Ben var olmak istiyorum, fakat başka bir şey olmak; hâlâ yaşamak istiyorum, fakat başka bir hayatı yaşamak.
Concerto Fantastico/G. Papini
༄
Duruyor musun orada?
Neredesin?
Sesin sızıyor zamanın boşluklarından.
Ruhunda senden arta kalan bir firar,
Düzmece özgürlükler serdiğinde ayaklarına,
Yenilgiler sunacaksın zaferlerin şahına.
Kaçıyor musun hala?
Kiminlesin?
Haydan gelen huya gidiyor da,
Kendinden gelip nereye gidiyorsun?
Çünkü insan ne kadar kaçıyorsa kendinden,
Kaçtığı kadar kendine koşuyordur aslında.
༄
Bir gün, bir sabah uyanmıştım ve kendimi bir mezarlıkta gibi hissetmiştim.
Yaşamın aldatıcı olduğunu öğrendiğim yaşların ardından gelirdi duygularımı mezarlığa çevirdiğim yaşlar. Yaşam aldatırdı ama yine de yaşamak bir sanattı, ustaca yerine getirilmeliydi. Ben bunu öğrenememiştim. Çocukluktan başlayan yenilgilerle geldiğim bu yaşımda hala ilk günkü gibi aynı gözyaşlarına uyandığım sabahlarım vardı.
Suç kimsenin değildi aslında, sorun hep bendim.
Unutmaya çalışabilirdin derdim kendime, bunu deneseydin öncekilerden farklı sabahlara uyanabilirdin ama sen ne unutmak ne de gülümsediğin bir sabaha uyanmak istemedin Lara.
Bu gerçek zamansız doğan bir güneş gibi yüreğimi aydınlatırken zamansız çöken bir geceye de hiçbir zaman kollarımı açtığım olmadı. Ama güneş gibi gecenin de ansızın bastırdığı oldu kalbime. Karanlık beni kollarına aldı ve gözyaşları çocuğunun tenine dökülen bir anne hüznüyle uyuttu beni, masalları da gözyaşlarıyla beraber geldi.
Uyandığımda hiçbir zaman on yaşımın benden aldıklarının bana geri verileceği bir dünya kollarına almayacaktı beni, dün neyse bugün de aynı olacaktı. Bu yüzden her gün aynaya baka baka, hırsla gözyaşlarımı silerek ve aynı acıyla çığlık atarak hatta yaşamayı seçtim.
Aynı şeyi çocukluğum için yapamadım, o kendini annesinin yanında bir mezara kapatmayı tercih etti. Belki bir ceset bile değil şimdi, belki bir hiç. Yok. Sanki hiç var olmamış gibi. Hiç çocuk olmamışım gibi. Gözlerimi her şeyin sebebi olan o odada açmışım ve hayat doğar doğmaz beni bir cesedin kollarına atmış gibi. Konuşmuyor benimle. O mezara bakıyorum ve yalnızca bir avuç toprak görüyorum. Toprağından göğe yükselen sessizliğin çığlıkları arttıkça gökyüzünden kara bir gece seriliyor çocukluğumun üzerine.
Benim adım Lara.
Lara Solar.
Ölüm Perisi.
Çok kızıyordum artık anneme bana bu adı verdiği için. İçinde ölüm ya da acı geçen hiçbir şeyin parçası olmak istemiyordum. Çünkü acı vardı ve adımın hakkını vermemi istercesine yakama yapışmışken tek bildiğim savaşma yolu karşı koymaktı.
Acı hep vazgeçmemi bekliyordu. Direnişin ruhunu güçlü kılsa da boyun eğişin direnişinden çok daha görkemli olacak, diyordu bir de gülerek.
Fırat yanımda hala hareketsizce yatarken içine düştüğümüz durumun ne kadar acınası olduğunu düşünüyordum. Bir elimle ensemdeki Dantes dövmesini ovalarken belki de lanetim bu dövmedir diye kabullendim kendi kendime. Eğer Edmond Dantes’e bu kadar sahip çıkmasaydım, hayatıma almasaydım bu kadar beni ele geçirmezdi. Şimdi her yerde o vardı.
Neredeyse bir saati geçmişti. Etrafa ürkütücü bir sessizlik hakimdi ve bundan sıkıldığım için bir süre sonra radyoyu açmış eski slow şarkıların yayınlandığı bir kanalı dinliyordum. Fırat’ın suratına su dökerek ayıltmayı düşündüğüm anlar olmuştu ama sonra vaz geçmiştim. Kendi kazdıkları kuyuya düşmüşlerdi ve başına geleni çekmesi gerekiyordu.
Ben de onunla aynı konumda olabilirdim. Enseme silah dayayan her kimse onu biraz daha kışkırtsaydım benim enseme de bir tane geçirecekti bundan çok emindim. Bir kez daha Fırat’ın telefonu titreştiğinde gözüm ekrana kaydı. Dantes arıyordu, defalarca aramıştı ve meraktan delirmiş olmalıydı ama ne Fırat’ın çağrılarını ne de benimkileri açmıyordum.
“Ne söyleyebilirsin ki bana?” Ara ara da böyle kendi kendime konuşuyordum tabi, iyi geliyordu. Koltukta biraz kayarak dizlerimi konsola yaslamış vaziyetteydim ve bazen öfkem sessizliğimden baskın geldiğinde avuçlarımı dizlerime vuruyordum. Tanımadığım bir adama koşarak giden bedenimin cezası enseme dayanan silah olmuştu ve kim bilir peşinden başka neler gelecekti. “Hala arıyorsun bir de, ya ben senin neyine güveneyim?”
Bana cevap veren sadece boş sokaklardı. Bir kez daha Fırat’ın telefonundaki çağrı cevapsıza düştü. “Deliriyorsun değil mi bir şeyleri kontrol edemediğinde, neredeyim ne yapıyorum öğrenemediğinde.”
Sonuçta Dantes bir süredir beni izliyordu ve hayatımı biliyor olmanın ona sağladığı bir kontrol vardı. Belki de beni avucunun içinde tutmayı seviyordu. Bu düşünce beni o kadar rahatsız etti ki hızlıca başımı iki yana salladım. Dantes öyle biri değildi ama nasıl biri olduğunu öyle güzel saklıyordu ki kişiliğini kafamda oturtamıyordum.
Bu kez benim telefonum çantamda rahatsız edici bir şekilde yine titremeye başladı ve sabır çeker gibi ellerimle yüzümü ovaladım. Aynı saniyelerde Fırat’ın dudaklarından bir inleme döküldüğünde bakışlarım ona kaydı. Dudakları aralanırken sanki uykudan yeni uyanıyormuş gibi kımıldandı ve başı acımış olacak ki eli alnına gitti. Ve gözleri yavaş yavaş açıldı.
“N’oluyor anasını sattığımın…” Küfürle karışık birkaç söz dilinden döküldü. Sızlandı, hayıflandı, küfürler etmeye devam etti kendine gelene kadar. Sonra bir anda irkilerek direksiyona yapıştı ve, “Lan!” diye bağırdı. “Kimsin lan sen!”
İçinde olduğumuz durum öylesine trajikomikti ki kendimi tutamadan burnumdan soluyarak güldüm. “Adam kaçtı bir saat önce,” dedim alayla.
Sesimdeki alayın aksine ruhumda yaşadığım tehdidin sancıları sürüyordu. Ölümden korkmuyordum, zaten insanların öldüğümü sandığı bir an olmuşken. Ama onca şeyden sonra, böyle bir yerde, bu şekilde enseme silah dayanması beni çok kızdırmıştı. “Ama sen koş peşinden istersen belki yakalarsın.”
“Kim!” Yeni uyandığından olsa gerek Fırat bağırdığının farkında değildi. “Ne oldu? Vurdular bana şerefsizler! Hatırlayamıyorum.” Gözlerini kocaman açarak bana baktığında artık gözüme o kadar da tehlikeli ve korkutucu biri gibi görünmedi.
“Sadece bir kişiydi.” dedim, bir yandan da sokağın başına yeni giriş yapan tanıdık arabaya sabitlemiştim gözlerimi. Dantes geliyordu. Babamla işi bitmiş olmalıydı. Gitmese ne olurdu? Babamın gözlerinin içine baksa ve ben sizden hayatınızı almaya geldim, siz beni hayatınıza almayın dese, her şeye sırtını dönse ne olurdu? Ama bunu ben dedim diye yapacak bir adam değildi o. Enseme silah dayayan adam kimse çok haklıydı, ben Dantes için çok sonlarda bir yerdeydim.
Fırat’ın şaşkınlık ve şok içinde hala bana baktığının farkındaydım ama şu an onunla uğraşamazdım. Ne olduğunu anlamaya çalışırken sürekli sorular sorup duruyordu. Onu duymazdan geldim. Bunun yerine arabasını tam karşımıza park eden Dantes ile aynı anda kapımı açtım ve arabadan indim.
Dantes benden daha hızlıydı, yüzümde nasıl bir ifade gördü bilmiyorum ama kendi kapısını bile kapatmadan hızlı adımlarla bana doğru yürümeye başladı. Varlığının beni etkilediğini inkâr edemiyordum. O yokken hakkında atıp tutmak kolaydı ama tüm ihtişamıyla bana doğru yürürken ve kalbim ondan etkilenmemekte çok da başarılı değilken adımlarım sanki buzlu bir zeminde hiç gidilmemesi gereken tehlikeli yollardaydı. Yan yana asla gelmemesi gereken iki ruhun yaşadığı çatışma göğsümde bir volkan gibi patladı ve ona ulaşır ulaşmaz ellerimi göğsünü buldu. Sanki o an zaman durdu.
Kalbinin avuçlarımdaki hareketini bir saniyeliğine hissettim. O kalbe dokunmak ve o kalp tarafından sahiplenilmek nasıl bir duygu olur diye düşünmek isteyen yanımı bastırarak gerçeklerle yüz göz ettim kendimi. Dantes’i olanca gücümle ittim. “Hepsi senin yüzünden!” diye bağırdığımda sesim sokakta yankılandı.
Ellerimi öfkeyle saçlarımdan geçirirken dakikalardır içimde biriken hisleri kusabilmiş olmanın rahatlığını yaşıyordum. O ana kadar kendimi nasıl sıktığımı fark etmemiştim bile. “Sakın arabadan inme.” diye bağırdım arkamdaki araçta kapısını açan Fırat’a. “Öfkemden nasibini almak istemezsin!”
Tehdidimi akıllı davranarak gayet ciddiye alan Fırat hızla geri bindi ve kapısını kapattı. Hatta kilitleme sesini duyduğuma yemin edebilirdim.
Dantes şaşkınlıkla bana bakıyordu. İtişimden koca bedeni etkilenmemişti bile. Onu bir cümlesiyle yıkabilirdi ama benim onu devirebilmem için onda bıraktığım hasarlardan daha çok hırpalamam gerekiyordu kendimi. Yalnızca bir adım sendeleyip kendini hemen toparlarken ona ikinci darbeyi vurmak üzere olan ellerimi yakaladı. “Sakin,” dedi, beni bir anda kendine çekip ellerimi göğsünde kenetledi ve hareketsiz kıldı. “Vurup kırma da anlat ne olduğunu? Arıyorum bir saattir o telefon neden açılmıyor?”
“Haklı olan taraf senmişsin gibi hesap mı soruyorsun bir de?” Onun bu kadar öfkeli davranmasına her şeyden daha çok kızmıştım. Alttan alıp ne olduğunu öğrenmesi gerekirken, kaşlarını çatmış bakıyordu bana. “Az önce senin yüzünden ensemde bir silah vardı benim. Bir silah!”
