11. BÖLÜM

Zamanın kendisi kadar eski bir masalın içinde yalnızca ikisi kaldı.
The Beauty And The Beast

Ruhumun is kokan köşelerinden sesleniyorum sana,
Çürük etlerin ve kırık kemiklerin,
Kokuşmuş düşüncelerin derin çıkmazlarından.
Adını senin koyduğun bir masal var.
Hiç var olmayıp hep yok olan.
Kafiyeli biten dizelerde ağıtların yakıldığı,
Cesetlerin kimsesizler mezarlığında yattığı.
Bir masal var,
Bende başlayıp sende son bulan.
Ve eğer masal bittiğinde dönüşürsem bir cesede,
Mezar taşıma yazılacak yazı belli;
Çirkin Prens tarafından katledildi Kül Güzeli.

Ruhumun duvarları boş bir kâğıt, mürekkebe batırdığım kalemimin ucu ise bıçak kadar keskin.

Hayatım bugüne değin hep zindanlarda geçti, duvarlara kazınan tırnak izlerim okunmayacak satırlar yazdı taşların üzerine. Hatırlıyordum, sırt üstü uzanmış o zindanın zemininde yatıyordum. Ben duymuyor olsam da anlatılan bir masalla doluyordu kulaklarım. Her bir kelime özgürlüğü elinden alınan bir mahkûmun kalbine düşen özgürlük hasreti gibi düşüyordu kalbime. Fakat yoksunlukla belenmiş kalbin önüne konulan bir tas varoluş inancı gibi, tutsaklıkla belenmiş kalbin önüne konulan bir tas özgürlük, kanatları kırık bir kuşun göğe yükselmesine yetmezdi.

Ben yaşadığımı sanıyordum ama zehirleniyordum.

Dinlediğimi sanıyordum ama dünyanın diline daha da sağırlaşıyordum.

Özgür olmak istiyordum ama prangalanmıştı ellerim ve ayaklarım.

Ne zaman dudaklarımı aralamaya çalışsam ateşle dağlanan kelimelerin dilime yaptığı saldırılarda yangın kusmak oldu en büyük ödülüm. Suskunluğum koca bir çöldü, kelimelerim ise bu çölün ıssızlığında yitip gitti. Konuştukça yandı dilim, sustukça yandı içim, rüzgârın uçurduğu kumlar ruhumun duvarlarına ilişti. Benim bir ruhum bile yoktu ki. Dört duvar arasında yaşamaya çalışırken çürüyen bedenime iyi gelecek bir panzehirin hayalini kurdum ama kimse zehir bulaşmış bir bedene dokunarak ellerini kirletmek istemedi. Dokunmasalar da olurdu, yalnızca bir kez en çok neren acıyor diye sorsalardı, o da bana yeterdi.

Titreyen elimi alır ve kalbime koyar, en çok burası acıyor, derdim. Çürüyen bedenim iken neden en çok burası acıyor söyleyin bana?

Sonra biri bana kelimeleri vermişti. Duvarları kazımaktan kana bulanmış parmaklarım kaleme tutunduğunda ürkek bir kuştu. Yazmak bile bir zamanlar öyle yabancıydı ki bana elimde tuttuğum kalemi bıçak tutarmış gibi korkuyla tutuyordum. Yazdıkça kelimeler ucu zehirli bir hançere dönüşüyordu. Kendimi yazıyordum, kendime yazıyordum ve yazdıkça kelimelerin zehriyle doluyordu damarlarım.

Ama elimde yazmaktan başka ne vardı. En azından bir kez daha öleceksem bunun kendi elimden olması gerek diye düşündüm. Ve bana zorla anlatılan masalları bir kenara bırakıp kendime ait yeni bir masal yazmaya başladım.

Fakat ben yazıyor olsam dahi hayatımda masallara yer yoktu.

Bildiğim ilk masal dünyasında kendimi bir zindanda bulmuştum. O yüzden artık masallara da düşmandım. Çocukların uyutulurken dinlediği masallar benim için yalnızca birer ağıttı. Zaten içimdeki cesetlere yaktığım ağıtlardan küçüklüğüme masal anlatmaya fırsat bulamadım. Annemden sonra kimse saçlarımı okşayıp avuçlarıma yıldızlı gecelerin hayalini bırakmadı. Kayıp ve yitik hayaller, kurumuş ve sönmüş yıldızlar… Benim gökyüzüm şimdiye değin yalnızca bir avuç kadardı fakat onun da içi bomboş ve soğuktu.

Öyleyse şimdi neden avuç içlerim sıcacıktı?

Çünkü bu gökyüzü kadar göğün altındakiler de değişiyordu.

Bunun pekâlâ farkında olan ben yavaşça ellerimi sıktığımda avuçlarımda yumuşak bir kumaş birikti. Ardında bıraktığı gecenin şaşkınlığını bir pelerin gibi omuzlarında taşıyan gözkapaklarım hafif bir yaz esintisine kapılmışçasına titreşti. Günün ardında kalan gecenin hissettirdiği taze duyguların izleri kalbimin ortasında patlamaya hazır bir mayın gibi duruyordu.

Bir zamanlar kimseyle konuşmaya mecalim yokken, dün gece sınırlarımın ötesine geçecek cesareti kendimde bulabilmiştim.

Bedenim sırt üstüydü ama yan döndürdüğüm kafamdan kaynaklı yüzümün büyük bir kısmı Tarık’ın yastığına gömülmüştü. İlk kez soluk almayı öğrenir gibi ürkek bir şekilde nefes aldığımda neye benzediğini bilmediğim ama insana huzur veren bir kokuyla doldum. Onun kendine has bir kokusu vardı, adını koyamadım. Onun kendine has bir acısı vardı, gün geldiğinde adını koyabilmeyi diledim.

Başımı biraz oynattığımda yastığın yumuşak dokusu yanağımı okşadı ve darmadağınık olduğunu tahmin ettiğim saçlarım değdikleri yerleri gıdıkladı. Hala tam olarak ayılabilmiş değildim. Düşüncelerin beraberinde getirdiği yorgunluğun uykuların katili olduğunu bilirdim ama dün gece uykularıma bir katil uğramamıştı. Çünkü artık elimde bir anahtar vardı, rüya kapısından girip kapısını ardımdan kilitlediğim.

Tarık dün gece sağ avuç içimi öpmüştü.

Şefkatle ve nahifçe.

Beni ürkütmekten korkar gibi ama aynı zamanda rüyalarımı katleden katillere kafa tutacak kadar cesur bir halde. Cesur olduğunu söylüyordum çünkü aramızdaki kırılmaz duvarları aşmak için attığımız adımlarda, ardımızda yıkılan bir geçmiş ve inşa edilmesi çok zor bir gelecek yatarken bunu yapabilmesi cesaret işiydi. Ama hakkımı yemesindi şimdi, ilk adımı ben atıp ona kitap okumuştum.

Odada yalnız olduğumu sanıyordum ama banyodan fön makinesinin sesini duyduğumda henüz yalnızlığa kavuşmadığımı anladım. Başımı çevirdim ve tavana bakarken derin bir nefes aldım. Keyfimin yerinde olduğunu inkâr edemiyordum ama büyük çekincelerin içinde yüzüyordum. Avuç içimin öpülmüş olması bir yana Tarık’ın dün geceki tavrı fazlasıyla uzaktı. Ben ona elimi uzattıkça göğe doğru yükselen bir uçurtma gibi. Kendime endişe etmememi söylüyordum. Sonuçta uçurtmanın ipi bendeyken ne kadar uzağa giderse gitsin onu kendime çekmenin bir yolunu mutlaka bulurdum. Gerekirse o ipi korkularıma rağmen bileğime bağlar yine de benden gitmesine izin vermezdim.

Tarık’ı kaybetmek, kendi yazdığım masalımda sayfalara bulaştırdığım mürekkeplerde yer etmemeliydi. Şu saatten sonra bu mümkün değildi.

Bu kez bir masalı içimden geldiği gibi mutlu sonla bitirebilmek istiyordum. Çünkü çok acı çekmişti kalbim, bu kadarına bile layık değil miydi mutluluğun?

Sessizce açılan banyo kapısı ürkekliğimi had safhaya çıkardı, karnıma kadar çekili olan örtüyü hızla kafamın üstüne kadar kaydırdım. Aldığım nefeslere dağlanan utangaçlığım ciğerlerimi yakıyordu. Onun da zor bir gece geçirdiğini tahmin edebiliyordum ve bu da yetmezmiş gibi yatağını elinden alarak bencillik etmiştim. Örtünün altında olması gerekenden daha fazla sıcaklıkla doldum. Hem de bu yatağa yatma şerefine küçük bir kız çocuğu gibi ağlayarak erişmiştim, posta çuvalı gibi gece beni dışarı atmış olsaydı şaşırmazdım.

Ayak seslerini dinlemeye çalıştım ama Tarık öylesine yavaş hareket ediyordu ki duyabilmem için nefesimi tutmam gerekiyordu. Yüzüme çektiğim örtüye rağmen odaya dolan duş jeli kokusunu alabilmiştim. Burada olmamalıydım, burada olmamı mahremiyetine yaptığım bir saygısızlık olarak görmemesini diledim, çünkü ben daha çok yalnızlığıma iyi gelen bir limana sığınmış gibiydim.

Kırılmış kalbime iyi gelen durgun bir suyun kenarında oturmuştum ve manzarayı izliyordum. O varken onun odasında olmak bana bunu hissettiriyordu.

Birbirine çarpan birtakım ahşap sesleri duyduğumda dolabını karıştırdığını tahmin ettim. Muhtemelen giyiniyordu. Bunu bilmek beni büsbütün rahatsız etti. Huzursuzlukla gerilen parmaklarımı açıp kapattım ve gevşetmeye çalıştım.

Saniyeler geçerken odadaki sessizlik uzayıp gitti. Bir cesaretle kollarımı hafifçe yukarı çekim ve örtüyü iki kenarından tutup yalnızca gözlerim dışarıda kalacak şekilde yüzümün yarısına kadar geri sıyırdım. Yanlış bir şeyler görürüm korkusundan önce tek gözümü, sonra da hiçbir şey göremediğim için iki gözümü açtım.

Tarık boy aynasının karşısında duruyordu. Üzerinde siyah bir pantolon ve beyaz bir gömlek vardı, kollarının hareketlerine bakılırsa gömleğinin düğmelerini iliklemekle meşguldü. Hazır onun kafası eğikken sessizce kaçıp gidebilme şansım var mıydı? Var gibiydi sanki…

“Evet, evet saklan. Seni asla görmüyorum.”

Derinden gelen boğuk ses tonunu oldukça yorgundu. Esefle yüzümü buruşturdum ve örtüyü yeniden yüzüme örttüm. Kalbim teklemişti, onu yatağından ettiğim için bana kızar mıydı? Odasına izinsiz girdiğim için bana kızar mıydı? Onu mutsuz edecek satırlar okuduğum için bana kızar mıydı? Beni umursadığına inandığımı söylediğim için bana kızar mıydı? Beni umursamasını istediğimi söyleseydim bana kızar mıydı? Hepsine kızmasına razıydım, yeter ki son istediğimi bana çok görmesin.

“Kuluçkaya yatmaya karar verdiysen söyle de bileyim.” dediğinde sesindeki alayı yakalamamam mümkün değildi. En azından kızgın gibi gelmeyen ses tonundan güç alarak doğrulmaya karar verdiğimde başıma çakılan şiddetli bir ağrıyla yüzümü buruşturdum ve yeniden sırt üstü yatağa düştüm. Kalbimi toza çeviren onca acının arasında kendime ne kadar çok yüklendiğimin farkında bile değildim.

Bir elimi alnıma götürüp ne durumda olduğuma dair hasar kontrolü yaptım. Yatarken daha iyiydim ama hareket ettiğimde başımdaki ağrı şiddetleniyordu. Ellerimle şakaklarımı ovalarken Tarık’ın alaycılığını kaybetmiş yumuşak sesini duydum. “Yaşıyor musun?”

Bedenim belki, ruhum hakkında kesin bir şey söyleyemiyordum.

“Başımın içinde Ölüm Yiyenler ve Dumbledore’un ordusu savaşa tutuşmuş gibi.” diye mırıldandım.

Üzerimdeki uyku mahmurluğuyla derin nefesler alıp yeniden doğrulmayı denedim ve bu kez oldukça yavaş hareket ederek yatakta oturur hale gelmeyi başardım. Tarık’a bakmaya çekiniyordum. Sözleriyle değil de gözleriyle kalbimi kırmasından korkuyordum.

Sözleri bir özürle geri alabilirdi ama gözlerdeki bir ifadenin özrü nasıl olur bilmiyordum. İçimden bir ses onunda bilmediğini söylüyordu.

“Güzel bir sabah değil mi?” Dün geceden sonra sınırları değişen ilişkimizin neresinde durmam, ona nasıl davranmam gerektiği konusunda kesin fikirlere varamıyordum. Kendi açımdan doğru olduğuna inandığım pek çok düşünce, Tarık tarafından reddedilirse yine başlayacağımız yere döneceğiz korkusu içimde taptaze duruyordu.

Nitekim onun söyledikleri de beni alıp yine ondan çok uzağa savuran cinstendi. “Senin için belki, kendim için aynı şeyi söyleyemem.”

Kelimelerinin yarattığı ağırlık yüzünden omuzlarım yavaşça çöktü. Biliyordum, burada olmamdan hiç hoşnut değildi. Hâlbuki yalnız uyumaktan korkuyorum demiştim ona. Neden bana bir gecelik uykuyu çok görüyordu ki. Başımdaki ağrı şiddetlenmesin diye çok yavaş hareket ederek birazcık geri kayıp sırtımı yatak başlığına yasladığımda ona ne yapacağımı bilemez halde baktım. Gömleğini giymişti. Dün gece oturduğu koltuğun sırt kısmına koyduğu ceketini almak için oraya doğru adımladığı sırada “Tarık,” deyiverdim. “Küs müyüz?”

“Küs mü?” Sorum üzerine Tarık gözlerini yavaşça kapatıp açtı. Ceketini alırken dudağının kenarında sebebini anlayamadığım bir gülümseme gelip geçti. “Küsme yaşını geçeli çok oldu.”

Kaşlarım çatıldı. “Ona kalsa ağlama yaşını da geçeli çok oldu ama yine de ağlıyoruz.”

“İyi düşün,” Ses tonu sertti. “Bildiğim kadarıyla bu odada senden başka ağlayan kimse yoktu.” Yanında ağladığım için bana böylesine sert davranması çok zoruma gitti. Sanki kendisi için dün gece güllük gülistanlık geçmiş de bu saadetini elinden alan benmişim gibi davranıyordu.

“Yalancı.” Eğer dün geceden sonra hala bana saldıracaksa ben de geri durmayacaktım. “Dün gece sen de neredeyse ağlayacaktın. Gördüm seni.” Ceketini giyen Tarık şaşkınlıktan kolunu cekete geçirirken ilk denemede başarısız oldu ve yüzüne adım adım yayılan huzursuzlukla ikinci denemesinde ağır ağır üzerine geçirdi.

