Herkese ibret olsun diye en iyiler,
Feda edilirmiş savaşta.
Othello/W. Shakespeare
༄
Günahkârın kalbi gökyüzünün altında,
Merhamet dilenmek olmuş dua etmenin adı.
Zalim biri öpmüş bağışlayıcının ruhundan,
Eğer damlatılmışsa masumun gözüne acı,
Yazıktır ki ona günahlardan arınmaz.
Sönmüş güneş! Arsız gece!
Saklanmasın ruhunuzda kan kızılı günahlar,
Terk edin diz çökmüş savaşçının ruhunu.
Zira göğün bağrındayken Tanrı’nın vicdanı,
Hiçbir günahkâr yıldızlara dokunmaz.
༄
İnsanın düşünceleri kendi kıyımına sebep olacak kadar keskinleştiği vakit, ruhunda bir sürgün feveran olarak insanı kendinden kapı dışarı ederdi.
Yangını suyla söndürdüğünü sanırken üzerine benzin döktüğünün farkına varamamak gibi.
Benim düşüncelerim ne zaman ki bir kıyıma sebebiyet verecek kadar keskinleşirdi, sürgünümü kimselere bırakmadan sürgün yerimi kalbim yapardım. Zihnim katliamlara gebe kalırsa, kalbim ölen cesetlere kıyamayarak ağlardı. Bundandır ki bir katilin çığlıklarını değil de bir maktulün hıçkırıklarını taşırdı bu beden.
Fakat öyle bir an gelirdi ki zihin yalnızlıktan yorulur, kalp atmaktan bitap düşerdi. Sürgün edilen sürüldüğü yere yabancılaşır, sahibini özleyen zihin ise boşluğunu doldurabilmek için kalpten taşan duyguları değil de keskinleşmeye müsait düşünceleri geri isterdi.
Düşünmek, başlı başına bir intihardı.
Bütün var oluşu boyunca topraklarını gözyaşları sulayan bir sürgün yerine dönen kalp bunu çok iyi bildiğinden insana düşünme derdi. Bırak o zihin boş kalsın ve sürgünün devam etsin.
Fakat daha sonra belki yeniden yalnız kalmaktan korktuğundan belki de kıyıda köşede ne kadar kırgınlığı varsa hepsinin öcünü almak istediğinden, kendinde dibi görünmeyen derin bir kuyu açar ve sürgün edilen düşünceleri pusuya yatırırdı.
O vakit insanın en büyük intiharı düşüncelerin sürgün edildiği boş kalan zihinde değil de sürgün yeri olan kalpte başlardı.
Nihayetinde insan ya çok düşünmekten getirirdi kendi sonunu ya da çok fazla hissetmekten.
Zannımca benim sonum ikisine de aynı oranda yakındı.
Şu dünyada baktığım herkes masumdu, bir o kadar da yalan kusuyordu geleceğime. Bazen sürgün edilir gibi sonu gelmez derin uykulara dalıyordum. Bütün hayatım adına insan denen şeytanların kurduğu oyunlar arasında geçiyormuş gibi hissediyorum. Hiçbir şey olmamıştı aslında, hiçbir şey bana ait değildi.
Bu dünyada yerim yurdum yokmuş da onlar beni olmam gereken yerin burası olduğuna inandırmıştı.
Dün gece korkunç bir kâbus görmüştüm. Öyle ki hatırlamak bile tüylerimin diken olmasına neden oluyordu. Annem bana küçükken gördüğümüz kötü rüyalar başkasına anlatılmamalı, anlatırsan gerçek olma ihtimali artar, derdi.
Oysaki ben ona en çok kötü rüyalarımı anlatmayı ve beni yatıştırmasını isterdim. Fakat annem hiçbir zaman kâbuslarımı ona anlatmama izin vermedi.
Gece yaşadığım sarsıntının şokunu üzerimden atamadığımdan günüm ne yazık ki sarsıntılı başlamıştı. “Durum belki o kadar da vahim değildir.” dedi Mihri umutlu bir sesle. Sihirkent’in içindeki koşu parkında sabah koşumuzu tamamlamıştık ve acıktığımızdan kendimize bir şeyler alıyorduk. “Ayrıca bu sandviçler hiç çekici değil. Neden biraz ilerideki restorana gitmiyoruz?”
Mihri önünde durduğumuz reyondaki yiyeceklere tatsız bakışlar atarken içimi çektim. “Babam hakkında yazdığım yazı yüzünden tüm gözlerin üzerimde olduğu yetmezmiş gibi bir de adamın biriyle boy boy basılı resimlerim var çünkü.” derken sesim farkında olmadan yükselmişti. “Utanıyorum!”
“Şahsen adının son derece yakışıklı bir adamla magazine düşmesi gayet havalı.” Mihri kıkırdadığında kaşlarımı çatarak ona baktım. “Ayrıca şu kapüşonunu aç, suç işlemiş gibi neden saklanıyorsun ki?”
Saklanıyordum çünkü gerçekten utanıyordum. Dantes ile fotoğraflarımızın çekildiği o andan sonrası ikimiz için de yıpratıcıydı. Dantes sahiden de orada bir gazeteci olduğunu görmüştü ama ona sorarsanız gazeteci olmasaydı da bana sarılırdı. Bunu gerçekten istediği için yapmıştı.
“Bu gerçekten çok yaralayıcı.” diye mırıldandığımda gözü kulağı bende olan Mihri elbette beni duydu.
“Belki de gerçekten senden hoşlanıyor ve duygularını nasıl itiraf edeceğini bilemediğinden adınızın magazine aşk dedikodularıyla düşmesine neden olarak aşkınıza zemin hazırladı?”
Mihri’nin kurduğu uzun ve yorucu cümle beni güldürdüğünde kasaya yürüyordu ve ondan ayrılmayayım diye boşta kalan eliyle elimi tutuyordu.
“Emin olabilirsin ki Mir Bey’in duygularını itiraf etmekten çekinen bir yanı yok.” Elimdeki sandviçimi kasaya bırakırken Mihri cüzdanını çıkardı. “Hatta istediğinde böyle yüzüne yüzüne çarpıyor tüm hislerini. Sonra bir bakmışsın,” Hışımla ellerimi birbirine çarptım. “Nakavt. Seni bitirmiş. Tam bir hileci. Düzenbaz!”
“Sus kız bağırma.” Mihri bana koluyla vurduğunda somurtarak ondan uzağa çekildim. Bir tepeye çıkıp uçurum boşluklarına saatlerce bağırsam hayal kırıklığım geçerdi belki.
Marketten çıktıktan sonra bir banka oturduk ve bir süre sessizce sandviçlerimizi yedik. “Hissettiğin şu garip öfkenin sebebi belki de Mir Bey’in sana gerçekten sarılmasını istemendi.”
“Hı?”
“Yani düşününce ancak bir şeyler hisseden bir kızın vereceği tepkileri veriyorsun Laracım. Ondan böyle bir beklentin olmasa sana yalandan sarılmasını ya da magazine düşmenizi umursamazdın.”
Öyle miydi sahiden? Dantes bana sarıldığı anda hissettiğim en yoğun duygu bunun canımı acıtacak kadar gerçek hissettirmesiydi ama sonra hemen bir yalana evrilmişti. Bir yere gitmeye çalışan bir yanım varmış da çok güzel yarı yolda kalmış gibiydi. Sen ona gitmeyi sevdiğinden oldu bunlar, Lara. Onun seni hep beklemesini istediğinden hatta.
Sessizliğim Mihri’yi daha da konuşmaya itti. “Hem ben sana demedim mi adama yüz verme onu peşinden koştur diye.”
“Aramızda öyle bir ilişki yok, Mihri.” dedim sessizce.
“Aranızda nasıl bir ilişki varsa adam adınızın aşk dedikodularıyla anılmasını sağladı.” Mihri bir an aydınlanmış gibi duraksadı. “Bana bak, bu adam seninle yakınlaşıp babanın konumundan faydalanmak istiyor olmasın?”
İşte bu beni gerçekten güldürdü. Sokaklara sabah sessizliği hakimken kahkaham Sihirkent’te yankılandı. Dantes’in gerçek amacını ve yaptıklarını öğrense Mihri sahiden ne düşünürdü kim bilir?
“Babam var bir de tabi.” Derince içimi çektim. “Gel de yüzleş şimdi onunla.”
“Jülide sitesinde yazını yayınladıktan sonra hiç yüz yüze gelmediğiniz değil mi?” diye sorduğunda başımı iki yana sallayarak onayladım. “Bence bu o kadar da büyük bir olay değil.” dedi Mihri. “Seninle trend olan fotoğraf paylaşımlarımız daha büyük skandaldı. Yani baktığın zaman bu ne ki? Eninde sonunda kenardan köşeden babanın iş hayatına dahil olacaktın. Şimdi de genç ve güzel varis olarak medyanın ilgisini çekmeye başladın.”
“Medyanın ilgisini çekmek iyi bir şey mi bilmiyorum, Mihri. Hayat artık seninle küçük olduğumuz zamanlardaki kadar eğlenceli gelmiyor.”
“Elbette gelmez, bir sürü stres kaynağının arasında yaşıyoruz. Ama boş ver, insanların hayatını etkilemesine izin verme. Zaten hepsi unutulup gidecek. Öyle olmasa o fotoğraflarımız unutulmazdı yahu.”
Mihri’nin unutmamıza izin vermediği fotoğraflar aklımıza geldikçe kendimizi tutamadan gülmeye başladık. En azından en yakın arkadaşımla eskisi gibi keyifli anlar yaşayabiliyordum.
Ama karmaşık düşüncelerle eve gidene kadar kendimi paranoyak gibi hissetmeme engel olamadım. Sihirkent’te magazincilerin olması mümkün değildi ama yine de hep tetikteydim. Fakat asıl büyük yüzleşme eve girdiğimde beni bekliyordu. Aile üyelerimin gergin ses tonu daha eve girer girmez kulağıma çalındı. Mutfakta vakit geçiren Jülide ve babam sanırım uzun zamandır bu evde birlikte bir şey yapmamışlardı.
Onları bir araya getiren şeyin vahimliği ile babamı göreceğimde hissedeceğim duyguya olan korkum arasında bir süre sıkıştım. Bir baba, kızında bu denli büyük sarsıntılar yaratmayı nasıl başarabilirdi?
Babam, kuşkusuz benim kalbime sürgün ettiğim düşüncelerimden biriydi ve şimdi pusuda bekliyordu. Kimin kıyımına sebep olacaktı tahmin etmek güçtü fakat onu her gördüğümde hissettiğim kırıklık cevabı açık ediyordu.
Usulca mutfak kapısından kafamı uzattığımda Jülide ve babamın oturmuş birlikte kahvaltı ettiklerini gördüm. Jülide’nin yalnızca sırtını görüyordum fakat babamın yüzü yan profilden gözlerimin önündeydi.
Kimdi bu adam? Ya bir şeytan ya bir koruyucu melek.
Ya bir katil ya da bir kurban.
Hangisiydi? Annem, babanla birbirimizi yeniden bulduğumuzda çok mutlu olacağız derdi. Bu adamla mutlu bir aile olma şansımız olabilirdi. Belki de bunlar da bir kandırmacaydı. Annem için küçük kızını yalanlarla avutmak çok kolay olmuş olabilirdi de.
“Böyle bir şeye nasıl izin verdin bilmiyorum.” diyordu babam. Konuşurken dudakları hızlı hızlı hareket ediyordu. Üzerindeki takım elbisesiyle oldukça rahat ve karizmatik göründüğünü inkâr edemiyordum. Hafif kırışıklıkları olsa da olgunluğu ona çekici bir hava katmıştı. Bu yüzü unutma Lara, zira bu adam tüm hayatını etkileyecek şeyler yaptı. Ve senden saklanan sırların ne olduğunu bir gün mutlaka öğreneceksin.
“Gündemin o kadar yoğunken bu üzerine düşüneceğin bir konu olmamalı.” diye söylendi Jülide sıkkın bir sesle. “Alt tarafı bir yazı ve baktığında gerçekten bir eleştiri bile yazmış denilemez.”
“Ama yazmış.” dedi babam hışımla. “Ve eleştiriye açık.”
Konu kesinlikle benimle ilgiliydi. Yayınlanan yazımdan sonra babamdan köşe bucak kaçmıştım ama yüzleşmemiz gereken bir an gelecekti. Jülide’nin sesi tarafsız geliyordu, sanki bu konu onun için gerçekten de konuşmaya değer değil gibiydi.
Orada olduğumu vurgulamak istercesine boğazımı temizlediğimde porselen fincandaki çayını dudağına götürmekte olan babam durdu ve tek kaşını kaldırarak kapıya döndü. Beni gördüğünde fazla ifadesizdi. “Biz de senden bahsediyorduk, Lara. Geç otur şu masaya. Konuşacağız.”
Sesinin sertliği beni irkiltse de hiç bozuntuya vermeden asık bir suratla yürüyüp gösterişli kahvaltı masasına oturdum. Babam masanın başındaydı ve ben Tarık’ın yerine, yani Jülide’nin karşısına oturmak istemediğimden bir yan sandalyeye oturdum. “Halletmem gereken işlerim var da, konu neydi?” dedim gayet resmi bir sesle.
“Yeni bir yazı yazdığını söyle de,” Jülide dalga geçercesine konuştuğunda babamın bir kaşı imayla yükseldi. “Babanın uğraşacak başka işleri yokmuş gibi değil mi?” Beni azarlıyor muydu yoksa tamamen umursamaz mı davranıyordu anlayamadım. “Çok gereksiz.”
“Çok gereksiz diye dalga geçtiğiniz konu yüzünden yeni yetme gazetecilerin gözünde maskara oldum.” diye söylendi babam. “Benden çok hakkımda atıp tutan cüretkâr kızımla ilgileniyorlar.” Ben olaya öyle bakmıyordum ama gözlerini dikip bana bakan babam tam da öyle düşünüyordu. “Bütün huzurumuz kaçtı.”
Sanki evin huzurunu bozan tek şey benmişim gibi üstüme gelmesi de ayrı bir komediydi. “Evimizde huzur arıyordun madem oğluma tokat atarken aklın neredeydi?” Jülide’nin sert çıkışıyla afallayarak ısırdığım salatalığın yarısını ağzımdan geri düşürdüm.
Sesi kızgın değildi. Sadece hissizce fakat yüzünde alaycı bir gülümsemeyle sorduğu bu soru babamın dudaklarının seğirmesine neden oldu. O an, Tarık’ın alaycı gülümsemesini annesinden aldığına kesinlikle ikna oldum.
Bu konuda epey yetenekliler.
“En baştan mı anlatayım, Jülide?” Babam yüzük parmağındaki alyans ile gergince oynuyordu. “Defalarca kez anlatmamışım gibi en baştan mı anlatayım?”
“Anlatsana.” Jülide güldü. Yüzünde yaşını gizleyen hoş bir makyaj vardı. Kaşlarımı kaldırıp ıslık çalmama neden olacak derinlikte göğüs dekoltesine sahip siyah bir elbise giymişti. “Benim kaybedeceğim bir şey olmaz.”
Babam içini çekti. “İkinizde yoruyorsunuz beni.” derken bakışları Jülide’den ayrılıp ağır ağır bana döndü. “Sen!” dediğinde sesindeki şiddete hazırlıksız yakalandığımdan çatalımı masaya düşürdüm. “Hakkımda yazdığın yazı yüzünden dikkatleri üstüne çekmen yetmezmiş gibi daha bu yaşında iş ortağımla magazin dergilerine düştü adın!”
Bakışlarındaki hiddet bedenime çekiç darbesi gibi indiğinde sandalyeme çivi gibi çakıldım.
Çok tuhaf hissediyorum. Şu an çok sıradan, korumacı bir kız babası gibi duruyordu. Tüm saflığıyla içinde kötülük olmadan. Annemi öldüren adam… Dantes’e karanlık bir geçmiş bırakan bu adam… Bu adam, benim babamdı.
Belki de onu suçsuz çıkarmak için olan tüm uğraşlarım gözlerinde gördüğüm şu gerçek bir babaya ait olan ifadelere duyduğum inançtı, bilemiyorum. Tek dileğim, her şey bittikten sonra babamın tüm suçlardan aklanmasıydı.
Fakat Dantes benimle asla aynı düşünmeyecek, babama asla aynı gözle bakmayacak ve onu düşman olarak görmeye devam edecekti. Çünkü onun yaşadıkları ve sürgün yeri bambaşkaydı.
“O aslında büyük bir yanlış anlaşılmaydı. Mir bey iş için oradaydı ve ben de ona yardımcı oluyordum.” dedim yutkunarak.
“Benim çevremdeki kimse sarılarak yardımcı olmuyor birbirine.”
“Demek ki benim yardım sitilim farklı.” dediğimde bana kötü kötü baktı.
Bu sırada içeriye yavaşça Erdal girdi ve vücudumu bir gerginlik sardı. “Afiyet olsun, Barbaros Bey.” diyerek masaya yürüdüğünde tatlı aile sohbetimize ara vermek zorunda kaldık.
Babam doğrularak Erdal’ın elindeki siyah bir çantaya baktı. Gözlerindeki gölgeler gece kadar koyuydu. “Hallettin mi?”
“Kesinlikle. Tüm taramalar yapıldı ve bilgisayarın güvenlik duvarı güçlendirildi. Çalışanlar, saldırı yapılan bilgisayarların uzantılarına ulaşmaya çalışıyor. Bir çeşit saldırı programı kullanarak sistemi hacklemeye çalışmışlar ama onlar başarılı olamadan güvenliği artırdık.”
Hacklemek kelimesinin bana çağrıştırdığı tek şey sarı saçları ve okyanus mavisi gözleri olan bir adamdı. Gerçekten bunu da yapmış olabilir miydi? Dantes babamın banka hesaplarına ulaşmaya çalıştığını söylemişti zaten çünkü Elif de ortadan kaybolduktan sonra Kenan’a ulaşmanın tek yolu ne yazık ki babamdı.
Erdal ve babam anlayamadığım terimler barındıran cümlelerle konuşmaya devam ederken çaktırmadan telefonumu çıkardım ve mesaj sayfasına girdim.
Lara: Bir ihtimal yakın zamanda babamın bilgisayarını hacklemeye çalışmış olabilir misin?
Mir..: Belki.
Cevap sanki Dantes elinde telefon ona mesaj atmamı bekliyormuş gibi bir hızla geldiğinde şaşırmadım.
Lara: Yakalanmış ve çuvallamışsın. Babam güvenlik duvarını güçlendiriyor. Bye.
Mir..: Başka duvarlar üzerinden denerim ben de şansımı.
Duymasam da sesi ve içinde barındırdığı imaları kulağıma öyle tanıdık bir şekilde ulaştı ki bir kez daha onu böylesine yakından tanımaya başlıyor oluşum ürküttü beni.
Lara: Ben hackleyebileceğin bir güvenlik duvarı değilim.
Mir..: Aşılması gereken duvarların olduğu kesin.
“Ellerine sağlık.” Babam çantayı Erdal’dan alıp sandalyesinin yanı başına koyarken telefonu tekrardan cebime atıp başımı kaldırdım. “Otur,” diyordu babam. “Bu sabah bizimle kahvaltı yap.”
“Efendim, buna hiç gerek-“
“Otur dedim Erdal.”
Babamın ısrarı üzerine Erdal’ın yüzüne gururlu bir gülümseme dolduğunu gördüm ve yüzümü buruşturdum. Daha da yüzümün buruşmasına neden olan şey ise Jülide’nin karşısına, Tarık’ın sandalyesine oturmaya yeltenmesiydi. O sandalyeye dokunduğu an yan dönüp sol bacağımı kaldırarak sandalyenin üstüne attım. “Bu sandalye Tarık’ın. Onun yerine oturamazsın.”
“Lara!”
“Oturamaz baba.”
Erdal bana dik dik baktı.
Jülide bıyık altından gülüyordu.
Ama bu konudaki tavrım netti. Ben bile Tarık’a olan saygımdan onun sandalyesini boş bırakırken bu adama ne oluyordu? “Ziyanı yok, Barbaros Bey.” dedi Erdal dişlerini gösterip bana bakarak. “Küçük Hanım haklı, başka sandalye yok değil ya.” Sonra da masanın etrafından dolanıp Jülide’nin yanına, yani benim tam karşıma oturdu. Harika.
“Gel gelelim sana,” dedi babam dikkatini yeniden bana vererek. “Bir açıklama bekliyorum. Benim hakkımda neden böyle bir yazı yazıldı ve Çağlar ile boy boy fotoğrafların neden tüm magazinde?”
