Mutsuzluk ilâhım oldu. Çamura uzandım boylu boyuna. Cinayet havasıyla kurulandım. Ve nice oyunlar oynadım delicesine.
Une Saison en enfer/A. Rimbaud
༄
Senin gözlerin dipsiz bir kuyuya bakıyor,
Buna hayat diyorsun.
Sevdiğin oyuncakları kuyuya fırlatmışsın,
Gösterişli bir oyun izliyorsun.
Benim kuyuda kuruyan çorak bir su olduğumu,
Attığın oyuncaklar bana dokunup kirlendiğinde anlamışsın.
Ama baba,
Sen o kuyuya can veren taştan duvarlardan farksızsın.
༄
Bir gün şehre bir yabancı gelir ve o günden sonra her şey değişir, hiçbir şey aynı olmaz.
Zaman aynı seyirle akıp giderken kalp atışları ağırlaşan bir kızın ruhunda bir gün bir şarkı çalar, bir kapı açılır.
Kalbin geceden kaçmaya çalışır ama yine geceye sarılır, bir mahkûm zindanından firar ettiğinde günün sonunda hep daha büyük bir esaret ile tanışır. Bazen bir kitap kapanır, yeni bir kitap yazılır.
Bir mektup yakıldığında bir gerçek kül olur gider, bir hayat söner, telafisi olmaz.
Bir gün bu şehre bir yabancı gelir ama değişen hiçbir şey yok olmaz. Omnia mutantur, nihil interit. Zamanın seyri hep geleceği gösterse de bu hiçbir zaman geride kalanları silmeme izin vermedi. Değişeme de karşı koyamadım, bu delilik olurdu. Ama geçmiş eski haliyle, dokunulmadan ve silinmeden hep içimde yaşamaya devam etti.
Bu benim gerçekliğimdi.
Aynaya baktığımda kendimle birlikte geçmişimi de görmeseydim var olduğuma inandırmazdım kendimi.
Hiçbir zaman anlayamamıştım, yaşam denen şey neden tenimi kâğıt niyetine kullanarak insanların yaşamaya korkacağı şeyleri tenime yazdı da aynanın karşısına geçtiğimde beni o yaşanmışlıkla yüzleştirmişti? Ama ben aynalardan hiç korkmadım. Orası bana ait bir mahkemeydi.
Ruhum, bir kurtuluş peşindeydi.
Fakat aradığım kurtuluşu nasıl bulacağımdan emin değilim, öyle ki her daim bir arayış içinde olsam da ne aradığımı hiçbir zaman somut olarak bilemedi.
Bazen gün doğumlarında geceyi, bazen yağmurda güneşi, bazen uykularda hayalleri ve bazen uyanıkken rüyaları aradım. Ama aradığım şeyi bulamamam bir yana, ne yazık ki bulduğum şeyler de bana kurtuluş vaat etmedi.
Kurtulmak kolay olsaydı eğer yatağımda kıvrılıp ağladığım gecelerde biri beni kurtarmaya gelirdi.
İnsan bazen tüm haritaları bilir ve tüm yolları hafızasına kazırdı da aradığı şeyin ne olduğunu bilmediğinden ömrünü yollarda tüketirdi. Öylesine tükenmişti hayatın kitap niyetine kullandığı yorgun bedenim.
Aramak insanı en anlamlı kılan ama aynı zamanda en zavallı hissettiren eylemdi. Çünkü en sonunda tüm haritaların çöpe gidip, tüm yolların ziyan olma ihtimali vardı. Zihin sönmüş bir kül yığınına döndüğünde, hayatın anlamsızlığı insana tokat gibi çarpardı. Neden yaşadığını, ne için yaşadığını bilmeyen bir insan yaşamasa da olurdu.
Fakat belki de gerçek kurtuluş aramakla bulunmazdı da arayış içinde olan bir başkası tarafından bulunmak insana kurtulabileceğini ümit ettirirdi.
Ben ise henüz ne bulunmuştum ne de kurtulmuştum. Ne gülüyordum ne de ağlıyordum. Yürüsem de durduğum yer aynıydı. Uyuyordum ama yine de uyanıktım, yaşıyordum lakin ölümdü yaşamımın diğer adı.
İçinde durduğum odada, gözlerimi yanıp sönen kırmızı bir ışığa dikmiş halde oturuyordum. Ateş ve Evren’in evindeydim. Yaklaşık yarım saattir Ateş’in bilgisayarlarla dolu odasındaydım ve son on dakikadır da dinlediklerim canımı sıktığı için monitör ışıklarını seyretmenin daha eğlenceli olduğuna kanaat getirmiştim.
Hafif bir cızırtı sesi, bozuk bir radyo yayını gibi odanın içini dolduruyordu ve muhtemelen bir saat daha orada kalacak olsam tahammül edemeyeceğim seviyeye gelecekti. Sürekli aynı sese maruz kalmaktan hoşlanmıyordum, biraz sessizliğe ihtiyacım vardı.
“Hey!” Fırat’ın sert sesiyle irkilip bakışlarımı karşımdaki ikiliye çevirdim. Oda loş olduğundan karanlığın içinde ürkütücü bir hayalete benziyorlardı, ikisinin de gözleri karanlıkta ışıl ışıl parlıyordu.
“Neden bana beni kınarmış gibi bakıyorsunuz?” dedim umursamaz bir serzenişle. Ateş’in tekerlekli döner sandalyelerinden birine bağdaş kurarak oturmuştum. Bedenim küçük olduğundan sandalyeye rahatlıkla sığmayı başarabilmiştim.
“Biz burada hayat memat meselelerinden bahsederken senin karımın kitaplarını dikizlemenden olabilir mi?” Ateş’in kınar gibi çıkan fakat gayet de hoşnut olan sesinden anladığım kadarıyla bana kızmıyordu. Ve ben ne zamandır monitör ışıklarını izlemeyi bırakıp da kitapları izlemeye geçiş yapmıştım? Bugün fazla dalgındım.
“Bir de esniyor musun?” diye yükselen Ateş’e mahcup bir bakış attım ve avuç içimle ağzımı kapattım. Odada uykumu getirecek çok fazla unsur varsa bu benim sorunum değildi.
“Evren’in okuduğu kitapların çoğunu ben de okudum biliyor musun?” diye sordum Ateş’e gülümseyerek.
“Sahi mi?” Ateş’in yüzüne bir gülümseme yayıldı. “Kitaplar hakkında sohbet edeceğin birileri her zaman bulunmuyor, Evren’le istediğin kadar kitaplar hakkında sohbet…” diye devam ederken durdu. Önce kitaplara sonra yeniden bana baktı fakat bu kez kaşları çatılmıştı. “Hayır ya, ne sohbet etmesi? Karımın oturup da erkek karakterlere ne kadar düştüğünü duymak istemiyorum ben.”
“Sana ne.” Omuz silkip ellerimi ceketimin ceplerine sokarken Ateş’e dil çıkarma dürtümü bastırdım ve kitaplara özlem dolu bir bakış attım. “Görürsün sen, sabahlara kadar oturup erkek karakterler hakkında konuşmak için ikna edeceğim Evren’i. Hem Mihri çok kitap okumuyor. Benim Evren’den başka kitaplar hakkında konuşacağım kimsem yok.”
Bunu biraz abartarak dile getirmiş olabilirdim ama Ateş de kitaplar hakkında konuşmayı bana çok görmesindi. Belli ki görmüyordu çünkü bakışları söylediğim şey üzerine yumuşarken teslimiyet dolu bir nefes aldı ve oturduğu sandalyede kaykıldı. “Yapacaksanız ben yokken yapın o işleri. Karımın kitap karakterlerine düşmesi sinirlerimi bozuyor.”
“Ama onu kıskanıyorsan hangi karakter hakkında ne söylediğini duymak için yanımızda olman daha mantıklı değil mi?”
“İyi,” Ateş’in tepesi atmış gibiydi. “Ondan sonra da gidip o karakteri boğayım.”
“Kitap karakterlerini boğamazsın.” İyi ki böyle bir şey yoktu çünkü Ateş gerçekten de ben üstüne gittikçe karakterleri boğmak istiyormuş gibi görünüyordu. “Ben boğarım.” derken bana ters ters baktı.
O sırada bakışlarım bir kitap karakterini andıran varlığıyla sessizce odanın bir köşesinde duran adama kaydı. Odanın en uzak köşesinde durmuş ve sırtını kitaplığa yaslayarak kollarını göğsünde kavuşturmuştu. Geldiğimden bu yana neredeyse hiç konuşmamıştı. Şimdi de gözlerini öylece bir noktaya sabitlemiş halde duruyor ve kaşları çatık bir halde bir şeyler düşünüyordu.
Üzerinde siyah bir deri ceket vardı, şansa bak ki ben de bugün deri ceket giymiştim. Neredeyse birbirimizin farklı versiyonu gibiydik. Kabul etmeliyim ki resmi giyinmek kadar serseri giyinmek de ona çekici bir hava katıyordu. Etrafı etkisi alan bir varlığı vardı, inkâr edilemez şekilde.
Bakışları bir anda yerden yükselerek bana döndüğünde onu izlerken yakalanmanın verdiği panikle hızla gözlerimi kaçırdım. Kalbim yakalandım diye hızlanmıştı. Saçma. Bak işine kalbim.
“Siz kitap kurtlarının tatlı sohbeti bittiyse asıl konumuza dönebilir miyiz?” dedi Fırat.
Asıl konuya geri dönmek, fırtınaların dalgalarını coşturduğu bir okyanusa balıklama dalmak gibiydi. Bir süredir bilerek zihnimi içinde bulunduğum odadan koparmaya çalışsam da eninde sonunda gerçek hayata dönmek canımı sıkıyordu. Genel olarak hayat canımı sıkıyordu. “Asıl konunun ne kadar imkânsız bir şey olduğunu bildiğim için bilerek konudan kaçıyorumdur belki.” diye mırıldandım.
Odada kelimelerin yetmediği bir sessizliğin ürpertici nefesi ensemizde dolandı.
“Bir şeyler yapmamız gerektiğinin farkındasın değil mi?” Fırat bana huzursuz bir yüz ifadesiyle baktı. Benim de ondan bir farkım yoktu. Yüzümde tam olarak nasıl bir ifade vardı bilmiyorum ama ayağa kalkarak pencereye ilerlediğine ve pervazın kenarına oturarak bir sigara yaktığına göre pek de iyi şeyler görmemişti yüzümde.
İçime binlerce taşın yuvarlandığını ve ayakta kalmaya çalışan dizlerime şiddetle çarptığını hissettim. “Benden babama ihanet etmemi istiyorsunuz.” dedim sessizce.
Bütün bu olanlar koca bir çılgınlığa doğru ilerliyordu.
“Bu ihanet değil.” Ateş sandalyesinde doğrulduğunda sert yüz hatları ciddiyete bürünmüştü. Bir bacağı gergince titriyordu. “Kesinlikle ihanet değil, yalnızca almamız gereken bilgileri babandan aşırmamız için bize yardımcı olacaksın.”
“Ah şimdi oldu işte.” dedim sahte bir ikna olmayla. “İlkinde olayın böyle olduğunu nasıl anlayamamışım.”
“Dalga geçme,” Fırat’ın kınayan ses tonu üzerine ona döndüm. “Ne kadar ciddi bir işin içinde olduğumuzun farkında değil misin?”
Olayın ciddiyetini benden daha iyi kavrayan biri yokken söyledikleri bana neredeyse kahkaha attıracaktı. “Siz, bir iki sevimlilik yapıyorum diye beni kolayca kandırabileceğiniz bir çocuk sanıyorsunuz herhalde. Tamamen babamın bilgisayarına erişim sağlamanızdan bahsediyorum. Eğer bu gece sizi eve alırsam ne var ne yoksa tüm bilgilerine erişeceksiniz!”
“Yalnızca ihtiyacımız olan kadarına.” dedi Fırat sıkkınca.
Onlar için kolayca dile gelen bu eylemin benim sırtıma ne kadar büyük bir yük yüklediklerinden haberleri yoktu. Dantes’in içindeki hırsı bilirken benden istedikleri şeyi yapmanın elimde tuttuğum bir el bombasının pimini kendi dişlerimle çekmek olduğunun pekâlâ farkındaydım.
“Ne kadarına ihtiyacınız var, Ateş?” Babamı onlara karşı savunabileceğim hiçbir şey yoktu. Yalnızca o benim babam diyebiliyordum ama o vakit kendime karşı bile savunamıyordum. Hep, yarım yamalak yaşıyordum hayatı. “Bir anda babamın hayatının tepe taklak olmayacağını nereden bileceğim? Çünkü benim nazarımda daha hiçbir şey kanıtlanmış değil…”
“Yapma Lara,” Ateş sandalyesinin altından tuttu ve tam önüme gelince yeniden oturarak gözlerini gözlerine dikti. O gözlere baktıkça insan içindeki çalkantının durulduğunu hissediyordu. “Çağlar ile ne yaşadınız da son zamanlarda aranız soğuk bilmiyor olsam da tehlikeli bir adım atarken seni de düşüneceğini biliyorum.” dedi.
Cümlenin sonundan ziyade başı kaşlarımı çatmama neden oldu. “Mir ile aramızda hiçbir şey yaşanmadı.” diye homurdandım. Evet Lara, asansörde adamın yakasına yapışan sen değildin.
“Aynen,” Dantes’in alaycı sesini duymamla bakışlarım ona döndü. “Her şey fevkalade yolunda. Her yer çiçek böcek.” Ona olan isyanımla dalga geçiyor olması bir yana hala düşüncelerime katılmadığını o kadar belli ediyordu ki ters bir cevap verirsem kendimi durduramayacağımı bilerek dişlerimi sıktım.
“Çağlar sen karışma.” dedi Ateş sertçe. Sonra bana döndü yeniden. “Şu an öncelikli derdimiz baban değil, artık önceliğimiz Kenan Güralp’i bulmak.”
Kenan Güralp… Tüm cevapların saklı olduğu ve hiçlik kadar belirsiz olan bir adam.
“Onu bulmak için babamın bilgisayarına sızman şart mı yani?” Terleyen avuç içlerimden ne kadar stresli olduğumu anlıyordum.
“Elif de kayıplara karıştığına göre aklımıza gelen en iyi seçenek bu. Baban gizli bir hesaba her ay yüklü miktarda para aktarıyor. Kenan olduğundan eminiz para yolladığı kişinin. Fakat onun nerede yaşadığına dair tek bir iz bile yok. Sadece para transferi yapılan banka hesabına erişim sağlamak bile bize ne kadar katkı sağlar tahmin edemezsin.”
“Sadece Kenan’a erişim sağlamaya çalışacaksın yani? Bu kadar mı?”
“Bak Lara,” Ateş gözlerindeki anlayışlı ifadeyle bana doğru uzandı ve ellerimi sıkı sıkıya tuttu. “Ben bir babayım.” dedi sevecen bir sesle. “Tıpkı sana benzeyen küçük bir kızım var. Ne şimdi ne de ileride ona bir şey olma ihtimali aklımı kaybetmeme neden oluyor. Gönül isterdi ki geçmişte keşke senin de yaşadıklarına engel olmanın bir yolunu bulabilseydim. Ama şimdi bir şeyleri yoluna koyma şansımız var.”