“Ben mi ağlayacaktım?” diye sorduğunda başı tamamen eğikti ve ceketinin kollarını düzeltiyordu. “Hayatımda bundan daha saçma çok az şey duydum.” Gömleğinin yakasını düzeltip yeniden aynanın karşısına yürüdü. “Ağlayacakmışım.” Zaten düzgün olan saçlarıyla uğraşırken bana bakmamak için elinden gelen her şeyi yapıyordu. “Oldu olacak gözyaşlarımı da saysaydın.”

“Sayamazdım ama silerdim belki…” Kendime doğru çektiğim bacaklarımın etrafına kollarımı doladım. Çenemi dizlerime yaslayıp aynadaki yansımasına düşman gözüyle bakan adamın heybetli sırtını izledim. Üzerine giydiği kıyafetlere rağmen omuzlarındaki yüklerle yüzleşmem kaçınılmazdı.

Benim gözyaşlarımı benden başka silen olmadı ama belki gücüm varken ağlayan bir çift göze sırtımı dönemezdim.

Bak anne, ardından hala parmaklarım ıslak.

Korktuğum için üfleyip kurutamıyorum.

Beni duyup duymadığını bilmiyordum ama bir anda hareketleri durgunlaşmıştı. Hislerini açığa vurmaya korkan ürkek biri olduğunu artık daha net görebiliyordum ve bir şekilde bunu kişiliğinin aksi yönünün altına gizliyordu.

Bakışları bana değmeyen Tarık, bir köşede hazırda beklettiği ayakkabılarını aldı ve gelip yatağın kenarına oturdu. Ben yokmuşum gibi davranıyordu ama gerginliğini ayan beyan görebiliyordum. Dün gece duygularını haddinden fazla ortaya döktüğünü düşünüyor olmalıydı. Birazcık üstüne gitsem ne olurdu ki? En fazla beni odasından dışarı atardı.

“Sen dün gece,” Ona daha rahat bakabilmek için bacaklarımı indirip bağdaş kurdum ve çarşafın yumuşak yüzüyle oynarken konuşmaya devam ettim. “Benim avuç içimi mi öptün?” diye sordum mahzun bir sesle.

Lütfen inkâr etme, Tarık. Öptüğün avuç içim hala bir güneş gibi sıcak.

Ayakkabısını giymekte olan Tarık durdu. Doğruldu ve bana baktı. Yüzünde, üzerine göktaşı gelen bir insanın afallamışlığı vardı. Çenesi gerildi ve gevşedi. Gözleri kapandı ve açıldı. Kaşları çatıldı ve düzeldi. Önüne döndü ve sonra yeniden bana baktı. Dudakları aralandı ama kelimeleri yoktu. Yeniden önüne döndüğünde ayakkabılarını giymeye devam etti. “Girsene anasını satayım, her zaman ki ayak her zaman ki ayakkabılar.” diye söylendi dişlerinin arasından.

Biraz doğrulup neden ayakkabılarla bu kadar cebelleştiğini görmek için kafamı ileri uzattım. Yanı başımda oturan adam beni kontrollü biri olduğuna öyle çok inandırmıştı ki son zamanlarda dengesiz davranışlar sergilediğini gördükçe hala aynı adamla mı yan yanayım diye düşünmeden edemiyordum. “Ters giymeye çalışıyorsun ayakkabılarını.”

Tarık tekrar durdu. Dudaklarının arasından sert bir soluk döküldü. Omzunun üzerinden ters ters bana baktığında uzattığım kafamı geri çektim ve dünyanın en ilginç şeyi oradaymış gibi odanın tavanını incelemeye başladım.

Bir yandan da kısık sesli bir şarkı mırıldanıyor, içimden gelen gülme isteğini bastırmaya çalışıyordum. Nihayet bakışlarını benden çekip yeniden ayakkabılarını giymeye devam ettiğinde bakışlarım hemen ona döndü ve şarkım huşu içinde dudaklarımdan ayrıldı.

“Sorduğum soruyu duymadın mı?” Cevabı üstüne gitmeden alamayacağımı anladığımdan dikkatini yeniden o konuya çekebilmek umuduyla işaret parmağımın ucuyla omzuna yavaşça vurdum. “Dedim ki-“

“Son Avuç İçi Öpücü müyüm ben? Dönüp dönüp ne diye öpeyim senin avucunu?”

Sözlerinin bendeki tesiri üzerime çullanan bir kasırgayı andırırken omzuna dokunan elim yavaşça yatağa düştü. “Dönüp dönüp mü?” diye sordum, yumruk olan sağ avuç içimde kimliksiz bir acının çığlığını derimin altına gömülü bir sızı gibi derinden hissettim. “Yani birden fazla mı öptün?”

“Garanti olsun diy-” Tarık’ın gözlerimle buluşan koyu yeşil gözleri ne dediğinin farkına varınca derinlerinde saklanan gizli ormanların fırtınalara olan teslimiyetini gördüm. “Dilimi siksinler benim.” diye homurdandı. Teslimiyeti reddeden ruhu yeniden inkâra kuşanırken bakışlarını benden çekip kemikli parmaklarıyla ensesini sıvazladı. “Kendi kendine kehanet uydurup beni de inandırmaya çalıştığının farkında mısın?”

“Yani Rüya Kapısı olduğuna gerçekten inanıyor musun?”

“İnanç mı?” Aşağılarcasına güldü. “Diyorum ki avuç içini falan öpmedim. Bu yalnızca senin uydurduğun bir kehanet.” Sözlerinin ağırlığını inkâr da edemiyordum, ne derse desin onu tanımaya başlayan tarafımı susturamayıp bu inkârını kendime de yediremiyordum.

“Ama öpmüştün.” diye mırıldandım. Sağ elimi uzatıp ikimizin arasına yatağın üstüne koydum ve yumruk yaptım. Bakışları aramıza koyduğum elime kaydı. “Benim elim böyleydi.” dedim. “Sonra sen tek tek parmaklarımı açtın.” derken her kelimede bir parmağımı açtım. Sağ avuç içim ortamıza serildi. “Sonra da öptün böyle.” deyip göstermek için avucumu dudaklarıma götürdüm. “Sıcacıktı çünkü, anladım hemen.”

O anları hatırlayınca zaten sıcak olan avcum bana hissettirdiklerimi hatırlatmak ister gibi daha da ısındı. Tarık benim dün geceyi hatırlama çabalarımı kısılmış gözlerle izlerken “Tüm öpücükler sıcak olur zaten soğuk olmasını mı bekliyordun?” dedi. Ve o anda ettiği tüm inkârlar benim gözümde hükümsüzdü. O ise yaptığını açık etmekten utanmış gibi gözlerini kapattı ve dişlerini sıkarak derin bir nefes aldı. Sonra önüne dönüp bir küfür daha savurdu. “Hep bilerek yapıyorsun bunları.”

Alnıma dökülen saçları sevimli bir şekilde kulaklarımın arkasına sıkıştırdım. “Sen de beni bilerek öpmüştün.”

“Yok artık ya.”

Sıcak avuçlarımı ellerimden daha sıcak olan yanaklarıma bastırdım. “Öptüğünde ben de içimden böyle demiştim.”

“Gidiyorum ben.”

İçimden dışarı taşmak isteyen mutluluğu zapt etmek için muazzam bir uğraş verdim. “Demek gitmeyip dönüp dönüp öptün.”

“Lara!”

Gözlerimi kapatıp dudaklarımdan ruhuma akan derin bir nefes aldım. “Demek Tarık Lara’nın avuç içini öptü.”

“Evet, öptüm.” Koyu dudaklarından dökülen sessiz kabullenişiyle yüreğim dalgalandı ve gözlerim kıpraşarak açıldı. “Kaç kere öptüm ben de saymadım sırf kâbus görüp de gece tepemde çığlık atma diye.” Kabullenişi beni mutlu edecekken son kurduğu cümleyle dudaklarımdaki gülümsememem dalgaların arasında kayboldu gitti. Yaptıklarını kabullenmesinin zaferi, ardına sığındığı nedenlerle umudumu alıp götürecek cinstendi.

Bazı inkârlar çok canımı yakıyordu. Bazı inkârlar iki insan arasında örülen koca bir duvardı.

Bu evde bir başıma yalnız ve uykusuz geçirdiğim geceleri düşündüm. Hayatımı ele geçiren travmalarımdan kurtulma umudumun olmadığı o soğuk gecelerde gözyaşlarımla ıslattığım yastıkları hatırladım. Yalnızca bir gece bile olsa bir daha bunları yaşamayacağım düşüncesinin rahatlığı ruhumu huşu içinde terk etti. Tarık benim yanında olmamdan mutlu değildi. “Gece yanına gelip seni rahatsız ettiğimi biliyorum.” Kelimelerim acı dolu bir kabullenmeyle suçunu sırtlandı. “Benim yüzümden uykusuz kaldın, üzgünüm.”

Oysaki birbirimizin uykularına ilaç oluruz diye düşünmüştüm.

Son sözlerim üzerine Tarık gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı ve yüzünün her zerresine pişmanlık milim milim işlendi. “Öyle demek istemedim.” dedi sessizce. Gözlerime bakmak istediğini anladım ama başımı yana çevirerek onu bakış açımdan çıkardım.

Sözleri beni yaralamıştı, sıra gözlerinin açacağı yaralarda mıydı?

“Önemi yok.” Onun sessizliği benim kırgın sessizliğimin yanında koca bir gürültü gibi kalıyordu. “Dün gece beni umursamadığını açık açık dile getirdin zaten. Keza yıllardır yaptığın bu.” İçime çektiğim nefeslerin alevlerden farksız olmasını diledim. Tıpkı duymam için dile getirdiği kelimeler gibi. Ama kendi yanıyorken beni de yakmaktan çekinmiyordu. İçine attığı duygularının dibi çok derin bir kuyuda saklandığını görebiliyordum ama Tarık istemediği müddetçe asla o kuyuya yaklaşamazdım.

Karanlıktan ve dipsiz kuyulardan korkardım. Bundandır ki derinlerinde sakladığı duygulara uzanmaya cesaretim olmazdı. Ama seslensem duyar mıydı? Çığlık atmak istemiyordum çünkü hayat boyu attığım çığlıkların izleri hala ses tellerimde duruyordu. Fakat ona seslenseydim, hala o kuyunun dibinde beni duymak için bekleyen biri var mıydı?

Gözlerimin dolmasına fırsat vermeden etrafıma bakındım ve kollarımın boş olması bana unuttuğum bir şeyi hatırlattı. Dün gece Aşktan Da Üstün kitabına sarılıp uyumuştum. “Kitabım…” Baş ağrımın bana yaşattığı dengesizliği umursamadan yatağın içinde nafile bir arayışa giriştim. Sarılıp uyuduğum tüm kitapların sonu bükülmek ya da yırtılmak oluyordu. Bunu bilmeme rağmen yine de ona sarılıp uyumuştum.

“Lütfen yırtılmamış ol.” Tarık’ın söylediklerine dolmayan gözlerim kitabımın yırtılma ihtimaline karşı resmen şelale gibi akacaktı. Telaşla örtüyü yatağın üstünden savurdum ve dizlerimin üstüne doğrulup bomboş yatağa hüzünle baktım. “Kitabım nerde?”

Ne zaman yataktan kalktığını anlamadığım Tarık yeniden sırtı bana dönük bir halde yatağın kenarına oturdu. O güçlü omuzları nasıl da hüzün dolu görünüyordu. Başını çevirmedi, bana bakmadı ama hareketlenen bir eliyle avuç içinde sıkı sıkıya tuttuğu bir kitabı usulca yatağın üstüne koyup bana doğru kaydırdı.

O kitap Aştan Da Üstün’dü.

“Gece başına bir şey gelmesin diye alıp kenara koymuştum.” Utanç duyacağı bir şey yapmış gibi başını benden yana çevirmiyordu. Biliyordum kimseye göstermediği, ruhunun incelikle dokunmuş yanlarının açığa çıkmasından korkuyordu. Parmaklarım kitabı özlemle kavradı, sayfalarını karıştırıp hasar kontrolü yaptım ve derin bir nefes alarak kokladım.

“Çok incesin.” İçimden gelen onu kırma arzusu, kırılmış ruhunu darmaduman eder korkusuyla adımlarım geri geri çekildiğinde kendime kızsam da ona kızmakta başarılı olamadım. “Teşekkür ederim.”

Fakat Tarık benden yana çevirmediği gözlerinden dökülen kırıklarını avuç içlerine toplayıp önüme sundu. “Çok inceyim öyle mi?” dedi burnundan soluyarak. “İnce dediğin bu adam hayatın boyunca sana bok gibi davrandı farkında mısın?”

“O adamın belli sebeplerden…” Artık babam olduğunu bildiğim sebepler… “Çok canı yanmış gibi bir hali vardı.” Elimdeki kitabı usulca kenara bıraktım. O görmese de ben avuçlarındaki kırgınlıkları çok net görebiliyordum. “Yaptıklarını ona çok görmedim.” dediğimde başını iki yana salladı. Yüzünü göremiyordum ama gözlerini kapattığını anlamam zor değildi.

“Yine yapmayacağımın garantisi yok.”

“Sen kaba bir adam değilsin.” Sen sadece hayat karşısında yolunu şaşırmış, doğru yolun nerede olduğunu bulamayan kayıp bir adamsın.

“Yüzüne bakmaya bile tenezzül etmediğim günler de aynı şeyi mi düşünüyordun?”

“Şimdi ağzımı bozacağım ama.” dedim. “Bilerek yapıyorsun. Sırf duygularını açığa vurmamak için beni sana karşı kışkırtıyorsun.”

“Sen de dün gece benim duygularımı epey kışkırttın.” dedi ağzının içinden ve utançla omuzlarımın düşmesine neden oldu. Kitapta okuduğum satırların saklamak istediği duygularına serti bir darbe gibi indiğini biliyordum. Ona çektirdiklerim için üzgündüm ama pişman değildim. Tarık, dün gece kendiyle savaşmıştı ama içindeki merhamete direnememişti. Dilinden dökülenlerin aksine ince ruhlu biri olduğunun kanıtı hala avuç içimdeki sıcaklıkta duruyordu.

Omzunun üzerinden bana dönerken koyu kahverengi saçlarının bir kısmı alnına döküldü. Yeni kestiği sakallarının izleri hala tazeydi. Koyu yeşil gözlerinde bana göstermek istemediği duyguları göz halelerinin ardına saklanmıştı. Birazcık daha yan dönüp tek bacağını kıvırdı ve yatakta yüz yüze geleceğimiz şekilde durdu.

Onun ruhunun çoktan çürümeye başladığını söylemişlerdi. Ama gözlerime böylesine hayat dolu bir halde bakarken buna nasıl inanırdım? Evet, hüzünlüydü ama o hüznün ardında özgürlüğe kavuşmayı bekleyen sancılı bir ruh uyuyordu. Hep boş kalan o haritayı bir gün doldurabilmenin arzusu, aynı zaman da kayıp ruhunu yeniden bulabilmesinin de yollarından biriydi ama haritayı boş bırakmaya devam ettikçe kendine sırtını dönüyor, geleceğini ayakları altında eziyordu.

“Yüzüne ne oldu?” diye sordu, bakışları elmacık kemiğimin üzerinde dolaştırdı. Hala kızarıklığının geçmemesi beni afallattı. Dün yaşananları düşünmek istemiyordum ama bir yandan da merak ediyordum; eğer kaçırıldığımdan haberi olsaydı tıpkı Dantes gibi hiç düşünmeden o da beni almaya gelir miydi?