Ellerimi kurtarmaya çalıştım olmadı, gitmek istedim bırakmadı. Hatta tekme atmayı bile denedim ama fayda etmedi. Dantes öylesine güçlüydü ki sırf o istemiyor diye ondan gidemeyecek hale getiriyordu beni. Gözlerini yüzüne sabitlemişti ve kurtulma çabalarımı tepkisizce izlerken yüzündeki öfkenin başka bir boyuta evrildiğini görebiliyordum. Ben sakinleşene kadar sessizce durduktan sonra, “Kimdi?” diye sordu aynı sakinlikle.
Ellerinden kurtulamayacağımı anlayarak pes etmiş bir halde, “Bilmiyorum.” dedim. Dantes’in bir eli ellerimi tutarken diğeri enseme kaydığında şaşkınlıkla gözlerimi kırpıştırdım ve parmaklarının tenimde usulca dolaşmasıyla kalp atışlarım hızlandı. Bu olmamalıydı, beni daha da öfkelendiren buydu. O karşımda kalbindeki koca bir sakinlikle durabilirken benim kalbimde sarsıntı yaratıyordu.
Dantes omzumun üzerinden arabaya bir bakış attı ve sonra gecenin hırsızı gözleri gözlerime değdi. Benden bir açıklama beklemesine rağmen önceliği orada sapasağlam durduğuma emin olmakmış gibi bakışları tenimde gezinirken avucunu tamamen enseme serdi ama başparmağı hala beni ürperterek hareket ediyordu.
“Adamın biri Fırat’ı bayıltıp arabaya bindi,” diyerek anlatmaya başladım. “Sonra enseme bir silah dayayıp beni tehdit etti. Yüzünü görmeme izin vermedi, arka koltuktaydı. O kadar hızlı hareket etti ki ne zaman gelip ne zaman gittiğini anlayamadım bile.”
Dantes’in yanındayken güvende olacağına inanan yanım her gün bir başka yenilgiyle baş başa kalıyor gibiydi. Bu beni her zaman bir adım geri çekecekti. Dantes beni isteyecekti, ben ona bir adım gittiğimi sanırken farkında olmadan aramıza mesafeler girecekti ve bunu bize yapan oydu.
“Ama sizden biri olduğunu açık açık söylemekten hiç çekinmedi.” dedim acı acı gülümseyerek. “Sen babamla o şatafatlı hayatların ortasında oyunlar oynarken benim başıma ıssız sokaklarda hep böyle şeyler mi gelecek, Mir?”
Dantes’in gözlerine yayılan öfkenin boyutunu görebiliyordum ama öfkesini kusması gereken kişi yanımızda yokken hepsi anlamsızdı ve kendi içinde parlayıp sönecek duygulardı. Tutuşunun gevşediğini hissettiğim anda kollarının arasından çıkarak iki adım geriledim. Onun hayatına hiçbir zaman uyum sağlayamayacaktım çünkü arkasını döndüğü yerde beni bir belanın ortasında bıraktığını bilecekti.
“Detay ver,” dedi. Bir yandan da gözlerini arabasının içinde olan biteni izlemekte olan Fırat’a sabitlemişti. Gözlemlerime dayanarak o an Fırat’ın yerinde olmak istemezdim. “Kim olduğuyla ilgili bir şeyler fark etmiş olmalısın.”
Kim olduğunun benim nezdimde bir önemi yoktu ama Dantes’e, “İsimsiz bir hayalet olduğuyla ilgili bir şeyler söyledi.” dediğimde onun için çok şey değişmiş gibiydi.
Gözlerini sımsıkı kapatıp açarken derin bir nefes çıktı dudaklarından. Ağzının içinden ardı ardına küfürler dökülürken gömleğinin kollarını sıvamaya ve aynı anda Fırat’ın arabasına doğru yürümeye başladı.
Kaşlarımı çattım. “Onu tanıyorsun.” diye fısıldadım arkasından. Bu fark etmek dakikalardır boğulduğum suyun altından bir anda kafamı dışarı çıkarmak gibiydi. “Biliyorsun kim olduğunu.” Sen her şeyi biliyorsun ama beni içine alamıyorsun, dışarıda bırakıyorsun. Bütün bunların sebebi ne Dantes? Bana söyleyemediğin isimlerin arkasında kim saklanıyor ve sen benimle nereye kadar ilerleyebileceğini düşünüyorsun?
Hala kafasını ovalayıp kendine gelmeye çalışan Fırat Dantes’i fark etti. Dantes ağır adımlarla ona doğru yürürken gözleri kocaman açıldı ve bana, beni kurtar der gibi baktı. Omuz silktim ben ne yapacağım dercesine. Dantes kapının koluna uzandı ama kilitli kapı açılmadı. “Aç lan kapıyı!”
“Kardeşim benim ne suçum var? Geldi kafama koydu bir tane…” Fırat haklıydı, Dantes için yanımda Fırat gibi biri varken tehdit almam imkansız görünüyor olabilirdi ama o adamın ne kadar hızlı davrandığından haberi yoktu ki.
“Ben sana ben yokken onu koru demedim mi dümbelek! Hayalet’miş gelen!” Dantes dirseğiyle arabanın camına sert bir darbe indirdiğinde Fırat bir anda bağırarak yan koltuğa atladı.
Hayalet kelimesini yeni fark eden Fırat’ın şaşkınlık içinde duraksadığını gördüm. Bu lakapta ne vardı ki böyle onları bu kadar şaşırtmış hatta kızdırmıştı. “Hah! Sanki onu tanımıyormuş gibi bana hesap sorma.” Kim olduğunu öğrenince başına gelenler Fırat’a o kadar da garip gelmemişti. “Ben çok mu meraklıydım araba köşelerinde ayılıp bayılmaya. Görmedim bile geldiğini!”
“Görecektin! Yanında korunmasız ve hedef olan biri varsa iki kat tetikte olacaktın.”
“Hedef mi?” Bu noktada araya girmek zorunda olduğumun farkındaydım. Bir şeylerin ters gittiğini elbette anlamıştım ama Dantes ve babama o kadar odaklanmıştım ki onların dışında kalan dünya sanki yokmuş gibi davranma gafletine düşmüştüm. “Benden bahsediyorsun?” Ses tonum sorar gibiydi ama gözlerim anlat diyordu. Dantes’in omuzları öfkeyle yükselip alçalırken sanki üzerine devrilen bir dağın altından kalkmaya çalışıyordu. “Kim beni hedef haline getirmiş olabilir?”
Dantes arabaya son bir sinirle tekme atarak yanıma geldi ve kolumu tuttu. “Anlaşılan aynı taraftayız sandığım insanların.”
“Bunun olacağını biliyorum. Ben bunun olacağını çook öncelerden biliyordum.” dedi orada olduğunu fark edemediğim bir ses. Arkamı döndüğümde elini sallayıp bana selam veren Ateş’le göz göze geldik.
Sırtını yanında durduğumuz binanın duvarına yaslamıştı ve ağzında yanmamış bir sigara dururken kollarını göğsünde başlamıştı. “Bir sen eksiktin.” diye mırıldandım. Bu insanların birbirinden koptuğu ve uzak kaldığı bir an var mıydı? Hepsinden uzaklaşmak ve yine gitmek istiyordum ama artık bunu yapamazdım da. Her şeyin içine böylesine saplanmışken artık bırakıp gitmek bana göre değildi.
“Benim mekanımın kapısında ortalığı birbirine katıyorsanız tabi ki ben de olacağım.” Ateş sigarasını yakmak yerine fırlattı ve bana doğru yürüdü.
“Senin mekânın mı?” Kaşlarım şaşkınlıkla yükseldi ama boş ver dercesine salladım elimi. “Mekânında içki var mı?”
“İçki falan içmeyeceksin.” Öfkesinin yerini derin düşünceler alan Dantes bana döndü. “İçeri girip olan biteni adam akıllı konuşacağız.”
“Sen biraz sakinleş, sonra konuşursunuz.” Ateş araya girerek beni Dantes’ten uzaklaştırdı. “Gel Lara, seni kendine getirecek bir kokteyl hazırlatalım.” O beni içeriye yönlendirirken Dantes’e bakma zahmetine bile girmedim. Bir süre yalnız kalıp beni içine düşürdüğü bu durum için kendi içinde mücadele edebilirdi. Ve umarım o savaştan yenik çıkardı.
Ateş’in benim için açtığı büyük demir kapıdan geçtim, o da arkamdan girdi ve kapı gürültüyle kapanırken tepemizdeki ışıklar sıra sıra yanarak durduğumuz koridoru aydınlattı. “Burası benim mekanım derken ne demek istedin?” diye sordum. Ürkütücü görünen koridorun insanı gerilim filminde gibi hissettiren bir havası vardı. Ateş kolunu omzuma attığında itiraz etmedim, birlikte yürümeye başladık.
“Burası Promaja, bir gece kulübü. Senin hiç gelmemen gereken bir yer ama Fırat burayı uygun görmüş sanki çok güvenliymiş gibi. Gece olduğunda sarhoş insan kaynıyor her yer.” Bazı koridorlar diğerlerine göre daha karanlıktı ama Ateş nereye gideceğini çok iyi biliyor gibi yönünü hiç şaşırmadan yönlendiriyordu beni. Ara ara çalışan insanlara denk geliyorduk ama hepsi Ateş’e selam verdikten sonra işlerini yapmaya devam ediyorlardı.
“Sahiden senin mi burası?” diye sorarken sesimdeki hayranlığı gizleyememiştim.
“Evet,” Nihayet koridorlar bittiğinde geniş bir alana çıktık. “Babamdan miras. Babamın şirketinin güvenliğin sağlayan bir ekibin başındayım. İşimi düzgün yaptığım müddetçe babam geri kalan zamanlarda ne yaptığıma pek karışmaz. Başımı belaya sokarsam epey sinirlenir tabi,” Daha önce başına gelen belalar aklına gelmiş gibi kendi kendine güldü kısa bir an. “Ama uzun zamandır uslu duruyorum.” Burası çok büyük bir alandı, sağ taraf büyük bir sahneydi ve muhtemelen canlı müzik oluyordu. Sol tarafta kocaman bir bar alanı vardı. Duvarlarda boğazımı temizleyip bakışlarımı kaçırmama neden olacak türde değişik fotoğraflar asılıydı.
“Vay be…” diye mırıldanırken kendi etrafımda bir tur dönüp ıslık çaldım. “Uslu duracağıma söz versem benim babam da böyle şeyler yapmama izin verir mi?”
Ateş bana cevap vermek yerine bar kısmında düzenleme yapmakla ilgilenen bir adama bir şeyler hazırlamasını söyleyen bir işaret yaptı. Konuşmazdı tabi, konu benim babam olunca onlar için konuşulacak bir şey kalmıyordu, zaten hükümleri en başından belliydi.
Beni köşede kalan bir masaya yönlendirdiğinde üst katı yeni fark ediyordum. Balkon gibiydi. Alt katın neredeyse yarısına kadar uzanıyor ve bir daire gibi her yanı sarıyordu. Locaydı sanırım.
Ateş’in masaya gelmesini beklerken biraz daha etrafı inceledim. Bu garipti, Ateş dışarıdan bakıldığında tam da böyle bir mekânda hayatını geçirebilecek birine benziyordu ama karısı ve kızına o kadar bağlıydı ki bu hali de tuhafıma gidiyordu. İki farklı dünyayı aynı anda yaşamayı başaran bir adam gibiydi.
Elinde iki kokteyl ile masaya gelip oturduğunda göğsümde kavuşturduğum kollarımı çözdüm. “Soğuk bir şeyler iyi gelir, iç.” Bana uzattığı bardağı alırken sorularım dilime ardı ardına dizilmişti ama ondan ne kadarını öğrenebilirim tahmin etmek güçtü. “Sen tanıyor musun peki Fırat’ı bayıltıp beni tehdit eden o adamı?” diye sorarak yine de şansımı denedim.