Aslında bir yanım içten içe diyordu ki o katili, kendi celladını bulmanın sana hiçbir faydası olmayacak. Yaşadıklarımdan sonra içimdeki öfke, tükenmişlik diner miydi? Ben eski halime döner miydim? Eski, olması gerekenden daha fazla eskimişti ve benim gücüm zamanın benden aldıklarına yeniden kavuşmaya yetmezdi.
Kaybettiklerim geri gelmezdi.
Ateş’in sözleri sımsıcak bir yangın gibiydi fakat insanı yakan değil de üşüyen yanlarına iyi gelecek türden bir yangındı bu. “Tuhaf bir şekilde seni de kızım gibi koruma içgüdüsüyle doluyum. O katilin bulunmasını istiyorsun ve biz sana yardım etmek için buradayız. Çağlar her ne kadar çoğu zaman itlik yapıyor olsa da onun da bir tarafı yarım. Bu konuda samimi olduğumuza inanman için ne yapabiliriz bilemiyorum.”
Dantes hareketlenirken ağzının içinden, “Sensin it.” gibi bir mırıltı döküldü ve Ateş’e ters bir bakış atıp Fırat’ın yanına ilerledi, bir sigara çıkararak ona katıldı.
Belli ki o da bugün tatsız bir ruh halindeydi ve benimle göz göze gelmeyi pek tercih etmiyordu. Hayatını yıkmak istediğin adamın kızından medet umma diye bas bas bağırdın adamın suratına, Lara. Bunu gerçekten yaptığımı düşününce rahatsız edici bir his tenimde dolaşıyordu ve bu hiç hoşuma gitmiyordu.
“Peki bunun için evime kadar gelmeniz şart mı? Fırat babam için çalışmıyor mu? O yapsın.” diye devam ettim.
Fırat Dantes’in sigarasını yakarken alaycı bir kahkaha attı. “Baban beni asla bilgisayarına yaklaştırmaz. O yaklaştırsa Erdal sülük gibi enseme yapışır. Şimdiye kadar ikisinden başka kimsenin o bilgisayara elini sürebildiğini görmedim. Babanın tüm hayatı içinde olduğundan çok iyi koruyorlar. Benden bir itlik yapmamı beklerler ama senin sayende rahatlıkla sağ gösterip sol vurabiliriz.”
Derin bir nefes aldım ve pes etmiş bir şekilde arkama yaslandım. Ateş hala sıkı sıkıya ellerimi tutuyor ve umutlu bir şekilde bana bakıyordu. Daha fazla uzatmanın anlamı olmadığının farkındaydım. “Peki.” dedim.
Ateş rahat bir nefes alarak geri çekildi. Fırat ve Dantes’in tepkileri değişmediğine göre zaten bu kararı vereceğimi biliyorlar demekti. Pencere önünde karşılıklı sigara içerken aralarında sessiz ve yalnızca ikisinin anlayabileceği bir bakışma dönüyordu.
“Ne zaman Çağlar’ı eve davet ettirebilirsin?” diye sordu Ateş.
“Bu akşam davetli zaten.” dedim hiç uzatmadan.
İşte şimdi Dantes’in dikkatini çekmeyi başarabilmiştim. Fırat’la olan bakışmasına son vererek bana döndü. Onca isyanımdan sonra bu kadar hızlı davranarak onu şaşırttığımı görebiliyordum. “Öyle miyim?” diye sorarken kaşlarını kaldırdı.
“Evet. Sen ve Atilla Karaman Bey ve babamın evine almaya layık gördüğü birkaç dostu için daha akşama hazırlık yapılıyor.”
Dantes derin bir nefes sigara çekti. “Baban beni davet etmedi. Belki de davetlilerin içinde ben yokumdur.”
“Atilla Bey’i ben çağırırım. Çağlar’la olan muhabbetiniz azalacağına epey arttı. Ona da sen haber ver, bir araya gelmek için bahane aradığınıza eminim zaten,” diyerek babamın sinir bozucu bir taklidini yaptığımda Ateş kahkahayı basarken Fırat iğrenir bir ses çıkardı.
“Babasının aynısı.” diye homurdandı.
“Babasının aynısı falan değil.” dedi Dantes bir anda sertçe ve bitmiş sigarasını hızla küllüğe basıp kendine yeni bir sigara çıkardı. Bana tamamıyla sırtını döndü ve pencereden dışarıyı izlemeye başladı.
Bu tepkisini sessizlik içinde izlesem de içimde bir yerlerde babama benzeyen yanlarımı ikimiz de görüyor olmalıydık. Bazen gülüşün bile o insanın kopyası haline gelir, demişti Ömer Hoca. İnsan insana çeker.
“Gör,” dedi Fırat. “Babana benzetilmen bile ne kadar canını sıkıyor. Sen tutmuş varını yoğunu babanı savunmaya adamışsın.”
Fırat’a cevap vermedim çünkü onunla yeni bir kavgaya tutuşmak istemiyordum. Bu tartışmanın hiçbir zaman sonu gelmiyordu ve gelmeyecek gibiydi.
“Nasıl yapacağız Ateş?” Yeniden dikkatimi ona verdim.
“Bu akşam Erdal ile gizli bir görüşme ayarlamaya çalışacağım ki bir iki saatliğine de olsa onu evden uzaklaştırmamız gerekli.” Ben Ateş’ten medet umuyor olsam da konuşan yine Fırat’tı. “Polatlı ile ilgili yeni raporlar bekliyorlar. O bir saatlik arada baban sizinle, Atilla Karaman ile koyu bir sohbetin içinde olacak.”
“Peki ya sen?”
“Ben burada bilgisayarım başında sizi bekleyeceğim. Bana birkaç dakikalık bir zaman sağlamanız yeterli olur.”
“Delilik bu, ya yakalanırsak?”
“Onu kandırmanın bir yolunu bulmamız gerekecek ama umalım ki Barbaros davayı çakmasın. Unutma, Çağlar’ın da yanında olması lazım. Bilgisayara erişebilmem için çift taraflı onaya ihtiyacım var. O yüzden Çağlar’ı da yanına alıp babanın odasına girmen gerekecek. Ya da bilgisayar her nerede duruyorsa oraya.”
Görünüşe göre başka çaremiz yoktu çünkü Murathan Almaz ile bağlantılı olan tek kişi Kenan’dı fakat ona ulaşabilmek adına feda ettiğim şeyler ileride çok canımı yakacakmış gibi hissediyordum.
“Başaramama ihtimalimiz var, biliyorsun.” derken sandalyede huzursuzca kıpırdandım. Aslında çok kolay görünüyordu, sadece Dantes ile yukarı yalnız çıkmak için kimsenin ilgisini ve dikkatini çekmeyecek bir bahane bulmam gerekiyordu.
Halbuki bahanem çoktan hazırdı. Bahane de değil, istekti benim için. İşler bu noktaya gelmese Dantes ile paylaşmak isteyeceğim özel bir andı hatta. Şimdiyse bir planın parçası haline gelecekti. Belki de böylesi daha iyiydi. Özel bir anı olarak hatırlamamam gerekirdi.
“Canın sağ olsun.” Ateş omuz silkti. “Mutlaka başka bir yol buluruz.”
“Tamam.” Tedirginliğimi gözlerimden okuyabilen Ateş bir anda hiç beklemediğim bir şey yaparak eğildi ve dudaklarını kafamın tepesine bastırdı. “Unutma, sen de bu ailedensin artık.” dedi, sonra saçlarımı karıştırdı. Sesinde ve dokunuşunda bir abi şefkati vardı.
Fırat o sırada öğürür gibi bir ses çıkardı. “Midemi bulandırıyorsunuz.”
“Kes lan granit kafa. Seni bu kadar sevmiyoruz diye kıskandığını bilmiyoruz sanki.”
Gözlerimi kırpıştırarak pencerenin yanında sigara içen Fırat’a döndüm. Sigarası dudaklarındayken bana meydan okuyarak baktığında hayatını bir amaca hizmet etmeden yaşayan bu adamı hiç anlayamadığımı fark ettim. Bu sert ve umursamaz görüntüsünün altında kimseye göstermediği bir başka Fırat sakladığına emindim ve anlık gelen bir cesaretle onu ele verme isteğiyle doldum. “Ama sen de Promaja’ya giderken saçlarımı karıştırmıştın abi gibi,” deyip göstermek istercesine elimi kafama koydum ve saçlarımı karıştırdım. “Böyle böyle.”
“Nasıl nasıl?” Ateş bilmiş bir halde sırıtarak ayağa kalktı ve sinsi sinsi Fırat’a doğru yürüdü. “Yoksa şu sevimli kız seni de mi sevgi pıtırcığına dönüştürmeyi başardı?” Sonra uzanıp Fırat’ın saçlarını karıştırmaya çalışırken aralarında itiş kakış yaşandı.
“Siktir git.” diye hırladı Fırat.
Yarım sigarasını hızla masanın üstündeki küllüğe atıp Ateş’in tutuşundan sıyrıldı. Ben ona kocaman açtığım gözlerle bakarken gülümsememi bastırmaya çalıştım ve, “Hem de bana benden nefret etmediğini söyledi biliyor musun Ateş? Bu, aynı zamanda beni sevdiği anlamına gelir değil mi?” diye sordum hevesle.
“Fırat,” dedi Ateş imayla. “Hızın 180 kardeşim, Çağlar bile bu kadar hız yapmamıştır.”
“Şu çocuğun yanında yaratıcı küfürlerimi saydıracaksın bana yine. Sevgi falan sallamam ben, keyfime nasıl geliyorsa. Hem sen ne dilbaz çıktın kızım öyle, her söylediğimden ayrı anlamlar çıkarmalar falan?”
Fırat hışımla üzerime yürüdüğünde ne yapacağımı bilemedim. O ise ne yapacağını gayet iyi biliyormuş. Sandalyemi bir kolundan tutup hızlıca döndürdüğünde ağzımdan hoyrat bir çığlık kaçarken iki yana tutundum. Bir anda oda etrafımda dönmeye başlamıştı ya da dönen bendim.
“Al sana sevgi,” Sesi çok uzaklardan geliyordu. “Döne döne kullan.”
Bir süre olan şeye anlam veremeyerek yalnızca gözlerimi kapattım. Saniyeler içinde Fırat’ın çevirdiği sandalyem yavaşlarken başım döndüğünden kımıldamak işime gelmedi. Gözlerimi kırpıştırarak Ateş’e baktığımda ben bilemem dercesine omuzlarını kaldırıp indirdi. Sanırım Fırat’ın yaptığı haylazlıklara alışkın olduğundan bunu ona çok görmemişti. Ne garip insanlardı bunlar, bir araya geldiklerinde yaş seviyelerinin düştüğünün farkındalar mıydı?
Ateş’in odadan çıkarken ki yüz ifadesine bakılırsa farkındalardı ama çok da umursamıyorlardı.
Onun gidişinin ardından bir süre oturduğum sandalyede o halde kaldım. Gerçeğe her daim kör kalan gözlerim, yalanlardan kurtulabilmek için çırpındıkça bir başka yalana düşmek ayağıma çelme takardı. Dantes’e güvenmek istemiştim lakin güvenememiştim, yanında olmak istesem de onu benden uzağa koymuştum.
Bir aynanın karşısına geçerek olması gereken neyse onu izlemiş ve sonra aynaya sırtımı dönüp tam aksinde bir yol tutturmuştum. Bu yüzden attığım her adım beni bir başka olmaza sürüklüyormuş gibi geliyordu.
Yine düşüncelerimde boğulmaya başlayacağımı fark edince kendime dur dedim ve hala odada sessizce duran Dantes’e baktım.
“Babam bu akşam senin onunla çok önemli bir konuşma yapacağını düşünüyor.” dedim. Bu daveti bu şekilde daha kolay halletmiştim.
Dantes yönünü bana dönerek pencere pervazına yaslandığında artık gözlerime bakmayı tercih ediyordu. Bir süredir onunla hiç yalnız kalmadığımı ve aramızda bizi bir araya getiren satırlar paylaşılmadığını fark ettim.
“Yapacağım.” dedi Dantes beni şaşırtarak.
Sanki benim hayatına getireceğim her yeni olaya hazırdı ama onca şeyden sonra biraz uzak durmayı tercih etmem dünyanın en beklenmedik olayıymış gibi tavır takınıyordu.
“Ne konuşacaksın?” İçimden bir ses hazırlıklı olmam gerektiğini söylüyordu. Dantes’in her ne kadar ayaklarımı yerden keserek beni gökyüzüyle tanıştırdığı geceler olsa da kuklacının yaşama ihtimali hep dudaklarının uzundaydı. Bir kelimesiyle alt üst edebilirdi beni.
“Şimdi sana söylersem bana engel olma ihtimalin kuvvetle muhtemel.” Bunu söylerken vereceğim tepkiyi gerçekten de merak ediyor gibiydi. Hatta bu konu her neyse onun gülümsemesini bastırmasına neden oldu. “O yüzden sen de babanla birlikte öğren.”
“Böylece itiraz etmeye kalkışamam mı?”
“Belki.” Dudaklarını ıslattı. “Sonuna kadar itiraz edeceğinden eminim ama düşününce senin de kafana yatacaktır.”
“Belki de küçük bir ön bilgilendirme yapmalısın?” dedim sorar gibi. O bile şimdiden böyle düşünüyorsa kesinlikle canımı sıkan bir noktası olmalıydı.
“Yayıneviyle görüşmen nasıl geçti?” diye sorarak konuyu değiştirdi.
“Güzeldi. Sözleşmeyi imzaladım. Kerem çoktan kitabın düzeltilmesi gereken yerlerini belirlemişti. Düzenlemeye başlayacağım. Geri kalanı yayınevi halledecek zaten.”
Kerem’in adı geçtiğinde gözlerini devirdi. Bu tepkileri umarım ileride artmazdı çünkü Kerem’le arkadaşlığımın artarak devam edeceğinden emindim. “Bu seni pek heyecanlandırmamış gibi.”
“Yok satacak bir yazar olduğumu düşünmüyorum. Bunu sadece deneme olarak görüyorum ki hayal kırıklığına uğramayayım.” Yazdıklarımı kimse okumasa da bu benim için hayatımın bir parçasıydı, nefes almak gibiydi. Kendimi iyi hissettiriyordu. O yüzden kimse yokken bile satırlarım benim için olmaya devam edecekti.
“Okuduğum yazıların çok başarılıydı.” Dantes bu konuda beni şaşırtmadı. Huysuz yanlarını bertaraf ettiğinde benimle ilgili olan her şeyin ona keyifli bir tat verdiğini saklamıyordu ve açıkçası bu yönünü çok seviyordum.
“Evet,” derken uzun zamandır sormayı unuttuğum o konuyu hatırladım. “Sahi sen Nihil olduğumu nereden biliyorsun?” diye şakıdım bir an heyecanla.