“Babamın düşmanları tarafından kaçırıldım, mahkûm edildim, ülke ülke gezdirdiler beni peşlerinde, adıma fidyeler istendi hem de dudak uçuklatan fiyatlar.” Tarık’ın dudakları seğirmeye başladı. “Savaşlar mı çıkmadı dersin kıyametler mi kopmadı… ortalığı birbirine kattım dün gece. Böyle de baş belasıyımdır.”

“Kızım senin aklın başında mı?” dedi Tarık kendini tutamayıp kahkaha atarak.

“Ee?” dedim masumca. “Adıma istenen fidyeyi ödeyip beni kurtardığına göre artık kardeşliğimizi ilan edebiliriz değil mi?”

Kaşlarını kaldırdı. “Ne kardeşliği?”

“Tarık!”

“Ne Tarık ama…” Yüzümde dolanan bakışları endişeli dursa da dilinden dökülenler gözlerine tamamen zıttı. “Bir gecede ülke ülke gezdirildim diye sallıyor bir de utanmadan.”

“Anlamazdan gelmesen ölürsün değil mi?” diye homurdandım ve onu taklit ettim. “Ne kardeşliği?”

Yaptığım berbat taklidi görmezden gelmeyi tercih etti. “Ciddiyim, ne oldu yüzüne?”

“Söylemeyeceğim.” diye direttim. “Şu kitaba bile zarar gelmesin diye sahip çıkıyorsun ama beni sahipsiz bırakıyorsun.” Sesimi kalınlaştırıp bir kez daha onun korkunç bir taklidini yaptım. “Çok mu umurumdaymışsın benim?”

İşi şakaya vuruyordum ama bir yandan da ne hissettiğimi anlasın istiyordum. Bugüne kadar yaralarıma benden başka sahip çıkan olmamıştı. Ama şimdi hayatımda Dantes vardı ve o benim yaralarıma dosttu. O yüzden anlaşılmanın ne kadar güzel hissettirdiğini biliyordum. Tarık ise bana bu şansı tanımıyor, ikimizi de bu duygudan mahrum bırakıyordu.

“Seni gerçekten öfkelendirmişim.”

“Eskisi gibi olmak istememem çok garipmiş gibi davranıyorsun.”

“Garip değil mi?” Ayağa kalkarak benden uzaklaştığında sessizce onu izliyordum. “Kendi hayatında bir şeylerin değiştiğinin farkındayım küçük kardeşim,” dedi sebebini anlayamadığım imalı bir tonla. “Ama beni de bu değişime dahil etmeye çalışıyorsun. Fakat unutuyorsun, bu senin hayatın.”

Odadan çıkmak için hazırdı ve gitmeden önce son sözlerini söylüyordu. O sözlerde de ikimizin arasına koymayı tercih ettiği duvarı hatırlatıyordu. “Senin de unuttuğun şu,” Ben de onun gibi ayağa kalktım ve ona çıkmak için kapının koluna uzanan elinin üstüne koydum bir elimi. “Sen de benim hayatımın bir parçasısın Tarık Solar.”

“Buna kim karar veriyor?” Alaycı ses tonu iyice sinirlerimi bozdu. “Sen mi? İstediğin herkesi öylece hayatına alıp onları bir parçan yapar mısın?”

Çıkmasını engellemek için büsbütün kapının önüne geçtim ve sırtımı kapıya yasladım. “Hayır ama belli ki dün gece avucumu öpen sen hayatımdaki önemli bir parça olduğunun gayet farkındaydın.”

“Yine aynı şeyi yapıyorsun,” Sıkkınca bir nefes aldığında bu şekilde davranıyor olmasına gerçekten anlam veremiyordum. Sanki bir savaşı bitiyor, külleniyor ve sonra bir şeyler o külleri yeniden alevlendiriyordu. Alevleri aşıp ona ulaşmama hiç izin vermiyordu. “Yine öylesine olaylardan derin anlamlar çıkarıp kendince bir şeylere yorumluyorsun.”

“Sence yaptığım bu mu?” O kadar şaşkındım ki avucumda hissettiğim sıcaklık artık yok olmuş ve yerini utanca bırakmıştı. “Seninle aramı düzeltme çabalarımla resmen dalga geçiyorsun. Kendi kendime gelin güvey oluyormuşum gibi davranıyorsun.”

“Niyetim seninle dalga geçmek değil. Tanrı aşkına Lara…” Birkaç adım uzaklaşarak derin nefesler eşliğinde parmaklarını saçlarından geçirdi. Bu kadar zor muydu? Belki de boşuna çabalıyordum, belki de sadece beni sevmiyor veya benden hoşlanmıyordu. Ama kelimelerini toparlamaya çalışırken yüzünü benden saklayamıyordu ve ben orada artık nefrete benzer bir duygu göremiyordum. Bu bile yeterliydi benim için.

“Ne istiyorsun, Tarık? Ne yapmam gerek söyle bana. Eskisi gibi birbirimizi gördüğümüz yerde atışıp arkamızı dönüp gidelim mi? Yoksa hiç mi konuşmayalım, görmezden mi gelelim, yabancı gibi mi davranalım birbirimize? Hangisini yapalım istiyorsun söyle.”

“Elbette hiçbiri!” diye bağırdığında irkildim.

Şimdi yeniden bana dönmüş ve karşımda duruyordu. “Sadece zorlama ve bırak.” Sesi bir fısıltıyı andırdı ama üzerimde bir fırtına etkisi bıraktı. “Bırak ne olacaksa kendiliğinden olsun, zaten kaçışımız olmayacak.”

“Neyden kaçışımız olmayacak Tarık?” Sanki üzerimize gelmekte olan bir felaket vardı ve Tarık bunun farkındaydı. Yeşil gözleri dikkatle üzerimde dolaşırken tenime koca bir tedirginlik bıraktı. O bakışlar beni aldı ve derin bir uçurumun kıyısına getirdi, aşağıda ne olduğunu göremiyordum. Karanlıktı. Tarık gibi. İçinde sırlar vardı. Gözleri gibi.

“Zamanı gelince,” dedi tekrar. “Zaten kaçışımız olmayacak.”

Kötü sonla biten binlerce kitap okudum, kötü sonla biten binlerce kitabın hayalini kurdum.

Çünkü insanlar beni öyle bir hale getirdiler ki kötü sonlardan başka bir şey düşünemez oldum.

Elime aldığım kalemim boş bir sayfaya adına masal denilen satırlar dökerken sonunun kötü olduğunu hayal ettirdiler. İyinin tanımını zihnimden yok ettiler.

Odama döndükten sonra kıyafetlerimi giyip hazırlandım ama hala kafam karışıktı. Tarık’ın söylediklerini neye yoracağımı bilememek bir yana, şimdi bir de Dantes geliyordu babamla dün gece olanları konuşmak için. Daha babamın evde olup olmadığını bile bilmiyordum ki.

Hazırlandıktan sonra alt kata indim ve pencereye yöneldim. Babamın arabası bahçede mi diye baktım fakat orada değildi. Onun yerine hiç beklemediğim birini gördüm kapıda, Kayra’yı. Hemen yanına gitmek için evden çıktım.

“Selam.” Beni görünce rahatlamış gibiydi.

“Merhaba.” dedim kibar bir sesle. “Hoş geldin, Kayra. Sanırım Mihri’yi bekliyorsun.”

“Evet ya,” Utanmış bir halde saçlarını karıştırdı. Dün Mihri Patchland City’de baskın yaptıktan sonra araları düzelmiş olabilir miydi? “Babası evdedir diye çekindiğimden senin evinin önünde dolanıp duruyorum ama.” Oldukça mahcup görünen bu hali gülümsememe neden oldu.

“Çağırayım mı onu?” dedim hevesle. Kayra’nın buraya kadar gelmesi aralarının düzelmeye başladığı anlamına geliyordu.

“Çok iyi olur, Lara bir tanesin. Zaten telefonlarımı açmıyordu. Bugün tercih sonuçları açıklanacak. O şimdi kesin stresten yatağın içine kıvrılmış nutella kavanozuna gömülmüştür.” Resmen heyecandan yerinde duramıyordu.

“Tamam, ben gidip bakayım hemen.” Onu daha fazla bekletmeden bahçe kapısını geçip arkadaşımın evinin kapısını çaldım. Kapıyı bana çalışanlardan biri açtığında Nilüfer Abla ve Erdem Abi’nin evde olmadığını söylediler. Bir an acaba Kayra’yı da mı eve çağırsam diye düşündüm ama eğer dediği gibi Mihri yatağa kıvrılmış haldeyse o kılıkta sevgilisine yakalandığı için depresyonlara girerdi.

Mihri’nin odasından oldukça gürültülü sesler geliyordu. Kayra yanılmıştı, arkadaşım muhtemelen bir şeyler izliyordu. Kapısını çalmadan pat diye odaya daldığımda bir şaşkınlık çığlığı çıktı dudaklarından ve elindeki kaşık yere düştü. Kayra yanılmamıştı, Mihri yatağa gömülmüş, bir şeyler izlerken nutella kavanozuyla bir hayli haşır neşirdi.

“Ne yapıyorsun ya!” diye bağırdı bana. “Zaten vampir dizisi izliyorum, aklımı başımdan aldın. Kaşığım…” Yere düşen kaşığına hüzünle baktı.

“Depresyonda mısın Mihri?” Muhtemelen dışarıda onu bekleyen sürprizi görse etekleri tutuşurdu. Yere düşen kaşığı alıp kavanoza daldıracaktı ki hemen elinden kaptım. “Pis o pis.” dedim gülerek. Bir peçeteye sarıp komodinin üstüne koydum.

“Nutella katilisin sen.” diye homurdandı ama bir yandan da yanına oturayım diye kıyın kıyın yatağın öte tarafına kayıp bana yer açtı. “Dün geri gelmedin, öldüm can sıkıntısından. Vampir dizisi izlemeye başladım ben de.”

Dün başıma gelenleri, yüzleştiğim gerçekleri bilse bana öyle sıkı sarılırdı ki hiç bırakmazdı. Ayakkabılarımı çıkarıp usulca yanına oturdum ve başımı omzuma yasladım. “Halletmem gereken birkaç şey vardı.” diye mırıldandım. “Ne izliyorsun sen?”

“Castlevania.” Dizlerinin üstünde duran bilgisayarda anime tarzı bir dizi oynuyordu. “Dizinin onunca dakikasında vampirin karısını öldürdüler, Lara.” Kulağa oldukça içli gelen ses tonu ağlamaklıydı. “Onuncu dakikada öldürmek ne, henüz öpüşmemişlerdi bile! Kafayı yiyeceğim resmen diri diri yaktılar kadını…” Gözünden bir damla yaş düştüğünde gerçekten hiç iyi ruh hallinde olmadığını anlayıp kollarımı omuzlarında doladım ve başını omzuma çektim. “Stresin başına vurmuş senin.”

“Sen de biliyor musun sonuçların bugün açıklanacağını?”

“Yeni öğrendim.” Dağınık olmasına rağmen güzelliğinden bir şey kaybetmeyen uzun siyah saçlarını okşadım. “Puanın çok iyiydi, neden bu kadar eziyet ediyorsun kendine?”

“Ya Ankara’yı tutturamazsam? Kayra’dan uzağa gitmek istemiyorum.”

“Mihri…” dedim kendimi biraz çekip boncuk gözlerine bakarak. “Sen sadece Ankara’daki üniversiteleri yazdın ama.”

“Ne?” Diziden ayrılan gözleri bana dönen arkadaşım oldukça şaşkın görünüyordu. “Öyle yaptım değil mi?” Kendine gelmek istercesine başını hızla iki yana salladı. “Ben de tutmuş burada ağlıyorum.” Kayra’ya olan özleminden arkadaşımın aklı başından gitmişti resmen.

“Sonuçlar açıklandıktan sonra seninle okul alışverişine ben de geleyim mi? Biliyorsun kırtasiye alışverişi yapmayı çok seviyorum.”

“Delirdin herhalde, sensiz gidenin sevdiğini kazıklara bağlayıp yaksınlar… Tıpkı vampirin karısına yaptıkları gibi.” dediğinde yeninden gözleri dolmaya başladı. “İzlemeyeceğim ya.” dedi hışımla. “Onuncu dakika da karısını öldürmek nedir? En azından bir kere öpseydi.” Şaşırmıyordum artık, Mihri ve öpücükler hakkındaki çılgın fikirleri.

“Eğer karısıysa öpüşmüşlerdir zaten merak etme.” dedim. “Yalnızca bize göstermemişlerdir.”

“Görmek istiyordum ben. Öpüşme sahnesi izlemek istiyorum ben. Lara, Kayra’yı yine öpmek istiyorum ben.” diye mırıldandı başını boynuma gömerek.

“Bunun için Kayra’nın yanında olması gerek biliyorsun.”

Hüzünle iç çekti. “Evet.”

“Şanslısın ki kapının önünde seni bekliyor.”

“Ciddi olamazsın.” Sevgilisinin kapının önünde beklediğini öğrenen arkadaşım kollarımın arasından hızla sıyrıldı, kucağındaki bilgisayarı yatağa fırlatıp koşarcasına odadan çıktı çünkü odasının penceresi arka bahçeye bakıyordu. Saniyeler sonra gerisin geri odaya döndüğünde eli ayağına dolanmıştı. “Hazırlanmam lazım, hazırlanmam lazım.” diye söylenip duruyordu. Bir çeşit transa girmişti.

“Ben aşağı iniyorum. Senin hazırlandığını haber vereyim ona.”

“Olur olur. Durduğun kabahat çabuk git.”

Artık bana bakmıyordu bile. Tamamen hazırlanma moduna geçmişti. Ben de ayakkabılarımı giyip yavaş adımlarla odadan çıktım ve kapıyı usulca çektim. Yanına döndüğümde Kayra telefonla konuşuyordu, beni görünce hemen yanına çağırdı. “Ayaz birlikte takılalım mı diye soruyor. Vaktin varsa hep birlikte Patchland City’e geçer miyiz?”

Ayaz, Kerem’in kardeşiydi. Bu gerçeği hala adamakıllı sindirebilmiş değildim. Onlarla yeniden ve uzunca vakit geçirmek çok güzel olurdu ama vaktim olacağını sanmıyordum. “Çok isterdim ama birini bekliyorum.” demek zorunda kaldım.

Kayra anladım dercesine başını salladı.

Tam o sırada asil adımlarla bize doğru yürümekte olan Dantes’i gördüm. Bakışlarım ona dolanırken ince bir ip gibi uzayıp giden bir acının ruhumu ezici bir güçle sıktığını hissettim. Ama sonra dün gece geçirdiğimiz o tatlı anları anımsadığımda bakışları bıçak oldu, ruhumu çepeçevre saran ne kadar acı varsa bir bir kesti hepsini, bana yeniden hep arzuladığım o özgürlüğü verdi. Kendinden emin duruşuyla adeta yola hükmeder gibi attığı adımların sesini metrelerce öteden duyabiliyordum.

