi? Siz kim olduğunuzu sanıyorsunuz?” Beni ayakta tutan şeyleri elimden çekip almaya yeminli misiniz?
“Arslan Bey,” Dantes’in sesi çok sertti. Uzanıp elini bir bacağımın üzerine koyduğunda ayağa fırlamak üzereydim. “Sanırım söyleyecekleriniz bu kadar. Endişeniz olmasın. Barbaros Bey’le gerekirse ben de konuşur sizin üstünüzden çekerim. Karşılığında siz de kendi yöntemlerinizle masum insanları alıkoymayın yeterli.”
Sonra hızla ayağa kalktı. Benimse bacaklarımı hareket ettirmeye gücüm yoktu. Bana üstten bakarken ıslanan kirpiklerime yağmurlar düşmüş gibi ürkekçe başımı kaldırıp ona baktım. Heybetli bedeniyle Polatlı’yı tamamen görüş açımdan çıkarmış olsa da yeni manzaramın gecenin hırsızı bakışları olmasına izin vermedi. Gecesine yağmur yağsın istemediğinden mi bana bakmıyordu? Çünkü gözlerimde ikimiz de boğacak kadar çok gözyaşı biriktiğini hissediyordum. Elimde titreyen kahve bardağını alıp altın rengi sehpaya bırakırken bir an bile gözleri gözlerime değmedi.
Bunca zaman istediği kızın bir zamanlar akıl hastanesinde kaldığını öğrenmişti, bu sebepten ruhunu kuşatan öfkeye yenik düşmesi beni çok korkutuyordu.
“Lara? Kalksana güzelim.” diye fısıldayıp beni kavradığında dünyada bir anlığına tüm ışıklar yeniden yandı. İçimdeki şehri yıkan depremlerin durulduğunu hissettim ama bu kez ben başımı kaldırıp ona bakamadım. Güçlü kollarıyla beni bir çırpıda kavrayıp heybetli gövdesine yasladığında kollarında kuş kadar kaldım.
“Uğurlama zahmetine girmeyin.” dedi sertçe Polatlı’ya. Çenesi saçlarıma sürtünmesi parmaklarımın yakasında kıvrılmasına neden oldu. “Biz kendimiz çıkarız. Misafirperverliğiniz için teşekkürler.” Kinayeli vedasının ardından kapıya doğru yöneldik ama arkamızdan yeniden Polatlı’nın sesi duyuldu.
“Atilla Karaman.” dedi hızlıca. “Yıllarca benim için vazgeçilmez bir ortaktı. Ama şu işe bakın ki artık benimle tüm bağlarını yavaş yavaş koparıyor ve Barbaros’un tarafına geçiyor. Ve ne var biliyor musunuz genç adam, bütün bunlar gizemli varis Çağlar Mir Güzyeli’nin bir süre önce bir anda ortaya çıkışıyla oldu.”
Dantes’in beni sarıp sarmalayan kolu kasıldı. “Sizden daha genç birinin başarısını kıskanıyor gibi konuşuyorsunuz.”
“Ne dediğini bil de konuş genç adam.”
“Ne dediğimin gayet farkındayım Arslan Bey, ben kimsenin elinden kimseyi çalmadım. İş hayatı tercihlere gebedir. Artık ortaklarınızın ilk tercihi olmamanızın sebebi ben değilim. Birilerini suçlamadan önce politikalarınızı gözden geçirmenizi tavsiye ederim. İyi geceler.” diyerek son noktayı koydu ve bir daha arkasına bakmadan beni odadan çıkardı.
Evin gösterişli kapısı bize çalışanlardan biri tarafından açıldı ve büyük bir bahçeye çıktık. Etraf koruma kılıklı bir dünya adamla doluydu. İçlerinden birkaçının beni zorla kaçırdığını hatırlayınca istemsizce Dantes’e daha çok sokuldum ve o anda hiç görmeyi beklemediğim biriyle göz göze geldim.
Fırat, Arslan Polatlı’nın adamları arasında duruyordu. Simsiyah giyinmişti. Hafif esmer teni, kirli sakalları ve siyah takımıyla tıpkı bir mafya üyesine benziyordu. Bakışları bize öylesine yabancıydı ki şaşkınlıkla dudaklarım aralandığında Dantes’in eli belimdeki baskısını artırdı ve adeta bana susmamı tembihledi. Fırat, şu anda bizden değil onlardan biriydi.
Kelimelerimin derdimi, korkumu ya da yeniden onula aynı evin çatısı altında buluşmamı anlatmaya yetecek gücü yokmuş gibi sessizliğe boyun eğdim. Acısı kapanmayan bir sayfanın üstüne yeni acılar yazan insanlarla yüz göz olmaktan yorgun düşen bedenimi ayakta tutacak gücü içimde bulabilmek istiyordum. İnsanlar beni toprağa gömdükçe bir çiçek olarak yeniden yeşerebilmenin hayali düşüyordu bazen zihnime. Ama sonra hiç tabuttan çıkamadığımı ve toprağa karışamadığımı hatırlıyordum.
Dantes beni sokakta duran arabasına yönlendirdiğinde şoför koltuğunda Ateş’i gördüm. Onun da yüz hatları daha önce hiç görmediğim kadar ciddiydi. Bedenimi saran kollar arabanın yanına geldiğimizde beni bıraktı ve bir yangından kaçıyormuşçasına hızla kapıyı açıp arka koltuğa bindirdi. Kapımı öyle sert kapattı ki resmen oturduğum yerde sıçradım. Sonra da hızla arkadan dolanıp yanıma bindiğinde Ateş hızla gazı kökleyip arabayı uçururcasına kullanmaya başladı.
Gittiğimiz yolun sonu beni çok korkutuyordu.
Dantes bana bir şeyler söylemek yerine boynundaki kravatı parçalarcasına söküp, açtığı camdan dışarıya hışımla fırlattı. Arabayı dondurucu bir soğuk doldururken sesimi çıkarıp neler olduğunu soramadım. Alacağım cevaplardan delicesine korktum. Her an sen akıl hastanesinde mi kaldın Lara diye sorabilirdi. Ya da daha da kötüsü ben bu soruyu evet cevabını verdikten sonra seni artık istemiyorum Lara diyebilirdi.
Tanrım, ben onunla savaştığım kadar kendimle de savaşmış ve yanında olmayı kabullenmiştim. Şimdi beni savaştığım cephede bir başıma bırakmasına dayanamazdım. Düşmanlarıma direnemez ilk saldırıda yenilirdim.
Ama delicesine öfkeli görünmesi korktuğum tüm düşünceleri benim için daha da katlanılmaz kılıyordu. Kolunu pencereye yasladığında yutkundu, gömleğinin birkaç düğmesini açtı ve parmaklarını burun kemerine bastırıp gözlerini kapattı.
İçinde tutamadığı öfkesini tıpkı ensemi okşayıp bana yaptığı gibi yatıştırmak istiyordum ama tüm parmaklarım titrerken yaklaşmaya cesaret edemiyordum. Ruhum çoğu zaman ürkek bir kuş gibi kanatlarını güçlü çırpmayı başaramazdı. Bu yüzden ona yaklaşabilmem için estirdiği fırtınanın dinmesi gerekiyordu.
Akıl hastanesinde kalmamın onun açısından önemli olmadığını duymaya ihtiyacım vardı. Deli değildim ki ben. Bir zamanlar sürekli öyle olduğumu söylerlerdi ama artık değildim, biliyorum. Yemin ederim değilim, Dantes. Benimle konuşursan sana bunu kanıtlayabilirim. Derdim ki ona Edmond Dantes’i de herkesin deli dediği bir rahip kurtardı, bu yüzden benden ümidi kesme. Bir gün belki ben de senin kurtuluşun olurum. Ama yol altımızda akıp giderken onun tek yaptığı derin derin solumak oldu. Kasılan tüm damarları bir harita gibi beyaz teninde gün yüzüne çıkmıştı.
“Kardeşim,” dedi Ateş zaman sonra. Benim konuşmaya cesaretim olmadığından onun konuşması sessizliğime ilaç gibi geldi. “İyi misin?”
“Değilim kardeşim, hiç iyi değilim.” Bir yerlere vurmak ister gibi yumruklarını sıktığında kaburgalarım sıkıştı. “Gözünü seveyim sağa çek şu arabayı, Ateş.”
“Mir…” Ateş arabayı kenara çeker çekmez Dantes ona seslenmemi umursamadan kapıyı açtı ve kendini dışarı attı. Sert adımlarla kaldırımı geçip yanında durduğumuz çocuk parkına yürüdüğünde her bir adımında kalbimin ezildiğini hissettim. İnsan duymak istediği şeyleri duyamayınca kafasında yarattığı gerçeklere inanma gafletine düşüyordu ve o benden uzaklaştıkça artık beni istemediği düşüncesi zihnime çivi gibi çakılıyordu.
Düşünmeden hareket etmeyi seven biri değildim. Bugüne kadar söylediğim her kelimenin nereden gelip nereye gittiğine dikkat etmiştim ama ilk kez söyleyeceklerimi bir süzgeçten geçirmeden, korkularımı saklamadan ve isteklerimi ertelemeden konuşabilmek istedim. Bu yüzden Dantes’in peşinden arabadan inerken zihnimin kapağı hiç olmadığı kadar açıktı. O, parkın ortasında durmuş yaktığı sigarasını derin derin nefeslerle içiyordu. Ayak seslerimi duyup arkasını döndüğünde üflediği dumanlar yaz rüzgârı yüzünden yüzümü okşayıp geçti.