Ben de az değilmişim hani.
“Açıkçası,” Ben daha dudaklarımı aralamamışken Erdal’ın yapmacık ses tonu araya girince içimden çığlıklar attım. “Her an herkesin gözü önünde olan Barbaros Solar için bir de bu tarz küçük ve rahatsız edici haberler yayınlanması camiayı dalgalandırır. Babanızın zamanını çalıyorsunuz Küçük Hanım.”
Öfkeyle masanın altından ayağını tekmeleme dürtümü bastırıp sakin bir şekilde oturdum fakat bakışlarımla ona hiç iyi şeyler yapmıyordum. Adamda bir çeşit saldırı mekanizması vardı. Fiziksel olarak değilse bile zehirli diliyle üste çıkmaya çalışıyor ya da daha da beteri beni küçük düşürmek için uğraşıyor, babamın yanında benden daha çok söz sahibi olduğunu kanıtlamaya çalışıyordu.
“Erdal haklı.” Babamın ses tonu hükmedici ve tehditkârdı. “Son zamanlarda fazla başına buyruk davranıyorsun.”
“Ben bu konuda Tarık’ın düşüncelerini de öğrenmek istiyorum.” dedim herkesin sesini kesen gür bir ses tonuyla. Sonra da başımı çevirip sol bacağımın üstünde durduğu Tarık’ın sandalyesine baktım, baktım, baktım… O sırada ailem de dut yemiş bülbül gibi bana bakıyordu.
Birkaç saniyelik sandalyeyle olan bakışmamdan sonra babama döndüm. “Tarık, aklı başında bir abi olarak yirmi yaşındaki kız kardeşinin başına buyruk davranışlarında herhangi bir sakınca olmadığını söylüyor.” dedim, ardından gülümseyerek boş sandalyeye minnettar bir bakış attım. “Arkamda durduğun için teşekkürler Tarık. Senin desteğin beni her zaman çok mutlu ediyor.”
“Lara beni ne zaman ciddi bir şekilde dinlemeye başlayacaksın?” Babam umutsuz bir vaka olduğumu düşündüğünü yüz ifadesinden hiç saklamadı. “Sen hala çocukça hareketler sergilemeye devam edebilirsin ama bu ailede kimin adı haberlerde geçerse şirketim ve itibarım bundan etkileniyor.”
“Ama baba-“
“Büyürken imkanlarını ya da davranışlarını hiçbir zaman kısıtlamadım ama sen buna rağmen canımı çok sıkan şeyler yapmaya başladın.” dedi babam.
O an babamla göz göze geldik. Bir babanın gözlerine bakabilmek, bir evlat için ayrıcalık olmalıydı. Çünkü babalar herkes gibi bakmaz, herkes gibi sevmezdi.
Varlıkları ya da sözcükleri kadar bakışları bile öyle özeldi ki küçükken korksam dahi babamın sevgisini hissettiğimde kendimi ayrıcalıklı sanırdım. Sanki bu dünyada kimse benim kadar acı çekmemişti ama aynı zamanda kimsenin babası da benimki kadar özel bakamazdı evlatlarına.
“Gerçekten sadece bir yanlış anlaşılma.” dedim, alaycılıktan ve başkaldırıdan uzak bir sesle teslim olmuş bir halde. “Sadece iş için oradaydı ve kendini kötü hissettiği bir anda ona destek oldum. Tıpkı bir arkadaş gibi.”
“Buna inanmak istiyorum.” Nihayet babamın yüzündeki gerginlik biraz olsun gevşeme emaresi gösterirken arkasına yaslandı. “Adının magazinde yan yana biriyle görünmesi bile hisseleri etkiliyor. Çağlar başarılı ama sektörde çok yeni. Seninle görünmesi geleceği düşünen yatırımcıları tereddüte düşürür çünkü senin hayatına girecek kişi damadım olacak. Onun insanları çeken güçlü bir isim olması gerekir.”
İlk kez konusu açılan bu konu kalbimin panikle çarpmasına neden oldu. Aslında şok olmuştum. Hayatımın hiçbir noktasında böyle bir düşünce ve hayale kapılacağıma inanmazken babamın gayet ciddi bir ses tonuyla dile getirdikleri nutkumun tutulması için yeterliydi.
“Vay canına…” diye fısıldarken konuşmak için zamana ihtiyacım olduğunu hissettim. Arkama yaslanarak bakışlarımı babamdan kaçırdım.
Usulca telefonumu çıkardım. Babam bunun sadece bana ait bir karar olmayacağını belirten cümlelere boğacaktı beni, hissediyordum. Ve nefes alabilmek için sığındığım kişi Dantes’ti.
Lara: Babam içinde damat kelimesi geçen cümleler kuruyor.
Mir..: Siktir… ne?
Lara: Merak etme senden bahsetmiyoruz. Endişelenmene gerek yok.
Ama ben endişelenecektim. Gelecek benim için bir koltuğa uzanıp kitap okurken kahvemi içtiğim günleri beklemek gibiydi. Pencerenin kenarından yağmuru dinlemek ve izlemekten ibaretti. Küçük hayatların derin sessizliğiyle gelen günler bekliyordum. Büyük hayatlarda yankılanan kahkahaların arasında olmak değil.
Mir..: Lara… Sen beni delirtmek mi istiyorsun?
Dantes’in tepkisi gerginliğime rağmen beni gülümsetti.
Lara: Anlamadım… Adın damat kelimesiyle yan yana geçti diye mi sinirlendin geçmedi diye mi?
Mir…: Damat demeye son ver lütfen.
“Günün birinde biriyle evlenirsem bu ailemizi nasıl etkiler diye düşünerek evlenmeyeceğim.” derken başımı telefondan kaldırdım. Geleceğin beni bekleyen sessizliği bana bunları söyleyebilme cesareti vermişti.
Konunun kendi söyledikleri bittiğinde kapandığını sanan babam bir kez daha bana bezgin bir bakış attı. “Elbette düşüneceksin. Sokaktan çevirdiğin biriyle evlenmene izin vereceğimi sanmıyorsun herhalde.”
“Sen ciddi misin?”
Babam dirseklerini masaya koyarak önce avuç içlerini birbirine sürttü, ardından parmaklarını birbirine geçirirken kendi zihninde de bir şeyler birbirine geçmiş gibi gözlerine açılması imkânsız kilitler yığıldı. “Bunları konuşmak için daha çok erken.” diyerek konuyu kapattı. “Şu an bununla vakit harcayamam.”
Sıkılı ellerinden gerginliğinin hala geçmediğini anladım ve bu ben de uzanıp o eli tutmak, belki de sakince okşayarak her şeyin yolunda olduğunu söyleme isteği uyandırdı. Normal çocuklar böyle yapmaz mıydı? Babalarına nazlanır ve onu ne kadar öfkelendirmiş olursa olsun koynuna kıvrılarak saniyesinde pamuk şekere çevirirdi.
Fakat ben babamın koynuna kıvrılamazdım. Ben babamın elini de tutamazdım. Can almıştı o eller, cinayet işlemişti. Dahası annemi öldüren de o eller olabilirdi. Olmayabilirdi de. Fakat olabilirdi de. Sus Lara, diye haykırdı zihnim. Buradan çıkış yok işte, anla artık!
İşte düşüncelerimin kalbime olan sürgünü tam da içine girdiğim bu çıkmazda başlıyordu ve ne yazık ki sürgün yeri olan kalbim, sessiz sakin meskenlerden değil de umutları bıçakla deşilmiş cesetleri saklayan mezarlardan oluşuyordu.
“Erdal,” Kısa süren kahvaltı faslımızdan sonra sessizliği bozan yine babam oldu. “Sen arabayı hazırla. On dakika sonra evden çıkarız.”
“Tabi, efendim.” Erdal sandalyesini geriye doğru kaydırarak ayağa kalkarken ben de yan sandalyede duran bacağımı indirip oturuşumu düzelterek babama baktığımda, o gülümseyerek masanın üstünde duran elime uzandı.
İrkildim. Gerçek anlamda irkildim.
Fakat daha olan şeyi idrak etmeme fırsat kalmadan sol elim babamın sağ avucu arasındaydı. Kimin canına kıydığın ellerle tutuyorsun baba elimi? Dokunuşu çığlıklar atarak uzaklara kaçma isteğimi körükleyecek türdendi.
“Bugün akşamüstü bizim holdingin terasında küçük bir basın toplantısı ve ardından kokteyl var. Sen de gel. Çağlar da orada olacak. Ama en önemlisi basın. Arkadaş olduğunuzu basına göstermeniz için güzel bir fırsat. Çıkan dedikoduların önüne geçilmesi gerekiyor. Hiçbir şey yapmanıza gerek yok, yan yanayken resmi bir duruş sergilemeniz yeterli. Geri kalanı benim basın ekibim halleder.”
Kalbim, belki de her zaman sürgün yeri olarak kalmalıydı. Çünkü düşünceler zihnime sirayet ettiğinde eninde sonunda ruhumdaki mevsimleri katleden bir kıyım başlıyordu. Ve bana kıyılan mevsimde şiddetli rüzgârlar esiyordu. “Peki.” dedim. “Orada olacağım.”
O eli tutmak, benim için ihtimallere ihanet etmek demekti fakat babam titreyen elimi çekerek ondan kurtarmama izin vermedi. Benim ellerim yumuşakken onun ki sertti ve avuçlarının nasırlı olduğu hissediliyordu.
“Ve artık daha dikkatli ol kızım.” Dokunuşunun aksine sesi nasıl da yumuşacıktı. Avına koşan avcı gibi, kurbanına koşan şeytan gibi. Belki de yalnızca kızıyla konuşan bir baba gibi.
“Haberler unutulur gider ama başka tuzaklara düşme.” dedi masada hafifçe bana doğru eğilerek. “Annenin emanetisin sen bana, kızdığıma bakma. Hepsi senin iyiliğin için.”
༄
Meleğim, zaman kırılıyor ve biz kırılan bir zamanın içinde ölüyoruz. Bu yüzden çığlıklarımız geçmişte gizli. Çünkü kırıkları birleştirip zamanların ötesine geçemiyoruz.
Duşumu alıp odamda biraz dinlendikten sonra yan eve geçmem çok sürmemişti. Mihri tam da tahmin ettiğim gibi odasında hazırlanmaya başlamıştı bile. “Resmen bize son dakika haber verdiler.” diye söyleniyordu.
“Boş ver tatlım, rahat bir şeyler giyip gidelim işte.” dedim, elimdeki torbadan yanımda getirdiğim çiçekli turuncu bir elbise çıkardım. Mihri gözüne far ışığı tutmuşum gibi elini gözüne siper ederken çığlık attı. “Bu korkunç elbiseyi giyecek olamazsın!”
“Neden ki? Bence çok tatlı.” Aslında gerçekten tatlıydı ama turuncu renk olması işleri biraz ilginçleştiriyordu.
“Siyasi bir kokteyle cırtlak turuncu renkte bir elbiseyle katılamazsın Lara hiç resmi değil.”
Elbiseyi askılarından tutup bedenime yerleştirirken aynanın önüne geçip nasıl durduğuna baktım. “Pasif isyan ediyorum.”
“Baban seni böyle görünce gözleri pörtleyecek. Aynen böyle.” derken şaşı taklidi yaptığında güldük. “Bu iyi. Sen cırtlak turuncu elbisenle dikkatleri dağıtırken ben de kendi köşeme çekilirim. Hatta erken kaçıp Kayra ile gizli bir buluşma daha koparabilirim. Nasıl olsa ebeveynlerimiz eve geç dönecekler.” Kıkırdadı.
“Hayır kendi köşene falan çekilmeyeceksin. En yakın arkadaş kozunu kullanarak Mir’e olabildiğince saldırgan davranacaksın. Beni yalnız sansın istemiyorum. Ondan başka uğraşlarım olduğunu da gösterelim ona.”
“Zaten var.” dedi Mihri, Siyah mini etek ve bluzun üstüne bir de dolaptan çıkardığı ceketi geçirdi. Dudaklarımı birbirine bastırdım. “Şey oldun sen biraz…” derken dudaklarımı ısırdım. “Resmi ve seksi.”
Mihri kahkaha attı. “Yeni kitabına bu ismi ver, çok tutar.”
Hazırlanana kadar konudan konuya atladık ve zaman sandığımızdan daha hızlı geçti. Bir ara Dantes benim de geleceğimi öğrendiğini söyleyen bir mesaj attı ama ona cevap vermedim. Babam sanırım ona da aynı uyarıyı yapmıştı. Arkadaş olduğunu göster. Gösterelim bakalım.
Babam bizi alması için bir araç gönderdi. Jülide ve Mihri’nin annesi çoktan orada olduğu için bir biz kalmıştık. Hazırlanırken her şey güzeldi ama şirkete yaklaştığımızda o kadar da güzel gelmiyordu. O akşamüstü beni eve bıraktıktan sonra Dantes ile yüz yüze görüşme imkânım olmamıştı çünkü ondan bir süre uzak kalmayı tercih etmiştim.
Kenan’ın karısını elinden kaçırmanın hayal kırıklığıyla baş etmeye çalışırken günlerce onu aramaya devam ettiğini biliyordum. Bir ara Evren beni yeniden davet etmiş ve Mavi’den çok tatlı bir sesli mesaj almıştım. Ne zaman oraya yolum düşerdi bilemiyordum.
Kokteyl şirketin en üst katındaydı. Öncesinde yapılacak basın toplantısı için bizim salona girmemize izin verilmedi. Biz de Mihri’yle lobide oturarak televizyonda bazı kanallarda canlı yayınlanan toplantıyı izledik. Babam, yanında avukatı Erdal abi, Atilla Karaman ve tanımadığım biri daha. Daha çok sohbet havasında geçen bir röportajdı. Açıkçası ben bile izlerken keyif almıştım.
“Bu siyasetçilerin kendine has bir çekiciliği var.” diye fısıldamıştı kulağıma benimle aynı şeyleri düşünen Mihri.
Kokteyl salonuna herkesten önce çıktık. Bizimle birlikte üç dört tane daha muhabir ve kameraman vardı. “Basın da mı içeride olacak?” diye sordum kapıda duran görevliye.
“Özel röportajlar yapmak için, Lara Hanım. Seçilmiş muhabirlerdir hepsi, endişeniz olmasın.” Yani kimseye can sıkıcı bir soru sormayacaklar demekti bu. Göz önündeyken her şeyi düşünmek gerekiyordu.
Teras katı kısa sürede dolduğunda Mihri ile kendi köşemize çekilmiştik bile. Alana her yeni biri giriş yaptığında kameramanlar kapıya koşuyor giren kişinin fotoğrafını çekiyorlardı. Babam içeriye gelmekte acele etmedi. Geldiğinde de bolca poz vermeyi ve dikkatleri üzerine çekmeyi de ihmal etmedi. Sonrasında kendisi ve dostları için ayrılan masaya yürürken beni gördü. Orada olmamdan memnundu, başıyla küçük bir hareket yaptı. Yüzünde ise bu sabah söylediklerini unutmamamı hatırlatan bir ima vardı. Babama sadece gülümseyerek karşılık verdim.
Dantes’in geldiğini kameramanlar kapıya koşarken muhabirlerin bana attığı meraklı bakışlar sayesinde anladım. Ona bakmak istiyordum, ve konuşmak, ve ondan hesap sormak… Beni düşürdüğü bu trajikomik durum için yapması gereken esaslı bir açıklaması olmalıydı. Bu hayal kırıklığını bastırmam gerekiyordu.
Mihri ile yan yana dururken kalabalık yüzünden henüz Dantes’i tam göremediğim sıralarda bir anda önümüze iki tane koca beden geçince Mihri ile bakış açımız tamamen kapandı. “Önümüzden çekilir misiniz baylar?” dedi Mihri sert bir sesle ve peşinden koca bir şaşkınlık nidası çıkardı.
“Kerem?” dedim ben de aynı şaşkınlıkla. Tüm dikkatim bir anda Dantes’ten sekip önümüzde duran iki kişiye yöneldi. “Senin ne işin var burada?”
“N’aber Tweety?” Soruma cevap vermeyip bana elini uzattığında gülümseyerek elini sıktım. Mihri’ninse saçlarını karıştırdı. “Erkek arkadaşının burada olduğundan haberi var mı Cimcime?”
“Var tabi ki. Şansım yaver giderse dikkatleri üzerime çekmeden erken kaçıp onunla buluşacağım.”
“Sahiden burada ne işin var Kerem? Yalnızca özel davetliler içeri alınıyor.” Yanındaki bizi merakla dinleyen adama kısa bir bakış attım. Henüz konuşmamıştı, muhtemelen tanıştırılmayı bekliyordu.
“Biz de özel davetliyiz.” Kaşlarımı kaldırdım. “Hem de cici annen Jülide sayesinde.” dediğinde kendimi tutamayıp kahkaha attım. Tam da o sırada bakışları yüzümde olan Dantes ile göz göze gelmem gülümsememin dudaklarımda asılı kalmasına neden oldu. Yanında birkaç siyasi olduğu için onlarla konuşmak zorunda kalmıştı ve bu yüzden onları ekip yanıma gelemiyordu.
Ama yakınımda hissettiriyordu. Bu garipti. Etrafımı sarmasına alıştığım varlığı tek bir göz temasıyla bile fırtına gibi tenimde esebiliyordu. Ellerimin buz gibi olduğunu ve tenimden bir ürperti geçtiğini hissederek yutkundum. Yine takım elbiseli olduğu anlardan birindeydi ve onu baştan aşağı süzme isteğime karşı koyarak yeniden Kerem’e döndüm.
“Gülme ciddiyim.” dedi Kerem. “Arkadaşım Yaman Sevmen. Alpheratz yayınevinin genel yayın yönetmeni. Gözlerin öyle kocaman açılır işte. Kitap yazdığını bilmiyordum ama Yamanla konuşurken bana kitabından bahsetti ve ben de seni tanıdığımdan bahsettim. Belki söylemişlerdir ben de bir dergide editörlük yapıyorum.”
“Biliyorum.” dedim, kalbimdeki çarpıntıdan sanırım dudaklarımdan çıkana mâni olamadım ve o an pot kırdığımı fark ettim. Ben onun Kerem Kuzgun olduğunu ne kadar iyi biliyorsam o da benim Nihil olduğumu bilmeye o kadar uzaktı.
“Nereden biliyorsun?” Beni en iyi tanıyan arkadaşım Mihri kırdığım bu potu hemen yakaladı. “Sana hiç söylemedik ki. Konusu geçmedi.”
“Siz değil ama Ayaz bir ara sohbet sırasında bahsetmişti.” diye kıvırmaya çalıştım. O an araya girerek fotoğrafımızı çekmek için orada bulunan bir gazeteciye sonra diyen bir işaret yaparak yanımızdan uzaklaştırdım.
“Ayrıca Lux dergisi okuduğumu biliyorsun Mihri. Okuduğum derginin editörünü de tanıyayım bir zahmet yoksa kendime okur diyemem.”
Mihri haklısın dercesine başını salladı. Terlemeye başlayan avuçlarımı elbiseme sürttüm. Yaman denilen adam hala dikkatle bana bakarken olan biteni idrak etmeye çalışıyordum. Bahsi geçen yayınevi benim için tanıdıktı evet ama oraya biten bir kitabımı inceleme için yollayalı çok oluyordu. Ben bile yolladığımı unutmuştum. Kimse bana geri dönüş yapmamıştı, olumsuz bile olsa.
Yaman bana elini uzatırken yüzünde beni sakinleştirmesini umduğum bir gülümseme vardı. “Seninle direkt yüz yüze tanışmak büyük bir zevk.” dedi. Heyecanla elini sıktım. “Yüz yüze tanışmanın daha uygun olacağını düşündüm. Kerem’in de yayın sektöründe bir sürü tanıdığı var. Bir şekilde annene ulaşıp bize davetiye aldı.”
“Yani Jülide burada olacağınızı biliyordu?” Jülide’nin Kerem’e davetiye ayarlamasına şaşırmadım nedense. Ona Nihil olduğumu söyledikten sonra Lux hakkında daha detaylı araştırma yaptığını tahmin edebiliyordum ve muhtemelen Kerem’in de o sırada ismine aşina olmuştu.
“Evet. Hatta izin verirken tek şartı sitesinde yayınlamak istediğin yazıları kendi dergime çekmemeye çalışmamdı.” dedi Kerem. Bu söylenilenlerden Jülide’nin benden devam yazıları beklediği anlamını mı çıkarmam gerekiyordu?