Ama bu soru Dantes için bir çeşit işkence gibiydi. Gözlerini kaçırdı ve bana cevap vermedi. O an geçmişten bir anının külleri arasındaydı ve bunu görmek çok kolaydı. Bazen şehre gelen o yabancı sadece size yabancı olurdu ama sizin onun için ne olduğununuz onun dudaklarından duyana kadar belli olmazdı.
Beni o belirsizliğin kendisi yapmıştı. “Bu, sana şimdi söyleyemeyeceğim şeylerden biri.” derken aslında savunma değil de tatsız bir itiraf yapmıştı. Ve işin aslının canımı çok sıkan bir şey olduğunu anlamıştım artık.
“Kitabının konusunu bana anlatır mısın?” diye sordu beklemediğim bir anda.
“Hayatım hakkında her şeyi bilirken bu detayı öğrenmeyi başaramadın mı?” diye sordum ters ters.
“Hayatın hakkında her şeyi bilmiyorum, Lara.”
Omuz silktim. Kollarımı göğsümde bağlamış küskün bir halde oturuyordum. “Hadi ama,” Az önce Ateş’in kalktığı sandalyeye oturup iyice yakınıma geldiğinde gözlerini bana dikti. “Gerçekten merak ediyorum.”
“Anlatırım ama herhangi bir yerini yanlış anlamanı istemem. Sonuçta kitabı seninle tanışmadan çook önce yazdım.” Bu dediğim Dantes’in merakını daha çok cezbetmiş olmalıydı. Tamam dercesine başını salladıktan sonra beklemeye başladı.
İçim çektim. Kimi kandırıyordum ki, kitabım hakkında konuşmak ve yorumları duymak her koşulda hoşuma gidiyordu. “Yıkılan bir imparatorluğun hikâyesiydi.”
Başımı eğdim ve parmaklarımı birbirine kenetledim. “Hikâye bir imparatorluğun surlarının yıkılmasıyla başlıyor. Başrol tabi ki imparatorun kızı. Babası, kızını düşman askerlerden korumak için şey yapıyor…” Dudaklarımı ısırdım. “En güvendiği askerine emanet ediyor.”
Bunların hepsinin bir kurgu olduğunu kendime hatırlatmam gerekiyordu. Aynı zamanda sertçe soluk alan Dantes’e de hatırlamam gerekiyordu anlaşılan. Kurguyu yaparken onu tanımıyor olmama rağmen başrolümün bir asker olması çok tuhaf bir tesadüftü. Yan gözle Dantes’e baktım. Acaba ben onun Çağlar Mir Güzyeli olduğunu bilmediğim zamanlar karşıma çıktığında, ben farkında olmadan bilinçaltıma falan mı işlemişti de başrolümü bir asker yapmıştım?
Seninle ilk tanıştığımızda on yaşındaydın, Lara. Böyle bir gerçek miydi istediğin?
Hayır, bunun sebebi tamamen içgüdüseldi. Başrol kızım çok güçlü biriydi ve haliyle erkeğin de güçlü olması gerektiğini düşünmüştüm. Karşılarında onları alt etmeye çalışan düşmanları varken ikisi sırt sırta versinler ve kılıçlarını savursunlar istemiştim. Bunun için de asker harika bir tercih gibi gelmişti.
“Askerin adı Zett. Kızın adı da Daphne. Her ne kadar Zett imparatorun en güvendiği asker olsa da o sıralar ihanetle yargılanıyor ve sürgüne gönderileceği dedikoduları dolaşıyormuş. İmparatorluk saldırıya uğradığında, imparator, Zett yargılanıyor olmasına rağmen ona güveniyor ve Zett’den Daphne’yi alıp imparatorluğun sınırlarından güvenle çıkarmasını istiyor. Sonra Zett ve Daphne kaçmaya başlıyorlar. Ama yalnızca ikisi değil. Daphne bir de yanına en yakın arkadaşını alıyor. Bu arkadaşı bir zamanlar köleymiş ve köle pazarında satılıyormuş. Onu Daphne kurtarıyor ve kız yani Lithya da kendini Daphne’ye adıyor. Fantastik ya, başka krallıklarda kölelik falan varmış. Ama Lithya’nın tek sorunu bir zamanlar bir cadı tarafından doğruyu söylemekle lanetlenmiş olması. O yüzden hiç yalan söyleyemiyormuş.”
Gerçek hayatta çoğu insan işlerini yalanlar söyleyerek yürüttüğünden sürekli doğruyu söylemek zorunda olan bir karakter yazmak çok hoşuma gitmişti. Ki zaten Lithya da sürekli doğruları söylemek zorunda kaldığından ortalığı birbirine katan bir karakterdi.
“Sonra üçü kaçarken imparatorluğun altındaki tünelleri kullanıyorlar fakat şansa bak ki orada da hazır işgal başlamışken sarayı yağmalamaya gelen bir hırsız ile karşılaşıyorlar. Bu hırsızda, yani Dorian’da yalan su gibi akıyormuş ama Zett çok zeki olduğundan onun amacını anlıyor ve ensesinden tuttuğu gibi onu da yanında götürmeye başlıyor. Hırsız ve Lithya zamanla şey oluyorlar birbirlerine… çok zıtlar ya, onları ship yapmak çok hoşuma gitmişti.”
Hiçbir şey söylemese de Dantes’in anlattığım hikâyeden keyif aldığı dudaklarındaki küçük kıvrımdan belli oluyordu.
“Hepsi kaçtıktan sonra imparatorluk tamamen işgal ediliyor ve kızın babasının yakında idam edileceği haberi yayılıyor. Ondan sonra ise bu dört kişi, hepsi de kendi çıkarları için bir araya gelip imparatorluğu ve imparatoru kurtarmaya çalışıyorlar. Tabi Zett bir yandan da ona yapılan haksızlığı gün yüzüne çıkarmaya ve kendini aklamaya çalışıyor. İlk başlarda Daphne de ona pek inanmıyor, o yüzden ha bire kavga edip duruyorlar. Birlikte kaçıyorlar ama düşman gibiler de aynı zamanda. Aslında çok macera dolu ama spoiler olur diye sana hepsini anlatmıyorum.”
Kitapların ya da kelimelerin, hayallerin ya da kurguların benimle bir derdi olmalıydı ki sürekli gerçek hayatımla kıyaslayabileceğim kurgular ile karşılaşıp duruyordum. Aynı şey Monte Cristo Konttu ve Aşktan Da Üstün’de de yaşanmıştı.
“Zett ve Daphne’nin sonu ne oluyor peki?” diye sordu Dantes, öyle çok da merak ediyormuş gibi bir hali yoktu ama biliyordum ki içten içe kitabın sonunu öğrenmek için can atıyordu. Bu insanların da kitapların sonuyla ne derdi vardı anlamıyordum. Tarık da Aşktan Da Üstün’ü anlattığımda direkt Jem ve Mary’nin sonunu sormuştu. Gerçi sorarken zaten biliyormuş orası ayrı bir konuydu.
“Söyleyemem.” dedim dudaklarımı birbirine bastırıp. “Üç kitaplık koca bir seri bu. Maceradan maceraya koşan çılgın karakterlerim var.”
“En azından bir tane sorumu cevapla.”
“Bir tane mi?”
“Evet, bir tane.”
Neyi bu kadar merak ettiğini ben de delicesine merak ettiğimden ketum tavrımdan ödün verdim. “Öyleyse yalnızca bir sorunu cevaplayacağım.” diye mırıldandım. Kurguyu tamamen kısıtlanmış bir şekilde anlatmama rağmen Dantes’in en çok hangi detay ilgisini çekti diye düşünürken o kısa zamanda benim merakımı giderdi.
“Zett’in ihanet ettiği için sürgüne gönderileceğini söyledin. Gerçekten ortada bir ihanet var mıydı yoksa işlenen günahlar onun üstüne mi kalmıştı?”
Sorusu düşündürücüydü. İstemsizce kitabı kendi hayatıma yansıtıp kendimi Daphne onu ise Zett olarak gördüğümde ise daha da düşündürücü, hatta tehlikeli bir boyuta gidiyordu. “Hayır.” dedim. Bana olan bakışlarında kara kirpiklerinin ok gibi kalbime çakılmasını ya da dudaklarının yay gibi gerilmesini umursamadım. “O masumdu.”
“Nasıl bu kadar emin olabiliyorsun?” Sessiz sorgusu ruhumun altında bir kibriti ateşleyip yanmış kibrit çöpünü onun avuçlarına bıraktı. “Zett ya gerçekten söylenildiği ihanet ettiyse ve Daphne’yi kandırıyorsa Lara?”
Bir an söylediği şeyi idrak edemedim. Benim kurgumda benim karakterlerimin yaptıklarına mı karışıyordu? Karışsındı, bunda bir şey yoktu ama söylediği ihtimal neden böylesine insanın sinirini bozacak türdendi? “Hayır. Kurguyu ben yazdım. İftiraya uğradı o. Öyle bir şey yok tamam mı? Kitabı ben yazdıysam benim istediğim olur.”
“Sakin…”
“Olamam efendim.” Kollarımı göğsümde bağlayıp somurttum. Dantes göz ucuyla bana baksa da hiç oralı olmadım. “Senin hayatında ihanetler kol geziyor olabilir ama benim yazdığım kitapta öyle bir şey yok, Mir. Zett masumdu, Daphne de bunu öğrenince çok pişman olacak. Onu haksız yere sürgüne göndereceklerdi.”
“Diğer iki kitabı yazdın mı?”
Duraksadım. “Ne?”
“Serinin devam kitabını yazdın mı diye soruyorum.”
“Hayır.” Kafam karışmıştı. Sadece kurguyu hazırlamıştım ama yazmamıştım.
“O halde ne olacağını sen bile bilemezsin.” dediğinde kaşlarımı kaldırarak Dantes’e baktım. “Yazarken ruh hallerin kurgulara yansımıyor mu? Belli mi olur bir bakmışsın Zett gerçekten de imparatora ihanet etmiş.”
“Öyle olursa Daphne onu affedemez.” dedim kısık sesle.
Artık ikimiz de son derece huzursuzduk sayesinde. Her daim korkunç kehanetlerle geleceğe gönderme yapması moralimi bozuyordu.
“Zett kimseye ihanet etmedi.” dedim yeniden ikimizi de buna ikna etmeye çalışır gibi. “Etmez, Mir. Kurgu benimse benim istediğim gibi olacak.”
“Ama gerçek hayatta,” Kırılan bir zamanın içinden aramıza sızan kelimeler Dantes’in dudaklarında can buldu. “Her şey senin istediğin gibi olmaz.”
༄
Ben sıradan, basit, hayatı küçük sınırlar içinde yaşayan bir kızdım.
Sınırlarımın dışına çıktığım zaman yol iz bilmediğimden kaybolacağım korkusunu içimden atamazdım. Dünya kocaman ve korkunç bir yerdi. Nereye gideceğini bilmeyen biri için her daim yanlış yolların başında hazırda bekleyen bekçiler olur ve küçük kızları şekerlerle kandırıp o yollara hapsederdi.
Kimseye kanmak ya da güvenmek, sonunu bilmediğim bir yolda kaybolmak istemiyordum. Dantes’in bana sunduğu yolun da sonunu bilmiyordum ama bir şekilde ona hissettiğim güvensizliğe rağmen yürüdükçe ikimizin bu yolu aydınlatacağına inanmak istiyordum.
Ama Dantes olmasa bile, başkaları beni yeniden o karanlığa hapsetmek için oradaydı. Eve giderken canım çok sıkkındı.
Makul bir hızda yolda ilerlerken aynadan arkamda siyah bir araba olduğunu gördüm ve yol vermek için hafifçe yana çekilerek ona yer açtım. İnsanların motor kullanan insanlara yolu işgal ettikleri için hiç hoş olmayan şeyler söylediklerine şahit olmuştum ama şimdiye kadar kibarlığı elden bıraktığım hiç olmamıştı.
Ama arkamdan gelen bu araba, ona verdiğim yola geçmek yerine gaza basıp üstüme doğru gelince ondan kaçayım derken az kalsın kaldırıma çarpıp devriliyordum. Neler oluyordu böyle?
Hızlı bir manevrayla sarsılan motoru toparlayıp gaza yüklendim ve arabayla aramı açmaya çalıştım. Arabanın şoförü bu çabamı anladı, benim gibi hızını artırıp üstüme doğru gelirken aramızdaki mesafeyi azalttıkça azalttı.
“Teker teker gelin insafsızlar!” diye bağırdım olanca gücümle. Kafamda kaskım olduğundan sesim fazlasıyla kısık çıkmıştı. Sokaktan çıkıp sağa doğru dönüş alacakken araba bir anda önüme kırdığında son anda keskin bir manevrayla motoru çevirip diğer tarafa sürmek zorunda kaldım. Adi herif her kimse, ana caddeye çıkmama engel olmuştu.
Hiçbir savunmam, silahım bir şeyim yoktu. Peşimdeki arabanın niyeti bana zarar vermek miydi bilmiyordum ama bu şekilde insanlar üstüme gelmeye devam ettikçe bende bir şeyler tetikleniyordu.
Ana caddenin aksine ara sokaklar bomboştu. Aynaya göz attığımda arabanın artık peşimde olmadığını görmemle kaşlarım çatıldı. Az önce resmen beni kıstırırken şimdi birden yok mu olmuştu? Şaşkınca bakışlarımı aynadan ayırıp yeniden yola çevirdiğimde sokağın diğer ucundan fırtına gibi giriş yapan bir araç yolumu kesince, araca bodoslama dalmamak için korkuyla frene asıldım ve motorun arka tekerleğini kaydırarak yan bir şekilde sokağın ortasında durdurdum. Ortalık toz duman içinde kalmıştı.
Nefes nefese kalmış bir halde tek ayağımı yere koydum ve uzanıp kaskımı iki yandan kavradım. Tek hamlede kafamdan çıkardığımda buğday sarısı saçlarım hoyratça yüzümün etrafında dağıldı.
Yolumu kesen araba ise, aramızda birkaç metre kala durmuştu.
Arabanın içinde siyahlara kuşanmış bir adam oturuyordu.
Ve bana bakıyordu.
Motoru hafifçe eğip diğer bacağımı tek hamlede motorun üstünden aldım ve karşımda duran arabaya onu ateşe vermek istermiş gibi baktım. Yaptığı şeyin ne kadar tehlikeli olduğunun farkında mıydı? İkimizin de kaza yapıp ölümcül bir şekilde yaralanmamıza hatta ölmemize neden olabilirdi.
“Hey!” Bilinmezliğin verdiği korkuyu içimde taşıyor olmama rağmen çenemi dikleştirip arabanın içindeki adama seslendim. “Sana diyorum trafik terörü! İnsene bir aşağı, görüşelim seninle!”