“Neden benimle konuşmuyorsun?” diye sordum. Zihnimden sızan en yoğun duygu olan korkunun kokusu burnumdaydı.
“Ben sana hiç yalan söylemedim.” Ne olacaksa olsun dedim, bunca zaman kendimle bile konuşmaya çekindiğim korkularımı onun önüne sunarken gecenin hırsızı gözlerindeki yıldız haritalarının bana yol göstermesini diledim. “Sen demiştin zaten yalan söylemekle bir şey söylememek arasında fark var diye. Şimdi akıl hastanesinde kaldığımı öğrendiğin için bana bu şekilde davranmana nasıl dayanayım, Mir?”
Korkan benim ruhumken onun yüzü bembeyaz kesilmişti. Koyu renk dudakları bir afallamanın etkisiyle aralandı. “Akıl hastanesi mi?” dedi kükrercesine ve ürkerek ondan geri çekilmeme neden oldu. Bedenim içinde olduğum tabutta sıkışıyordu.
Yarısı bitmiş sigarasını fırlatıp geceye hediye ettiğinde boş kalan elleri soğuktan mı yoksa korkudan mı titrediğini anlamadığım tenime değdi, kollarımı sıkıca tutup bir kuşu yakalamış gibi beni kafesledi. “Sence senden bunun için mi uzak duruyorum!” diye bağırdı. “Şu hale bak!” dedi, çok öfkeliydi. Derin derin solurken bu kez de öyle kısık konuştu ki ne dediğini duymak güçleşti. “Senden uzak bile duramıyorum.”
Zeminine koca bir delik açılmış teknedeydik ve usulca batıyorduk. Batıyorduk ve onun yaptığı tek şey beni yapabildiği kadar yakınına çekmekti. “Ben… Sandım ki öğrendiklerin yüzünden artık beni istemiyor-“
“Artık seni istemiyorum, öyle mi?” Canımı yakmayan ama gitmeme müsaadesi olmayan tutuşunu usulca gevşetti ve ellerinden biri enseme kayarken dövmemin üstüne dünyanın en yumuşak dokunuşunu bıraktı. “Seni ne kadar istediğimi göstermenin bin farklı yolunu biliyorum.” dedi, her bir kelimesinde içinde olduğumuz tekne sallandı. Ruhum düşmemek için teknenin iki yanına tutunurken çoktan tuzlu suyla yıkanmıştı.
“Sen bana hiç bakmayınca, ben sandım ki öğrendiklerin seni hayal kırıklığına uğrattı.” Aramızda sıkışan ellerimi hareket ettirip ürkekçe kollarına koydum. “Çünkü sen bana hep bakardın, Mir. Ben sana bakmazken bile sen hep beni izlerdin ama o evde gözlerin gözlerime hiç değmedi.”
Dantes söylediklerim üzerine öyle derin bir nefes aldı ki alçalıp yükselen göğsünde şehirler inşa edip yıktı. Başını eğdiğinde gözleri usulca kapandı ve alnı alnıma dokundu. Sıcaklığı bir soba gibi tenimi ısıtırken parmakları ensemden sırtıma doğru kaydığında titrek bir nefes alarak kollarını sıktım. Avuç içimde kırışan ceketinin kumaşı yumuşacıktı. “Korktum, tamam mı?” dedi, nefesi yanaklarımda geceye inat sıcak bir rüzgâr gibi dolandı.
“Korktun mu?” Kendimi hazırladığım onca korkunç sözden sonra böylesi bir itiraf karşısında dilim lal kesilecek oldu. Korkudan buz kesmiş ellerimden birini hızla inip yükselen göğsüne koydum ve hafifçe geri ittim. Teni tenime değdiğinde de korkularım siliniyordu ama bu kez ikimizin de korkularımızın silinmesi için gözlerimizin birbirine değmesi gerektiğini hissettim. “Gözlerime bak, Mir.” dedim başımı geriye çekip gözlerini görebilmek için kaldırırken. “Neden korktun?”
“Çünkü gözümün önünde seni alıp götürdüler. Bu ne demek biliyor musun? Seni koruyacak kadar güçlü olamadım demek. Kendi oynadığım oyunlar dönüp dolaşıp sana dokunuyor demek. Siktiğimin kuklacısı.” diye homurdandı, bir nevi hayata küfrediyordu. Gözlerini açtığında artık duygularını daha iyi kontrol edebilen bir adam gibi bakıyordu. “Böyle olmaması gerekiyordu. Babanın saldırıyı bu kadar kafaya takmaması gerekiyordu. Ben… tahmin edemedim.”
İki gün önce olsa söyledikleri bana büyük bir haz verir, onun yüzünden yaşadığım korkuların katbekat büyüğü ile sınanmasını dilerdim ama bir insanı tanımaya başlamak, düşüncelerin seyrinde pusula etkisi yapıyordu. İnsanın odaklandığı yer değiştiğinde düşünceleri de o yöne dönüyor rota eski yolunu kaybediyordu. Bu yüzden hissettiği duyguları ona çok görmesem de uzun sürmemesini diledim.
“Tahmin edemedin ama oldu.” dedim sessizce. “Elden ne gelir? Hem gördüm seni, bana doğru koşuyordun. Yetişebilseydin almalarına izin vermezdin.”
“Yetişemedim.” Sırtımdaki eli daha da aşağıya inip bel boşluğuma yuvasına kavuşmuş gibi kuruldu. Parkın içinde sokak lambası olmasa da ay ışığının düştüğü yüzünde duygularını saklamaya gerek görmüyordu. “Kaybolduğun andan itibaren seni aradım. Ama telefonunu kapatmışlardı, izleyemedik. Fırat, Polatlı’nın yanına döndüğünde anladı ne olduğunu. O haber verdi. Nasıl seni yalnız bırakmak gibi bir hata yaptım anlamıyorum.”
Yokluğumda deliye döndüğünü az çok tahmin edebiliyordum zaten. Ama kurtuluşumu elime veren hamlenin Fırat’tan gelmesi kaşlarımın şaşkınlıkla yükselmesine neden oldu.
“Her zaman yanımda olamazsın, Mir.”
“Olamaz mıyım?” Gözleri kısıldığında bu gerçekten hoşnut kalmadığını kolayca anladım. “Olamam tabi.” dedi, sanki bu dünyanın en zor kabullenişiydi. “Ama olsam ne güzel olurdu değil mi?”
Sadece gülümsedim. “Çok başka şekillerde belki…” Sessizce içimi çektim. “Çok daha güzel olabilirdi.”
Konuştuklarımızın gittiği noktanın bizi hangi yeni cümleye bağlayacağını kestiremediğimden konuyu hızlıca değiştirdim “Üşüdüm galiba ben. Artık arabaya geçelim mi?”
“Dur bir dakika,” Beni bırakıp bir adım geri çekildi elleri ceketini kavradığında ne yapıyorsun dememe kalmadan siyah ceketi asil bir şekilde çıkardı. “Kaldır kollarını.” İtiraz kabul etmez emri üzerine ceketini üzerime kollarımı kaldırdım ve yavaşça ceketi bana giydirmesine izin verdim.
“Arabaya binseydik de ısınırdım.” diye mırıldandım.
“Olsun,” Uzaklaşmamdan korkar gibi ceketin iki yakasını kavrayıp beni yanında tuttu. Sesindeki yumuşaklığa öfkesi dinmiş bir gülümseme eşlik etti. “Isınacaksan da bunun sebebi ben olmak isterim.”
Sonra dudaklarındaki gülümseme ben daha doyasıya seyredememişken silinmeye yüz tuttu. Kaybolmasını dilediğim öfkesi yeniden dudaklarında varlığını belli etti. Ellerinden biri yükselip elmacık kemiğimin üzerine izinsiz bir dokunuş bıraktığında dudakları ince bir çizgi halini almıştı. “Kızarmış.” dedi sessizce. “Kim bilir sana nasıl davrandılar.” Dokunduğu yerde ufak bir sızı hissediyordum ama o dokundukça geçer gibi oldu.
“Sanırım baygınken çarptılar, hatırlamıyorum yani. Acımadı hiç.”
Boğazından dökülen kelimelerle kışın üşüyen yanıma yünden kazaklar örüyor gibi konuşuyordu. “Hiç acımasın.” dediğinde hala üşüyor olsam da tepemde kar yağdıran bulutlardan eser yoktu. “Kıyamam çünkü.” Onda üşüyen yanıma iyi gelen bir şey vardı, adını koyamıyordum.
“Sevimli şeyler sizi,” Ateş’in sesini duymasıyla Dantes içini çekip kendini toparlayarak benden uzaklaştı. “Yok acımasın yok kıyamam. Kardeşim zamanı gelince bunları başka bir şey yaparken de-“
“Lan!”