“Heyecandan rengin attı.” Mihri kimse görmeden beni dürttüğünde irkildim. “Kendine gel.”
Gülümsedim. Bu içimde biriken yoğun duyguları kontrol etmemde yardımcı olmadı. Daha birkaç gün önce sadece Lux’ta yazan tanınmamış küçük bir yazardım. Şimdiyse üst üste çok fazla şey olmaya başlıyordu ve hayatımın hızına yetişemiyordum.
Kendimi toparlayarak benden bir cevap bekleyen Kerem’e döndüm. “Seni kıskanmıştır.” dedim pat diye.
Kerem gür bir kahkaha attığında kırdığım ikinci pot için bu kez kendimi tekmelemek istiyordum. “Koskoca bir siteyi yöneten Jülide Hanım benim gibi basit bir edebiyat yayıncısını neden kıskansın Tweety? Saçmalama.”
Ben de ona eşlik ederek güldüğümde kendimi hiç iyi hissetmiyordum. Bana bu kadar samimi yaklaşan Kerem’e yalan söylüyor olmak sanırım o an gerçekten canımı sıkmaya başladı. Tabii ki seni kıskanır çünkü onun sitesinden tek bir yazım yayınlanmışken senin derginde bir sürü diyebilmek isterdim. Ama bunun yerine sadece sessiz kalabildim.
Nihayet Yaman araya girdiğinde düşüncelerim biraz olsun Kerem’den uzaklaştı. “Lafı uzatmanın gereği yok,” dedi Yaman. “Kitabını basmak istiyoruz Lara ama öncesinde Kerem’in yoldaşlığında yeniden gözden geçirilip düzenlenmesi gerekiyor. Kitabının editörü olmak için çok ısrar etti çünkü. Normalde dışarıdan editör almıyoruz ama-“ Yaman ve Kerem huysuz bir şekilde bakıştılar. “Düzenlemeler, kapak çalışmaları falan derken eğer kabul edersen üç aya yakın bir süre sonra İllüzyondan İmparatorluklar baskıya girmiş olur.”
Üç ay… Yazarak geçirdiğim yılları düşündüğümde bu süre gözüme ne kadar da az geldi. Sanki bu hayatta yaşayabileceğim en gerçek anlardan birini yaşıyordum ve hissettiğim küçük büyük her duygu kalbime kazınıyordu. “Bu kadar kolay mı?” diye sorarken hala gerçekliğini tam olarak idrak edememiştim.
“Sözleşmeyi imzaladıktan sonra, evet.”
Yaman yaka cebine uzandı ve bana kartını verdi. “Üzerinde numaram var. En yakın zamanda benimle iletişime geçmeni bekliyorum. Yayınevine gelirsen sözleşmenin şartlarını konuşuruz. Bizim standart prosedürleri içeren bir sözleşmemiz var zaten. Önden sana mail atarım. Geldiğinde de değiştirmek istediğin maddeler olursa konuşur imzayı atarız.”
“Ama bu gerçekten çok kolay oldu.” dedim şaşkınlıkla kartı alırken. “Ben o çalışmayı size 6 ay önce yolladım. Neden şimdi?”
“6 ay önce bu kadar popüler değildin Lara. Yanlış anlama ama kitap basımında bizim yayınevi için kitle de önemlidir ve baban hakkında yazdığın yazı, hakkında çıkan haberler seni son derece merak edilir kıldı. Bu kitap çıktığında ilk baskı ön satışla bile bitecektir. Özellikle de konusu düşünüldüğünde insanların ilgisini daha çok çekecek. Gerçek hayatta neyden ilham aldığını insanlar hayatında bağdaştırıp çözmeye çalışacak.” Yaman güldü. “İmparatorun kızını kurtaran gizemli askerin gerçek hayattaki ilham kaynağını arayacaklar.”
“Gizemli asker ha?” Bir anda kulağıma dolan tanıdık ses ile irkildim. Buradaydı, sanki az önce tenhada tek başımaydım ve fısıltılardan ibarettim ama kokusu burnumu işgal ettiği anda fısıltılar yerini çığlığa bıraktı. Dantes Mihri ile arama girerek tüm dünyamı kapladı.
Kafamda bir Kış Askeri olarak var olan parçası sanki özellikle tam da bu anda kendini belli etmesine neden olmuştu. “Beyler merhaba,” derken Dantes Kerem ve Yaman’la el sıkıştı. Mihri’ye göz kırptı. Mihri de bana göz kırptı yelkenleri suya indirme dercesine. Oysa ben çoktan batık bir geminin içindeydim.
“Biz artık gidelim. Senden haber bekleyeceğim.” dedi Yaman. Ona hevesle başımı salladım. Onlar giderken, “Kerem baksana,” diyerek onu durdurdum. “Sen de bana telefon numaranı verir misin? Kafamın karıştığı yerde önce sana sormak isterim. Sonuçta seni tanıyorum ve kendimi daha rahat ifade edebilirim.”
“Ya da onun kulaklarını ve dilini kopartırım. İfade özgürlüğünü kaybeder.” diye mırıldandı Dantes Kerem telefonuma kendi numarasını kaydederken.
“Kabalık etme.” dedim fısıltıyla.
“Sana bol şans.” dedi Kerem Dantes’i göstererek. O da çıkan haberleri okumuştu elbette.
Nihayet onlar yanımızdan uzaklaştığında biraz yana kayarak Dantes’in uzağına çekildim ve böylece yüzüne daha rahat bakabildim. O zaten bana bakıyordu. Kalabalığı ya da bakışlarının insanlara nasıl bir dedikodu malzemesi vereceğini umursamadığı aşikardı.
Mihri bakışmamızı yakalayarak, “Siz böyle bakışarak arkadaş olduğunuzu ispatlayamazsınız.” dedi.
Gözlerimizin önünce parmak şıklattı. “Mir Bey zaten arkadaşımın adını magazine düşürdünüz, biraz mesafeli olmanızı rica ediyorum. Babası burada.”
“Belki de artık mesafeli olmak istemediğim için öyle bir an yaşanmıştır, Mihri.” dediğinde ağzımdan bir hayret nidası çıktı.
Mihri bu iltifattan etilenmiş gibi iki elini ağzına kapattı. “Sakın düşme.” dedim Mihri’ye. “Aynı böyle başlıyor işte.”
“Çok açık sözlüymüş.” dedi Mihri. Dantes yanımızda yokmuş gibi davranıyordu. “Sen bununla baş edemezsin.”
Bir de yalnızken ve tüm dikkati senin üstündeyken gör demek isterdim ona.
“Babam beni yanına çağırıyor.” Mihri bana umutsuz bir bakış attığında tam da bu şekilde beni yalnız bırakıp kaçacağını tahmin ettiğim için içimi çekmekle yetindim. “Sana kolaylıklar dilerim arkadaşım.”
Mihri gitti. Dantes ile yalnız kaldığımız ilk anda karşımızda bir kameraman belirdiğinde yüzümde hoşnutsuz bir ifade vardı. “Babanı daha fazla kızdırmamak için dost canlısı pozlar vermek zorundayız.” Dantes’in aksine babamın ne düşündüğünü pek de umursamıyordum ama yine de Dantes ile yan yana durup, bu kez hiç temas halinde olmadan bir fotoğrafımızın çekilmesine izin verdim.
“Bu aile dostluğu hakkında aile üyelerini rahatsız etmeyecek hoş cümleler yazarsanız bizi çok mutlu edersiniz.” dedi Dantes fotoğrafçıya. Adam tabi ki dercesine kafa sallarken bir poz daha almayı ihmal etmedi. O yanımızdan uzaklaşırken, “Bunu yapmamız çok saçma.” diye mırıldandım. “Dedikoduların daha da derinleşmesine neden olacağız.”
“Bu kez uslu duracağımın sözünü veriyorum.” Dantes masumca ellerini iki yana kaldırdığında ona çatık kaşlarla baktım.
“O gün orada bana sarılmasaydın zaten bunlar yaşanmayacaktı.” Sarılmasının bıraktığı izler ve sırtımda kabuk bağlamaya başlayan acının yarası hala oradaydı. “Ama Hayır, Mir Bey neden Barbaros Solar’ın hayatını karıştıracak bir hamleyi elinin tersiyle itsin ki?”
“En azından bu sayede babanın aklındaki damat adayı olmadığımı öğrenmiş oldum.” Bu düşünce ona komik gelmiş gibiydi. Yanımızdan geçen bir garsondan iki tane içki alıp birini bana uzattığında aldım ama içmek yerine masaya koydum. Babam ve Dantes yan yanayken aklımın başında olmasını tercih ederdim.
“Peki,” dedim. Masadaki aparatlardan birini alıp ağzıma attım. “Sana benim aklımdaki damat adayı olduğunu düşündüren ne Çağlar Mir Güzyeli?”
Söylediklerim Dantes’in yüzündeki durgunluğu dalgalandırmadı. Ama gecenin hırsızı gözlerinde bir belirip bir kaybolan gölgeler vardı. Bir beklentisi yok muydu yoksa hiç beklememesi gerektiğini bildiğinden miydi sakinliği?
Alaycı soruma cevap vermeden sadece bakışlarını yüzümde gezdirdi. “Sahip olduğun bu hayatı seviyor musun?” diye sordu sonra usulca. “Bu gösterişli kutlamaları, partileri, dansı, müziği…” Tepkilerimi dikkatle takip ediyordu. “Yoksa birilerinin sana başka bir hayat seçeneği sunmasını ister miydin?”
“Bilemiyorum,” Böyle bir soru beklemiyordum ama o cevabı gerçekten merak ediyor gibi görünüyordu. “Başta göz korkutucu geliyordu ama alıştım artık. Hatta bazen keyif aldığım bile oluyor bu hayattan özellikle de Mihri de varsa ya da…”
“Ya da ben o partide seni izliyorsam, bekliyorsam mı?” Bana kendimi Isabel gibi hissettirdiği gecenin güzelliği sadece gece yarısı olana kadardı oysa.
“Sen beni sadece işinin bir parçası olarak görüyorsun. Külkedisi olduğum gecelerde bile.” Kül Güzeli olarak bana yeni bir masal ismi verse dahi. “Senin olduğun gecelerde genelde balkabağına dönüşen arabamda ağlayarak eve gidiyorum.”
Bunu inkâr edemedi. Sesini yükselterek tartışmaya girecek ya da kendini savunacak halde de değildi bunca göz üzerimizdeyken. “Diyelim ki şartlar çok farklıydı, bizi yan yana getiren tüm sebepler olması gerektiği gibiydi. Kahve kokusu yayılan bir dükkânın önünde gördüm seni.” Kısık sesle söylediği her cümleyi onun gözlerine bakarken hayal etmeden duramadım. Başka bir dünyayı düşünür gibi hissettiğim her saniye gerçek hayatın sesi etrafımda dolanıyordu. “Sana ısmarlayacak bir kahvem olsaydı?” diye devam etti.
Ben kahve kokusunu çok severdim. Orada onunla dururdum muhtemelen. Çekiciliğinden etkilenirdim, hatta şaşırırdım böyle bir adam bende kahve içmek isteyecek ne buldu diye. Ama Dantes’in her zaman insanı etkileyen güzel cümleleri olurdu. Hatta bazen konuşmadan, tek bir bakışıyla bile olayların akışına yön verebilirdi.
“Bana gerçeği ne zaman anlatmayı düşünüyorsun?” diyerek tamamen başka bir konuya geçtim. Gözlerimi hemen terasın diğer ucunda Atilla Karaman ile kafa kafaya vermiş babama çevirmiştim. Ara ara göz göze geliyorduk babamla, varlığını bana hatırlatmaktan hiç geri durmuyordu.
“Hangi gerçeği?” diye sordu Dantes.
“Oysa Ömer Hoca o gün gerçeği bas bas bağırırken senin aksine kendinden çok emindi. Sır gibi sakladığın babandan, annemden. Aralarında birbirlerinin sonunu getiren bir bağlantı olduğundan.”
“Onların sonunu getiren babandı.” Dantes bir anda elindeki bardağı hızla masaya bıraktığında birkaç meraklı gözün bize dönmesine neden oldu. Bu çok zordu. Sorulmaması gereken sorular vardı ama hepsi de ruhumu tırmalıyordu.
Sorma diyordu kalbim. Hep seni parçalayan şeylerin üzerine gidiyorsun. Dur noktan yok. Halbuki duracak olsam asıl o zaman bilemediklerim yiyip bitiriyordu beni. O yüzden, “Aşıklar mıydı?” diye sorarken çok tedirgin de olsam durduramadım kendimi.
“Babam asla anneme ihanet etmedi.” Büyük bir tepki vermesini beklediğim Dantes öylesine sakin ve kendinden emin bir şekilde karşılık verdi ki bana farkında olmadan tuttuğum nefesimi usulca saldım. “Aralarındaki neydi bilmiyorum ama bu aşk ilişkisi değildi. Annenin adı evimizde birkaç kez geçtikten sonra büyük bir trajedi yaşandı ve ailem bundan nasibini aldı. Ama aşk yoktu. Sadece babamın annene bir sebepten yardım etmeye çalıştığı günler olduğunu hatırlıyorum.”
“Biz Ankara’da bile yaşamıyorken nasıl olur da tanışıyor olabilirler ki?” Annemin arkadaşı olduğunu hiç hatırlamıyordum. Her şeyle tek başına ilgilenmeye çalışırdı. Evimize bizden başka kimse girmemişti bile ben büyürken. Sanki kendimize ait küçük bir dünyada yaşıyormuşuz gibi büyütmüştü beni. Bunu sesli dile getirdiğimde, “Belki de seni birilerinden koruyor ya da saklıyordu.” dedi Dantes imalı bir tonla. Bakışları babamın üstündeydi.
“Belki belki belki… Belki de bana daha net bir şeyler söylemen gereken bir andayızdır, Mir.”
Bana döndü, gözleri gözlerime değdi. Tıpkı acının sana değdiği yeri hissettiğin andaki gibi bir his tenimde gezindi. “Seninle ilk tanıştığımızda,” dedi, yaşım hiç o güne varmamış da kalbimde bir şeyler eksik kalmış gibiydi. “On yaşındaydın, Lara.” Bana dokunmak ister gibi hareket eden ellerini zor kontrol etti. “Böyle bir gerçek miydi öğrenmek istediğin?”
Rüzgarla alev almaya çalışan ama tüm kıvılcımları hayal kırıklığıyla sönmüş bir kül yığını gibi hissettim kendimi. Sanki Dantes bana bir rüzgâr gibi üflemişti ve rüzgârdan nefret eden kalbim tek bir nefesiyle devrilmekte bulmuştu çareyi. “Yalan söylüyorsun.” dedim bir an bile tereddüt etmeden. Kelimeleri bir darbe gibi bana çarptığından bir adım uzağına çekildim. “Böyle bir şey olsa hatırlardım. İmkânsız söylediğin.”
“Gelecekte yeniden bir araya geleceğimizi bilsen belki aklında tutardın beni ama en basit açıklamasıyla, unutmuş olamaz mısın?” derken Dantes’in gözlerinde sahiden de geçmişte ikimize ait olabilecek bir an vardı ve bunu kabullenebilmek sarsıcıydı, yaralayıcıydı. Bir yalanın başka bir kapısından bakmak gibiydi dünyaya.
“Mir söylediğin şeylerin ne kadar imkânsız olduğunun farkında mısın?” Böyle söylerken acaba imkânsız olmasını isteyen ben miydim diye düşünüyordum.
O sadece bana gerçekleri gösteren acımasız bir adam olarak kalsa hayatımda her şey daha kolay olmaz mıydı benim için? “Bu kadar uzak bir geçmişe dayanan bir bağ olamaz aramızda. Varsa bile… sen nasıl şimdiye kadar söylemezsin bunları bana?”
Dantes benim aksime geçmişimizi çoktan sindirmiş gibiydi. Sakinliğini kaybetmiyordu, babamın gözlerinin üzerinde olmasına rağmen. “Sana bundan çok daha fazlasını anlatabilirim.” derken bana bir adım yaklaştı. “Fakat önce benim için bir şey yapman gerekiyor.”
“Şartların mı var bir de?” dedim kaşlarımı çatarak hayretle.
“Şart değil, Lara, rica. Evet babanın bilgisayarına sızmaya çalışıyorum çünkü Elif kaybolup gitti. Şimdi beni Kenan’a ulaştıracak tek şey baban.” Sessizce bu işin nereye varacağını dinliyordum. “Sizin eve gelmem gerekiyor. Babanı bir akşam yemeği ya da davet için ikna etmene ihtiyacım var. Gösterişli bir şeye ihtiyacım yok. Basit bir akşam yemeği için bile davet edilmem yeterli olur.”
Söylediği şeyin beni kızdırmasını bekliyordum ama nedense bu tam da ondan beklediğim bir hareketti. “Bunun için babamın davetine ihtiyacın yok ki. İstersen şimdi bile seni o eve götürebilir ve arkadaşım olarak içeri alabilirim.”
“Hayır, babanın da orada olması lazım çünkü baban neredeyse kişisel bilgisayarını da Erdal arkasından götürüyor. Yalnızca geceleri çalışmak için evdeyken ona erişim sağlayabilirim. Ve içindekilere erişebilmek için de-“
“Zamana ihtiyacın olacak.” diyerek tamamladım onu. Başını sallayarak onayladı.
“Benden istediklerinin yanında bana verdiklerin çok az.” dedim. Babamın hayal kırıklıkları hariç tabi. Ondan bolca vermişti bana.
Yine de onca olandan sonra onun yanında olacağımı biliyordu. Ben de biliyordum aslında. Çünkü kalbim babamın suçsuzluğunu ispat etmek için dirense de yaşananlardan sonra hiçbir şey yokmuş gibi hayatıma devam edemiyordum.
Sessizce benden bir cevap bekleyen Dantes’e bakma gereği duymadan, “Ayarlamaya çalışırım.” dedim ve hala masada duran kadehten büyük bir yudum içtim. Sertçe masaya bıraktım ve Dantes’e sırtımı dönerek terasın çıkışına yöneldim. Parti benim için buraya kadardı.
Peşimden geldiğini görmesem de biliyordum. İçimde biriken hayal kırıklığını görüyordu ve onu az da olsa tanıyorsam beni bu halde bırakmayacak kadar umursuyordu.
Gerçi birbirimizi umursama yöntemlerimiz çok farklıydı. En çok da bu kadar üzgün hissettiğim anlarda yanına gidip güç alamayacağım bir baba figürünün kalmayışı yıpratıyordu beni. Şimdi her şeyle yalnız başına başa çıkması gereken yirmi yaşında bir kızdım sadece.
“Lara lütfen,” Dantes arkamdan yumuşak bir şekilde seslendi bana. Sessiz bir yer arıyordum ama nereye gideceğimi bilmeden asansöre yönelmiştim. Asansörü çağırdığım anda Dantes bana yetişmeyi başardı ve önüme geçerek kapıyla arama girdi. “Seni yine kandırmışım gibi kaçma benden, sadece aklımdaki bir planı söyledim. Yapmak zorunda değilsin elbette, sana hiçbir şey için baskı yapmıyorum.”
Anlayışıma sığınmaya çalıştığı kelimeleri yeniden ruhuma saplanan bir oka dönüştüğünde kalbinde sarmalamak istediğim yanlar varsa bile bunları gözlerimin önünden çekip aldı. O, hep böyle yapıyordu. Anlaşılmak istiyordu ama içindeki zehirle kendini anlaşılmaktan yoksun kılıyordu.
“Elbette yapmak zorunda değilim ama yapacağım.” Asansörün gelmesini beklerken sabırsızca topuğumu yere vuruyordum. “Ama her şey ortaya çıkmadan babama gerçek anlamda zarar vereceğin bir an geldiğini fark edersem bu kadar sakin kalmam.” dedim soğuk bir sesle.
“Sana anlattığım onca şeye rağmen,” dediğinde gözlerinde beni anlamaya çalıştığı anlardaki o farkındalık vardı. “Hala babanı görmeye devam ediyorsun.” Ses tonu donuklaştı. “Barbaros Solar’ı gerçekten seviyorsun…”
Sevginin tanımı içimde bir yerlerde yazılıydı ama yazıldığı günden bu yana sürgün edilmişti. Onu görememiş ve hissedememiştim. Çok eskiden gerçekten hissettiğim olduysa bile kalbimdeki sessizlik yalnızlığımı yüzüme vuruyordu artık. Ama Dantes’ten bunu anlamasını bekleyemezdim. Onun hayatında bambaşka sürgünler vardı. Belki ben de onu anlayamazdım.