Üzerinde her zamanki gibi beyaz ve şık gömleği vardı ama omuzları ceketten yoksundu. Bir elini cebine sokmuşken diğeriyle telefon görüşmesi yapıyordu ve bu görüşme onu germiş gibiydi. Kayra da ağzının içinden bir şeyler söylendi ve mutsuz bir halde etrafına bakındı. Tavırlarında haklıydı çünkü Dantes’le olan tek karşılaşmalarında, Dantes onun ensesine yapışmıştı. Bundandır ki karşı karşıya geldiklerinde ikisi de gözlerini kısıp ters ters birbirine baktı.

“Hoş geldin.” dedim. Kayra’yı çiğ çiğ doğrayan bakışları bana döndüğünde pusulanın değişen seyri gibi bakışlarının seyri değişti, yumuşadı. “Geldim.” diye mırıldandı telefonu indirerek.

“Ben en iyisi gidip kafede bekleyeyim Mihri’yi, Lara.”

“Selam vermeden mi gideceksin aslan parçası?” Dantes’in sert ama cana yakın ses tonu gülümsememe neden oldu. Kayra’yı tedirgin ettiğini anlamıştı ve bundan içten içe haz duyduğunu tahmin etsem de ona karşı olumsuz duyguları da olmadığı barizdi.

“Selam mı?” Kayra Dantes’in kendisiyle konuşması karşısında ne yapacağını bilememiş gibi önce ona, sonra bana, sonra yeniden ona baktı. “Tabi vereyim. Merhaba ve hoşça kalın.”

“Kalsaydın,” Dantes resmen onun üzerine gitmekten keyif alıyordu. “Yemezdim seni.” İlk tanışmalarında aralarında geçen kurt ve kuzu muhabbetine gönderme yapıyordu. İnce bir çizgi halini alan dudaklarında kusursuz bir ima gizliydi. “Başka şeyler yemek varken.” Yanılmıştım, yaptığı gönderme tamamen banaydı.

“Mir… Bey, yapmasanız mı acaba.” Ağzımdan çıkan kelime beni hazırlıksız yakalandığımda şaşkınlıkla başımı kaldırdım ve duman rengi gözlerim gecenin üstüne çöken bir sis gibi gözlerine çöktü. “Ne dedin sen?”

“Mir Bey dedim hep dediğim gibi. Siz de yani ilahi.” Dudaklarıma yerleştirdiğim gülümseme yerini yadırgadığından olsa gerek kupkuru kaldıklarını hissettim. Öyle söylemek istememiştim ama zamanı gelince asistanıymışım gibi numara yapacağımız için aramızdaki ilişkinin diğer insanların yanında belli bir seviyeden dışarı taşmaması en sağlıklı olanıydı.

“Merakımdan soruyorum Lara, Beyefendi senin neyin oluyor?” Kayra’nın kısık gözleri ikimizin üstünde dolandığında cevabı tamamen bana bırakılan soruya karşı hazırlıksızdım. Karşımdaki bakışların cevaba duyduğu beklentinin altında ezildikçe ezildim. Hadi Kayra’yı anlıyordum da Dantes’in de böyle beklenti dolu bakması hiç hayra alamet değildi.

“Aslında biz işle ilgili meseleler yüzünden bir aradayız.” diye bir cümle döküldü dudaklarımdan. Özünde doğruydu, bir işimiz vardı ve bu da gerçekleri ortaya çıkarmaktı. Ama Dantes’in dalgın sessizliği beni onaylamadığını belli ediyordu.

Göz göze geldiğimizde gerçekten mi dercesine kaşlarını kaldırdı ve omuz silktim. Alaycı bir şekilde gülerek başını iki yana salladı. Bundan daha fazlası olabileceğimizi hala kabullenmeyişim onun nazarında ciddiye bile alınmamıştı. Belki de çok emindi kendinden ve aramızda olabileceklerden, bilemiyordum.

“Anladım.” dedi Kayra, daha fazla sorgulamadı. Sonra bana söndü. “Mihri’ye gittiğimi mesaj atarım. Sen de bize katılmak istersen nerede olacağımızı biliyorsun zaten.”

Kayra gider gitmez Dantes kaşları çatık bir halde bana döndü. “Nereye gitmekten bahsetti bu velet?”

“Velet deme ona, ayıp oluyor.” dedim Kayra’yı savunma ihtiyacıyla. “Arkadaşım o benim, Mihri’yle de sevgililer.”

“Davet gecesi onun için kızlar tuvaletine girmeye çalıştığında anlamıştım bunu.” O anları hatırlamış olacak ki yüzünden kederli bir gülümseme geçti. Neyi düşünmüştü şimdi? Terasa doğru ardımdan yürüdüğü o anı mı, gözlerime baktığı ilk anı mı? Hiç düşünüyor muydu o gece bana tam olarak ne yaptığını?

Tepemdeki güneşe rağmen üşüdüğümü hissettiğimde kollarımı kendime doladım ve çürümüş kemiklerim birbirine sürtünürken çıkan o kokuyu duyumsadım. Nefesimi tuttum ve bıraktım. Günlerce yanan bir ateşin ardında kalan küller gibi tek nefeste hiçliğe karışmaya yakındım. Bakışlarım karşımdaki adamdan sekerken onun bakışları bende kaldığında tereddütle bakışlarının gittiği yolu takip ettim ve ayaklarıma baktım.

“Bunlar Külkedisi’nin ayakkabıları.” Şaşkınlıkla harmanlanan sesi bir girdabın içine düşmüş gibi dalgalandı. Ayakkabıların ağırlığı bir anda ayaklarıma olduklarından tonlarca daha ağırmış gibi gelirken hayatımı bir masala çevirme çabalarım yalnızca bana ait bir uğraş olmaktan çıktı. Anlayacağına ihtimal bile vermemiştim lakin Dantes ayağımdaki cam gibi görünen ama aslında cam olmayan ayakkabıları gerçekliğinden emin olmak istermiş gibi dikkatle inceliyordu.

Ve dudaklarına yerleşen gülümsemenin bana yaşattığı utangaçlık, bakışlarının elbiseme doğru usulca yükselmesiyle had safhaya çıktı. Külkedisi’nin camdan ayakkabılarını herkes bilirdi ama üzerimdeki elbisenin kime ait olduğunu anlama ihtimali gökteki yıldızlar kadar uzaktı. “Bu da Güzel’in elbisesi değil mi?” diye sorduğunda benim mesafelerini genişlettiğim uzaklıklar onun dokunabileceği kadar yakınındaydı.

Kafam karışmış bir halde elbisemin kabarık eteklerini avuçladım. “Sen bunu nasıl biliyorsun?” Güzel ve Çirkin’in son çıkan filminde, Güzel’in dans sahnesinde giydiği sarı elbisenin bir benzerini giyiyordum. Tek fark boyunun dizlerimin hemen üstünde bitmesiydi. Bir de yine rengi sarı olan küçük ve şirin bir çanta takıyordum.

“Nasıl bilmem,” Dantes’in sesinin duman gibi puslu olan tınısı gizem kokuyordu. “O filmi beraber izlemiştik.”

Ve zaman bana yine sırtını dönerken yüzünü ona çevirdi. Yalnız olduğuma inandığım zamanlar onun tek bir kelimesiyle beni uğradığım ihanetle yüzleştirdi ve gözlerinde gerçeği gördüm. Dantes aramızdaki mesafeyi kapatarak bana yaklaştı.

Her zaman ki gibi yine gömleğinin üstten birkaç düğmesi açıktı. Şimdiye kadar beyazdan başka renk bir gömlek giydiğini görmemiştim. Ve siyahtan başka da takım elbise giymemişti. Gömleğinin açık yakasından çıplak kalan boynunu görebiliyordum. Üzerinde takım elbisesi varken kolyesi boynunda olmuyordu. Yalnızca tişört giydiği zamanlar taktığı kolyeyi şimdiye kadar görmeme hiç izin vermemişti. Karşımdaki adam oldukça ciddi ama bir o kadar da dağınık duruyordu. Gerçi bu onun her zamanki haliydi. Onda beni en çok rahatlatan şeylerden biri kolunda hiç saat taşımamasıydı. Saatten çıkan tik tak sesleri kadar yeryüzünde beni rahatsız eden başka bir ses yoktu.

“Nasıl birlikte izlemiş olabiliriz ki?” diye sordum. “Sen o gün beni izlemiş olamazsın.” Dudaklarım o günü hatırlayınca kupkuru kaldı. Reddetmeye çalıştığım gerçeklere olan teslimiyetim çok yaklaşmış olsa da son bir umut “Olmaz.” diyerek direnebildiğim kadar direndim.

“O gün yaptıklarını hatırlayınca şu inkârların gözüme ne tatlı geliyor bir bilsen.” Göğsü yavaşça yükselip alçalırken sağ elime uzandığında ona engel olmadım ve zayıf elim güçlü elleri arasında kaybolup gitti. Onun elleri kemikli ve beyazdı. Kusursuz işlenmiş bir heykel parçası gibi. Biri kalbime dokunacak olsa, kalbimi de ellerim gibi avuçlarına saklardı. Ve ben elini kalbimden çek demezdim.

“Bir şey yapmamıştım ben o gün.” Bu koca bir yalandı. Tanıdığım insanların yanında içimdeki çölde kaybolduğum çok olmuştu ama tanımadığım insanların yanında da tozu dumana kattığım anların sayısı epey fazlaydı. Şimdi onunda bunu biliyor olması korkunç değildi ama aklıma üşüşen anıların bacaklarımdaki feri çekip almasına engel olamamıştım. “Kandırıyorsun beni.” diye azarladım onu. Bir yandan da tuttuğu elime ne yapacağını merak ediyordum.

“Sence kandırıyor muyum gerçekten?” derken bir anda ellerimizi havaya kaldırıp beni dans ediyormuşuz gibi bir tur döndürdüğünde elbisem uçuştu. Dantes şaşkınlığıma gülerek karşılık verdi.

“Güzel ve çirkin…” dedim tekrar. “Nasıl olur? Orada olamazsın, görmüş olamazsın.”

“Neyi görmüş olamam?” Dudakları usulca iki yana kıvrılırken yanakları hafiften kırıştı ve uzun kirpikleri bir şemsiye gibi kısılan gözlerinin üstüne serildi. “İnternetten bilet aldığın için sana elden bilet vermeyen gişe görevlisiyle kavga ettiğini mi?”

“Yoo yoo…”

“Güzel ve Çirkin’in dans ettiği sahnede kendini tutamayıp alkış tuttuğunu mu?”

“Allah’ım, başım…”

“Yoksa Çirkin’e çok çirkin dedikleri için liseli bir kız grubuna patlamış mısır fırlattığını mı?”

İnanmak istemiyordum ama kendi hayatımı benden daha iyi bilir gibi anlatırken ona inanmaktan başka çarem var mıydı? Benim yaşadığım hayat hep depremlerle doluydu. Her ne kadar kafamın içinde yeni dünyalar ya da yeni evler inşa etsem de gözlerim uykuya teslim olduğu vakit bir sarsıntı başlar, nefes nefese yatağımda uyandığımda ise bir yıkımla son bulurdu.

Ruhum çölde yıllarca susuz kalan bir bedevi kadar yorgun, bedenim ise üzerine devrilen taşların izlerinden asla kurtulamadığım çiziklerle doluydu.

Dantes yapabilirmiş gibi daha da yakınıma geldiğinde siyah ayakkabıları camdan ayakkabılarım ucuna değdi. Boşta olan elim sarı elbisemin eteğini kavramıştı, tuttuğu elimse onun elini.

“Belki bana kızıyorsun ama bir süredir senin hayatının çok yakınındaydım, Yalan Yıldızım.” diye fısıldadı. Gecenin hırsızı gözleri yüzüme adını bilmediğim bir masal yazıyordu. “Yeri geldi senin yaptığın gibi etrafındaki insanları azarladım. Bazen uzaktan alkış tuttum sana, başımı döndürüyordun çünkü. Ve yeri geldi seni kızdıran insanların kafasına bir şeyler fırlatmış kadar oldum. Tıpkı senin Güzel ve Çirkin’i izlerken yaptığın gibi.”

Söylediği şeylerin hiçbirini bilmiyordum. Gözlerim ondan önce çoğu zaman kapalı ve kulaklarım sağırdı. Yürürken dönüp ardıma da bakamazdım ki, genelde yaşarken yaptığım en iyi şey arkama bakmadan hızlı hızlı yürümek belki de koşmak olurdu. Çünkü peşimde beni kovalayan canavarlar olduğuna inanır, bir an önce saklanmak isterdim, bulunmak istemezdim. Fakat görünüşe göre Dantes için zaten hiç kayıp değildim. “Mir…”

“Lara, adımı senin dudaklarından duyabilmek için çok bekledim. Zaman denen şeyden nefret ettiğini biliyorum. Geçmişe düşman, geleceğe uzak olduğunu. Emin ol ben daha çok nefret ediyorum zamandan, sana gelmeme bu kadar geç izin verdiği için.”

Zaman… zaman kadar eski bir masal diyordu Güzel Ve Çirkin filmi. Şimdi kendi masalım yazılırken Dantes’in söyledikleri, bazı şeyleri anlamamı zor kılıyordu. Sanki boş bir sokakta yürüyordum ve bir adım arkamdan gelen adamın avuç içlerinde saklıydı anılarım. Yaptığı hep buydu, daima ensemde olan nefesi, muhtemelen saçlarımın kokusuyla doluyordu. Bunu kabullenmesi çok zor ama aynı zamanda heyecanlı bir şeydi.

Biz onunla kırılan bir zaman çizgisinin içinden aynı masalın içine çekilmiştik. “Sen gerçekten varsın.” Başımı kaldırdığımda bakışlarımız keşişti. Elbisemi tutan elime de uzandığında artık ellerim avuçlarında kayıp bir yolculuğa çıkmıştı. Tepemizde duran güneş yüzünden gözlerini kısmak zorunda kalıyordu ama o gözler kapalı dahi olsa beni görecekmiş gibi hissediyordum. “Tıpkı bir masal gibi ama çok gerçek.” Yutkunarak bakışlarımı yüz hatlarında dolaştırdım. “Bir masal nasıl böylesine gerçek olabilir, Mir?”

Ellerimi kendine çektiğinde avuçlarım usulca göğsüne serildi. “Bu gerçek olması imkânsız bir masal değil benim güzel Lara’m. Masal olması imkânsız bir gerçeği yaşıyoruz.” dediğinde nefesi kirpiklerime çarptı. Sesinde masallara ihanet eden bir tını vardı ama içinde olduğumuz gerçeği bize ait kıldığı için bu ihaneti umursamadım.

Çok yakındı bana… Kalbim kadar yakın.

Yine de okuduğu kitaplara tutkuyla bağlı olan kalbime yenik düşüp “Ben masalları da severim.” dememe engel olamadım. İstediğin masallar sesin olsun dercesine gülümserken göğsünün hareketleri ellerimin altında artçı sarsıntıları yaşayan bir toprak gibiydi. Sıcak ve derin. Hissediyordum, kabarık sarı renk elbisemin etekleri hareket ettikçe onunda bacaklarına dolanmıştı, öyle bir yakınlık içinde tutuyordu beni.

“Eğer bir masalı yaşamak istiyorsan sana Kül Güzeli demek isterim.” dedi, güneşten kurumuş dudaklarını ıslattığında bakışlarımı kaçırdım.

“Külkedisi mi demek istedin?”