Dantes’in gözlerine hücum eden öfkeden zerre korku duymayan Ateş yanımıza gelip tıs tıs gülmeye devam etti. Parmaklarımı sızlayan elmacık kemiğimin üzerine götürüp sakince yokladım. Bu sızı da tıpkı nasıl olduğunu bilmediğim ama içten içe varlığını hep hissettiğim, ruhumda mesken tutan kimsesiz sızılara benziyordu. Varlığı gerçekti ama yeri yurdu belli değildi. İçimdeki sahipsiz yaralarım gittikçe çoğalıyordu ve ben hiçbirini kapı dışarı edemiyordum.
“Kızlarım beni bekler çifte kumrular, ben eve geçiyorum.” Bir basketbolcu edasıyla elindeki araba anahtarını bize fırlattı ve Dantes tek eliyle havada yakaladı. “Sen Lara’yı evine bırakırsın.”
“Mavi’yi benim için öp.” diye seslendi uzaklaşmaya başlayan arkadaşına. Sesinden üzerindeki gerginliği atlatmaya başladığı belli oluyordu.
Ateş’in ise arkasını dönmeden bağırdığını duydum. “Sen de yanındakini kendin için öp!”
༄
Küçücük kalbime sığmayan kocaman korkularım kadar,
Kocaman korkularda kaybolan küçücük bir kalbim var.
Eve dönüş yolculuğu boyunca tek kelime etmeye mecalim yoktu. Dantes’in ceketine sıkı sıkıya sarınırken çocukluğu elinden çekip alınan geçmişimin yankısı gözlerimde bir bulut misali dolanıyor, beni her an yanaklarımdan akacak bir sağanakla tehdit ediyordu. Aramızdaki gerginlik çözülmüştü ama Dantes neden akıl hastanesinde kaldığımı öğrendiği halde bana bir şeyler sormuyordu?
Sessizliği beni yitip bitiriyordu. Sanki kafasının içinde ettiği münakaşalarda benimle olmanın yanlış olduğunu söyleyen tarafın baskın gelecek olma ihtimali vardı.
Arabayı Sihirkent’in girişinde durduğunda “Buradan sonrasını yürüyerek gidelim mi?” diye sordu ve yavaşça kafamı sallayıp onu onayladım.
Ayaklarım hala çıplaktı ama bunu dert etmedim. Dantes’in ceketini de üstümden çıkarmak istemiyordum. Bu yüzden çantamı alarak çapraz bir şekilde omzumdan geçirdim. Sanırım çantamı da Polatlı’nın evinden çıkarken almıştı, benim zihnimin içi buğulu olduğundan fark edememiştim. Sihirkent’e girerken fazlasıyla sessizdik. Güvenliğin bakışları kısa bir an üstümüzde gezinmiş sonra beni tanıyınca hiç oralı olmamıştı.
Ben ellerimi Dantes’in ceketinin ceplerine sokmuştum. O da bir elini kumaş pantolonunun cebine sokmuş, diğeriyle ara ara ensesini kaşıyor, sonra bana bakıyor bir şey söyleyecek oluyor ama konuşmuyordu. Oldukça zor ve uzun bir gün geçirmiştik. Bir günde olması gerekenden fazla şey yaşamış ama sonunda birbirimizi bulmuştuk.
Patchland City’nin önünden geçerken kalabalık bir grubun kafeden çıkmasıyla dikkatim onlara yöneldi. Çıkardıkları sesler sokağın sessizliğinde gürültülü bir hal alıyordu. İçlerinden birkaçını tanıyordum. Aslında bu sitedeki gençlerin çoğunu tanıyordum. Şimdilerde üniversiteye giden pek çok yaşıtım vardı ve şu an yaz tatilinde olduğumuz için buralar epey kalabalıktı. Vakti geldiğinde benim de onlar gibi buradan ayrılıp kendi hayatıma yönelme şansım olacak mıydı?
Bizi gördüklerinde kısa bir an sessizleştiler ve kızlar, kızsal bir güdüyle beni baştan aşağı süzdüler. Sonra da bakışları çıplak ayaklarımı yakaladı, ben de onların yüzlerindeki küçümser ifadeyi yakaladım. Beni tanıdıklarını biliyordum ama burada asla Mihri’den başkasıyla bir yakınlık kuramamıştım. Onlarda benimle arkadaş olmayı hiç istememişlerdi.
Benden seken bakışları bu kez de Dantes’in üzerinde dolaştığında yüzlerindeki etkilenmişliği saklayamadılar. Onların gözünde Dantes’in nasıl olduğunu tahmin edebiliyordum. Yanlarındaki toy erkeklerden çok daha etkileyici olan, takım elbisesinin içinde kusursuz hatlara sahip cezbedici bir adam.
Gözlerime yerleşen sislerden kurtulmak için gözlerimi ağır ağır açıp kapattım ve bakışlarımı yere indirdim. Bir şey olduğundan değildi ama yanında ben olmama rağmen kızların beni görmezden gelip Dantes’e av gibi bakmaları rahatsız ediciydi. Sanki onlarda dünyada hiç yerim olmadığını biliyordu. Sahi, bu dünyada benim yerim neredeydi? Sıkkınlıkla çıplak ayaklarımı yere sürte sürte yürürken kendime sorduğum cevabı yine kendim cevapsız bıraktım.
Derince içimi çekip adım atacağım sırada bir anda bacaklarıma dolanan kollarla dengemi kaybettim ve geriye doğru devrilirken güçlü bir kol sarmaşık gibi sırtıma dolandı. Tepetaklak olan hislerimin arasında farkına vardığım ilk şey ayaklarım yerden kesildiği ve Dantes’in göğsüne yaslı durduğum oldu. Beni kucağına almıştı.
“Ne yapıyorsun?” diye sordum afallamış bir halde. Başımı çevirdiğimde yerin artık çok uzakta olduğunu gördüm.
“Benim kararmış gökyüzümde tek bir yıldız var.” dedi. Bacaklarıma ve sırtıma dolanan güçlü kollarının teması benim yamalı gökyüzüme atılan bir dikiş izini andırıyordu. Ama yeni bir yara açmaktan ziyade açılan bir yarayı yok ediyordu. “Onun da elimden kayıp gitmesine izin veremem.”
Öyle derinden konuşuyordu ki bir anda tepemizde yükselen gök yok olmuş ve yalnızca onun bahsini ettiği gökyüzünün altında ikimiz kalmıştık. Eğer yıldızının ben olduğumu söylüyorsa bu gecelerinin benimle aydınlandığı anlamına mı geliyordu? Düşmemem için kollarını sıkılaştırırken bir kolum boynuna dolandığında tek bahanem benim de düşme korkumdu. “Anlaşılan yıldızım da gökyüzünü terk etmek istemiyor.”
Yıldızın diye düşündüm, ait olduğu yerin neresi olduğunu bile bilmezken sen ona bir gökyüzü hediye ediyorsun.
Dantes beni kollarına iyice yerleştirdikten sonra keyifli bir yüz ifadesiyle yürümeye başladı. Kafenin önündeki kalabalık grubun yanından geçerken kızların bakışları hala ondaydı. Üstündeki takım elbisesiyle, kömür karası dağınık saçları, beyaz teni ve kusursuz yüz hatlarıyla oradaki en etkileyici erkekti. Nereye ait olduğumu bilmesem de o an nerede olduğumu biliyordum; onun kollarındaydım. Bu hissin bana yaşattığı garip gülme isteğine mâni olamadım ve muzipçe çıplak ayaklarımı salladım.
“Sevimli sevimli hareketler yapma.” dedi bakışlarını bana indirerek. “Seni düşürürüm falan maazallah…” demesine kalmadan ayağı bir şeylere takıldığında sendeleyerek birkaç adım ileri fırladı ve bir küfür savurdu.
“Mir!”
Telaşla kollarımı düşme korkusundan boynuna sıkı sıkıya doladım. Gerçi bu yaptığım tamamen anlamsızdı. Düşen o olunca benim ona tutunmamın pek bir anlamı olamayacaktı, ben altta o üstte yere yapışacaktık ama ne yapayım, o öyle gökten düşermiş gibi öne fırlayınca…
“Senin gibi taşı oraya koyanın ben…”
Arkamızdaki kalabalık gruptan kahkaha tufanı yükselmiş ve kısacık hava atma serüvenim hazin bir şekilde son bulmuştu. Dantes çabucak kendini toparlayıp bize gülen gruba kaşlarını çatarak baktı. Sonra huzursuzca birbirine bastırdığı dudakları iki yana kıvrıldı. “Güzelliği başımı döndürdü de!” diye bağırdı arkamızda bize gülen gruba.
Konuşurken yan dönüp onlara beni göstermişti. Kahkahalar saniyesinde durdu ve hepsi sanki az önce hiçbir şey görmemiş gibi sağa sola bakınmaya başladılar.
“Yapmasana, Mir.” dedim duyduklarımı sindirme gayretiyle. Yaramaz çocuklar gibi resmen onlara sataşıyordu.
“Ne yapmayayım ya?” dedi, onlara arkasını dönüp evime doğru yola koyuldu. “Düşene gülünür mü hiç? Kayıp gidiyordun az kalsın elimden.” Hala ayağının taşa takıldığına inanamıyormuş gibi şaşkındı. “İyi misin sen?” Düşmeyeyim diye kollarını şöyle bir silkeleyip beni daha çok kendine yapıştırdı.
