13. BÖLÜM

Yıktığın hayat kendininki olsun daha iyi,
Yıkmakla kazandığın şey kuşkulu bir mutluluksa.
Macbeth/W. Shakespeare

Parmaklarına geçmiş dolanan kız,
Sızıyor avuçlarına zehirli dudaklardan öpücükler.
Rüyalarla uyumak istediğin dünyanda,
Kabuslar olacak varlığının diğer adı.
Işıkları gölgelere sarılan kız,
Arzuladığın, zaferlerin hep olmasaydı,
Elinde kaldı adına hiç denen yenilgiler.
Acılar içinde kıvranırken kaçsan da geçmişten,
Kanatacak seni günahların,
İyileştiğin yerlerinden.

Düşünceler her şeyi açıklayamaz, bazen de kalbin söylediklerini dinlemek gerekir.

Ama kalp duygusaldır, duygularsa kaybetmeye meyilli. Hayatta her zaman kazanmak istediğimden değil ama kalbin sürekli kaybetmesinin sebebi de hep belli.

Bazen bir çocuğun derdini anlatabilmesinin tek yolu ağlamaktır, bir yerlerin acır ve göremediğinden nasıl, neden acıdığını bilemezsin, ağlamak kolaydır. Bazen bir insanın da derdini anlatabilmesinin tek yolu susmaktır. Bir yerlerin acıdığında ve göremediğinde, sen de susup aynaya sessizce bakmaz mısın?

Ben çok baktım aynalara sessizce.

Suyu yakalamaya çalışır gibi yakalamaya çalıştığım düşüncelerim parmaklarımın arasından kayıp gittikçe kalbimin saplandığı bataklıktan kurtulmamı sağlayacak ne kadar yol varsa hepsi bir bir kapandı önümde. Üfleseler uçacak kadar hassas bir ruhum varken, etrafımdan uçuşan kurşunların çıkardığı ıslıklar bir kaldırım taşı gibi döşendi yüreğime.

Bazen görkemli yenilgilere kucak açardım. Sonrasında ise zaten esir olarak başladığım bu savaşta yenilgilerimi zafer olarak gören insanlara yenilgilerim kadar görkemli bir şekilde gülümserdim çünkü onlarınki bir zafer bile değildi. Eli kolu bağlı bir insana karşı kazanılan zaferin yükseliş değil düşüş olduğunu en az benim kadar onlar da bilirlerdi çünkü bu esaretten kurtulduğum vakit zaferlerin en büyüğü benim olurken onların yenilgisi de en az yükselişim kadar görkemli olacaktı.

Ve bu savaşta insanların adil oynamadıklarına inandığım için, attığım pek çok adımı kendime çok görmüyordum.

Sanırım bu yüzden hafta sonu babamla birlikte emniyete giderken herhangi bir vicdan azabı duymamıştım. Dantes, bunu öğrenirse ona güvenmediğimi düşünecekti. Ama düşününce, bana yaptıklarından sonra hala ona güvenmiyor olsaydım bu normal olmaz mıydı?

Ona karşı ne hissettiğimi henüz ben bile bilemiyordum. Adı zihnimde yalnızca koca bir karmaşaya bulanmış halde dururken varlığını durgun bir su ile eşdeğer görmem imkânsızdı.

O bulanıktı, derinlerde sakladığı sırları görebilmem için durulacağı bir an gelecek miydi bilmiyordum ama şimdilik onun sustukları kadar benim de susmaya hakkım elbet vardı. Hayat müşterekti, bu yüzden emniyete gittiğimi bilmesine gerek görmemiş, bunu ondan saklamıştım.

Yataktan çıkarken kendimi bu konuda haklı olduğuma ikna etmeye çalışıyordum. Görüşmediğimiz birkaç günlük zamandan sonra bugün Dantes’i görmeye gidecektim.

Parmaklarım kısacık bir an kıyafetlerin üzerinde dolandıktan sonra elbiselerimi karıştırmaya başladım ve daha önce Dantes’in yanında giymediğime emin olduğum limon sarısı elbiselerimden birini çıkarıp giyindim. Gerçi diğerlerine nazaran biraz daha cesur bir elbiseydi, dardı bir kere, salaş değildi. Göğsü ise kalp şeklindeydi ve omuzlarında incecik askıları vardı. Ama bunu dert etmiyordum, çok zayıf olduğum için genelde giydiğim hiçbir kıyafetin içinde öyle dikkat çeken bir havam olmuyordu.

Dantes’in ceketi hala kıyafetlerim arasında asılı halde duruyordu. Belki verirdim geri belki de vermezdim. Pencereye vuran rüzgâr sesinden hava soğuk olacak gibiydi. O yüzden üzerime bir de boyu dizlerimin üstünde kalan bir trençkot geçirdim.

İçimi çekip dolabımı kapattım ve elbisemle uyumlu olacağını düşündüğüm topuklu ayakkabılarımdan birini alıp yatağımın kenarına iliştim. Son zamanlarda attığım her adım bana bir anıyı çağrıştırıyordu. Önümde duran ayakkabılara bakarken de bir zamanlar yaşadığı şaşkınlık yüzünden ayakkabılarını ters giymeye çalışan bir adamı hatırladım.

Sen yanımda yokken anıların var. Keşke sen yanımda olsan da anıların benimle olmasa.

Düşünmekte bir çeşit işkence çeşidiymiş, zamanla öğrendiğim en acı gerçeklerden biri buydu. Ve ben her seferinde kendime bu işkenceyi layık görüyordum. Üşüyen parmaklarımla gözlerimi ovuşturdum ve düşünme dedim kendime, düşündükçe canın yanıyor. Ama canımı yakan şey sadece düşünceler de değildi. Ben öylece yatağımın kenarında otururken odamın kapısı çalındı ve içeriye babam girdi.

Canımı yakan bir başka şey oydu.

Üzerinde her zamanki gibi şık bir takım elbise vardı. Omuzları dik, yüzü katı ve bakışları kendinden emindi. Aslında bir babadan ziyade çalışmak, hükmetmek için yaratılmış bir robota benziyordu. Haliyle duygularının eksikliğini ona çok görmüyordum artık, benim babam hissetmiyordu.

“Müsait misin kızım?” diye sorduğunda kızım kelimesinin diline ne kadar az yakıştığını ben bile hissettim. Odaya girdi, kapıyı arkasından kapattı ve bana doğru yürürken tedirgin gözlerle ona bakmama neden oldu. “Konuşalım biraz.”

“Emniyete gittiğimiz gün konuşacağımızı konuştuk.” dedim sert bir sesle.

“Hiçbir şey konuşamadık o gün.” Onun sesi benimkinden daha sertti. Benim ona sert davranmak için sebeplerim vardı ama onun bana layık gördüğü ses tonu bu muydu? “Sadece sen söylemek istediklerini söyleyip kaçtın yanımdan.” Yanıma oturduğunda kendime engel olamadan hafifçe yana kaydım. Yatağım ağırlığıyla çökmüş ve parfümünün keskin kokusu burnuma gelmişti.

Ondan uzaklaştığımı fark ettiğinde koyu renk gözleri bana döndü. En az benim kadar gergin görünüyordu. “Yapma böyle,” Sesindeki bu ani değişim de neydi? “Gel birlikte güzel bir kahvaltı yapalım. Çok uzun zamandır baba kız birlikte vakit geçirmiyoruz.”

“Tarık’a attığın tokattan sonra hala gönül rahatlığıyla yemek yiyebiliyor musun baba?” diye sordum baba kelimesini baskılayarak. “Bizim ne zaman gerçek bir baba kız gibi yemek yediğimizi gördün? Yesek ne olacak, seni bilmem ama benim lokmalarım boğazıma dizilecek.”

“Bu konuda sana hesap vermem Lara. Babayım ben, döverim de severim de. Tarık geçmemesi gereken bir sınırı geçmişti. Evet, yaptığıma pişmanım ama bu beni kışkırttığı gerçeğini değiştirmiyor.” Öyle acımasız konuşuyordu ki sanki bir evlattan değil de evcil hayvandan bahsediyordu.

Tarık, gülmeyi kendine layık görmeyen bir adamdı. Her zaman sessiz sakin kendi köşesinde durur ve buna rağmen yine de babamın istediği ne varsa yapardı. Karşılığı bu olmamalıydı. Biliyordum, babamın yaptıklarına rağmen Tarık ona layık bir evlat olmaya çalışmıştı ama ona dayatılan ilk emri reddettiği anda tüm çabalarının boşuna olduğunu babam en güzel şekilde kanıtlamıştı.

“Olur da bir gün ben seni onun kadar kışkırtırsam ne olacak?” diye sordum yanımda oturan adama ve bakışlarının karardığını gördüm. Bir an eliyle uzanıp bana dokunacak oldu ama irkilerek geri çekildiğimde durmak zorunda kaldı.

“İkiniz bir değilsiniz.”

“Neden? O erkek de ben kızım diye mi? Ya da o üvey de ben özüm diye mi? Biliyor musun o işler senin sandığın gibi değil. O ve benim birbirimizden farkımız yok.” İkimizin de kalbi kırık ve ikimizde yaralı bir geçmişe sahibiz.

“Ne zamandır birbirinizi savunur hale geldiniz? Daha dün yalnız kaldığınızda gırtlağınızı sıkacak kadar nefret ediyordunuz birbirinizden. Şimdi mi bir kardeşin olduğunu hatırladın?”

“Evet, ve açıkçası bu kadar geç kaldığım için de çok pişmanım. Baba sen onu, sana karşı çıktığı ilk anda geçmişiyle küçük gördün ve onu olabilecek en acımasız şekilde susturdun. Sırf ona daha iyi bir hayat verdin diye onu yargılayabileceğini sandın. Ne farkım var onunla benim? Bugün yarın ben de sana karşı geldiğimde benim de yüzüme nankör diye bağırıp ben olmasam hala o akıl hastanesinin koridorlarında çürüyecektin demeyeceğini nereden bileceğim?”

“Bilemezsin,” Bakışları yüzümün her bir karesinde dolanırken aklından geçen şeylerin ne olduğu hakkında hiçbir fikrim yoktu. “Zamanı gelince diyebilirim de ama bu benim senin baban olduğum gerçeğini değiştirmiyor. Babaysam, bazı şeyleri yapmaya hakkım var. Bunun için ne ona ne sana hesap vermem. Bu ev benim sayemde ayakta duruyor.”

Söylediği şeyler öfkeyle kanımın kaynamasına neden oldu. Baba kelimesinin tanımının ne olduğunu bilmeyen birine baba gibi hissetmeyi öğretmenin ne kadar imkânsız olduğunu biliyorsam o kadar sustum. Çok sustum, çünkü o gerçekten bir baba gibi hissetmeyi bilmiyordu.

İçimde ona karşı her zaman inkâr edemeyeceğim bir minnet duygusu olacaktı, beni o akıl hastanesinden kurtarıp daha iyi bir hayat verdiği için. Elimde değildi, orada yaşadıklarımı düşündükçe ister istemez bu minnet içime çöküyordu ama bu demek değildi ki sırf hissettiğim bir minnet yüzünden yaptıklarını görmezden geleyim.

Dantes karşısında her zaman onu haklı çıkaracak sebepler arayıp durmuştum. Sonuçta o, annemin bir zamanlar sevdiği adamdı. Mutlaka onu savunabileceğim tarafları olmalıydı. Ama Dantes’le olan davamız bir yana, Tarık’a yaptıkları bir yanaydı. İki durum karşısında ona vereceğim yargı tamamıyla başkaydı.

“Bu konuda o seni affetse bile ben affetmeyeceğim.” dedim düz bir sesle. “Benim için geri dönülemez bir şekilde kalbimizi kırdın. Anladığım kadarıyla özür dilemeye de niyetin yok.”

Babam sen benimle dalga mı geçiyorsun dercesine güldü. “Ben kimseden özür dilemem.”

Dilemezdi, o yalnızca kırıp dökmeyi bilirdi. İşlediği o cinayetten sonra hissettiğim hayal kırıklığı, Dantes’in onun annemin ölümünün sebebi olduğunu söylemesi ve şimdi de bu son yaptığı şeyden sonra içim bir tuhaftı.

Sanki ona bakarken gerçek bir babaya bakıyor gibi hissetmiyordum. Dantes, bankadaki belgelerin onun hayatında yıkıma neden olacağını söylemişti. Annem o belgeleri neden saklamıştı bilmiyorum ama gerçekten de sırf bu yüzden mi ölmüştü? Bir kâğıt parçası için mi? Sebebi yanımdaki bu adam mıydı?

Her şey öyle çok karmaşık bir hal almıştı ki biri benim yerime tüm sırları çözüp önüme koysun istiyordum ama buna kimsenin gücü yetmiyordu. Merak ediyordum, babama belgeleri bildiğimi söyleseydim, tam şu anda gözlerinin içine bakıyorken o belgeleri bildiğimi söyleseydim ne yapardı?

“Merak ettiğim bir şey var,” dedi gözlerimin için bakarken. Bakışlarındaki ciddiyetten korktuğumdan kucağımda duran ellerimi birbirine kenetlemiştim. Odamın perdesi açıktı ve bu yüzden yanağının bir kısmı tamamen aydınlıkta kalıyordu fakat içimden bir ses onun ruhunun çoktan karanlığın krallığında yaşamakta olduğunu söylüyordu. “Neden davanın kapatılmasını istedin? Bunca zaman annenin katilinin bulunmasını istediğini sanıyordum.”

Bunun iki sebebi vardı, birincisi emniyetteyken bana anlatılan şeyler ele avuca sığacak şeyler değillerdi. Gerçek bir kanıt ya da uğraşa şahit olmamıştım. Dantes zaten böyle bir davanın hiç olmadığını, babamın yıllar önce kapattırdığını söylüyordu. Eğer gerçek buysa babamla emniyete gittiğimde bana büyük bir tiyatro oynanmış demekti.

Gerçi Dantes’in de söyledikleri konusunda şüphelerim vardı ama o davanın artık annemin katilini bulmada asla iş görmeyeceğini tahmin ettiğimden kapatılmasını istemiştim.

Meleğimin huzur içinde uyumasını istiyordum.

İkinci sebebi ise Dantes’e olan güvensizliklerim kadar güvenimle alakalıydı. Babamdan intikam almak istediği kadar bana annemin katilini bulacağının da sözünü vermişti. Eğer bu yolda ilerleyeceksem, yanında olmak istediğim kişi kesinlikle Dantes’ti.

Fakat buna rağmen her şey ters gidiyordu. Çünkü o gün babamla emniyete gittiğimde elime bir fotoğraf geçmişti. Bugün Dantes’in yanına gidince ona hesap sormam gereken bir fotoğraf.

“Sence de artık annemin mezarında rahat uyuması gerekmiyor mu? Dava kapanmış olabilir ama bence adalet denen şey varsa er geç gerçekler ortaya çıkar.” dedim gözlerimi gözlerinden sakınmadan. “Bırakalım da artık huzura ersin. Gerçi ben insanların yarattığı adalete de inanmıyorum. İnandığım bir adalet varsa bu kesinlikle ilahi adalet. O yüzden bu dava kapanmış olsa da adına kader mi dersin şans mı dersin yoksa yukarıdan birinin müdahalesi mi dersin bilmiyorum ama bir gün mutlaka birileri bir şey yapacak. O katil bulunacak.”

İlk kez babama karşı bu kadar kendimden emin konuşurken sözlerimin bir bir onun gözlerinde biriktiğini ve koyu bakışlarını derin bir kuyuya çevirdiğini gördüm. “Bulunur elbet,” derken dudağının kenarı hafifçe yukarı kıvrıldı. Ya bana güç vermek ister gibi, ya beni küçük görmek ister gibi. “Sen inanıyorsan eğer.” diyerek ayağa kalktığında bakışlarımda onunla birlikte yükseldi.

“Yakın zamanda Çağlar’ın yanında resmi olarak işe başlayacağının haberlerini aldım.” Bu tabi ki Dantes’in yanında durabilmem için bir kandırmacaydı. Tüm itiraz dolu bakışlarıma rağmen bir eliyle çeneme dokunduğunda sarsılan dünyamda, üzerime devrilen binlerce duygunun altında boğuluyordum.

“Bana gerçekte kim olduğunu kanıtla. Kitapların ardına saklanan küçük bir kız olmadığını biliyorum artık. Başka şeylerin de arkasına saklanma çünkü ardına saklandığın şeyler de kurtaramaz seni.” dediğinde yüzündeki gülümseme beni iliklerime kadar üşüterek genişledi. “İş hayatında yani, kızımın ezilmesini istemem.” Sert parmaklarıyla titrememesi için zor tuttuğum çenemi okşadı. “Soyadının ne olduğunu her zaman hatırla.”

Bana son kez gülümsediğinde, ellerini çenemden ayırdığında ve zafer dolu adımlarla odamdan çıktığında hiçbir şey söyleyemez halde hala oturduğum yerdeydim. Durduğum yerden herkesin sırtını görebiliyordum ama kimse bana gerçek yüzünü göstermiyordu. Ardına saklandığın şeyler de seni kurtaramaz derken ne demek istemişti?

Bir korku ya da ürkeklik bekledim ruhuma. Hatta yeterince akıllıysam bu duyguları hissetmem gerektiğinden iyi bir ev sahibi gibi onları kendime davet etsem dahi içimde korkuya dair hiçbir şey hissetmedim. Yalnızca hayal kırıklığıyla doluydum. Sebebi herkesti.

Omuzlarım yıkılmış bir nefesle yükseldi ve eğilip ayakkabılarımı giydikten sonra makyaj masasına doğru yürüdüm.

Kısacık bir an aynaya baktığımda eskisinden daha dik yürüyen ama artık daha yalnız olan bir kızdı gördüğüm.

“Yan eve mi geçiyorsun?” Alt kata indiğimde salondan bana seslenen Jülide’yi duymamla durdum ve arkamı dönerek ona baktım. Son zamanlarda güzellik uykusunu aksatmış olduğundan olsa gerek fazlasıyla çökmüş görünüyordu. Ama kendinden emin duruşunu hiç kaybetmiyordu. Koltukta otururken arkasına yaslanmış, elinde de tablet vardı. Aramızda sessiz bir ittifak var gibiydi, bir süredir kavga etmiyorduk.

“Evet,” dedim sessizce. “Son zamanlarımızı birlikte geçirmek istiyoruz.” Neden ona bir şeyleri açıklama gereği duyduğum hakkında hiçbir fikrim yoktu. Bütün bu olanların sebebi babam hakkında yazacağım yazıyı yayınlayacak kişinin o olması olabilirdi. Yeterince iyi olursa diye gayet açıkça vurgulamıştı gerçi. Ama o ve editöründen geçer not almayı başarmıştım.