“Hayır, Kül Güzeli. Külkedisi’nin ayakkabılarını ve Güzel’in elbisesini giyen kız. İkisinin karışımı ama ikisinden de daha cezbedici; Kül Güzeli.”

Yeni bir masal yaşamam yetmiyormuş gibi beni eşsiz bir masal kahramanına çeviriyordu. Eğer beni hep böyle mutlu edecekse bu masalı yazan kalemi onun avuçlarına bırakmak istiyordum, bize mutlu sonlu bir masal yazsın diye.

Birkaç kere dediklerini sindirmek için derince nefesler aldım ve gözlerini daha iyi görebilmek için ellerimi göğsünden ayırıp bir adım geri çekilmek istedim ama bu kez de dirseklerimi kavradı. Geri çekil ama çok da uzağa gitme der gibi. Ben küçükken gecelerden çok korkardım ama onun gecesi hırsızı gözlerine bakmak gecelerin aslında o kadar da korkutucu olmadığının kanıtı değil de neydi.

Yumruk yaptığım ellerimi kendi göğsüme yaslayıp çenemi yukarı kaldırdım. Yeni çıkmaya başlayan bir günlük sakallarının izleri görülüyordu. “Ama masallarda başkahramanlar tek kişi olmaz biliyorsun.”

“Bak sen,” Sesi yumuşacıktı. “Olmaz tabi.” Yaşadığım şeyi küçümsemeyip acemice olan masalımı kabullenmesi bile şimdiye kadar içinde ağıtlar yakılan masallarımı çoktan unutturmuş yerinde çiçekler açtırmıştı. “İki başkahraman lazım.” diye devam etti. “Ama masal seninse başkahramanı da sen seçmelisin.”

Gözlerime beklentiyle bakarken bana seçenekler sundu. Onu hayatımda ve masalımda kabul edip etmeyeceğime dair. Eğer kabul etmezsem gitmek yerine bana yeni bir boş sayfa vereceğini biliyordum ama kabullenmemek bir yana elimdeki sayfaya çoktan onun adının döküldüğü masallar yazmaya başlamıştım, bilmiyordu. Kalbim bu gerçeği itiraf etme taraftarı değildi çünkü korkuyordu, bu masalın da içine zamanla cesetler dolmasından.

“O zaman o başkahramanın adı Çirkin Prens olsun.” dedim yumuşak bir şekilde gülümseyerek. Reddedeceğini ya da yüzünün asılacağını düşünmüştüm ama onu yakıştırdığım bu mahlası memnuniyetle kabullendi.

“Külkedisi’nin prensi, Güzel’in Çirkin’i vardı. Ve şimdi…”

“Kül Güzeli’nin de Çirkin Prens’i var.”

Bu masalda rüzgâr da esiyordu ama yalnızca güllerin yapraklarını kımıldatacak kadar, asla dökülmelerine izin verecek kadar sert değil. Sanki birazcık sert esecek olsa yaprakların döküleceğini biliyordu.

“Ve ne olursa olsun bu masaldaki güllerin solmasına izin vermem.” diye devam etti. “Çünkü sen Güzel ve Çirkin’de de son gül yaprağı düştüğünde ağlamıştın.”

Bunu bana hatırlatmasına gerek yoktu. O an döktüğüm gözyaşları dün gibi aklımdaydı. “Ve senin masalında son gül yaprağı asla düşmeyecek.”

Ama neden son gül yaprağı hiç düşmeyecek diyordu? Neden hiçbir gül yaprağı düşmeyecek demiyordu?

O son gül yaprağı düşerse masal biterdi. Her şey durur ve yok olurdu. Ama şimdi de aynı şeyin olmayacağının garantisi var mıydı? Sokağın başında bir araba belirdiğinde korkuyla ve panikle hızla geri çekildim ve Dantes’ten uzaklaştım. “Babamın makam aracı.” dedim telaş içinde. “Bizi görmüş müdür?” Araba yaklaştıkça panik içinde yerimde kımıldandım. “Gördüyse bir şeyler döndüğünü anlar.”

“Sakin ol.” Dantes de benimle birlikte kaldırıma çıktı ve arabaların geçeceği yoldan çekildi. Babamın aracının arkasından bir de korumaların olduğu ikinci araç geliyordu. “Sen genç kızsın. Seni bir adamla yan yana görmesi dünyanın en normal şeyi olmalı onun için.”

Dudaklarımı birbirine bastırarak başımı iki yana salladım. “Anlamıyorsun, Mir. Babam benim insanlara olan uzaklığımı bilir. Kimseye kolay kolay yakınıma gelmesi için izin vermeyeceğimi de. Şimdi üç beş gündür tanıdığım birine bu kadar yakın olduğumu görürse sorgular.”

“Sorgulasın.” Dantes ellerini cebine soktu. Babamın simsiyah makam aracı açılan bahçe kapısına yönelirken Dantes rahat bir şekilde ellerini ceplerine soktu. Araba neredeyse ayaklarımızın dibinden geçecek kadar yakındı. Zamanın ağırlaştığını ve Barbaros Solar’ın varlığının her yeri sardığını hissettim.

Tam önümüzden geçerken arabanın arka camı yavaşça aşağıya indi ve Barbaros Solar’ın gözleri beni sarsan bir ciddiyetle gözlerime değdi. Dantes’e bakma zahmetine bile girmemişti. Sadece iki parmağıyla içeri geç diyen bir hareket yaptı. Küçücük bir hareketti ama gürültüyle dile getirilen bir emirden farkı yoktu.

“Bizi içeri çağırıyor.” dedim bahçeye giren arabanın arkasından bakarken. Diğer araba kaldırım kenarına park etmişti.

“Gerilmene, endişelenmene gerek yok.” dedi Dantes beni sakinleştirmek ister gibi. “Konuşma işini bana bırak. Karşındaki adama her zaman nasıl davranıyorsan öyle davranmaya çalış.”

“Korkmuyorum.” dedim hemen. Babamı bir cinayet işlerken görmüştüm ama ondan korkmuyordum, korkmamalıydım. Korkarsam kaybederdim. Diğer yandan öğrendiğim gerçeklerden sonra onunla ilk kez yüz yüze gelecekken nasıl her zamanki gibi davranacağımı da bilemiyordum. Dantes ile yavaş adımlarla bahçeye girdiğimizde babam çoktan arabadan inmiş eve girmişti bile. Ara ara yanında gördüğüm çalışanlarından olan Nihal ismindeki genç kadın, “Üzerini değiştirdikten sonra sizinle oturma odasında görüşecek. Çok fazla vakti yok, bir saat sonra yetişmesi gereken bir toplantı var.” dediğinde hiç şaşırmadım.

“Teşekkürler.” dedi Dantes kadına bir baş selamıyla. Elini belime koyarak beni eve yönlendirdiğinde arabanın şoför koltuğunda oturan Erdal’ı gördüm ve irkildim. Bu adamı hiç sevmiyordum. Babamın bütün kirli hamlelerinin içinde olmalıydı. O da gözlerini dikmiş bana bakarken tenimden bir ürperti geçti. Hislerimiz karşılıklıydı, o da benden tiksiniyor gibi bakıyordu.

Eve girdiğimizde o bakışlardan kurtulduğumuz için şükrettim. Dantes’i evimizin oturma odasına yönlendirdim ama ikimiz de oturup bekleyemeyecek kadar diken üstündeydik ve konuşmuyorduk. Birkaç dakika sonra babamın ayak sesleri duyulduğunda Dantes bana baktı. Sakin ol dedi sadece dudaklarını kımıldatarak. Başımı salladım. Ayak sesleri iyice yakınımıza geldi ve sonra babam karşımızdaydı.

Dantes’e doğru yürürken yüzünde memnuniyet dolu bir gülümseme vardı. Bu adam şimdi o gece yaşananların sebebi miydi gerçekten? Ama o benim babamdı. Baba. Söylemesi saniyeler sürüyor belki ama anlatmak için ne kadar vakte ihtiyacım vardı kim bilir. İyisiyle kötüsüyle bir babaydı benim için.

Onu gördüm, ona baktım.

Her zamanki adamdı aslında. Yanına yaklaşmaktan ürksem de uzaktan uzağa hep sevdiğim ve bana yeni bir hayat veren o adam. Nasıl inanacaktım ben şimdi annemin bu adam tarafından öldüğüne? Nasıl inanacaktım ben şimdi o gece başıma gelenlerin sebebinin babam olduğuna?

Kolay değildi, zaten kolay olsaydı bir terslik olurdu. Bu bir inanç meselesiydi ve benim inancım babamın bunu yapmadığına inanmak istiyordu. Buna inanmam gerekiyordu, o bir babaydı. O benim babamdı.

Bir kere annem bana onun hakkında hiç kötü bir şey söylememişti bugüne kadar. Mardin’den Ankara’ya, babamın yanına döndüğümüzde de fazlasıyla heyecanlıydı. Babamla birlikte bana yeni bir hayat vereceği için oldukça mutluydu. Evet, bir cinayet işlemişti. Bunun için onu asla affetmeyecektim. Tıpkı o cinayetin metrelerce uzağındayken durdurup ona engel olmadığımdan kendimi affetmediğim gibi. Ama o gecenin mimarı babam olamazdı.

Dantes o gece yaşananları ve devamında olanları tam olarak bilseydi yine de gözlerimin içine bakıp o gecenin mimarı babandı diyebilir miydi?

“Hoş geldiniz Barbaros Bey.” Dantes birkaç adım öne çıkıp babama elini uzattığında babam babacan bir tavırla elini sıktı ve “Hoş buldum evlat.” dedi. Sesi gür ve oldukça baskındı. Hiç çaba harcamadığında bile insanın durup onu dinleyesi geliyordu. “Biraz kısa bir görüşme olacak. Halletmem gereken işler var ama size vakit ayırmasam olmazdı. Ve kızım…” Bakışları bana döndüğünde yaşlanmaya yüz tutmuş yüzü gülümsediği için kırıştı. “İkinizi yan yana ve bu kadar iyi anlaşır halde görmek güzel.”

Dışarıda olan yakınlığımızı gördüğü için mi söylemişti bunları? Sesinde bariz bir ima vardı ama ben o imanın altında hoşnutsuzluk da seziyordum.

“Size vermek istediğim haberlerden biri buydu.” dedi Dantes. Rol yapmaktaki ustalığı hala beni şoka uğratıyordu.

Babam koltuğa geçerken birkaç adım geri çekildim ve ona yer açtım. Aynı saniyelerde Dantes ile göz göze geldim ve beni çağıran bakışlarının sesini metrelerce öteden duydum. O babamın karşısındaki koltuğa oturduğunda tereddüt etmeden ona doğru adımladım, fakat daha iki adım atmamıştım ki babamın sesi kulağıma çalındı. “Kızım,” dedi sakin bir sesle. “Gelsene yanıma.”

Oturduğu ikili koltuğun boş kısmına pat pat vurup davetkâr bakışlarla bana bakarken ona hayır diyemedim ve usulca yanına oturdum.

Ama babamın yanına oturduğumda Dantes’in gözlerinde gördüğüm yegâne duygu koca bir hoşnutsuzluktu.

Babam bana gülümsedi, ben de ona gülümsedim. Bir cellada gülümser gibi değil de kim olduğunu bilmediğim birine gülümser gibi. Beni akıl hastanesinden almaya geldiği o anı hatırladım. Herkesten delicesine ürktüğüm için ona yaklaşamamıştım. Yıllarca korkmuştum ondan, korka korka sevmiştim. Ama yine de hayatımda onun varlığını kabullenmiştim çünkü bana yeni bir hayat vermek için elinden gelen her şeyi yapmıştı.

“Barbaros Bey,” Dantes’in soğukkanlı sesiyle birlikte babamla olan tuhaf bakışmamız son buldu ve ben derin bir nefes alıp Dantes’e baktım fakat o bana bakmıyordu. Sert yüz hatları benden çok uzaktı. Babamın yanına oturduğum için tavrını bu kadar sertleştirmesine diyecek bir şey bulamıyordum. “Öncelikle size güzel haberi vererek başlamak isterim.” dedi. Bakışları bir an bana kaydığında kalbim hızlanacak oldu ama öyle hızlı çekti ki bakışlarını üstümden buna fırsat tanımadı. “Lara’yı asistanlığımı yapma konusunda ikna etmeyi başardım.”

“Sahi mi?” Babam vakur bir şekilde bacak bacak üstüne atıp arkasına yaslandı. Ellerini aristokrat bir havayla kucağına birleştirdiğine bana bakan gözlerinde gururlu bir ifade gördüm. “İnat etmeyip doğru kararı vermen gurur verici.” Ve sonra eli bana doğru uzandı. Daha önce Dantes’in sıkı sıkıya tuttuğu ellerim karıncalanıyordu.

Sırf ellerinin ellerimdeki izleri gitmesin diye bir daha başkasına dokunmak istemiyordum.

Fakat içimdeki karmaşanın da bir yerde kölesi olmaktan kurtulamadığımın en büyük kanıtı ürkekçe elimi babamın elinin içine koymam oldu. Lütfen bana kızma Dantes, o yalnızca bir baba. Senin dediğin şeyleri gerçekten yaptıysa eğer gün geldiğinde ona uzanan bu elimi kesmek isterim ama hangi kız çocuğu babasının ona uzanan elini görmezden gelebilir?

“Güzel kızım, sen çok akıllı birisin. Gurur duyuyorum seninle.”

Bütün bu karmaşanın yanında şahit olduğum bazı şeyleri de unutamıyordum. Babamın bu kadar mutlu olmasının sebebi gerçekten beni kullanarak henüz tam olarak güvenmediği yeni ortağı Çağlar Mir Güzyeli’nin adımlarını takip etme düşüncesi miydi?

“Diğer yandan,” Dantes’in konuşmaya devam etmesi yeniden dikkatinizi ona vermemize neden oldu. “Dün oldukça talihsiz bir olay yaşandı. Şu saldırı olayını bir an çözüme kavuşturmak istediğinizi biliyorum ama maalesef izlediğiniz yollar birtakım olumsuz sonuçlar doğurdu.”

“Ne gibi olumsuz sonuçlar?” Babamın kaşları çatılmıştı. Ellerimiz birleşmiş bir halde öylece koltuğun üstünde duruyordu.

Dantes’te tıpkı babam gibi bacak bacak üstüne atıp arkasına yaslanmıştı. İkisi de öylesine rahattı ki aralarında fazlasıyla eğreti kalıyordum. Koltuğun olabildiğince uç kısmına oturmuştum ve biraz daha öne kayacak olsam her an yere düşebilirdim. “Arslan Polatlı, dün Lara’yı zorla alıkoymaya kalkıştı.”

“Ne diyorsun sen?” diyen babamın hiddetli sesi odada yankılandı.

“Nitekim o da amaçları doğrultusunda elinden geleni ardına koymayan birisi. Kızınız şanslıydı ki son anda onu zorla alıkoyduklarını gördüm. Dün yemekten sonra Lara’yla kısa bir gezintiye çıkmıştım hatırlarsanız. O yüzden olay gerçekleştiğinde yakınlardaydım. Sonrasında peşinden gidip Polatlı ile kısa bir konuşma yapmak zorunda kaldım.”

Dantes olan her şeyi kendi işine yaracağı şekilde bir bir anlatırken onu izliyordum. “Canına mı susamış bu adam?”