“İyiyim.” Kollarımın hala sıkı sıkıya boynuna dolanmış olduğunu fark edip hemen çözdüm. “Düşmedik ki.”
“Az kalsın düşüyorduk.” Başını bu nasıl olur ya dercesine iki yana salladı. Bir şeyleri kendine yediremediğinde yüzüne yayılan inkâr ifadesi yaşından çok şey alıp götürüyor ona çocukluğunu geri veriyordu. Keşke şimdi bir aynam olsa ve bir an için yüklerinden kurtulduğunda nasıl huzurlu ve masum göründüğünü ona gösterebilseydim.
“Düşmedik ama.” Kendimi tutamayıp yine ayaklarımı yavaşça sallamaya başladım.
“Olsun, karşılıklı düşeriz belki bir gün.”
“Düşer miyiz?”
“Yani… Yere değil tabi. Birbi…” Boğazını temizleyerek bakışlarını yola çevirdi. “Her neyse.” diye mırıldandı. “Düşen düşmüş de düşürenin haberi yok.”
Cevap vermek yerine o an artan gülme isteğimi bastırmaya çalıştım. Bu sabah karşıma çıksa onda derin yaralar açmayı düşünen bir yanım vardı, şimdiyse kollarındaydım ve sanki dünyam artık bambaşkaydı.
Bakışlarım onda gezinirken aklıma bugün olanlar düştü. Yutkunarak yavaşça gömleğinin yakasını tuttum ve şaşkın bakışlarının yarattığı utanma hissini güç bela bastırıp boynunda benim yüzünden açtığı kesiğe baktım. Sargısı gitmiş ve yerini yara bandına bırakmıştı. Zaten o sargıyı boynunda uzun süre tutmayacağını tahmin ediyordum. En azından tamamen açıkta bırakmayıp yara bandı yapıştırmıştı. Sesini çıkarmadan yarasını kontrol etmeme izin verdikten sonra yakasını eski haline getirdim ve kolumu yeniden omuzlarına koydum.
Sargıya ihtiyacı olan ne çok yaramız vardı.
Ne çok yaramız sargısız iyileşmek zorunda kalmıştı.
Küçükken çok üşüdüğüm ve soğuktan uyuyamadığım geceler olduğunu hatırlardım. Birinin yakınlığı bana çok uzak gelirken yine de kafamın içinden geçen sıcak bir bedene sarılma hayali kendi kendime içine düştüğüm çelişkilerin başını çeker ve zihnimi allak bullak ederdi. Sahip olamadığım şeylere duyduğum arzu belki de insan olduğumun en gerçek kanıtıydı.
Kalbimin atışlarındaki hızlanmayı fark etmeme rağmen kendimi tutamayıp parmaklarımı Dantes’in ensesine usulca serdim ve gözlerinden kaçınmak için başımı eğerek “Sıcaksın.” diye fısıldadım. Parmaklarıma değen saçlarının yumuşaklığını dahi hissediyordum.
Dantes’in yavaş olan adımları yolumuzu uzatmak için daha da yavaşlamıştı sanki. Başımı eğmeme rağmen yüzüme yazılar işleyen mürekkep dokulu bakışlarının kımıltılarını hissettim ama elimi ensesinden çekme düşüncesi o an çok korkunç göründü gözüme. Başparmağımı hafifçe oynattığımda gerilen damarlarının içinde can çekişen nabzı ritimsiz bir halde atıyordu.
“Seni daha iyi ısıtabilmek için.” dedi muzip bir sesle ve gözlerimi devirdim. Dantes ise kendini tutamayıp kahkaha attı.
Büründüğü çocuksu masumiyeti hayranlıkla izledim. İntikam planları tamamıyla geri planda kaldığında, özünde birinin yakınlığına ihtiyacı olan kayıp bir ruha sahip olduğunu anlayabiliyordum. Ve bana geldiği için öylesine mutluydum ki benden gidecek olmasının düşüncesi artık beni korkutacaktı, bunu biliyordum.
Gün içinde ona sırtını dönüp giden benken böyle hissetmem çok garipti aslında ama içten içe hep yeniden bana gelecek olmasının rahatlığını içimde taşıyor olabilirdim. O yüzden ondan gitmek kolay gibi gelmişti. Ben giderdim ve o bana gelirdi. Ama bu gece akıl hastanesinde kaldığımı duyduğunda benden gideceği düşüncesi beni öylesine korkutmuştu ki gitmek eyleminden daha önce hiç böylesine nefret etmemiştim.
“Mir,” dedim kısıkça.
“Hım?”
“Neden bana o adamın dediklerini sormuyorsun?” Sessizliği daha da yıpratıcı bir hal almadan bu konuda ne düşündüğünü öğrenmek istiyordum.
“Ne demişti ki?” Hala anlamazlıktan geliyordu ama anladığını biliyordum. Karanlık gökyüzündeki ona ait tek yıldız sandığı kadar aydınlık değildi. Bataklığa saplanmış ve çamura bulanmış bir yıldızı kendinde barındırmaya çalışıyordu.
“Dedi ya işte…” Başımı daha çok eğdim ve boşta olan elimle ceketinin düğmeleriyle oynadım. “Benim akıl hastanesinde kaldığımı.”
Düşünmedim, hatırlamak istemedim. İnsanların bana deli dediği günlerin hüznü çöktü yine içime ama bu histen nasıl kurtulunur bilemedim. Elini tutmak istediğim küçüklüğüm hala bir yatakta kelepçelenmiş can çekişiyordu ve geçmişe dönüp onu kurtarabilmem mümkün değildi. Hatırlamaya başladığımda şu yaşımda bile aynı şeyleri yeniden yaşayacağım korkusunu ruhumun is kokulu köşelerinden silip atamıyordum.
Ben iyileşemiyordum.
“Bazı şeylerin sınırları vardır, Lara. Biz karşı tarafa söylemesek de sınırlar kendini belli eder ve insan nerede durması gerektiğini bilir. Merak ya da şüphe. İkisinin de geçmemesi gereken bir nokta vardır ve o noktanın adı da güvendir.” Beni ürkütmekten veya yanlış anlaşılmaktan korkar gibi sakin konuşuyordu. Başımı kaldırdığımda gecenin hırsızı gözlerinde yanlış yola sapan yolcular için yanan meşaleleri gördüm ve içimin gözlerinden bana ulaşan bir sıcaklıkla dolduğunu hissettim.
“Sessizliğim seni korkutmasın çünkü şu an tam o nokta da durmuş sana bakıyorum. Adına güven denilen bir yerde. Seni hiç korkutmadan, sen bana gelene kadar bu sessizlikte seni beklerim. Tıpkı senin benim ölüm diyetine girdiğimi öğrendiğinde, sebebi için üstüme gelmeyerek doğru noktada durduğun gibi. Ve bir gün ben de o noktada duran sana gelebilmeyi çok isterim.”
Bana, akıl hastanesinde olmamın sebebini benim anlatmamı bekleyeceğini söyleme şekli o kadar zarif ve güven vericiydi ki tam o anda tüm anılarım ve acılarım dilimden dökülsün istedim ama yapamadım. Demek ki o da zamanı gelince ölüm diyetine girme sebebini bana anlatacaktı.
Benden gitmeyecekti, aksine kendini bana açacaktı.
“Her an ağlayacak gibisin, Yalan Yıldızım. Yanlış bir şey mi söyledim?” Benim artık saklayamadığım, onun da sesiyle üfleyerek dokunduğu bu yarayı ilk kez taşıyabilecek kadar güçlü olduğumu hissettim. Başımı şiddetle iki yana salladığımda saçlarım yeniden alnıma döküldü ve Dantes bir anda başını bana doğru eğip alnıma dökülen saçlarıma üfledi. Dudakları alnıma bir nefeslik mesafede dururken afallamış bir halde birbirimize bakakaldık.
O, az önce benim saçlarıma mı üflemişti? Gözlerimin önünü kapatmasınlar diye mi?
Bir rüzgâr gibi.
Evet, az önce Edmond Dantes hayatımda bir rüzgâr estirmişti.
“B-bu kadar anlayışlı olmanı beklemiyordum sadece.” dedim hala söyleyebileceğim cümleleri hatırlayabildiğime şükrederek. “Kimse daha önce bana karşı bu kadar anlayışlı olmamıştı.” Kimse bana anlaşılmanın bu kadar güzel hissettirdiğini söylememişti.
Dantes birkaç kere gözlerini kırpıştırdığında her bir kirpiği ruhumun duvarlarına sürtündü. “Saçların…” Sertçe yutkunduğunda boynundaki tüm damarlar içinden sel akıyormuş gibi şiddetle kasılıyordu. Az önce söylediklerimi duyduğundan şüpheliydim. “Geliyordu…” Gecenin hırsızı gözleri buğday sarısı saçlarımın üstüne yıldızlı bir gökyüzü gibi serildi. “Gözlerine geliyordu…” Şaşkınlıkla aralanan dudakları aldığı nefeslerde titredi. “Gelmesinler diye…” Hiçbir cümlesini tamamlayamadı, her cümlesi yarımdı.
Meleğim, ilk kez senden sonra esen bir rüzgâr canımı yakmadı.