Ateş daha içeceğinden bir yudum almamıştı ki pipeti dudaklarındayken duraksadı. İçse mi bana cevap mı verse diye biraz düşündü, beklentiyle dolu bakışlarımın altında ezilmek hoşuna gitmemiş olacak ki içini çekerek bardağını masaya bıraktı. “Bir tahminim vardı ve sana kim olduğuyla ilgili ipucu bırakmasa bile bulurdum. Gerçi bunun gayet farkında olarak size yanaştığına eminim.” Nasıl bulacağıyla ilgili kafamdaki soruları ben daha sormadan açıkladı. “Her yerde güvenlik kameralarımız var. Şans eseri Fırat’ın arabasını güvenlik kamerasında görünce neden hareketsizce öylece durduğunu merak edip geri sardım ve onları izledim.”
Bu beni şaşırtmadı. “Yanına gelmek isterdim ama Çağlar gelene kadar seni uzaktan izlemek daha güvenli gibi geldi. Yanlış anlama ama biraz çabuk öfkeleniyorsun, Lara. Yalnız kalıp sakinleşirsin diye düşündüm.”
Öfkeden ziyade kalbimi esir alan duygu hayal kırıklığı oluyordu. Bu his öylesine yoğun bir şekilde ruhumu sarıyordu ki direndikçe fiziki acı çekiyormuş gibi oluyordum. “Sakinleşmedim ama uzunca düşündüm.” Derin bir nefes alarak bardağı masaya bırakıp avuçlarımı çıplak kollarımda gezdirdim. Tenimde sadece benim hissedebileceğim yaraların acısını avuçlarımda taşıdım.
Ateş’e o an aklımdakinden bambaşka bir soru sormayı tercih ettim. “Mir’i kaç yıldır tanıyorsun?”
Sorum Ateş’i şaşırttı. Yüz ifadesi bir süre bana Dantes hakkında gerçek bir şeyler anlatıp anlatmamak arasında bocaladı ve bunu saklayamadı. “On yıldan fazla oldu biz tanışalı.” dediğinde o demese bile Dantes’in hayatında uzun zamandır var olduğunu ve çoğu şeye hâkim olduğunu çıkarabilmiştim.
“Annesi var mı?” Bunları Ateş’e sormamın doğru olmadığının farkındaydım ama Dantes’e sorunca da elime bir şey geçmezdi. Bana onu anlamamı ister gibi bakardı ve geçmişini o bakışların ardına saklardı. Duvarların arkasında durmayı ve karanlığı pelerin niyetine omzuna almayı iyi bilirdi. Ama anlayamazdım. Karanlıkla gelen kelimeler beni korkuturdu çünkü, o ne kadar susarsa bana ben o kadar kaçmak istiyordum ondan çoğu zaman.
Ateş cevap vermeden önce kaykılarak sandalyesine yaslanıp cebinden bir paket sigara çıkardı. “Yok.” Hiçbir yorumu içinde barındırmayan ses tonuyla söylediği bu kelimenin peşinden tutuşturduğu sigarayı ciğerlerine çekti.
“Peki ya babası?” Baba kelimesini bu aralar dile getirmek çok zordu. Çevremdeki herkes benim yerime konuşuyordu. Baban aslında kötü biri, baban şunları yaptı, babanı tanımıyorsun hiç, babanı hiç gördün mü, babanı hiç bildin mi… onlar ne bilirdi ki baba demek ne anlama gelirdi? Peki ya baba kelimesinin Dantes için karşılığı neydi? Benim babamı elimden almaya çalışırken kendi elini tuttuğu bir babası var mıydı yoksa o da benim gibi aynaya baktığında yalnızlığıyla mı tanışıktı…
Ateş uzun bir süre duraksadı. Etrafımızda çalışan insanlar bir film sahnesindeymişiz gibi etrafımızdan akıyordu. Hepsinin de Ateş’e saygı duyduğu belliydi ve bir şey isteyecek mi diye sürekli kontrol ediyorlardı ama Ateş onların farkında değildi. Sigaradan ardı ardına nefesler çekerek yarıya indirmesinin ardından sadece “Yok.” demekle yetindi.
“Yoktan kastın ne?” Üstelememeliydim belki ama Dantes hakkında öğrenebileceğim her bilginin ihtimali bir kaşıntı gibi beni rahatsız ediyordu. Daha fazla ve daha fazla… onun hakkında alabildiğin her şeyi al kafanın içine diyordum kendime. Ama öğrendiğin her şeyi koyduğun yer zihnin olsun, zira bir gün zihnin yerine kalbine koyarsan bir şeyleri, bu senin için hiç iyi olmaz Lara.
“Öldü de mi yok? Kayıp mı oldular? Hiç mi tanımadı onları? Yok kelimesinin bir sürü karşılığı var, Ateş.” dedim. “Mesela benim annem de yok ama öldü de yok. Mesela benim babam da yok gibi artık ama bu yaşayan bir yokluk.”
Sorsan ikisi de yok gibi ama gerçekten yok diyebilir miyim?
“Bunların cevabını öğrenmen gereken kişi ben değil miyim?” Duyduğum soğuk ses tonu üzerine suçüstü yakalanan bakışlarım sesin sahibine döndü. Dantes buradaydı ve ondan izinsiz geçmişine sızmaya çalışan halimden hiç hoşlanmadığını saklamaya gerek duymadı. Aynı ölçüde ben de ondan buna hakkım olduğunu bağıran bir ifade takındım. O benim hakkımda her şeyi bilirken sorduğum üç soruda bu şekilde muamele göreceksem işimiz çok zordu.
“Sen ne zaman bana istediğim cevapları verdin ki?” dedim sessizce ve önüme döndüm. Bu sırada Fırat da eline aldığı bir içki bardağıyla masaya oturmuştu.
“Nemrudun tekidir o.” dediğinde Dantes elinde yeni gördüğüm dosyayı pat diye Fırat’ın kafasına vurdu. Fırat darbeden hiç etkilenmemiş gibi kendine sigara yakarken gözlerini devirdi. Sonrasında Dantes de yanımdaki sandalyeyi çekip oturduğunda hırsımdan olsa gerek kendi sandalyemi ondan öteye kaydırdım ve omzum Fırat’ın omzuna çarptı.
“Aynen yanaş Fırat’a çünkü o seni çok iyi koruyor.” diye homurdandı Dantes.
“En azından o bana doğruları söylüyor.” diyerek elimi Fırat’ın omzuna koyacak olduğumda, “Kızım bi’ yürü git, iki kelam ettim diye ne oldu sanıyorsun sen bizim aramızda.” diyerek sandalyesini yanımdan kaydırdı.
“Kalbin çok kolay yumuşuyor, Laracık.” dedi Ateş başını iki yana sallayarak. “Fırat’a yanaşacak kadar yalnız ve çaresiz kalmış olamazsın.”
“Tam olarak sizin yüzünüzden yalnız ve çaresiz kaldığım için Fırat’ta bile kendime yandaş potansiyeli görebilirim.” dedim çenemi dikleştirerek.
“Benden sana hayır gelmez.” dedi Fırat açık açık.
“Öyle mi? Ama beni buraya getirirken Mir’in benden sakladığı bazı şeyleri söylemeye epey hevesli görünüyordun.” Dantes’e baktım. “Bundan haberin var mı?”
Dantes ise Fırat’a dik dik bakıyordu. “Senin yalnız kaldığımızda başına geleceklerden haberin var mı?” diye sordu ona.
Anladığım kadarıyla Fırat ve Dantes çok yakın olsa da Fırat’ın sivri karakteri aralarında hep çatışma doğruyordu. Ve biraz önce sorduğum sorulara verdiği tepkilere bakılırsa Ateş Dantes’in en sıkı sırdaşlarından biriydi.
“Bence önceliğimiz kavga etmekten ziyade Hayalet olmalı.” Ateş araya girerek Dantes’in sandalyesini dürttü. “Hayalet’in Lara ile iletişime geçmesinin ne demek olduğunun farkında mısın?”
Hayalet… O adam her kimse seçtiği ismin bir anlamı olmalıydı. Herkesin ismiyle var olduğu bu dünyada ardına saklanılan isimler onlar hakkındaki en büyük sırrın kendisiydi. “Hayalet diyorsunuz o adama. İyi de neden?”
“Şerefsiz psikopat bizden bile adını saklıyor da ondan.” Ateş bunu tükürür bir tonla söylemişti ve ondan hiç hoşlanmadığını açık açık belli etti. Fırat onu onaylarken Dantes gözlerin masaya sabitlemişti ve sessiz kaldı. Elindeki dosyalanmış kağıtları sıkıp duruyordu.
“Peki benimle konuşmasının amacı neydi?” Dantes’in bu kez bana dürüst olmasına ihtiyacım vardı. “Bu planın sana ait olduğunu sanıyordum, Mir.” dedim kafa karışıklığıyla. Eğer bir tehdit varsa bu ona ya da bana değil ikimize yapılıyordu çünkü artık ikimizi de aynı cümlenin içine koyan kendisiydi. “Nasıl insanlarla birlikte çalışıyorsun ki beni, seni bile tehdit edebiliyorlar.”
Ateş’in bana bakan bakışları anlayış doluydu ama ikisinin de durumu oldukça vahim görünüyordu. “Durumlar o kadar karışık ki Lara.” dedi içini çekerek. “Bizimki gibi bir hayatın içindeysen bazen duygularını kenara atman gerekir ama dün gece seni Polatlı’nın evinden almaya geldiğimizde-“
“Sikerim belanı Ateş, kes sesini.” Dantes Ateş’in sandalyesini alttan tekmelediğinde Ateş hiç oralı olmadı.
“Sen kes amına koyayım sakla sakla nereye kadar. Arslan Polatlı’yla gizli bir ortaklık kurulacaktı Lara, ama seni almak için geldiğimizde Çağlar adama kafa tuttu. Bu atılmaması gereken bir adımdı ve şu saatten sonra Polatlı’nın bizimle ortak olması imkânsız gibi görünüyor. Ve bu birilerini çokça kızdırdı. Çünkü…”
“Çünkü ne?” diye sordum. Bir yandan da Ateş’in söylediği şeylerin Fırat’ın arabada söyledikleriyle ne kadar benzer olduğunu düşünüyordum.
“Çünkü artık duygularımla hareket ettiğimi düşünen insanlar var.” diye fısıldadı Dantes. Tek dirseğini masaya yaslayıp parmaklarını saçlarına daldırdı. “Onların gözünde duygularına yenilip planı sekteye uğratan bir adım attım ve artık eskisinden daha hızlı olmak istiyorlar.”
Benim duygularımla olan savaşımın sonucu onları bir mezarlığa gömmek olurken Dantes’in duygularıyla olan savaşının sonuçları neydi? Bir savaş verdiğini bile bilmiyordum ama o bakışlarını bana çevirmezken sanki elimde bir kılıç varmış ve o kalkansızmış gibi bana dokunmaktan kaçınıyordu bakışları. Gerçekten verdiği bir savaş varsa ben bu savaşın neresindeydim?
“Bahsettiğiniz kişiler kim bilmiyorum ama enseme bir silah dayanmışken sizin aksinize onlara asla güvenmem. O belgeleri de almayacağım kasadan. Eğer o kadar ihtiyaçları varsa zaten bana bir şey yapamazlar demektir. Şu yaptıklarından sonra alacağım varsa bile almayacağım.”
“Hangi belgeler?” diye sordu Ateş ve Dantes aynı anda.
Fırat ise iki adamın gözlerini dikip kendisine baktığının farkında olarak boğazını temizledi. Usulca ensesini kaşıdı ve hiçbir şey yokmuş gibi içkisine devam etti.
Kendi içlerinde bile ne yapacağını bilemeyen ve sırlarını tutmayı beceremeyen bu insan grubuyla ne yapacaktım ben?
༄
Değişen hayatımda güzel giden hiçbir şey yoktu. Önceden güzel olduğuna inandığım şeyler vardıysa da bir bir yok oluyordu. Bir rüyadaydım ve adım adım kabusa dönüşüne şahit oluşuma rağmen kendimi uyandıramıyordum. Gecenin karanlığı giderek çoğalıyordu.