Asansör kapısı açıldığında Dantes’i kolundan yakaladım ve kendimle birlikte içeri çektim. Daha kapı kapanmadan dudaklarım aralanmıştı. “Evet bana babam hakkında kendince her şeyi anlattın.” Ona yaklaştım, korkusuzca.
Ellerimi bir yere koymak ya da vurmak arasında bocalayıp yumruk yaptım. O yanına ilişen beni görmek için başını eğerken ben de dudaklarım titreyerek başımı kaldırdım. “Babamın annemin katili olma ihtimali bile beni kahrediyor ama bizzat onun ağzından duyana kadar inkâr etmeye devam edeceğim tamam mı? Beni anlamıyorsun, hiçbir zaman anlamadın. Babası mükemmel olmayan ne çok insan var biliyor musun sen? Bazı babalar hapishanededir ama evlatları onlara yine de baba der. Bazı babalar alkoliktir, eve gelmez evlatları için yine de babadırlar. Bazı babalar çocuklarını döver ama yine de babadır. Benim babam da cinayet işliyor ama Allah kahretsin ki yine de baba! Ve ben bununla nasıl yaşayacağımı bilmiyorum.”
Dantes soğuk bir şekilde gülümsediğinde kalbimden bir kâğıt kesiği sızısı geçti. “O adama baba demeyerek başlayabilirsin yeni yaşamına.”
“Diyeceğim!” derken avuçlarımla ceketinin iki yakasını sıkıca kavradım. Ayakta duracak gücüm tükeniyordu ve bir şeylere tutunmak istiyordum. Zihnimde pimi çekilmiş bir bomba vardı. Patladı patlayacaktı.
“Beni ilk kez on yaşımda görmüş olabilirsin ama sen hiç on yaşındaki Lara’yı tanımadın.” dedim ceketini avuçlarımda buruşturarak. Bakışları kor gibi yanıyordu. Bir de benim içimi görseydi. “Annemin öldüğü gece bir yatağın altına saklanmak zorunda kaldığımda ne hissettiğimi bilmiyorsun. Bir cesetle saatlerce yalnız kaldı diye bozulan psikolojisi deliliğe yorulup akıl hastanesine kapatılan Lara’yı tanımıyorsun. Sen hiç akıl hastanesine kapatıldın mı? Orada çocuklara ne yaptıklarını biliyor musun!” diye bağırdım.
Dantes bana onu bıçaklamışım gibi baktı. “Sen… ne?”
“Ne değil kim! Kim kurtardı seni oradan Lara diye sor ve ben de sana babamın kurtardığını söyleyeyim. Hayatım, çıplak ayaklarım üşümesin diye senin beni kucağına aldığın süslü gecelerden ibaret değil anlıyor musun? Seninki de öyle değilmiş, saygı duyuyorum. Bu kadar acı çekiyorsan eğer çık babamın karşısına ve tek celsede bitir davayı. Neden hepimizin hayatını zehir etmekle uğraşıyorsun?”
Dantes’in sert yüz hatları kaskatıydı. Aldığı her nefeste yanakları gerilip gevşiyordu. Dişlerini sıkıyordu. Gözlerim bir kilitmiş de anahtarı da onun gözleriymiş gibi bakışları bana takılı kalmışken bir an o kilidi açacak ve içeriye geçmişin tüm o insanı çürüten duygularını ardında bırakarak girecek sandım fakat o Monte Cristo’ydu. Dudaklarını aralayıp konuştuğunda gözlerimdeki kilidi açmak yerine gözlerindeki anahtarı Marsilya’nın açık denizlerine fırlattı. “Böylesi onun için çok kolay olurdu.”
Bu kez elektrik çarpmış gibi onu bırakan ben oldum ve sendeleyerek birkaç adım geriledim. Sırtımı asansör duvarına yasladım. Dantes bir ana bana uzanacak olmuştu fakat gözlerimde gördüğü şey yaklaşmasına engel oldu.
Titrek bir nefes alarak tek elim belimdeyken diğerini sakin kalmak istercesine alnıma bastırdım. “Ne var biliyor musun?” dedim dudaklarımı ıslatarak. Gözlerimi sımsıkı kapatıp açtım.
“Bundan böyle herkes nerede durması gerektiğini bilsin. Sen hayatını yıkmak istediğin bir adamın kızından medet umma, ben de ailemi yıkmak isteyen bir adama aldanmayayım. Böylesi ikimiz için de daha kolay olur.”
“Haklısın,” dedi Dantes, yüzünde beliren kabulleniş şimdinin değil de zaten böyle olacağını bildiği bir geçmişin yansıması gibiydi. “Ben babandan nefret ederken ikimize de sahip olamazsın. Fakat merak ediyorum, sana diğerlerinden farklı baktığımı görüyor ve hissediyorken neden babanın nasıl bir adam olduğunu görmezden geliyorsun da gözden çıkardığın hep ben oluyorum?”
Gelmiyordum, yemin ederim gelmiyor ve tüm ihtimalleri gözden geçiriyordum ama ihtimaller de bir yerde yalnızca hayali senaryolardan ibaretti.
“Asıl sen anlamıyorsun…” Zihnimin içindeki intiharların çıkış noktası gözlerine baktığım bu acılı adamdı. “Bu dava onunla senin aranda. Nedense şu an zaten ikinize de sahip değilim ve bir gün parçalanacağım ikinizin arasında kalmaktan. Ya söylediğin her şey yalan çıkarsa ve ben yok yere babama ihanet etmiş olursam? Bunun hesabını kime vereceğim? Benim annem,” derken gözümden bir damla yaş aktı. “Benim annem yıllarca babama kavuşacağımız günün hayalini kurdu. Sence o da mı yanılıyordu hislerinde?”
“Yapma Lara,” Dudaklarını araladığında taze soluğundan dökülen heceler ardı ardına yığıldıkça zihnime düşen cümlelerde yeni kıyımlar yaratmak istedim. Yanakları iple iki yana çekilseydi ancak bu kadar gerilebilirdi.
Elinde makas tutması gereken bendim fakat gözlerindeki derin boşluğa çekildikçe gözlerimin önüne düşen karanlık hislerimi uyardığında yalnızca parmaklarıma dolanan ipleri hissediyordum. “O zaman on yıl boyunca seni neden sahipsiz bıraktı?”
“Bu seni ilgilendirmez. Bu senin meselen değil. Bu da babamla benim aramda ve senin buna karışmaya hakkın yok.”
Şimdiye kadar en büyük zararı ipe sapa gelmez düşüncelerle kendine veren ben, ilk defa bir adamın gözlerine kendi ellerimle parçalanmışlığı koyduğumu gördüm. Bakışları puzzle parçaları gibi dağıldı. Kıpraşan kirpikleri söylediklerimi idrak etmeye çalıştığından ona böyle şaşkın bir çehre yüklemiş olmalıydı.
Kendime kızdım, kendimi o gecenin hırsızı gözlere gömmek istedim. Ama o andan itibaren ben artık o gözlere ait değildim. “Senin beni anladığını düşünmüştüm ama sen kendini bile anlayamayan aptalın tekiymişsin, Lara.”
“Evet belki öyleyim. En çok ben aptalım hatta. Herkes beni kandırsın, oyunlar oynasın. Sonra da karşıma geçip süslü sözlerle kalbimi çalsın, Mir. Ama benim çalınacak bir kalbim yok.”
Göğsümde yavaşça büyüyen bir fırtına vardı. Kalbimin sıkıştığını hissediyordum. Nefeslerim seyrini kaybetmişti. Dantes ise rüzgârın yanan mumların dolu olduğu bir odaya uçurduğu kâğıt parçaları kadar savruk görünüyordu.
“Herkes yalnızca kendinin aynasıymış.” Sesinde şaşkınlık sezdim. Gözlerim bir havuzmuş gibi, gözlerime dalmaya çalışan gözlerinde yığılan kaskatı duyguları eritecek kelimeleri kaybetmiştim. “Benim aynam olduğunu sandığım şu gözlerde bile bana ait tek bir yansıma yokmuş meğer.”
“Bu gözlerde ne görüyorsan ancak o kadarını kabullenmek zorundasın, Mir.” dedim. “Daha fazlasını değil.” Çünkü ben aynısını yapacaktım.
“Çünkü benim sürgünüm kalbime olmayacak. Bir gün öleceksem eğer ölümüm burada olacak.” derken Dantes’in gözlerinin içine bakarak işaret parmağımı şakağıma bastırdım. Ama kalbimdeki sıkışmaya bakılırsa kalbimde pusuya yatan ne kadar duygu ya da düşünce varsa hepsi kendi intiharını hazırlıyordu. Acımasızca ve geri dönüşü olmaksızın.
“Hiç mi sana ulaşamadım?” Dantes’in dudaklarında hırpalanan kelimeler hasat edilmeden dökülüyor gibi pürüzlüydü. Umutsuzlukla kuşanmış o çehreye dokunmak istedim ama parmaklarım da az önce söylediğim şeylerin şaşkınlığıyla buz kesmişti. “Hiç mi olamadım sende?”
“Sen insanı kıyıma sürükleyen keskin bir düşüncesin benim zihnimde. Bu yüzden ölümüm burada olacak dedim ya sana. Ve ben bütün bunları bildiğim halde seni kabullenmeye başlıyorum. En kötüsü de bu.” Derin bir nefes aldım hızlıca. “Ve bu senin asla anlayamayacağın bir şey.”
Bu akşam Dantes’i kırdım. O, herkes kendisinin aynasıymış dese de bu cümlesini en güzel onun kadar kırgın olan kalbim yalanlıyordu. Asansörün kapısı açıldığında hiç tereddüt etmeden kapıya döndü ve dışarı bir adım atmışken bir an duraksadı.
Bir kıyım vardı lakin artık o kıyımın yalnızca benim zihnimde olmadığını hissediyordum. “Bir gün bana neden diye soracağın bir an gelecek,” dediğinde bıçak gibi kalbine sapladığım sözlerimin de onda bir çeşit kıyım, hatta sürgün yaratmış olduğunu biliyordum. “O an geldiğinde bu konuşmayı hatırla.”
Ve hislerini bir sandığa atıp kilitlemeye çalışan ben yalnızca o sandığın önünde diz çöker haldeydim. Sandık açıktı, hislerim her yerdeydi. “Bugün dile getirdiğin tüm o gerçek hisler…” derken omuzunun üzerinden bana son bir bakış attığında gözlerinde yine Monte Cristo Kontu’nu gördüğüme yemin edebilirdim. “Sana gerçeğin hiçbir zaman tamamını anlatamayacak oluşumun asıl nedeni, Lara Solar. Bunu hep hatırla.”
༄
Uçurum kenarında asılı durup düşmeyi bekleseydim bundan daha fena olabilir miydim?
Dantes beni orada bırakıp gittikten sonra ben de çıkmış ve giriş kattaki kafeteryaya oturup dünyanın biraz sessizleşmesini beklemiştim. Babama gitmek istediğimi yazmıştım ama müsait olunca şoförü yollayacağını söylediğinden giderken kendime bir taksi çağırmıştım.
Yine de Sihirkent’in girişinde indiğimde saat epey geç olmuştu. Bu gece olanları yeniden zihnimden geçirmek istediğimden yolun geri kalanını yürüyecek gidecektim. Fakat düşüncelerle moralimi yeniden ağlayacak dereceye kadar düşürdüğüm sırada birinin adımı seslenmesiyle başımı kaldırdım. Mihri, Erdem abinin arabasının camından sarkmış bana sesleniyordu.
Koşarak arabanın yanına gittiğimde Mihri benden daha şaşkın görünüyordu. Açık camdan uzanıp ellerimi yakaladı ve beni kendine çekti. “Yalvarırım kurtar beni.” diye fısıldadı kulağıma. “Ölüme beş kala bir hayat yaşıyorum Lara.”
Neden bunu söylediğini anlayamadım. Kaş göz işaretiyle arka koltuğu işaret ettiğinde başımı pencereden biraz içeri soktum ve arka koltukta süt dökmüş kedi gibi oturan Kayra ile göz göze geldim. Kayra gülümseyerek bana el salladı ama bu merhabadan çok hoşça kal der gibi bir el sallamaydı. Sanırım, Mihri kokteylden kaçıp Kayra ile buluşmaya çalışırken babasına yakalanmıştı.
“Hadi Lara, seni de eve bırakalım.” dedi Erdem abi.
“Aslında ben de eve Lara’yla yürüyerek gelsem harika olur. Biliyor musun ona bu gece bir yayınevinden teklif geldi.” Mihri coşkulu bir halde kapıyı açıp inerken kıkırdayıp duruyordu. “Babacım, bizim bunu sokaklarda koşarak kutlamamız lazım. Anneme sevgilerimi ilet. Siz helvayı hazır edene kadar ben eve dönmüş olurum.” dediğinde, Erdem abiyle arabada yalnız kalan Kayra dehşete kapılmıştı.
“Gecenin bir yarısı nereye gideceksiniz diyeceğim ama beni dinlemezsiniz siz şimdi. Merak etme,” dedi. O sırada işaret parmağının ucuyla kafasını iki koltuğun arasından öne uzatan Kayra’yı geriye itip koltuğuna oturtarak gülümsedi. “Annen kahveleri hazırlayana kadar evde olsan iyi olur.”
“Mihri?”
“Evde görüşürüz sevg- Kayra.”
“Mihri. Mih…” Arabanın camı kapandığında Kayra’nın sesi de uzaklara karıştı ve Erdem abi eve doğru yola koyulmuşken Mihri ile sokağın ortasında kaldık. “Az önce sevgilimi kendi ellerimle babamla yalnız bıraktım değil mi?” dedi Mihri olanları yeni idrak ediyormuş gibi.
Dudaklarımı mahcup bir halde birbirine bastırdım. “Galiba.”
Arkadaşım bana baktı. “Bir şey olmaz herhalde?” dedi sorar gibi.
“Sanmıyorum.” Erdem abi çok da korkutucu biri değildi, kuralcıydı sadece.
Mihri derin bir nefes alıp ne olacaksa olsun dercesine omuz silkti ve olacakları düşünmeyi eve bıraktı. Sonra ben kolumu onun beline dolarken o da kolunu benim omzuma attı ve yavaş yavaş yürümeye başladık. “Senin de arkadaş numarası pek yolunda gitmedi galiba.” dedi zaman sonra sessizce.
“Zaten çok saçmaydı. İnsanlar hakkımızda istediğini yazıp çizebilir sonuçta ben gerçeği biliyorum. Babam da kariyerini bir zahmet hakkımda çıkan aşk dedikodularıyla sarsılmayacak kadar sağlam inşa etsin.”
Mihri dertli bir ıslık çaldı. “Birileri seni fena kızdırmış. Yazık oldu, ben sizi gizli gizli shipliyordum aslında.”
“Mihri…” dedim sıkkınlıkla.
“He canım he sen hiç öyle düşünmemişsindir. Tamam yedim.”
Mihri diğer kolunu da belime dolarken yolun ortasında yürüdüğümüzden arkamızdan gelen araba aniden korna çalınca irkildik. “Kenara kayın fıstıklar, kenara!”
Hızlıca kenara çekildiğimizde arabaya öfkeyle baktım. “Bas git yoluna!” dedi Mihri hışımla. Karanlıktan yanımızdan geçen arabanın içindekileri çok göremesem de kim olduklarına dair az çok tahminim vardı. Tam önümüzden geçerken araba özellikle yavaşladı ve şoför koltuğundaki çocuğun yüzünü buruşturduğunu gördüm. “Ne fıstığı be kardeşim. Kurtlanmış kajuymuş bunlar, fıstığa haksızlık etmeyelim.”
“Sizin kafanızı fındık gibi ezmeden defolun gidin!” Mihri birkaç metre uzaklaşmış arabanın arkasından hışımla bağırdı. Belki de bağırmamalıydı. Çünkü kaplumbağa hızında ilerlemekte olan araba sakince bir kenarda durdu. Yutkundum ve Mihri’yi kolundan birkaç adım geri çektim.
Arabanın aynı anda üç kapısı açıldığında telaşla etrafıma bakındım. Sihirkent’in içindeydik ama evlerin olduğu sokakların birinde değildik, daha ıssız bir sokaktaydık. Arabadan inen çocukları tanıyorduk çünkü Sihirkent’te yaşayan ailelerin çocuklarıydılar.
Fakat şu yaşıma kadar şahit olduklarım sayesinde söyleyebilirdim ki tam bir züppe ve pisliktiler. Hepsi hafif sarsak bir halde bize doğru yürürken yüzlerindeki ifadeye bakılırsa bu düşüncemde kesinlikle haklıydım.
“Defolun gidin tokmak kafalar. Bu gece bizden size ekmek çıkmaz.” Mihri sinirle konuşuyordu ve bir yandan da tek koluyla beni arkasına almıştı. “Merak etme,” diye fısıldadı. “Tekrar sana saldırmalarına izin vermem.”
Tekrar diyordu çünkü daha önce bana sataşıp karlı bir günde çamur kaplı asfalt zemine yüz üstü çakılmama neden olmuşlardı. Karşı bile koyamamıştım çünkü öncesinde Tarık sol gözüme kuvvetli bir kartopu geçirdiği için etrafımı göremiyordum.
Hayatımın en acı dolu ve utanç verici günlerinden biriydi. Gerçi sonrasında Tarık bizi kurtarmıştı ama olan olmuştu işte.
“Yıllar gelip geçse de sizin şu vıcık arkadaşlığınız hiç eskimiyor değil mi?” Bunu söyleyen muhtemelen diğerlerinden daha baskın karakterli olan biriydi. Yıllardır uzaktan görüyor olmama rağmen bu çocukların isimlerini bile bilmezdim. “N’aber deli kız?” dedi içlerinden biri. Öndekinin bir adım kadar arkasında ve sağ çaprazında duruyordu. Diğeri de sol çaprazındaydı. “Hala uykularında çığlıklar atıyor musun?” diyerek çığlık atan bir kız taklidi yaptı.
Bunca zaman bir kişi bile beni olduğum gibi kabullenmemişti. Mihri’den başka. Biricik arkadaşım. Her koşulda benimle olmaktan ve beni savunmaktan hiçbir zaman vazgeçmiyordu. Akıl hastanesinden çıkma biriyle arkadaş olduğu için diğerleri onunla dalga geçtiğinde her zaman onlara hadlerini bildirirdi.
“Bakın kendi işinize.” dedim. Bir adım öne atıp bu kez de ben Mihri’yi arkama saklamak istedim ama o kolumu tuttu ve yanında durmama neden oldu. “Gece gece uğraşmayın bizimle.”
En azından mutlu bitmesi gereken bu gecenin karşımda duran çocuklar tarafından katledildiğine inanamıyordum. Bir yandan da delicesine korkuyordum çünkü küçükken bile birine zarar vermekten korkmazlarken şimdi kim bilir neler yaparlardı.
“Hazır sizi koruyacak bir Tarık etkeni de yokken biraz oyun oynamayalım mı?” dedi üçüncü kişi. Anladığım kadarıyla hepsi de fena halde sarhoştu.
“Mal mısınız oğlum?” dedi Mihri. “Sitenin içindeyiz, bize bir şey olsa kimin yaptığını anında bulurlar.”
“Evet ama yalnızca girişte kamera var değil mi?” dedi en öndeki. Gülerek etrafına bakındı. “Şu an boş bir sokaktayız.” Onlar komik bir şey varmış gibi birbirlerini itekleyip kahkaha atarken yutkundum. Bir yandan da elimi çantama daldırmış telefonumu arıyordum ama bulamıyordum.
“Tarık yolda.” dedim sakin kalmaya çalışarak. “Yürümeyelim diye bizi almaya geliyordu. Sizi doğduğunuza pişman eder.”
Tarık öyle biriydi ki yokluğunda bile varmış gibi davranarak adından güç alıyordum. Ve böyle hissettiğimin ilk kez o an farkına vardım.
“Ah deli kız, Tarık’ın evi terk ettiğini bilmiyor muyuz sanki?” Mihri’nin ellerinin titremeye başladığını gördüm. “Mihri.” Arkadaşımın koluna sarıldım. “Yalvarırım kaçalım…”
“Etraflarını çevirin.” Onlar biz daha ne olduğunu anlayamadan kurt gibi etrafımıza yayılırken sokağın ortasında Mihri ile sırt sırta verdik. Arkadaşım hırladı.
Eğilerek topuklu ayakkabılarımı çıkardım.