İlk kez bir rüzgâr korkutmaktan ziyade kalbimde bir heyecana sebebiyet verdi ve ben şaşkınlıktan ne yapacağımı bilemedim. Rüzgârın sesini tabutumun içinden dahi hissettim ve tahtalarının gıcırdamaya başladığını duydum. Korkmadım ya da sinmedim. Yalnızca şaşkındım. Ruhuma üflenen bir rüzgâr vardı ve niyeti beni alıp uzaklara götürmek değildi. Kısık sesle “Anladım.” diyebildiğimde Dantes bakışlarını saçlarımdan indirip başını geri çekti ve yutkundu. Az önce üflediği saçlarım artık gözlerimin önüne gelmiyordu.
Bu rüzgâr… Tanrım, bu rüzgâr çok başkaydı.
Başımı kendi kendime iki yana salladım. “İçimde bir yerlerde,” Dantes ses tonumdan duymak istemeyeceği şeyler söyleyeceğimi anlamıştı. “Bütün bunlar çok yanlış geliyor, Mir. Senin yanında olmam, bu şekilde bir yakınlık kurmaya başlamamız ya da hep yanımda kalmak istediğine dair söylediğin imalar…”
Bunu duymayı bekliyordu belki de. Terasta bir masal gibi başlayan maceramızın korku ve nefretle bitişi, beraberinde ise ne getireceği hiç belli olmayan gelecek beni hep bir adım geri kaçmaya itiyordu. Dantes’in kollarında olmak hoşuma gitmiş olmasına rağmen.
“Böyle hissetmenin sebebi Monte Cristo Kont’u olduğuma inanman mı?”
“Mesele sadece bu değil.” dedim hemen. Sadece bu isme ait değildi aslında gözümde, aklımdan geçenlerin hepsiydi. Yeryüzünde kim hem Edmond Dantes hem Monte Cristo Kontu hem de Çağlar Mir Güzyeli olmayı başarabilirdi ki?
“Ne o zaman, Lara?” dediğinde sinirlenmişti. Beni taşıyan kollarında gerginlik bedenime de yansıyordu.
“Sadece kendime seninle ne için bir arada olduğumuzu sürekli hatırlatmam gerektiğini hissediyorum. Bir arada olmamızın güzel olacağını ima ediyorsun, Mir ama bizi bir araya getiren sebepleri düşününce bu bizi güzel bir sona götürmeyecek.”
“Belki de bu bizim elimizdedir.”
“Belki de değildir. Seni bilemem ama katil babam çıkarsa benim için güzel son diye bir şey olmayacak. Şimdilik sadece sürece odaklanmak istiyorum, babamı gözlemleyip daha yakından tanımam lazım. Kapalı kapılar ardında yaptıkları öğrenmeliyim. Sona geldiğimizde neler olacağını düşünmeyeceğim.”
“Lara babandan uzak dur.” dediğinde sebebini anlayamayarak ona dikkatle baktım. Sakin görünüyordu ama sert yüz hatları çoğu hissini saklıyordu. “Onun peşinden koşman yalnızca seni tehlikeye atar ve henüz bu kadar uzağımdayken seni koruyamam.”
Göğsümde beliren bir sızı usulca tüm bedenime yayıldı. “Babam bana zarar vermez.” Bu sanırım hep ardına sığınacağım bir cümle olacaktı.
“Tarık’a verdiği zararları bilseydin ya da-“ dedi ve boğazını temizleyerek sustu.
Kaşlarımı çattım. “Ya da kim?”
“Kim değil, Lara, ne diye sormalısın. Neler yaptığını ya da yapabileceğini bilmediğin bir adama karşı savaşamazsın. Anlarsa seni mahveder.”
“Senin gibi mi?” diye sordum bir anda Dantes’in hızla duraksamasına neden oldum. Gecenin hırsızı gözlerini sımsıkı kapattı ve dişlerini sıktığını gerilen yüz hatlarından anlayabildim. O da anlamalıydı ki yaptığı şeyler vardı ve bir günde unutulamazdı. Evet ona karşı değişen duygularımın farkındaydım ama aynı oranda yerinde duran hislerim de içimdeydi.
“Seni mahveden kişi ben olmayacağım,” diye fısıldadı. Benimle değil de kendiyle konuşuyordu. İçinde bir savaş vardı ve ben oradaki düşmanı göremezken beni içine aldığı savaşta nerede durmam gerektiğini anlayamıyordum. “Olmamalıyım.” diye devam etti. “Buna izin vermem.”
“Olmak istediğin kişi gerçekten bu mu, Mir?” dedim ve kollarında kıpırdanarak beni aşağı indirmesine neden oldum. Şimdi tam karşısında duruyordum ama gözlerini hala açmamış ve yüzünü kendi içindeki karanlığa dönmüştü.
Onu o karanlıktan çıkarmak istedim. O bugün beni nasıl korkusuzca almaya geldiyse ben de onu kendi karanlığından alabilmek istedim. Uzandım ve bir ölü kadar beyaz tenini sahiplendim, ellerimi usulca yanaklarına koyduğumda dudaklarından sessiz ve derin bir nefes dökülürken gözlerini açtı. “Sence yok mu başka yollar?” diye fısıldadım.
“Olmak istediğim kişi bu değil ama bir başkası da olamıyorum çoğu zaman.” diye mırıldandı. “Monte Cristo her zaman kazanıyor çünkü en güçlü olan o.”
“Monte Cristo güçlü olduğu için değil, nefrete ve intikam arzusuna sahip olduğu için kazandı.” Başparmaklarımı teninde gezdirdiğimde bana bir adım daha yaklaşarak aramızdaki mesafeyi kapattı. Avuçları belimin iki yanına konarken aramızda bir uçurum vardı ama bana kendimden bile yakın hissettirdi varlığı.
“Ne yazık ki,” dedi ve ardından gelecek cümlenin beni aramızdaki uçuruma iteceğini anladım. “Aynı nefret ve intikam arzusuna ben de sahibim.”
Bunu söylerken Dantes’in kaybettiklerine duyduğu hüzün sesine yansıdı. Onun hakkında bilmediğim öyle çok şey vardı ki bende yarattığı bilinmezlik yıldızların sayısıyla eşdeğerdi. Geçmişi hatırladığı zamanlarda bakışları benden kaçıyor ve kendini içeriden kilitlediği bir odaya hapsediyordu. O kapının ardında olanların kaldırmayacağım kadar ağır olduğunu hissediyordum.
“Aynı şiddette ve aynı şekilde mi?” Bunu sormam saçmaydı. Edmond Dantes gibi ölüm diyetine girecek kadar bir zamanlar hayattan koptuğu günler olduysa, geri dönmeye karar verdiğinde artık eskisi gibi bir adam olamazdı. Belki de bu yüzden çok tehlikeli biriydi aslında o. Ölümden korkmuyordu bir kez kendi ayağıyla o yollara adım atmışken.
“Bilemiyorum.” dediğinde ellerimi yanaklarından çektim. “Sanırım zamanla ikimiz de buna yakından şahit olacağız.” Ama o hala ellerini belimden çekmiyor ve uzaklaşmama izin vermiyordu.
Zaman ve olacaklar ne kadar bir arada olmamıza izin verecekti? Dile getirmekten çekindiğimiz o meçhul sona geldiğimizde belki de bunları tekrar konuşmaya zamanımız bile olmayacaktı. Nefret ve intikam peşinden acıyı getirirdi muhakkak. Kim bilir belki kanlar dökülecekti bu kez sahte değil de gerçek şekilde. O zaman ne olacaktı? Yine böyle sakin bakabilecek miydi gözlerime?
“Şu an bu konuyu açmak istemiyorum ama Lara, bugün olanları babana anlatmak zorundayız.” diye konuyu değiştirdiğinde bu kez ona fırsat vermeden geri adımladım ve kollarının arasından çekildim. Etrafıma bakındığımda çoktan evimin önüne gelmiştik. Babam burada mıydı? Babam, kanayan yaram…
“Neden?” Polatlı’nın söylediklerini ona anlatsam da babamın beni dinleyeceğini sanmıyordum.
Dantes sıkıntıyla nefesini verdi. “Çünkü eninde sonunda öğrenecektir ve senden duymazsa ondan bir şeyler saklamaya başladığını anlar. Polatlı’nın bugün yaptıklarının sebebi yalnızca seninle konuşmak olamaz. Muhtemelen fırsatını bulduğunda seni alıkoyduğunu bizzat kendisi babana söyleyip, isterse çevresindeki insanlara ne kadar kolay zarar verebileceğini göstererek onu geri püskürtmeye çalışacaktır. Kendince bir nevi babana karşı kullanabileceği koz yarattı.”
Olaya bu açıdan bakmak hiç aklıma gelmemişti. Zaten şu vakitten sonra babamı düşünmek kalbime çok ağır geliyordu. Yapamıyordum, o gecenin celladının babam olduğunu kabullenemiyordum ve bu konuda Dantes’e tek kelime edemiyordum. Hala ona inandığımı sanıyordu.
O geceyi düşündüm, annemi ve beni.
Yaşadıklarım bir nehir gibi aktı gözlerimin önünden ve yine ciğerlerimdeki tüm nefes çürüyerek döküldü dudaklarımdan.