“Doğrusu bence attığınız adımlardan çokça korktuğu için böyle bir yola başvurmuş. Lara’dan sizinle konuşup saldırı konusunda onun üstüne gitmekten vazgeçmenizi istedi.”

“İstek değil bu düpedüz tehdit!” diye hırladı babam. “Resmen peşini bırakmazsam aileme bulaşacağı konusunda bana gözdağı vermeye çalışmış.” Babamın yaptığı çıkarım dün gece Dantes’in yaptığı çıkarımla birebir aynıydı.

“Kesinlikle.”

“Bu onun gözümde daha da suçlu görünmesine neden oldu.” dedi babam boşta kalan eliyle çenesini sıvazlayıp.

“Aslına bakarsanız yanlış düşünüyorsunuz. Bence her ne kadar size küçük bir tehdit yollamış olsa da ben bu konuda fazlasıyla masum olduğuna inanıyorum. Daha çok olan bitenle uğraşmaktan sıkılmış gibi bir hali vardı. Yanlış anlamayın ama Barbaros Bey, aranızdaki husumette Arslan Polatlı bir adım daha önde sayılır. Sonuçta rekabetinizde meclise girmeyi başarıp öne geçen o iken neden ardında kalan bir düşmana savaş açıp kendine bir düşman daha edinsin?” dediğinde Dantes’e bakakaldım. Resmen gözlerimin önünde babama Polatlı’dan daha geride olduğunu söylüyordu ve bunu öyle kibar bir şekilde yapıyordu ki babam itiraz bile edemiyordu.

“Ben o adama hiçbir koşulda güvenmem. Bir sonraki seçimlere çok güçlü bir şekilde gireceğimizi biliyor ve belki de bu yüzden beni saf dışı bırakmaya çalışıyor.”

“Öyle bir risk alacağını sanmıyorum çünkü ortaya çıkarsa tüm kariyerinin biteceğini bilir. Şimdilik geride durmak ve seçim kampanyalarına ağırlık vermek en sağlıklı olanı. Saldırıyı araştırma işini polise bırakıp biraz bu konudan uzaklaşmanız sizin de nefes almanızı sağlayacaktır.”

Babam bir süre sessiz kaldı ve Dantes’i süzdü. Aklından ne geçiyordu bilmiyorum ama o da en az Dantes kadar bazı şeyleri kendine saklayan bir adamdı. “Haklı olabilirsin evlat. Zaten son zamanlarda kafamı bozan bir dünya terslik ile boğuşuyorum.”

“Terslik mi?” diye lafa atladım kendimi tutamadan. Belki de aklıma Dantes’in benim haberim olmadan babamın ayağını kaydıracak bir şeyler yapmış olabileceği ihtimali gelmişti. “Ne gibi?”

“İlki, parti için bir gençlik kolu kurma tasarımız var. Haliyle başına da gençlerin örnek alacağı başarılı birinin yönetime geçmesini istiyorum.”

Gençlerin örnek alacağı başarılı biri. “Tarık…” diye fısıldadım.

“Kesinlikle öyle. Fakat sebebini anlayamadığım bir şekilde bana direniyor. Jülide onun için bir TV programı ayarlamıştı ama beyefendi katılmayı reddediyor. Ne kadar göz önünde olursa hayran kitlesi artar ki Tarık’ın istediği zaman insanları ne kadar kolay etkileyebileceğini biliyorsun. Bizim genç seçmene ihtiyacımız var. Haliyle onlar gibi genç, onları anlayan birinin de partimizde olduğunu bilmeleri iyi olur.”

“Zekice.” diye mırıldandı Dantes.

Bildiğim kadarıyla Tarık bugüne kadar yalnızca Holdingdeki işlerle ilgilenmişti. Parti işlerine hiç karışmamıştı. Babam resmen parti için Tarık’ı kullanmayı düşünüyordu.

Dün gece avuç içimi defalarca öpen o adamı düşündüm. Babamın bugüne kadar onun sırtına çok fazla yük yüklediğini ve hayatını yaşamasına engel olduğunu biliyordum ama buna şu ana kadar hiç böylesine yakından şahit olmamıştım. “Ya bunu yapmak istemiyorsa?” diye sordum ürkekçe.

Babamın kaşları bu ihtimali düşünmek istemiyormuş gibi huzursuzlukla çatıldı. “Yapacak.” dedi sert bir sesle. “Onu senelerdir boşuna yetiştirmiyorum.”

Evet, öyle yapıyordu. Onun asla kendi hayatını yaşamasına izin vermeden despot bir şekilde yetiştiriyordu. Düşünüyordum da ben hiç çocuk olmamıştım ama babam yüzünden Tarık’ın da çocuk olduğunu hiç sanmıyordum.

Babama karışı çıkmak, yapmak istemiyorsa Tarık’a baskı yapmayı bırakmasını söylemek istedim fakat dudaklarımı araladığımda dökülen şey koca bir sessizlik oldu. Ve bu sessizliği benim yerime Dantes doldurdu. “Bu yalnızca sorunlardan biri olsa gerek? Barbaros Bey, sanki canınızı sıkan çok daha büyük sorunlar var.”

“Bu en sıkıntılı olanı.” Babam sıkıntıyla içini çekti. “Partinin kuruluşundan kısa bir süre sonra yaşa dışı işlere bulaştığımıza dair söylentiler dolaşıyormuş.”

Dantes sakince gömleğinin yakalarını düzeltti. “Yaa…”

“Anayasaya aykırı davrandığımıza dair bir dünya yeni iftira türemiş. İçeriden birileri partiye soruşturma açılması için ortalığı karıştırmaya başlamış olsa gerek. Bunca işin gücün arasında bir de fırsatçılarla uğraşmak zorunda kalıyorum.”

“Sizin gibi onurlu bir adamın böyle bir şey yapacağına asla ihtimal vermiyorum.” diyen Dantes’e bakarken aklıma gelen ilk şey bu söylentileri çıkaran her kimse bir şekilde Dantes ile bağlantılı olduğuydu. Sanki bir şeyler planlamıştı… Ve yavaş yavaş planını devreye sokuyordu.

“Elbette bunlar iftira.” dedi babam. “Ellerinde kanıt olmadan istedikleri gibi arkamdan konuşabilirler ama benim partim her zaman anayasaya uygun hareket etmiştir. Fakat sadece söylenti çıkması bile insanların kafalarını karıştırmaya yetebilir.”

Haklıydı, insanlar acımasızdı. İnandıkları şeylere leke sürüldüğünde sonuna kadar arkasında da durabilir, tek kalemde silip atabilirlerdi de.

“Bu yüzden yakın zamanda partinin itibarını etkileyecek bir etkinlik düzenleyebilirsiniz. Hem resmi olarak seçim kampanyalarını başlatmış olur hem de etkinlikteki bağışlarla halka olan desteğinizi gösterirsiniz. Hatta neden sadece gençlik kolu ile yetinesiniz. Bir vakıf kurmak harika olmaz mıydı? Jülide Hanım bence bir vakıf yönetmekte başarılı olabilirdi. Ve reklam yapmakta da oldukça iyi.”

Dantes sanki bu konuda babamı manipüle etmeye çalışıyordu ama neyin doğru neyin yanlış olduğunu bilemezken manipüle olan ben bile olabilirdim, o derece kafam karışıyordu.

“Pek sanmıyorum. Jülide zaten bağlantıları sayesinde yardım fonundan pek çok ihtiyaç sahibine yardım ulaştırıyor.”

Öyle mi yapıyordu? Jülide?

“Vakıf kurup da yardımlarını göz önünde yapmak onun tarzı değil. Öyle olsaydı çoktan kendi sitesinde duyururdu.” Yani Jülide’yi yapmak istemediği bir şeyi yapmaya zorlamıyordu ama söz konusu Tarık olduğunda ona hiç söz hakkı tanımıyordu. Babamın gerçekten çok gaddar bir yanı vardı, bunu inkâr edemiyordum.

“Anlıyorum.” Dantes düşünceli bir şekilde babamla yan yana oturan bizi incelerken bakışlarında mermer sertliği vardı.

“Sıkıntılı mevzular… Ama daha çok bir araya geldiğimiz vakitler olacak. Sonraki görüşmelerimizde sana daha iyi haberler verebilirim umarım. Ve şu Polatlı mevzusu, bir süre askıya alınabilir ama kızımı zorla alıkoymasının karşılığını misliyle alacak.”

“Bu konuda sizin yanınızda olduğumu söylememe gerek yok herhalde.”

Babam Dantes’in sorgusuz sualsiz yanında oluşunu yavan bir gülümsemeyle kabullendi. Sonra bakışları bana dönerken “Evlat,” dedi. “Sakıncası yoksa kızımla beni birkaç dakikalığına yalnız bırakır mısın?”

Dantes’e korkmuyorum demiştim ama şimdi neden böylesine hızlanmıştı kalbim. O, “Tabi ki, ben dışarıda olacağım.” diyerek yavaşça ayağa kalkarken bakışlarım iz sürücü gibi onu takip etti. Gözlerimde endişe vardı, görüyor muydu? Görüyordu çünkü yanımızdan ayrılmadan önce bana öyle bir bakmıştı ki nereye gidersem gideyim sana en yakın olan kişi hep ben olacağım der gibiydi.

“Kızım.” Babam koltukta biraz kayarak bana yaklaştı ve bir elini kaldırıp yüzüme yaklaştırdı. Nefesimi tutup ne yapacağını beklerken usulca yanağımı okşadığında içimde depremler oluyordu. “Seni değiştirmeye başlamış.”

“Kim?”

“Çağlar. Gözlerinden belli oluyor, o eski ürkek kız çocuğu gibi değilsin artık.” Dantes’i birilerinin Çağlar diye çağırması hala çok garipti benim için. “Güzel kızım, dün seni o adamın elinden alması gereken bendim.”

“Sorun değil. Mir Bey, o beni almaya geldi.”

“Anlıyorum. Onun gibi bir adamın yanında olman benim de oldukça içimi rahatlatıyor. Hayatımızda güçlü insanlara ihtiyacımız var ve o seni güçlü kılacak.”

Ve senin tüm gücünü elinden alacak.

“Unutma, sen tanınan bir siyasetçinin kızısın, gözler her zaman üzerinde olacak. Özellikle sen her geçen gün daha da güzel bir genç kıza dönüştükçe akbabalar başına üşüşecek, o yüzden attığın adımlarda dikkatli ol. Eğer Çağlar’ın yanında çalışırken seni huzursuz eden bir şey olursa hemen bana gelebilirsin. Ya da yapamadığın bir konuda sana yardımcı olurum. O yüzden arada beni ya da Tarık’ı bilgilendir, ne kadar yol kat ettiğinle beni gururlandır.”

Öyle şeyler söylüyordu ki resmen Dantes’i haklı çıkarıyordu. Kalbimdeki sıkışmanın izin verdiği ölçüde nefes almaya çalışmam nafileydi. Bir kez daha Dantes’in ne kadar haklı olduğuna şahit olmuştum. Babam beni onun yanında tutarak gerçekten de attığı adımları takip edebilmeyi umuyor olmalıydı.

Ayağa kalktığında ben de onunla birlikte ayağa kalktım ve birlikte yavaş adımlarla dışarı çıktık. Dantes biraz ilerideydi. Ellerini ceplerine sokmuş, ifadesiz gözlerle babam ve beni izliyordu. “Bu arada,” Babam önüme geçince Dantes’in görüntüsünü büyük ölçüde kapandı. “Birkaç gün içinde yeniden emniyete gideceğim. Sen de benimle gelmek ister misin?”

Kafam karışmış bir halde babama baktım. “Emniyete mi? Neden?”

“Ne demek neden? Lara yıllardır annenin katilini arattığımı biliyorsun. Son gelişmeleri almak için bir görüşme ayarladım.”

Geçmişin sisli yollarından kopuk gelen bir sır kurşun gibi sırtıma saplandı. Babama sen o dosyayı yıllar önce kapattırıp annemin kanını yerde bırakmamış mıydın diye soramadım çünkü bunu nasıl öğrendiğimi açıklayamazdım. Ama komiser Kamer Doğan bizzat bana arşivlenmiş dosyayı göstermişti.

Gözlerim gerçeği görmüş ve yaşlara bulanmıştı.

Dantes benim gözlerimi açmıştı.

Öyleyse şimdi babamın dosya hiç kapanmamış gibi beni de emniyete götürmek istemesinin sebebi neydi? Gerçekten kapanmamış mıydı? Acılarım ile dalga geçen ve beni bir yalanın içine sürükleyen kimdi?

Babamın omzunun üstünden Dantes’e baktığımda telefonla konuştuğunu gördüm. Ona baktığımı anlayınca gözleri beni buldu. Gecenin hırsızı. Kopkoyu. Karanlık ve gizemli. O içinde sakladığı sırları olan bir adamdı ve her kiminle konuşuyorsa gözlerinde saklanan sırları benden gizlemek ister gibi yavaşça arkasını döndü, heybetli sırtıyla yüz yüze geldim. Gözlerinin karanlığından sıyrıldım ama her koşulda yine koca bir karanlıktaydım.

“Tamam.” diye fısıldadım babama ölgün bir sesle. “Seninle gelirim.”

“Harika, zamanı gelince seni alması için birini yollarım.” Sonra kendi arabasına yöneldiğinde Dantes de nihayet telefonu kapatarak benim yanıma geldi fakat babam arabasına binmeden önce bir anda arkasını döndü. “Evlat,” diye seslendi Dantes’e. “Söylemeyi unuttuğum birkaç şey var. Vaktin varsa yolculuğumda bana eşlik eder misin?”

Bu da nereden çıkmıştı? Tereddüt içinde Dantes’e baktığımda onun da babamdan böyle bir istek beklemediğini ve şaşırdığını gördüm. Barbaros Solar ile yalnız kalma düşüncesinden rahatsız olmuştu. Çok kısa bir an göz göze geldik. Gitme dercesine başımı çok hafif iki yana salladım ama bunun bir faydası olmayacağının farkındaydım.

“Elbette Barbaros Bey,” derken sesi her şey yolundaymış gibi çıkıyordu.

“Sana Fırat’ın numarasını yollayacağım.” diye fısıldadı vedalaşır gibi bana doğru eğildiğinde. “Ara, seni almaya gelsin. Tek başına kalman tehlikeli.”

Fırat’la asla iletişim kurmak istemiyordum ama bunu dile getirmeme bile fırsat vermeden bir anda yanımdan uzaklaştı ve dik bir duruşla babama doğru yürümeye başladı. Erdal, babam ve Dantes için açık beklettiği arabanın kapısını onlar bindikten sonra kapattı ve ben bahçenin ortasında kalakaldım. Sonra Erdal da arabaya bindi ve gittiler. Arabanın camları film kaplı olduğu için Dantes’e son kez bakma şansım bile olmamıştı.

Kalbim her atışında bana yaşamamı fısıldıyor. Fakat sus diyorum ona, yaşamak yalnızca senin atmanla olmuyor.

Babam ve Dantes Sihirkent’ten ayrıldıktan hemen sonra telefonuma bir mesaj düşmüştü. Fırat’ın numarası. Onu aramak, yalnız kalmayayım diye gelip beni almasını istemek çok zordu ama bir yanım gerçekten de yalnız kalmaktan korkuyordu. Bu yüzden Fırat’a mesaj atmış ve beni almaya gelmesini söylemiştim. Ne yapacaksam onlarla birlikteyken? Nereye gideceksek, bu tam bir muammaydı.