Gerçi editörü bir ara benim hakkımda onda genç işi aptal bir duygusallık seziyorum demişti ama yazacağım yazıda duygusal davranmayacağımın sözünü vermiştim onlara.

“Ailesi ayrı eve çıkmasına izin vermeyecek,” Elindeki kahve bardağını dalgın bir halde salladı. “Sana ayrı kalacağınızı düşündüren buysa. Okula evden gidip gelecek.”

“Ondan değil.” Onu daha iyi görebilmek için yönümü tamamen ona döndüm ve karnımın üstünde birleştirdiğim parmaklarımla oynadım. “Sonuçta o üniversiteye gidecek, ben… benim ne olacağım belli değil. Muhtemelen sadece akşamları evde olacak ama yeni arkadaşlar edinecek ve bir yerde daha az görüşmeye başlayacağız.”

“Dışarıdan gözlemlediğim kadarıyla kopmaz bir arkadaşlığa sahipsiniz.” dediğinde hayret ettim, bana ve yaşadıklarıma dikkat ettiği bir an var mıydı ki? Bu kulağa çok imkânsız geliyordu.

“Bu ayrı kalacağımız gerçeğini değiştirmiyor.”

Jülide kahvesinden bir yudum alıp saçlarını kulaklarının arkasına sıkıştırdı. “Çok fazla tanıdığım var, pek çok sektörde.” Yumuşak ses tonu kaşlarımı kaldırmama neden oldu. “Eğer üniversiteye hazırlanırken başka şeylerle de ilgilenmek istersen değerlendirebilirsin.”

“Zaten Mir Bey’in yanında-“

“O işin düzmece olduğunu anlamadım mı sandın?” Güldüğünde şaşkınlıkla kaşlarım yükseldi.

“Anladın mı?” Boğazımı temizledim. “Yani ne demek düzmece?”

“Sen ona asistanlık falan yapamazsın. Adam bir sebepten, muhtemelen senden hoşlandığından seni hayatına çekmeye çalışıyor. Ama sen zaten farkındasın bunun. Başka bir sebepten yanında duruyorsun onun.”

“Sen bunu nereden anladın?” Şaşkınlığımı olabildiğinde gizli tutmaya çalıştım çünkü vereceğim tepki ne kadar büyük olursa o kadar doğru bir noktaya parmak bastığını anlayacaktı Jülide.

“Gözlemledim. Bir anda babanın aleyhine yazı yazmak için yanıma geldin. Bir anda annenin davasını kapattırdın. Bir anda bir adamla çok fazla vakit geçirmeye başladın. Ve işe bak ki bir adam bir anda babanın hayatına girdi ve o günden sonra babanın işleri pek yolunda gitmiyor.”

“Hayretler olsun,” dedim ama ne yaparsam yapayım beni sarsan o şaşkınlık ifadesi saklamayı başaramadım. Yine de tüm bunlar bir saçmalık gibi davranmak zorundaydım çünkü birinin bile bir şeyleri bilmesi, hatta sezmesi bile çok tehlikeliydi. “Jülide sen bu parçaları nasıl birleştirdin? Yani bu senaryoyu nasıl kurdun kafanda?”

Jülide’nin bu kadar dikkatli ve zeki bir kadın olduğunu şimdiye kadar nasıl anlamamıştım ben? Verdiği tek tepki bana gülüp geçmek oldu. “Kesin kafamda kurmuşumdur.” Gülüşü çok uzun sürmeyerek yerine kara dumanlar bırakan bir sessizliğe dönüştü. “Her ne yapmayı planlıyorsanız dikkatli olun. Beni geçtim ama sonu Tarık’a zarar verecek bir adım atarsan Lara, bildiklerimi Barbaros’a anlatmaktan hiç çekinmem.”

“Tarık’a asla zarar vermem.” dedim hemen.

“Eminim geçmişte bir yerlerde baban da aynı cümleleri kurmuştur.” dedi alaycı bir bakış eşliğinde.

Bir süre kapının girişinde dikildim. Gitmem gerektiğini biliyordum ama yapamıyordum. Sormak istediğim kişiyi sormaya hakkım yokmuş gibi bir suçluluk vardı içimde. Babamın yaptıklarının kendi kalbimde yansımaları olması kaçınılmazdı. “Ondan haber alıyor musun?” diyerek Jülide benim yerime konuyu açtığında derin bir nefes aldım.

Sesinin üzerine çöken yaşanmışlıkların ağırlığını ben bile hissetmiştim. Bir anneydi nihayetinde, onunla konuşurken kızamayacağım tek konu buydu. Aramızda sessizlikten inşa edilen bir duvar yükseldi ve o duvarı hüzünle aldığım nefesler yıktı. Ama o yıkım bile beraberinde yeniden uzun bir sessizliği getirdi. İnsanın kelimeleri tükendiğinde medet umduğu sessizlik de ona ihtiyaç duyduğu cevabı vermezdi.

“Sen annesinin.” diye mırıldandım çantamın kulpunu sıkarak. Jülide kafasını kaldırıp bana baktı. O an yerdeki parkeleri incelemek daha çok işime geldiğinden başımı eğdim. “Eğer geri dönerse bundan ilk senin haberin olur.”

“Öyle mi?” Jülide’nin sesinde umutsuz bir sorgulama vardı. Oğluna olan özlemini çok derinden hissediyorum. “Nedense bana hiç öyle gelmiyor.”

Söylediği şey üzerine başımı kaldırıp ona baktım. “Neden?” diye sorarken belki bininci kez acaba babamla evlenmeden önce nasıl bir hayatı vardı diye düşündüm. O günkü kavgada duyduklarıma bakılırsa oldukça zor bir yaşamın içinden çıkmış olmalıydılar. Şimdiki yaşamlarının da zor olduğu bir gerçekti ama babamdan önceki Jülide nasıl bir insandı, merak ediyordum açıkçası. Ama bunu hiç sesli bir şekilde dile getirmemiştim. Çünkü bunu eğer birinden öğreneceksem o kişi Jülide olsun istememiştim. Bu, bizzat öğrenmek istediğim kişinin geçmişine hakaret olurdu.

Geri döndüğünde belki… belki Tarık bana kendisi anlatırdı. Ben onun geçmişini yakmış olmama rağmen. Yapar mıydı bunu? Bilmiyordum ama kardeşi kadar sırdaşı da olmak istediğimi biliyordum.

“Gitmeden önce benden çok sana yakın olduğunu düşünüyorum.” dedi Jülide. “Çok daha farklı şartlar altında büyüyebilirdiniz.” Başka bir şey söylemeyeceğini belli eder gibi önüne döndü ve tekrar tabletine gömüldü. Çok farklı şartlar altında…

O gece, Tarık’ın gidişinin ardından evde ilkinden daha büyük bir kavga çıkmıştı. Jülide babamın odasına girerek her şeyi dağıtmış ve büyük olay çıkarmıştı. Neden aynı şeyi Tarık varken yapmadı büyük bir muammaydı. Sanki babamla aralarında olanları oğlunun görmesini istememiş gibi ilk an sessiz kalmış ve o gider gitmez ortalığı birbirine katmıştı.

Evden çıktığımda yine enerjim tam anlamıyla düşmüştü. Omuzlarımı dik tutmaya çalışsam da yıkık biri olarak yan evin bahçesine girdim ve kapıyı çalmadan direkt arka bahçeye yöneldim. Mihri’yi nerede bulacağımı çok iyi biliyordum. Son günlerde hep yaptığımız gibi o, havuzdaydı. “Bugün de mi yunus balığısın?” diye seslendim havuzda akrobatik hareketler yapmaya çalışan arkadaşıma. Havada rüzgâr vardı, üşümüyor muydu bu kız?

Sesimi duyduğunda suyun altına daldı ve uzun saçlarının geri yatmasına dikkat ederek saniyeler içinde çıktı. “Piranayım bugün.” dedi öfkeyle. “Herkesi ısırabilirim.”

Aklıma Jülide’nin söyledikleri geldi. “Ayrı eve çıkmana izin vermediler değil mi?” diye sordum.

“Evet!” Resmen kükrüyordu, suları yumrukladı. “Gelmişim kaç yaşıma hala üniversiteye evden gidip gelecekmişim. Ne var yani kendi evime çıksam. Sanki her gün oğlan atacağım da eve.” dediğinde kaşlarımı kaldırarak ona baktım. “Tamam her gün olmaz da…” dedi mırıltıyla. “Arada bir Kayra’yı-“

“Mihri.” Ona uyarı dolu bir bakış atarken gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırdım. Açık arazideydik ve duyulma ihtimalimiz çokça fazlaydı. “Tamam ya.” dedi hüzünle. “Hadi, gel şöyle yanıma otur.” diyerek havuzun kıyısına doğru yüzmeye başladı. “Bak, geleceğin zamanı mükemmel hesaplayarak bize meyve suyu hazırlattım.”

Havuzun kıyısına ilerledim ve ona en yakın şezlonga oturdum. Mihri meyve sularından birini bana uzattı ve ben onun siyah renk mayosuna kaşlarımı kaldırıp bakarken cilveyle gülümsedi.

Son günlerimizin çoğu bu havuzun başında geçmişti. O, yazın keyfini çıkararak yüzebildiği kadar yüzmüş, ben de bol bol okumuştum.

“Ee anlat bakalım Çağlar Beyler nasıllar ne yaparlar?”

“İyiler hoşlar sizleri sormalılar.” Gözlerimi devirerek güldüm. Mihri’ye Dantes’ten biraz bahsetmiştim elbette ama onu sadece babamla ortaklık yapacak biri olarak tanıyordu. Fazlası hakkında henüz bir fikri yoktu. Bir de birkaç kez görüştüğümüzü itiraf etmek zorunda kalmıştım.

“Beni değil seni arayıp sormazlar mı sık sık?”

“Delinin zoruna bak ya.”

Mihri bir anda havuza vurup üzerime su fırlattı ama denk getiremedi. “Bir kere de kabullenin arkadaş.” dedi. “Adam yakışıklı, takım elbise giyiyor, seni görmek için bahaneler yaratıyor ama zoru olan deli ben oluyorum. Kabullen kardeşim kabullen, dolabında adamın ceketini saklayan ben miyim?”

“Sana ne be!” diye parladım. “Elinden gelse Kayra’yı eve kapatacaksın sen de.”

“Ne bağırıyorsun kızım? Bir erkek için yapabileceklerimizi mi yarıştıralım? Oluur.”

“Mihri ya.”

“Sen bana bi işin aslını anlatsana, asistanlık falan hikâye. Neler çeviriyorsun sen o adamla? Tanıştığın günden beri çok düşünceli davranıyorsun.” Beni çok iyi tanıyan arkadaşım tabi ki asistanlık yalanını yutmamıştı. Gerçi Jülide de yutmamıştı, demek ki dışarıdan bir haltlar karıştırdığımız çok belli oluyordu.

“Sonra anlatayım olur mu?”

Durumların hiç de onun sandığı gibi olmadığını söylemek istiyordum ama gerek benim içimde tutmak gerekenler gerek Mihri’nin bu konuda şüpheci oluşu susmama neden oldu.

“Baksana,” dedi havuza dalmış bakışlarımı yeniden kendine çevirerek. Suyla ıslanmış ama güneşin altında çabucak kuruyan yüzü kederle gölgelendi. “Babamın dediğine göre, baban yaptıklarından pişmanmış sanırım.”

Yaptığımız konuşmadan sonra bana hiç öyle gelmiyordu. Konuşmasaydık bile bu konuda tereddütlerim olurdu. “Yaptığı şeyin affı yok, Mihri.” dedim kırgınlıkla. “Sen olsan babanı affedebilir miydin?”

“Affedemezdim ama… babam nihayetinde. Ne bileyim, ne zaman gözlerine baksam gözlerim dolardı. Bir daha kolunun altına sığınamazdım, belki baba bile diyemezdim ama böyle de temelli çekip gidemezdim.”

“O temelli gitmedi.” Gitmek kelimesi bir kez daha hayatıma keskin pençelerini saklamışken gelmek eylemine sıkı sıkıya sarılmak istiyordum. “Geri gelecek biliyorum. Mutlaka döner o.” Mihri ile birbirimize bakarken gözlerime anılardan sızan yaşların izleri sindi. “En azından babasından kalan son hatırayı almak için döner ama mutlaka döner. Temelli gitmez, değer verdiği şeyleri arkasında bırakmayacağını bilecek kadar iyi tanıyorum onu.”

“Lara…” Mihri’nin sesi çok yumuşaktı. “Kaç gün oldu gideli, kimse ondan haber alamıyor.”

“Siz onu tanımıyorsunuz.” dedim. Hala avuç içime bıraktığı öpücüğün anısını silip atamamışken ellerimi yumruk yapıp göğsüme bastırdım. “Mutlaka geri dönmek için sebepleri vardır.” Günlerdir aynı şeyleri sayıkladığımdan olsa gerek arkadaşım yalnızca sessiz kalmakla ve bana anlayışla bakmakla yetindi. Daha sonra o da hüzünle yeniden kendini havuza attı ve dünyanın ne kadar ne kadar berbat bir yer olduğuna dair yüksek sesli hakaretler yağdırırken yüzmeye devam etti.

Tarık yokken günlerimin çoğunu yazarak geçirmiştim. Temmuz ve ağustos sayısını kaçırsam da eylül ayına yaklaşırken vaktimi iyi değerlendirmiştim ve yeni sayısı için Lux’a Kimsenin Bilmediği Yollar adında bir yazı yollamıştım. Kerem tam anlamıyla mest olmuştu. Bir kez daha hayattaki en büyük başarımın o dergiye kabul edilmek olduğunu düşünüyordum.

Telefonumu çıkarıp saati kontrol ettiğimde bir olmak üzereydi. Ekranda bir mesaj bildirimi gördüğümde hemen açtım ama Dantes’ten değildi. Zaten bana pek yazmıyordu bu aralar. Yazdıklarıma da çok geç cevap veriyordu. Bugün sana geleceğim diye attığım son mesaj hala görüldü almış halde duruyordu. Ne zaman geleceksin, ben şurada olacağım oraya gel ya da ben seni almaya gelirim gibi dönüşler olmamıştı. Dantes’in böyle davranması garipti.

“Hala sana görüldü mü atıyor?” Mihri’nin sesini duyduğumda başımı telefondan kaldırdım ve yavaşça aşağı yukarı salladım. Yeniden havuzun kenarına gelmiş ve kenarda duran meyve suyu bardağını yudumlamaya başlamıştı. “Bence ne yapmalısın biliyor musun? Onlara soğuk davranmalısın?”

“Soğuk mu?”

“Hı hı. Soğuk ve sert.”

“Sert mi?”

“Hı hı. Soğuk, sert ve aksi.”

“Aks-“

“Başlayacağım ama. Nesini anlamıyorsun Lara. Sert olmalısın onlara karşı, her anlamda çok sert.”

“Ama birine böyle davranmak çok kırıcı.” dedim kaşlarımı çatarak.

“Benim güzel arkadaşım. Herkesin kalbi senin ki gibi yumuşak değil ki. Sen bana kulak ver. Erkeklere biraz soğuk yapıp trip atınca bu kez onlar senin peşinde koşmaya başlar. Tarık için de Mir Bey için de geçerli aynı şey. Yüz verme. Burun kıvır, yanlarında ol ama onlara sen istemedikçe sana ulaşamayacaklarını göster. Bak bakalım o zaman kim kime görüldü atıyor.”

Söylediği şey bana biraz yabancı geliyordu. Ben duygularımı içimde saklayan biri değildim ki. Hemen yanımdakine kendimi açmak ve içimdekileri gösterme isteğim olurdu. Bu yüzden Dantes’e hissettiğim yakınlığı ya da Tarık’a yeni yeni hissetmeye başladığım kardeşlik duygusunu içimde tutamamıştım. Fakat Mihri de bir yerde haklıydı. Benim aksime ikisi de hiçbir zaman benim kadar açık yürekli olmamıştı.

“Ne yapacağım peki?” diye sordum tereddütle.

“Aslında sen küçükken çok yaramazdın, yine o zaman ki gibi yaramaz olsan yeter bence.” dediğinde arkadaşım o günleri hatırladığından olsa gerek üstüme sular fırlatarak gülmeye başladı. “Radyo atmıştın bir keresinde kafama ya radyo. İnsan değildin kızım sen o zamanlar. Adeta vahşi ve yırtıcı ruhunla ortalığı birbirine katıyordun.”

“Yaa hatırlatmasana.” Küçükken yaptığım yaramazlıkların çoğunu şimdi utançla anarken ellerimi yüzüme kapattım. Bugünlerde, o günler hakkında keyifle konuşabiliyordum ama düşününce küçükken o kadar aksi olmamın sebepleri yaşadıklarımdı. O kadar çok şeyi küçücük halimle tek başıma kaldırmaya çalışıyordum ki bu çabalarım dışarı öfke olarak çıkıyordu. Korkuyordum bir kere, bana yaklaşan kim olsa zarar verecek korkusundan aksi kişiliğime bürünüyordum.

“Şimdi sen bugün Mir Bey’i ziyarete gideceksin değil mi? İlk yapman gereken beyefendinin sorularına cevap vermemek. Soruya soruyla karşılık ver ve merak duygusunu asla gideremesin. Sonra asla yanında yumuşama, öfkeli davran kır dök boş ver toparlanır sonra. Peşinden koştur biraz.”

“Bunu bana söyleyen de erkek arkadaşını eve kapatmak isteyecek kadar saplantılı bir aşık.”

“Ya kızım sen benim saplantılı zihnimle kendininkini bir tutma. Benim sevgilim beni böyle kabullendi artık, sen Mir Bey’le nasıl baş edeceksin onun yollarını ara.”

Açıkçası Dantes ile nasıl baş edeceğimi hiç bilmiyordum. Birkaç gün önce bilinmeyen bir numaradan bir mesaj gelmişti, kaydedince fotoğraftan Ateş olduğunu anlamıştım. Yolladığı fotoğraf Dantes’e aitti ve altına da, adama ne yaptıysan geri al çünkü az önce basketbol potasını kırdı diye not düşmüştü.

Mihri havuzda kendi dalış rekorunu kırmaya çalışırken yeniden o fotoğrafı açtım. Fotoğrafta Dantes’i ilk kez beyaz bir tişörtle görüyordum. Potayı çevreleyen tellerin yanında duruyordu. Elini tellere yaslamış ve başını da biraz eğmişti. Saçları terden sırılsıklamdı, nefes nefese kaldığı belli oluyordu ve diğer elinde bir telefon tutuyordu. Başını eğmiş, gergin bir yüz ifadesiyle telefona bakıyordu.