“Yarın tekrar geleceğim, birlikte söyleriz. Olur mu?” Kaçırdığım gözlerimi görmek için başını eğdiğinde sessizce onayladım.
“Gideyim mi ben?” diye soruverdim çünkü öyle yoğun bakıyordu ki gitmeme izin vermeyecek gibi duruyordu.
“Git. Git tabi ama geri gelmek şartıyla git.” Sanki bir anda hayatından hiç var olmamışım gibi silineceğim korkusu duyması garipti.
“Geleceğim dedim ya, Mir. Bundan sonra her vedalaşmamızda sana hoşça kal değil de geleceğim diyeyim istersen olur mu?”
“Öyle güzel olur ki.” deyince istemsizce güldüm. “Sen geleceğim deyince… fark ettin mi bilmiyorum, hem eylem olarak geleceğim demiş gibi oluyorsun hem de zaman olarak.”
“Zaman olarak mı?” Gülümsemem silinirken Dantes’in tüm dikkati yüzümdeydi. Hiçbir tepkimi kaçırmadan bana böyle baktığında ne yapacağımı bilemedim.
“Evet. Yani şey gibi oluyor işte,” Bir eli boynuna yükseldi ve üst düğmeleri açık olmasına rağmen nefes almak ister gibi yakasını çekiştirdi. “Sen benim geleceğimsin der gibi. Geleceğim.“
Dudaklarından dökülen kelimeler ve kelimelerin yansıttığı anlamlar tabutun içinde çırpınıp duran Lara’yı bile afallattı. Zamana dair şeylerden öyle çok nefret ederdim ki geçmişe ve geleceğe düşman gözüyle bakmaktan kendimi alamazdım. Ağzımdan “Haa…” diye bir şaşkınlık nidası çıktığında gözümü korkutan geleceğin onun dudaklarında önüme bir kitap gibi açıldığını fark ettim. Gelmek fiili ise kafamın içinde hoyrat bir koşuya çıkmış zihnimin duvarlarına çarpıyordu. O söyleyene kadar iki anlama da geldiğini hiç fark etmemiştim.
“Öyle de,” Açılan kitabı zarar vermekten korkarcasına usulca kapattım ve gereksiz bir çabayla ben de elbisemin boynunu çekiştirdim. “Biliyorsun ben eylem olarak kullanıyorum o kelimeyi. Yani geleceğim deyince sana geri gelmekten bahsediyorum. Öteki anlamında değil.”
“Öyle mi?” diye sordu sessizce.
Başımı salladım. “Öyle.”
“Öyle olsun bakalım.” dedi, başını hafifçe yana yatırıp gülümsedi. “Hadi git o zaman.” Ceketini çıkarmama izin vermeden elini belime koyarak beni hafifçe ittirdi ve bahçeden içeri soktu. Bahçe kapısını ardımdan kapatıp kollarını demirin üstüne koyarak bana bakmaya başladı. Birkaç saniye olduğum yerde bocalayıp arkamı döndüm ve eve doğru yürüdüm. Gitmek istemeyen bir yanım vardı. Gün içinde öğrendiklerim ve yaşadıklarım önümde yükselen evi gözüme korkunç bir şato görünümüne sokuyordu. Dantes’in yanındayken unutmak ve iyi hissetmek kolaydı ama o eve girdiğimde yine yalnız kalacaktım.
“Lara?”
Gecenin içinde eriyen sesi bir yaz rüzgârı gibi tenime dolandığında dönüp beklentiyle ona baktım. “Evet?”
“Geri geleceksin değil mi?” diye sordu, alacağı cevabın hangi anlama geleceğine kendi içinde çoktan karar vermiş gibiydi. Dudaklarım halsizce kımıldanıp “Geleceğim.” dediğimde söylediğim anlama hiç takılmadan cümleye kendi hükmünü koydu.
“Güzel,” dedi kollarını demir kapıdan ayırıp geriye doğru adımlarken. “Ben cevabımı aldım.”
༄
Anne, burası sensiz yaşadığım ilk ev.
Burası senin yokluğuna alışmaya çalıştığım ilk ev.
Alışamadıkça yaralarıma merhem aradığım, beni saracak güvenli kolların peşinde koştuğum ve ürktüğüm için hiç kollarının arasına sığınamasam da babamı uzaktan uzağa yaralarıma merhem niyetine sürdüğüm ilk ev.
Ve şimdi bana diyorlardı ki senin merhem niyetine yaralarına sürdüğün adam içindeki en büyük yaranın sahibi. Bunu diyorlardı ama yaralarımın canımı ne kadar yaktığını hiç görmüyorlardı. Hayata dönmeye çalışan bir cesede, sen celladına yalvarıyorsun diyorlardı. Öldükçe onu daha çok seviyorsun, daha çok sevdikçe daha çok ölüyorsun.
Sınanan inançlarım kafamın içinde bir cehennem yangınıydı. Odama çıkan merdivenleri tırmanırken cennetin kapısına giden yollarda zihnimden dışarı taşan alevler vardı. Bu evde olmak daha önce hiç böylesine canımı yakmamış ve kendimi yabancıymışım gibi hissettirmemişti.
Tabutum olan evimde kıvrılarak uyumaya çalışırken mezar bekçisi tak tak diye tabutuma vurmuş uyan küçük kız diye sesleniyordu. Uyuduğumu sandığım yer ev değildi lakin tabutumu terk edip gittiğimde uyuyacak bir yerim olmayacaktı. İnsanlar canımı yakmasaydı bir tabutta bile uyumaya razıydım. Fakat ruhu ölümü çağıran birini dahi kendi acımasız yöntemleriyle öldürmek için dışarıda hazır bekliyorlardı. İnsanlar canımı yakıyordu ve ben tabutumda bir başıma ağlıyordum.
Odamın kapısını açıp sessizce içeri girdiğimde titriyordum çünkü yuvasını kaybetmiş ama uçmayı öğrenememiş küçük bir kuş gibi dünyada yersiz yurtsuz hissediyordum kendimi. İçinde ruhumdan binlerce parça taşıyan bu odada olmak ruhumu binlerce kez öldürüyordu. Dantes’in ceketini çıkarıp özenle dolabıma astıktan sonra yapığım ilk şey duşa girmek oldu.
Arınmak için duş almak da çare değildi. Sırtımdan akıp giden sular içimden de bir şeyleri söküp beraberinde götürüyordu. Eksiliyordum ve boşluklarımı dolduracak telafilerim yoktu. Ne zaman aynaya baksam meleğimin gözlerinin içine bakıyormuş gibi hissediyordum ve korkuyla gözlerimi kaçırıyordum.
Dantes’in yanındayken hissettiğim tüm kontrollü duygular yokluğunda bedenimi terk etmişti. Üzerime şort ve tişört geçirip korkuyla yatağıma kıvrıldım. Bundan sonra böyle mi olacaktı yani? Bu evin içindeyken kendimi hep diken üstünde mi hissedecektim?
Baba, sen bana ne yaptın?
Bunca şeye rağmen içimde tutunduğum bir inkâr elbette vardı. O inkârı bıraktığım vakit tabutum alev alacak ve ben çıkmaya çalıştıkça çoktan üstüme kilitlendiğini öğrenecektim. Dantes’e bile içten içe bana söyledikleri konusunda ikna olmadığımı söyleyemiyordum. Keşke beni suskunluğa mahkûm edecek kadar korkunç şeyler yaşamasaydım. Keşke adımın hakkını vermek zorunda kalmasaydım.
Keşke Lara bile olmasaydım. Bana yeni bir hayat vaat edecek, ardına sığınabileceğim bir isim yok muydu? Dantes ne kadar da şanslıydı. Ardına sığınabileceği bir sürü isme sahipti. Ama benim yalnızca bir adım vardı ve elimden o ismin mesuliyetini yerine getirmekten başka ne gelirdi?
Soğuk yatağımın içinde dakikalarca döndüm durdum. İçime sığmayan şeyler odayı benim için daralttı da daralttı. Dakikalar sonra titreyerek yataktan çıktım ve kendime huzuru bulabileceğim bir çıkış yolu aradım. Aklıma gelen ilk çıkış kapısı ruhu en az benim kadar yaralı olduğuna inandığım bir adamdı.
Tarık acaba uyumuş muydu?
Saat gece yarısını geçmişti ve bu saatte odasına gitmem yakışık olmazdı ama yalnız kalmak istemiyordum. Konuşamayacak dahi olsam yanımda güvenebileceğim birinin varlığını hissetmek istiyordum. Ama ne diye gidecektim odasına? Bir bahanem de yoktu.
Gözlerim en sevdiğim kitapları dizdiğim başucu rafıma yöneldiğinde Aşktan Da Üstün kitabını gördüm ve bir cesaretle yatağımdan çıkıp kitabı raftan aldım. Beraberinde ardında duran birkaç kitap açılan boşluğa devrildi. Bu kitabı başucu kitaplarımın arasına Tarık’a anlattıktan sonra yerleştirmiştim çünkü bir şekilde, onunla kitap hakkında konuştuktan sonra benim için daha özel bir hale gelmişti.