O gün akşam olana kadar Promaja’da kalmıştım. Dantes elinde taşıdığı dosyayı bana vermiş ve şimdiye kadar yaptıkları araştırmaları içeren belgeler olduğunu söylemişti. Bazı şeylerin benim için netleşmesini ve kafa karışıklığımın azalmasını istediğini anlıyordum ama bu zordu. Nitekim bana verdiği o dosyada da pek işime yarar bir şey gözüme çarpmamıştı. Fotoğraf yoktu bir kere, her şey kelimelere dökülmüştü ama isimlerin karşısı boştu. Halbuki ben hepsini görmek istiyordum.
Görürsem gerçek olduklarına şimdikinden daha fazla inanabilir miydim?
Vaktimin çoğunu yukarıdaki localardan birinde geçirmiştim. Aşağıdan bakınca çok fazla büyük görünmüyordu ama yukarı çıktığımda aşağısı kadar büyük bir alan karşılamıştı beni. Burayı kocaman bir asmakat gibi yapmışları. Bir sürü yarım ay şeklinde koltuk vardı. Her biri daire oluşturacak şekilde, yüksekliği en fazla dizlerime gelen cam masaların etrafına konulmuştu ve oldukça konforlu görünüyordu.
Oradaki koltuklardan birine kurulmuş ve uzunca bir süre dosyada yer alan her şeyi okumuştum. Dantes’in evinde bana anlattıkları her şeyin kanıtlarla sunulmuş haliydi bir nevi. Kendimi tamamen tarafsız bırakmıştım. Nihayetinde kafam daha da karışmıştı.
Zaman sonra uyuyakalmış olmalıydım. Uyanmama neden olan şey kulağımı tırmalayan minik tıkırtılardı. Gözlerim usulca açıldığında bulanık görüş alanıma koyu kırmızı renkteki yüksek tavan girdi. Işıklar henüz yakılmadığından gece çökmüş gibi hissettirmişti içinde olduğum mekân. Sırtım koltuğa yaslıydı ve oturur vaziyetteydim. Esneyerek doğrulduğumda üzerime ne zaman koyulduğunu fark etmediğim bir ceket kayarak dizlerimin üzerine düştü. O an gözlerim hemen karşımda oturan Dantes’e değdi ve onu görmeyi beklemediğim için irkildim.
“Korkuttun,” dedim saçlarımı yüzünden çekerken. Dantes’in önünde de bilgisayar açıktı. Beyaz gömleğinin kollarını dirseğine kadar sıvamış ve kollarını dizlerine yaslamıştı. Gözleri bana değerken çenesini ellerine yasladı. “Ne kadardır ordasın?” Üzerimdeki ceketini kenara bıraktım.
“Uyuduğunu fark edince geldim.” dedi. Kısa bir an etrafıma bakınarak onunla yalnız olmanın üzerimde bıraktığı etkilerini bertaraf etmeye çalıştım. Hiç kokusunu almamış ya da ellerimde tenini hiç hissetmemiş olduğuma inandırsam kendimi yine bakışlarının altında böyle kıvranır mıydım?
“Ne araştırıyorsun öyle gözlerin kanlanana kadar?” Çenemle bilgisayarı işaret ettim. Ortamın loşluğunda yüzüne yansıyan bilgisayar ışığından beyaz teni daha da solgun görünüyordu.
“Kenan’ı biliyorsun, Murathan’ın ona ihanet eden sekreteri.” Gerçeği saklamak için bahane sıralamasını beklerken böyle açık bir açıklamaya giriştiğinde şaşkınlıkla kaşlarımı kaldırdım. “Kenan o olaydan sonra boşandı, yani karısı onu boşadı ve ortadan kayboldu. Kadın önceden bir üniversitede asistanlık yapıyordu ama aradan geçen yıllarda üniversiteyle bağını kesmiş gibi görünüyor. Soy ismini değiştirmiş olduğunu düşünüyoruz. Onu arıyorum.”
Açıklamasının ardından uzanıp yan tarafında duran bir torbayı yanına çekti. Açmaya koyulduğunda bana kısa bir bakış attı. “Senin için yemek getirmiştim, gel hadi.” dedi. Karnım acıktığı için ikiletmeden koltukta ona doğru kaydım ve aramızda az bir mesafe kalınca yüzümü ona dönerek yan oturdum.
“Karısının yaptıklarından haberi olduğunu ve bu yüzden mi onu boşadığını düşünüyorsun?” Karton kutudaki bir yemeğin kapağını açarken bir yandan da beni onaylarcasına başını sallıyordu. “Sence eski kocasını kolayca ele verebilir mi?”
“Şansımızı denemeliyiz,” Yemeği bana uzattı. İçinde bolca malzemenin olduğu bir salata kasesiydi bu. Kaseyi kucağıma alıp büyük bir lokma attım ağzıma, bakışları bir an iştahla yemek yiyen yüzümde dolandı ve bu halim onun memnun etmiş gibi görünürken konuşmaya devam etti. “Adı Elif’ti. Kadını hatırlıyorum, bir yerlerde görecek olsam hemen tanırım ama denk gelecek halimiz de yok. Soruşturmak için eskiden görev yaptığı üniversiteye gitmemiz gerekebilir.”
“Kadını tanıyorsun?” Duyduklarım her seferinde şaşkınlığıma bir yenisini daha ekliyordu. “Kadını tanıyorsan Kenan’ı da tanıyordun eskiden?” Cevap vermeden arkasına yaslandı. “Hatta Murathan’ı, hatta babamı bile.”
Sessizliği bir süre aramızda tekinsiz bir rüzgâr gibi esti. Söyleyecekleri vardı ama diline kilit vuruluydu aynı zamanda. Sanki ona gösterilen görünmez bir bıçak vardı ve söylemesi gerekenden bir kelime fazlasını dile getirse kan revan içinde kalacaktı. “Bunların hepsi eskiden hayatları birbirine bağlı olan insanlardı,” Evet öyleydiler ve yıllar sonra toprağın altından süzülerek hayatıma dahil oluyorlardı. “Ve benim de bir şekilde onlarla bağım vardı.”
Kendi hayatındaki insanlarla olan bağını anlayabiliyordum ama benim hayatımdaki insanlarla olan bağı bizim için boğazımızı sıkan bir düğüm gibiydi. “Bir bakıma geçmişi yeniden inşa ediyorsun,”
Dudaklarını birbirine bastırmakla yetindi.
“Hayalet bana dedi ki,” Hayalet’in adını anmam onun için beklenmedik bir şeymiş gibi bakışları bir anda olması gerekenden daha karanlık duygularla doldu. “Sen bir şeylerin önem sırasını karıştıramayacak kadar çok şey kaybetmişsin.”
Hayatın çok başka kıyılarında yaşadığımızı hissettiren bilinmezliği tam olarak buradaydı. “Herkes kadar kaybettim.” dedi. Karşı karşıya duran iki uçurumduk aynı zamanda ve hangisi daha çok zarar verirdi bize anlamak zordu. Rahatça arkasına yaslanırken bacakları önündeki cam sehpaya çarptı ve üzerindekilerin sarsılmasına neden oldu. Dantes kollarını göğsünde kavuşturarak yemeğini ye dercesine çenesiyle kaseyi gösterdi. Ağzıma koca bir lokma daha attım.
“Senin sandığının aksine, bir şeyler kaybeden herkes Monte Cristo Kontu’na dönüşmüyor.” dedim lokmamı bitirir bitirmez.
Başını usulca sol omzuna yatırmış, gözlerini kısmış, dudağının kıyısında her şeyin farkında olan küçük bir tebessümle beni izliyordu. Sanki ne söylersem yüzündeki bu ifade değişmeyecekti, bana hep şu andaki gibi bakacaktı. Yutkunarak kaseyi önümdeki sehpaya bıraktım.
“O belgeleri kasadan almayacağım, Mir.” dediğimde yüzündeki her şey hala aynıydı. Donmuş bir resim gibiydi ve sonsuza kadar kalbimde asılı kalmasını isteyeceğim kadar güzeldi. Ama kalamazdı. Kalırsa kalbim yaralanır ve kanardı. Bana bunu çok defa kanıtlamıştı. “Daha siz kendi aranızda bile birbirinize güvenmiyorken ben babam için bu kadar önemli olan bir şeyi alıp size veremem.”
Dudaklarından sadece, “Tamam.” kelimesi döküldü.
Yutkunduğunda adem elması hareket etti. Birbirimize bu kadar yakınken ve her yer gece gibi loşken istediğim kadar net düşünemiyordum. Onda bir şeyler vardı ve beklenmedik anlarda o şey beni ele geçiriyordu. Bunun farkındaydı, ne zaman beni etkileyebileceğini biliyordu ve aynı oranda ne zaman benden etkileneceğinin de farkında olamıyordu. Bir anda hep yanımda olmak isteyeceğini söyleyebilecek kadar ileri gidebiliyordu başını ve sonunu düşünmeden.
“Sadece tamam mı yani?”
“Senin için şimdilik sadece tamam.” Kurumuş dudaklarını ıslattı ve gülümsemesi genişledi.
“Ama ben fazlası olduğuna çok eminim.”
“Fazlası kesinlikle var. Ama ben şimdi bunu seninle tartışmak istemeyecek kadar yorgunum.” Kendi içinde bir şeyleri sorgulamış ve sonucu ona beklemediği şeyler hissettirmiş gibi belirsiz bir ruh hali yansıtıyordu.
“Peki ya benimle tartışacak havada olsaydın bana bu konuyla ilgili ne söylemek isterdin?” diyerek üzerine gittim. Farkında olmadan koltukta biraz daha ona yaklaşmıştım.
“Allah aşkına Lara…” Kendini tutamayarak dudaklarından sıkkın bir gülüş döküldü. “Sonuna kadar mı gitmek istiyorsun yine? Birimiz sırtını dönüp gidinceye kadar tartışalım mı? Hem de böyle bir anda?”
“Nasıl bir andayız, Mir?” diye sordum. Sormamalıydım. Ama bakışları beni sormak zorunda bıraktı. Geri çekilmeliydim. Ama elleri bana bir sis gibi uzandı. Bakmamalıydım ona. Ama gözleri… gecenin hırsızı gözleri bana kapılarını sonuna kadar açtı. Aynı saniyelerde daha önce adım atmadığım sokakların görüntüsü aktı geçti zihnimden ve hayatımda yeni anıları saklamak için beni çağırdı. Güzel anılar bırakabileceğin anların hala olabilir, hala ruhunda güvenilir evler durabilir dediler bana.
Sonra Dantes’in bir avucu yanağıma uzanırken güven kelimesi sırtını dönerek uzaklaştı. Evler hala oradaydı. Dantes ve ona ait olan her şeyle birlikte. “Seninle sessiz ve sakin bir anı paylaşabilmek güzel.” Sesi fısıltı gibiydi, tıpkı tenimde bıraktığı dokunuşu gibi.
Parmakları önce yanağımda gezdi, sonra çenemde tüy kadar hafif dokunuşlar bıraktı. Sonra alnıma dökülen saçları iteledi geri, bir harita gibi ezberledi yüzümün her yerini. Ya da diye fısıldadı zihnim, zaten ezbere bildiği bir haritada dolaştı.
Yolların kaybolması ve yönümüzü şaşırmamız çok sürmedi. “Derdim ki sana,” dedi Dantes elini tenimden geri çekerken. Hazırla kendini, Lara. Sen istedin tüm bunları. “Babanın bankadaki belgelerden haberi olmadığını nereden biliyorsun Lara derdim.” Canımı yakacak bu acıyı ben davet ettim ruhuma. “Annene bu yüzden kızgındı, onu öldürtme sebebi bu bile olabilir hatta.” Annemin dilinden dökülen masallar babamın gerçekleriyle yok olurken artık kısacık olan saçlarım annemin dokunuşları için yanıp tutuştu. “Şimdi sen geçtin annenin yerine,” Hep mi annesinin adımlarını takip ederdi kız çocukları? “Babanın yıkımı olabilirsin ve bunu bilen baba yıllardır bilerek seni yakınında tutuyor…” Her kelimesi ikimizi ait olan bir dünyayı yıkabilecek güçteydi. “…derdim.” diye fısıldayarak bitirdi.