“Sikeyim böyle işi.” Omzumun üstünden baktığımda Mihri’nin yumruklarını kaldırdığını gördüm. O sıkça spor salonuna gittiği için fiziksel olarak daha güçlüydü ama benim bu konuda hiç şansım yoktu. “Evet kaçalım Lara. Bunlar bize bir şey yaparsa babamdan önce ben cinayet işlerim söyleyeyim. Üç dediğimde tamam mı?”
“Şu aklı yarım kızı ben alacağım.” dedi liderleri. Uzun boylu olmasına rağmen zayıf bir bedeni vardı. Yine de beni bir tutarsa kurtulma ihtimalim yoktu. Benim kollarımın gücü ona yetmezdi. Yıllar önce de yetmemişti ve bu kez beni düşürmekle yetinmeyecekmiş gibi hissediyordum. “Yıllar önceden kalma yarım hesabımızı kapatalım onunla. Bana bir öpücük borcu var sayılır.”
“Mihri.” dedim korkuyla.
“Bok alırsın onu!” diye bağırdı Mihri.
Ve sonra olanlar oldu. Biz daha adım atmaya fırsat bulamadan hepsi aynı anda üstümüze saldırdılar. Çocuk bana yaklaştığı anda olanca gücümle topuklu ayakkabıyı savurdum ama kıvrak bir hamleyle beni geçiştirip kollarımdan yakaladı. Çığlığım sokakta yankılandı. Kollarımdaki baskı öyle fazlaydı ki ayaklarım bile yere basmıyordu.
“Lara imd-” Mihri o sırada diğer iki çocuk tarafından alıkonulmuştu.
“Bırak!” Delicesine debelenip kurtulmaya çalıştıkça çocuk kollarımı kırarcasına kıvırıp beni ters çevirdi ve sırtım göğsüne çarparken eliyle ağzımı kapattı. Geceden daha koyu bir karanlık gözlerimin önüne perde gibi inmek için çabalıyordu. Zihnimdeki katliamlarda birbiri ardına devrilen cesetler varken Mihri’nin de metrelerce ötede çırpındığını gördüm. O an kendi zihnimdeki katliamlardan kurtulmak değil de Mihri’yi kurtarmaktı önceliğim.
Beni tutan çocuğun elini tiksiniyor olmama rağmen hunharca ısırıp haykırmasına neden oldum. Mide bulantım had safhaya yükseldi. Beni saran kollar acıdan biraz olsun kolları gevşediğinde tek kolumu kıskacından kurtarıp elimdeki ayakkabının tekini Mihri’yi tutan çocuklardan birinin kafasına fırlattım.
Head shot!
“Seni oruspu!” diye hırladı kulağımın dibinde bir ses. “Minicik eteklerle gezerken aklın neredeydi söylesene!” dediğinde öylesine sinirlendim ki kafamı hızlıca geriye atıp burnuna çarptım. Onun çektiği acı kadar benim de kafama bir sis dalgası yayıldı ve o beni itip sendelememe neden olunca sırtım sertçe sokak lambasına çarptı.
Beni sıkıştırdı. Bedeni zayıf da olsa gücü inkâr edemeyeceğim kadar fazlaydı. Çenem soğuk bir çift el tarafından kavranınca burnuma yoğun bir alkol kokusu doldu. “Sen öldün.” diye tısladım. “Bu gece bize hiçbir şey yapamayacaksınız ama sen yine de öldün.”
“Kurtulursan öldürürsün.” diye hırladı çocuk. “Küçükken de böyleydin sen. Gösterirdin ama vermezdin. Bütün bu seksi giyinme sevdan kuyruk sallamayı sevdiğinden değil mi?” Teni hayalet gibi solgun ve bedeni kılıç gibi bükülmüyordu.
Alkol kokulu nefesi burnuma çarptığında ve bedeni üstüme çullandığında zihnim puslu olsa da elimde hala bir ayakkabı tuttuğumu hatırladım. Gülümsedim. Ardından ayakkabının topuğunu çocuğun kafasına geçirdim.
Head shot!
Çocuğun acıyla haykırmasının ardından gevşeyen kollarının arasından kurtuldum ve elbisemin el verdiği kadar bacağımı kaldırıp karnına olanca gücümle tekme atarken gerileyerek yolun ortasına savrulmasına neden oldum.
Ve tam o anda yoldan geçmekte olan bir araba çocuğa çarptı.
Önce çarpışma, ardından keskin bir fren sesi, en sonunda da sokakta korku dolu bir sessizlik oldu. Arabanın farları yanmıyordu ama yine de çocuğun acı içinde yerde kıvrandığını görebiliyorduk. Kaskatı bir halde sokak lambasının dibine çöktüğümde nefes alabilmek adına boğazımı tuttum. Yaşıyor muydum?
“Hangi ibne çarptı lan bana!” Yerdeki çocuk acı içinde arabanın önünde kıvranırken arabanın kapısı göz açıp kapayana kadar açıldı.
İnen kişi ise Tarık’tan başkası değildi.
Tıpkı ardına bakmadan gecenin bir vakti gidişi gibi, gecenin içinde doğan bir ölüm meleği gibi yeniden ortaya çıktı.
Kasılan bedenim bu anı bekliyormuş gibi anında gevşerken gözlerime hücum eden binlerce gözyaşının geçtikleri yolları kanattığını ve ağladıkça yüzüme kırmızı lekeler bırakacaklarını hissettim. O dönmüştü, ama Tarık zaten benden hiç gitmemişti ki. Her zaman zihnimde yalnızlığıma edindiğim bir dosttu.
Tarık’la ilgili gözüme çarpan ilk şey saçlarının biraz uzadığı oldu. Rüzgârda usulca savrularak alnına dökülüyordu. Onu ilk kez bu tarz bir kıyafetin içinde görüyordum. Hep takım elbiseleri içinde görmeye alışık olduğum adam gitmiş, yerine bedenini sıkı sıkıya saran siyah bir kot ve siyah tişörtünün üstüne deri ceket giyen bir adam gelmişti. Boyunun uzunluğunu ve gücünü de hesaba katarsak o çocukların yerinde olmak istemezdim.
Gecenin içinde çakan yıldırım gibiydi. Saçlarının savrulmasına neden olarak uçarcasına, şaşkınlıktan Mihri’yi bırakan ve ona doğru yürüyen çocukların üzerine yürüdü. Yüzünde öyle acımasız bir ifade vardı ki onu tanımıyor olsam böyle bir yüze sahip adama bakmaya korkardım.
Çocuklar hırlayarak üzerine saldıracağı an ilkinin yumruğunu savuşturup suratına geçirdiği tek darbeyle sere serdi. Ardından sırtında gözü varmış gibi hızla arkasını dönüp üçüncü çocuğun önce bacağını tekmeleyip diz üstü düşmesine neden oldu ve sonra suratına geçirdiği bir tekmeyle onu da devirdi.
Asıl head shot buna denirdi.
Tüm bunları yapması çeyrek dakika bile sürmemişti.
Sonrasında özlemini çektiğim o yeşil gözler bana döndü ve oturduğum yerde kalbim hızlanmaya başladı. İçimin ikiye ayrılan bir dünya gibi genişlediğini hissettim. Ne kadar korkum, hüznüm, yalnızlığım varsa uçurumdan aşağıya yuvarlanırcasına kırılan bir dünyanın çatlaklarına döküldü.
Tarık’ın adımları yeri titretircesine bana yürüdüğünde içimde binlerce güneş aynı anda battı. Eğilerek beni kollarımdan tuttu ve gözlerini gözlerimden ayırmadan tek hamlede ayağa kaldırdı. Ve binlerce güneşin attığı karanlık, yalnızca bu geceyi, yalnızca onun yeniden gözlerime böyle derin baktığı şu anı var etti. Güneş, o beni yeniden bulsun diye battı. Gece, onun için doğdu.
Adını anmak için dudaklarımı araladığım vakit gözlerindeki yeşillerde tüm ormanı yakacak bir yangın çıkarken beni uçururcasına Mihri’ye doğru fırlattı. Ne olduğunu anlamamıştım bile. Ayaklarımın kısacık bir yerden kesilmesinin ve saçlarımın savrulmasının ardından kendimi Mihri’nin kolları arasında buldum.
Nefes nefese göz göze geldiğimizde boncuk gözlerinin yaşlarla dolu olduğunu gördüm. Dudaklarımı araladım. Sana bir şey yapılar mı diye sormak istedim ama yalnızca ölü bir zihinle ona bakabildim. Fakat o beni anladı, kollarını bana sararken başını iki yana salladı.
“Arabaya geçin.” Tarık’ın dövülmüş demir sertliğindeki sesi ona dönmeme neden oldu. O bizimle ilgilenmekten ziyade tüm dikkatini yerde yatan çocuklara vermişti.
Mihri ile birbirimizi ite kaka arabaya doğru ilerlesek de Tarık’ı geride bırakmak istemediğimden onun birkaç metre çaprazında durdum. Mihri’de bana ayak uydurdu.
“Bu ne sürpriz.” Yerdeki araba çarpan çocuk acı içinde kıvranmasına rağmen sesindeki alayı kaybetmemişti. “Baban seni kovmamış mıydı ya?” demesine kalmadan ağır adımlarla yanına yaklaşan Tarık sertçe eline bastığında acı dolu bir feryat kopardı.
Tarık çok rahattı. Ayağı hala çocuğun elinin üstündeyken kalçasını arabanın ön kaputuna yasladı. Önce daha uzağında yerde kıvranan iki çocuğa baktı ve başını iki yana sallarken güldü. Ardından o gülümseme bir kurşun gibi tehlikeli bir hal aldı, bakışlarını ayaklarının dibindeki çocuğa çevirdi.
Umutsuzca yeniden bana bakmasını diledim. Bize kâbus gibi bir an yaşatan o çocuklara pekâlâ haddini bildirebilirdi lakin günler boyunca onun yolunu gözleyen ve geceler boyunca nerede uyuduğunu tahmin etmeye çalışan benim varlığımı daha da görmezden gelmemesi gerekiyordu.
Ben, onun için kaçınılmaz olandım.
İstemsiz gelen bir dürtüyle sağ elimi kalbime koymamla eş zamanla olarak Tarık’ın dudaklarının seğirdiğini gördüm. Sebebi öfke ya da pek çok şey olabilecekken zehrin en koyu tonunu taşıyan gözlerinin bir şekilde bana dönmek istediğini ama bunu nasıl yapacağını bilemediğini hissettim.
Tarık, “Berke,” dedi yumuşak bir sesle. Onu yeterince iyi tanıyan ben, normal şartlarda asla böylesine yumuşak bir ses tonu kullanmayacağını bilirken bunu ancak yaklaşan bir felakete yorumladım. “Annenle baban sana adını verirken sanırım çiçekli gömlekler giyen bir zengin çocuğu olmanı bekliyorlardı ama sen sokakta kızları taciz eden birine mi dönüştün?”
“Kimseyi taciz ettiğimiz falan yoktu bizim.” Bunu söyleyen iki ya da üç numaradan biriydi. O kadar aynıydı ki hepsi benim gözümde kimin kim olduğunu ayırt bile edemiyordum. Sefil ve zavallılardı. Söyledikleri bunu çok güzel kanıtlıyordu. “Öylesine takılıyorduk.”
Tarık, bir kenti tek nefesiyle yıkarmış da bu yıkımdan zevk alırmış gibi içini çekti. Ayağının altındaki çocuğun çığlıklarının artmasıyla eş zamanlı olarak tek elini beline götürdüğünde omuzları kavislendi. Yüzündeki ifadeye bakılırsa ona dokunanı tek kıvılcımda yakacak kadar büyük bir yangın çıkarabilirdi. Saniyeler içinde bedeni eski şekline geri dönerken bu kez elinde siyah bir silah vardı.
Hayır dedim ona, ya da dediğimi sandım. Babam eline silah verdiği için çareyi isyanda bulan bir adamken bu kez bizim yüzümüzden eline silah alması benim açımdan kabul edilebilir değildi. Başkası yapsaydı sesimi çıkarmazdım ama Tarık yaralıydı. Eline her silah aldığında canı yanan bir adamdı o ama şimdi neden elinde bir silah varken canı yanıyor gibi değil de bundan haz alıyormuş gibi duruyordu?
“Hass-” Tarık’ın diğer elindeki nesneyi görmemizle birlikte Mihri ağzından çıkan küfrü son anda yuttu. “Susturucu mu o?”
İnsan içini dökmek için eline bir kalem alırdı da dünyadaki tüm kâğıtların ateşe verildiğini öğrenirdi ya, öylesine içimde kaldı söylemek istediklerim.
Orada tüm mecalim çekilmiş halde duruyordum ve dünyanın tüm kâğıtları önüme serilse de o an söyleyecek bir şey bulamazdım. Tarık’ın elleri usta bir şekilde susturucuyu silaha takarken bakışları yerde kıvranan çocukların üzerindeydi. Ama belliydi ki en çok ayaklarının dibinde duran çocuğun canı yanacaktı.
“Biliyor musunuz?” dedi sükûnet dolu bir sesle. Başını hafifçe yana yatırdığında dudaklarında hala insanı korkutan bir gülümseme vardı. “Dört yıl önce de bu kızları sıkıştırdığınızda öylesine takılıyordunuz değil mi? Muhtemelen ben her şeyi yanlış anlıyorum.”
Dizlerinin üstünde doğrulan çocuklardan biri yutkundu. “Muhtemelen.”
“Yok ya,” dedi Tarık. “Ben pek ikna olmadım. Hikâyeyi bir de kızlardan dinleyelim.” dediğinde başını hafifçe bize doğru çevirir gibi oldu fakat gözleri bir an olsun yerde duran çocuklardan ayrılmıyordu. Benim konuşmaya gücüm olsaydı hadi gidelim Tarık, derdim. Bak geldin işte, evimize gidelim. Fakat Mihri benden daha önce konuşmayı devraldı.
“Bize saldırdılar. Şu öndeki Lara’yı, diğerleri de beni sıkıştırdı.” Her bir kelime de Tarık’ın yüzünün nasıl kasıldığını gördüm. Bir şeytana yakışır nefrete kuşandıkça olacaklardan korkar hale geldim. O sırada yerdeki çocuğun çığlıkları artmaya başladı. Sanırım eline basarken yaptığı baskıyı artırıyordu. “Elimi kıracaksın yavşak!” diye hırladı yerdeki.
“Emin ol seninle işim bittiğinde keşke elimi kırsaydın diyeceksin.”
“Ne o? Barbaros’un oğlusun diye adam mı sanıyorsun kendini? Herkes biliyor birinizin piç, diğerinizin üvey olduğunu. Kime neyin havasını atıyorsun?”
Üvey kelimesinin Tarık’ı karşıladığını biliyordum ama diğer kelimenin karşılığı… “Piç mi?” diye fısıldadım.
“Piç ya piç. Babanın gayrimeşru çocuğu olduğunu bilmeyen yok. Piçsin kızım sen!”
Ben toprakları kurumuş bir çiçektim ve bu mevsim hiç yağmur yağmadı.
Dünyayı puslu bir bilinçle görürken yıldızsız bir gökyüzünden daha boş hissettiğimi fark ettim. Ben bir evlattım. Bana yaptığı yakıştırma akıl alır şey değildi ama ben gerçekten de gayrimeşru bir evlat mıydım? Annemle babamın evlenip evlenmediğini şimdiye kadar hiç bilmediğim gerçeği bir yana, aksini hiç düşünmemiştim ki. Fakat eğer evli değillerse ne olmuştu yani? Benim bu kelimenin tanımına yakışacak ne yanım vardı? Ben çocuktum. Normal bir çocuk. Piç değil!
Annemin dizinin dibine oturarak hıçkırıklarla ağlamak ve duyduklarımı bana unutturmasını söylemek istedim. Olduğum kişiden utanmıyordum ama insanlar utanılacak, başımı yere eğecek bir şey yapmışım gibi davranıyorlardı.
“Sen ölmeyi bayılmak sanmışsın.” diye fısıldadı Mihri.
“Alın götürün şunu, gözüm görmesin.” dedi Tarık. Bir yanda yaptıklarının karşılığını almayarak öylece gideceklerinin hayal kırıklığı, diğer yanda Tarık’ın geri dönülemez bir şey yapmamasının rahatlığı vardı. Fakat göğsümde hissettiğim yangın da neyin nesiydi? Bedenim benden bağımsız kasılırken nefeslerim vakumlanarak benden çekildi. Gözlerimi kırpıştırarak dudaklarımı araladım ve ağırlığımı Mihri’ye verdim. O çocukları bırakmasını istemiyordum.
Hayır, bu intikam alma isteği değil. Bu yalnızca adalet arayışı. Kendini Dantes ile kıyaslama Lara. Onun hisleri yangınsa seninki yalnızca kül.
Sonuçta böyle bir duyguyu ilk kez hissetmiyordum. Annemi öldüren adam için de, akıl hastanesindeki adam için de aynı şeyi hissetmiştim. Söz konusu hissetmek değildi ki. Söz konusu bu hissin insana neler yaptırdığıydı. Hiçbir koşulda kendi hislerimi Dantes ile kıyaslamam mantıklı değildi.
Tarık’ın sert solukları beni derin çıkmaza girmekten kurtardı ama o çıkmazın her daim alevli bir halat gibi boynumda olduğunu biliyordum. Düşünmek gerçekten de olabilecek en korkunç intihardı. Zihnimde kelimeler ardı ardına dizilerek bir duvar inşa ediyordu. O duvarın üstünde adaletin ne olduğuna dair bir tanım yazılmasını bekliyordum fakat yalnızca koca bir beyazlık görüyordum. Herkes kendi adaletini kendi yarattığı için mi o duvar boş kalıyordu?
Tarık’a baktığımda adalet kavramı ona kalacaksa, yazacağı adaletin kalemle değil de kanla duvara işleneceğini hissi göğsümün ortasına yayıldı. Ellerini kalçasını yasladığı kaputun iki yanına koyarken ayağını çocuğun yerdeki çocuğun elinden çekti fakat susturucu taktığı silahı hala elinde tuttuğundan arkadaşları ona yaklaşmaya cesaret edemiyordu. “Hadi!” dedi hırlarcasına.
Allah biliyor ya, şu durumda ben bile Tarık’a yaklaşmaya cesaret edemezdim.
İki çocuk birbirine tutunarak ayağa kalktıktan sonra, korka korka Tarık’a doğru yaklaşıp yerdeki çocuğu kaldırırken Tarık bize yeniden “Arabaya geçin.” dedi sertçe. Normalde bu tavrına fazlasıyla kırılırdım ama şimdi yalnızca korkuyordum. Geri dönülemez bir şey yapıp da bunun vicdan azabını taşımasından ve bu azabın onu mahvetmesinden.
Mihri ile bu gece yeterince şey yaşadığımıza kanaat getirmiş olmalıyız ki Tarık’ın emrini sorgulamadan sendeleyerek arabaya doğru yürüdük. Ayakkabıları kaybettiğimden soğuk taşlar ayak tabanlarımı yıpratsa da umursamadım. Kaderim eninde sonunda beni çıplak ayak yürümeye mahkûm ediyordu.
İki çocuk, arkadaşlarının koltuk altına girmiş ve arkalarını dönüp uzaklaşmaya başlamışlardı. Tarık ise arabanın önünde hala ölüm meleği gibi duruyordu. Ancak artık doğrulmuştu ve dimdik ayaktaydı. Yalnızca dağınık saçlarını ve geniş sırtını görüyordum.
Bir yandan bu kadar kolay gitmelerine izin verdiği için üzülürken diğer yandan pişman olacağı bir şey yapmadığı için sevindiğim sırada bir ses duydum. Şey sesi gibi… Çekilen bir tetik. Arabanın arka kapısının yanında Mihri ile göz göze geldiğimiz kısacık andan sonra gecenin içinde ıslığı andıran bir ses duyuldu.
Peşinden geceyi bıçak gibi kesen bir çığlık koptu. “Onu vurdun!” diye bağırdı biri. “Onu vurdun şerefsiz! Vurdun onu!”
Yaşadığım korkunç şeyleri sıraya koysaydım, Tarık’ın birini vurduğuna şahit olduğum şu an babamın birini vurduğunda yaşadığım gecenin korkunçluğuna denkti. İçindeki iyiliğe mutlaka kavuşacağına inandığım, dudakları benim avuç içime rüya kapısının anahtarını bırakan bu adam…
Sendelediğimde Mihri kolumdan tutarak bana destek oldu ama benim dudaklarım titrerken o çoktan ağlamaya başlamıştı. Göreceğim manzaradan korkarak bakışlarımı Tarık’a çevirdim ama yalnızca sırtı görüş açımdaydı.