Önce biraz sayfalarını kokladım, sonra bir anne şefkatiyle kollarının arasına sarıp sessiz adımlarla ruhumu üşüten bu odadan dışarıya çıkıp kapıyı ardımdan kapattım. Sanki ne zaman bir kapıdan girip çıksam bir mahkûmiyet bitiyor yerine yenisi başlıyordu. Tarık’ın kapısını açıp ürkek adımlarla odasına girerken hissettiğim mahkûmiyet duygusunda ise ikimizi birbirimize bağlayan esaret ipleri tenimize sıkı sıkıya dolanmıştı.
Tarık elbette uyumuyordu.
Penceresinin önündeki tekli koltukta oturuyordu. Sırtı bana yönü pencereye dönüktü. Koltuktan sarkan elinde boşalmış içki bardağını gördüğümde hüzünle iç çektim. Onun da acı çektiğini o kadar derinden hissediyordum ki zindan duvarlarını kırabilecek kadar güçlü olabilmeyi diledim. Ama kendi duvarlarımı bile Dantes’in yardımıyla kırmışken şimdi ona nasıl faydam dokunacaktı?
“Neden geldin?” diye sordu boğuk bir sesle. Saatlerce çığlık atmış da tek kelime etmeye feri kalmamış gibi yorgun çıkıyordu sesi. Çok üzülüyordum içinde boğulduğu yalnızlığa, yıllarca yalnızca kendi acıma odaklandığından ben onun ne kadar acı çektiğini hiç görememiştim.
“Sadece… Sadece yanında olmak istedim, Tarık.” diye mırıldandım. Bu evde senden başka yanında olmak istediğim kimse yok.
Tarık’a verdiği zararları bir bilseydin… Dantes’in söylediği bu cümle artık Tarık’ı daha yakından tanıdıkça anlamlı geliyordu. Gördüğüm gibi değildi, onda daha fazlası vardı ama o fazlalık acılardan zararlardan ibaretti. Bunun da sebebi ne yazık ki babamdı.
Odasında Tarık’ı yansıtacak hiçbir özel eşya yoktu. Sanki kendi kendine senin ruhunda işte bu kadar tenha der gibi yalnızdı duvarları. Sadece çift kişilik yatağının başında eskimiş bir harita asılıydı.
Ve uzun zaman sonra o haritayı görmek yüreğime koca bir ateş düşürdü. Onun küçükken kendi babasıyla dünyayı dolaşmak istediğini biliyordum. İkisi de fotoğraf çekmeyi çok sever ve seyahat hayalleri kurarlardı. Bunları bana hala aramız bozulmamışken, çok küçükken anlatmıştı. O haritayı gittikleri ülkeleri işaretlemek için almışlardı ama babası öldüğünde henüz hiçbir ülke işaretli değildi.
O harita hala bomboştu.
Kim bilir her sabah ona bakmak nasıl canını yakıyordu. Üstelik ben de bir zamanlar acısının üstüne acılar yığmıştım. Onun bana yaptığı kadar ben de ona karşı büyük hatalar yapmıştım.
“Sana kitap getirdim.” dedim sarsak bir halde. Vereceği tepkilerden ürktüğümden yavaş adımlarla yatağına doğru yürüdüm ve etrafından dolanıp pencereye bakan tarafa sessizce oturdum. Şimdi onu yan profilden daha rahat görebiliyordum. Kollarını koltuğun iki yanından sarkıtmıştı. Başını geri yatırmış gözlerini boşluğa dikmişti. Yutkundukça âdem elması hareket ediyor, damarları geriliyordu. Üstünde hala bugün ki gömleği vardı ama ceketini yatağın üstüne gelişi güzel fırlatmıştı.
“Geceleri konuşabileceğin kimsen yokken ve gözüne uyku girmezken okuyabileceğin bir kitabın olsun istedim.” dedim.
“Gecelerimin nasıl olduğu çok mu umurunda?” diye sordu, sesi bitkin çıkıyordu. Gözlerini açıp kapamak bile çok zormuş gibi ağır hareket ediyordu göz kapakları. Onun çürümüş ruhunun yarısını kesip atmak değil de içinde taşıdığı tüm çürükleri iyileştirebilmek isterdim çünkü kalan hayatını yarım bir ruhla yaşayamazdı. O, ruhu tamken bile acı çeken bir adamdı.
“Sanırım artık umurumda.” Benim ondan ürktüğüm kadar onun da benden ürkmesinden korktuğumdan sesimi uysal tutmaya dikkat ettim. “Belki de hep öyleydi.” diye ekledim. “Hem benim gecelerimin de senin umurunda olduğunu biliyorum.”
“Öyle mi?” dedi, alayla karışık güldü. Bardağı dudağına götürdü ama çoktan boşalmış olduğunu görünce öfkeyle kaşlarını çattı. “Çok mu umurumdaymışsın benim?”
“Öyle olduğumu biliyorum.” Beni kırmak için bilerek hissizliğe soyunduğuna kendimi inandırmaya çalışıyordum. Gözümden akan bir damla yaşı elimin tersiyle sildim. Dudaklarımı aralayıp aldığım nefeslerde beni kandırıyor diye düşündüm. “Öyle olmasa niye beni kurtarmak için o gece bana doğru koşasın ki.” Küçük bir çocuk gibi burnumu çektim. “Biliyorum işte önemsiyorsun beni.”
Aramıza hep başkaları girmiş ve yakın olamamıştık onunla. Bu kadar sert ve öfkeli birine dönüşmesinin sebebini artık anlıyordum.
“Biliyor musun artık çok daha kolay uyuyabiliyorum.” dedim. Eskiden çektiğim uykusuzluk yüzünden ne kadar heder olduğuma en çok şahit olanlardan biriydi. Yatakta birazcık daha geri kayıp bağdaş kurdum. Aşktan Da Üstün kucağımda duruyordu. “Ama şimdi de kâbuslar başladı. Hangisi daha kötü sence? Uyuyamamak mı yoksa uyuyup da kâbus görmek mi?”
Çok inatçıydı, suyun altında boğuluyormuş gibi derin derin solurken inatla ona ulaşmaya çalışan varlığımı reddediyordu. Ama yaralı dudaklarından “Uyanıkken bile kâbus görmek.” diye bir fısıltı çıktığında anladım ki mücadele ettiği şey ben değildim. O kendiyle savaşıyor ve kendine yeniliyordu.
“Annem bana derdi ki zihnimizde rüyalara ve kâbuslara açılan kapılar olurmuş. Bu kapılarda bizim avuç içlerimize bağlıymış. Sağ avuç içimiz rüya kapısına sol avuç içimiz de kâbus kapısına çıkarmış.” Anlattıkça annemin ninniyi andıran sesini duyar gibi oldum. “Eğer kim bizi uyumadan önce avuç içimizden öperse, öptüğü avucumuzun bağlı olduğu kapı açılırmış. Annem her gece uyumadan sağ avucumu öper, rüya kapısının anahtarı artık senin avuçlarında derdi bana. Ben de çocuk aklımla hiç kâbus görmeyeceğimi sanırdım. Gerçi arada gördüğüm olurdu ama annem avuç içimi öpmeyi bırakmasın diye rüya gördüm diye yalan söylerdim.” Yıllardır annemin dudaklarının yokluğuna hasret kalan sağ avuç içim sızladı. “Şimdi uyuyabiliyorum ama nedense hep kâbus kapısı açık gibi geliyor.”
İkimizin de çoğu zaman uykuda değil uyanıkken dahi kâbus kapılarımız açıktı. Bizi bu kapıya doğru yürümekten alıkoyacak şefkatli dudaklara muhtaçlığımız en büyük ortak noktamızdı. Tarık elindeki boş bardağı gürültüyle yere atarken acıyla gözlerini kapattı.
“Sana kitap okuyayım mı?” diye sordum acılarını onunla biraz paylaşabilirim umuduyla. “Aşktan Da Üstün’ü getirdim. Çok merak etmiştin ya hani.”
“O saçma kitabı hiçbir zaman merak etmedim.” dediğinde kitabı tutan parmaklarım acıyla kasıldı. Oysaki ben artık çok özel bir anlama sahip olduğundan başucu kitabı yapmıştım.
“Olsun, okuyayım ben yine de. Hem belki uykun gelir. Daha kolay uyursun.” Dedikleri kalbimi kırmamış gibi titreyen parmaklarımla yaklaşık elli yıl önce basılmış ve sayfaları sararmış kitabı, zarar vermemeye dikkat ederek karıştırdım ve altı çizili bir sayfaya denk geldiğimde durdum. Okumadan önce şöyle bir göz gezdirdim satırlarda. Hüzünlüydü, hem de çok. Bu satırlar ikimizin de canını yakardı ama ihtiyacı olan şey hislerinin tercümesiyse bugün onu bu ihtiyaçtan yoksun bırakmayacaktım. Bu yüzden bir yazıyı okur gibi değil de bir acıyı okur gibi okumaya başladım.
“Niçin böyle ağladığını kendi de bilmiyordu. Öyle birdenbire olmuştu ki, duygularını araştıracak, üzerinde düşünecek vakit bulamamıştı. Yalnız, içten içe biliyordu: Hayatını kendi eliyle mahvetmişti. Ömrünün ondan sonraki günleri hep karanlık, boş, korkunç geçecekti.”