Acaba Dantes telefonda neye bakıyordu o an? Neden öfkeliydi son zamanlarda, neden benimle konuşmuyordu? İki parmağımı kullanarak fotoğrafı yakınlaştırdım ve yüzüne daha yakından baktım. Dağılmaya yakın görünüyordu. Ne yaparsa yapsın içindeki öfkeyi atmayı başaramayan bir adamın sertliği vardı aynı zamanda yüzünde. Beni neden görmezden geldiğini bilmiyordum ama bildiğim bir şey varsa o da kendimi tam anlamıyla terk edilmiş gibi hissettiğimdi.

Duayeri apartmanının önüne motorumu park ederken buraya motorla gelmemin çok yanlış olduğunu düşündüm. Çok üşümüştüm, her yerim buz gibiydi. Uzun zamandır buraya gelmediğimden kendimi çok tuhaf hissediyordum. Yaşanmışlıkların bıraktığı izi silebilmek için bir silgiye sahip olsaydım sanırım burada yaşadığım hiçbir şeyi silmek istemezdim. Burası, Dantes’in dünyasıydı.

Dantes’in kapısının önüne geldiğimde çok tedirgindim, avuç içlerimi elbiseme sürttüm, saçlarımı çabucak düzelttim ve zile bastım. “Evet, hadi aç kapıyı.” diye mırıldandım yerimde duramazken. Hatta kapı deliğinden ben olduğumu daha rahat görebilsin diye ayak parmaklarımın ucunda bile yükseldim. “Ben geldim işte.” dedim ellerimi küçük deliğin önünde sallarken. “Açsana ya.”

Ama ben orada kapının açılmasını beklerken hiçbir hareketlilik olmadı. Yavaşça parmaklarımın üzerinden indiğimde çok moralim bozulmuştu. Kulağımı kapıya dayayıp içeriden ses geliyor mu diye dinlemeye çalıştım. “Müsait mi değilsin de beni kapıda bırakıyorsun?” Sessizlik uzayıp giderken burnumdan soludum. “Cevap verseydin o zaman mesajıma gelme diye!”

“Lara?”

Bir anda adımı duyunca irkilerek arkamı döndüm ve afallamış bir yüz ifadesiyle, karşımda duran Ateş’e baktım. “Çağlar’a mı çemkiriyordun sen?” diye sordu tek kolunu keyifle kapı pervazına yaslayarak.

“Ne münasebet. Kapıyı çaldım da ben, açan olmayınca endişelendim acaba başına bir şey mi geldi diye.”

“Uğraşma Lara’yla Ateş.” Koridorun diğer ucundan Mavi’yi kucağında taşıyan Evren’i gördüm.

“Gördünüz mü?” dedi Mavi annesinin kucağından yere zıplayıp bana doğru koştururken. Babasının yanından sıyrılıp hızlıca dışarı çıktığında çıplak ayakları beton zemine basmasın diye hemen eğilip onu yakaladım ve o, kıkırdayarak kollarını boynuma doladı. “Mutlaka geri geleceğini söylemijtim size.” Sonra sıcak avuç içlerini yetişkin biriymiş gibi yanaklarıma koyup benimle göz göze geldi. “Sen yokken bir daha geleceğine inanmıyorlardı biliyor musun? İddiaya bile girdiler!”

“Kızım,” Evren’nin yumuşak sesi hemen araya girdi. “Hani bunlar sır olarak kalacaktı?”

Mavi gülerek annesine baktı. “Sırlar sadece yabancılardan saklanır dedin ya anne.” dedi. “Lara yabancı değil ki. Ona da bizim pastamızdan verdik. Arkadajım artık o benim.”

Demek ki önceki gelişimde tavrımı epeyce belli ettiğimden daha gelmem diye düşünmüşlerdi. Buna pek şaşırmadım. Mavi’nin ellerimin altında heyecandan kızarmış yanaklarının bembeyaz una bulandığını görünce güldüm. “Siz yeni bir pasta tarifi mi deniyorsunuz?” Başparmaklarımla yumuşak olmaya özen göstererek Mavi’nin yumuşak yanaklarını temizledim. Her hareketimde hızlıca başını çeviriyor ve parmaklarımı ısırmaya çalışıyordu.

“Hayır, ben kurabiye adam yapmak istedim.” dedi Mavi kıkırdayarak. Dişleri tazmanya canavarı gibi hareket ediyordu. “Yarın anasınıfına başlayacağım. Sınıf arkadajlarım olacakmıj orda, onlara kurabiye insanlar hediye etmek istedim. Öğretmenime de kocaman bir pasta yapmak istedim ama annem ilk günden okula o kadar çok jey götürülmez dedi. Niye öyle dedi ki, götürürdüm ben. Çok seviyorum çünkü hepsini.”

Daha tanımıyorken bile öğretmenlerini ve arkadaşlarını bu kadar içten sevebiliyor olması onun ne kadar güzel bir kalbi olduğunun kanıtıydı. Şüphesiz ki bu tatlı kızın kalbinin bu kadar güzel olmasında karşımda duran çiftin de büyük payı vardı. Onların kızlarına olan sevgisi her seferinde beni ağlatacak seviyeye getiriyordu.

“Demek okula başlayacaksın.” Dişlerinden güç bela kurtardığım parmaklarımla saçlarını okşadığımda Mavi uzanıp pat diye burnumun ucunu sıktı. “Babam yapıyor bazen bana, çok komik oluyor.” deyip tuttuğu gibi de bırakıverdi. “Senin burnun da benimki gibi küçük.”

“Evet hanımlar,” dedi Ateş. “Kapı önünde durup hokka burunlarınızı kıyaslamanızı izlemek ne kadar keyifli olsa da kapı önündeyiz nihayetinde. İçeri gel diyeceğim Lara ama eminim Çağlar’ı görmeyi daha çok istiyorsundur.”.

“O nerde?” diye sordum, Mavi sorum üzerine yanaklarımı daha çok sıkıp “Promaja’da.” dedi.

Güldüm. “Promaşa mı?”

“Hayır Lara,” dedi Mavi somurtarak. Ateş ve Evren aynı anda kahkaha attıklarında Mavi’de gülmeye başladı. “Bu sefer ki gerçekten Promaja.”

Promaja olduğunu elbette biliyordum ama Mavi’yle şakalaşmadan duramamıştım. “İstersen seni götüreyim onun yanına.” dedi Ateş.

“Hayır, hayır, lütfen keyfinizi bozmayın. Adresi bana verin, öncekinde Fırat götürdü ama adresi aklımda kalmamış. Yoksa ben giderim.”

“O halde Fırat götürsün yine yalnız gitme. Bizim bir kat alt dairemizde oturuyor. Eminim seni geri çevirmez.”

Kollarımdan yere inen Mavi, annesinin yanına giderken daha fazla vakit geçiremeyeceğimiz için üzgün görünüyordu. “Seni bu kadar seveceğimi bilseydim Mir’e daha erken getirttirirdim.”

“İnternetten Lara sipariş veriyoruz çünkü.” dedi Ateş gülerek ve Evren yavaşça karnına vurunca susmak zorunda kaldı.

“Fırat götürsün dedin ama, o bana biraz şey davranıyor Evren,” Söyleyeceğim şeyleri nasıl ifade edeceğimi bilemediğimden dudaklarımı ısırdım. “Siz gibi değil işte, nasıl desem… sinek gibi beni duvara yapıştıracak diye korkuyorum.”

Evren’in anne şefkatiyle dolu bakışları bana güven vermek ister gibi sıcaktı. “Fırat herkese karşı öyle Lara ama yaptıkları sadece diliyle sınırlıdır. Konuşur ama ısırmaz. Söylediklerinin canını sıkmasına izin verme, onun dışında sana bir zararı olmaz. Hatta gözün kapalı güvenebilirsin ona.”

Ona gözüm kapalı güvenebilirdim ama son seferde gözleri kapanan ve yanımda baygın halde uzanan o olmuştu. Ateş’le göz göze geldiğimizde bunu hatırladığımı fark etti ve boş ver dercesine elini salladı. Kaşlarımı kaldırarak öyle mi dercesine başını salladım. Sanki her gün başlarına böyle olaylar mı geliyordu da alışkınlardı?

Fırat’ın kapısına geldiğimde onunla yüz göz olacağımdan ise büsbütün huzursuzdum. Ziline uzandığımda içeriden bağrış sesleri gelince durdum, elim havada asılı kaldı. “Hala duygusuz bir duvardan başka bir şey değilsin.” dedi ağlamaklı bir ses. Kaşlarım çatıldı, çok az duymuş olsam da bu sesin Nil’e ait olduğunu hemen anlamıştım.

“Ne olmasını bekliyordun ki?” Nil’in aksine Fırat’ın sesi çok rahat ve kayıtsızdı. “Bunu bilerek yanımda kaldığını sanıyordum.”

“Hayatımda senin kadar katı bir kalbe sahip birini görmedim biliyor musun?” dedi Nil. “Taş olsaydı karşımda, benim sana yaptıklarımdan sonra kalbi atmaya başlardı.”

“Sanırım bu, değişeceğini düşünerek yanında kalıyorum demekti. Boşuna hayal kuruyorsun.” dedi Fırat. “Ben buradayım, sen oradasın, kapı da orada. İşine nasıl geliyorsa.”

“Her seferinde beni kırıp şu kapıdan yolluyorsun.” Benim önümde durduğum kapıdan bahsediyorlardı. Burada olmamalı, bunları duymamalıydım. Telaşa düşmüşken sağa sola bakınıp ne yapacağımı bilemedim. Gidip sonra mı gelmeliydim? Kavgalarının bitmesini mi beklemeliydim?

“Sen de her seferinde kırılacağını bilerek geri geliyorsun güzelim.”

“Bu seferki sondu.”

“İyi geceler Nil. Ya da daha doğrusu.” Fırat’ın ses tonu alaycıydı. “Yarın gece görüşürüz.”

Önümde kapı süratle açıldığında afallamış bir halde kalakaldım. Nil, gözleri yaşlı bir halde kapıda belirdi. Üstü başı fazlasıyla dağılmıştı. Kızıl saçları perme perişan, makyajı da akmıştı. Ve kıyafetleri, kıyafetleri… Üzerinde yalnızca bir gömlek vardı ama ona ait olamayacak kadar büyüktü. Sanırım Fırat’a aitti. Kollarının arasında ise sıkı sıkıya tuttuğu kıyafetler ona ait olmalıydı.

Kapının önünde ona yakalandığım için çok mahcup olmuştum ama o benim orada olmamı hiç dert etmedi. “Sonra görüşürüz, Lara.” diyerek koşarcasına evden çıkıp karşı daireye girdiğinde açık kapının önünde kalakaldım. Oda mı burada oturuyordu? Neydi bu? Bir çeşit konuşlanma türü falan mı? Apartmanı üs haline mi getirmişlerdi yani?

“Vay vay vay,” Fırat’ın sesini duyduğumda bakışlarımı Nil’in kapısından çekip önüme döndüm. Fırat dudaklarının arasında bir sigara varken kolunu rahatça pervaza yasladı. Onun da tıpkı Nil gibi saçı başı dağılmıştı. Göz göze geldiğimiz ilk andan hemen sonra bakışlarımı çabucak yere indirip ondan kaçırdım çünkü belden üstü çıplaktı. “Kimleri görüyorum burada. Ne o Küçük Hanım, inzivanıza son vermeye mi karar verdiniz?”

“Yalnız kalmaya ihtiyacım vardı.” Ayakkabımın ucuyla beton zemine tık tık vurup sesin yankılanmasına neden oldum. “Bu konu hakkında seninle konuşacak değilim.”

İçtiği sigaranın kokusu burnuma ulaştığında başımı öte yana çevirdim. “Zaten konuşurken yüzüme bakılması taraftarıyım.”

“Üstünde bir şey yok, bakmam sana.” Bir adım geri çekilip kapıdan daha da uzaklaştım. “Mir evde yok. Ateş dedi ki o Promaja’daymış ve-“

“Ve seni oraya götürecek şanslı kişi de benim öyle mi? Yine?”

“Müsait değil gibisin. En iyisi ben kendim-“

“Bekle beni.” Fırat sözümü kestiğinde göz ucuyla doğrulduğunu ve ağır adımlarla içeri girdiğini gördüm. “Kendisi gidecekmiş. Sanki ilk gidişinden ders almadı da…”

“İlk gidişimizde olanların sebebi sendin.” diye seslendim içeri doğru.

 “Bunu birisi bir daha yüksek sesle söylerse alev çıkarana kadar kafasını duvara sürteceğim!” diye bağırdı içeriden öfkeyle.

Uyarısını dikkate alarak başka bir şey söylememenin daha sağlıklı olacağına karar verdim.

Gitmesinin üzerinden çok geçmeden üzerine geçirdiği bir tişört ve deri ceketle kapının önünde belirdi. Boyu uzun, bedeni fitti. Çıplakken bakışlarımı hemen kaçırmış ama karnında sayısız küçük yara izleri de görmüştüm. Şaşırmam mı gerekiyordu bilmiyorum ama bedeninde gördüğüm yaralar beni hiç şaşırtmamıştı. Daha önce çokça kavgaya girmiş olmalıydı. O ayakkabısını giyip kapısını kilitlerken ben de asansörü çağırdım ve yaklaşık üç dakika sonra onun arabasına binip ve yola koyulduk.

“Şu Promaja, nasıl bir yer tam olarak? Yani geceleri neler yapılır?”

“Klasik bir bar sayılır.” Tek eliyle direksiyonu tutarken diğeriyle sigara paketinden bir tane çıkarıp dudaklarının arasına koydu. “Yenilir, içilir, öpüşülür, sevişilir.”

“O kadar ayrıntıya ne gerek vardı.” Fırat sigarası dudaklarındayken kıs kıs güldü ve ben de bakışlarımı cama çevirip hava gelsin diye bir karış kadar aşağı indirdim. Arabayı çok hızlı kullandığından camdan esen rüzgâr kamçı gibi suratıma çarptığında ürperdim.

“Tabi, Küçük Hanım ayrıntıları bilir. Hayatında ilk kez bara gitmiyor ya.”

“Yoo,” dedim, parmaklarımı camda birkaç kez tıklattım. “İlk kez gideceğim.”

“Sen onu benim külahıma anlat.”

Söylediği şey üzerine yol manzarasını izlemeye son verip ona döndüm ve şüpheci gözlerle yanımda oturan adamı baştan aşağı süzdüm. “Bir şey mi biliyorsun Fırat? Bir şey mi ima ediyorsun?” Dantes’in geçmişimde bıraktığı izleri bildikten sonra yapılan hiçbir imayı görmezden gelmemem gerektiğini öğrenmiştim.

Fırat cebinden bir çakmak çıkarıp dudağının arasındaki sigarayı tutuşturmaya çalışırken yarım ağız gülümsedi. “İmalarla işi olan bir adam mıyım ben? Şu camı kapat, esiyor.” dedi sigarasını tutuşturamayınca.

“Bilmiyorum Fırat,” Camı kapatmazken kollarımı göğsümde kavuşturmayı ve kaşlarımı kaldırarak ona bakmayı tercih ettim. “Nasıl bir adamsın sen? Alt etmesi zor değilsin onu anladım. Sen yanımda mışıl mışıl uyurken enseme bir silah dayandı benim nihayetinde.”

“Hay ben senin…” Sigarasını yakma çabalarına gülecektim ama o direksiyonu tutmayı bıraktı ve elini sigarasına siper ederken arabayı bir anda kendi haline bıraktı.

Korkuyla nefesimi tuttum ve gözlerimi kocaman açarak ona baktım. Fırat’ın umurunda bile değildi, yavaşça sigarasını tutuşturdu, çakmağı cebine koydu, sol eline sigarasını alırken sağ eliyle direksiyonu yeniden tuttu. “Adamın böyle aklını alırlar.” dedi rahatça arkasına yaslanırken. “Kasma kendini, en fazla şarampolden uçardık.”

“Dengesiz.” Sigara dumanı uçsun diye camı daha çok indirdiğimde ona sert bir bakış attım. O da gülerek kendi tarafındaki camı sonunda kadar indirdi ve bir eliyle sigara içerken arabayı kullanmaya devam etti.

“Sordun ya az önce nasıl bir adamsın diye.” diyerek dikkatimi yeniden ona vermeme neden oldu. Yüzü bıçakla bilenmiş gibi keskin, teni ise hafif kavruktu. Şu an sakalları olmadığı için yüzünün sertliği daha çok ortaya çıkmıştı. Onun saçları da Dantes’inki gibi simsiyahtı. Ama Dantes’e baktığımda, özellikle takım elbisesinin içindeyken o beyefendi havasını alabiliyordum fakat Fırat’ta gerçek anlamda serserilere yakışacak bir hava vardı. “Dünyadaki en tehlikeli iki insan türü hangisidir bilir misin Lara?”

Güldüm. “Kadınlar ve erkekler?”

Güldü. “Sanki üçüncü bir seçenek varmış gibi değil mi? İnsanların en tehlikelileri saplantılı bir şekilde bir amaca odaklananlar ve hiç amacı olmayanlardır. Saplantılı bir amacı olan birini zaten tanıyorsun.” dediğinde bana imalı bir bakış attı. Dantes’i kast ettiğini anlamamak için aptal olmak gerekirdi. “Ve hiç amacı olamayan biri de tam yanında duruyor.”

Hiçbir amacı olmayan… Esen rüzgâr saçlarımı birbirine kattığından ve üşüdüğümden camı yukarı kaldırdım, kafam karışmış bir halde ona baktım. “Çok saçma.” dedim söylediği şeyi herhangi bir mantık çerçevesine sığdıramayarak. “Yani bu hayatı hiç amacın olmadan mı yaşıyorsun?” Onu daha iyi görebilmek için yüzüme gelen saçlarımı geri ittim.

“Saçma değil, emin ol etrafında gerçek bir amacı olmayan o kadar çok insan vardır ki. Benim farkım yalnızca bunu dile getirebilecek kadar açık yürekli olmam.” İlk kez Fırat’ın yüzünde alaydan ziyade bir keder gördüm ama bu kederi o kadar çabuk silip attı ki acaba ben mi kafamdan uyduruyorum diye düşünmeden edemedim.

“Çocukken önüne seçenekler sunulur değil mi? Kendini keşfedersin, ne yapmak istediğine, neyde iyi olduğuna karar vermeye çalışırsın ya da şanssız bir kesimdeysen eğer itilirsin kakılırsın, dayak yersin belki. Kendini keşfetmek? Karnını bile zor doyururken gerçek bir hayat gayesine sahip olmak mı? O zamanlar bu kulağa çok komik geliyordu biliyor musun?”