Sitenin çıkışına doğru yürürken düşünmek istemediğim halde düşünüyor ve içinden çıkamadığım sorguların içinde buluyordum kendimi.

Ben gerçekten var mıydım? Yaz rüzgarının teninde dolaştığı bu bedenin sahibi ben miydim? Sırtında onlarca yük olan ve geleceğe doğru yürürken attığı her adımda acaba ayağım boşluğa mı gelecek diye yürümekten korkan bu kız ben miydim? Eğer gerçekten varsam, eğer geçekten bir şeysem, herhangi bir şey, beni hiçlikten kurtaracak bir şeysem varlığımın bir anlamı olmalıydı.

Ama zaman gerçekleri karşıma çıkardıkça ve kafamdaki düşünceler çoğalırken karıştıkça, yok oldukça bazıları hatta, hiçbir şey olduğuma bir kez daha ikna olmam kaçınılmazdı.

Dantes’e güvenmenin tehlikeli olduğunu bilmeme rağmen bunu istiyor olmam bir gerçekti. Kuklacıyı yaşattığı anlar olmasına rağmen gecenin hırsızı gözlerinden bana doğrular sunduğu anlar da gerçekti. Gözlerimi açtığı ve geleceğe yürürken elimden tuttuğu bir gerçekti.

Fakat onun kuklacıyı yaşatıyor olma ihtimali de gerçekti.

Onun gerçekleri eğer olur da bir gün benim gerçeklerimin katili olursa onu günahlarıma bile kabul edemezdim.

Bana yalan söylüyor olma ihtimalini düşünmek istemiyordum. Sonuçta babam da bir adamı kalbinden kurşunlayıp gözlerimin içine bakarak gülümseyen bir adamdı. O da bana yalanlar söylüyordu ve Dantes beni onun yalanlarıyla yüzleştiriyordu. O yüzden babamdan duyduğum tek bir zıt cümlede Dantes’in benim içimde yeşerttiği gerçekleri silip atamazdım.

Ama ihtimaller vardı.

O yüzden babama inanmıyor olsam da onunla emniyete gidip o görüşmeye katılacaktım. Eğer bana yalan söylüyorsa, en fazla yalanlarına bir yenisini eklemiş olurdu. Söz konusu annemin öldüğü gece olduğunda tüm ihtimalleri düşünmek zorundaydım.

Belki de bu ihtimaller sonumu getirecekti ama her şey ihtimaller dâhilindeydi.

Arkadaşlarımın oturduğu kafenin olduğu sokağa geldiğimde adımlarım yavaşlamıştı. Karşı kaldırımda yürüyor olmama rağmen pencere kenarında oturan arkadaş grubumu görmem çok kolaydı. Mihri ve Kayra araları düzelmiş gibi gülüşüyordu. Ayaz abisiyle birlikte gelmişti. Kerem. Bana satırlarımın değerli olduğunu hissettiren insan. Onunla, onlarla vakit geçirmek çok güzel olurdu fakat artık o masada eskisi gibi oturabileceğimi, onlarla aynı duyguları kaygısızca paylaşabileceğimi sanmıyordum.

Çok şey çok hızlı değişmişti.

O yüzden onları hiç görmemişim gibi yoluma devam ettim. Bunu kabullenmek zorundaydım.

Sihirkent’in çıkışına geldiğimde görünürde kimseler yoktu. Sadece site sakinlerinin araçları girip çıkıyordu. Güvenlik kulübesinden çok uzaklaşmadan beklemeye başladım. Fırat’ın gelmesi ise çok sürmedi.

Daha yolun başındayken gelenin o olduğunu anlamıştım çünkü manyak gibi hızlı sürüyordu ve araba hemen yanımda durduğunda tekerleklerinden gürültülü bir ses çıkmıştı. Sonra yavaşça benim tarafımdaki pencere aşağı indi ve Fırat ile göz göze geldim.

Başına yüzünün büyük bir kısmını gizleyen şapka geçirmişti ama benim yanımdayken kuşandığı o sert yüz ifadesini artık tanımamam mümkün değildi. Gözlerimiz kesiştiğinde yüzündeki memnuniyet dolu gülümseme günümün zehir olacağının en görkemli habercisiydi.

“Sen sormadan söyleyeyim, buraya gelmen benim fikrim değildi.” dedim hemen, bir yandan da ondan davet beklemeden arabaya bindim çünkü konuşursa öfkelenirdim ve o zaman sırtımı dönüp gitme ihtimalim çok yüksekti. “Mir beni dahil ettiği o muhteşem dünyanızın güvenilir olmadığını yeni anlamış olacak ki yalnız kalmam tehlikeli diye seni aramamı söyledi.”

“Sakin.” Fırat’ın kahkahasını duymazdan gelip emniyet kemerimi bağladım. “Nasıl gözünü korkuttuysam açıklamalar dizi dizi geldi saniyesinde.”

Gözlerimi devirme isteğimi bastırdım, gözümü korkutmamıştı ama içimde bir şeyleri tedirgin ediyordu. “Senden korktuğum falan yok. Belki birileri daha önce yüzüne karşı söylemiştir, rahatsız edici birisin.” Tekinsizdi de aynı zamanda ve ruhum bu tekinsizlikten hoşlanmıyordu. Korku var diyemiyordum evet, ama güvensizlik epey yüksekti.

Fırat çok rahat bir şekilde şapkasını çıkardığında o ürkünç havası biraz gittiği için çaktırmadan derin bir nefes aldım. Şapkayı arka koltuğa fırlattı ve koltuğuna rahatça yerleşti. “Pekala,” derken bana kısa bir bakış attı. “Kendi dünyana ait güvenilir bir sığınağın var mı yoksa tercihi bana mı bırakıyorsun, Cimcime?”

“Birincisi, bana cimcime deme. İkincisi, dünyamı işgal ettiniz ve sayenizde güvenli bölgem kalmadı.” Yağmalanmaktan yorulan ruhumun iç çektiğini hissettim. Daha başlamamış bir savaşın yıkımıyla bu kadar erken tanışmışken o savaşa beni sürükleyen nedenlere sırtımı dönemeyişim felaketim olacaktı belki de.

Fırat cevap olarak sadece bana gülüp geçmekle yetindi. Dramatik ataklarımın onda bir karşılığı olmadığının farkındaydım çünkü dünyayı o kadar derinlere inerek yaşamayı tercih etmeyen biri olduğu çok belliydi. Bir zamanlar Dantes ile aynı yerde ve zamanda asker olan bu adamın hayat hikayesi acaba neydi?

Bir süre rahatsız edici bir sessizlik içinde yolumuza devam ettik. Arabayı alışkın olduğumdan çok daha hızlı kullandığı için ara ara bana kısa bir bakış atıyor ve iki elimle emniyet kemerime tutunmuş halime gülüyordu.

“Dün gece için bana teşekkür etmeyecek misin?” dediğinde nereye gidiyor olabileceğimizi tahmin etmeye çalışıyordum ama onunla gereğinden fazla iletişim kurmak istemediğim için sormamıştım bile. Dün gecenin konusunu açmasa onun da dahil olduğunu belki de öylece unuturdum.

“Kaç kişiye oynadığı belli olmayan bir köstebeğe göre çok cesursun, Fırat. Tamam, teşekkür ederim. Seni orada görünce şaşırdım, Mir’e yardım edenin sen olmasını beklemiyordu-“

“Sana yardım edenin.” diyerek sözümü kesti.  

“Sizin başıma açtığınız belalar yüzünden.”

“Sorunun temeline inene kadar benimle atışacaksın noktayı Barbaros Solar’la koyarız haberin olsun.”

Elbette öyle yapardı, babadan nefret ediyordu ve bunu saklamaya gerek bile duymuyordu. İşte bu yüzden onunla sohbet etmek benim için bir tercih değildi. Aklından geçenleri yüzünden de dilinden de sakınmıyordu. Benimse duygularım yeniden karmakarışık olmuşken onunla babam hakkında başka bir tartışmaya isteğim yoktu.

“Sorunun temelinde babamdan ziyade sizin benden sakladığınız koca bir geçmiş ve planlarınız olduğunu ne zaman fark edeceksiniz ki?” diye homurdandım.

Kaşlarını alayla kaldırdı ve kendimi gelecek o rahatsız edici cevaba hazırladım fakat o sırada çalan telefonu beni kurtardı.

“Efendim kardeşim?” Dantes’in onu aradığını hemen anlamıştım. “Promaja’ya götürüyorum.” Kısa bir sessizlik oldu. “Başka ne yapsaydım anasını satayım? O zaman bırakayım yol kenarına baksın başının çaresine.” Dudaklarımı birbirine bastırdım bir şey söylememek için. “Umurumda bile değil. Bana emanet ettiysen benim kurallarım.” Cevap vermesini bile beklemeden kapattığı telefonu sertçe bir kenara fırlattı.

“Sen bırakıver istersen beni yol kenarına,” Sesimi alaycı çıkarmaya çalışsam da ait olmadığı bir yerde olduğunu bilen yalnızlık tınısıyla kuşanmıştı. “Pek bir rahatsız oldun gibi varlığımdan.”

“Aynen bırakayım, sonra da Çağlar gelsin suratıma yumruğu geçirsin. Hatta tam olarak şuna benzer bir cümle kuracağına çok eminim. Sen benim için bu kadar önemli olan onu nasıl yol kenarına fırlatıp atarsın it!” diyerek Dantes’e hiç benzemeyen bir sonuyla taklidini yaptığında kendimi tutamayıp güldüm.

Ama haklıydı, Dantes tam olarak buna benzer bir şeyler söyleyebilirdi. Artık ben de onu tanımaya başlıyordum.

Bu garipti, yanımda yokken ses tonunu zihnimin içinde net olarak duyabiliyordum, gülümsediğinde yüzünün aldığı şekli, gittikçe daha da aşina olduğum kokusu hayatıma işlemeye başlıyordu. Ve biliyordum ki birlikte geçirdiğimiz her an birbirimizi unutmamızı daha da zor kılacak günlere götürüyordu bizi.

“Bence sen de benimle yalnız kalma fırsatını değerlendir çünkü kimse sana benim kadar açık sözlü davranmayacak, Cimcime.” Önümüzde kırmızı ışık yanarken araba yavaşlayarak duraksadığında nefeslerimin de ağırlaştığını hissettim. Fırat direksiyonu tutan parmaklarını gergince sıkıp açarken bana değerlendirmem için verdiği bu fırsatın beni iyi olan bir gerçeğe götürmeyeceğini hissettim.

“Bana Mir’in söylediklerinden öte bir şey söyleyemezsin ki.” Halbuki söylesin isterdim. Dantes sırlarla dolu bir muammayken ondan öğrenebileceğim şeyler hep sınırlı kalacaktı. “Hem Mir’in senin bana bir şeyler anlatmaya istekli bu halinden haberi var mı?” derken onu söyle bir süzdüm. “Sana güvenmiyorum Fırat, yanımda Mir yokken seninle konuşmayı ise hiç istemiyorum.”

“Neden?” Şimdi yönünü tamamen bana dönmüştü ve bana kafamın içinden geçenleri görmek ister gibi dikkatli bakıyordu. Ve küçücük arabanın içindeyken beni tek hamlede alt edebilirmiş gibi kocaman görünmüştü gözüme. İstemsizce yutkundum ve bu tepkisi gözünden kaçmadığında içimden hayıflandım.  “Sana Çağlar kadar yumuşak davranmam diye mi korkuyorsun? Çok yazık, her şey olabilirim ama bir kıza zarar verecek kadar da alçak değilim. En azından fiziksel olarak.”

Bana zarar vermeye niyetinin olmadığının farkındaydım zaten. Fakat Fırat insanları sözleriyle yaralamakta da usta bir adam gibi görünüyordu.

“Fakat Çağlar’ın da benden aşağı kalır yanı yok. Nihayetinde o da senin ruhunu yaralıyor.” Işık yeşile döndü ama Fırat gözlerini üstümden çekmedi. Aksine bana doğru eğilerek sırtımı kapıya yaslamama neden oldu. Sanki arabanın içindeki tüm hava tükenmişti. “Çok mu güveniyorsun ona?” diye sordu soğuk bir sesle. “Seni koruyup kollayacağına?”

Sevimsiz ve sert yüzündeki beni küçük gören ifade dün kurtulmama yardımcı olduğu için ona hissettiğim minnet duygusunu alıp götürüyordu. Cevabının ben de bile net olmadığı sorular sorarken üzerime bir gece yarısı çökmesine neden oldu. “Ne diyorsun Fırat?” Onu bir anda omuzlarından ittim ve koltuğuna geri çekildi. “Daha dün sizin tarafınızı tutmam için neredeyse dizlerinizin üstüne çökecektiniz. Şimdi de Mir’e olan güvenimi mi sorgulatıyorsun bana? Bu ne yaman çelişki.”

Umursamazca yeniden yola koyulurken gülümsedi. “Sana Çağlar’ın güvenini sorgulatmıyorum. Bizim tarafımızda olmana ihtiyacımız var çünkü.”

“Şu an yaptığım şeyin tam olarak bu olduğunu sanıyordum.” dedim ellerimi iki yana açarak. Şu an bu arabanın içinde onunla hapismiş gibi durmam bunu bir kanıtı değil miydi onun gözünde?

“Sorun şu ki iki günde hemencecik Çağlar ile sevimli çift rolü oynamaya karar verdiniz. Evet, bizim yanımızda olman gerekiyor ama onun kafasını karıştırıyorsun, her şeyi tehlikeye atıyorsun.” Artık eskisinden çok daha hızlı kullanıyordu arabayı.

“Tam olarak neyi tehlikeye atıyorum Fırat? Onu mu yoksa planınızı mı? Asıl oyunlarınız yüzünden başı belaya girenin ben olduğumun farkında değil misiniz? Siz o silahlı saldırıyı yapmasaydınız ben dün gece Arslan Polatlı’nın eline düşmeyecektim. Evet beni kurtardınız, teşekkür ederim ama kaçırılmamın sebebi zaten sizken bu teşekkürümün ne kadar samimi olduğuna inanmak sana kalmış.”

“Yaptığımız şeyin yansımalarının olacağının zaten farkındaydık ama Polatlı’dan öyle bir hamleyi biz de beklemiyorduk. Çok sevgili babacığın beni onun yanına muhbir olarak soktuğu için kiminle çalıştığımı az çok biliyorum. Polatlı kendi halinde bir adamdı ama baban onu kışkırttı. Kusura bakma ama her şeyde olduğu gibi bunun da sorunlusu baban.”

“Babam mı?” Komik bir şey varmış gibi kendi kendime gülmeye başladım. Dün gece olanlar yüzünden Mir’i suçlamak gibi bir niyetim asla yoktu ama yine de asıl suçlu onlarken topu babama atması tepemin tasını attırmıştı. “O saldırıyı siz yaptınız!” diye bağırdım. “Gözümün içine baka baka kandırdınız beni! Şimdi de karşıma geçmiş yansımalar yüzünden babamın suçlu olduğunu söylüyorsun! Ne var biliyor musun Fırat,” Ben konuştukça yüz ifadesi bir buz kütlesi kadar soğuyordu. “Sen yaptıklarının sonucunu kabullenmeyen pislik herifin tekisin.”