“Nasıl yani?” Buna hazırlıklı değildim. İsteyen benken altından kalkamayan taraf olmam da kaçınılmazdı. Ruhumun eşiğinden içeri girmeye çalışan cümleler suratıma bir tokat gibi çarparken yara bere içinde kalmam da kaçınılmaz olacaktı. Dantes’in yüz ifadesine bakarken, “Sen ciddisin.” dedim, aksini görmek istesem de gözlerinde bile bana söylenecek başka sözü yok gibiydi.
Doğrularak yönünü tamamen bana döndü. “Şöyle ki, annen seni de yanına alıp Ankara’ya geldiğinde belgeleri sakladı ve baban bunu öğrendi. Belki de yıllardır saklıyordu annen bunu bilemiyoruz. Ama bankada açtığı o kasa senin adınaydı ve üstelik bir tehditti de baban için. O yüzden annenin ölmesi ve senin babana muhtaç bir halde ortada kalman gayet işine gelirdi. Yıllarca seni manipüle eder kendine bağımlı hale getirirdi. Mesela yıllarca katili arattığını söyleyerek kızını telkin ederdi sürekli ama aslında ortada dava falan olmazdı.”
Zihnimin çok derinlerinde bu anlatılanların gerçek olabilme ihtimaline inanan tarafım suskunluğunu bozarak çığlık çığlığa bağırdı. Bu bir yanılgı da olabilirdi elbette ama geçmişimin izi kalbimde saklanıyordu.
Dantes sanki kalbimdeki bu gizi gördü. “Hatta,” diye devam ettiğinde bir kelimesini daha duymak istemiyordum. “Kızını akıl hastanesine bile yatırabilirdi.” Kalbime gömülü tüm kusurlarımım tetikleyicisi olan anılar gözlerime yaş olarak gelmeyi tercih etti ve on yaşındaki Lara o yaşları elinin tersiyle sildi. “Böylesi çok kolay olurdu. Kızının kendisinden başka kimsesi kalmazsa her şey yolunda olurdu Barbaros Solar için.”
Tırnaklarım avuç içime saplanmıştı ve bu acının beni kendime getirmesi için uğraşıyordum. Beni akıl hastanesine iyileştirmem için yerleştiren babamdı ama beni almaya gelen ve geri kalan hayatımı bana veren de babamdı. O zamanlar çocuktum ve çocuk ruhum bile isyan etmeyip kabullenmişti bazı şeyleri. Sonuçta Dantes annem ölürken orada değildi, benim o odadan nasıl ve ne halde çıktığımı bilmiyordu. Kimse ona yaşarken öldü dememişti. Bana demişlerdi ve ben de ölü olduğuma inanmıştım. Delirmiştim. Yoksa… sadece acı çektiğimden mi öyleydim?
Dantes gözlerini kısmış, söylediklerinin bana gerçekten ne hissettirdiğini anlamaya çalışıyordu. Yapamazdı. O oyunlar oynamakta ne kadar iyiyse benim de saklanma yeteneğim vardı. Gözlerime öyle bir duvar örerdim ki gündüzler ve geceler boyunca önümde diz çöküp gözlerini benden ayırmasa da gördükleri benim izin vereceğim kadar olacaktı. “Kafanı karıştıran bir şeyler mi var?” diye sordu nihayetinde.
“Sadece düşünüyordum,” Başımı iki yana sallayarak aklımdakilerden kurtulmaya çalıştım. “On yıllık bir geçmişi kafanda kurduğun bir paragrafla böyle özetlemek kolay olmalı.”
“Yaşarken ağzımıza ediyor, en azından anlatması kolay olsun değil mi?” dedi alaycı bir şekilde gülerek. “Kafamda kurduğum geçmiş ha…”
Sanki bu söylediğim onda gerçekten acı verici bir noktaya değmiş gibi bana bakmayı kesti ve bilgisayara döndü ama onunla ilgilenmek yerine cebinden bir sigara paketi çıkardı. Bir dal sigarayı tutuşturmasını izledim.
“Peki ya sen Çağlar Mir Güzyeli?” dediğimde bana bakmadı ama tüm dikkati bendeydi. “Sen manipülatör değil misin? Bunca zaman beni yanında istedin, gerçek sebebinin sadece o belgeleri almak olmadığını nereden bileceğim? Beni almaya geldiğin gece babamın güvenini kazanmak için oynadığın oyuna dahil ettin, gözümün önünde babamla dost olmak isteyen genç bir adam rolünü oynuyorsun ve çok da iyisin bu konuda. Şimdi sadece belgeler için istemediğine nasıl ikna edeceksin beni?”
“Etmeyeceğim.” Cevabından çok emindi ve kendine güvendiğini görebiliyordum. “Kendin ikna olacaksın yalnızca bir deste kağıt için seni böyle bir karmaşanın içine dahil etmediğime.” Benim ruhum kadar onunda gözlerinde esaslı bir direniş vardı. “Bu kadar basit olmadığını anlayacak kadar zeki olduğunu biliyorum. Evet, belgeleri istiyorum ama seni istememin sebebi bu değil. O belgeler olmasa da seni isterdim.”
Bana baktı ve gözlerime tutunan bakışlarının ördüğü köprüden ruhuma bir his aktı. Bu his öyle bir histi ki bizi birbirimize bağlarken, bu bağ ip gibi boğazımıza dolanmıştı. Bir şeyi bilmek, bir şeyi ardına sığınılan nedenlere rağmen bilmek, bilinen şeyin gerçekliğini yüz üstü bıraktırmıyordu ama gitmeye de koca bir engeldi.
“Senin en büyük sorunun ne biliyor musun, Mir? Beni izlerken kafanda bana dair bir portre oluşturmuşsun. Her parçamı, her detayımı resmetmişsin ama bu resim senin elinden çıktığı için beni asla tam anlamıyla tarafsızca gözlemleyemiyorsun. Ve senin çizdiğin resimde sana tam olarak inanmayacağını düşündüğün bir kız görüyorsun. Belki de ona asla istediği güveni tam olarak sağlayamayacağını bildiğindendir bu. Bu yüzden birileri aramıza girdiğinde telaşa kapılıyorsun, Fırat ya da bir başkası, senin haberin olmadan bana senin hakkında bir şey söyleyecek diye aklın çıkıyor çünkü içten içe bir gün beni kaybedecek kadar büyük sarsıntı yaşatacağını biliyor olmalısın.”
“Sen benim her parçasını ezberlediğim bir resimsin ama benim elimden çıkmış değilsin.” dedi net bir sesle. “Bu yüzden kafam bu kadar karışıyordur belki. Sen de dengesiz davranıyorsun, kalmanı beklediğim zamanlarda uzaklaşıyor, kaçar gidersin dediğim zamanlarda dizimin dibine oturup gözlerimin içene bakıyorsun.”
Yeniden bana dönerken bir kolunu koltuğa yasladı. Diğer elinde hala sigarası vardı. “Bugün neden kızıp gitmedin mesela? Hayalet’in seni tehdit etmesi, sana bu kadar kolay ulaşması beklediğimiz bir şey değildi. Benim tanıdığıma inandığım Lara bana kızardı.” Bunu gerçekten merak ediyordu. “Üzerine babasını savunası gelirdi yine, kıçıma tekmeyi basıp giderdi.”
“Gitmedim çünkü bir yanım artık burada. Kabullendi. Sen hayatıma girdin ve ben bugün kaçsam da yarın yine çıkacaksın karşıma. İkimizi de yormanın bir anlamı yok.” O kadar yakındı ki kokusu burnuma doluyordu. Ona bu kadar yakınken biraz daha yaklaşmak nasıl oluyordu diye kalbim ara sıra heyecanlanıyordu. “Bence çok geç olmadan kafandaki resimlerin gitmesine ve yerine gerçeğinin gelmesine izin vermelisin. Mir, ben o resimden ibaret değilim.”
Söylediğim şeyler Dantes’te beklediğimden daha rahatlatıcı bir etki yaptı. Bir şeyler söylemek için dudaklarını araladı ama yaptığı tek şey sigarasını içmeye devam etmek oldu. Bir müddet kafasındakilerle mücadele etmesine izin verdim. Sanki bir yanı kalmama sevinmişti ama diğer yandan yanında olacağım için pek de hoşnut değilmiş gibi kaşları çatıktı.
Yine de, “Bunu aklımda tutacağım.” derken samimiydi.
Öfkeli Mahkûm Ve Deli Mahkûm. Monte Cristo Kontu’nda bu isme sahip bir bölüm vardı. O bölüm bizim ikimizi temsil ediyor olmalıydı. Deli olan bendim, o ise içindeki öfkenin kurbanıydı. İkimize bakarken acı bir kitabın içindeki karakterleri görüyordum sürekli.
“Sana bir soru daha sorabilir miyim?” Sakince bir şeyler paylaşabildiğimiz böyle bir an bulmuşken fırsatı kaçırmak istemedim.
“Yemeğini de ye.” dediğinde bunu bir davet olarak aldım. Salata kasesine uzandım ve çatalımı koca bir lokmayla doldurup ağzıma attım. Sorumu bir an önce sorabilmek için lokmamı bir an önce utmaya çalışırken Dantes’in gözleri üzerimdeydi. Bu garipti, dikkatinin bu kadar üzerimde olmasından rahatsız olurum sanıyordum ama zaman geçtikçe onunla olmaya daha çok alışıyordum. Tabii bir de benim de bulduğum her fırsatta gözlerimi ona diktiğim gerçeği vardı. Acaba bunu fark etmiş miydi? Kaşlarım çatıldı.
Nihayet lokmam bittiğinde derin bir nefes aldım ve Dantes’in gözlerinin içine baktım. Kolay olmayan bir sorum vardı ve cevabını alacağımı da pek sanmıyordum ama yine de şansımı denemek istedim. “Babamın senin hayatında bir hedef haline dönüşmesine neden olacak ne yaptığını bilmek istiyorum.” dediğimde ifadesizliği bir zırh gibi kuşanan gözleri altında ezildiğimi hissettim. “Bunu bana hiç söylemedin, sadece babamın bana yaptıklarıyla yüzleştiriyorsun beni.”
Düşününce neden böyle olduğuyla ilgili akıllıca bir neden yürütemiyordum. Aklıma gelen yegane seçenek anlatamayacak kadar zor olduğuydu. Doğrularak sigarasını küllüğe bastığında ben de doğruldum onunla göz temasımız kaybolmasın diye ama gözlerini bir daha bana çevirmedi.
Şansımı başka şekillerde denedim. “En azından kaç yaşındayken olduğunu söyleyemez misin?”
Belki buna cevap vermesi daha kolaydı. Nitekim beni şaşırtmadı, derin bir nefes aldığında omuzları yükselip alçalırken o bedende hiç yok olmayan geçmişin yükleri vardı. “On yedi.” dedi sessizce. Onun zindan numarası da on yediydi. On ve on yedi. Bizi bugün bir araya getiren kadersiz bir kader. Evet, bizi tanımlayan en iyi cümle buydu. Yaşadığımız tam olarak kadersiz bir kaderdi.
Dantes ellerini dizlerine yaslamış halde dururken bakışlarım istemsizce sırtına kaydı. Üzerindeki beyaz gömleği çıkardığında nasıl bir gerçekle yüzleşiyordu? Sırtında kurşun yaraları olduğunu artık biliyordum ve bunun hikayesi on yedi yaşına kadar dayanıyor olmalıydı. Onlarca yıl süren nasıl bir acı ona bunu yapmış olabilirdi?
Onu bir kurşunun önüne atlatan şeyin ne olduğunu bilmek ister miydim gerçekten?