Elbette herkesin yaşantısı ve yaşamlarının onda bıraktığı izler farklıydı. Çocukluk dediği andan itibaren Fırat’ın aslında kendi geçmişinden bahsettiğini anlamıştım. Yani aslında kısa bir an gün yüzüne çıkardığı kederi de gerçekti. “Ama acılara rağmen insan kendini tanıyabilir.” dedim sessizce.

Kendi hayatımda beni ben yapan şeylere olan bağlılığımı düşündükçe insanın ona iyi gelecek hiçbir şeye bağlı olmama ihtimali gözüme oldukça hüzünlü görünmüştü.

“Evet, hala tanıyacak bir kendi kaldıysa.” Çok iradeli biri olmalıydı ki sesine de yüzüne de kederini yansıtmıyor, yansıtsa da kolayca silebiliyordu. Bu yüzden gözleri bana döndüğünde kelimeleri ağır olmasına rağmen bakışlarında hafiflik gördüm.

Kendime doladığım kollarımı görünce üşüdüğümü anladığından olsa gerek sigarasından uzun bir nefes çekip bitmesini beklemeden açık camdan dışarı fırlattı ve pencereyi kaldırarak dünyanın gürültüsünü tamamıyla dışarıda bıraktı. “Ya da onu bu hale getiren insanları çeker vurur ve öylece ortada kalıverir. Amaçsız, leş gibi bir geçmişle ama tamamen geleceksiz. Amaçsız biri Lara, verdiği zararları umursamaz.”

Korkunç şeyler anlatıyordu bana, bir kere daha onun yanında neden bu kadar tedirgin olduğumu hatırlatacak türden şeyler. Bir insanı çekip vurmaktan bu kadar kolay bahsetmesi mesela, ben kan görmeye bile dayanamazdım hâlbuki. Ölüm ise bambaşka bir şeydi. “Senin böyle biri olduğunu mu söylüyorsun?”

“Öyle biri olmam gerekti. Küçükken bir amacım vardı, bana hayatı zehir eden alkolik bir babayla büyüdüm. Açıkçası o zamanlar tek amacım onu yok edebilmekti. Belki bunu ben yapamadım ama başkalarının yapmasını sağladım. Korkmana gerek yok,” dedi şoke olmuş bir biçimde ona baktığımda.

“Masumlarla bir derdim yok. Babamın esaretinden kurtulduktan sonra yapacak hiçbir şeyim kalmamıştı. Kulağa çok tuhaf geldiğini biliyorum fakat zincirlenmiş bir köpek gibi büyüdükten sonra biri seni saldığında yine de hiçbir yere gidesin gelmiyor. Alışıyorsun çünkü. Sanırım bana da olan buydu. Yalnızca karnımı doyurabileceğim kadar para kazandığım, ölümün kıyısındaki işlerde çalışıp durdum. Bir an bile ölme korkum olmadı. Yaşamanın ya da ölmenin benim için bir farkı yoktu.”

Yüzündeki umursamaz gülümsemeyle bana hayat hikâyesini anlatan adama baktım. Şimdiye kadar bana karşı en açık sözlü olan hep oydu. Sanırım kendi yaşadıklarını anlatırken de bir şeyler saklamaya gerek duymuyordu. “Ama böyle bir hayat nasıl geçer?” diye sordum. Amaçsız, öylesine bir hayat… Düşünemiyordum.

“Senin hayatın acılarınla nasıl geçtiyse öyle.” dedi, bu yapabileceği ve benim reddedemeyeceğim en makul açıklamaydı.

“En sonunda da madem kimseye hayrım dokunmuyor en azından ülkeme hayrım dokunsun deyip asker oldum, sicilimi temiz tutmayı başarmıştım. Bu da bir amaç sayılmazdı gerçi benim için. Ölene kadar birilerinin işine yarayayım istiyordum o kadar.”

“Yani sen hiçbir şey hissetmeden mi yaşıyorsun? Yaptığın şeylerin ya da hayatında olan insanların senin için bir anlamı yok mu?” Şaşkınlıktan kelimelerimi zar zor bir araya getiriyordum. “Ama Nil var hayatında, gördüğüm kadarıyla yani. Ona rağmen mi?” Zaten Nil’in Fırat için onların yanında olduğunu, ona olan bakışlarından anlamıştım.

“O iş nasıl oldu ben de hala anlayabilmiş değilim. Bir zamanlar izbe bir barda fedailik yapıyordum. Olay çıkaranları falan dövüyordum arada, iyi geliyordu.” diyerek güldü. Ellerini saçlarına daldırarak şöyle bir geri savurdu ve bakışları yoldayken konuşmaya devam etti. “Sonra bir gün o leş gibi ortama bir ceylan düştü. On sekiz yaşına yeni girmiş, narin, güzel ve zengin. Muhtemelen baskıcı babasına inat olsun diye yalnızca bir kereliğine öyle bir mekâna geliyor.”

Nil’den bahsederken sesi yumuşamıştı ama yine de yüzünden o umursamaz ifade silinmiyordu. Konuşuyordu ama sanki gerçekten de hissetmiyordu.

“Ama o mekânlarda öylelerini bırakmazlar. Birkaç kişi kızı sıkıştırınca kendini kahraman sanan fedai de kızı kurtarır. Onun için her zamanki işlerinden biridir aslında. Yani kızdan etkilendiği falan yoktur. Fakat onun aksine kız onu kurtaran bu belalı adamdan çok etkilenir ve sürekli peşinde dolanmaya, yoluna çıkmaya başlar. Zengin ve masum kızlar, belalı oyuncakları çok severler çünkü. Ama adına aşk diyecek kadar da aptaldırlar.”

Kaşlarımı çattım. “Nil aptal değil.” Huzursuzca yerimde kımıldandım. “Ve aşk da aptallık değildir.”

“Neden? Sorsan o da kabullenir bu aptallığını. Leş gibi bir dünyada yaşadığımı gördüğü halde git dedim gitmedi, her seferinde yüzüne kapıyı çarpıp dur dedim durmadı. Kendi sorumluluğu. Yanımda olunca, yatağıma girince onu severim sandı. Beni kendine bağlayacağına inandı. Aptallık işte, en başında söyledim ona ne bok olduğumu. Kendi kaybetti, hep kendi kaybediyor.”

Bahsettiği şeyler tıpkı bir romanın içinden fırlamış olaylara benziyordu ama sonu hiç de öyle bitmiyordu. Romanlarda kötü çocuklar değişirdi. Ve yanımda oturan adama baktığımda bir kız için değişmeyen bir adam görüyordum.

“Sonra askere gittim.” diye devam etti. “Çok emindim geri döndüğümde ondan kurtulmuş olacağımdan ama Nil hala aynı Nil’di. Mektuplar yazıyordu gerçi bana askerdeyken ama okumaya bile gerek görmüyordum. Tabi bu süre zarfında da okumuş, doktor olmuş. Babasının özel hastanesinde krallar gibi çalışıyor. Bul kendine bir doktor evlen amına koyayım ne diye hayatımızı Sarah Jio romanına çevirmekle uğraşıyorsun ki?”

“Onun sana olan hislerine saygı duymuyormuşsun gibi konuşuyorsun.”

“Onun kendine saygısı olsaydı asla onu sevmeyeceğini bildiği bir adamın koynuna girmeye devam etmezdi. Benim için fark etmez, ha o ha başkası. O varken başkası olmaz orası ayrı ama bundan ötesi de olmaz.”

“Hiç mi sevmiyorsun onu yani?”

“Açıkçası hiç bilmiyorum. Çok nadir kafama eser, o yanımda uyuya kaldığında bir sigara yakıp uyurken onu izler, acaba ben bu kıza karşı ne hissediyorum diye düşünürüm. Yanımdayken her şeyden korurum kollarım, ona istediği aitliği veririm ama gitmek istiyorum dese bir an bile dur demem, arkasından bir keyif sigarası daha yakar kendime başka bir kız bulurum. Sevsem diyorum o zaman onu içinde olduğum batağa neden çektim? Sevmesem diyorum o zaman neden yatağında o varken başka kızları asla hayatına almıyorsun. Benimki de böyle bir batak.” dedi içini çekerek. “Yıllar geçti, o gitmez ben de yanımda kalmasına izin veririm.”

Yıllar boyunca umutsuzca birini karşılıksız olarak sevmek, bu çok zor olmalıydı. Fırat bunu aptallık olarak görüyordu ama bence aptallık olduğu kadar cesaret işiydi de. Ve tabi ki umut. İnsandık nihayetinde, hislerimizin kontrolü de bizde değildi. Nil, umut etmekten hiçbir zaman vazgeçmemiş olmalıydı. “Ama merak ediyorum, bunca şeyin içinde olan biri nasıl amaçsız olduğunu söyler ki?”

“Öyleyim çünkü. Biri benden bir şey ister. Düşünürüm, işime geliyor mu? Yapmayı canım istiyor mu ya da karnım doyacak mı? Yapmak istiyorsam daha iyisine rastlayana kadar benden istenilen şeyi yapmaya devam ederim. En rahatı böyle çünkü. Bir amacın olsun da peşinden koş, boş iler onlar. Bir kurşun sıksan kafana tık öbür dünyadasın.” dedi işaret parmağını şakağına değdirerek. “Niye koşturdun onca amacın peşinde? Hepsi boş, her şey boş.”

“Bir ömür böyle nasıl geçer Fırat?” Anlayamıyordum, çok zordu. Koskoca bir hayatı boşa gitme düşüncesi açıkçası beni kahrediyordu. Hiç mi onu heyecanlandıran, gülümseten gerçek şeyler yoktu hayatında?

“Anlamıyor musun kızım? Yaşlanıp baston taşıyacağım günler falan gelmez benim. Babana ihanet ediyorum, Polatlı’ya ihanet ediyorum. Birinden biri öğrense tık ahiretteyim. Çok sallamıyorum o yüzden. Kan gövdeyi götürene kadar rahatıma bakıyorum. Gerçi Çağlar’ın gırtlağına çökesim gelir hala bana sıkılan kurşunun önüne atladığı için. Ne güzel, tertemiz en yüksek mertebede hakkın rahmetine kavuşacaktım.”

“Ölümden çok kolaymış gibi bahsediyorsun. Sanırım ben ölmekten korkuyorum.” Küçücük yaşta sevdiğim birinin ölümüne şahit olduktan sonra içinde ölüm olan pek çok şeyden korkuyordum.

“Ölümden korktuğunu söylüyorsun ama ölüme benden daha yakın bir adama gidiyorsun. Çağlar’ın düşünce yapısı da bir zamanlar benden farklı değildi. O kurşunların önüne beni kurtarmak için değil de kendi ölümünü arzuladığı için atladığını biliyorum. Hergele, beceremedi ölmeyi. Yazık etti kurşunlarıma. Yine de bir yük işte sırtımda, kurtardı mı kurtardı beni.” Çok eski bir anıyı hatırlamış gibi bakışları derinleşti. Yutkunarak başını camdan dışarı çevirdi.

Dantes’e gönül rahatlığıyla gidebiliyordum çünkü ben yanında olduğum müddetçe bir daha ölüm diyetine girmeyeceğine, ıssız adanın batmasına izin vermeyeceğine söz vermişti bana. “Nasıl bir araya geldiniz onunla?” diye sordum. Hazır benimle hırlamadan konuşmaya başlamışken konuşabildiği kadar konuşsun istiyordum.

“Amaçlar… Ölümü arzulayan birini hayatta tutmanın en iyi yolu ona yaşamak için gerçek bir amaç vermektir. Çağlar ölüm döşeğindeyken biri çaldı kapısını, ona kaybettiği umudunu geri verdi. Unuttuklarını hatırlattı ve göremediği gerçekleri bir bir gün yüzüne çıkardı. Ona yeniden yaşamayı öğrettiler. Ben de dağdayken onunla en yakın olan kişiydim. Sanırım amacını gerçekleştirmek için benden daha iyi bir yandaş bulamazdı. Hem şartlar da daha iyiydi ve şimdi buradayım.”

“Çok tuhaf bu. Sırf bir intikam nasıl onun hayattaki tek gayesi haline gelebilir ki?” Monte Cristo Kontu’na dönüşmesine neden olan pek çok şey yaşadığını artık biliyordum ama yine de insanın yaşayabilmek için intikamdan ziyade daha umut dolu amaçları olması gerektiğine inanıyordum. Sonuçta intikam insana yaşanılası bir gelecek vaat etmezdi.

“Hala intikam diyorsun. Bak kızım, intikam sana yeni bir hayat vermez, karşındaki kişiyle birlikte seni de çürütür. İnsana hayat veren şey aldığı intikam değil, intikamının sonunda kazanacağı ödüldür.”

Dantes’in bu yolda çokça zarar göreceğini biliyordum zaten ama bunları sesli dile getirmek ya da duymak istemiyordum. “Ödülü babamın yıkılışı olmayacak mı?”

“Hayır, Lara.” Fırat bana gözlerimi açmamı ister gibi, ya da bana göremediğim ne kadar gerçek varsa hepsini önüme sunmak ister gibi baktı. “İnan bana Çağlar’ın tek istediği babanın yıkımı olsaydı seninle gittikçe artmaya başlayan yakınlığı olayları bambaşka bir noktaya götürmüştü.”

“Niye hala buradayız öyleyse Fırat? Niye hala bir intikam uğruna can çekişiyoruz?” diye sordum sertçe soluk alıp verirken. Yeniden camı açıp serin havanın yüzüme çarpmasını ve beni kendime getirmesini arzuladım.

“Çünkü babana kaybettireceği şeyler kadar kendi kazanacağı şeyler de var. Para ya da mevki değil. Bir kurtuluş. O kurtuluş gerçekleşmezse senin babandan aldığı intikam da boş.” dedi Fırat düz bir sesle. “Yalnızca içindeki öfke soğur ama asla kalbi ısınmaz.”

Dantes’in kalbinin şimdi de içinde soğukluk barındırdığını bazen bakışlarından anlayabiliyordum. Ama bazen de öyle bir bakıyordu ki kış mevsimin ortasında yazı yaşıyorduk sanki birlikte.

“Nasıl bir kurtuluştan bahsediyorsun?” Eğer istediği kurtuluşsa bende ona yardım ederdim ve babamdan intikam almadan da bu işin içinden sıyrılmanın bir yolunu bulabilirdik belki.

“Bu kadar yeter, Küçük Hanım. İşte yeniden Promajada’yız.” Fırat sorumu cevaplamayarak arabayı bir sokağa çekti. Bu kez arka sokağa değil de ön tarafa çekmişti arabayı.

Anlattığı onca şeyden sonra dönüp bana baktı ve ilk kez yüzünde hiçbir alay ve kin olmadan sıcak bir şekilde gülümsedi. Sert yüz ifadesine rağmen Nil’in neden bunca zaman onun yanından ayrılmadığını o zaman anladım. Ne kadar sert ve kötü olursa olsun sıcacık bir gülümseme sunduğunda insanı mutlu eden bir gülümsemesi vardı.

“Şimdiye kadar sana pislik gibi davrandığımı biliyorum ama senden nefret etmiyorum.” dedi yumuşak bir sesle. Bana bir kız kardeşe bakar gibi bakıp yüzümdeki afallamış ifadeyle epey eğlendi. “Sadece kötü babalara garezim var ve sen çoğu zaman yanımdayken babanı savunup durdun. Senin suçun da değil aslında.”

Hiç beklemediğim bir şey yaparak kimsenin dokunmasından hoşlanmadığım saçlarımı hızlıca karıştırarak aklımı başımdan aldı. “Ama hayal kırıklığına uğrayacaksın küçük kız.” dedi. “Her şey bittiğinde inançların sana en büyük darbeyi vuracak ve o zaman bizi bile yanında istemeyeceksin.” Karmakarışık ettiği saçlarımın arasından ona bakarken gülerek uzanıp kapımı açtı. “Umarım sandığımdan daha güçlüsündür, in hadi.”

Saçlarım gibi aklımı da karmakarışık etmişti. Ben buz kesmiş ellerimle artık eskisinden daha uzun olan saçlarımı düzeltirken o çoktan arabadan inmişti. “Ne diye saçlarıma karıştırıyorsa.” diye söylendim onları nazikçe kulağımın arkasına sıkıştırıp düzeltmeye çalışırken.

“Hadi!” diye seslendi dışarıdan. “Arabaya kitlerim seni, süslenme de in.”

Yapmayacağından çokça emin olsam da onu daha fazla bekletmeden arabadan indim. İner inmez Fırat’ın arabayı park ettiği kaldırım boyunca yan yana dizili birkaç tane motor gördüğümde onlara şöyle bir alıcı gözüyle baktım. Hepsi de fazla sert ve erkeksi duruyordu.

“Beğendin mi?” diye sordu motorlara olan bakışlarımı yakalayıp.

Yanımdan birkaç kişi geçince kenara çekilip Fırat’a doğru ilerledim. “Benimki hepsinden daha güzel.” diyerek sokağı inceledim. Arka sokakların aksine canlı ve ışıl ışıl mekanların olduğu güzel bir sokaktı.

“Öyledir tabi, senden başka kimsenin motorunda sarı kurdele takılı değil sonuçta.” Fırat gözlerini devirerek beni de yanına alıp kaldırım boyunca adımladı. “Dikkatli baksana, hatırlamıyor musun?”

Motoruma bağladığım sarı kurdelemle dalga geçmesi bir yana, hatırlamam gereken şeyin ne olduğunu bilemesem de motorlara biraz daha dikkatli baktım. “Neyi hatırlamam gerekiyor?” diye sordum bakışlarım Fırat ve motorlar arasında mekik dokurken.

“Hayatımda senin kadar hafızasını kullanmaya gerek görmeyen başka bir insan görmedim.”

“Öyle söylersen tabi hatırlayamam.” Annesinin eteklerine yapışan küçük kız çocukları gibi Fırat’ın peşinden ilerledim. “Bana neyi hatırlamam gerektiğini söylesene.” dedim önümüzde yükselen cam bir kapıya doğru ilerleyip. Kapının tepesinde kafam kadar kocaman harflerle -ki benim kafam çok da kocaman değildi- PROMAJA yazıyordu. Ve kırmızı ışıklarla çevrelenmişti.

Kapı önümüzde açıldığında Fırat sabırsızca ellerini birbirine vurdu ve açılan kapıdan içeriye girdi. “Korkut abi, kapıda bir çocuk var, içeri girmeye çalışıyor.” dedi gülerek. “Alma onu içeri, on beş yaşında.”

Ve o mekânın içine tereyağından kıl çeker gibi girerken ben önümde dikilen dağ gibi bir adamla karşı karşıya geldim. Öyle heybetliydi ki istemsizce birkaç adım geri çekilmek zorunda kalmıştım. “Kimlik göster Küçük Hanım.”

“Ne bu şimdi?” Ayaklarımın üzerinde yükselip korumanın omzunun üstünden arkada sırıtan Fırat’a baktım. “Yirmi yaşındayım ben.”