Nasıl bu kadar sakin kalabiliyordum aklım almıyordu ama içimde fırtınalar koparken dışarıdan oldukça ifadesiz ve kendinden emin durduğuma emindim. Arabadaki adamın başında yüzünün büyük bir kısmını gizleyen siyah bir şapka vardı. Fazla tanıdık…
Şapkasının yüzünü gizlemesi yetmezmiş gibi bir de siyah güneş gözlüğü takmıştı. Yaz mevsimini andıran tarzına rağmen siyah boğazlı bir kazak giymiş ve boğaz kısmını dudaklarını örtecek kadar yukarı çekmişti. Tanınmamak için kendini bu kadar sarıp sarmaladığını anlamam uzun sürmedi.
Adam hareketlendiğinde, gözlerim kısıldı. Eylül ayının serin günlerinden birindeydik. Hafif esen rüzgâr saçlarımı kımıldatıyordu. Durduğumuz sokakta, park halindeki birkaç araç dışında kimseler yoktu. Yanlış zamanda yanlış yerde miydim? Fiziksel olarak bir erkeğe meydan okuyamazdım ama parmaklarımı kırarcasına sıkı sıkıya kavradığım kaskımla birilerine pata küte dalabilirdim.
Karşımdaki adamın bedeni oldukça heybetli görünüyordu. Ben onun arabadan inmesini beklerken o, tek elini kaldırıp serçe parmağıyla dudaklarını örten kazağının yakasını yavaşça aşağı kaydırdı ve dudaklarındaki gülümsemeyi gözler önüne serdi. Ellerinde bile siyah eldivenler vardı.
Sonra telefonum çalmaya başladı. Eş zamanlı olarak arabanın farları iki kere yanıp söndü. Bu neydi şimdi?
“Ne çeşit bir manyaksın sen?” diye mırıldanırken gözlerimi arabadan hiç ayırmadan boş olan elimle çantamı karıştırıp telefonumu çıkardım. Çantamdayken boğuk çıkan zil sesim Inner Voices şimdi tüm sokakta duyuluyordu.
Telefonun ekranında Gizli Numara yazıyordu.
Bir çeşit araf halindeydim. Arayanın karşımdaki adam olduğunu anlamamak için aptal olmam gerekirdi. Beni takip etmiş, yolumu kesmiş ve şimdi de benimle konuşmak istiyordu. Açmazsam yaptığım büyük bir kaçış olacağını bildiğimden ve benim kaçmak gibi bir derdim olmadığından yeşil simgeye bastım ve usulca yana kaydırdım. Ekranın sol üst köşesinde çağrının başladığını gösteren saniyeler yavaş yavaş akmaya başladı.
Telefonu kulağıma götürdüğümde derin derin nefes alan birini duydum. Benim de ondan bir farkım yoktu. Sabah yaşadığım gerginliğin üstüne şu olanlar psikolojime hiç iyi gelmiyordu. Çok geçmedi, hattın diğer ucundan, derinden gelen bir erkek gülüşü kulaklarımı işgal etti.
“Kimsin sen?” diye sordum. Sesim, hissettiğim korkunun aksine fazlasıyla sert ve korkusuzdu.
Arabadaki adam başını hafifçe yana yatırdı. Birkaç metre uzağımda ve camın ardında olmasına rağmen yaşının genç olduğu anlaşılıyordu. “Kim miyim? Ben söylemeden bir tahminin yok mu yani?” dedi, sesini duyduğumda yutkunma ihtiyacı hissettim. “Hadi ama yorma beni.”
En başından bu yana biliyordum belki ama o değilmiş gibi yaparsam kendimi kandırabilirim mi sanmıştım? Geriye doğru bir adım sendelerken kesik bir nefes aldım. “Hayalet?”
“Tek kurşun, nokta atışı. Beni hayal kırıklığına uğratırsın sanmıştım. Şaşırdım doğrusu, her an üzerine sürebileceğim bir arabanın önünde kim olduğumu bilerek korkusuzca durabiliyorsun.”
Dantes, Hayalet için onların tarafında olan biri demişti ama aynı zamanda birtakım tatsız sıfatları da peşine eklemişti. Kim olduğunu onlardan bile gizliyordu. Yine de bu kadar gizemli olan birisi için sürekli benim karşıma çıkıp durması garipti. Hiç mi açığını yakalayabileceğim bir an olacağı aklına gelmiyordu?
“Demek nutkunun tutulmasına neden oldum.” Hayalet’in sesindeki boğukluk, bilerek sesini kalınlaştırdığını düşünmeme neden olurken kendini benden gizleyen bu adama karşı içimde bir fırtına büyümeye başladı.
“Nutkumun tutulmasından ziyade midemi bulandırdın biliyor musun?” Fısıltım sokakta ölü bir toz gibi uçuştu. Birkaç metre ötmede duran Hayalet’in taktığı gözlüğe rağmen bakışları rahatsız edici bir hava kütlesi gibi üstüme yapışmıştı. “Mir’le aynı tarafta olsan bile onlarla aynı amacı paylaşan biri değilsin değil mi?” diye sorarken cevaptan zaten emindim. “Ne istiyorsun bizden?”
“Bakıyorum da Güzyeli ile çoktan biz olmuşsunuz.” dedi, yalnızca sesinin tonundan bile nefretin o koyu ve soğuk tadını alabildim. Ama bu nefret bana mı yoksa Dantes’e mi bilemedim. “Asıl sizi izledikçe benim midem bulanıyor.”
“Bak bu eğlenceliydi.” dedim sahte bir neşeyle. “Sen Mir’in birlikte çalıştığı adamlardan biri değil misin?” Başımı yana yatırdım. “Neden benimle kişisel olarak ilgileniyorsun?”
Güçlü bir kahkaha attığında telefondan değil arabanın içinden dahi duydum sesini. “Birincisi seninle kişisel olarak ilgilenmiyorum, seninle kişisel bir meselem var Ölüm Perisi.”
Söyledikleri akıl alır şey değildi. Kimsenin olmadığı bu sokakta onunla yalnız ve karşı karşıya dururken sesinden ve söylediklerinden ürken yanımı bastırmam çok zordu. Ama beni tetikliyordu. Ben onun kim olduğunu bile bilmiyordum ama bana kişisel meselemiz mi olduğunu söylüyordu?
Aramızdaki mesafeyi biraz olsun azaltmayı göze alıp arabaya ilerleyeceğim sırada “Aklından ile geçirme.” diye hırlayarak arabaya gaz verip donup kalmama neden oldu. “Bu yakınlık bence fazlasıyla yeterli, ne dersin?”
Haklı, Lara. Dur durduğun yerde iş açma başına.
“Aramızda kişisel olabilecek kadar bizi yakınlaştıran bir mesela varsa benim de kiminle karşı karşıya bilmeye hakkım var. Sence de bir maskenin ardına saklanmak seni benden üstün mü yapıyor?”
“Senden zaten üstünüm.” Sesindeki tiksintiyi saklamaya gerek bile görmedi. “Sen kimsin ki? Aşağılık bir adamın yarım akıllı pervasız kızı.” Alaycı bir kahkaha attı. “Tam bir işe yaramaz.”
Hissettiği aşağılamayı iliklerime kadar hissederken gözyaşlarımın yola çıkmaya hazır olduğunun farkındaydım. Ağzımdan derin nefesler aldım. Babamdan nefret eden insanlarla mücadele edemiyordum ama daha çok canımı yakan, insanların aklımla ve varlığımla uğraşmaktan hiç vazgeçmemesiydi.
Ben bir gün seninle yüzleşirim. Yüzün açıktayken ve savunmasızken gözlerine baktığım ve senden daha üstün olduğum bir an gelir… bakalım o zaman yine beni böyle küçük görebilecek misin? O zaman neyin ardına saklanacaksın Hayalet?
“Duyduğuma göre Güzyeli sana epey sıcakkanlı davranıyormuş.” Dantes’in adını değil de soyadını kullanması fazla rahatsız ediciydi. Ayrıca Dantes ile son zamanlardaki aramızdaki mesafenin farkında değil gibiydi, demek ki birileri onu geri planda tutmayı tercih ediyordu.
“Yıllarca üstünde uğraştığı planlarını kafa karışıklığı yüzünden ilerletemiyor. Söylesene kanına nasıl girdin de bu hale getirdin onu?” Ruhsuzca, hissizce ve bir şeyleri parçalamak istercesine güldü. Direksiyonun üzerindeki siyah eldivenli parmaklarının durmaksızın hareket ettiğini gördüm. “Yoksa kanına değil de yatağına mı girdin?”
Dantes’in planları neydi ve hangi noktada yavaşlamaya başladı bir fikrim olmasa da bunu kendime bir zafer olarak sayabilirdim. Diğer yandan Hayalet’in söyledikleri…
“Sen ne aşağılık bir adamsın!” Beni itham ettiği şey öylesine çirkindi ki ne kibarlık ne de zarafet, hiçbiri bu adama vereceğim cevaplara yakışmazdı. “Evet, onu ve etrafındaki herkesi kendi tarafıma çekeceğim. Buralara kadar gelip yine benimle konuşmaya tenezzül ettiğine göre durumun gerçekten vahim olmalı. Sen de mi babamdan intikam almak istiyorsun? Senin de mi belgelere ihtiyacın var? Söylesene Hortlak, bu savaşı kazanmak mı istiyorsun? Sana verebileceğim tek bir cevap var biliyor musun?” Ondan daha keyifli bir şekilde gülerken sokakta yanımdan geçen bir iki kişiyi umursamadan tüm ihtişamımla kelimelerimi zehir gibi ona akıttım. “O lanet davanızı da alın ve siktirin gidin hayatımdan!”
Ruhum, koca bir isyankârlığın peşinde hoyratça koştururken dilime armağan ettiği kelimelerden bir an bile pişmanlık duymadı. Küfürse küfür, etmiştim işte bana ne. Çünkü karşımda duran bu adamın edepli usturuplu laflardan ve erdemli davranışlardan uzak olduğunu biliyordum. Hak edene, hak ettiğini veriyordum.
Fakat Hayalet’in keyfine diyecek yoktu. Saniyeler boyunca içten bir şekilde kahkaha attığında onu dinlemekten başka bir şey yapamadım. “Ne var biliyor musun? Öyle bir iki küfür edip Güzyeli’yle cilveleşmekle bir yere varamazsın.” dediğinde telefonu tutan parmaklarım kasıldı.
“Eline bir silah alıp savaşa katılmaya karar verdiysen silahı ateşlemen lazım Lara Solar. Ne o? Şaşırdın mı yoksa bunları bildiğime? Güzyeli ile beklenmedik aşk dedikodularınızdan tut da kütüphane köşelerinde fingirdeştiğinize kadar her şeyi biliyorum. Özgürlükte bir çeşit esarettir aslında ve ben yaşadığım müddetçe nasıl bu esaretten kurtulacaksın çok merak ediyorum.”
Keyifle başlayan ses tonu sertleşti. Kendi içinde zaten çektiği esaretle boğuşan ruhuma hükmediyormuş gibi konuşması kafasına motorumun kaskıyla pata küte vurma isteğimi körükledi. “İstediğin kadar kaç, eninde sonunda o belgeler bizim elimize geçecek.”
“Nasıl yapacaksın bunu asıl ben çok merak ediyorum çünkü şimdiye kadar gördüğüm kadarıyla yapabildiğin tek şey birilerinin arkasına sığınarak ensesine silah dayamak. Başka da bir işe yaradığını görmedim.”
“Ah küçük kız, kendini akıllı sanıyorsun öyle değil mi? Güzyeli’yi hayatından çıkarmak yerine hep uzlaşmacı davranıyormuş gibi görünmenin sebebinin onu oyalamak ve senden sakladığı şeyleri öğrenmek için olduğunu anlamadım mı sanıyorsun?”
Nefesim göğüs kafesimde asılı kaldı ve alt dudağımı ısırdım. Pek çok şey yapmak için kafamda planlarım vardı ama hepsi sadece kafamdaydı. Daha Dantes’i hayatımın neresine koyacağımı bilememişken sadece düşüncelerde yaşattığım gerçeklerime Hayalet’in yaklaşmış olması inanılmazdı.
“Senin gibi bir kız,” diye devam etti. “Onun ailesine olanları öğrendikten sonra asla babasının tarafında yer almaz. Sen şu an tarafsızsın. Kendince kanıtlar arayıp iki tarafı da kaybetmemeye çalışacaksın ama öyle bir gün gelecek ki iki taraf için de koca bir hayal kırıklığı olacaksın.”
“Mir’in ailesine ne oldu?” Sorum benim kadar Hayalet için de beklenmedikti. Bir anlık şaşkınlığını benden saklayamadı. “Sana söylemedi mi?” diye sordu aynı şaşkınlıkla ve ardından başını iki yana sallayarak güldü.
“Bu çok eğlenceli olacak.” Bir anda yüksek sesle bağırmasının ardından bu kez kulaklarımı tırmalayan kahkahaları yankılandı. “Çok dramatik bir hikaye!” Boşta olan elini direksiyona vuruyordu gülerken.
Sen çok normalsin, Lara. Aklını kaybetmiş insanlar tam olarak böyle görünüyor bak.
“Sen delirmişsin.” diye fısıldadım kendimi tutamadan.
“Belki, birazcık çılgın olabilirim ama öyle olmasa bu oyunun keyfi nasıl çıkar.” Geldiği gibi yok olan kahkahaları yerini durgun ama insanı saniyeler içinde boğan suların sakinliğine bıraktı. “Şu hayat ne garip. Belki bizi oyalamak için benimle de bir anlaşma yapmalısın.” Lezzetli bir yemek yiyormuş gibi dilini şaklattı. “Tekliflerini zevkle dinlerim.”
“Pislik.” Daha kötü sözler söylememem için irademe zor sahip çıkıyordum.
“Bütün bu saldırıların Mir’i kaybetmeye başladığın için öyle değil mi? O yüzden arabada tehdit ettin beni Mir’in kafasını karıştırmayayım diye. Gerçi o bile işe yaramadı. Çok zavallısın biliyor musun? Mir sizinle çalışıyor olabilir ama size ait değil. Bütün bu olanlar, tamamen benim tarafıma geçecek korkusundan olmalı. Yazık sana,” Bu kez sesi keyif dolu olan bendim. “En önemli yandaşını kaybettiğin için kahroluyor olmalısın.”
“Seninle savaşmak çok keyifli olacak, Küçük. Hem de fazlasıyla.”
“Benim için aynı şey geçerli değil zira bir adı bile olmayan korkağın tekiyle savaşmaya tenezzül edecek değilim.” Ama öğreneceğim aramızdaki şu kişisel mesele neymiş, sen neden böyle ıssız sokaklarda karşıma çıkıyorsun benim.
“İsimler, isimler.” Bu adam nasıl bir mahlûktu ki söylediğim hiçbir şey bir kez olsun moralini bozmuyor ya da kontrolü kaybetmesine neden olmuyordu? “Bu hikâyede herkesin gerçekte kim olduğu zaten adında saklı ama sen benim kim olduğumu çözene kadar muhtemelen çoktan sona gelmiş olacağız.”
“Sondan kastın ne? Babamın yıkımı mı?”