Fakat yeniden yere devrilen üç çocuk gözlerimizin önündeydi. Tarık, hükmedici adımlarla onlara ilerleyip önlerinde durduğunda, silahı bir anlığına görüş açıma girdi ve kayboldu. Görüş açısı benden daha iyi olan Mihri’ye baktığımda işaret parmağı ve başparmağını silah şekline getirip, işaret parmağını yanağına yasladı. Anladım ki Tarık, silahı o çocuğun yüzüne dayamıştı.
“Ecdadını sikeceğim oğlum senin. Babam bu yaptıklarını bir duysun-“
“Baban bu yaptıklarımı duysun!” Tarık çocuğun sözünü kesti. “En çok baban duysun bu yaptıklarımı ama babana anlatırken önce arkadaşlarınla bir dünya mal çekip kafayı bulduğunu, sonra da sokaktaki iki tane genç kıza tecavüz etmeye kalkıştığını da eklemeyi unutma. Ve babana bunları anlatırken, saldırdığın kızlardan birinin babasının güçlü bir siyasetçi, diğerinin babasının güçlü bir avukat ve abilerinin de,” Sesi adeta sokakta gök gibi gürledi. “Ve abilerinin de kan akıtmaktan korkmayan ve asla ıskalamayan bir tetikçi olduğunu söylemeyi unutma!”
Abilerinin…
Onca söylediği şey arasında yalnızca bu kelime darağacına asılan bir ceset gibi asılı kaldı zihnimde. Bunca zaman kabullenmesini beklediğim kardeşliğimizin böyle bir anda su yüzüne çıkmış olması karşısında ne hissedeceğimi bilemedim. Sadece, Tarık saçlarımı okşayarak bana kardeşim desin istedim. Ama tetikçi derken ne kastetmişti? Sadece çocukları korkutmak için söylemişti değil mi?
“Bu gece topuğuna sıktım. Bir daha birilerine dokunduğunu görürsem bu kadar şanslı olmazsın.” diye hırladı. “Aynısı sizin için de geçerli pezevenkler. Şimdi alın arkadaşınızı da siktirin gidin gözümün önünden!”
Sesi kırbaç gibi şakladığında irkildim. Çocuklar yeniden güç bela ayağa kalkarken topuğundan vurulmuş arkadaşlarını da kaldırıp, ayaklarını sürüye sürüye ama koşarcasına sokaktan ayrıldığında Tarık bir süre karanlığın içinde öylece durdu.
Sonra da arkasına dönüp silahı beline sokarken “Size arabaya binin demedim mi ben!” diye bağırmasıyla, Mihri’yle yarışırcasına arabanın arka koltuğuna atladık. Resmen korkudan arka koltuğa atladık.
Bu gecenin böyle olmaması gerekiyordu. Asla böyle olmamalıydı.
Tarık arabaya binmedi. Sokakta ağır adımlarla gezinirken ne yaptığına bakmak istedim ama artık daha fazlasını görmeye gücüm yoktu.
“Bir daha Tarık’a ters yapanın Allah bin belasını versin.” diye fısıldadı Mihri. O, kollarını belime doladı, ben de kollarımı omuzlarına doladığımda başını küçük bir çocuk gibi göğsüme koydu. “Gerçi Tarık ona ters yapanların belasını kendi veriyormuş.”
“O kötü biri değil.” dedim, çenemi Mihri’nin başının üstüne koyup içimdeki ağlama isteğini bastırdım. Bizim yüzümüzden Tarık’ın silah kullanmak zorunda kalması çok zoruma gidiyordu. İyi ile kötü yeniden zihnimde savaşa tutuşmuştu. Kan akıtmak istemediği halde buna zorlandığı için isyan eden o adam, bu gece tetiği çekerken bir an bile tereddüt etmemişti. Sebebinin bizi korumak olduğunu elbette biliyordum. Bu gece olanlar yüzünden Tarık’ı asla yargılayamazdım çünkü yargılarsam o kendi mahkemesinde kendine müebbeti layık görürdü. Affedileceğine inanması gerekiyordu. “O bize zarar vermez ki.”
O kimseyi öldürmemişti. Yargılanacaksa eğer, ki bunu yapacağını biliyordum; mutlaka ruhunun aklanacak yanları olduğunu bilmeliydi.
“Nasıl vermez ya nasıl?” dedi Mihri sesi titreyerek. “Sen değil misin küçükken bu adamın bilgisayarını küvete atıp üstünde kanguru gibi zıplayan? Ben değil miyim spor salonundaki kıyafetlerini çalıp kışın ortasında üstsüz ortalıkta kalmasına neden olan?”
“Mihri…”
“Sen değil misin şampuanını pembe boyayla değiştirip üç gün evden dışarı çıkamamasına neden olan? Ben değil miyim havuz başında uyuya kaldığında şemsiyesini çalıp yanmasına neden olan?”
“Mihri-“
“Sen değil misin-“
“Sus yoksa biletimizi kesecek şimdi. Arabaya geliyor.” Tarık arabaya bindiğinde kapıyı hızlıca çekerek zıplamamıza neden oldu ve Mihri inleyerek yüzünü göğsüme gömdü. Olanların onu korkuttuğunu anlayabiliyordum ama Tarık’a güvenen öyle güçlü bir yanım vardı ki herkes bana zarar verecek bir şeyler yapsa da o bana artık asla gerçek anlamda zarar vermezdi.
Sert solukları arabanın boğucu havasına karıştığında yan koltuğa yavaşça bir şey bıraktı ve ben o şeyin ne olduğunu gördüm. Ayakkabılarımdı. Ardımızdan hemen arabaya binmemişti çünkü sokağa saçılan ayakkabılarımı toplamıştı ve şimdi de onları kıymetli bir şeymiş gibi yan koltuğa bırakıyordu. Ben şimdi bu adamdan nasıl korkacaktım?
Ayakkabılarımı yan koltuğa bıraktıktan sonra torpidoya uzanıp bir şeyler çıkardı. Sanırım ıslak mendildi. Ürkekçe başımı uzattığımda ıslak mendille hışımla parmaklarını silmekte olduğunu gördüm. Sildikçe mendile kırmızılık bulaşıyordu. Ve Tarık’ın bembeyaz kesilmiş kemikli parmakları titriyordu.
Eğer üfleyerek yaraları iyileştirebilseydim, ilk nefesimin yarısını onun kalbine feda ederdim. Diğer yarısının sahibi belliydi.
İşini bitirdiğinde çöpleri yan koltuğa fırlattı. Direksiyonu koparmak istercesine kavradı ve arabayı kükrercesine çalıştırarak sürmeye başladı. Ona olan özlemim boynuna atlamak isteyecek kadar fazlaydı fakat şu durumda Tarık’a yaklaşmak pek de aklıselim bir davranış sayılmazdı. Eve gelene kadar Tarık’ın ağzını bıçak açmadı ve o sessiz kaldıkça gelecek gözüme daha korkunç göründü. Evimiz görüş açıma girdiğinde sanırım bu evi gördüğüme daha önce hiç bu kadar çok sevinmemiştim.
Arabayı evin önüne çektiğinde kontağı kapattı. İçerisi ölüm sessizliğine gömüldü. “Bu gece olanları kimseye anlamayın.” dedi Tarık. Sesinde yorgun ve bitap bir tını vardı. Fakat pişmanlığa dair hiçbir tını yoktu.
Nihayet Tarık ile yeniden konuşma cesaretini kazanan Mihri usulca başını göğsümden kaldırdı. “Yaptıkları yanlarına mı kalacak?”
“Yaptıkları yanlarına kalmayacak ama polisle ve sorgularla uğraşmak istemiyorsanız susacaksınız.”
“Ya onlar konuşursa?”
“Konuşmayacaklar.” dedi Tarık. “Yakında güzel haberleri alırsınız.”
Bahsettiği güzel haberlerin ne olduğu hakkında hiçbir fikrim yoktu. Fakat yüzü bir mermer sertliğine bürünen bu adamın durmayacağı aşikârdı. Mihri’nin verecek cevabı olmadığından sessizleştiğinde bu kez Tarık ona seslendi. “Mihrimah,”
Kollarımın arasında olan Mihri irkildi. “Vallahi çocuktum hepsini yaparken. Bilseydim yapar mıydım? Yapmazdım. Sor Lara’ya, kötü bir niyetim yoktu yemin ederim, biz sadece canımız sıkıldığından oynuyorduk seninle…”
“Sakin ol,” diyen Tarık iki parmağıyla burnunun kemerini sıktı. Ben de derin bir nefes alıp Mihri’nin saçlarını okşadım. “Evine gidip dinlen. Lara’yla daha sonra buluşursunuz, bu gece ayrılın.”
“Emrin başım üstüne.” Mihri eyvallah dercesine elini pat diye göğsüne vurdu.
Verdiği bu tepkiyi şaşkınlıkla karşıladım, o ise yanağıma hızlıca bir öpücük kondurup arabadan atladı ve koşarak, arkasından atlı kovalıyormuş gibi koşarak evine gitti. Tarık onun ardından içini çekip bakarken gözleri kısılmıştı.
Uzunca bir süre gözlerinin bana dönmesini bekledim. Ya o bana bakmamak için inat ediyordu ya da ben bu konuda fazla sabırsızdım ama dayanamayacağım bir an geldiğinde “Ben?” diye mırıldandım. Ne yapmam gerektiğini hiç bilemediğimden o ne derse yapabilirdim.
Tarık içimi titreten bir perişanlıkla nefes aldı. Başını hafifçe yan çevirdi ama gözleri bana değmezken bakışları yan koltuktaydı. O en tercihi onun gözlerine hasret benim hasretimi gidermek değil de benden bir parça olan ayakkabılarıma bakmaktı. “Sen de eve geç.” dedi sessizce. “Duş alıp uyu, yeterince şey yaşadın.”
Acaba o sokakta olanların ne kadarını gördü ya da ne zaman geldi diye merak ettim. Nasıl denk geldi de bizi orada buldu? Cevaplar zihnimde domino taşları gibi dizildi fakat biri devrilecek olsa son taş düştüğünde altında kalacak olan bendim. Bu kez de, “Sen?” diye mırıldandım.
Dudakları gerildi. “Ben ne?”
“Sen ne yapacaksın?”
“Annemle babamı görmem gerek.” Kelimeler diline toprak atıyor ve anlamlar o toprağın altında boğuluyor gibiydi.
“Henüz eve dönmediler.” dedim.
Bana bakmadan bakışlarını uzayıp giden yola çevirdi ve başını koltuğa yaslayıp gözlerini kapattı. Kapının kolunu tuttum, açtım ve indim. Ben eve girerken Tarık hala bıraktığım gibi duruyordu.
Odama girdiğimde yaptığım ilk şey pijamalarımı yanıma almak ve kendimi duşa atmak oldu. Banyoda uzun bir süre kaldım. Çok uzun. O çocuğun tenimde bıraktığı dokunuşlardan kurtulmak istercesine her yerimi sertçe keseledim. Çıktığımda ise bir domates gibi kızarmıştım.
Sürekli aklıma annem geliyordu. Ölülerin gerçekten de dünyada olup bitenleri izleyip izlemediğini merak ediyordum. Bir yanım annemin hep beni izlemesini, korumasını ve kollamasını izliyordu. Fakat diğer yanım bencildi. Beni görmesin istiyordum. Her gün bir başka günün felaketinin üstüne katlanıyordu ve ben annemin yaşadıklarımı izlerken kahrolmasını istemiyordum.
O gece mesela, onun bedeninin benim de ruhumun öldüğü gece her şey puslu olsa da bazı şeyler netti. Annemin gözlerinin açık olduğu netti. Yaralandıktan sonra hemen ölmüş müydü yoksa can çekişirken hala etrafında olan bitenin bilincinde miydi?
İnsan zihni katliamlarla doluydu. Kesin ve net. Her düşünce peşinde bir intiharı sürüklüyordu ve ben kendimi kurtaramıyordum.
Anneler evlatlarının acı çekmesini istemezdi. Beni koruyarak ölmeyi göze alan kadın şu sefil dünyada yaşadıklarımı görürse kahrolurdu. Ben, annemin huzurlu uyumasını istiyordum.
Fakat kendim için ne huzuru bulabiliyordum ne de aynaya baktığımda olmak istediğim o kızın ruhunu görebiliyordum. Yok oluşa sürükleniş… Gözlerimde bu vardı. Üstüme kolları uzun kapüşonlu bir sweat, altıma da kısa bir şort giyip de banyodan çıkana kadar zihnimde beni daraltan düşüncelerimin sonu gelmedi. Banyoyu o kadar çok buhar basmıştı ki çıktığımda rahatladığımı ve biraz olsun gevşediğimi hissettim.
Onu, tam da banyodan çıktığımda kitaplığımın önünde, kitaplarımı incelerken gördüm. Sırtı bana dönüktü. Tıpkı benim gibi rengi siyah, salaş bir kapüşonlu sweat ve eşofman altı giymişti. Duş almış gibi görünüyordu ama bunu hangi ara yapmıştı çözmek zordu. Ben sandığımdan daha uzun duşta kalmış olmalıydım.
Kış mevsimine yakışan bir pus vardı onun omuzlarının üzerinde. Ne kadar yakınına yaklaşmaya çalışsam da asla hoyratça yağan kar tanelerinin ardında duran o adamı net göremiyordum. Bu belirsizlikle bir süre odamın ortasında durdum. Ondan bir hamle yapmasını beklerken manzaram daima o pus kaplı omuzları ve nemli kahverengi saçlarını görmek oldu. İlk hamleyi onun yapmayacağını anlayınca başımı eğdim ve makyaj masama yürüyerek önüne oturdum.
Şimdi ikimizin yansıması da aynadaydı. Yansımaların gerçeğe hiçbir faydası olmuyordu. Bakışlarımı aynadan kaçırıp masamın üstünde duran tarağımı alırken derinden gelen boğuk sesini duydum. “Aştan Da Üstün’ü bulamıyorum.” dedi, “Ne oldu ona?”
“Yaktım.”
Tarık’ın sırtından bıçak yemiş gibi irkildiğini gördüm. Ne kadar bakmak istemesem de gözlerim dönüp dolaşıp onun yansımasına düşüyordu. Başını omzunun üstünden bana bakmak ister gibi çevirdiğinde ama bakamayacağına kanaat getirdiğinde durdu.
Bu açıdan yalnızca yüzünün sağ profilini görebiliyordum ve o yüzde manidar bir gülümseme, alaycı bir kabulleniş vardı. Kitabı yaktığıma inanmamıştı.
Buğday sarısı saçlarımdan şöyle bir parmaklarımı geçirdim ve ilk tarak darbesini indirdim. Tek hamlede çabucak kayıp saçlarımdan kurtulan tarak saçlarımın hala yeterince uzun olmadığını gözler önüne serdi.
Tarık başını eğdi ve ellerini kitaplığımın rafına yaslayarak bir süre öylece durdu. “Belki de herkesin iyiliği için asla geri dönmemeliydim.”
Herkes kimdi ki? Bizi dünyaya getiren ama yaşamayı öğretmeyen insanlar mı?
Biz mevsimler devrilirken yaşamı kendi kendimize keşfetmeye çalıştıkça içimizdeki iklimlerin feleğini şaşırtanlar mı?
Tanrı aşkına, kimdi herkes? Yeni bir dünya inşa etmek uğruna tırnaklarımızla toprağı kazıyarak ülkeler inşa etmeye çalıştıkça bu ülkeleri ruhu kir kaplı isyancılarla yıkmaya çalışanlar mı?
“Herkes umurumda değil. Hiç kimse umurumda değil.” Elimdeki tarağı bir kurbanın boynunu sıkan katil gibi acımasızca sıktım. “Dünya yansa umurumda olmaz Tarık sen o dünyanın parçası olmadıktan sonra. Herkesin iyiliği için konuş, herkes için bir şeyler yap, kendin için en doğru bildiğini yapmaya çabala ama asla benim iyiliğim adına konuşma çünkü ne hissettiğimi bilemezsin.”
“Dünya yansa umurumda olmaz Tarık sen o dünyanın parçası olmadıktan sonra.” Söylediğim cümleyi bir imkânsızı dile getirmişim de üstüne toprak atılması gereken bir cümleymiş gibi yeniden dile getirdiğinde sesinde bariz bir öfke tınısı vardı.
“Ne dediğinin farkında mısın sen? Neyin parçası olmaya çalıştığının? Bu gece gözünün önünde birini vuran bir adamla aynı dünyayı paylaşmaya çalışma aptallığın ne zaman nüksetti? Ne zamandır yakamdasın, Lara? Neden ellerin hep sırtımdaymış gibi hissediyorum!”
“Kötü bir şey söylemiyorum ki!” Umutsuzlukla tarağı masanın üstüne fırlattım. Tarık’ın sırtı gerilirken bir cellat edasıyla başını kaldırıp arkasını döndü ve aynada yansımalarımız keşişti. O gözler ki ilk kez böylesine bir bakışla gözlerime değdi. “Neden her seferinde kendini uzaklara sürgün ediyorsun? Beni sevmediğinden mi? Öyleyse nefret ettiğini söyle bana.” dedim aynadan gözlerine kırgınlıkla bakarak. “Hadi söyle, Lara senden nefret ediyorum düş yakamdan de ve ben de seni odamdan kovayım. Bir daha da yüzüne bakmayayım. Bu mu istediğin?”
“İsteklerin, arzuların, hislerin, hayallerin Allah belasını versin!” Parmaklarını saçlarına geçirdi. Bir kurşunu ateşleyen o eller nasıl da titriyordu. Onu anlayamayacak kadar uzaktım ona, bu yüzden yatıştıracak kelimelerim de yoktu. Özellikle de onu bu hale getiren benken. Ama neden?
“O kitap işime yarıyordu.” diye fısıldadı, cümleyi ilmek ilmek işleyip kendi boğazına dolar gibi. “Bazı şeylerin aşktan da üstün olduğunu bilmek işime yarıyordu.”
Başını kaldırdığında kitabı yaktığımı söylemenin vicdan azabıyla oturduğum yerde sindim. Tarık, kendini toparlayarak saçlarındaki ellerini indirdi ve bana doğru yürürken gözlerim pusula gibi onu takip etti.
Üzerime eğildiğinde fevri bir şey yapacak korkusundan hızla ellerimi yüzüme kapattım. Onunla konuşmak freni patlayan bir arabayı sürmekle eşdeğerdi. Ne durdurabiliyordun ne de kurtulmayı başarabiliyordun. Döndüğün her yolun çıkmaz sokak olma ihtimali vardı ve böyle olduğunda bir duvara çarpıp enkaza dönmem çok yakındı. Korkuyla yüzümdeki ellerimi çekerken Tarık’ın yalnızca omzumun üzerinden uzanıp masanın üstündeki tarağı aldığını gördüm.
Omuzlarım gevşedi. Tarık bu hareketimi hemen yakaladı. “Sana bir şey yapacağımdan mı korktun az önce?” derken acı acı güldü. “Ondan mı sakladın yüzünü ellerinle?” Artık tam arkamda duruyordu. Gözlerime çığ gibi yığılan bir pişmanlıkla korktuğumun o olmadığını söylemek istedim. Beni düşündüğüne inandığım birinden nasıl korkabilirdim?
Tarık kısa bir süre tarağımı elinde gergince tuttuktan sonra aynadan gözlerime baktı. İzin ister gibiydi. Ardından bakışları saçlarıma kayarken saniyeler içinde tarağın sert dokusunu saç diplerimde hissettim. O da ne yapacağını bilemiyordu. Tarağı yavaşça aşağıya doğru kaydırırken saçlarımı tarayan ilk erkek olduğunu muhtemelen bilmiyordu.
“Küçükken de böyleydin sen,” dedi. Neyden bahsettiğini anlayamadım. Kendimi o kadar çok sıkıyordum ki ellerimi dizlerimin arasına sıkıştırmıştım. Her bir tarak darbesinde omuzlarım gerilip gevşiyordu. “Ne zaman ani bir hareket yapsam sana vuracağım sanıyordun. Sanki hobi olarak seni dövüyormuşum gibi.”
“Bazen dövüyordun.” diye mırıldandım.
“Dalga mı geçiyorsun?” diye hırladı. Aynadaki gözleri gözlerime çakıldı. “Ne zaman el kaldırdım sana?”
“El kaldırmadın ama bazen öyle şeyler yapıyordun ki dövmüş kadar oluyordun.” dedim.