“Hiç yaşının kızı değilsin be Lara Solar. Az önce saçlarını karıştırdığımda hemen küçük kız kardeş moduna girdin inkâr etme. Senin ruhunda çocuksu bir masumiyet var.”

“Sana inanamıyorum.” diye huysuz huysuz mırıldanırken çantamdan kimliğimi çıkarıp korumaya göstermek zorunda kaldım. Çocuksu bir masumiyet? Az önce Fırat’tan övgü mü almıştım yergi mi anlayamadım. Adının Korkut olduğunu öğrendiğim koruma kimliğime baktığında güldü. “Çağlar girişte sana kimlik sorduğumu görse beni kulaklarımdan tavana asar, aramızda kalsın olur mu Lara?” dedi heybetli görüntüsüne rağmen sevimli bir şekilde gülümseyerek. Şu insanlar, her seferinde beni karmakarışık ediyorlardı.

İçeri girdiğimde Fırat beni bir dizi loş koridorlardan geçirdi. Önümü görebiliyordum ama yine de gözlerimi kısmak zorunda kalıyordum. Arada bir yanımızdan sarhoş olduğu belli olan tipler geçtiğinde korumak istediğinden olsa gerek elini belime atıyor ve beni onlardan uzaklaştırıyordu. “Sadece geceleri müşteri olduğunu sanıyordum.”

“Ateş’in keyfine bağlı. Bazen gündüz de açıp kabul eder insanları. Tabi gündüz sakin bir bar gibi oluyor burası kulüp gibi değil.”

Anladım dercesine kafa salladım. Koridorların sonuna geldiğimizde büyük bir açık alana çıktık. Bu kez aşağıya değil de direkt asma kata çıkmıştık. Artık şaşkınca etrafı izlememe gerek olmadığından sadece Dantes’e bakınıyordum. “Aşağıda.” dedi onu aradığımı anlayan Fırat.

Fırat’ı arkamda bırakarak aşağıya indiğimde onu bar kısmında gördüm. Adımlarım bir an geri çekilmek ister gibi beni yavaşlattı. Dantes’i gördüğüm her anın kendine ait bir mücadeleye ihtiyacı vardı. Dantes bir masada uzun zamandır orada olduğunu belli eden dağınıklığını topluyordu. Yan yana konulmuş boş bardaklar, dağılmış kağıtlar, açık bilgisayarı… ne kadardır buradaydı? Mesajıma cevap verecek vakti varsa bile buna gerek görmemişti herhalde.

“Kalkıyor musun?” diye sorarak karşısındaki sandalyeyi çekip oturduğumda şaşkınca gözleri bana değdi. Davetsiz bir misafir gibi hayatıma sızdığı günlerden aldığım cesaretle hayatına dahil olmakta aynı arsızlığı göstermeye karar vermiştim. Dantes elindeki evrakları sırt çantasına koymaya devam ederken gözlerini üzerimden çekmedi.

“Seni beklemiyordum, Lara.” Sesindeki sakinliğe nazaran gözlerinde şiddetli duygular vardı ve bunu saklayamadı. Buraya habersiz gelmemden memnun kalmadığını görebiliyordum.

“Mesajlarını kontrol etmedin mi? Bugün sana uğrayacağımı yazmıştım.” dedim açıkça. “Beni görmezden mi geliyorsun? Yoksa kaçıyor musun benden?” Ellerimi masanın üzerinde birleştirerek ona doğru eğildiğimde dudağının kenarında alaycı bir gülümseme oluştu. Bir yandan eşyalarını çantasına koymaya devam etti.

“Bugün bir randevum var,” dedi ve dudaklarından çıkan kelimeler beni bir saniyeliğine şoke etti. “Şimdi izin verirsen ona yetişmek zorundayım.”

Kiminle bulaşacağı konusunda çoktan kendi içinde savaşa tutuşmuş olan zihnim bir çeşit durgunluğa sürüklendi. Onca şeye rağmen aklımdan çıkmadığı günler beni ona getirebilecek kadar uzun bir yol olmuşken şimdi burada bana sırtını dönercesine söyledikleri derin bir hayal kırıklığı gibi birikti içimde. “Benim burada olmamı istemiyorsun.” dedim sessizce geri çekilerek.

“Seni ne kadar istediğimi hala anlayamadıysan Lara Solar bu senin sorunun.” dediğinde kaşlarımı çattım. “Ama istediklerimiz istemediğimiz şekillerde gelirse bize, açıkçası hayal kırıklığına uğruyor insan.”

Burnumdan soluyarak güldüm. “Bunu bana mı soruyorsun?” Eşyalarını toplamayı bitirmiş Dantes ayağa kalkarak sandalyesinin arkasında asılı olan ceketini omuzlarına alırken gözlerim onu takip ediyordu. “Sana senin bana yaptığın şeylerden daha kötüsünü yapmışım gibi muamele etme.”

“Yine de,” dedi. Sırt çantasını tek omzuna taktı ve ellerini ceplerine soktu. “Hoşuma gitmeyen şeyler var.”

“Ah inan bana benim de.” diyerek hışımla ayağa kalktığımda arkamı dönüp gidecek oldum ama bir anda bileğimde onun temasını hissettim. “Gitmeme izin vermeyeceksen gitmemi ima eden şeyler söyleme.” dedim elimi çekmeye çalışarak ama buna izin vermedi.

“Gitmene izin veremem.” dedi sakince. Sonra bileğimi bırakmadan yanıma geldi ve her şey yolundaymış da ben oyunbozanmışım gibi eli elime kaydı ve parmaklarıma kenetlendi. “Ama aramızda her zaman gitmeye bir adım yakın olduğumuzu belli eden cümleler kurulacak.”

“O cümlelere kurmaya benim senden daha çok hakkım var.” desem de elimi elinden çekmedim. Aksine merdivenlere doğru ilerlerken beni de yanında götürmesine izin verdim.

“Fazla dramatik davranıyorsun, Yalan Yıldızım.” Benim nezdimde az bile tepki veriyordum olan bitene ama Dantes için ne yaşanması gerekiyordu ki bu tepkilerin hakkını vermiş olayım.

“Dramatik ataklar geçirmemi istemiyorsan bana nereye ve kiminle buluşmaya gittiğini söyleyebilir daha da önemlisi,” Güldüğünü duydum ama umursamadım. “Beni de alıp yanında götürebilirsin.”

“Neden? Üçlü buluşmalar hoşuna mı gidiyor?”

Gözlerimi devirdim. Bazen beni sinirlendirmek için elinden gelen her şeyi yapıyordu. “Hoşuma giden ne biliyor musun? Egolu tavrının sana yapacağım bir iki cilveyle yerle bir olacağını bilmek.” Dantes şaşkınlıkla arkasını dönüp bana baktı. Hala bir adım arkasındaydım. “Ama ben adil bir insanım. Seni çekiciliğimle kandırmaya çalışmayacağım.”

“Ben o kadar kolay bir adam değilim, Lara Solar.” dedi başını iki yana sallayarak. Ona kafa tutmamdan keyif aldığını görebiliyordum.

“Aynen şeker çocuk.” dedim. Onun duyabileceği şekilde taklidini yaptım. “Seni o kadar çok şey için istiyorum ki tahmin bile edemezsin.”

“Bakıyorum da istediğin zaman her şeyi ne kadar kolay anlıyorsun.”

“Bazen anlasan da aptala yatmak gerekir. Bir çeşit hayatta kalma stratejisi.” dedim omuz silkerek.

“Tabi,” diyerek önüne döndü ve merdivenleri tırmanmaya devam etti. “Barbaros Solar’ın kızı olunca hayatta kalma stratejilerine sahip olmadan yaşamak zor olurdu.”

“O anlamda söylemedim ben.” diye parladım.

“Aynen şeker kız. Kendinle birlikte herkesi kandırdığına inanmaya devam et.”

“Sen bazen çok rahatsız edici bir adam oluyorsun.”

“Elimi tutup bir adım arkamdan yürürken dile getirdiklerin çok manidar.” demesi daha da sinirlerimi bozdu. Yukarı çıkana kadar kendi kendime söylenmeye devam ettim.

Asma kata çıktığımızda çoktan bir koltuğa yerleşmiş olan Fırat, “Çıkıyor musunuz?” diye seslendiğinde Dantes kafa salladı.

Sonra bir bana bir Fırat’a baktı. “Sen yine Fırat’la mı geldin yoksa buraya?” diye sordu. Dudaklarımı birbirine bastırarak başımı salladım. “Kardeşim bu kez ön kapıdan girdim.” Fırat araya girdi. “Orası daha güvenliydi. Merak etme bu kez hazırlıklıyım.”

“Ya sen bu adamın yanındayken bayıltıldığını görüp silahla tehdit edilmedin mi? Daha ne diye biniyorsun bu dümbeleğin arabasına?”

“Ayıp oluyor Çağlar, bunlar her zaman olan şeyler fazla büyütme.” Fırat huysuzca homurdandı.

“Yolu bilmiyordum.” dediğimde Dantes sabır dilenircesine içini çekti.

Mekândan çıkana kadar huysuz huysuz homurdanmaya devam etti. Arabası mekânın önüne park ediliydi. İlk iş çantasını arka koltuğa bıraktıktan sonra bana döndü ve benimle ne yapacağına karar vermeye çalışır gibi baktı bana. Bir süre ben de uzun uzun ona baktım ve ona bir adım daha yaklaşmak için kaldırımdan indim. Başını eğdi. Boyumun çok kısa kaldığını fark edince bir adım geri giderek kaldırıma geri çıktım. Dudakları seğirdi. Boğazımı temizledim. “Senin randevun kiminle?” diye sordum kendimi tutamadan.

Mihri yanımda olsa kendine gel dercesine çimdik atmıştı bana kesin.

“Seninle olsun ister miydin?” diye sordu. Ben cevap vermeden ise devam etti. “Ben isterdim.” dedi. “Ama kısa vadede bu mümkün değil gibi değil mi, Lara?” Sesindeki imanın yerimde rahatsızca kımıldanmama neden olan bir tınısı vardı.

“Nereye gidiyorsun, Mir?” diye sorarak imasından kaçmakta buldum çareyi. Belli ki ikimizin de birbirimize söylemek istedikleri vardı ve bu işin sonu pek de iyi olmayacaktı.

İçini çekerken benimle mücadeleyi bir kenara bırakmayı tercih eden yorgunluğunu gördüm gözlerinde. “Kenan’ın karısının eskiden çalıştığı üniversiteye onu soruşturmak için gidiyorum. Onu eskiden tanıyan biriyle randevum var.” Demek planı buydu.

“Ee tamam ne güzel, gidelim hadi.” dedim arabanın diğer tarafına yönelerek ama yine bileğimden tutarak beni durdurdu.

“Seninle gitmem riskli olur. Sen Barbaros Solar’ın kızı olarak kimseyi tanımıyorsun ama onlar seni tanıyor. Daha biz onları göremeden seni görüp kaçabilecek insanlar var.”

“Beni yanına asistan olarak almak isterken birlikte görünme ihtimalimizin yaratacağı sorunları çoktan düşünmüş olman gerekmiyor muydu?” diye sordum kaşlarımı kaldırarak. Babamın itibarının insanların gözünde henüz sarsılmış olduğu yoktu ama Dantes’in bahsettiği kişiler kendi tarafındaki kişilerdi muhtemelen.

“Baban bizi yan yana görüp yanlış anlayacak diye korkmuyor muydun sen? Şimdi yanımda özgürce dolanıp yakalanırsan ve baban hakkımızda korktuğun şeyler düşünürse?” Bir kere daha şansını denediğinde beni ikna edebilmenin yakınına bile yaklaşmış değildi.

“İş için orada olduğunu söylersin. Böylece yanında olmamı sorgulamaz.”

“Baban yanımda olmanı her zaman sorgulayacak.” Bu onun için kesin gibiydi.

“Sorgulasın.” Omuz silktim umursamazca. “Babam artık hayatımda o kadar da korktuğum bir yerde değil. Hatta,” dedim ama devamını getirmedim. Beni karşısına alacak şeyler yapmakla meşgul diyecekken sustum.

“Hatta ne?” Dantes ne diyeceğimi merak etmişti.

“Boş versene,” Hadi dercesine elimi salladım. “Gidelim bir an önce. Hem benim de seninle konuşmak istediğim şeyler var.”

Üniversitenin içinde olmak garipti. Hayatımdan kayıp giden bir resim gibi gözlerimin önünden akıp gidiyordu her manzara.

Üniversite sınırlarına girene kadar pek konuşmamıştık Dantes ile. Sadece üniversite okuyup okumadığını sormuş ve hayır cevabını almıştım. Kapıdaki güvenlik kısa bir kimlik kontrolünden sonra bizi içeri almıştı. Dantes arabayı üniversitenin otoparkına bıraktıktan sonra kampüste yürümeye başlamıştık.

“Yola çıktığımızdan bu yana telefonu eline hiç almadın, geldiğini haber vermedin. Buluşacağın kişinin orada olacağına emin misin?” diye sorduğumda başını salladı.

Bugün onun üzerinde beyaz bir gömlek vardı ve o da üzerine trençkot giymişti. Dışarıdan bakıldığında buraya ait duran bir havası vardı. Boynuna bir de atkı geçirse İngiliz edebiyatı okuyan klasik bir öğrenci gibi görünebilirdi ama hayır, yüzündeki yaşanmışlık pek de buna müsaade etmezdi.

“Sen burada benimle olmak istediğine emin misin?” diye mırıldandığında, “Başlama yine.” diye karşılık verdim ters ters.

Ona ayak uydurmak için hızlı yürüdüğümü fark edince temposunu yavaşlattı. “Eskiden bir yakınımın tanıdığı bir akademisyen var. Geleceğimi biliyor, on dakika sonra kampüs kafeteryasında olacak.”

“Hayatında bu kadar akademik kariyeri olan insan varken sen neden üniversite okumadın?” Sorum hayatına izinsiz bir müdahaleydi. Dantes’in geçmişi benim için okumak istediğim bir kitaptı ve onu buraya getiren tercihleri hep bir muammaydı. Ama hayatının her köşe başı bir dönüm noktasıyla dolu bir adam için bunları benden çok iyi saklamayı başarabiliyordu.

“Sen bir kere kaçırdın üniversite sınavını.” dedi, geçmişi gözlerine alev almış bir arazi olarak yansıyarak gözlerinde o yangını görmeme neden oldu.  “Ben de defalarca kaçırmışım gibi düşün.”

Düşündüm. Her yıl bir öncekinden daha kötü şeyler yaşadığına adım gibi emindim. Domino taşları gibi her yaşadığı sonraki yaşadıklarının üzerine devrilmiş olmalıydı. Kendimden biliyordum, yenilmeye başladığın noktadan itibaren yeniden bundan daha iyisi olacağına inancın da o domino taşlarının altında kalarak yok olurdu.

Dantes beni kafeteryaya yönlendirirken yol boyunca etrafa bakmaktan kendimi alıkoyamadım. Ben de bu insanlardan biri olabilirdim ama o şansı kaçırmıştım. Bankta oturup kahvesini içen ya da bir ağacın gölgesine sinerek ders çalışan, kitap okuyan o öğrencilerden biri olabilirdim. Şimdi bir sene daha bunun için uğraşmam gerekiyordu.

“İşimiz bitince kampüsü gezmek ister misin?” Dantes bakışlarımı fark etmiş olmalıydı ki bu soruyu dile getirdiğinde kendimi utanmış hissettim. “Olabilir.” diye mırıldandım.

“Üniversiteye gitmiyor olmak utanılacak bir şey değil.” dedi, sessizliğimin nedenini ben sormadan anlıyor oluşuna, gözlerime baktığında konuşmamış olmama rağmen içimde birikenleri anlayışına sitem edesim geliyordu bazen. Varlığı benim için ne kadar beklenmedikse o da o kadar beklemişti hayatıma girebilmek için. “Senin de hayatında çok farklı başarıların var. İçin içini yiyip durmasın o yüzden.”

“Senin için söylemesi kolay.” Artık ona bakabilmek de bir çeşit karşı koyma yöntemiydi. “Yakında dönem başlayınca en yakın arkadaşı dahil herkes üniversiteye giden ama kendisi evde yalnız olan biri olacağım. En iyi ihtimalle kış sonuna kadar depresyon yaşayacağım.”

“Yalnız olmak zorunda değilsin.” dediğinde sesindeki bir şey beni ona bakmaya zorladı.

Dantes gözlerini uzaklarda bir yerlerde kaybetmiş halde yürürken bakışlarımın onda olduğunu ilerek dudağının kenarına kalbimin kapısını çalması kolay bir gülümsemeyi iliştirdi. “Seni depresyondan kurtaracak bir şeyler biliyorumdur belki.”

“Ne gibi?” Şimdi ona bakmak bir bilinmezliğinin altında ezilirken nefessiz kalmakla eşdeğerdi.

“Anlatırım, Lara.” İçini çekti ve bana döndüğünde bana sunduğu her şey zaten önümdeymiş de onları görmem gerekirmiş gibi omuz silti. “Kabul etmekten hoşlanmayacağını bilsem de anlatırım zamanı gelince.” demesinin ardından yanağıma işaret parmağının tersiyle küçük bir dokunuş bıraktı ve bu dünyanın en normal temasıymış gibi elini yeniden cebine sokarak yürümeye devam etti. Ben de sessizce bir adım gerisinden onu takip ettim.

Kafeteryaya girdiğimizde Dantes beni cam kenarındaki bir masaya yönlendirdi. Orada ellilerinde bir adam oturuyordu. Buluşacağımız kişinin o olduğunu gösteren bir işaret yaptığında bunun o kadar da zor bir görüşme olmayacağını düşünerek rahatladım. Sonuçta yaşlı ve bilgili bir adam bize ne kadar zorluk çıkarabilirdi ki. Yanına yaklaştığımızda o adam önündeki kağıtları incelediğinden bizi hemen fark edemedi.

Dantes boğazını temizledi. Ve bakışlarımın ona dönmesine neden oldu. Konuşmaya ve adamın dikkatini çekmeye çalıştığı mühlet boyunca bir sarkaç boynuna dolanmış gibi nefes almakta zorlandığını fark ettim. Anlaşılması çok zordu. Birçok şeyin ardına saklanmaya çalışılmış duyguların çok az bir kısmı dışarıdan fark ediliyordu.

Ara ara sıkıp gevşettiği ellerine kayıyordu gözlerim. Benim konuşmaya dahil olmayıp sessiz kalmamı özellikle vurgulamıştı ve bu konuda ne kadar tutarlı olabilirdim bilemiyordum ama Dantes de iyi görünmüyordu. Adam nihayet başını kaldırdığında dudaklarına götürdüğü kahvesi havada kaldı ve karşısında Dantes’i görmenin yüzüne yansıttı o karmaşık ifadeyi izledim.