“Kim bilir, belki de hepimizin yıkımıdır. Fakat bittiğini sandığın gün başlayacak aslında her şey.” Bir yıkıma davetiye çıkarır gibi, bu yıkımdan keyif alır gibi konuşuyordu.
Umursamazlığı ve gözü karalığından anladığım kadarıyla bu adamla uğraşmak sandığımdan çok daha zor olacaktı. “Duyduğuma göre kitap okumayı seviyormuşsun. Shakespeare de sever misin? Tam da Güzyeli ve senin için yazılmış bir çift sözü var. Ne zaman okusam bir sigara yapıp keyifle sizin sonunuzu düşünüyorum.”
Bahsettiği söz neydi bilmiyorum ama merakıma yenik düşüp sormadım. “Shakespeare ne der bilmiyorum ama içimden bir ses diyor ki sen baya baya Mir ve beni kıskanıyorsun. Attığımız her adımı bilmen ya da bizi bizden çok düşünmen… Ondan olsa gerek bu öfkenin sebebi.”
Hayalet gür ve keyif dolu bir kahkaha daha atarken başını arkaya yatırdı. “Kıskanmak mı? Bak bu beni kırk gün boyunca güldürür biliyor musun?”
“Emin misin? Bana sorarsan gülmekten ziyade kırk gün kuduracak gibisin.”
“Fazla özgüvenlisin.” dedi bu kez daha durgun ve tok bir sesle. “Soyadın Solar olduğu için mi?”
“Hayır,” Birkaç adım ilerleyip yaklaşma demiş olmasına rağmen arabaya yaklaştım. Üstüne basa basa, onun dediği gibi değil de olması gerektiği adımı telaffuz ederek konuştum; “Adım Lara olduğu için.” Laara değil.
“Umarım isminin hakkını verebilirsin, Ölüm Perisi. Shakespeare de benimle aynı şeyi düşünüyor olmalı. Romeo ve Jüliet için ne der bilirsin; Şiddetle başlayan hazlar, şiddetle son bulurlar…” diye başladığı cümlesinin devamını getirmedi. “Söylesene Ölüm Perisi, nasıl devam ediyordu bu cümle?”
Meydan okuyan ses tonunda övünç dolu bir tını vardı. Yutkunarak yıllar önce okuduğumda aklıma kazınan o cümleyi tamamladım. “Ölümleri olur zaferleri.”
“Ölümleri olur zaferleri.” diyerek beni tekrarladı. Benim dudaklarımdan çıktığında şairane bir satırı andıran bu cümle, onun dudaklarından karanlık bir kehanet gibi döküldü. “Bu cümleyi unutma Ölüm Perisi, zira sen unutsan da ben size unutturmayacağım.”
Ve sonra telefon kapandı.
Hayalet, çenesine indirdiği kazağının boyun kısmını yeniden dudaklarının üstüne çekti. Az önce apaçık bir şekilde beni tehdit etmemiş gibi arabayı hareketlendirdi ve yavaşça geriye doğru sürmeye başladı. Doğrusu beni şaşırtmıştı, üstüme sürmesini falan bekliyordum.
Kendini bir halt sanan bu adam kimdi bilmiyordum ama içimde uyuyan vahşi bir yandı ve o bu yanımı zevkle harekete geçirmişti. Bundandır ki olanca öfkemle kaskı tuttuğum kolumu kaldırdım ve öne doğru birkaç adım ilerleyerek gerilemekte olan arabanın ön camına fırlattım.
Kafamın içinde yarattığım hayali karakterler dehşetle fısıldadı; Hadi ordan, ne yaptın Lara?
Ama bana Dantes ile edepsiz bir şeyler yaptığımı ima ettikten sonra, kendisi ahlaksız şeyler söyledikten sonra bundan daha az bir tepki beklemesi onun aptallığıydı. Kaskın havada uçarken çıkardığı sessiz ıslığın ardından sokakta şiddetli bir çarpışma sesi ve beraberinde keskin bir fren duyuldu. Dudaklarım coşkuyla aralandı. Tam isabet!
Fırlattığım kask Hayalet’in ön camına çarpmış ve tıpkı bir örümcek ağı gibi camın çatlamasına neden olmuştu. Çoşkulu bir kalabalıktan alkış beklercesine kollarımı iki yana açtım ve keyifle güldüm. Şimdiye kadar bir kez bile morali bozulmayan Hayalet’in yüzünün öfkeyle kasıldığına emindim. Zira arabaya gaz verip, öfkeli bir aslan gibi kükremesine neden olması da bunun en büyük kanıtıydı.
Etkiye tepki.
Sanırım aynı şey Hayalet için de geçerliydi çünkü biraz önce geri geri gitmekte olan araç bir anda üzerime doğru kükrercesine gelmeye başladı. “Ne? Hayır Hayır!” Kaskı fırlatırken bu kadarını hesap etmeyen ben, korkuyla geriledim ve ardımda duran motoruma çarptım. O adam üzerime doğru geliyordu ve benim motorumu yoldan çekmeye vaktim yoktu.
“Bu kadar büyük bir adilik yapamazsın!” diye bağırırken resmen çırpınıyordum. Motorun önünde kalkan gibi durdum ve bir umut ben varken çarpamaz diye düşündüm. Yapamazdı, şimdi frene basmazsa bana çarpar ve ölmeme neden olurdu. Deli miydi bu adam? Hala üzerime gelmeye devam ediyordu.
Yaklaşıyordu.
Çok yakın!
“Dur Allah’ın belası, dur!”
Hayalet durmadı, aramızda mesafe yok denecek kadar azalınca kaçmaktan başka çarem kalmadı ve kendimi olanca gücümle kaldırma atarken dizlerimin üstüne düştüm. Beraberinde büyük bir çarpışma sesiyle içime koca bir enkaz yığıldı. Ne sızlayan ellerim, ne de yüzüldüğüne emin olduğum diz kapaklarım… Hiçbiri az önce çıkan gürültü kadar canımı yakmamıştı.
Dudaklarımdan acı dolu bir inilti döküldü. Sımsıkı kapalı gözlerimi saniyeler boyunca açamadım. Görmek istemedim, ilk kez bir şeye böylesine kör kalmayı arzuladım ama gözlerimi açıp da başımı yola çevirdiğimde gerçek apaçık gözlerimin önündeydi; motorum artık koca bir enkaza dönüşmüştü.
Güzyeli’yi amacından saptırdığın her eylemde seni ziyarete geleceğim. Ve her gelişimde öncekinden daha kirli yüzümle karşılaşmak zorunda kalacaksın diyen Hayalet, tam olarak söylediği şeyi yapmıştı.
༄
Bazı zamanlar hayat sakindir. Sessizdir. Huzurludur. Sana bir yaz gecesini hatırlatır.
Ama yaz geride kaldı, sakin ve sessiz geceler de. Kış hayatıma çok erken geldi. Bir mevsim olarak değil. Bir insan olarak. Kış Askeri olarak hem de.
Dantes bir mevsim olsaydı yakınlığının verdiği sıcağa rağmen ona kış derdim. Fırtınalar estirirdi, varlığı gürültülü ve kendini belli eden cinstendi.
Eve geldiğim sırada evde alışılmadık bir kalabalık vardı. Babam akşamki davete hazırlık yapması için dışarıdan bir ekip çağırmıştı ve hem bahçede hem de evin içinde yüzlerini ilk kez gördüğüm insanlar geziyordu.
Kimseyle konuşmadan odama çıkmak istediğim için hızlı hızlı yürüdüğümden dikkatim dağılmış olmalı ki yanlışlıkla Erdal’a çarparak sendeledim.
“Yavaş olun Küçük Hanım.” Onun alaycı sesini duymak karamsar ruh halimi körükledi. Kaşlarım çatılarak ondan geri çekildiğimde hemen gitmeme izin vermeyecekmiş gibi üstüme yürüdü, sırtım duvara çarptı. “Yangından mal kaçırır gibi nereye koşuyorsun böyle.”
“Benimle uğraşma.” dedim çenemi dikleştirirken. Saygı ekleri de kullanmıyordu artık bana karşı.
“Yaptığın sorumsuzca davranışlar yüzünden herkesle uğraşan sensin aslında,” Başını eğip güldü. Ellerini siyah pantolonunun cebine soktu. Yine siyah bir gömlek giymişti ve yine onu bir mafya üyesine benzetmeme engel olamadım. “Bu cesaret nereden geliyor merak ediyorum doğrusu. Babanın adını kullanarak her haltı yiyebileceğini ve onun adını lekeleyebileceğini mi sanıyorsun sen?”
“Bundan sana ne. İstediğim skandala karışır istediğim gibi de babamın adını kullanırım sonuna kadar.” Onun bana baktığı gibi dik dik ona baktım. Neden bu kadar rahatsız edici biriydi? Filmlerdeki, kötü adamların daha da kötü işlerini yapan pislik karakterlere benziyordu. Gözlerinde anlayış ya da merhamet namına hiçbir şey yoktu.
“Keşke Barbaros Bey de senin gerçek yüzünü görse. Bencil ve memnuniyetsiz çocuğun tekisin sen.” Bu kez alaycı değil de dişlerini göstererek güldü. Nedense bu alaycı gülüşünden bile daha rahatsız ediciydi. “Bana bak seni küçük şeytan, bu ilk ve son uyarım. Bir daha Barbaros Bey’in adını lekeleyecek bir şey yaparsan-“
“Ne yaparsın?” diyen tehditkâr bir ses Erdal’ın lafını bıçak gibi kesti. “Hadi söyle, ne yaparsın?” Tarık, Azrail gibi üst kat merdivenlerinin başında dikilirken bakışları Erdal’ın üstündeydi.
Onu görmenin rahatlığıyla kalbimdeki kasılma anında gevşedi ve Erdal onu karşısında görmeyi beklemediğinden benden birkaç adım uzaklaştı. “Seni alakadar eden bir durum yok.” dedi Tarık’a. Allah aşkına bu cesaret nereden geliyordu ve Erdal Tarık ile bu şekilde konuşma hakkını nereden buluyordu?
Tarık önce Erdal’a kaskatı bir yüz ifadesiyle baktı, ardından yanakları yumuşarken dudakları ölümcül bir güzellikte iki yana kıvrıldı. Koyu kahverengi saçları dağınık değildi de özenle geriye yatırılmıştı ama yine de yanaklarına firar eden tutamlar vardı ve yeşil gözlerindeki yangını metrelerce öteden bile görebiliyordum.
“Beni alakadar etmiyor öyle mi?” deyip ağır ağır merdivenlerden inerken Erdal ona huzursuz bir yüz ifadesiyle baktı. Ben ise yalnızca gözlerimin içi gülerek. Tarık’ın yanında kendimi öylesine güvende hissediyordum ki kafama bir silah dayalı olsa ve Tarık korkmamamı söylese dudaklarım bile titremezdi. Çünkü beni kurtaracağını, o kurşunun önünden alıp gecenin sonunda uyurken benim için rüya kapısını açacağını bilirdim.
Tarık yanımıza geldiğinde ellerini kumaş pantolonunun cebine sokup Erdal’ın karşısında dimdik durdu. Bana bakmamasını umursamadım çünkü varlığını bana hissettirdiğini biliyordu. “Sen Lara’ya diklenecek cesareti nereden buluyorsun?” Yüzünde tek bir mimik bile oynamadı. Boyu Erdal’da uzun olduğundan bariz bir üstünlük kuruyordu.
“Evet,” dedim ben de usulca Tarık’ın yanına ilişip. Ellerimi Tarık gibi ceketimin cebine soktum ve çenemi dikleştirdim. Dirseğimin dirseğine değmesi bana güç verdi. “Sen Lara’ya diklenecek cesareti nereden buluyorsun?”
Hayalet ile olan tatsız konuşmamızdan sonra gerçekten birinin yanında koşulsuz güven hissedebilmek inanılmaz hafifleticiydi. Göz ucuyla Tarık’a baktığımda dudağının kenarında küçücük bir gülümseme peyda oldu ama o gülümsemeyi çabucak gizledi.
Erdal bakışları ikimiz üzerinde dolaştırırken gerilmişti. “Ben bu evde yalnızca babana hesap veririm. Unuttun mu?”
“Sen,” dedi Tarık Erdal’ın dediği şeyi umursamadan. Kelimeleri bir kurşunmuş da tek istediği o kurşunları Erdal’ın kafasına saplamakmış gibi ölümcül bir surat ifadesi vardı. “Tarık Solar’ın kız kardeşi Lara Solar’a diklenecek cesareti nereden buluyorsun?”
“SEN!” diye bağırdım bir anda heyecanla. “TARIK SOLAR’IN KIZ KARDEŞİ LARA SOLAR’A DİKLENECEK CESARETİ NEREDEN BULUYORSUN!?”
Kız kardeş kelimesini duyduğum anda zihnimde bir şeyler birbirine girmiş ve hislerim tepe taklak olmuştu. Dudaklarım coşkuyla aralanmış, Erdal’ın varlığı benim için tamamen silikleşmiş ve Tarık’ın varlığı ruhumu esir almıştı. Az önce ben hiçbir müdahalede bulunmadığım halde kız kardeşi olduğumu söylemişti.
Ve hislerimi fazla coşkulu dile getirmiş olmalıyım ki Erdal irkilerek geri çekilirken Tarık kahkaha atmamak için dudaklarını birbirine bastırdı.
“Senlik bir durum yok dedim Tarık. Kardeşinle benim aramdaki krizden sana ne.” Erdal’ın pişkin tavrı karşısında neredeyse çileden çıkacaktım. Oysaki Tarık hala çok sakindi.
“Sen,” dedi yeniden, ileri doğru bir adım Erdal’ın dibine kadar girdi ve dişlerini sıkarak konuştu. “Benim kız kardeşime, bir de ben yanındayken böyle davranabilme cesaretini nereden buluyorsun, Erdal? Hala benim çocuk olduğum yıllarda mıyız sanıyorsun?”
Gözlerimin önünde sisli bir perde dalgalandı ve zamanında Tarık Solar yüzünden defalarca gözyaşı döken küçük Lara Solar’ın yaşlı gözleri karşımda belirdi. Bakışlarım, gülüşüm, hüznüm, hepsi aynıydı aslında. Yıllar boyunca değişen tek şey bedenimin büyümüş olmasıydı lakin ruhum hep içinde o küçük kız çocuğunu yaşıyordu çünkü çocukluğum o kadar çok gözyaşı dolu geçmişti ki aslında hiç çocuk olmamıştım.
Doğmuştum, büyümüştüm, bu yaşıma gelmiştim ama hiç çocuk olmamıştım.
Şimdi ise birisi ruhumda ağlayan küçük kız çocuğunun gözyaşlarını silerek elinden tutuyor ve onu ayağa kaldırıyordu. Tarık, sen yere düşmüş bu kız çocuğunun gözlerine bakıyor ve ona yeniden çocuk olduğunu hissettiriyorsun. Ve abisi sen olacaksan bu kız çocuğu hiç büyümek istemiyor.