Göz ucuyla Tarık’a baktığımda hareketlendiğini ve ellerinden birini gözlerinin önüne perde gibi serdiğini gördüm. Dudakları bir çizgi şeklini almış, sıktığı yanakları kasılıyordu. Her satırda kendi ruhuna pay biçtiğini anlayabiliyordum, canının yandığını bildiğim halde okumama engel olamıyordum.
“Çektiği acı yavaş yavaş onun bütün benliğini sardı, gücünü tüketti. Artık ağlamaya bile mecali kalmamıştı. Koltuğuna çöktü. Şimdi zihnine biralay düşünceler üşüşmeye başlamıştı.”
“Sus.” dediğini duydum Tarık’ın. Kabullenmeye korktuğu acılarını bir bir önüne sererken en az benim de onun kadar canım yanıyordu.
“Bir saat önceki halini özlemle anıyordu. Kaderin yolunu değiştirecek sözler daha söylenmeden duruyordu. Şimdi bunlar söylenmiş, hayatı baştan başa değişmişti. O değil miydi ne zamandan beri bunları kafasında kurup duran, fırsat düşünce söylemeye hazırlanan. İki kişi karşılıklı çelişiyordu sanki. Bir yanda eski benliği, bir yanda yenisi. Bir gün, bir saat önceki benliğiyle şimdiki benliği.”
“Lara,” Tarık’ın sesi yalvarır gibi çıktı. Henüz ruhu çürümeye başlamamış küçük Tarık düşmüştü belki zihnine. Gözlerini kapattığında çocukluğundan bir parça onun acılarını sarmak için ellerine uzanmıştı. “Dur artık.” diye fısıldadı. Evet acı çekiyordu ama kurtulabilmek için önce kabullenmesi gereken bir acıyla boğuşuyordu. Göğsü hızla inip kalkarken diğer elini kaldırıp koyu kahverengi saçlarına daldırdı ve parmaklarını sıktı.
“Bu duyguyu hepimiz duymuşuzdur.” diye devam ettim okumaya. “Hayat denen o ayların, yılların biriki dakikacığı, kimi vakit öyle olur ki, bütün geçmiş gelecek yılları bambaşka bir biçimde görmemize yeter. O zaman, vaktiyle kurduğumuz tasaların ne boş, ne çirkin şey olduğunu anlarız. Önümüzdeki günlerin görünüşü öylesine değişmiştir ki, o güne kadar en büyük isteğimiz olan şeye tiksine tiksine bakarız. Amaçlarımızı, damarlarımızda taşıdığımız güce bambaşka bir yol çizerek bizi temelli olarak değiştirmeye biriki dakika yeter.”
Okumayı bitirdiğimde odaya derin bir sessizlik çöktü. Yalnızca onun derinden aldığı nefesleri duyuyordum. “Tarık, bizim değişmek için kaç dakikaya ihtiyacımız var?” Gözümden akan bir damla açık olan sayfaya düştü ve diğerleri koşarcasına onu takip etti. “Değişmeye karar verdiğimizde çok geç olmasından korkuyorum.” dedim hıçkırırcasına. Keşke çok geç olmadan onunla aramızdaki bu gergin geçmişi çözebilmenin bir yolunu bulabilseydim.
O saçlarına hücum eden elini indirdi ve yüzünü benden sakladı. “Ben değişemem.” dediğinde avuçlarının ardında kalan dudaklarından dökülen kelimelere bataklığa saplanmış gibi çaresizdi.
“Yapabilirsin. Eğer biraz olsun kalbini açmayı başarabilirsen…”
“Hani kalbimde hiçbir duygu olmadığına inanıyordun?” diye sordu acımasızca. Ellerini yüzünden çektiğinde camdan yansıyan ay ışığı can çekişen koyu yeşil gözlerine düştü. “Hani bir kalbim bile olmadığına inanıyordun.” Annesinin sırtını döndüğü küçük bir çocuk gibi sitemli çıkmıştı sesi ve bu beni daha çok ağlattı.
“Değişmeye başladım işte.” Bu kez gözyaşlarımı saklamak için ellerini yüzüne kapatan bendim. Onun kabullenmesini istediğim acılarda ben daha aceleci davranmıştım. “Ben bile değiştiysem sen de…”
“Yapamam,” Sesindeki çoktan sonuca bağlanmış keskinlik esaretini tazeledi. “Benim yaşamım bu.”
İyileşmek uğruna verdiğim tüm çabaların yaralarımızı daha da derinleştirmesi direncimi kırıyordu. Kitabı usulca kapattığımda ona ulaşamamış olmama rağmen ondan gitmek istemiyordum. O bana uzak durabilirdi ama şu saatten sonra benim ondan uzak durmak gibi bir niyetim yoktu. “Bu gece burada kalabilir miyim?” diye sordum küçük bir kız çocuğu gibi. “Yalnız uyumaktan korkuyorum.” Bu evde artık yalnız uyumaktan korkuyordum. Bir bahanem buydu, diğer bahanem olan senin de yalnız kalmandan korkuyorum cümlesi dilime gelmedi, söyleyemedim. “Kalabilir miyim, Tarık?”
O cevap vermeden derin nefesler almaya devam ederken sessizliğini evet olarak kabullenmekten başka çarem yoktu. “Kalıyorum bak…” dedim son bir çabayla.
Yanaklarım gözyaşlarımla ıslanmışken hareketlendim ve yatağının başucuna ilerleyip yavaşça davetsiz bir misafir gibi örtünün altına girdim, cenin pozisyonunu aldım. Onun yatağı da soğuktu, o da hiç söylemese de benim gibi geceleri üşüyordu. Aşktan Da Üstün kitabına bir kurtarıcıya sarılır gibi sarıldım ve dinmeyen hıçkırıklarımın odasının duvarlarında yankılanmasına izin verdim.
Kendimi tutamıyordum. Gün içinde o kadar çok şey yaşamıştım ki hepsinin acısı şimdi çıkıyordu.
Dantes, celladımın babam olduğunu söylemişti.
O adam, akıl hastanesinde kaldığım gerçeğini gün yüzüne çıkarmıştı.
Ve Tarık, geçmiş ve gelecek gibi bana sırtını dönmüştü.
Gözyaşlarım yastığı ıslatırken dakikalar boyunca hıçkırarak ağladım ve Tarık kılını bile kımıldatmadı. Yastığını gözyaşlarımla ıslatırken aldığım nefeslerde onun kokusu burnuma doldu. Tabutumdan yükselen gıcırtıları duydum, etrafımda yürüyen sürüngenlerin çıkardıkları sesler geçmişimde beni uykusuz bırakan kâbuslardan farksızdı.
Çok ağladım, çok istedim hayatımı katleden kâbuslardan uyanmayı.
Artık nefes almamın zorlaştığı bir anda hıçkırıklarım usul usul dindi ve sessiz iç çekişlere döndü. Uyku yavaş yavaş bastırmaya başlamışken başımda şiddetli bir ağrı vardı. Biliyordum, bu gece de kâbuslarla boğuşacaktım. Ölü gibi yatağın içinde kıvrılmıştım, öylesine yorgundum ki kâbus görecek bile olsam tez zamanda uykuya dalabilmeyi diledim.
Uykunun kollarına çekilmeme çok az kala sessiz nefeslerime karışan başka bir nefes işittim. Çok yakınımdaydı, belki bir kelime belki bir harf kadar. Artık sızısını hissetmediğim ama kızarıklığı geçmeyen elmacık kemiğimin üzerinde tenime yıldırım gibi düşen bir temas oldu. Yalnızca omuzlarıma kadar çekili olan örtü geri sıyrılırken Aşktan Da Üstün’ü sıkı sıkıya saran ellerim açıkta kaldı.
Ben bu gece bir tabutta bile olsa uyuyabilmeyi diledim.
Ben bu gece kâbus görmemek için tabutlarda uyumaya razı geldim.
Kitabı saran ellerime dolanan sıcak parmaklar acıyan bir yanımı sarmış gibi nefes aldı ruhum. Ve elimi tutan ellerin sahibinin “Lara…” diye fısıldadığını duydum. Hem uyanıp ona bakmamı ister gibi, hem uyuyup ondan kaçmamı ister gibi. Hem uyanık kalıp bana bakmak ister gibi, hem uykuya dalıp benden kaçmak ister gibi.
Yeni okumayı öğrenen küçük bir çocuğun harfleri sökmesi gibi kıvırdığım parmaklarım bir bir söküldü avuç içimden. “Rüya kapısının anahtarı,” diyen bir fısıltı, yeryüzünün karanlık göğüne yıldızlardan cümleler dizdi. Güneş doğsa da yıldızı sönmeyen o göğün sıcaklığı avuç içlerime vurdu, elimi tutan titreyen ellerin sahibinin nefesiyle ısındı ellerim. “Artık senin avuçlarında.” dediğinde sağ avuç içimde varla yok arası bir temas, yakmakla yıkmak arası bir sıcaklık hissettim.
Artık bir tabutta değildim, sıcak bir yataktaydım. Ve o yatağın sahibi rüya kapısını açmak için avucuma sıcak bir öpücük bıraktığında göreceğim tatlı rüyaların hayaliyle derin bir uykuya daldım.