“Geç kalmadık umarım?” Dantes’in ses tonunda çekingenlik ve saygı vardı. Ne beklediğimi bilmediğimden onca gerginliğin üstüne böylesi saygılı bir ses tonuna şaşırmadan edemedim.

“Dost mu düşman mı?” diye fısıldadım Dantes’e neredeyse dudaklarımı bile kımıldatmadan.

Sus dercesine elinin tersiyle elime bir temasta bulundu ve boğazını temizleyerek normal davranmaya devam etti. Bana yandan bir bakış atarken cevabı hala alamadığım için omuz silkerek ona baktığımda Dantes beni buraya getirmekle hata yaptığını düşünen bir ifade takındı ama bunu umursamadım.

“Hayır, hayır evlat hoş geldin.” Adam dikkatimizi yeniden üzerine çekerek ayağa kalktı ve ben bir adım geri çekilerek kendimi sağlama aldım.

Ama adam beni şaşırttı ve masanın etrafından dolanarak Dantes’in yanına geldi, birkaç saniye ona uzunca bakmasının ardından kollarını Dantes’e doladı.

Şimdi aynı şaşkınlık benim de yüzümdeydi. Dantes de adamın sarılmasına karşılık verirken gözleri beni buldu. Adam sarılmadan ötürü beni göremiyordu, sırtı dönüktü. Bunu fırsat bilerek, “Adama neden sarılıyorsun?” dedim Dantes’e sadece dudaklarımı oynatarak.

Ne dediğim daha iyi anlaşılsın diye kollarımı kaldırıp sarılma hareketi yapmıştım. Dantes’in dudakları seğirdi. Hem bana detaylı hiçbir şey anlatmayıp hem de sohbete dahil olmadan öylece oturmamı bekliyordu ya hiç de öyle olmayacaktı.

“Kusura bakma, ona o kadar çok benziyorsun ki tutamadım kendimi.” Adam bunları söyleyerek Dantes’ten ayrılırken merakıma yenik düşeceğim ilk saniyeler tam olarak o anlardı. Ayrılmalarına rağmen gözlerini Dantes’ten ayırmayan adam beni görebilsin diye birkaç adım yana kayarak, “Kimden bahsediyorsunuz?” diyerek araya girdim.

“Ömer Hocam babamın çok eski dostudur.” dedi Dantes. Şaşkınlık üzerime bir sağanak gibi bastırarak ağırlığıyla ayaklarımı yere sabitledi. Dantes sır gibi sakladığı ailesini geçmiş zamanın içinden çıkarırken kendi o geçmiş zamanda gömülü kalmış gibi derinden çıkıyordu sesi. Bugüne ulaşmanın imkansızlığı ve dahası bugünü yaşayamıyor oluşunun hüznü vardı gözlerinde. Geçmişinde, onu hep o günlere çekecek bir şeyler vardı.

“Peki ya Hanımefendi?” diye soran adam bana döndü. Beyazlamış saçları hafif kıvırcıktı, gözlerinde şık çerçeveli bir gözlük vardı. Üzerinde de çok derce şık giysilerle oldukça saygı duyulası bir adam gibi görünüyordu. Bana elini uzatacak oldu.

Dantes’in gözleri bana değdi, o bakışlardan durgun ama sert bir his geçti. “Barbaros Solar’ın kızı.” dedi hiç uzatmadan. Pat diye, öylece. Benim hakkımda söyleyebileceği en gerçek şey buymuşçasına.

Adam son anda tanışmak için bana elini uzatmak yerine gözlüğünü düzeltti. Memnun oldum dercesine kafasını salladığında ben yaşadığım hayal kırıklığı, öfke ve utanç karışımından yanaklarımın kızarmaya başladığına emindim.

Dantes bana şimdi anladın mı dercesine baktı. Ama bunu bilerek yapmıştı. Yakın bir arkadaşım dese adamın bu tavrı takınmayacağı çok belliyken bilerek babamın adını vermişti, beni onun bir diğer yanıyla daha yüzleştirmek için. Barbaros Solar’ın kızı olmanın aslında diğer insanların gözünde nasıl göründüğünü daha iyi anlayayım istemişti.

Bu çok acımasızcaydı.

Masaya oturduğumuzda daha şimdiden kendimi fazlalık gibi hissetmeye başlamıştım. Kalbimin derinlerinde biriken acı yığılarak arttığında sakince oturamazdım burada.

“Çok uzun zaman oldu evlat.” dedi Ömer hoca. “Uzun zaman senden haber alamadık. Nereye gittin neler yaptın hepsi muammaydı. Çok da özlettin kendini.” Gözlerindeki duyguların samimi olduğu görülüyordu. Bense Dantes hakkında daha detaylı şeyler öğrenirim diye pür dikkat dinliyordum onları. Araya girerek daha fazla canımın sıkılmasına neden olacak şeyler duymak istemiyordum ayrıca.

“Çok fazla yer değiştirdim hocam, buraya geri dönüp yerleşmek benim için kolay olmadı.” Dantes sandalyesinde rahat görünüyordu ama dalgındı. Bu konuşmayı yapmak ona ne hissettiriyordu? Dikkatli bakışlarımı üzerinden çekemiyordum. Onun kalbinde biriken yaralar şimdiye çoktan onu alaşağı edecek seviyeye ulaşmış olmalıydı ama bunu belli etmiyordu.

“İnanılmaz potansiyeli olan bir öğrenciydin.” Dantes bu onun için önemli değilmiş gibi omuz silkti. “Biliyorsun baban iki bölümü aynı anda okuyup bitirdi. Sen de ona yetişebilirdin belki.” Demek ki babası zeki bir adamdı, ona saygı duyduğunu geçmişi hatırlayınca bile gözlerine yerleşen ifadeden anlayabiliyordum zaten.

Dantes göğsünde saplı duran bıçağa rağmen gülümsedi. “Asla babam gibi olamazdım.” dediğinde kelimeler dilinden kerpetenle söküp alınmış gibiydi.

“Evet, o çok başkaydı.” Sıfatlar ve zamirler vardı ama isimler yoktu konuşmalarda. Bu biraz huzursuzluk vericiydi. Özellikle Ömer Hoca kim olduğumu öğrendikten sonra bilerek isim kullanmıyordu. Babam hakkında ne biliyorlardı ki benden bu kadar haz etmiyordu?

“Hala geç değil, üniversiteye başlayabilirsin. Yapabilecek potansiyelin olduğuna eminim.”

“Sanmıyorum hocam, şu an başka şeylerle meşgulüm.” Dantes lafı daha fazla uzatmaya gerek görmemiş gibi sandalyesinde doğruldu ve ellerini masada birleştirdi. “Aslında size birini sormak için gelmiştim.”

“Kim?” Ömer hoca ise gözlerini kısarak arkasına yaslandı ve kollarını göğsünde kavuşturdu. Ama bence zaten kimi aramaya geldiğimizi tahmin edebiliyordu.

“Bir zamanlar Elif Güralp adında bir kadın burada asistanlık yapıyordu.” Kadının adını duyar duymaz adamın dudaklarından alaycı bir gülümseme döküldü. “Sizin burada göreve başladığınız zamanlar onun da son zamanlarıymış. Onunla hiç tanıştınız mı ya da nerede olabileceği hakkında bir fikriniz var mı?”

“Bana bak genç adam,” derken başını iki yana salladı. “Onca zaman sonra çıkıp geliyorsun ve daha seni görmeme, yaşadığına sevinmeme bile fırsat vermeden hiç anılmaması gereken isimleri soruyorsun bana.” Artık uysal bir hoca değildi, artık ses tonu çok sert biriydi ve bir duvara çarpmakla aynıydı onunla konuşmak. Dantes böyle bir tepki beklemiyor olmalı ki kaşlarını çattı. “Elif’i arama sebebin Kenan’a ulaşmaya çalışmak mı?”

“Hocam biliyorsunuz-“

“Evet biliyorum.” Dantes’in sözünü kesti. Huzursuzca sandalyemde kımıldandım. “Ve sen de biliyorsun. Geri alamayacağın şeyler var evlat. Hiç girmemen bir yola girmişsin. Onca zaman sonra ne işin var senin o insanlarla?” dediğinde gözleri bana değdi ve sanki cevabı kendiliğinden aldı.

Dantes adamın bakışlarından rahatsız olduğumu anlayarak öne eğildi ve araya girdi. “Hocam beni dinler misiniz?” Bir bacağı gergince titreyip duruyordu. “Sadece bana Elif’i nerede bulabileceğim hakkında bir şeyler söylerseniz sizi daha fazla rahatsız etmeden gideriz.”

“Başını belaya çoktan soktun değil mi? Benimle burada saatlerce tartışabilirsin.”

“Bunu yapmayı istemiyorum. Sadece bana küçük bir yardımda bulunmuş gibi düşünemez misiniz?”

“İstesem de yardımcı olamam. O zamanlar çok karmaşık şeyler yaşandı. O kadın kocasının hukuki süreci başlayınca çok yıprandı. Kısa süre sonra buradaki işine son verildi, diğer üniversiteler de kadrosuna istemediler onu. Kadın da çekip gitti. Ama oğlum, düşündüğüm şeyin peşinde koşuyor olamazsın.”

“Hocam, gerçekten endişe etmenize gerek yok.”

“O zaman neden yanında bu kız var?” Babamın Dantes’in ailesine de bir şeyler yapmış olduğu gerçeği şimdi daha da çok kendini belli ediyordu. Ömer hoca bu yüzden hoşlanmamıştı benden, kim olduğumu öğrenir öğrenmez tavrını koymuştu. Benim annemi öldürürken kurulmuş bir komplo vardı, asıl mesele Dantes’in ailesi bu olayların neresindeydi.

“Yanlış anlama kızım ama evlatlar anne ve babalarının mirasıdır. Barbaros’u yıllardır uzaktan tanırım.”

İlk kez benimle direkt temasa geçtiğinde kendimi paniklemiş hissettim. “Sadece babamı tanıyorsunuz. Beni annem yetiştirdi. Herkes kendi ailesi için değerlidir. Benim de bir ailem var. Ben sadece Barbaros Solar’dan mı ibaretim?”

O an Dantes’e dönüp bir şeyler söylemesini bekledim ama bana verdiği tek şey sessizlikti. Kollarını göğsünde bağlı bir halde arkasına yaslanmış dururken kısmış olduğu gözleriyle sadece beni izliyordu. Bekliyordu. Babamı savunmaya devam etmemin insanlara nasıl göründüğünü anlamam için bir fırsattı bu onun gözünde.

“Biz değilse bile öyle olduğunu düşünen çok insan olacak. Birlikte yaşayan insanlar ister istemez benzer birbirine. Bazen gülüşün bile o insanın kopyası haline gelir. İnsan insanı çeker.”

“Geçmişte iyi olan birinin,” Mesela Dantes’in… “Şimdilerde bambaşka bir insana dönüşmeyeceğinin kanıtı var mı peki?”

“Bazı şeyler bakidir. İyilik gibi. Doğuştan iyi biri olarak yetiştirilen biri muhtemelen ömrü boyunca yaptığı iyiliklerin başına açtığı bedelleri öder.”

“Ve sizin nezdinizde kötü olan biri de ömrü boyunca iyilerin başına musallat mı olur?”

Sessizce başını salladı. “Bazı büyük adamlar bunun en büyük kanıtıdır.” Devamında getirdiği sessiz cümleyi hepimiz anladık. Barbaros Solar gibi…

Daha fazla bunları duymaya tahammülüm olmadığını hissettim. “Siz konuşmaya devam edin, ben biraz dolanacağım. İşin bitince haber verirsin.” diyerek Dantes’e son bir bakış attım ve sandalyenin rahatsız edici bir ses çıkarmasına neden olarak ayağa kalktım. Kafeteryadan çıkana kadar Dantes’in bakışlarını omuzlarımda hissetmiştim.

Bir süre kampüsün içinde öylece dolandım. Bu sene sınava daha verimli hazırlanmak için beni motive eden sebepler aradım ama az önce yaşananlardan sonra dikkatimi etrafıma vermem çok zordu. Bir ara bir kahve aldım ve bir bankta oturup öğrencileri izlerken onu içtim. Normalden daha az öğrenci vardı, muhtemelen yaz okulu için kalan öğrencilerdi ama bu kadar az öğrenciye rağmen kendine has bir canlılığı vardı buranın.

Zaman sonra tabelaları takip ederek kütüphaneye gittim. Girer girmez adımlarımı yavaşlatmak zorunda kalmıştım çünkü ayağımdaki topuklular kütüphanede haddinden daha fazla gürültülüydü. İçeri girer girmez kitapların kokusu burnuma doldu. İnsanların ders çalıştığı masalardan ters yöne ilerleyerek raflara doğru yürüdüm.

İçerisi sandığımdan çok daha büyüktü. Ama ben klasiklerin olduğu rafı bulmayı hemen başardım. Beni sakinleştirecek, daha iyi hissettirecek bir kitaba ihtiyacım vardı. Bu yüzden Çılgın Kalabalıktan Uzak kitabını elime aldım ve Gabriel’in masum hisleriyle oyalandım bir süre. En sevdiğim satırları arayıp buldum. “Bir tür konuşkanlık vardır ki, hiçbir şey söylemez. Bu sensin Mir.” diyerek sesli mırıldandım. “Ve bir tür susuş vardır ki, çok şey söyler. Bu da sensin Mir.”

Ne kadar olduğunu bilmediğim bir süre daha orada oyalandım. Bazı satırların üzerinden defalarca geçtim, bazılarını ise gözüm değer değmez es geçtim. Sanki ölmüştü ama gene de düşünebilme yeteneğine sahipti gibi satırları mesela. Kendimi bulmak değil biraz da olsa kendimden kaçmak ve kaybolmak istediğim vakitlerdeydim sanırım.

 Ama çok uzun değildi kendi kendime orada geçirdiğim vakit. Çünkü kitapları karıştırırken daha pencerenin kenarına koyduğum kahvem bile soğumadan Dantes’i beni izlerken yakaladım.

İki raf arasında heybetli bedeniyle dururken orada bir kapı görevi görüyordu sanki. Oradan geçen insanların beni görmesine engel olacak bir bedeni vardı. Varlığından hiç etkilenmeyerek yeniden elimdeki kitaba döndüm. Bu tepki onu şaşırttı. Kahveme uzanıp bir yudum eşliğinde kitabı karıştırmaya devam ettim.

Adım sesleri yavaş yavaş bana doğru geldi. Her seferinde bana gelişiyle başka bir olumsuz duyguyu tetikliyordu kalbimde farkında olmadan. “Keyif verici bir konuşmaydı.” Sessizce söylediği cümledeki alayı duymamak mümkün değildi. Kaşlarımı çatarak kafamı kaldırdım. Dantes kollarını göğsünde kavuşturup bir omzunu rafa yasladı.

 “Babamın kızı olduğum için bu kadar aşağılandığımı görmek hoşuna gitti mi?” diye sorarken elimdeki kitabı sertçe kapattım.

“Sadece babanın insanlar üzerinde nasıl bir etki bıraktığını gör istedim.” dedi dünyanın en basit olayından bahsediyormuşçasına.

“Görmek istemiyorum.” diye diklendim sessizce. “O adam da senin hayatından biri ve senin hayatında benim bakış açıma sahip kimse olmayacak belli ki.”

Kendinden çok emin duruşu değişmedi. “Sen de hiç benim açımdan bakmıyorsun.”

“Bakayım o halde.” Elimdeki kitabı rafa geri koydum. “Anlat. Babam senin ailene nasıl bir zarar verdi? Yaşın henüz on yediyken başına neler geldiğini öğrenmek istiyorum.”

Bana cevap vermek yerine rafların arasında gezindi bir süre. Ne yaptığını anlamaya çalışırken sessizce onu izledim. Aradığı kitabı bulduğunda kaldırıp bana kapağını gösterdi. Yeraltından Notlar. “Bu babamın en sevdiği kitaplardan biriydi.” Sadece kendisinin anlayacağı bir espri aklına gelmiş gibi gülümsedi. “Sana cevabı bu seferlik bir çift satırla verebilirim ancak.”

Aramızda hiç mesafe kalmayana kadar, ayak uçları ayaklarıma değecek kadar yakınıma geldi bir anda ve o mest eden kokusu burnuma dolarken sayfalarda saklı duran binlerce satırın çığlık attığını duyar gibi oldum.

Bu yakınlık sorun olacak, bu adımlar sonun olacak, dediler bana. Ama elinde bir kitapla yakınımda dururken sorun ne olabilirdi ya da sonum neydi düşünmek istemedim. Sadece bir saniyeliğine kütüphanedeki yakışıklı çocukla göz göze olan o kız olmak istedim. Fazlası değil. Basit ve sorunsuz şekilde. Sonum gelmemişken henüz.

Dantes aklımdan geçenlerin farkında olmayarak kitabı açtığında yüzünden bambaşka duygular akıp geçiyordu. “Köşemde, insanlardan uzak,” diye fısıltıyla satırları okumaya başladığında kalp atışlarım göğsümü hırpaladı. Bir çeşit büyü yapıyormuş gibi bana ona bakmaktan kendimi alamadım. “…yaşamdan kopmuş, bencil bir nefret içinde ruhsal çürümüşlükle hayatımı nasıl berbat ettiğimi uzun uzun anlatsaydım,” Gözlerini satırlardan ayırarak gözlerime değdirdi. “…inanın hiç ilginç olmazdı.”

Bu o muydu? Ruhsal çürümüşlükle hayatı berbat olan bir adam? Öyle değilse bile başka şekillerde yıpranmışlık vardı onda. Bana benziyordu. Bir damla sessizliğin ardında saklı duran okyanus dalgalarını görebiliyordum. Dantes gözlerini gözlerimden ayırmadan elindeki kitabı rastgele bir rafa bıraktığında daha da yakınımda hissettim onu. Sonra boş kalan elleri yuvasına yerleşir gibi belimin iki yanına yerleşirken ayaklarımın yerden kesilmesine neden oldu. Bir saniye sonraysa ben pencere kenarında otururken o tam önümde ayakta duruyordu.

Anlatmayacaktı, henüz vakti değildi. Bunu kabullenmenin hayal kırıklığıyla, “Bir süredir neden mesajlarıma cevap vermiyorsun, Mir?” diye sordum. “Neden bana bu kadar uzak ve ulaşılmaz davranıyorsun? Seni tanımasam bana trip attığını düşüneceğim.”