Ama senin çocuk olduğun yıllarda neler yaşandı ki sen bu adama dönüştün Tarık Solar?
“Sen-” diyerek bir kez daha Tarık’ı taklit edeceğim sırada o, omzunun üstünden bana keskin bir bakış attı ve, “Tamam Lara.” diye sertçe ikaz etti.
Evet Lara, biraz fazla kaptırdın kendini sanki.
“Karşıma geçmiş saçma saçma teatral şovlar sergileyip de beni mi sorguluyorsunuz? Bana bak Tarık,” Erdal, soğuk öfkesiyle ona sıkılan kurşunu bile avuç içiyle yakalayabilecek olan Tarık’a kafa tuttuğunda eyvah eyvah dedim içimden. Tarık’ın gözü döndüğünde neler yapabildiğine bizzat şahit olmuştum. “Ben. Sana. Hesap. Vermem.” dedi Erdal bastıra bastıra. Tiksindirici bir yüz ifadesiyle Tarık’a baktı. “Eğer kardeşin herkesin huzurunu kaçıran şeyler yapmaya devam ederse-“
“Orada duracaksın.” Tarık kaşla göz arasında beni bırakıp Erdal’ı yakasından tuttuğunda ve sırtını duvara çaptığında korkuyla geriledim. Evdeki çalışanlardan bazıları olanlara şahit olsa da hiçbiri müdahale etmeye cesaret edemeden gözden kayboldular. “Canına mı susadın? Sen kimsin ki benim ailemi tehdit ediyorsun?”
“Ben kim miyim?” Erdal yakasına yapışan elleri umursamadan güldü. “Ben bu ailenin liderinin sağ koluyum. Onun için senden bile daha önemli bir konumdayım.”
“Senin konumunu sikerim.” dedi Tarık dişlerinin arasından. “Öyle bir sikerim ki dünyada ayak basacak yerin kalmaz.”
“Hadi ya?” Erdal hala pişkin pişkin gülüyordu. “Nasıl yapacaksın onu?”
“Ne var biliyor musun Erdal?” Tarık’ın tutuşu gevşedi ama onu bırakmadı. Ben de o sırada bacaklarımdaki derman tükendiğinden yavaşça merdivenin ikinci basamağına çöktüm ve elimi kalbime bastırdım. “Bir hafta önce üç tane çocuk Sihirkent’te saldırıya uğradı ve bir tanesi talihsiz bir şekilde topuğundan vuruldu.”
Ne?
“Ne?”
“Yaa,” Tarık’ın yüzüne sahte bir keder ve acıma yerleşti. “Duyduğuma göre vurulan çocuğa sıkılan kurşun senin silahından çıkmış.”
“Ne diyorsun lan sen? Ben kimseyi vurmadım!”
“Yoo yoo,” dedi Tarık gülümseyerek. “Basbayağı vurmuşsun, çocukların üçü de senin yüzünü görmüşler. Çok yardımsever biri olduğumdan hasta ziyaretine gittim, zavallı çocuk topuğuna senin sıktığını söyledi. Ee topuğundan alınan kurşunla senin belindeki silahın kurşunu aynı. Olaydan birkaç dakika önce de sitenin kameralarına yakalanmışsın, yazık sana.”
“Oyun mu oynuyorsun benimle?” Nutkum tutulmuş bir halde Tarık’ın Erdal’ın aklını başından almasını izliyordum. Dile getirdiği kelimeler öyle inandırıcıydı ki o anlara şahit olan ben bile neredeyse kurşunu sıkanın Erdal olduğuna inanacaktım.
“Ne oyunu?” Bu kez alay edercesine gülen Tarık’tı. “Düpedüz tehdit ediyorum Erdal, bunu anlamayacak kadar aptal mısın? Şurada oturan kızın kılına zarar gelirse ruhsatsız bir silahla zavallı bir genci vurduğun için seni polise şikâyet etmek zorunda kalacağım. Sonrası çok vahim, babamın asistanının birini vurmaktan tutuklandığı haberlere çıkacaktır ve işe bak ki ünlü siyasetçi Barbaros Solar, gençlere kurşun sıkan bir asistanı çalıştırarak itibarını sarsmayacaktır. Sana demem o ki Erdal,” Tarık sol elinin tersiyle Erdal’ın yakasında toz varmış da onları silkermiş gibi bir hareket yaptı. “Aklın varsa kardeşim ve benim gönlümü hoş tutmaya çalış da babamın en güvendiği kolu kopmasın. Malum, kopanı yerine takamazsın.”
“Bu yaptığın adamlığa sığmıyor, Tarık.” Erdal’ın yüzüne yavaş yavaş yerleşen endişeye bakılırsa Tarık’ın tehditlerinin ne kadar ciddi olduğunu anlamıştı. “Kumpas kurmuş gibi suç yıkıyorsun üstüme.”
“Önceki suçlarına sayarsın. Şimdi,” Tarık Erdal’ı bırakırken bir adım geri çekildi. “Kaybol.”
Ortamın gerginliği elle tutulur seviyede yükselmişti ve Erdal ağır bir yenilgi altında bocalarken hırsla soluyordu. En sonunda Tarık karşısında üste çıkamayacağını anlamış olmalı ki hışımla yanından sıyrıldı ve gözden kayboldu.
Onun gidişinin ardından Tarık’ın ayak seslerini duyduğumda görüş açıma ayakkabıları girdi. Benim bakışlarımın yükselmesiyle eş zamanlı olarak Tarık’ın bedeni alçaldığında artık göz gözeydik. Dizlerini kırarak önümde eğilmiş, tek dizini destek almak ister gibi yere yaslarken diğer dizine de dirseğini yaslamıştı.
Bir süre yalnızca gözlerime baktı, çok dikkatliydi, neredeyse gözlerini kırpmıyordu bile. Fakat yüzünde huzura yakın bir ifade vardı ve gökyüzünden düşen birine göre de ruhu oldukça sağlam duruyordu. Dudakları aralandığında başını hafifçe eğdi ve gözlerini benden kaçırdı. “Nasıl yapılır tam olarak bilmediğimden biraz acemilik çekiyorum.” dedi sessizce.
Mahzun bir ifadeyi üzerinde taşıyan çehresini benden saklamak istemesini kalbim yadırgadı. “Neyin nasıl yapıldığını bilmiyorsun?” diye sordum. Bana göre onun yapamayacağı şey yoktu ki.
“Abilik.” dedi hiç düşünmeden. Başını nasıl eğdiyse öyle kaldırdı. Yeşil gözlerine uzun uzun bakmayı ve bir ormanda kayboluyormuş gibi hissetmeyi çok sevdiğimi fark ettim. “Hep bir aynaya bakar gibi kendime bakarak yaşadığımdan şimdi bir başkasına bakarak yaşamaya çalışmak tuhaf geliyor.” diye itiraf etti.
Bunu söylerken ki yüz ifadesi öyle tatlıydı ki sanki küçük bir çocuktu da önüne konulan oyuncağıyla nasıl oynayacağını, nasıl çalıştıracağını bilemediğinden hevesi kursağında kalmıştı.
“Ama başka insanları düşünürken de kendi yansımana bakmaya devam edebilirsin, Tarık.”
Öyle mi dercesine kaşlarını kaldırdı.
“Ben abim olacağın için değişmeni istemiyorum ki. Ben seni olduğun halinle kabullenmek istiyorum. Değişirsen Tarık olmazsın, Tarık olmazsa ben eksik kalırım.”
Hislerimizi sonuna kadar açtığımız o geceden sonra aramız fazlasıyla çekingen duygularla doluydu. Gerçi bu çekingenliği yaşayan çoğunlukla oydu. Ben bir şeyler yapmak için yanına yaklaştığımda ne yapacağını bilemezmiş gibi eli ayağına dolanıyor ve çoğu zaman kaçıp gidiyordu. O yüzden şimdiki yakınlığının kıymetini çok iyi biliyordum.
“Her zaman yanında olamayacağımı bildiğin halde böyle cümleler kurma.”
“Kurarım sana ne.” dedim inatla. “Aylar önce aramızın böyle düzeleceği ihtimali de yoktu ikimiz için.”
Benim sıkı sıkıya tutunduğum hayaller onun nazarında karanlık ve esrarengiz bir yol olmalıydı. “Biz hiçbir zaman birbirimizi anlayamadık biliyorsun.” Manidar bir şekilde gülümseyip kucağımda olan ellerimi okşadı. “Ben yine büyüktüm, çoğu şeye aklım eriyordu ama senin çocukluğunu kendi ellerimle telef etmişim gibi hissediyorum.”
“Şşh,” Söylediği şeyin ağırlığı çok büyüktü, onu susturmazsam benden önce kendisini çürüten bir gerçeği kalbinde yaşatırdı. “Telef etmek ne demek Tarık?” Onu azarlıyordum. “Bir hiç uğruna öldürmek demek. Allah aşkına benim çocukluğumu sen asla öldürmedin.” Benim çocukluğumu kimse öldürmedi diyemedim. “Hatırlasana o sonu gelmez kavgalarımızla aslında birbirine gıcık gibi davranıp da içten içi birbirini seven uyumsuz kardeşler gibi davranmıyor muyduk?”
“Hep çok yalnızdın.” diye diretti.
“Sen de öyleydin.” diye direttim.
“Sürekli ağlıyordun da. Bir kere de yanına gelip neden ağlıyorsun Lara diye sormadım. Saçma sapan bir kin büyüttüm içimde, kaybettiklerimin sana olan kardeşliğimin önüne geçmesine izin verdim ve seni kafamda affedilmez bir yere koydum. Senin gözünde de kendimi aynı yere koydum ve bizim için kaçınılmaz bir yargıya vardım.”
“Kendimizi birbirimizden nefret ettiğimize inandırdık.”
“Artık senden nefret etmiyorum.” diye itiraf ettiğinde sesinde gerçek bir mahcubiyet vardı ve bu mahcubiyet önümde bir ayna gibi yükselerek şu yansımayı gözlerimin önüne serdi; bir zamanlar benden nefret etmişti. Gerçekten de etmiş olmalıydı. Benim ona yaptığım şey tüm hayatı boyunca aklına geldiğinde onu üzecekti.
Ne tuhaftı, ben artık onun bana ettiği ihaneti hatırlamıyordum bile.
“Ben de senden nefret etmiyorum.” dedim gülümseyerek. O da güldü. “Bunu fazlasıyla belli ediyorsun zaten.”
“Keşke sen de belli etsen.” Sahte bir şekilde kaşlarımı çattım. “Sana her yakın olmak istediğimde ruh emiciymişim gibi kaçmasan mesela benden.”
Elimden tutup kendiyle birlikte beni de ayağa kaldırdı. “Sen de ruh emici gibi peşimde biraz fazla dolanıyor olabilir misin?” derken şok içinde baktım ona.
“Hiç de bile.” diye sesimi yükseltirken merdivenlerden çıkan Tarık’ın hemen bir basamak gerisindeydim ve dediği gibi sanırım ona ruh emici gibi yapışmıştım.
“İşlerim var, yürü odana.” derken merdivenlerden çıkmıştık ve beni belimden tutup odama doğru ittirdi. “Akşam yemeğinde evde olacak mısın?” diye seslendim arkasından.
“Akşam yemeğine gelecek kimsenin suratını görmek istemiyorum.” diyen homurtusu kulaklarıma doldu. “Hele seninle magazine düşen o serseriyi görmeyi hiç…”
“Ama Tarık-“
Tarık eliyle beni rahat bırak diyen bir işaret yaparken gözden kayboldu. Bu biraz kırıcıydı sanki.
Onun gidişinin ardından yorgun adımlarla odama girdim. Yaptığım ilk şey sıcak bir duş alıp kendime gelmek oldu. Çıktığımda Mihri’den bir mesaj geldiğini gördüm. Rahat bir eşofman takımı giydikten sonra baş ucu çekmecemde duran stok çikolatalarımdan birini alıp yatağa bağdaş kurarak oturdum.
Mihri: Sürpriz akşam yemeği davetinize gelmesem bana darılır mısın?
Çikolatamdan koca bir ısırık aldım. Yine ailesi meşgulken kendince bir şeyler planlayan kurnaz zihnini çalıştırmış olmalıydı arkadaşım.
Lara: Ee Kayra’yı öğrendiler zaten. Hala mı buluşmak için gizli planlar yapıyorsunuz?
Mihri: Öğrendikten sonra daha travmatik davranıyorlar.
Mihri: Babamın hukuk okuyan sevgilim olmasıyla ilgili büyük sorunları var.
Mihri: NEDEN!!!
Mihri her ne kadar bunu önemsiz bir detay olarak görse de Erdem abi kendince haklıydı. Sonuçta o da avukattı. Ve hayatı boyunca birçok yasadışı olaya şahit olmuştu muhtemelen. Bu olaylarda verdiği kararlar onun nasıl bir insan olduğunu belirlemişti. Keşke babamın avukatı o olmasaydı. Erdem abinin kötü biri olduğunu düşünmüyordum ama bu kadar suça batmış babamın yaptıklarına da kör olmamalıydı. Mutlaka bir şeylere maruz kalmış olmalıydı.
Bu yüzden hayatı hukukla bütün olan birini nelerin beklediğini en iyi o biliyordu. Mihri’nin hiçbir zaman bunun bir parçası olmasını istememesini anlıyordum.
Lara: Baban sadece senin için endişeleniyor.
Gözlerimi kıstım ve kalan son çikolatayı da yerken yazmaya devam ettim.
Lara: Babalar kısa bir süreliğine kapatılsın.
Mihri: EVET EVET! ÖZELLİKLE BENİM SEVGİLİMLE BULUŞACAĞIM GECELERDE!
Lara: Sizinkiler eve dönerken haber veririm sana. Merak etme.
Ekranımda Mihri’nin ismiyle çağrı düştüğünde hemen cevaplayıp kulağıma götürdüm. “Laracım sen aklını azcık yemiş olabilir misin?” diye çemkirmeye başladı. “Evlerimizin arası gidiş geliş otuz saniye. Sen çıkıyorlar diye haber verdikten sonra ben nasıl onlardan önce eve yetişeyim?”
“Sus be sana da yaranılmıyor.” diye homurdandım ben de. “Sen de Kayra’yı sizin eve çağır. Sizinkiler gelene kadar arka bahçeden yakalanmadan yollarsın.”
“Ha?” Bu düşünce yeni aklına gelmiş gibi duraksadı. “Akşam Mir Bey gelecek mi peki size?”
Bunun konumuzla ne alakası olduğunu anlayamayarak onayladım. “O varken senin aklına geleceğim de anne babamı takip edip bana haber vereceksin de o hoo. Yüzde yüz riskli bir plan.”
“Ne alakası var şimdi ya!” Boş çikolata paketini komodinin üstüne fırlattım. “O yanımdayken aklımı mı kaybediyorum sanki de sana haber vermeyi unutacağım!? Saçma saçma şeyler.”
“Sensin saçma saçma şeyler.” Mihri de aynı şekilde bana yükselirken onun haklı olma ihtimali yüzünden kendime kızıyordum. “Bana bak sakın adamı odana falan alma, kırarım o kafanı. Mir Beyler hala güven testini geçemediler.”