Kendimi tutamadım bir elimi kaldırıp avucunu sırtına koyduğumda irkilerek doğruldu ve elimi hızlıca yakalayıp beni bir anda kendine çektiğinde avuçlarım göğsüne çarptı. Bunu beklemiyordum. Boğazımı temizleyerek doğrulmaya çalıştım ama buna izin vermedi.
“Şey… bırakır mısın beni?” Sesim fısıltı gibiydi. Benden habersiz hızlanmaya başlayan kalbimi durdurmaya gücüm yetmediğinden atışlarını neredeyse kulaklarımda duyuyordum. Dantes’in nefesi tenimde hissedebileceğim kadar yakındı ve aldığım her nefeste kokusu ruhumun en derinlerine kadar sızıyordu.
“Hayır bırakmayacağım.” Kendinden emin olmak istercesine dile getirdiği bu cümlenin başına neler getirebileceğinden haberi var mıydı?
İntikam almak istediği bir adamın kızını kollarının arasında bu kadar isteyerek tutuyor olması hayra alamet değildi. Felaketin habercisiydi hatta. O da bunun farkındaymış gibi ellerimin altındaki göğsü hızla yükselip alçalıyordu.
“Bana yine yalan söylediğin anlar olacak mı?” diye sordum sessizce, belki cevabının beni mutsuz edeceği soruların aramızda hep dolanacağını bilirse kalp atışlarımız bu kadar hızlanmazdı. Ama Dantes beni bırakmak yerine eğilerek çenesini saçlarıma yasladığında boyun kuytusunda esir kalan varlığım bir yuvaya sığınmış gibi sarmalandı.
Felaketler tam da onun beni kollarına aldığı bu anların içindeydi. Göğsü kocamandı ve bir hamleyle kollarının arasında hapis kalmıştım.
“Sana söyleyemeyeceğim şeyler olacak. Sana doğruların tamamını söylersem benden gidersin.” dedi. “Şimdi değil, bu kadar erken değil. İstersen her şey bittikten sonra gitmek tercihin olabilir ama daha bu kadar başındayken gidersen sen de herkes kadar yarım kalırsın, Lara.”
Kendi kendine başını iki yana salladığında kısacık sakalları saçlarıma sürtündü. “Bir ömrü Barbaros’un yanında geçiremezsin, günü geldiğinde seni mahveder. Kızı olman önemli değil, asla acımaz sana.”
“Ama bugüne kadar hiçbir şey yapmadı bana?” dedim sorar gibi. Kime soruyordum bu soruyu? Onu cinayet işlerken gören kalbime mi?
Dantes’in bu soruya verecek bir cevabı vardı, çok belliydi. Ama sonra susmayı tercih etti. “Hepsini yavaş yavaş göstereceğim sana.” dedi. Bu kez ona inandım.
༄
Neye inanmaya karar verdiysem o bana bir savaş olarak geri dönüyordu ve çoğunda da yeniliyordum.
Bu kez de yenilmek istediğim bir savaşın içindeydim ama Dantes bu kadar eminken kendinden savaşın benim lehime sonuçlanmama ihtimali de beni korkutuyordu. Söz konusu babamdı.
Dantes beni eve bıraktığında hava artık kararmıştı, konuşulacak pek çok vardı geride ama henüz zamanı değildi. Eve geldiğimde babamın arabası da Tarık’ın arabası da kapıdaydı. Hatta Jülide bile evdeydi. Herkesin aynı anda evde olduğu nadir akşamlardan birindeydik ama ben tercihimi kimseye görünmeden sessizce eve girmekten yana kullanacaktım.
Bahçe kapısından girdikten sonra sessiz adımlarla eve doğru ilerliyordum ki biri adımı fısıldadı. Karanlığın içinde şaşkınlıkla etrafıma bakındığında yan evin penceresinde, karanlığın içinde duran Mihri’yi gördüm. Eliyle yanına gelmemi söyleyen bir işaret yaptı. Ben de eve girmem gerektiğini söylercesine kapıyı gösterdim. Ve sonra tercih sonuçlarının bugün açıklanacağını hatırladım.
“Nereyi kazandın?” dedim onun gibi fısıltıyla. Neden fısıldaşarak konuştuğumuz hakkında hiçbir fikrim yoktu.
Ellerini ağzının iki yanına siper ederek bir şeyler söyledi ama anlayamadım. Duyamıyorum dercesine kulağımı gösterdim. Bu kez iki parmağını kaldırıp heyecanla salladı. İki de ne demekti? İkinci kere mi sınava hazırlanacaktı? Ama o zaman bu kadar mutlu görünmezdi ki.
Anlayamadım dercesine kafamı iki yana salladığımda, “İkinci tercihim geldi!” diye bas bas bağırdı ve bir sevinç çığlığı kopardı. Sesi bütün sokağı inletirken çok uzaklardan yankının dinmesini birbirimize bakarak bekledik. Çığlığına birkaç köpek havlayarak tepki gösterdi.
Birkaç saniyelik şaşkınlığın ardından bu kez geceyi sevinç cıvıldaşmalarımız doldurdu. Yanına gitsem ve çoşkulu bir kutlama yapsak harika olurdu ama bu gece pek mümkün değil gibiydi. Babamın aracını gösterdim. “Başka gün?” derken içme ve ufak bir dans figürü hareketi yaptım. Mihri de heyecanla başını salladı ve sarhoş olup bayılma taklidi yaparak pencereden bir anda kayboldu. İki saniye sonra yeniden belirdi. Tamam mı dercesine baş parmağını kaldırdığında ona öpücük atarak onay verdim.
Mihri’yleyken mutlu olmak çok kolaydı. Bu kadar iyi anlaşıyor olmamızın sebeplerinden biri de kendi hayatımızdaki öncelikler bizim için hiçbir zaman problem değildi. Daha sonrası için her zaman bir şeyleri telafi edebilecek vakitler yaratabiliyorduk.
O, üniversiteye gideceği için çok mutluydum, keşke ben de bu mutluluğu bugün yaşayabilseydim ama kızının üniversite sınavı olduğu aklına bile gelmeyen ailem sayesinde işte bugün okulsuz bir sene geçirmek zorundaydım.
Eve girdiğimde ruh halim öncekinden daha karmaşıktı. Tedirgin hissediyordum bir kere ve kendi evimde her seferinde bu kadar tedirgin hissediyor olmam canımı sıkıyordu. Bu konuda ne yapmam gerektiğini bilemiyordum. Herkes odasına çekilmiş olmalıydı ki ben de kimseye görünmeden odama çıktım. Çantamı ve Dantes’in verdiği dosyayı yatağın üzerine fırlattım. Yorgun bir halde ben de yatağa oturdum. Bir süre öylece etrafıma bakındım.
Hayatıma yeniden şekil verebilmek önümde bir sene vardı. Bu bir seneyi gerçekten iyi değerlendirmek istiyordum. Üniversite sınavına hazırlanacaktım, bir yandan da Dantes’in yanında durup annemin cinayetini çözmemiz gerekiyordu. Okulda olsaydım Dantes ile birlikte yürümek daha zor olacaktı. Üniversite sınavını kaçırmam bu konuda işimi epey kolaylaştırıyordu.
Bir yandan da ne okumak istediğime tam olarak karar vermek için güzel bir zaman dilimiydi. Çeşitli yerlerde kısa süreli stajlar yapıp kendim için en doğru mesleği seçebilirdim. Bu düşünce son derece kafama yattığında kendimi bir anda yatağımın altında sakladığım Lux dergilerini çıkarırken buldum.
Hepsini kucaklamam çok zordu ama kucağıma alabildiğim kadarını aldım ve dökmemeye çalışarak odamdan çıktım. Uzun koridordan kendimden emin adımlarla yürürken babamın çalışma odasından gelen bağırma seslerini duymam çok sürmedi. Bu evde öfke dolu konuşmalara alışkındım, babam öfkeliyken genelde ona pek yaklaşmaz ve öfkesi bitene kadar karşısına çıkmamayı tercih ederdim. Yine aynı şeyi yapmayı düşünüyordum ama çalışma odasının önünden geçtiğim sırada yarı aralık kapıdan Tarık’ı görmem kaşlarımı çatarak duraksamama neden oldu.
“Her seferinde,” diye bağırıyordu babam. “Bana kafa tutmaya çalışmandan bıktım! Kim olduğunu sanıyorsun sen!” Bağırdığı kişi Tarık’tı. Ve hiç de babama kafa tutuyor gibi görünmüyordu. Aksine babam bir alev topu gibi Tarık’ın karşısında dikilirken o bir koltuğa oturmuş, babama bakmadan bu saldırıdan kurtulmaya çalışıyordu. O, çaresiz bir çocuk gibi görünüyor diye düşünmeden edemedim.
“Yapmak istemiyorum.” Tarık babama bakmadan konuşuyordu ama dişlerini sıktığını, kendini zor tuttuğunu ben bile anlayabiliyordum. “Bu konuda beni zorlamaya hakkın yok.” Koridorun ortasında etrafım mayınla çevriliymiş gibi duruyor ve bir adım ileri gidemiyordum. Sesi öyle sert ve bir şeylere direnmeye çalışır gibi geliyordu ki ilk kez onu böyle bir sesle konuşurken duyuyordum. Babam onu ne yapmaya zorluyordu ki böylesine şiddetli direniyordu?
Bir anda görüş açıma Erdal girdiğinde korkudan aklım çıktı. “Hay ben senin…” Dergileri son anda dökülmeden yakalayıp kollarımı sımsıkı sardım. “Ne diye çıkıyorsun pat diye karşıma?” dedim hırlarcasına.
“Casus gibi kapı dinlemeyi bırakın, Küçük Hanım.” Ses tonundan beni küçümsediğini saklamaya gerek bile görmeden kapıyı pat diye yüzüme kapattığında ağzımdan hayret dolu bir kahkaha döküldü. Bu adamın sahip olduğu özgüven beni her seferinde hayrete düşürüyordu. Sanki o bu evin yaşayan sakinlerinden biriydi de ben dışarıdan gelmişim gibi davranıyordu. Pislik.
Öfkeli adımlarım yerde oldukça gürültülü sesler bırakırken Jülide’nin çalışma odasına ilerledim. Ellerim dolu olduğu için kapıyı ayakkabımın ucuyla tekmeleyerek çalmak zorunda kalmıştım. Jülide içeriden, “Gel.” diye seslendi ama ellerim dolu olduğu için kapıyı açamadım. Bir kere daha ayağımla kapıya vurmak zorunda kaldım.
Saniyeler sonra kapı hızla açıldı ve Jülide ile göz göze geldik. Kaşları çatık, yüz ifadesi asık ve somurtkandı. Beni gördüğünde hiç oralı olmayarak arkasını dönüp içeri doğru ilerledi ve kulağında takılı kulaklıkta her kim ile konuşuyorsa onunla konuşmaya devam etti. Elinde de tableti vardı ve gözlerini oradan ayırmıyordu.
Bu akşam bir kez daha terk edilmek yeterince canımı sıkarken oflayarak çalışma masasına doğru yürüdüm ve elimdeki dergileri büyük bir gürültü çıkararak masasına bıraktığımda Jülide bana dik dik baktı. Boğazımı temizleyip beklemeye başladım.
Hiç kımıldamadan orada durup saatlerce onu bekleyebileceğim kanısına varmış olan Jülide nihayetinde telefondakine, seni sonra ararım diyerek kapattı. Bana doğru yürürken bir yandan da kulaklığını çıkarıyordu. Üzerinde hala gün içinde giydiği şık bir elbise vardı ama topuklu ayakkabılar odanın bir köşesine fırlatılmıştı.
“Hayırdır?” dedi Jülide. Yanıma geldi ve masadaki dergilere göz ucuyla baktıktan sonra kendi koltuğuna geçip oturdu. “Ne istiyorsun?”