Hala elimde duran kahvemden bir yudum aldım. Biraz da yakınlığından dolayı dikkatim dağılsın diye içiyordum kahveyi. Daha doğrusu, bardağı iki elimle sıkı sıkıya kavramıştım. Kendime mi gelseydim bir an önce. Sanki ilk kez bu kadar yakınıma geliyordu.

“Sana karşı ne zaman ulaşılmaz davrandığımı gördün Lara?” diyerek karşı saldırıya geçtiğinde yakınlığımıza rağmen kelimelerinde tek bir titreme bile yoktu. “Bunca zaman sana ulaşamayan hep benmişim, onu anladım. Kelimelerim hükümsüzken yazdığım mesajlarında bir işe yaramayacağını düşündüm. Benim sana yazmadığım ve senin beni beklediğin geceler kadar yalan birikti aramızda.”

“Ne yalanından bahsediyorsun sen?” Birbirimizden sakladığımız şeylerin varlığını artık ikimizde inkâr edemezken beni bir yalana hayat vermekle suçlamasına bir anlam veremedim. “Ne yalanı söyledim sana? Açık konuş, deli etme beni.”

“İstediğin buysa zevkle konuşurum.” dedi. Elimdeki bardağı izinsizce alıp yan tarafa koyduğunda artık ellerim kucağıma düşmüştü. “Babanla emniyete gittiğini bana söylemeyi düşünüyor muydun?”

“Sen…” Bana verdiği sözleri tutacağına olan inancımın yıkılmasını istemiyordum ama kendisi bile bu inanca sıkı sıkıya tutunmazken bana verdiği tüm sözlerin nasıl da hükümsüz olduğunu gözlerimin önüne serdi. “Beni izlemeyeceğini, hayatımı yaşayacağıma izin vereceğini sanıyordum. Bana bunun sözünü vermiştin.”

“Bozmadım sözümü.” dedi sertçe. Geriye çekildiğinde kendine gelmek ister gibi çenesini sıvazladı. “Bozmadım.” dedi hem kendini hem beni ikna etmek istercesine. “Ama öğrendim.” Bir şeyleri kırıp parçalamak ister gibi baktı boşluğa doğru. “Neden gittin ki oraya? Her şey yeterince karmaşık değilmiş gibi…” Söyledikleri göğsümün hızla alçalıp yükselmesine neden olduğunda sakinleşmek için avucumu göğsüme yasladım. “Her şeyin en başa dönmesine neden oldun.”

Her şeyden kastı neydi ki beni bir şeyleri yıkmakla itham ediyordu? “Söz konusu annemin katili olduğunda tüm ihtimalleri göz önünde tutmaya hakkım yok mu, Mir?” diye sordum kırgın bir sesle.

Ben konuştukça başını eğip parmaklarını saçlarına geçirdi. “Saklama yüzünü benden, söyleseydim ne değişecekti? Sen bana baban davayı yıllar önce kapattı dedin ama ben gittiğimde davanın hala sürmekte olduğunu öğrendim. Kime güveneyim? Sana mı? Yoksa annemi öldürdüğünü iddia ettiğin babama mı?”

“Bu konuda sana hiçbir zaman yalan söylemedim Lara.” dedi. “Ama sen bana gerçekten söylemeyi düşünüyor muydun?” diye sordu.

Dudaklarım usulca açılıp kapandı. Ben anladım dercesine başını salladı. “Söylemeyecektin.”

“Mir ben gerçek bir kanıt istiyorum. Sizinle olmamı istiyorsanız beni babam konusunda hayal kırıklığına uğratacak gerçek bir kanıt istiyorum. Dosyayı detaylıca inceledim. Yasadışı bir sürü iş yaptığını gördüm ama annemi öldürdüğüne dair ya da bana zarar vereceğine dair gerçek bir kanıtın var mı? Çünkü ben de bir şeyler öğrendim.”

“Daha ne kadar bu konuda benimle savaşmayı düşünüyorsun?” Dantes başını kaldırdığında beni alaya alırcasına gülüyordu. “Bendeki silahlar seni fena yaralar Lara. Buna rağmen istediğin savaşsa gecenin sonunda bırak birbirimize kurşun sıkalım. Sonra ruhundaki yaralar genişlediğinde yine benim kollarımda ağlarsın.”

Bana açık arazide bir hedef olduğumu hatırlatırken gözlerinde bir an bile vicdan kırıntısı yakalamadığımda daha şimdiden ruhuma çöreklenen ağlama isteğini ona olan öfkemle bastırdım. “Sen ağlarsın, ben yine sana sarılırım.” diye devam etti. “Finale kadar böyle gider, benimle savaşırsın, tüm kalkanlarını kırarım ve istediğin gibi seni yaralar sonra kollarıma alırım.”

Söylediği her kelimeyi en derinlerimde hissetmemi ister gibi baktı bana. “Ama son sayfaya geldiğimizde ikimizden biri bu savaşı kaybeder. Ya sen ölürsün… ya da ben.”

“Ben bu savaşta sana yenilmem.” dedim onun gibi öne doğru eğilerek. Gecenin hırsızı gözleri, yıldız tozu olan gözlerimi yuttuğunda ve ona olan teslimiyetimi iple çektiğini her bir nefesinde belli ettiğinde ona kim olduğunu ve neden yenilmeyeceğimi hatırlattım. “Çünkü hala senin Monte Cristo Kontu olduğunu unutmadım.” Her bir kelimemde kendime ait yeni bir zırh inşa ettim. “Hatırlıyor musun ki, sana Mir diyor oluşumun sebebi, tek nefesimden fazlasına layık olmayışındı. Gerçi ara ara fikrimin değiştiği oluyordu, sen de değişiyordun çünkü. Bakışların bir farklı bakıyordu bana, kalbim yumuşuyordu o zamanlar. Ama şimdi gözlerime bakan adama bakıyorum da, o tek nefes bile fazla sana Mir.”

“İster tiksinircesine, ister tükürürcesine söyle adımı. Gerçek beni tanımadıktan sonra ismime yaptığın hiçbir vurgu bana kurşun sıkmaz.”

Dalga geçercesine güldüm.

“İsimlerle derdin ne bilmiyorum ama bir şekilde seni adını anarak bile yaralayabiliyorum. Tüm kalkanlarımı kıracaksın öyle mi? Bence benim kalkanlarımı kırmaya uğraşmak yerine kendine yeni bir kalkan yapmaya bak, Mir. Çünkü bu savaşta, benim de ne kadar ileri gidebileceğim hakkında bir fikrin yok.”

Dantes dudaklarını ıslatarak nefeslendiğinde geniş omuzları yükselip alçaldı. “İple çekiyorum bana saldıracağın günleri.” dedi beni kışkırtırcasına. “Aşkta ve savaşta her şey mubahmış, savaşa başladığımız zaman sadece savaşmakla da yetinmem.”

“Göğsünde benim elimden çıkan bir kurşun yarasıyla kollarımda ağladığında hatırlatırım bu sözleri.” Bahsi geçen yaralar da kurşunlar da yalnızca temsiliydi benim için. Ona asla fiziksel olarak zarar veremeyeceğimi o da en az benim kadar iyi biliyordu.

“Gelir mi ki o günler?” Başını hafifçe yana yatırdı. “Ah doğru ya, gerçi ola ki vurulursam sen bana sarılmayacak, elimi tutmayacak ve adımı söylemeyecektin değil mi? Şimdiden acıdım kendime.”

Daha savaşa bile başlamadan sona eren bir savaş meydanının ortasında gibiydik onunla. İrademize sahip çıkıp da bakışlarımızı birbirimizden ayırmadıkça etrafımızda keskin bir rüzgâr esecekti. Gelecek şimdiden belliydi. İkimiz o savaş meydanında, etrafımız binlerce cesetle çevrili halde duracaktık. En büyük askerlerimiz duygularımız olacaktı ama ölümü ilk gerçekleşen de onlardı. Cesetleri ayaklarımız altında dururken bahsi geçen o son sayfaya geldiğimizde tıpkı şimdi olduğu gibi onun gözlerinin içine bakacaktım. Adını andığımda yine yüzü acıyla kasılacaktı.

Ve bu hikâyenin sonunda bir kurşun sıkılacaktı.

Son sayfaya akacak kanın kime ait olacağı ise meçhuldü.

Madem benimle bu şekilde konuşmak istiyordu, ben de ona istediğini verecektim. “Hani bir şeyler anlattın ya bana, annemin cinayetiyle ilgili.” Beni ikna edebilmek için boynuna bir cam dahi dayayıp ona inanmamı beklemişti. “Gerçek miydi gerçekten anlattıklarınızın hepsi? Çünkü hikâyenizde açıklar var. Kafamda her soru başka bir kocaman boşluğu doğuruyor.”

“Bir kere babanla emniyete gittin diye bütün anlattıklarımız yalan mı oldu?” Gözünün kulağının hep bende olduğunu söylüyordu ama Dantes konuşurken yine de beni kırmaktan kaçınmıyordu. “Söylesene Lara, bu kez nasıl seni yalanlarına inandırmayı başardı?”

“Yalan öyle mi?” Sen istedin dercesine başımı sallayıp çantamı karıştırmaya başladım. “Senin anlattığına göre aslında Murathan Almaz katille görüşmemişti değil mi? Üç kasımda, o gün o saatte aslında orada değildi, hepsi bir kandırmacaydı. Sebebini sorma dedin sormadım. O adamın o saatte orada olmadığına inan, fotoğraf yalnızca montaj dedin inandım ama bu fotoğraf montaj değilmiş, öyle dedi emniyetteki komiser. Gayet de dava sürecinde incelenip gerçek olduğu kanıtlanmış.” dedim çantamdan çıkardığım fotoğrafı havaya kaldırarak.

“Her şey ortada işte. Katil orada, Murathan orada. Bak, iyi bak. Küçük bir kızken benim hayatımı yıkanlar bu adamlar değil mi? Düpedüz cinayetten önce görüşmüş katille, kiralamış. Buna da mı yalan diyeceksin konuşsana…”

O fotoğrafta, bir çocuk parkında karşılıklı duran iki adam vardı. Çoğu şey net olmasa da etraflarında koşturan, oynayan birkaç çocuğun ortasında duruyorlardı. Babamla emniyete gittiğimizde dosyayı incelerken çaresizce bir kanıt istediğim için babamın beni yanına götürdüğü komiser dosyadan çıkararak bana vermişti. Fotoğraftaki adamlardan biri Murathan Almaz’dı. Onun yüzünü ilk kez bir fotoğraf karesinde görmüştüm ve gördüğüm günden bu yana kâbuslarla boğuşuyordum.

Uzun boylu ve zayıf bir adamdı. Siyah saçları ve yaşı kırklarında olmasına rağmen kemikli bir yüzü vardı. Dantes, onun masum olduğunu söylemişti ama suçsuzluğu kanıtlanana kadar benim gözümde yalnızca şeytandı çünkü karşısında, tam karşısında benim celladım duruyordu.

Siyahlar içinde bir cellat…

Murathan Almaz’ın karşısında duran adam tamamen siyahlar içinde giyinmişti. Siyah pantolon ve saçlarıyla yüzünün tamamının kapanmasına neden olan bir kapüşonlu hırka. Bir eli cebinde, bir eli Murathan Almaz’a doğru uzanıyor. Bir şey mi söylüyordu ona, bir şey mi istiyordu? Benim hayatımı küle çevirmenin bedeli olan paralarını mı dileniyordu ondan?

Dantes, bana ne anlatırsa anlatsın ben bu fotoğrafı gördükten sonra nasıl inanacaktım artık bana anlattığı diğer şeylerin de yalan olmadığına?

Fotoğrafı tutarken aramıza bir ölüm sessizliğine gömüldü. İnkârların en büyük kaçış olduğunu gördükten sonra durduğumu sandığım o açık arazide bir hedef tahtasıyken Dantes tarafından bana sıkılan bir kurşundan korktuğumu inkâr edemezdim. Bana zarar vermeyeceğini fısıldayan sözlerinin etkisi, tek bir fotoğrafla sınandığında, yalanlardan yapılan bir kurşunun tenime saplanması en az gerçek bir kurşun kadar kan akıtırdı ruhumda, fakat kendini insanlardan saklamak isteyen ruhum bu yaradan kimseye bahsetmezdi. Ben yine bir başıma, sessizce acılarımla diz çökerdim.

“Nereden buldun bu fotoğrafı?” Dantes’in inkâra bile yanaşmayan ses tonundan dipsiz bir şarjöre kurşunlar dizildiğini hissettim. Hepsi hali hazırda sıkılmak için bekliyordu ama yolunu kaybetmiş bir yolcu gibi odağını şaşırırken namlunun çoğu zaman ona dönük olduğunu göremiyor muydu? “Sen hangi cesaretle bu fotoğrafı benim önüme koyabiliyorsun?”

Dantes fotoğrafı gördüğünde bir anlığına, kısacık bir anlığına elleri titredi ve o kadar hızlıca yumruk oldu ki o eller, birine vuracak olsa kırılmadık yer bırakmazdı.

Fotoğrafın onda bıraktığı tesir neydi bilmiyorum ama onun sözlerinin bende bıraktığı tesir kadar acıtıcı olamazdı. Heybetli bedenine çullanan kara bir gölgeyle, geceye teslim oldukça yabancılaşan bakışları beni yutmak istermiş gibi bana döndüğünde içi izahını yapamayacağım kadar çok duyguyla doluydu. “Senin yalanlarından aldığım cesaretle.” dedim ona. Günler ve geceler boyunca, yokluğunda beni kandırmamış olduğunu dilediğimi söyleyemedim.

Pek çok insan gibi, o da içimde yazılan kitaba düşen satırları gözlerimden okuyamıyordu.

Eğer bir kitap olsaydım beni okuyan tek kişi sen ol isterdim Dantes. Ama sen benim boş sayfalarımı sözlerinle eskitiyorsun.

“İnsan kendini yaralayacak bir silahı çağırdığında ona istediğini vermemek aptallık olur biliyor musun?” diye sorarken bana yaklaştı ve bacaklarımın arasına girdi. Kendi duygularımın sınırlarının ise nerede başlayıp nerede bittiğini bulamıyordum.

Birbirimize acımasızca saldırıyorduk, kahroluyordum.

“İstediğin yaralanmak mı? Seni yaralamak konusunda ne kadar iyi olduğumu hala anlayamadın mı, Lara?” derken cebinden bir telefon ve bir kulaklık çıkardı.

Senin bende açtığın yaralar, savaşın tanımı değiştiriyor.

Bir silahmış gibi elinde tuttuğu kulaklığı bana uzattığında sözleri kadar yaptıklarıyla da kalbimi kıracağını bilmeme rağmen kulaklığı aldım ama öylesine afallamış bir haldeydim ki ne yapacağımı idrak edemedim.

Dantes bana baktı, gerçekten saf ve duru gözlerle karşısında hayatı tepetaklak olan bana baktı. Yüzü gergin ama anlayışlı, acımasız ama şefkatliydi. Vicdan azabı çeke çeke beni acıtmayı tercih ettiğini bakışlarından okuyabiliyordum. Bakışlarını bir anlığına indirdi ve avuçlarıma bıraktığı kulaklığı geri aldı.

Beni asla öldürmezdi ama bir kez daha yaralayacaktı.

Bir savaşın tanımını, gözlerimin içine bakarak yeniden yazdı.

Sonra hafifçe bana doğru eğilirken bir eli kulağıma doğru yükseldi. Bana olan her yakınlığında geçmişimin bir uçurumdan aşağıya yuvarlandığını göremezken parmak uçları yüzüme firar eden saçlara dokundukça uçurumun dibinden kalbime sızan çığlıkları işittim. Göz kapaklarım titredi.

İçimi çektim, ben içimi çektikçe onun içindekiler gözlerinden gözlerime döküldü. Parmakları arasındaki saçlarımı yavaşça kulağımın arkasına sıkıştırdı. Sıcacık elleri tenime özlemle yeniden merhaba dedi.

Dantes dikkatle kulaklığın tekini sol kulağıma taktığında gözlerindeki yoğunluktan korktuğumdan bakışlarımı ellerinin belirgin damarlarına dikmiştim. Ellerinin her bir köşesi, her bir kıvrımını dikkatle inceledim. “Dinle.” dedi ben ona bakamazken. “Hangi adam uğruna beni yalancı olmakla itham ettiğini, kendi kırık kalbini onarmaya çalışırken bir başka kalbi kırmaktan nasıl da gocunmadığını dinle.” derken iki parmağı çenemi kavradığında yeniden bakışlarımı ona çevirdi. “Farazi sözlere karnının doyduğunu söyledin. İşte sana asla başka bir yerde bulamayacağın bir gerçek.”

Sonra kulaklıktan birtakım sesler duyuldu. Gecenin hırsızı gözleri, gözlerimi yutarken seslere odaklanmak çok zordu ama zaten odaklanmama gerek kalmadı, sesler kulağımı öylesine derinden işgal etti ki gözlerim Dantes’e baksa da o an yalnızca kulağımdaki sesin sahibini görüyordum.

“Dava işini bir daha kurcalamayacağına emin misiniz efendim?” diyordu Erdal. “Bunca yıl katilin bulunmasını isterken şimdi bir anda davanın kapatılmasını talep etmesi sizce de tuhaf değil mi?”

“Ortada bir dava mı vardı Erdal?” Babamın sıkkınlık dolu sesi en az içinde olduğum durum kadar gerçek, Dantes’in bana dokunan teni kadar canlıydı. “Zaten onu ayakta uyutuyorduk. Bir yalanın yükünden kurtulduk. Sürekli emniyetten sahte görüşmeler ayarlamak zorunda kalmayacağım artık.”

Ah baba… Yine parçalara ayırdın beni. Dantes’in bana açtığı savaşta bir kurşun olup yüreğime saplandın.

Benim hayatımdaki en büyük amacımı o sırtında bir yük olarak görürken ben nasıl sığınacaktım şimdi ona? Yaptığı her şeyle, attığı her adımla, bana ve çevremdeki insanlara verdiği her zararla biraz daha koparıyordu kendini benden. Onu savunacağım hiçbir tarafı kalmamıştı.

“Bu saatten sonra ne yapmamızı önerirsiniz.”

Gözlerim dolmaya başladığında Dantes’in yutkunduğunu gördüm. Gözlerimdeki bir şeylerden kaçmak istediği için olsa gerek gözlerini gözlerimden çekti ve ben üşüdüğümü hissettim. Dudaklarımı araladığımda titrek bir nefes çıktı dudaklarımdan, onun bakışları bu nefesi hissetti. Yeniden bana bakarken dudaklarımın titremesini istemezmiş gibi iki parmağını dudaklarıma bastırdı ama nafileydi. Teselli edildikçe içindeki ağlama isteği daha çok büyüyen küçük çocuklara olduğu gibi büyüdü içimde bir şeyler.