Bilmez miyim Mihri? Güven testinin yakınına bile yaklaşamadı. Güzel şeyler vaat eder gibi oldu ama sonra beni bir başıma ağladığım gecelerle baş başa bıraktı. Ama… ama yanımda da oldu. Elimi tuttu ve güvensizliğiyle birlikte gelecek hayali de getirdi. O günlerin gelmeyeceği ihtimali de oradaydı.
“Sen iflah olmazsın!” diye bağırdı Mihri ve telefonu bir anlığına kulağımdan uzaklaştırmak zorunda kaldım. “Akşam saat başı görüntülü arayıp kontrol edeceğim seni. Duydun mu?”
Ağzımın içinden mırıldandım. “Tamam.”
“Bana bak, Laracım. Zaten adınız çıkmış, bir de herkes oradayken adamı odana alıp basılma riskine girme. Vallahi Barbaros Solar’ı kızdırmaya gelmez basıverir nikahı götünüze görürsünüz.”
“Ya sen niye saçma sapan şeyler söylüyorsun, Mihri! Hem babam damat olarak istemiyor onu, yeterli görmüyor!”
“Ha yeterli görse tamamsın yani?”
“Ben sicil kaydı temiz bir devlet memuruyla evleneceğim tamam mı?” diye patladım en sonunda. “Devlet memurlarının suça bulaşma ihtimali yok bence. En azından hayatını temiz tutmayı tercih eden biri olur. Yeterince bela gördüm şu yaşımda. Rahatladın mı şimdi?”
Mihri gülmeye başladı. Epey uzun bir süre güldü hatta. Ben de somurtarak onun sakinleşmesini bekledim. En sonunda boğazını temizledi. “Sana tercihlerinle hayatta başarılar.” dedi. Hala dalga geçiyordu benimle.
“Sana da Mihricim,” dedim gülerek. “Akşam Erdal abicimle konuşurken senin adını anmayı da ihmal etmem.”
“Seni Tarık’a şikayet edeyim de gör!”
Ağzımdan koca bir, “Hah!” çıktı. “Ben de seni söylerim. Senin de abin sayılır. Bana yaptığının aynını sana da yapar. Hem de küçükken ona yaptıklarımızdan sonra.”
“Kızım seninle baş edilmiyor ya,” Mihri bu kez dalga geçmeden sahiden eğleniyordu ve neşesi bana da bulaşmıştı. İkimiz de hiçbir koşulda birbirimizi ele vermeyeceğimizi elbette biliyorduk. Bir süre daha konuşmaya devam ettik ve sohbetimizin konusu gittikçe ciddileşti. En zonunda hayatın ne kadar zor olduğunu doğrulayan birkaç söz ve kendine dikkat et, yakalama öğütleriyle telefonu kapattık.
Akşama kadar odada takılıp kimseye görünmemeye niyetliydim. Zaman öldürmek için bir süre kıyafet dolabımla oyalandım, dağılmış elbiselerimi yeniden rengine göre sıraladım. Topuklu ayakkabılarımı da aynı şekilde. Bir ara kitaplığımı gözden geçirdim ve dağınık rafları düzenleme kararı aldım.
Düşüncelerimi tırmalayan o şeyi yapacağımdan değildi ama öylesine düzenlemiştim işte. “Hayır,” diye mırıldandım. “Çık aklımdan Mir.”
Ama çıkmadı. Akşam olup da evimiz insanlarla dolana kadar hep aklımdaydı. Neyi nasıl yapacağımızı bilememenin gerginliği bir yana, Dantes ve babamla aynı ortamda bulunmanın gerginliği bitiriyordu beni. O yüzden yemek saatinde bilerek aşağı inmedim. Odamda oturup dakikaları saydım. Ne zaman ki insanlar dağıldılar, havuz başına kokteyl içmeye ya da kıyıda köşede kendi hallerinde takılmaya başladılar o zaman çıktım odamdan.
Üzerimde her zaman giydiğim günlük ama şık elbiselerden biri vardı. Bugün mütevazı ve dikkat çekmeyen biri olmak istediğim için elbisemi siyah tercih etmiştim. Aşağıya indiğimde anımsadığım birkaç insanın arasından geçtim. Bazıları bana gülümseyerek baş selamı verecek kadar kibardı.
Evde hafif bir caz müzik yankısı vardı, sanırım babam sevdiği plaklardan birini çalıştırmıştı. Bu yaştaki insanların caz seviyor olması bana pek inandırıcı gelmiyordu. Güzel bir Livaneli türküsü her şeyi daha huzurlu bir hale getirebilirdi. Geceleri gökyüzünden canım, güneş topla benim için sözleri kalbime süzüldü. Annemin ellerini omuzlarımda hissettim, dudaklarını saçlarımda. Senin için güneşi her zaman kucaklarım.
“Seçimler ilkbaharda Barbaros,” Yemek salonunun girişine geldiğimde konuşmalar kulağıma çalındı. Etrafına bakındım, ara ara görünüp kaybolan çalışanlar haricinde kimse yokken usulca duvarın arkasına yaslandım ve daha fazlasını bekledim. “İnsanlar arkandan fazla öfkeli ve fevri olduğunu konuşurken bu kadar saldırgan davranma.”
Duyduğum ses Atilla Karaman’a aitti. Babam ile aralarında istedikleri gibi bir yakınlık kurulmuş muydu bilemiyordum ama o adam babam için sadece Dantes’in sunduğu bir yemdi. Bunu biliyordum. “Eline mikrofon alan herkes uzman olmuş,” diyen babamın sesi aşağılayıcı çıkıyordu. “Sokaktan üç beş kişiden alınan anketlere göre hareket etmem ben.”
“Yine de bunu göz ardı etmemelisiniz.” Dantes’in sesini duymak tenimin karıncalanmasına neden oldu. Uysal görünüyordu ama altında yatan gizli soğukluk buradaydı. “Sizin o küçümsediğiniz sokaktaki insanlara daha iyi bir hayat sunmak için bu yolda olduğunuzu kanıtlamanız gerekiyor. Bencil siyasetçilerin sonunu getiren de yine o küçümsediğiniz insanlar.”
Kısa bir duraksama ve sessizliğin içinde büyüyen hoşnutsuzluğu hissettim. “Yoksa bu yolda bu amaç için yürümüyor musunuz, Barbaros Bey?”
“Sözlerine dikkat et genç adam.” dedi babam sertçe Dantes’e. “Siyaset sadece insanla ilgili değildir. Toprakla ilgilidir, parayla ilgilidir. Gücün ve çatışmanın içinde olduğu bir savaş meydanıdır. Sadece insanı düşünerek ülke nasıl yönetilsin?”
“Oysa insanların oy verirken istediği savaş değildir.” Dantes’in bu konuda dürüst olduğunu görmesem de hissettim. Savaşmanın ne demek olduğunu bilmesine ve kendi içinde bir savaşın içinde olmasına rağmen bu bir kaos açlığı değildi. “İnsanlar sadece huzur ve güven ister. Modern çağın rutinleri son derece basit. İşe git, gel, ailenle vakit geçir, vaktin varsa tatile çık, gez ve mutlu ol. Eskisi gibi eline kılıç alıp savaşa giden insanlar yok yeni düzende. Bir siyasetçi ülkesi için bunu bile sağlayamıyorsa o zaman o koltuğu hak etmiyordur.”
“Kaos olmadan yaşam mümkün değil.” dedi babam. “Ülkenin belli bir kesimi senin dediğin gibi yaşasa da bir kısmı daima kaosun kurbanı olacak.”
“Sadece belli kesimdeki insanlar buna müsaade ettiği için.” diye diretti Dantes. “Güç insana her şeyi yaptırır,” Kısa bir sessizlik oldu. “Sen bu konuda ne düşünüyorsun, Tarık?” Dantes’in o an Tarık ile göz göze olduğunu tahmin etmek zor değildi. “Tahtını kaybetmekten korkan Satürn’ün kendi çocuklarını yediği Goya’nın eserini sen de bilirsin. Güç isteğinin insana yaptıramayacağı şey yoktur zannımca. Tarih hep bunu yazmıştır.”
Tarık’ın o an ne hissettiğini merak ettiğimden risk aldım ve başımı hafifçe içeri uzatarak onları görmeye çalıştım. Babam masanın başında otururken diğer ucunda Jülide vardı ama tabletiyle olan Jülide konuşmalarla ilgilenmiyormuş gibi davranıyordu. Babamın bir yanında Tarık, diğer yanında Atilla Bey vardı. Dantes de Tarık’ın hemen yanındaydı ve şimdi ikisi gözlerini dikmiş birbirine bakarken Dantes’in meydan okumasını görebiliyordum.
Goya örneğini verdiğine göre o da babam hakkında yazdığım yazıyı okumuştu çünkü o eserden yazımda bahsetmiştim. “Satürn’ün son çocuğunu annesi alıp kaçmış ve Satürn de çocuğunu yediğini zannederken taş yemişti.” dedi Tarık tekdüze bir sesle ve Jülide’nin gülmemek için dudaklarını birbirine bastırdığını gördüm. Babam taş kesilmişti. “Bir resim bazen sadece bir resimdir.”
Atilla Bey’in gür kahkahası salonda yankılandığında ona katılan kimse olmadı ama adam belli ki ortamın gerginliğini yumuşatmaya çalışıyordu. “Şimdiki gençler çok farklı şekillerde sohbet ediyorlar yahu. Bizden farklı bir dil konuşur oldular.”
“Değil mi Atilla Bey,” Jülide beklenmedik bir anda sohbete dahil olduğunda gerilim biraz olsun azalırken Tarık yüzünde alaycı bir gülüşle önüne döndü. Babamın ona dik dik baktığını umursamamıştı bile.
Ama bir resim bazen sadece bir resimdir sözüne inanmıyordum. Çünkü Tarık, resimlere çoğu insandan daha fazla değer veren biriydi, anıların sayfalarda kalmasının onun için çok daha derin anlamları vardı.
Boğazımı temizleyerek yavaş adımlarla salona giriş yaptığımda beni ilk gören babam oldu ve daha yolun yarısındayken, “Gel Lara gel,” dedi alışkın olduğum bir tonlamayla. Eyvah. Yine ipin ucunda asılı duranın ve ipi kesilecek olanın ben olduğumu hissetim. Yüzüme sahte bir gülümseme yerleştirmeye çalıştım.
“Bir de derdi hiç bitmeyen kızlarımız var işte, Atilla.” diye söylendi. Tarık sertçe boğazını temizlerken babam onu duymazdan geldi. Bense Jülide’nin olduğu tarafa doğru yürüdüm onları daha net görebilmek için. Hoş geldiniz dercesine Atilla Bey’e baş selamı verdiğimde bana göz kırptı.
“Yine farkında olmadan seni kızdıracak bir şey mi yaptım babacım?” diye sorduğumda babam kendine yeni bir içki dolduruyordu.
Elimin tersiyle Jülide’nin koluna dokundum ne oldu der gibi. Kendi başının çaresine bak dercesine gülüp geçti Jülide. İçimi çektim. Belki de yemek masasına ilk ben oturmalı ve böylece hiçbir şeyi kaçırmamalıydım. Geç kaldın, Lara. Senin odanda gösterdiğin pasif isyan kimsenin umurunda değil bak.
Babam tek seferde bardaktaki içkisini yarıya indirmesinin ardından, “Bana Çağlar’ın sana üniversiteye hazırlık için bir kurs ayarladığından bahsetmemiştin.” dediğinde gözlerim şaşkınlıkla açıldı.
Dantes hızla benimle göz teması kurarken dudaklarındaki küçük hareketliliği yakaladım. Onu bozmamam ve her şeyden haberim varmış gibi davranmam gerekiyordu.
Sanırım onu eve davet ettirebilmek için babamla konuşması gerektiğini söylediğim, yani uydurduğum yalanın bahanesi buydu. Zararlı bir şey görmedim. “Evet, bu konuda bana destek çıkıyor.” dedim gülümseyerek.
“Sanki baban varken başkasının desteğine ihtiyacın varmış gibi.”
“Yapma Barbaros, gençlerin çok üstüne gidiyorsun. Biz üniversite kapısından geçeli çok oldu, bırak gençler kendi aralarında kafalarına yatanı yapsınlar. Böyle böyle doğru yolu bulacaklar.” Atilla Bey yine kahramanlık yaparak araya girdiğinde ona hiç olmadığı kadar içim ısınmıştı.
“Peki,” dedi babam, başını salladı. Yine de her saniye daha çok geriliyordum. “Diğer konuda da kararını kesin olarak verdin mi? Bu sorumluluğu alabileceğine inanıyor musun?”
Diğer kokunun ne olduğu hakkında hiçbir fikrim olmadığından yine Dantes’e baktım. Bana güven ve onayla diyen bir yüz ifadesi vardı. Ve sanki bir yandan da eğleniyordu fazlasıyla. Tarık’a bakmak istedim fakat onun tek yaptığı gözlerini boşluğa dikmek ve sanki kendini bizden uzaklaştırmaktı. Orada ona baktığımı bildiği halde gözlerini masadan kaldırmazken çağrıma yanıt vermedi.
Ben de son bir umut Jülide’ye döndüm. Ne yapayım sence dercesine başımı salladım.
Jülide omuz silkti. Sanki pek de önemli bir konu değil gibiydi. Uzatıp da gerginliği artırmanın manası yoktu. O yüzden onaylamakta bir sakınca görmedim.
“Evet babacım kesinlikle.” dedim. Fakat neye onay verdiğim hakkında hiçbir fikrim yoktu.
Dantes’in omuzları gevşerken derin bir nefes aldı. O ana kadar yumruklarının sıkılı ve gergin olduğunu fark etmemiştim bile.
“Genç olunca karar vermek bu kadar kolay oluyor herhalde.” dedi babam tatsızca gülerek. Elindeki bardağı sertçe masaya bıraktığında irkildim ve Jülide’nin kolunu tuttum. “Yine de kızım yirmi yaşında artık, ona karşı çıkacak değilim. Bir süre deneyelim, eğer tatsız şeyler olursa kızımı geri alacağımdan bir an bile şüphen olmasın evlat.”
Ne!
“Ne?” Şaşkınlığım dudaklarımdan sert bir nefes olarak çıkarken Jülide sessiz ol dercesine kolunda duran elimi tuttuğunda sıcaklığı soğuk tenimi sardı ama faydasızdı.
Babam beni Dantes’e mi vermişti?
“Nasıl… onlar ne demek…” Fısıltı gibi çıkan yarım kelimelerimin önünü Jülide kesti. “Ortalığı karıştırma,” diye fısıldadı. “Çıkın yukarı anlatsın sana.” Dantes’e baktı ve yukarıyı işaret etti.
Burada neler oluyordu böyle? Sadece bir akşam yemeğine katılmamıştım ve herkes her şeyi bilip nasıl bu kadar net anlaşır hale gelmişti?