Tarık bu kez gerçekten de elindeki tarağı kafama geçirmek istiyor gibiydi. “Sence sana bilerek mi zarar veriyordum? İsteyerek?”
“Bilmiyorum Tarık.” Omuzlarıma mürekkebe yatırılan bir geçmişin hatırlandıkça kirlettiği sayfalarının ağırlığı çöktü. Koca bir yenilgiyle, bakışlarından kaçmak istediğimden başımı eğdim. “Çok uzaktın bana. Yeterince yalnız olmam yetmezmiş gibi bir de senin üstüme saldığın korkuyla uğraşıyordum. Yaklaşamıyordum bile, şimdi nasılsan o zaman da bir serseri mayın gibiydin. Sanki sana dokunsam ikimiz de havaya uçacaktık. Seni hem çok iyi tanıyorum hem de hakkında hiçbir şey bilmiyormuşum gibi hissediyorum.”
Saçlarımdaki hareketlilik duraksadı. Kafamı hafif kaldırdığımda tarak artık Tarık’ın avuçlarında değil de masadaydı. Ve saniyeler içinde avuçları yavaşça omuzlarıma konarken bedenim ürpertiyle sarsıldı.
Tarık ona bakmamı istercesine hafifçe omuzlarımı sıktığında bakışlarım omuzlarıma konan ellerden ayrılıp beni çağıran gözlere döndü. Oradaydı. Haftalardır yoktu belki ama şimdi dimdik arkamda duruyordu.
Yeşil gözleri koca bir ormandı ve o ormanda sahipsiz çığlıklar yankılanıyordu. “Sen beni hiç tanımıyorsun.” dedi, yüzü öyle gergindi ki ya aniden gülecek ya da aniden ağlayacak gibiydi. “Ama seni şu hayatta benden iyi tanıyan kimse yok biliyor musun?”
Sözleriyle savaş çıkartabilirdi. O sözler ki pek çok kişinin hayatını yıkacak kudrete sahipti fakat o bana bakarken beni bir savaşın tarafı yapmadı. Söz konusu o olduğunda ben daha savaşmaya başlamadan yenilmiştim. Benim kaderim zaferlerden değil de yenilgilerden haz alıyordu. “Ne kadar iyi tanıyabilirsin ki beni?” diye fısıldadım. Biraz meydan okuma, biraz da huzursuzlukla çenemi dikleştirdim.
“Bilmek mi istiyorsun?”
“Fazlasıyla.”
“Öğrendikten sonra keşke bu kadarını bilmeseydim diyecek olmana rağmen?”
Dantes’in beni benden çok biliyor oluşuna şahit olduktan sonra Tarık’ın beni benden iyi tanıyor oluşu herhalde altından kalkabileceğim bir şey olurdu. “Bırak da ona ben karar vereyim.”
Tarık yavaşça başını iki yana salladı. Yanakları gergin, dudakları hafif aralık ve nemli kahverengi saçları alnına dağılmıştı. Üzerinde salaş sweatle birlikte aslında yaramaz oğlan çocuklarına benziyordu. “Duyduklarına pişman olacaksın.”
“Sen yine de duymama izin ver. Emin ol bu pişmanlıkla yaşayabilirim.”
“Sen yirmi yaşındasın Lara Solar.” Tarık’ın dudakları davetsiz bir kapı gibi açıldı. Eş zamanlı olarak benim bilmediğim bir dünyaya adım atarmış gibi gözlerini kapattı. Elleri altında huzursuzca kımıldandım. O ise beni alaşağı eden cümlelerini korkusuzca sıralamaya başladı.
“Sen yirmi yılının yarısını uykusuz gecelerle geçirdin. Sen tatlıyı sevmene rağmen kahveyi şekersiz içersin. Spor ayakkabıları ve pantolonları sevmez, çiçekli elbiselere bayılırsın. Binlerce kitap karakterinin adını kusursuz bir şekilde aklında tutabilecek kadar takıntılısın ve okuduğun hiçbir şeyi unutmamak için ajandalar tutarsın. Fırtınalı Bir Gece çizgi filmini çok seversin çünkü bir kurt ve kuzunun dost olması sana her zaman çok romantik gelir. Sen zıtlıkları seversin, kitaplarda ve filmlerde imkânsız şeylerin oldurulmasına bayılırsın. Sen klasiklerin arkasına süslü aşk romanları saklarsın ama buna rağmen aşktan delicesine korkarsın.”
Belki de bu pişmanlıkla yaşayamazdım. “Yeter.”
“Yetmez. Daha ne biliyorum bilmek ister misin?” Tarık gözlerini açarak eğildi ve dudaklarını kulağıma yaklaştırdı. “Kitap okurken sevdiğin yerlerin altını ilk okuyuşunda siyah, ikinci de kırmızı ve üçüncü de mavi renk ile çizdiğini biliyorum. Sırf her okuyuşunda hangi sahnelerden etkilendiğini ayırt edebilmek için farklı renkler kullandığını fakat en sevdiğin kitapları yalnızca kurşun kalemle çizmeye cesaret edebildiğini ve asla Aşktan Da Üstün’ü yakmayacağını biliyorum.”
“Aşktan Da Üstün’ü gerçekten yaktım.” diye fısıldadım. Dudakları neredeyse kulağıma değecek adamın yansımasına bakarken dehşete kapılmıştım.
“Ah hayır, inan bana yakmadın. Sen seversen yakmazsın, saklarsın. Çürüyene ve küf olana kadar. İster eşyaları ister anıları. Şu zihin var ya şu zihin,” derken aynadan gözlerimin içine bakarak işaret parmağının ucuyla şakağıma dokundu. “Bu zihinde nice anılar var kimsenin aklında kalmayan. Güçlü bir kızın kazandığı ilk zaferden zayıf bir kızın kaybettiği ilk savaşına kadar her şey burada. Sen acıları da yakmazsın. Bundandır ki her gece kâbus görmeye devam edeceksin çünkü unutmak senin kitabında yok. Ve ben senin zihninde ki o kitabı istemesem de okuyorum yıllardır. Bu yüzden seni benden daha iyi tanıyan kimse yok, Lara. Hiçbir zaman da olmayacak.”
“Tarık…” Kelimeler dilime bıçak darbesi gibi saldırdı lakin konuşamadım. Tarık’ın gözlerindeki gülümsemeye bakarken gülen bir adama değil de ağlayan bir adama bakıyordum. Yıllarını yalnızlıkla geçiren ben, ondan duyduğum her bir kelimede dehşete kapılıyor ve dizlerimin üstüne çöküyordum. Yalnızlık bu değildi, tanımı bambaşkaydı. Fakat Tarık’ın söylediklerine bakılırsa ben hiçbir zaman yalnızlığın tanımına layık olmamıştım. “N-nasıl bu kadar çok şey-“
“Nasıl mı bu kadar çok şey biliyorum? Nasıl mı yalnızca alışkanlıklarını değil de kafanın içindekileri de biliyorum?” Tarık doğruldu ve ellerini omuzlarımdan çekti. Söylediklerine pişman mı olmuştu? Yoksa daha da ileri gidip bana haddimi bildirmek miydi niyeti?
Ben masanın başında felç geçirmiş gibi otururken o yatağıma doğru yürüdü, etrafından dolanarak pencere tarafına oturdu. Omuzları yavaşça çökerken başını kaldırıp içini çekti.
“Bir insanın altını çizdiği kitabı okumak onun günlüğünü okumak gibidir derler bilir misin? Eğer bu söz doğruysa, ben senin tüm günlüklerini okudum demektir.”
Sözleri üzerine kıyıda köşede ne kadar sırrım varsa şimdiye saçılmış gibi hissettim. Tereddütle başımı kitaplığıma çevirdim. Kitaplarım… bana yeni bir yaşam veren o hayal dünyaları. “Sen benim okuduğum tüm kitapları okuduğunu mu söylüyorsun yani?”
Kaşlarım çatılmış ve dudaklarım aralanmıştı. Böyle bir şey olma ihtimali öyle saçmaydı ki inanamayarak kendi kendime başımı iki yana salladım. Ama nasıl bilebilirdi bunca şeyi? Altını çizdiğim kitaplarda kullandığım renk sıralarını dahi…
Bir anda aklıma akıl almaz bir şey düştü. “Bu yüzden ben söylemesem de Aşktan Da Üstün’ün baskısı olmayan bir kitap olduğunu biliyordun.” dedim ayağa kalkarken. “Çünkü ben onu sana anlatırken sen zaten çoktan okumuştun!”
Tarık yavaşça güldü. O güldükçe benim geçmişim tepetaklak olan bir kar küresinden aşağı döküldü. Oysaki anlatırken gayet meraklı duruyordu ve olayları bilmiyormuş gibi doğal tepkiler veriyordu. Resmen bana oynamıştı.
Olanca şaşkınlığımla kafamı kaşıdım. “Neden?” diye sordum, okuduğu için mi yoksa okuduğu halde bana söylemediği için mi soruyordum bu soruyu? İkisi de birbirinden beterdi.
O yalnızca omuz silkmekle yetindi. “Boş vakitlerimde yapacak daha iyi bir işim yoktu.” Bu kadar mıydı? Yok muydu altında beni sonu gelmez sorgulara sürükleyecek daha derin bir neden?
“Altını çizdiğin ve ezberimde olan binlerce sevdiğin cümle sayabilirim sana. Daha da devam etmemi ister misin?”
“İstemem.” İsteseydim kaldırabileceğimden emin değildim.
“Seni şu hayatta,” dedi bastıra bastıra. “Benden daha iyi tanıyan kimse yoktur. Bununla gurur duymuyorum. Aksine seni bu kadar iyi tanımak tüm yaptıklarım üstündeki suçlamayı ikiye katlıyor. Birine yakın olmak bana çok yabancı. Birine inanmak… o daha da fena. Yine de başı sonu olmayan bir şeye kalkışınca durdurmak neredeyse imkânsız. Gökyüzüne tırmanmak gibi. Sorun şu ki asla ona ulaşamazsın. Ne kadar yükseğe çıkarsan o denli acı olur düşüşün. Kim düşüyor o gökyüzünden Lara? Senin yıkımının altına bir kurşunla ilk imzayı atan ben mi?”
Bu gece sokakta yaşanan olaydan çok etkilendiğinden mi böylesine karmaşık ve acı dolu konuşuyordu? Onu ürkütmekten korkarcasına yürüyüp yatağımın diğer tarafına oturdum. Odanın loş ışığında oldukça yıkık görünüyordu. Perdeler çekili olsa da tenine boşluklardan hafif bir ışık süzülmüştü. Yüzünde gölgeler vardı, içinde gün çoktan geceye döndüğünden ruhunun gölgesi yüzüne yansımıştı.
“Eğer gözümün önünde birini vurduğun için seni suçlayacağımı düşünüyorsan düşünme. Bizi sıkıştırmışlardı sen de gördün. Ben korkarım silahlardan ama kızamıyorum da. Gerçekten kızmadım. Sonuçta öldürmedin kimseyi, öldürmezsin de değil mi? Kızarsın falan ama o kadarla kalır değil mi?”
“Kim bilir? Belki de o kadarla kalmaz.”
“Yalan söyleme! O kadarla kalacağını biliyorum. Eline silah verdiği için babama kızdın sen, duymuştum konuştuklarınızı. Bu bile senin iyi biri olduğuna inanmam için esaslı bir neden. Tarık, bana bak lütfen. Neden elindeki silahlar başka insanlara dönükken zihnindeki tüm silahları kendine çeviriyorsun? Affedilmez bir şey mi yaptın?”
Tarık konuşmadı. Belki de konuşmayı o an kendine hakaret saydı. Söylediklerimle onun içinde iyiliği uyutan dürtülerini uyandırmaya çalıştığımı anlıyordu. Bu yüzden bana bakmaktan çekinerek içini çekmiş olsa gerekti. Bir süre yalnızca yükselip alçalan omuzlarını izledim. Ellerini çaresizce sweatinin ceplerine sokmuş ve başını eğmişti. Neler geçiyordu kafasından kim bilir?
“Bunca zaman neredeydin, Tarık? Nereye gittin?” diye sordum. Bana cevap vermesi epey zaman aldı.
“Aslında inanır mısın gidecek hiçbir yerim yoktu. Ne bir arkadaş, ne bir akraba. Ne kadar yalnız yaşamışım bu hayatı.” Sesinde manidar bir tını vardı.
“Çok uzaktaydım ama çok da yakındım aynı zamanda. Yalnızca bir anlığına o sokağa geri dönmek ve yaptıklarıma değip değmediğini görmek istedim. Gökyüzünden düşmeye karar verdiysem eğer bu fedakârlığa değmeliydi.”
Ya ben fazla aptaldım ya da Tarık o keskin zekâsıyla anlaşılması zor cümleler kuruyordu. Bir şekilde dediklerinin ucundan kıyısından bana dokunduğunu anlayabiliyordum fakat bunun nasıl olduğu hakkında bir fikrim yoktu. Hangi sokaktan, hangi kurşundan, hangi yıkımdan bahsediyordu?
“Seni sarsan bir şeyler yaşamışsın belli.” dedim. Ayaklarımı yerden kaldırıp yatağa tırmandım ve yönümü Tarık’a dönerek bağdaş kurup oturdum. Benim yönüm ona dönüktü, onun ise bana sırtı dönüktü. “Her neyden bahsediyorsan daha açık olabilirsin bana karşı. Yıkım diyorsun ama sen beni yıkmazsın. Senin bana iyi gelen büyülü bir yanın var.”
“Nasıl da güveniyorsun bana.” Elimi kaldırdım ve parmak uçlarımla sırtına dokunacak oldum. Fakat kendi kendine güldüğünde parmaklarım havada asılı kaldı. “Bazen her şeyin sebebi benmişim gibi hissediyorum. Belki ilk reddeden ben olsaydım, asla bütün bunlar yaşanmazdı. Neden ona elimi uzattım ki?”
Hızlıca arkasını döndüğünde irkilerek elimi geri geri çektim fakat ona dokunmak için uzanan elimi gördüğünde gözlerindeki şaşkınlığı çok çabuk sakladı. “Neden ona adını soracak kadar ileri gittim?” diye fısıldadı. Ağırlığıyla yatak sarsılırken ne yapacağını bilemiyormuş gibi çaresiz görünüyordu.
Neyden bahsediyordu? “Tarık-“
“Hayır. Bu adı da anlamını da hak etmiyorum. Her şey karmakarışık oluyor. Kimse hak etmediğinden herkes o gökyüzünden düşüyor. Ama yemin ederim seni düşündüğümden yaptım. Yıllarca nasıl olduğunu gördüm çünkü. Sandım ki bu kadar zor olmaz da bir iki gözyaşıyla atlatır ama eskisinden daha iyi olursun.”
“Anlayamadığım cümleler kurup kafamı karıştırma. Sen bana bir şey yapmadın tamam mı?”
“Yaptım!”
“Kes sesini!”
“Nasıl keseceksin sesimi Lara?” dedi deliliğe yakın bir gülümsemeyle. Sıkılı dişlerini biraz daha birbirine bastırsa parçalara ayrılacak gibiydi. “Nasıl susturacaksın beni?”
Ona baktım. Karşımda oturan ve kalbini bana açıyor olsa da açtığı kalpten hiçbir şey anlayamadığım bu adama baktım ve “İşte böyle.” diye fısıldamamın ardından dizlerimin üzerinde yükselerek kollarımı boynuna doladım.
Zaman sana sarıldığım bu anda kilitli kaldı. Belki de zaman hep akıyordu da bendim aslında sende kilitli kalan.
Zıtlıkları seven ve imkânsızı oldurmaya çalışan bir kalbe sahiptim. Belki de benim şimdiye kadarki en büyük zıtlığım oydu. Bu yüzden bana sırtını döndüğü her anda yılmak yerine daha da ileri gidecek ve onun imkânsız gördüğü bu kardeşliği oldurmanın bir yolunu bulacaktım.
Ben bu gece Tarık Solar’a sarıldım. Ne öncesini düşündüm ne sonrasını. Yalnızca geçmişte yazık ettiğimiz zamanlara olan hüznümü de yanıma alarak kollarımı bu adamın boynuna doladım. Hem de sımsıkı. Bir anneye, bir babaya, bir dosta sarılır da bırakmaktan korkar gibi. Tarık, kollarımın arasında kaskatı kesildiğinde, “İşte böyle sustururlar adamı.” diye fısıldadım.
Yanağıma değen nemli saçlarında taze bir şampuan kokusu vardı. Omuzları kasılmış, elleri ise nereye konacağını bilememiş halde havada asılı kalmıştı. Göğsümün altında hızlıca hareket eden göğsünden soluklarının hızlandığını anlayabiliyordum. Çok tuhaf hissediyordum.
Çoğu insana göre imkânsızı oldurmaya çalışmak aptallık olsa da, söz konusu Tarık Solar gibi bir imkânsız olduğunda, verdiğim tüm çabalar daha anlamlı bir hale bürünüyordu.
Bir insanı kazanmak için çabalamak anlamlara sığmıyordu.
Peki ya bir insanı kaybetmek… Kaybedilen kişi gerçek bir anlama sığmak istemesine rağmen.
“Lara…”
“Şşh,” dedim avuçlarımı açıp yavaşça sırtına koyarken. “Sana sarılmakla meşgulüm görmüyor musun?”
Onun tutukluğuna rağmen irademden bir şey kaybetmedim. Küçük bir çocuk gibi onu yatıştırmak istercesine avuçlarımı sırtında yavaşça hareket ettirdim. “İyisin artık, Tarık. Sandığın kadar yalnız değilsin. O gökyüzünden herkes düşer belki bir gün ama önemli olan düşmek değil ki. Önemli olan kiminle düştüğün. Eğer sen düşmekten korkuyorsan ben de düşerim seninle, yere çakılırsak da beraber.”
“Yapma,” Omuzumda yumuşak bir baskı hissettim. Sesi boğuklaştığında anladım ki bana sarılmasa dahi yüzünü omzuma gömmüştü. “O gökyüzünde ikimize yer yok.”
“Kardeşin olmama rağmen mi? İstediğin kadar reddet beni. Kardeşin olduğum gerçeğini ikimize de unutturamazsın. Bu gece bizi o çocuklara karşı savunurken de kabullendin zaten; abileriyim dedin. Kan bağımız yok diye mi kardeşin olarak görmüyorsun beni? Ondan mı sevmiyorsun?”
“Ah Lara…”
“Lara işte. Elinde bir ben varım.” derken kendimi tamamen kucağına bıraktım ve yanağım saçlarına sürtünürken çenem omuzuna yerleşti. Bir deli cesaretiyle konuşuyordum ama dudaklarım titriyor ve gözlerim doluyordu. Biri beni terk ediyormuş da gitmemesi için yalvarıyormuş gibi hissediyordum.
“Kendi babanla Jülide’den bir kız kardeşin olsa onu sevmez miydin? Çok severdin bence. Korurdun kollardın, çok da şanslı olurdu senin gibi bir abisi olduğu için. Ben alıştım böyle yaşamaya ama kimse de senin gibi yer etmedi hayatımda. Belli ki ben de senin hayatında yer etmişim ki hakkımda ne var ne yoksa biliyorsun. Nasıl sırtını döndüğün biri hakkında bu kadar çok şey bilebilirsin?”
Konuştukça gözyaşlarımı gözlerimde tutabilmek güçleşti. Dudaklarımı önce birbirine, ardından Tarık’ın omzuna bastırdım ve beraberinde birkaç damla gözyaşım omzuna doğru süzüldü. Kollarımın arasındaki varlığı, gerçekliğini yitirecek de saniyeler içinde benden kaçacak diye korkuyordum.
“Ben sana hiçbir zaman sırtımı dönmedim.” fısıldadı Tarık. Başını hafifçe oynattığında saçları boynuma sürtünerek tenimi gıdıkladı. “Sadece sen öyle olduğunu sandın.”
“Neden? Neden Tarık?”
“Çünkü o gökyüzünden birlikte düşmememiz gerekiyordu. Birimiz yukarı da kalmalı, diğerimiz yeryüzüne inmeliydi.”
Kollarımı gevşeterek omuzlarından hafif destek aldım ve ben geriye çekilirken o omzuma gömdüğü başını kaldırdı. Doğrulmama rağmen yine de ondan uzaklaşmak istemediğimden ellerimi omuzlarına koyup burnumu çektim. “Peki ya şimdi?” diye mırıldandım.