“Kendi haline bırakın. Dikkati başka şeylere yönelince annesini unutuyor. Yediği önünde yemediği arkasında, daha ne istiyor. Benden iyi baba mı bulacak?”

“Tamam.” diye fısıldadım. Başımı yan çevirerek Dantes’in temasından kurtuldum ve kulaklığı hızla çıkarıp onun kucağına attım. Diz çöküşlerime eklenen yeni yenilgilerimin bende bıraktığı izleri saklayabilmek için gözyaşlarıma açtığım savaşı kazandım ve bir damla bile akıtmadım. Yüzüm kaskatıydı. “Göğsümün ortasına bir bıçak saplasan şu yaptıkların kadar canımı yakamazdın biliyor musun?”

“Hep öyle oluyor Lara, hep canını yakan taraf ben oluyorum. Sırf senin gerçekleri görmene izin verdiğim için kafanda her zaman canını yakan acımasız biri olarak kalacağımı biliyorum. Bazı şeyleri canının yanacağını bildiğim için hep bilerek sakladım senden.”

Gözlerinde kocaman bir hayal kırıklığı vardı. “Ne olurdu baban davayı yıllar önce kapattırdı dediğimde bana inansaydın da şu konuşmaları duyup kahrolmasaydın. Sana acı çektirmek hoşuma mı gidiyor sanıyorsun? O kadar mı kalpsizim senin gözünde?”

“Senin anlayamadığın şey Mir, babamın suçlu olması senin suçsuz olduğun anlamına gelmez. Babamın yalan söylüyor olması senin doğruları söylediğin anlamına gelmez. Asıl söz konusu sen olduğunda hep böyle oluyor. Canım yanıyor, bunu sen yapıyorsun ve ardına sığınarak bana sunduğun nedenler yalnızca başkalarının yaptığı kötülükler oluyor. Mir, sen babamın yaptıklarının ardına sığınarak kendi yaptıklarını benim karşımda haklı çıkarmaya çalışıyorsun. Neden fotoğraf konusunda yalan söyledin bana? Çok mu zordu gerçeği söylemek?”

“Ardına sığındığım yalanlar kadar önümde duran gerçekler de bu hikâyede benim en büyük düşmanım.” dedi Dantes.

Fotoğrafı aldı ve daha iyi görmem için bana doğru çevirdi. “Haklısın, bu fotoğraf sahte değil. Ama yanıldığın bir nokta var. Fotoğrafta Murathan’ın konuştuğu kişi katil değildi. Eğer dikkatli bakarsan onun bir erkek değil kadın olduğunu anlarsın. Giyimi seni aldatmasın, vücuduna, duruşuna dikkatli bak. Bulanık dahi olsa elinin ne kadar zarif olduğu görülüyor. Ve eğer ben aptal değilsem ayaklarındaki topuklu ayakkabıdan başka bir şey değil. Sence bu kişi gerçekten erkek mi?” diye sorduğunda titreyen ellerimle bana uzattığı fotoğrafı aldım.

Ardına saklandığı yalanlar neydi bilmiyorum ama onun nefretle baktığı, önümüzde duran bu gerçek tıpkı söylediği gibi dikkatli baktığımda zor da olsa seçilebiliyordu. Çocuk parkında, Murathan Almaz’ın karşısında duran bu kişi her kimse kadın gibi görünüyordu. “O zaman bana neden fotoğrafın sahte olduğuna dair yalan söyledin? Seninle ben anlıyoruz da hâkim anlayamadı mı bu fotoğraftaki kişinin katil değil bir kadın olduğunu, Mir?”

“Ah benim güzel Lara’m, yalnızca tek taraflı düşünüyorsun.” Kısacık bir an parmakları yanağımı sevecen bir şekilde okşadığında içim titredi ama bakışları öyle sertti ki dokunuşunun yumuşaklığı kalbimi ısıtmaya yetmiyordu. “Katilin kadın olma ihtimali yok muydu?”

Söylediği şeyin imkânsızlığı öyle fazlaydı ki bir an kelimelerim okyanusa karışan bir mürekkep gibi hükmünü yitirdi. “Yoktu, ben… ben o gece onun sesini duydum. Erkekti.”

Dantes’in dokunuşu genişlediğinde avuç içini yanağıma yaydı. “Bunu sen biliyorsun Lara, ben biliyorum. Ama hâkim bilmiyordu. Ona göre katil bir kadın da olabilirdi ve bu fotoğraf her türlü kanıttı.”

“Peki sen nereden biliyorsun erkek olduğunu?” diye sordum. “Katil erkekti, ama Murathan’ın bir kadınla gizli buluşmasının görüntüleri herkesi yanıltarak katille görüşmüş gibi algılandı. Katilin erkek olduğunu ispatlayacak kimse yoktu o zamanlar.”

Ben ölümden dönmüşken gözlerimi açtığımda bir akıl hastanesindeydim. Yani davada söz hakkı almama izin verilse aslında her şey çok farklı olabilirmiş geçmişte…

“Bizim de elimizde bazı görüntüler var. O gece asıl katilin takip ettiği güzergâhta bulunan birkaç güvenlik kamerası. Yeterli değil ama işimizi görüyor. Uzun zamandır diğerleriyle bu işin peşindeyiz. Ateş, çok iyi bir bilgisayar uzmanı. Babanın banka hesabına, bağlantılarına erişim sağlamaya çalışıyoruz ki yıllardır yüklü para gönderilen hesabın hangi şehirde aktif olduğunu öğrenelim. Ama baban da çok iyi güvenlik uzmanlarıyla çalışıyor.”

“Sen…” Öyle bir hale gelmiştim ki söyleyeceğim her şey bir başka soru olarak bana dönüp tenime kurşun gibi saplanacaktı. Çok korkuyordum konuşmaktan bazen, susmaktan korktuğum kadar korkuyordum. “Sen gerçekten annemin katilini arıyor musun, Mir?”

Ellerimden birini kaldırıp yanağımdaki elinin üzerine koyacaktım ki bana fırsat vermeden elini yanağımdan çekti. “Şu saatten sonra evet desem inanacak mısın?” diye sorduğunda başını eğip yıkılmış bir adamın yüz ifadesini taşıdı çehresinde. Fakat bu çok kısa sürdü, yeniden başını kaldırıp bana baktığında küllerinden yeniden doğan öfkeli bir ankanın bakışı vardı.

Onun külleri, ikimizin ruhundan arta kalanlardı.

Öyle sertti ki o bakışlar, inanırım diyemedim. Zaten o da benden böyle bir cevap beklemedi. Titreyen elimdeki fotoğrafı alıp yeniden çantama koydu. “Bir daha kafan karıştığında başkalarından cevap aramak yerine bana gel. Sorduğun her sorunun cevabı bende var. Belki istediğin cevapları veremem sana ama yanlış bir şeye de inanmana engel olurum en azından.”

“Peki.” diyebildim sadece. Gözlerim boşluğa dalmış haldeyken yanağıma dokunarak dikkatimi yeniden kendine çekti.

“Yeni bir dramatik atak geçirme seansını daha atlattıysan gidelim artık. Burada başka işimiz kalmadı.” Benden uzaklaşırken ellerini ceplerine soktu. Ben de oturduğum yerden kalktım ve onu takip ettim. “Ataklarımı sen tetikliyorsun bir kere.” diye mırıldanırken artık soğumaya başlamış kahvemi aldım ve çıkışa yönelirken yakındaki bir çöpe attım.

Kütüphaneden çıktığımızda ikimiz de gergindik. Arabayı park ettiği otoparka yürürken tam Dantes’in ardından yürüyor ve onun ayak izlerini basıyordum. Bacakları benden daha uzun olduğu için normal adımları bile benim için büyük kalıyordu. Otoparka girdiğimizde hava oldukça kasvetliydi ve sessizdi. Sanki olacak tatsız şeylerin habercisiydi bu.

Bir anda Dantes’in sırtına çarptığımda durduğunu fark etmemiştim bile. “Siktir.” diye fısıldadığını duydum ve kaşlarımı çatarak neler olduğunu anlayabilmek için yanına geçtim. “Mir?” diye sorarken yan profilden oldukça gergin görünen yüzüne baktım. Gözleri ileride bir noktaya sabitlenmişti. Ne vardı orada? Kötü bir şey olduğunu anlıyordum, biliyordum. Bir kez daha sonu öfke ve hayal kırıklığı ile bitecekti bizim için.

Gerginlik içinde bakışlarını takip ettiğimde otoparkın diğer ucuna kadar uzandı gözlerim. Metrelerce uzakta, araçların arasında gölge gibi görünen iki beden hızla ilerlerken, “Onu kaçırıyor.” dedi Dantes şaşkınlıkla.

Orada iki gölge gibi hareket eden kişilerden biri Ömer Hoca’ydı ama diğerini tanımıyordum. Zaten arabaların arasında bir görünüp bir kaybolurlarken anlayabilmem çok zordu. Ama Dantes, “Elif bu.” dediğinde benim de yüzümde onunki kadar büyük bir şok ifadesi vardı.

“Elif!” diye bağırdı bir anda koşmaya başlarken.

Sonrasında olanlar çok hızlıydı. Dantes’in arkasından bir saniye bile düşünmeden ben de koşmaya başladım. Kafeteryadan ayrıldıktan sonra neler konuştuklarını sormamıştım ona ama belli ki Ömer Hoca pek de dürüst davranmamıştı. O ve yanında duran kadın Dantes’in sesini duyduğunda çoktan arabaya ulaşmışlardı.

Dantes arabaların arasından şimşek gibi bir hızla ilerliyordu ve ona yetişmek için koştururken defalarca düşme tehlikesi atlatmıştım. Bir kez daha, “Elif!” diye bağırdığında arabaya binmek üzere olan kadının telaşını artık daha yakın olduğum için görebildim. Kadın da bizi gördü. Önce ona doğru koşturan Dantes’e, ardından nefes nefese kalmış bana baktı. Bütün bunlar yalnızca birkaç saniye sürerken Ömer Hoca kadının kapısını açtı ve onu arabaya ittirdi.

“Git!” diye bağırdı kadına. Ardından bir şeyler daha söyledi ve kadının itiraz etmesine fırsat vermeden kapısını kapatarak arabadan bir iki adım uzaklaştı. Bizim yanlarına ulaşmamıza metreler kala kadın baza basarak harekete geçti ve gözden kayboldu. Gitti.

Dantes’le nefes nefese bir halde Ömer hocanın yanına ulaştığımızda yüzü öfkeden kasılıyordu. Yumruk olmuş ellerini bir yerlere vurmak ister gibiydi. “Neden bunu yaptın?” diye sordu Ömer Hoca’ya. Sesini duyduğumda öfkeden ziyade koca bir hayal kırıklığı taşıdığını hissettim. “Sana o kadına ihtiyacım olduğunu söylemiştim!”

“Baban gibi sen de Barbaros’a bulaşamazsın.” dedi yaşlı adam. O da koştuğundan nefes almakta zorlanıyordu ve bu sebepten elini göğsüne koymuştu. “O adam annenle babanın sonunu getirdi.”

Sanki ben orada yokmuşum gibi dile getirdiği cümleler darbesine hazırlıklı olduğu bir hançer gibi saplanmıştı göğsüme ama yine de canımın yanmasından kurtulduğumu söyleyemezdim. “Senin de ona bulaşmana izin veremem!”

“Bu benim meselemdi!” Dantes ellerini hışımla saçlarından geçirirken adamın yakasına yapışmamak için kendini zor tutuyordu görebiliyordum. Bense kollarımı karnıma dolayarak sessizce birkaç adım geri çekildim. Barbaros Solar’ın kızı olmanın ağırlığı kasvetli bir gökyüzü gibi üzerime çullanırken karanlık kalbime bir kez daha düğüm attı. “O kadın Kenan’ı bulmak için tek şansımdı hocam!”

Ben yanında olmasaydım belki de Ömer Hoca kadını Dantes’ten saklamayacaktı. Düşüncelerimi duymuş gibi adamın bakışları bir anlığına bana değdiğinde tenimde dolaşan ürperti içimi titretti.

“Bırak artık oğlum.” dedi tekrar Dantes’e dönerek. “Baksana tıpkı babanın attığı adımları atıyorsun. O da aynı senin bu kızı yanına aldığın gibi annesini korumaya çalışırken Barbaros’un hedefi oldu. Şimdi ne olacak? Sen kızını korumaya çalışırken de baban gibi tüm dikkatleri üzerine çekeceksin. Uzak dur tüm bunlardan. Kızı da bırak.” dedi tiksinircesine. Sonra tekrar bana döndüğünde yüzünde de aynı tiksinme ifadesi vardı. “Sen de bu adamı bırak artık yoksa sonun annen gibi olur.”

“Buna siz karar veremezsiniz.” dedim. O an kafamda şekillenmeye başlayan bir kararın sızısını hissettim. Annemin ya da babamın Dantes’in ailesiyle olan geçmişi her seferinde daha yaralayıcı bir şekilde karşıma çıkarken şimdi Dantes’ten kaçarsam ve uzaklaşırsam o geçmişe ihanet edecekmişim gibiydi. Bunu yapamazdım. “Bu kimsenin verebileceği bir karar değil.” dedim biraz daha kendimden emin bir sesle. “İnsanlar istediği kadar engel olmaya çalışabilir, geçmişte neler oldu onu da bilmiyorum ama bu kez farklı olacak. Biz bunun üstesinden geleceğiz.”

Söylediklerimin ardından Dantes’in hislerini saklayan bakışları bana döndü. Ben ise birkaç adım yana kayarak ona daha çok yaklaştığımda karşımızda duran adam bize acırmış gibi bakıyordu. Hayal kırıklığıyla başını iki yana salladı.

“Ne haliniz varsa görün.” dedi Ömer Hoca. Dantes’e son kez baktığında gözlerinde bir felaketin habercisi olan bir bakış vardı. “Baban bunu yapmanı istemezdi.” Parmağıyla beni işaret ettiğinde bir kara lekeyi gösterir gibiydi yüz ifadesi. İçimde koca bir ağırlık bırakan yüz ifadesini de yanına alarak gittiğinde bizi boş otoparkta öylece bırakmıştı.

Bir süre yalnızca Dantes’in hala çok hızlı atan nefeslerini dinledim ama ondan yana çeviremedim bakışlarımı. Babası… demek bana söylemek istemediği geçmişinde babası ve annem yan yanaydı, tanışıyorlardı. Geçmişten gelen iki ruhun hayaleti sanki her yeri kuşatarak etrafımızda soğuk rüzgarlar estirdi. Geçmiş, geçmişte kaldı. Hayır, geçmiş bugüne kaldı, Lara.

Adı… adı ne oldu biliyorsun aslında.

Biliyorum ama bilmek istemiyorum. O değildir. Öyle değildir. Öyleyse bile aksine inanmak işime gelir. Sen de hep işine gelene inanmak istiyorsun.

Aksine inanmak beni ne hale getirir?

“Baban gerçekten benimle bu şekilde olmanı hiç istemez miydi?” diye sorarken hala bakışlarımı Dantes’e çevirmekten korkuyordum. Bazen haklıydım onun karşısında bazense çok savunmasız hissediyordum.

Şu an mesela hiç kalkanım yoktu, savunabileceğim bir şey yoktu çünkü hayatımda. Sadece kendimi savunabilirdim ama Dantes zaten her parçamı görürken bunu da yapmak istemiyordum.

“Hayır,” dedi Dantes. Derin bir nefes aldığını duydum. Kemikli ellerinin bana uzandığını görmesem de hissettim ve bu his bir anda tüm ruhumu sararken bedenimi saran kolları da tüm varlığımı esir aldı. Beni hızla kendine doğru çektiğinde dengemi kaybettim fakat güçlü kollarıyla beni yakaladı. Göğsüne çekti ve çenesi başımın tepesine yerleşirken, “Babam tam olarak bunu yapmamı isterdi.” diye fısıldadı.

Öylece sarılmış halde durduk orada. Zamanın ve mekânın kaybolduğu bir yerde, bir gökyüzünde savrulur gibi süzüldük boşluğun içinde. Herkesten uzakta ve ıssızlığın içinde Dantes’in kolları arasında olmak güzeldi. Güven verebilirdi. Ayaklarımı yerden kesebilir ve bana kahkahalar attırabilirdi.

Başka dünyalarda… bunu gerçekten istediğimi fark etmek sırtıma saplanan bir bıçağı hissetmek kadar acı vericiydi. Gözlerimi sımsıkı kapattım. Bu benim en gerçek hissettiğim anlardan biriydi.

Böylesine gerçek hissettiğim bir anı hiç unutmak istemeyeceğimi sanırdım ama yalnızca birkaç saniye sonra en çok unutmak istediğim anlardan biri olacaktı. Uzaklardan bir fotoğraf makinesinin sesi duyulduğunda irkilerek doğruldum ve Dantes’in kolları arasından çıktım. Zaman ve mekân bir cam parçası gibi dağılarak üzerimize yağdı.

“Orada biri var?” dedim Dantes’e sorar gibi. Birkaç araba ileride büyük bir aracın arkasına saklandığından yüzü belli olmayan biri o tarafa fark ettiğimizi anladığı anda gözden kayboldu. Otoparkı onun koşarken çıkardığı ayak sesleri doldurdu. Neler olduğunu anlayamıyordum ama Dantes benim aksime çok sakin görünüyordu.

“O kimdi?” dedim tedirginlikle. Yüz hatları kaya kadar sert olan Dantes’e nihayet bakabildim. Teni içinde bir ruhu taşımıyormuş gibi bembeyazdı. “Fotoğrafımızı mı çekti?” diye sordum kapkara gözleri gözlerimdeyken.

Dantes cevabı biliyordu. “Bir gazeteci olmalı.” Dantes cevapları her zaman biliyordu. “Hazırla kendini.”

“Onun orada olduğunu bildiğin için mi sarıldın bana?” Sert bir darbe almışım gibi bir adım geri çekildim. O bir adımın içine aşılması imkânsız bir uçurumu sığdırabilirdi. “Hem neye hazırlayacağım kendimi?” Karşı karşıya duran iki uçurum da olabilirdi. O ve ben gibi.

Dantes karşımda duran bir uçurum olduğunu bir kez daha gizlemedi benden. Orada durdu, tam karşımda. Uzanılamayacak ama göz önünden hiçbir zaman da kaybolmayacak olan bir çekicilikle. “Lara Solar ve Çağlar Mir Güzyeli arasındaki aşk hikayesi dedikodularına.” dedi.

Birkaç gün sonra yayınlanan dergilerde ve haber sitelerinde tam da dediği gibi haberler yayınlanarak her şeyi karmakarışık edecekti.

Bize ne hissettiğini söylemeyi ihmal etme!