“Öyle mi?” Fırat dişlerini sıkarken bana, beni bir kaşık suda boğmak istermiş gibi baktı. “Ben öyleyim ama Çağlar ayaklarını yerden kesen bir melek mi?”

“O en azından yaptıklarını kabullendi.” dedim çabucak. “Korktuğunu söyledi, pişman olduğunu söyledi. Sonuçları tahmin edemediğini kabullendi.”

“İşte sorun da bu.” dedi Fırat derin bir nefes alarak. “Olması gerekenden çok daha fazla korktu. Dün sen kaçırıldığında ortalığı birbirine kattı, atılmaması gereken bir adım vardı… Ve o seni kurtarmak için o adımı atarak beraberinde pek çok kişiyi kızdırdı.”

“O ‘pek çok kişi’ için hiç üzüldüğümü söyleyemeyeceğim.”

“Şimdi belki.” dedi sakince. “Ama bir gün üzüleceksin.”

“Neden?”

“Çünkü artık daha hızlı hareket edecekler. Çağlar’ın seninleyken kafası karışıyor ve asıl amacının ne olduğunu unutuyor, haliyle bu birilerini epey sinirlendiriyor. Aklını çalıştır Lara, Çağlar’ın seni bu kadar çok istemesinin sebebi seninle evcilik oynamak mı?”

Fırat’ın amacı neydi bilmiyorum ama bir şekilde kafamı karıştırmaya çalışıyordu. Sanki hem Dantes’in yanında olmamı istiyor ama ona belli bir mesafeden öteye yaklaşmamın sakıncalı olduğunu düşünüyor gibi bir hali vardı. “O sadece bu yolda yanında olmamı istiyor.”

Nitekim söylediği şeyler de zaten Dantes ile arama belli bir duvar örmek istediğini belli ediyordu. Ama bu öyle bir duvardı ki hem birbirimizi görmeye devam edecektik hem de o duvarı aşıp birbirimize dokunamayacaktık. “O sadece bu yolda, yanında getirdiğin şeyler ile birlikte onunla olmanı istiyor.”

“Yanımda getirdiğim şeyler mi?” Ben Dantes’e sadece kendimle, öylece olduğum gibi gitmiştim. Ona ne götürdüğüm hakkında hiçbir fikrim yoktu. O beni ben olduğum için istiyordu. Babamın zehirli yalanlarından kurtarmak ve benimle olmak için. Yaşamak için bana ihtiyacı olduğunu söylüyordu; zakkum ağacına.

Fakat Fırat’ın cevabı adeta bir bomba gibi kafamın içine çakılmıştı. “Sana belgelerden bahsetti mi?”

Duyuyor musun Lara, diye fısıldadı zihnim. Bunlar göğsünde patlayan silahların sesleri. Bazen yalanların sana bıraktığı sahte kanları taşırsın avuçlarında, bazense gerçeğin avuçlarına bıraktığı hayali yaraları. Ancak elini göğsüne bastırdığında hissedersin. Acı kalbine kadar akar. Görmezsin. Ama seni hep yaralar ve yakalar. İşte böyledir bazı adamlar.

“Ne belgesi?” diye sorarken kendimi üzerime çullanacak hayal kırıklığına hiç hazırlayamamıştım ama bir o kadar da hazırdım sanki olacaklara.

“Daha dün söyledik sana. Annenin elinde babanın hayatını bitirecek belgeler vardı diye. Öyle ya da böyle bir şekilde birilerinin eline geçtiğinde ortalığı feci derecede karıştıracak ve büyük ölçüde annenin hayatını kaybetmesine neden olan belgeler. O belgeler Lara, bir bankanın kasasında yıllardır saklı duruyor.”

“Ne duruyorsunuz o zaman gidip alın.” dedim hırsla. O gecenin sebebini kıytırık birkaç kâğıt parçasından ibret olmasını idrak edemeyen tarafım neredeyse hıçkırıklarla ağlayacaktı. “Bunun için mi Mir ile aramı açmaya çalışıyorsun? Fırat, ne anlamaya çalışıyorsun bana?”

“Emin ol o belgeleri almak bizim için de büyük bir zevk olurdu,” dedi Fırat. Rahatsız edici kişiliğine rağmen herkesten farklı olarak bana gerçekleri söylerken aslında yaşarken toprak altına gömüldüğümün farkında değildi. “Eğer kasa annen tarafından senin adına açılmış olmasaydı.”

Haklıydım, bu kez toprağın altına gömülecek olan bir duygudan ziyade bizzat bendim.

“Yani sen Mir’in beni yanına alma sebebinin o belgelere erişmek için olduğunu mu söylüyorsun?” Sorarken bile kalbimi bir şeyler kesmişti. Şayet gerçek buysa kesiklerden paramparça olacak kişi ben miydim? Yine mi insanların hayatındaki yerim sadece Lara olarak kalmak olmamıştı, beraberinde hep bir şeyler gelmişti.

Fırat arabayı kenara çekerken beni getirdiği yere gelmiş olmalıydık ama ne o indi ne de beni rahatsız etti. Uzun bir sessizlikte konaklayarak kendimle mücadele etmeme izin verdi ama keşke yapmasaydı da daha da derinlere inerek kendimi bu şekilde hırpalamasaydım.

“Biz senin düşmanın değiliz, Lara.” dedi zaman sonra. “Ama dostun olduğumuz düşüncesine de kapılma. Babandan nefret eden bir güruhun içindesin ve ona olan bağlılığını bu şekilde savunmaya devam edersen herkesin kirli duyguları ortaya çıkmaya başlayacak.”

Gözlerimin dolmaya başladığını hissettim. “Sadece babamı seviyorum diye mi?”

“Hayır,” dedi Fırat. “Sevdiğin adam Barbaros Solar diye.”

Bu haksızlıktı ama beni bildiğim bir yerden yakalamıştı. Nasıl ki Dantes, Mir ya da Monte Cristo aynı değilse benim gözümde, babam ve Barbaros Solar da aynı değildi onların gözünde. Gözümden akan tek bir damla elimin tersiyle sildiğimde beni izlediğini hissettim ama ona bakmadım. Sadece gitsin ve bu arabada bir başıma bıraksın bir daha da geri gelmesin istedim.

Fırat sanki zihnimden geçenleri duymuşçasına içini çekti ve kapısını açıp dışarıya adım atıyordu ki neden olduğunu anlayamadığım bir sebepten hızlıca arabaya geri bindiğinde şaşkınlıkla ona baktım. Bakışlarım saniyeler geçtikçe donuklaştı. Fırat hareket etmedi, bana bakmasını beklediğim gözleri öylece kapalı halde dururken zaman bir kez daha etrafımda ağırlaştı ve varlığım arabanın içine sığamaz hale geldi. Fırat baygındı. Dışarı çıkmak üzereyken bayıltılarak arabaya geri ittirilmiş ve kapı üzerine kapanmıştı.

“Fırat?” Sesim bana bile zor ulaşan fısıltıydı. Usulca omzuna dokunup onu sarstığımda hiçbir tepki alamazken kalbimde önünü alamadığım bir panik başladı. Biri vardı, buradaydı.

Yeni yeni olan biteni kavrayabilen zihnim tetiklendi. O an arabadan inmem gerektiğinin bilincinde olarak döndüğümde elim daha kapı koluna yeni dokunmuşken korkudan sıcak basan tenime bir buz kütlesi değdi. Tam ensemde, Dantes dövmesinin olduğu yerde hissettiğim baskıyla gözlerimi sımsıkı kapatarak hayatım beni yüzleştirdiği bu andan nefret ettim.

Hiç sonu gelmeyecek gibiydi. Yalanların, oyunların, çekilen silahların ve sıkılan kurşunların, bir adamın bir insanın hayatında bırakabileceği izlerin yarattığı tahribatın…

Arkamdaki her kimse derin derin nefes alan birini duydum. Benim de ondan bir farkım yoktu. Sabah yaşadığım gerginliğin üstüne şu olanlar psikolojime hiç iyi gelmiyordu. Çok geçmedi, derinden gelen bir erkek gülüşü kulaklarımı işgal etti. “Merhaba, Lara.”

Bir süre nefes bile alamadım. Adımı bilen, beni tanıyan biri olduğunu zaten anlamıştım ama buna bizzat şahit olmak içime korku tohumları ekmişti. Ayrıca adımı telaffuz ediş şekli bile farklı, rahatsız ediciydi. Herkesin söylediği gibi değil de ilk hecesini uzatarak söylemişti ve bu bana değil de bir başkasına hitap ediyormuş gibi düşünmeme neden oldu. Ben Lara’ydım. Laara değil!

Ayrıca nasıl bu kadar hızlı hareket edebilmişti de Fırat’ı bayılttıktan sonra arka koltuğa geçip enseme silah dayayabiliyordu?

“Sen kimsin?” Sorum yersizdi, kim olduğunu saklamak istemese karşıma geçer o silahı göğsüme dayardı biliyordum. Ama artık buna alışması gerektiğine ikna edilen kalbim aynı korkuyla çarpar mıydı? Başıma gelenleri kabullenmem ve mücadele etmem gerektiğini hissettiğim anlardaydım artık.

“Seni yalnız yakalamak ne kadar da zor, Ölüm perisi.” dedi. Hiç hesapta yokken adımın anlamını söylemesi, çok eskilerden esti kulağıma ve geçmişe ait anılarım tetiklendi. Lara, ölüm perisi. Ama Güneş Birdal’ın kızı aynı zamanda. Aslında hayatı aydınlıkla dolu ama geleceği çalınarak karanlığa terk edilmek olmuş sonu.

“Seni tanıyor muyum?” Konuşarak zaman kazanmaya çalışsam Fırat ayılana kadar oyalayabilir miydim onu? Aptal adam bana ahkam kesmeyi biliyordu ama bayılması iki saniyeden uzun sürmemişti ve beni bir başıma bırakmıştı. “Yoksa tamamen yabancı mısın?” Yabancılarla aram iyi değildir, sen de can yakmak için mi buradasın?

Güldüğünü duydum, beni küçük gören bir gülüştü bu. Beni sevmeyen, benden nefret eden, ensemdeki silahı hak ettiğimi düşünen ve bunu vurgulamak istercesine silahı enseme daha da bastıran sesin sahibine ait bu gülüş, bende tanıdık hiçbir anıyı uyandırmadı. Bu sesi daha önce bir yerlerde duyduysam bile asla aklımda kalmamıştı.

“Beni tanıyorsun,” demesi o yüzden benim için bir sürprizdi. “Ama sana tamamen yabancıyım.”

Şansımı denemek için çaktırmadan başımı hafifçe yan çevirdim ve belki dikiz aynasından olsun onu görebilirim umuduyla kımıldandım. Bunu hemen fark ederek silahı enseme daha sert bastırdığında dişlerimi birbirine bastırdım. “İstesen de ben istemeden beni göremezsin.”

“Peki sen ne istiyorsun benden?” diye sordum, bir elim hala kapıdaydı. Emniyet kemerim takılı olmasa hızlıca kaçabileceğime inancım vardı ama bu şartlarda çok zordu. Karşımdaki sokağa baktım, ruhumun terk edilen sokakları gibi bomboştu. “Bu da Mir’in oyunlarından biri mi? Onlardan biri misin sen de yoksa bambaşka bir düşman mı?” diye sorarken belki biri gelir umuduyla sokakta gezdirdim gözlerimi. Ama ne zaman ihtiyacım olduğunda birileri ruhumun çağrısına cevap verebilmişti ki.

“İkisine de evet, onlardan biriyim ama bambaşka bir düşmanım aynı zamanda. Seni benden koruyabileceğini sanan Güzyeli için küçük bir hatırlatma.”

Onlardan biriyim ama bambaşka bir düşmanım aynı zamanda. Bu cümle bana çok tanıdık geldi. Dantes’in yanında olmayı istemesine rağmen hala ona meydan okuyan kalbim yine de onun yanında kalabilmeyi, şu an burada olmasını diledi.

“Neyin hatırlatması?” Kimdi ki adam Dantes’in beni ondan koruması gerekiyordu? Onlardan biriyse Fırat’ı bayıltıp bana silah çekmesi mantıklı değildi.

“Güzyeli ile kendini bir masalın içinde sanıyorsan diye, gerçeğin hatırlatması. Onun kim olduğunu unutma. Güzyeli’yi amacından saptırdığın her eylemde seni ziyarete geleceğim. Ve her gelişimde öncekinden daha kirli yüzümle karşılaşmak zorunda kalacaksın, Ölüm perisi. Duydun mu beni?” Dişlerini sıkar gibi bir tınıyla söyledikleri nedense beni korkutmadı. Aksine gerçekten de Dantes’i amacından saptırabildiysem bunu yapabildiğim için gurur duydum kendimle.

Arka kapının açıldığını duydum. Gitmek üzere olduğunu anlamama rağmen yaptıklarımı küçük görmesini ve enseme dayadığı silahı kendime yediremedim. “Korkuyorsun.” dedim gülmekle hissizlik arası bir yerde. “Mir beni olması gerekenden daha fazla önemserse diye.” Fark ettiğim bu gerçek geçmiş ve geleceğimin ortasına bir mayın gibi düşerek her yeri darmadağın etti. “Korkuyorsunuz.”

Bu dağınıklığın ortasında yüzünü göremediğim sesin sahibi kendini ele verir sanıyordum ama beni şaşırtarak kaostan hiç etkilenmedi. “Güzyeli hayatındakilerin önem sırasını unutamayacak kadar çok şey kaybetti.” dedi, bir kaybın beraberinde getirdiği ıssızlık, geçmişini bana hiç açmayan Dantes ile birlikte çoktandır benimleydi. “Sen çok sonlarda bir yerdesin. Sana tavsiyem kendi güvenliğin için hep sonda kal. Daha fazlası olmaya çalışma.”

Zaten daha fazlası olmaya alışkın olamayacağım bir zamanın içindeydim. Bu bir masal diye kendimi kandırdıkça ağıtlarla biten cümlelere uyandığım sabahlar, If Şatosu’nun duvarlarında sayamadığım kadar çok çentiğe sahipti.

Masallar başladı diye esaret bitmezdi, ben öyle olduğuna inanmak istesem de işte gerçek gözlerimin önündeydi.

“Ve sana benim kim olduğumu sorarsa,”

Ensemdeki soğukluk yavaşça geri çekilirken yerini ruhumdaki soğukluğa bıraktı. Bir masal kitabının son sayfası kapanır gibi kalbimde bir şeylerin kapandığını, sona erdiğini, gerilere doğru çekildiğini hissettim.

“İsimsiz bir hayaletin seni ziyarete geldiğini söyle ona.”

11. BÖLÜM” için 5 yorum

  1. Leydim Leydim selamlarrrr. Aşktan da üstün kitabı hangi yazarın yazdığı kitap acaba??? En yakın zamanda almayı düşünüyorum. Seni seviyorum ❤️❤️❤️

    1. Elizabeth Gaskell adlı yazarın kitabı şeker kızım, hoş geldin ben se seni çok seviyorum ve özlemişimm♡♡

      1. Özlemin yüreğimdeki yerin kadar büyük 💕💕💕

Bize ne hissettiğini söylemeyi ihmal etme!