“Şimdi şöyle ki…” Ben de masasının karşısında karşılıklı duran tekli koltuklardan birine oturdum ama masaya koyduğum dergiler yüzünden onu göremeyince hızla geri kalktım. “Biliyorsun, ben yıllardır gece gündüz demeden yazıyorum.” derken biraz geri çekilip uslu bir öğrenci gibi tam karşısında durdum ve ellerimi önümde birleştirdim.
“Amatörce.” diyerek küçük bir eklemede bulundu. En azından seni dinleyecek vaktim yok diyerek beni kapı dışarı etmemişti ve dinliyordu, bu da yeterliydi benim için.
“Hayır aslında o kadar da amatörce değil,” dedim. Aynı saniyelerde heyecandan olsa gerek bedenimi yavaş yavaş ateş basmaya başlamıştı. “Lux dergisini bilirsin belki-“
“Evet biliyorum,” Kollarını göğsünde kavuşturdu ve rahatça arkasına yaslandı. “Güzel noktalara değinmeye çalışan ama romantizme ağırlık verdiği için yirmi beş yaş kesimin üzerine hitap edemeyen bir çocuk dergisi.”
“Çocuk mu?” diye sordum dehşete kapılmış bir halde. “Sizin sıkıcı yazılarınızı okumak istemeyen kesim için çok güzel içerikler sunan bir dergi o. Onun sayesinde keşfedilen yazarlar var be.”
“Ee?” Jülide çabuk devam et dercesine elini salladı. Belli ki benim gibi bir çocukla edebiyat dergileri üzerine tartışmak istemiyordu. Gözlerini kısmış bana bakarken bu yorum üzerine ona nasıl gerçeği söyleyebilirdim ki? Beni duvardan duvara vurup utanç içinde kıvranmama neden olacaktı. Ama bana ondan başka da yardım edebilecek kimse yoktu.
“Söylemek istediğim şu ki,” derken ensemi kaşıdım. “Tüm sayıların on yedinci sayfasına bakarsan Nihil takma ismini kullanan bir…” Yazarın diyecekken son anda kelimeyi değiştirdim. “Bir kullanıcının yazılarını göreceksin.”
Konuşmamla eş zamanlı olarak Jülide bir dergi aldı ve oyalanmadan sayfaları çevirdi. On yedinci sayfada durduğunda derin bir nefes aldım ve şimdi yapmazsam bir daha yapamam korkusuyla gerçeği söyleyiverdim. “O kullanıcı benim. Nihil. O yazıların hepsini ben yazdım.”
İşte şimdi Jülide’nin biraz olsun ilgisini çekmeyi başarabilmiştim. Bir süre dergiye, sonra da gözlerini dikip bana baktı ve huzursuzca yerimde kımıldanmama neden oldu. Sonrasında bir çekmeceyi açıp oradan okuma gözlüğünü çıkardı ve taktı. Bir eliyle çenesini ovalarken okumaya başladı. “Baştan sona okuyacak mısın tüm yazıları?” diye sordum şaşkınlık içinde. Orada duygusal anlamda bütün dışavurumlarım mevcuttu.
“Neden?” Jülide güldü. “Kim olduğunu bilmeden yüzlerce kişi okumuyor mu zaten?”
“Kim olduğumu bilmedikleri için okumaları beni rahatsız etmiyor. Yoksa ben de biliyorum adımı boy boy dergide yazdırmayı.”
“Adını kullansaydın Barbaros böyle bir işe kalkışmana izin vermezdi. Bu kış Mihri’yle paylaştığınız o fotoğraflar için sana ne kadar kızdığını hatırla. İnsanların dikkatini çekmede çok başarılısınız.”
Hatırlamak istemiyordum ama gerçekten bir felaketti. Kışın karın en yoğun yağdığı zamanlardı. Mihri yine kendini anime izlemeye kaptırmıştı ve anime kılığına girip fotoğraf çekinmenin çok keyifli olacağını düşünmüştü.
Bir noktada gerçekten keyifliydi. Annesinin dikim atölyesinde her yerde bulunmayacak nadide parçalar bularak hepsini bir araya getirmiş ve çok güzel iki kombin yapmıştık. Sonra da karların arasında eğlenceli fotoğraflar çekinmiştik. Yaptığımız en büyük hata onları sosyal medyada paylaşmaktı.
Bizim güzel ve masum olduğunu düşündüğümüz fotoğraflar korkunç yorumlara maruz kalmıştı. Bazı yorumlar öyle çirkindi ki Mihri’nin babası Erdem abi hepsini tek tek bulup dava açmış, ceza almalarını sağlamıştı. Tabi adını böyle bir olayla gündeme getirdiğim babam… deliye dönmüştü. O günden sonra takipçi sayım elli bine yaklaşmıştı ama fotoğrafların hepsini kaldırmıştım tabi ki. Yine de insanlar beni takip etmeye devam ediyordu.
“Biliyorum.” diye mırıldanırken bu konuda söyleyebilecek bir şeyim yoktu. “Böyle bir dergide adım geçtiği için kızabilir belki ama seninki gibi bir internet sitesinde-“
Gülerek sözümü kesti. “Bana magazinci gözüyle baktığını sanıyordum.”
“Evet, hayır aslında sen beni stajyer olarak işe almakla tehdit ettikten sonra biraz araştırdım. İnanılmaz vurucu eleştirel ve gerçek şeyler yazıyorsun insanlar hakkında. İnsanlar senin sitende yazılanları okumaya bayılıyor. Siteyle senin yerine ilgilenen büyük de bir ekibin var. Ayrıca,” Onun konuşmasına fırsat vermeden hızlı hızlı konuşmaya devam ettim. “Her hafta ziyaretçi köşende okurlardan birinin yazılarını seçip yayınlıyor ve insanların o kişiye bir şans vermesine neden oluyorsun.”
Onu araştırmış olmam Jülide’nin hoşuna mı gitmişti? Yüz ifadesi yavaş yavaş daha keyifli görünmeye başlıyordu gözüme. “Ve?”
“Ben de bir yazı yazıp yayınlamak istiyorum sitende.” dedim bir çırpıda. “Ünlü siyasetçi Barbaros Solar hakkında.”
“Baban hakkında yazarsan ve yazdıkların hoşuna gitmezse neler yapabileceğinden haberin var mı?” Bir an bile itiraz etmeden böyle bir yorumda bulunması benim için iyiye işaretti. Demek ki onu ikna edebilme şansım vardı.
“Oldukça dikkatli davranırım. Yergi ve övgü arasındaki ince çizgide burabilmeyi az çok biliyorum. Sonra sen de okursun yayınlanmadan,” dedim hevesle. “Eksikleri düzeltirsin, babamın kızmasına engel olacak nitelikte bir yazı yazabilirim.”
Jülide bir süre konuşmadan beni inceledi. Kafasından ne geçiyordu anlamak mümkün değildi. Aptal olduğumu da düşünüyor olabilirdi, cesaretime hayran kalmış da olabilirdi. Ne olursa olsun o düşüncelerini saklamaya gerek görmeyen biriydi ve şimdiye kadar beni odasından kovmadıysa ben umudumu kesmeyecektim.
Jülide bir şey söylemeden telefonuna uzandı ve birini aradı. Benim de duyabilmem için özellikle hoparlöre verdi. “Buydun Jülide Hanım,” diyen bir erkek tarafından açıldı telefon.
“Nihat, Lux dergisini biliyorsun.” dedi. “Şu andan itibaren tüm işlerini bırak ve derginin tüm sayılarında 17. sayfadaki Nihil adındaki kullanıcının yazılarını oku.”
“Bizim o vasat çocuk dergisiyle ne işimiz olur Jülide Hanım?” dediğinde gözlerimi devirdim.
“Sen dediğimi yap. Sonra Nihil hakkında bana detaylı bir inceleme raporu hazırla. Anlatım dili, yeteneği, dili kullanmaya ne kadar hakim olduğu hakkında çok detaylı bir inceleme istiyorum. En sona da sen olsan bu yazarın sitede yazı yayınlamasına izin verir misin kişisel yorumunu ekle ve yirmi dört saat içinde bana mail üzerinden incelemeni yolla.” diyerek telefonu kapattı.
Jülide’nin işini bu kadar ciddiye alması benim için şaşırtıcıydı. Her zaman disiplinli ve çalışanlarına kök söktüren biri olduğunu biliyordum ama yaptığı işe verdiği değeri görmek benim için yeniydi. Çok kısa bir an onun staj teklifini kabul etseydim beni nasıl bir gelecek beklerdi düşünmeden edemedim. Ama sonra başımı hızla iki yana salladım. Bu korkunç olurdu muhtemelen.
“Yani gerçekten bana bir şans verecek misin?” Soruma cevap vermedi. “Neden baban hakkında bir yazı yazmak istiyorsun?” diye sordu yerine. “Barbaros senin kahramanın değil mi?” derken sesinde bir küçümseme sezdim ama bu beni değil de babama karşı olan hislerime karşı bir küçümsemeydi.
Bunu ben de düşünüyordum. Bir süredir aklımdaydı aslında. Hep kendi kendime bir şeylerin içinden çıkmaya çalışmak yorucuydu. Babamı biraz olsun rahatsız edecek bir adım atmak istiyordum, tehlikeli bir sınırı geçmeyecektim ama onu gerçekten rahatsız edici bir noktaya değindiğimde, tüm hayatını adadığı siyasetçi kimliği ile ilgili düşüncelerimi dile getirdiğimde ne yapacaktı merak ediyordum.
Gerçekten de Dantes’in tahmin ettiği gibi bana zarar verme noktasına gelir miydi?
“Kahramanlar da insandır,” dedim düz bir sesle. “Sorgulanabilir.”
“Her ne yazmayı planlıyorsan dikkatli ol.” Jülide yorgun bir halde alnını ovaladı. Bu yaşına rağmen elleri bile çok güzeldi, pürüzsüzdü, birkaç mürekkep lekesi dışında hiçbir kusuru yoktu. “Barbaros’un dedikodu ve magazin haberleriyle uğraşacak bir hayatı yok. Farkında değilsin ama ondan ötürü sen de biz de hepimiz göz önündeyiz. Artık büyüyorsun ve yaptığın her hareket daha çok dikkat çekecek.”
Ses tonundaki ciddiyet benim içimde uyuklayan tedirginlikten üstündü. O babamla benden daha çok vakit geçirdiği için dediklerini aklımda tutmaya karar verdim. Uysal bir şekilde başımı salladım. Kollarımda dergilerle geldiğim odadan ellerim boş çıktım ve kapıyı arkamdan kapattım. Derin bir nefes aldım. Bir adım atmaya yeltendiğim için kendimi inanılmaz rahatlamış hissediyordum. Ama bu rahatlığım yalnızca babamın çalışma odasının kapısı açılana ve Tarık fırlarcasına dışarı çıkana kadar sürdü.
“Tarık!” diye bağırdı babam ve aynı hızla o da arkasından çıktı. Babamın koridorda yankılanan sesi Tanrı’nın Kırbacı’na yakışır bir kudrete sahipken elim ayağım buz kesti.
“Anlamıyor musun senin bu konuda söz hakkın yok. Ben ne istersem o olacak!” Babam bir anda her an kaçmaya hazır görünen Tarık’ı yakasından yakalayıp kendine doğru çektiğinde, “Baba?” diye fısıldadım şok içinde.
Saniyeler içinde önünde durduğum kapı da açılmış ve Jülide yanı başımda belirmişti. Kaskatı bir yüz ifadesiyle o da benim gibi durmuş onları dinliyordu. Benim aksime fazlasıyla sakindi. Sanki olacakları biliyordu da kendini buna hazırlamıştı. Neden araya girip müdahale etmiyordu? Tarık onun oğluydu, savunması gerekmiyor muydu?
“İstemiyorum!” Tarık’ın kükremesi bir kez daha koridorda yankılandığında irkildim. Babamın ellerini hışımla iterek kendini ondan kurtardı. “Aynı şeyi elime silah verdiğinde de yaptın! İstemiyorum artık, beni yönetemezsin baba!”