Yüzündeki huzursuz ifade mutsuzluğumu ikiye katlıyordu. Yeşil gözlerine baktıkça çıkışını bulamadığım bir ormana dalıyordum. Gözlerinde kaybolmama neden olacak kadar derin bakacaksa bana eğer, sözlerinden bir harita inşa etmeliydi. Onda kaybolmak değil, onda bulunmak istiyordum.
Bende bulunmak isteyen bir başka insanı yine bende kaybettiğim gerçeği ise içimde taptaze bir acıydı.
Hüzünlendim. Bu hüznüm, kırıklığım boş bir sayfaya saçılan boyalar gibi gözlerimin dört bir yanına yayıldı. Tarık ne hissediyordu benim duman rengi gözlerime baktığında? Kirpikleri kıpraştığına göre bir şeyler hissettiği kesindi.
“Peki şimdi ne?” diye sordu hırıltılı bir sesle. O yatakta bağdaş kurduğundan ve ben de dizlerimin üstünde durduğumdan ona denk, hatta ona biraz tepeden bakar haldeydim.
“Hala o gökyüzünde misin? Sen düştün de ben kaldım mı? Yoksa ben düştüm de sen mi kaldın?” Yutkunarak avuçlarımı yanaklarına koyma isteğimi bastırıp omuzlarını sıktım. “Yoksa ikimizde mi düştük?”
“Ne olmasını isterdin?” dedi, başını hafifçe geri yatırdı, transa girmiş bana bakıyordu.
“Sen çoktan düştüğünü söylüyorsan eğer… ben de düşmek isterdim.”
Söylediğim şey üzerine dudaklarına manidar bir gülümseme yerleşti. Gülüyordu ama neden güldüğünde bile mutlu görünmüyordu? Bu hayatta onu o yapan çok fazla kendine has özelliği vardı ama bana şimdiki gibi baktığında o özelliklerin tümünü biliyor olmama rağmen varlığına yabancılaşıyordum. “Düşelim o zaman.” dedi sakince. “Çünkü…”
“Çünkü?” Kaşlarım beklentiyle yükseldi.
“Çünkü dünya yansa umurumda olmaz Lara, sen o dünyanın parçası olmadıktan sonra.” dedi derinden gelen bir ses tonuyla. Ardından kollarını belime dolayarak beni kendine çekti.
Sende kaybolan bu kız, yine sende bulundu. Fakat senin bulunmana gerek yokmuş onu anladım çünkü sen bende hiç kaybolmamışsın.
Hiçbir şeye sahip değildik aslında bu koca dünyada. Hiçbir şey bizim değildi. Bizim olduğuna inandıklarımız da koca bir yanılgıdan ibaretti. Bir yanılgının peşinde gerçek olduğuna inanarak koşuyorduk ve kendimizi, hiç bitmeyen bir uykunun, süslü yaşam sahnesi olduğuna inandırıyorduk. Biz hiçbir şeydik, biz hiç kimseydik ve belki de hiçbir yerdeydik. Yine de zaten uyandığımızda şimdikinden daha büyük bir boşluğa düşecek olduğumuzu bildiğimizden bu yanılgıya sarılmaktan zevk alıyorduk.
Bir kandırmacaya kapılmıştık, öylece gidiyorduk.
Ve benim bundan şikâyetim yoktu. Tarık’ın güçlü kolları ürkekçe ama aynı zamanda sıkıca belime dolanırken göğsüm göğsüne çarptığında böyle bir hamle beklemediğimden afallamıştım. İlk saniyeler o da tutuktu. Sarıldığı ilk kız benmişim gibi acemi davranıyordu ve bu beni birazcık gülümsetti.
“Aynı gökyüzünden düştük.” dedim kollarımı yeniden onun boynuna dolayıp. Sweatinin yumuşak dokusunu avuçlarımda hissettim ve parmaklarım acemice kıvrılırken birazını avuçladım. “Bu bir kabullenişti yalnız.” Aksini iddia edemezdi artık. “Bu sarılmayla kardeşliğimiz tescillendi. İnkâr edip karşı çıkana dünyanın kaç bucak olduğunu gösteriyorlarmış.”
Kollarımın arasındaki bedeni sarsılırken muhtemelen bu gece ilk kez bu kadar içten güldü. “O zaman inkâr etmek ne haddime.”
“Kabullendin yani?”
“Sana sarılıyorum ya Lara…” diyerek bunu kanıtlamak ister gibi beni daha çok kendine çekti.
“Yetmez ki,” dedim küçük bir çocuğun hevesiyle. Annesinin eteğinde dolanan çocuklar gibi onun etrafında dolanmak ve yalnızlığını yok etmek istedim. Bir elim omuzlarına dolanmışken diğerini kaldırdım ve ürkekçe başının arkasına koydum. Nemli saçları anında avuç içimde dağıldı. Bu bir daha yaşanması çok zor bir andı. Bu yüzden yaşamaktan korkmadım. Tarık’ın saçlarını okşamaya başladım.
Doğru mu yaptım yanlış mı bilmiyorum ama Tarık çenesini omzuma koyup sesini çıkarmadığına göre doğru yapıyor olmalıydım. Kahvenin en güzel tonu olan saçları yumuşak ve biraz da asiydi. Ama tıpkı ruhu gibi okşandıkça yatışıyordu. “Sen de benim saçlarımı okşayabilirsin.” diye mırıldandım dudaklarımı ısırarak. “İzin veriyorum, hadi.”
“Emin misin?” Tarık konuştukça çenesinin omzuma yaptığı baskı artıyordu. “En son saçına dokunduğumda saçını çektim diye beni merdivenlerden aşağı yuvarlamıştın.”
“Bilerek olmamıştı,” diyerek hemen savunmaya geçtim. Hatırlıyor olmasına şaşırmam bir yana, adamı merdivenlerden yuvarlamıştım. Unutulacak şey miydi? “Arkanda merdiven olduğunu bilmiyordum. Yalnızca canım yandığından itmiştim seni ve sonra sen paldır küldür yuvarlandın. Ne kadar korkmuştum o gece biliyor musun? Hele bir de sen bayılınca… dakikalarca uyan diye başında oturup ağladım.”
Geçmişte kalan bu korkunç anıyı hatırlayınca ürperdim. Hayatımın en korkunç gecelerinden biriydi. “Aslında ben o gece,” Tarık yine gülüyor gibiydi. “Bayılmamıştım. Sadece bayılma numarası yapıyordum.”
“Ne?” Kaşlarımı çatarak saçlarını okşamayı bıraktım. “Ben orada seni düşürdüm diye ağlarken sen içten içe bana gülüyor muydun?” Kollarım gevşeyecek oldu fakat tam o sırada başımın arkasında hissettiğim yumuşak bir baskıyla duraksadım. Acemi ve ürkek bir çift el başımın arkasında hareket etmeye başladı.
Dokunuşu beni korkutmadı, alıp uzaklara da sürüklemedi. Küçücükken acımasızca çekilen saçlarım onun tarafından güven verici dokunuşlarla okşandı ya, kim saçlarımı kökünden sökercesine çektiyse hepsinin izleri birer birer silindi. Geride yalnızca Tarık’ın şefkatli elleri kaldı.
“Gülmüyordum. Sadece çok tuhaftı. Öncesinde birbirimize kan kusmuştuk ve sonrasında sen başımda ağlıyordun. Çok tatlıydın aslında. Bir de elimi tutup göğsüne bastırman yok mu? İnan bayılma numarası yapan ben, o an senden daha zor durumdaydım.”
Homurdandım. “Ne demezsin.”
Tarık kahkaha attı. “Ciddiyim.”
“Kes.”
“Lara-“
“Boyun posun devrilsin Tarık. Ben devirdim seni orası ayrı da böyle şaka mı olur Allah aşkına. Her şeyin de bir dozu vardır.”
“Yani senin, benim bilgisayarımın dilini Rusça’ya çevirmen ya da yatağıma iskelet bırakman gayet makul bir şakaydı da benim yaptığım mı ayarsızdı?”
Kıkırdadım. “Onları benim yaptığımı nerden anladın ki?” diye sorarken Tarık’a yaptığım tüm seviyesiz şakalar ve sataşmalar gözlerimin önünden geçti.
“Hayatıma senden başka renk katan kimse yoktu ki.”
Cevabı üzerine ikimizin üzerine de derin bir sessizlik çöktü. Ben bugüne kadar Tarık’ın hep görmeyi istediğim sert ve ters yanlarına odaklanmıştım ama nasıl sarılmaya muhtaç bu anaç yanını görememiştim? Fakat şu anki yakınlığımıza rağmen hala eksik bir şeyler vardı. Bunca zaman nerede olduğunu hala söylemiyordu mesela, ne yaptığını. Yine kendi içine kapanmayı tercih eden yanlarını bertaraf etmiyordu.
“Gittiğim yerde,” diyerek konuşmaya başladığında acaba zihnimi mi okudu diye düşünmeden edemedim. Anlatıyor muydu yoksa? “Gittiğim yerde bir adam vardı.” dedi. “Bana adımın ne anlama geldiğini söyledi. Şimdiye kadar bir kez bile araştırma ihtiyacı duymamıştım.”
“Neymiş anlamı?”
“Sabah Yıldızı.”
Sabah Yıldızı. Onun gibi birine bundan daha anlamlı bir isim yakışamazdı fakat konuşurken anladım ki o benimle aynı düşünmüyordu. “Öğrendiğimde epey güldüm. Annem koyacak başka isim mi bulamamış diye düşündüm. Adına yakışır bir hayat… bu bana çok uzak.”
“Karanlık olduğun için mi? Kendini karanlıkta hissettiğin için ya da? Öyleyse kendini hiç benim gözümden görmemişsin.”
“Sen benim içimde karanlık görmüyor musun?” diye sordu umutsuzca. Kolları bir an öyle sıkılaştı ki nefes alamayacağımı hissettim. Onu yatıştırmak için yeniden diğer elimle usulca sırtını okşadım. Yukarıdan aşağıya doğru. Bu omurgayı eğen ne kadar acı varsa ruhunu terk etsin istedim.
Sorduğu sorunun cevabında dürüst olmaya karar verdim çünkü yalan söyleyecek olsam çok kolay anlardı. Nasıl anlamasındı, şimdiye kadar tavrımı çoktan belli etmiştim çünkü. “Bir zamanlar evet. Ama şimdi hayır.” dedim gülümseyerek.
Hiçbir zaman görmedim deseydim kuşkusuz ona nefretle baktığımı sandığım zamanları hatırlardı. “Tarık Solar artık ışık saçıyor ve onun bir de şirin mi şirin kız kardeşi var.”
Tarık burnundan soluyarak güldü. “Salak.”
“Sensin o.”
“Bir de dil çıkar bana istersen Lara.”
“Yaptım ki, sen görmedin.”
“Hala olanlara akıl sır erdiremiyorum.” Sesi daha ciddi bir tona büründü. Ben yorulduğum için saçlarını okşamayı bırakmıştım ama o inatla saçlarımın arasında parmaklarını kımıldatmaya devam ediyordu. “Eğer biraz daha geç gelseydim ne olacaktı o sokakta Lara? İçimdeki karanlığı artık görmediğini söylüyorsun ama ben bu gece neredeyse katil-“
“Şşh, deme öyle. Bizi korumak için yaptın biliyorum.” Birine zarar vermek konusunda çok hassas olan ben gerçekten bu konuda Tarık’a zerre kızamıyordum. Yaşadıklarım en büyük rehberimdi. O çocuklar affedilmez bir günah işliyordu. Ya daha ileri gitselerdi? Bunu düşünmek bile ömrümden ömür alıp götürüyordu.
“Ne işiniz vardı o sokakta?”
Çekinceyle ellerimi yeniden Tarık’ın omuzlarına koydum ve gözlerini görmek istediğimden kendimi geri çektim. Onun elleri de usulca belimin iki yanına kayarken beni tutmaya devam etti. “Şirketteki bir kokteylden dönüyorduk.” dedim
Tarık’ın yüz hatları eski huzursuzluğunu kaybetmiş ve gevşemişti.
“Pekala,” İçini çekerek gözlerini yüzümde dolaştırdı. Onunla birbirimize böyle uzun uzun bakmayalı çok uzun zaman olmuştu. O yüzden o bana bana bakarken ben de ona doyasıya baktım. “Bu gece konuşulması gereken başka bir konu var mı?”
Aslında beni içten yiyip bitiren bir şey vardı, çocuğun sokakta ima ettiği şey… Şimdiye kadar hep anne ve babamın mutlaka bir zamanlar evli olduğunu düşünen ben, evlilik dışı bir çocuk olma ihtimalimle yüzleşmek istemiyordum. Ben yine aynı bendim, öyle olmalıydım. Evli olmasalar ne olurdu ki? Ben bir şey yapmamıştım. Yine de onların hiçbir zaman evlenmeme ihtimali beni üzüyordu. O zaman beni neden dünyaya getirmişlerdi? Tarık’ın bu konuda benden daha çok şey bilme ihtimali vardı çünkü o hep babamla daha yakın olmuştu. Fakat bu gece daha fazla soruya ve soruna kucak açmak istemiyordum. Bu, babamla benim aramdaydı.
Kimsenin bu gece daha fazla duygu karmaşası yaşamasına gerek yoktu. “Sanırım bu gecelik bu kadar.” diye mırıldandım.
Tarık gitmek için ayaklanacak gibi görünürken, “Özür dilerim.” diye fısıldadı hiç beklemediğim bir anda.
Uyku bastırmaya başladığından yavaşça esnedim. “Ne için özür diliyorsun?”
“Zamanı gelince affedilmez şeyler yaparım da senden özür dilemeye yüzüm olmaz diye şimdiden…” Onun sesi de uyku mahmuru geliyordu.
“Bu gece saçmalama kotanı yeterince doldurdun, Tarık.” dedim. “Yarın daha büyük dertlerimiz olabilir ama bu gece rahat bir uyku çekelim olur mu? Kaç zamandır yoktun zaten, kim bilir nerelerde uyudun uyandın. Belki hiç uyuyamadın. O yüzden bu gece başka şeyleri dert etmeyi yasaklıyorum.”
“Ama-“
“Eğer ama ile başlayan bir ninni söyleyeceksen konuşmaya devam edebilirsin. Aksi halde susman tercihimdir.”
Tarık güldü ve ben örtüyü çekip yatağın içine kıvrılırken kenara çekilerek bana yer açtı. “Ben uyuyana kadar burada kalsan olur mu?” diye sormadan edemedim.
Çok fazla üstüne gitmek istemiyordum ama bu gece ona veda etmeye hazır değildim. Daha özlemim bile dinmemişken şimdi yine bu kapıdan çıkacak olursa yapayalnız kalırdım. “Kalırım.” dedi sessizce. Bu gözlerimi huzurla kapatmam için yeterliydi.
Tarık beni rahatsız etmemek için olsa gerek yatağın baş ucundaki tekli koltuğa geçti yönünü bana dönerek oturdu. Ona gülümsedim.
Ben onun bıraktığı gibi değildim, o da bana arkasını dönüp giden adam değildi. Yokluğunda değişmeyen şeylerden biri hala geçmişi acı dolu bir kız olmamdı. Bu hiç değişmeyecekti. O bana sen acılarını saklarsın derken bir bilseydi içimde saklandığım acıları belki de gitmek onun kitabında yazmazdı.
Zaman o gece ikimiz için aktı. Ben teslim olmadım fakat yine de uykuya direnemeyen biri vardı. Dakikalar geçtikçe Tarık’ın hala neden gitmediğini ve orada kaldığını merak ettiğimden usulca gözlerimi açtım.
Tarık, koltukta uyuya kalmıştı.
Bunca zaman uykusuz geçirdiği geceler olduğunu bilmek beni çok üzüyor, nereye gittiğine olan merakım artıyordu. Benim merakım, şimdilik bir gizem olarak kalmalıydı. Fakat kabul etmeliyim ki Tarık Solar başlı başına bir gizemdi.
Gözlerim onun üzerindeyken birlikte düştüğümüz gökyüzünü düşündüm. Esasen bu düşüşte onu rahatsız eden bir şeyler vardı. Belki de tek arzusu bir başına gökyüzünde kalmaktı.
“Artık dünya yansa umurumda olur, Tarık.” Fısıltımın bir ninni gibi rüyalarına sızmasını diledim. Kendi rüyalarıma faydam yokken onunkileri güzelleştirmek marifetlerim arasında mı bunu hiçbir zaman öğrenemeyebilirdim. Ama o kadar da marifetli olduğumu sanmıyordum. “Çünkü sen artık o dünyanın bir parçasısın.”
Zihnimde doğan karanlık bir düşüncenin kalbime sürgün edilmeden çoktan keskinleşmeye başladığını hissettim. Kalbimde bir kıyım yoktu aslında, zihnim de bir o kadar masumdu. Masum olmayan hayattı ve insanın kendine yapabileceği en büyük kıyım, yaşamaktı.
Başımı çevirdiğim gökyüzünde bir yıldız vardı. Kimsenin varlığını farkına varmadığı ve göğün en karanlık köşesinde bir başına parıldayan bir yıldız. Herkes ona sırtını döndüğünde omuzları küskünlükle çökmüş ve teni yalnızlıkla kuşanmıştı. Ben şimdi o gökyüzündeydim ve delicesine o yıldızı arıyordum. Ve eğer bir gün gökten düşecek olursam asla o yıldızı gökyüzünde yalnız bırakmaz, onu da avuçlarıma saklar ve beraberimde götürürdüm. Üzerime yoğun bir uyku çöktüğünde gözlerimi kapattım ve ürkek bir yıldızı korkutmaktan korkarcasına tatlı bir sesle mırıldandım. “İyi geceler, Sabah Yıldızı.”
Ve sonra o yıldız… gökyüzünden düştü.
Kulaklarıma varla yok arası bir mırıltı dolarken muhtemelen sabah olduğunda hiç hatırlayamayacağım bir ses işittim;
“İyi geceler, Ölüm Perisi.“
☀
Yıllar yıllar öncesi…
Hani bazen hayat sana denizlerin dalgaları gibi çarpar da bir avuç kum gibi karışırsın sulara. Darbelere alışıksın. Ama direnmek istemiyorsun, bitsin istiyorsun. Nasıl biteceği çok önemli değil. Kararı zihnin verir sanıyorsun ama kazanan hep kalbin. Bu yüzden kaybediyorsun.
Geleceğin şu an attığın adımların sayesinde şekilleniyor. Ve genç bir kadının adımları onu hep deniz kenarına götürüyor. Kurtulmak için değil çünkü gittiği yerde onu kurtaracak biri yok. Evet biri var ama kurtuluş yazmıyor avuçlarında. Daha karanlık satırlar gizli.
“Hey, Denizci!” diyor hep yaptığı gibi.
“Yine mi sen geldin? Ne baş belası çıktın kızım, kışın ortasında neden her gün deniz kenarına geliyorsun?”
“Denizi özlediğimden.”
“Denizi mi yoksa Denizci’yi mi?”
“Denizi.”
“Ziyanı yok. Deniz de benim Denizci de. İtiraf et hadi, benim için geliyorsun.”
“Nedense her gelişimde yalnız başına oluyorsun.”
“Senden başka kimse buralara uğramıyor da ondan.”
“Korkmuyor musun onun içinde tek başına yaşamaya?”
“Hayır. Ama sen bu şehirde tek başına yaşamaya korkuyorsun değil mi? Ondan mı geliyorsun benim yanıma?”
“Hayır, gidecek hiçbir yerim olmadığından.”
“Burada olduğuna göre gidecek yerin var demektir, değil mi?”
“Bu eskimiş tekne nasıl seni taşıyor da batmıyorsun?”
“Bu eskimiş kalp nasıl acıları taşıyor da batmıyorsa öyle.”
“Mutlu musun peki burada bir başına?”
“Bir gün büyük adam olacağım kızım ben, unutacağım bu günleri.”
“Mutsuzsun yani.”
“Senden daha mutsuz olamam.”
“Benim mutlu olmak için büyük arzularım yok, denizi görmeye geldiğimde de mutlu oluyorum.”
“Oysaki benim var. Mutlu olmak için dünyaya hükmetmem gerektiğini hissediyorum.”
“Ya dünyaya hükmederken de yalnız olursan?”
“Kaçırırım belki seni, kaleme hapsederim. O zaman artık yalnız da olmam.”
“Hey, Denizci…”
“Söyle, Gün Işığı…”
“Denizi değil de Denizci’yi özlediğimden geldim. Teknende benim için de yer var mı?”
Denizci gülümsedi ve kıza elini uzattı.