Asla geri alınamayacak, geri alınsa dahi tesiri beni hiçbir zaman terk etmeyecek o sözler gözlerimin yaşlarla dolmasına neden olmuştu ve kendimi Tarık’a bakmakta alıkoyamıyordum. Bunu zaten biliyordum, Tarık eline silah almıştı. Diğer yandan bu hiçbir zaman onun tercihi olmamıştı. Babamın hırsı ve idealleri uğruna çürümeye mahkûm edilen ruhunun kurtulma çırpınışlarını izlemek kendi ruhumdan bir parçayı kesip ona verme isteğimi körüklüyordu.
“Nankör!” diye bağırdı babam. “Ben olmasaydım hala annenle o bok çukurunda çürüyor olurdun!” Gözlerimi ağır ağır kapatıp açtığımda gördüğüm tek kişi Jülide’ydi. Ama o beni görüyor gibi görünmüyordu. Loş koridorda yanımda dururken gözleri kimsenin bilmediği anıları süzüyordu.
“Eminim o bok çukuru bile senin bana verdiğin hayattan daha iyi olurd-“
Ve Tarık’ın sesi daha şiddetli bir sesle kesildi. Tenin tene çarpma sesi. Aldığım nefesler bile canımı yakarken dudaklarım korkuyla aralandığında gözlerimden akan yaşlar dudaklarıma doğru süzüldü. Kahroldum, tam anlamıyla. Tarık’ın öptüğü avuç içimi olanları bana güç vermesini ister gibi karnıma bastırdım. “Vurdu ona…” diye fısıldadım gözümden bir damla yaş süzülürken. Sanki o darbeyi alan bendim. “Ona vurdu, Jülide.””
Söylediklerimi reddetmesi için Jülide’ye baktım. Hepsinin bir rüya olması gerekiyordu. Oysa o bir hayale dalmış gibi, “Sana çok dikkatli olmanı söylemiştim.” diye fısıldadı. Bana mı söylüyordu? Yoksa çok başka zamanlarda başkasına söylediği kelimeler miydi bunlar emin olamadım.
Göğsümün ortasında taşıyamayacağım kadar büyük bir yük varken her şey, geçmiş ve gelecek, dün ve bugün, Tarık ve Lara sanki zamanın iki yanına savrularak kayboldu. Zamana bir bıçak darbesi indi ve kayıp zamanların yeniden bir araya gelmesini imkansız kıldı.
Tarık… Fırtınaya karşı koşan ama tüm direnişleri elinden alınan bir adam. Uzun boyu ya da heybetli görünüşü tamamen bir yanılsamaydı, içinde taşıdığı çocuk, ruhundan söküp alınmıştı. Tarık’ın bakışları yerde olsa dahi orada olduğumu anlamıştı. Bir an, sadece bir an yavaşlayan nefesleri bir anda hızlandı ve kimsenin başka bir şey söylemesine ya da ona engel olmasına fırsat vermeden merdivenlerden inmeye başladı.
“Tarık!” Seslendim ama kendi kelimeleri de dâhil tüm seslere kulaklarını kapatmışken asla onun için bir durma malzemesi olamadım. Yıldırım gibiydi, göz açıp kapayıncaya kadar yok olacak cinstendi varlığı. Onun peşinden merdivenleri koşarcasına inip kendimi gecenin içine attığımda o çoktan sokaktaki arabaya binmiş ve çalıştırmıştı. Gidiyordu.
Eğer şimdi gitmesine izin verirsem onu bir daha asla bulamayacağımı biliyordum.
“Tarık dur.” dedim arabanın yanına ulaştığımda. “Lütfen böyle gitme.” Arabanın camı açık olduğu için can havliyle kapıya yapıştım. “Gitme, bırak yanında kalayım.”
Tarık’ın hissiz bakışları ise tamamıyla boştu. Sanki kırılmaz bir camın ardına çekilmişti de yalnızca onu görmekle kalacak ama asla ona ulaşamayacaktım. “Geri çekil.” Dişlerinin arasından hırlarcasına konuştuğunda yüz hatlarında lisanını asla bilmediğim bir öfkenin tanımı yazıyordu. “Canını yakmak istemiyorum.”
“Yapma böyle.” Titreyen ellerimle uzanıp çoktan direksiyonu sıkı sıkıya kavramış elini yakaladım. “Ben de geleyim o zaman nereye gideceksen, söz seni hiç rahatsız etmem ama yanında olurum.”
Gözleri ağır ağır açılıp kapandığında bakışlarım hiçbir ifadeyi kaçırmamak için yüzünde dolandı. Sol yanağı hafifçe kızarmıştı. Yanağına ölümün rengi bulaşmışken ondan çürüyen bir ruhu kurtarmasını nasıl dileyecektim? Yeniden dişlerini sıktı, yanakları gergince hareket etti ve gözleri bir vedaya kucak açar gibi kapandı. “Ancak sen…” dedi, ruhsuz bir şekilde güldü. “Bir kere yanımda olmana izin verdim diye hep yanımda kalacağına inanacak kadar aptal olabilirsin.”
Öyle bir inanmıştım şu ana kadar hiç tereddüdüm olmamıştı. Ama o benim umutlarımı toprağa gömmekte sakınca görmezken ben geçmişi unutan ve geleceğinin daha aydınlık olacağına inanan bir aptaldan başka neydim? “Evet hala yanında olmak isteyecek kadar aptalım, Tarık. Yanında olmak istiyorum.”
Hissizlik insanı kuşattığında önünde duvarlar örerdi de o duvarların üstüne hislerden arta kalan alaycı serzenişler yazılırdı. O yazıları Tarık’ın gözlerinde çok net görebiliyordum ama o bana bakmamayı tercih ediyordu. “Odana çık.” dedi ürkütücü derecede sakin sesiyle. “Seni yanımda istemiyorum.”
“Ama Tarık-“
“Ne oluyoruz Lara?” Bu kez sesi öyle sertleşmişti ki avuç içimi kabus görmeyeyim diye öpen adamı aradım ama ne kadar ararsam arayayım avuçlarımda kocaman bir kayıp vardı. “Kendini hayatıma karışmaya hakkı olacak kadar önemli biri mi sandın!”
Senin bir cinayete vezirlik yaptığına şahit olduğum andan itibaren o hakka sahibim demek istesem de dilime dikiş dikmekten başka bir şey yapamadım. Dudaklarım titredi. “Ben sadece seni düşünüyordum.” diyebildim.
“Düşünme.” O kadar keskin bir şekilde ona ulaşma çabalarımı reddetti ki ürkerek bir adım geri çekilmek zorunda kaldım. Bakışları karardı. Öfkeyle soluduğunda iki parmağını burnunun kemerine bastırarak soludu. “İşleri çıkmaza sokuyorsun.” dedi beni suçlar gibi. “Reddetmek istediğim halde olmam gerektiğini bildiğim bir yerdeyim.”
Reddetmek istediğim halde olmam gerektiğini bildiğim bir yerdeyim.
Öylesine dile getirilmiş bir cümle gibi görünüyordu ama omuzlarındaki yüklere bakıldığında bu cümlenin onun iradesini bükecek kadar büyük bir ağırlığı vardı. Düşündüm, çok düşündüm. Reddetmek istediği ve olması gerektiği yeri düşündüm ama öyle üstü kapalı konuşuyordu ki ima ettiği şeyi kafam zaten dumanlıyken anlayamıyordum.
“Beni düşünme.” dedi yeniden. Karanlığın içinden bana döndüğünde yüzünün yalnızca yarısını görüyordum ve diğer yarısı loş bir karanlığın içinde gölgelere teslim oluyordu. Dudakları aralandı, bir zehir gibi ruhuma akıttığı cümleleri duygularımı çürütmeye başladığında ona dair ne kadar iyi düşüncem varsa benden söküp almak istiyordu. “Çünkü ben seni, senin beni düşündüğün gibi hiçbir zaman düşünmedim.”
Kendi kendine yetmeye çalıştığım kalbim bin parça oldu.
Tanrım, nasıl da yetemiyormuşum ki kendi kendime, onun varlığı bana yabancılaştığında öylesine canım yandı. Çok uzaktı ama benim için hep vardı. Şimdi çok yakınımdaydı ama hiç olmak istememiş gibi duruyordu.
Ben seni hiç düşünmedim demişti. Buna kızamıyordum, yakın zamana kadar ben de onu hiç gerçek anlamda düşünmüyordum ki. Ama onun kelimelerinin altında yatan anlam çok belliydi. O şimdiki zamanı da cümlesinin içine dâhil ederek konuşmuştu. Parçalara ayrılan kalbimin sesini Tarık’ın çalmaya başlayan telefon sesi bastırdı.
Tarık başını yan çevirip konsoldaki telefonunu gördüğünde ruhsuzca güldü. “Hayatın cilvesi işte tam olarak burada.”
Saniyelerce telefonun çalmasını dinlerken gözlerini gözlerimden çekmedi. Sanki kelimeler olmadan konuştu benimle ama onu duymama izin vermedi. Avuçlarımın arasında duran elini sertçe çekip aldığında tutunacağım hiçbir şey kalmamıştı.
Çalan telefona uzanıp tek hamlede aldı ve cevaplarken bir zehri andıran yeşil bakışları telefonu kulağına götürmesiyle eş zamanlı olarak yeniden bana döndü. “Beni bekleyin.” dedi sert bir sesle telefondakine. Gözleriyle gözlerimi bir an bile tereddüt etmeden zehirledi. “Kararımı değiştirdim, geri dönüyorum.”
Başka bir şey söylemedi. İki cümleyle ona dair tüm ümitlerimi ayaklar altına aldığında arkasında umutsuzca başını omzuna yaslayacak bir kardeşin hasretini çeken beni görmezden geldi. Sonra telefonu kapattı.
Korka korka, cevabını alamayacağını bilerek sordum. “Nereye geri dönüyorsun, Tarık?”
Konuştuğunda kelimeleri benim sorularıma değil kendi cevaplarına hizmet ediyordu. “Bir seçim yaptım.” derken aramıza camdan bir duvar çekerek arabanın penceresini kapatmaya başladı. “Sonuçları sana seçimimin ne olduğunu gösterir.”
Umutsuzluk içinde ona bakan beni umursamadan gaza bastı ve beni ardından öylece gidişini seyreder halde bıraktı. Ruhum perme perişandı, tutunacak bir dal ararken karanlık ve boş sokakta ileriye doğru birkaç adım atsam da tutunduğum hiçbir kelime bana kurtuluş vaat etmedi. Konuşsan seni anlardım dedim ona, ben seni hep anlardım.
Senin ruhun kurtuluşun peşinde,
Biraz daha nefes istiyorsun,
Tenine kazınıyor savaşların,
Yenilgileri koynunda saklıyorsun.
Gece çöküyor yüreğine,
Gözlerin usulca kapanıyor,
Canın yanıyormuş gibisin.
Benimse avuçlarım sızlıyor,
Orada, karanlıkta,
Gözlerimiz yalnızlığa esir,
Sen kayboluyorsun, ben kahroluyorum,
Ve beni terk edip gidiyorsun.


LEYDİM, güzel leyydimmm. Ben burasının yorum kısmına hiç alışamadım yaaa
Keşke satır arası yorum yapabilmeye devam etsek ve ben attığım yorumlara dönüp tekrar bakabilsem
Aslında satır içi yorum yapabilme özelliği için günlerce uğraştık siteyi kurarken. Sadece bir tane bu özelliği sağlayan eklenti var fakat kullanabilmek için okurların o uygulamaya üye olması gerekiyor. Bu daha zahmetli olur diye eklemedik siteye ama yakın zamanda tekrar etkinleştirelim bakalım kullanımı sizin için nasıl olacak. Sevilirse onu kullanmaya devam ederiz.