Gecenin hırsızı olan gözler güven bana ve yanımda ol dercesine baktı bana. O gözlerde hiç kuşku ya da korku yoktu. Aksine her zamanki güvenini ve cesaretini görebiliyordum orada. Yolun sonunu görmeden yola çıkmanın çılgınlığını ve uçurumdan düşmekten korkmadan diğer uçuruma atlayabilme halini.
“Baba sakıncası yoksa Mir Bey’e kitaplığımı göstermek istiyorum.” dedim Dantes ile göz gözeyken. “Merak ettiğini söylüyordu.”
Gidin dercesine bir işaret yaptı babam. Kapı önünde bekleyen bir çalışana bahçeye çıkacaklarını ve servise orada devam etmelerini söyledi. Dantes ayağa kalkarken ben de kapıya doğru yöneldim. Bütün bunlar olup biterken Tarık bir kere bile bana bakmamıştı.
Dantes sessiz adımlarla arkamdan gelmeye devam ediyordu. Salondan çıktık, merdivenleri tırmanmaya başladığımızda yeterince uzaklaştığımızı düşünerek hızla arkamı döndüm. “Sen delirdin mi?” dedim tıslarcasına. Geri geri merdivenleri tırmanmaya devam ediyordum. “Az önce babam beni sana mı verdi!? Tatsızlık olursa geri alırım diyor bir de! Hediyelik eşya mıyım da ben alıp veriyorsunuz? Mir gülüyorsun bir de komikmiş gibi-“
“Sakin olur musun biraz.” Ayağım bir an basamağa takıldığında Dantes beni kolumdan yakaladı ve son basamağı da aşmama yardımcı olup bıraktı. “Kimsenin seni alıp verdiği yok.”
“Bak hala-“
“Lara.” Dantes artık dibimdeydi ve işaret parmağını dudaklarımın üzerine bastırdığında teniyle birlikte kokusu da bana geldi. Uzun boyuyla bu şekilde ne zaman yakınıma gelse dengemin bozulmaya yüz tutması hiç hoşuma gitmiyordu. “Babanla bu akşam önemli bir konuşma yapmam gerektiğini söyledin, ben de kendimce önemli bir konu buldum. Bu evde yaşamandan rahatsız olduğumu ve senin için endişelendiğimi biliyorsun.” Konunun nereye varacağını bilemeyerek kaşlarımı çattım.
“Senin için kurs ayarladığımı ve sekreterimin de senin için kursun yakınında bir stüdyo daire tuttuğunu söyledim. Sorun olmasın diye sahiden de adını kursa kaydettirdim ve sahte bir kira sözleşmesi hazırladık. Böylece biz bütün bunlarla uğraşırken her seferinde eve dönüp babanla mücadele etmek zorunda kalmayacaksın. Eğer babanla yaşamaya devam etmek istiyorsan bu her şey açığa çıktıktan sonra tüm gerçekleri bilirken olmalı.”
Bütün bu olup bitenleri kavrayabilmek yorucuydu. Dantes’in parmağını avucuma aldım ve dudaklarımdan çektim. Bakışları yüzümde gezinirken hala çok yakındık. “İyi de benim tüm düzenim burada. Ayrıca sahte kira sözleşmesi dedin, tam olarak nerede yaşamaktan bahsediyorsun sen.”
“Gel, bunu sonra konuşalım.” Eli bir mengene gibi elimi kavrayarak beni kendine çekti ve yalnızca saniyeler sonra dört duvar arasında, babamın odasında onunla yalnızdık. Zihnim bir aydınlanışla birlikte tetiklenirken elimi elinden çektim, benden birkaç adım uzaklaşarak etrafını gözlemleyen adama bakarken tetikteydim.
“Sen babamın odasının nerede olduğunu nasıl biliyorsun?” Cevabı duymak istemediğimi fark etmek, içimde ayaklanmak için hazır bekleyen bazı duygularım yüzündendi. Dantes bu eve daha önce girse de üst kata hiç çıkmamış ve buraya yolu hiç düşmemişti.
Omuzunun üzerinden bana kısa bir bakış attığında gecenin hırsızı gözlerindeki gerçeklik benim için bir yalanın yansıması olabilir korkusundan zaten inanmayacaktım dediklerine. O da bunun farkındaydı.
“Boş ver, Lara.” dedi içini çekerken. “Bazı şeyleri öğrenmek seni bundan daha mutlu yapmayacak.”
Elbette öyleydi, bunu bana defalarca kanıtlamıştı. Odanın ortasında gergince gezindim. “Ya Erdal çıkıp gelirse?”
“O çoktan Fırat’ın yanına gitti. Sen benim için kapıyı kontrol et yeterli. Çok kısa sürecek.” Odayı incelemeye son verip babamın koltuğuna ilerledi. Nefeslerim hızlandı. Babamın koltuğu büyük ve konforluydu. Dantes yüzünde tatsız bir ifadeyle o koltuğa oturduğunda acaba ne hissediyordu.
Masanın üzerinde kapalı halde duran bilgisayarı açtı ama ekranda şifre olduğunu biliyordum. Laptopa iç cebinden çıkardığı bir belleği takmasıyla eş zamanlı olarak kulağına da minik bir kulaklık taktığını fark ettim. Ben de kulağımı kapıya yaslamış ve dışarıdan ayak sesi geliyor mu diye kontrol halindeydim.
“Sendeyim Ateş,” Sesi bir fısıltı gibiydi. “Şifreyi nasıl kıracağımı anlat.” Kısacık bir an gözleri bana değdi ve dudakları aralandı. Bir şey söyleyecek oldu, söylese de şu an bir anlam ifade edebilecek bir zaman değildi. Monte Cristo olarak babamın koltuğunda otururken zaten söyledikleri pek işime gelmezdi.
Ben bunun olmasına sahiden izin verdiğim için çok gergindim.
Nasıl olacaktı bundan sonrası? Ateş’in sözleri ve Dantes’in intikam hırsı ruhumu terk etmiyordu. Dantes’in o koltuğa oturmasına izin vermek demek, babamın gücüne ilk baltayı vurmak demekti. Ama bunu Kenan’ı bulmak için yapacaktık. Ve eğer bulduğumuzda gerçekten de katili tutan kişinin babam olduğunu öğrenirsem…
Olmaz, olamazdı böyle bir şey. Katili tutan nasıl babam olsundu? Ben biliyordum o gece yaşadıklarımı, atamadığım çığlıkların nasıl içimde kaldığını ve acımasız ellerin saçlarıma dolandığını. Bazen hala ayaklarıma baktığımda bileklerime dolanan o korkunç elleri görürdüm, kafamı kaldırıp etrafıma baktığımda akıl hastanesinin duvarları var sanırdım hala dört bir yanımda.
O yapmadı değil mi anne? Bir baba, bu kadar acımasız olamazdı. Ben bu gerçekle yüzleşemez ve yaşayamazdım. Belki de korkumdan bilerek hep kör kalmayı seçmiştim ama karşımdaki adam bir babaydı. Ben de kızıydım. Babacım, kızınım ben senim. Bunu bile bile bana kıyamazdı.
Ben, bu gerçeği öğrenmek istemiyordum.
Babamın annemi öldürmesi için bir katil tuttuğunu öğrenmek istemiyordum.
Ama bu katilin bulunmasını istediğim gerçeğini içimden söküp atmama yetmiyordu. Sanırım bu yüzden sessizce Dantes’i izledim. Keskin yüz hatlarına bilgisayardan ışıklar yansıyordu ve bu onu bir hayalet gibi gösteriyordu. Hayalet… Lanet olsun, ben Hayalet’in bugün yeniden karşıma çıktığını Dantes’e söylemeyi unutmuştum.
“Daha olaysız bir günde çıkamadın çünkü karşıma.” diye söylendim kendi kendime.
“Bir şey mi?” dedin diyen Dantes kafasını bilgisayardan kaldırmamıştı.
“Kendi kendime konuşuyorum, sen bak işine.”
“İşim bittiğinde bu agresif tavrının sebebini konuşacağız seninle.” Yaptıklarının farkında olmaması beni şoke etti.
“Sana demedim, Ateş. Baba ne senin agresifliğinden.” Sertçe içini çektiğinde kafasına bir şeyler fırlatmak istiyorum. “Hadi Ateş, konuşmada bitir artık. Kapı nöbetçisi çok huysuz, her an kapıyı açıp odada hırsız var diye bas bas bağırabilir.”
“Sahiden bağırmama şu kadar kaldı. Hadi artık.”
Dakikalar gerginlik içinde geçti. Dantes bir yandan tıkır tıkır ekranda bir şeyler yaparken ara ara bana bakıyordu. Hakkını yememem lazımdı, sürekli söylenip dikkatini dağıtmama rağmen kontrolünü hiç kaybetmemişti. “Beni bunu yaptığıma pişman etmeyeceksiniz değil mi?” diye sordum en sonunda.
“Bu babana bağlı.” dedi ifadesizce. “Kalanı kendin halledebilir misin?” diye sordu peşinden Ateş’e.
Ateş onu onaylamış olmalıydı. Dantes derin bir nefes verirken laptopa taktığı belleği aldı ve hiçbir şey olmamış gibi kapatıp ayağa kalktı. Babamın koltuğunu bulduğu hale geri getirerek masadan uzaklaştı. Bense derin bir rahatlamayla sırtımı kapıya yasladım.
Ben hemen odadan çıkarız sanıyordum ama Dantes bir süre daha odayı inceledi. Raflarda duran kitaplara ve ansiklopedilere baktı. Yüzündeki ifadeye bakılırsa babamın bunları okumadığından emindi. Masada duran birkaç bibloyu inceledi ve yerine geri koydu. Babamın puro için kullandığı giyotiniyle oynadı.
“Özellikle aradığın bir şey mi var?” diye sordum.
“Seninle samimi bir fotoğraf belki?” Giyotini bırakıp ellerini ceplerine sokarak bana doğru ilerledi. “Çalışma masasında.”
“Çok demode ve eski kafalısın, Mir.” Gözlerimi devirdim. “Benim odamda da yok babamla fotoğrafımız, ne olmuş? Bu onu sevmediğim anlamına mı gelir sanıyorsun?” Tarık’ın aşağıda söylediklerini hatırladım. “Bir resim bazen sadece bir resimdir.”
“Bir resim bazen sadece bir resim değildir, Yalan Yıldızım.” Çenemin ucuna küçük bir dokunuş bıraktı. “Sana yüzlerce sayfalık bir kitaba denk hikayesi olan resimler gösterebilirim.”
Resimlerle ilgili düşüncesine katılıyordum aslında ama beni bu kadar derinden üzen şeyleri eliyle koymuş bulurken ona hak vermek içimden gelmiyordu. Cevap vermek yerine somurtarak omuz silktiğimde güldü. Benim yerime kapıyı açtı ve koridorda kimse olmadığına emin olduktan sonra dışarı çıktık. İşte her şeyi değiştiren koca bir adımı böylece atmış olmuştuk.
Merdivenlere yöneleceğim sırada elimi tuttu. “Bana kitaplarını göstermeyecek miydin?” diye sordu.
Kalbim tekledi. “Hayır, o yalnızca bahaneydi.”
“Ama görmek istiyorum.” Yine beni şaşırtarak ben göstermeden odama ilerlemeye başladığında kesinlikle bunun sorgulanması gerekiyordu.
“Sen daha önce evin bu katına geldin mi?”
“Hayır.”
“Yalan söylüyorsun.”
“Hayır, Lara. Bu kata ilk kez seninle çıkıyorum inan bana bu yalan değil. Ama evet, evin her yerini biliyorum. Dersime çalışmak zorundaydım.”
“Belki de ben uyurken Edward Cullen’a dönüşüyorsun.” diye mırıldandığımda bu onu güldürdü. Odamın kapısını benim için açtı, eliyle girmemi isteyen bir hareket yaptı. Ben önünden yürürken bir asilzadeymişim gibi selamladığında bu kez kendimi tutamadım ve güldüm. Sonrasındaysa arkamızdan kapıyı kapatmıştı.
Onun varlığını odamın ortasında görmek tuhaftı. Sanki odama fazla büyük gelmişti. Benim küçük dünyamı işgal etmişti. Aramızda garip ve heyecan verici bir sessizlik olduğunu hissettim. “Çok tatlı bir genç kız odası.” Konuşurken bir yandan da siyah ceketini çıkardı ve yatağımın üzerine bırakıp etrafı incelemeye devam etti.
“İtiraf edeyim, bu kadar dağınık olmanı beklemiyordum.”
“Dağınık mı?” Daha bugün onu odama davet edebilirim diye köşe bucak toplamıştım. “O kitaplar boş raf olmadığı için yerde duruyor, ayakkabılarım da dolabıma sığmıyor. Ayrıca defterlerimi de saklayacak yeterli yerim yok. Keyfimden mi oraya buraya eşya saçıyorum. Hayret bir şey. Duvarlarda asılı olan şeyler de koleksiyoncu ruhumun bir yansıması.”
Ani savunmam onu gülümsetti. Sonra yavaş adımlarla devasa kitaplığımın önünde gitti ve incelemeye başladı. Lütfen biraz kitaplar hakkında konuşalım.
Gerçek bir kitap kurdu olarak iki adım arkasında hazır bekliyordum. Ellerimi heyecandan arkamda birleştirmiştim ve sürekli ayak parmaklarımım ucunda yükselip alçalıyordum. Gömleğinin kollarını geri katlarken gözlerimi güç bela teninden çekip kitaplara çevirmiştim.
“O, Gurur ve Önyargı’nın bulabildiğim en eski baskısı. 1991.” dedim. “İlk okuduğum klasik olduğu için yeri bende ayrı. O yüzden bulabildiğim her farklı baskısını alıyorum.” Sonlara doğru sesim kısıldı. Dantes ise diğer Gurur ve Önyargı kapaklarına göz atıyordu sessizce. “O cep boy versiyonunu sürekli çantamda taşımak için almıştım, o yüzden çok yıprandı. Yine de en çok yaşanmışlık onda vardır benim için.”
“Sanki biraz takıntılısın.” derken yan yana dizili on beşten fazla Gurur ve Önyargı kitabı olduğu gerçeği onu sarsmış gibiydi.
“Bu konuda seninle yarışamam.” dedim imalı bir tonla.
Dikkatle bana baktı. “Benim takıntılarımı alıp bir rafta yan yana koyamazsın. Zihnimin içindedir hepsi.” dedi sakince.
Zihninin içindekilerin tamamını öğrenmeye hiçbir zaman hazır hissedemeyeceğimi bilerek içimi çektim. “İklimler.” dedim eline yeni aldığı kitabı görünce. “Birinin seni takıntılı bir şekilde sevmesinin ve bir başka zamanda senin birini takıntılı bir şekilde sevmenin seni nasıl bir insana dönüştürdüğünü anlatıyor. Aşkın her farklı halinde farklı birine dönüşmeyi.”
Yaptığım açıklama duraksamasına ve yavaşça kitabı geri bırakmasına neden oldu. Belki de aşka inanmıyordu. “Peki âşık olsaydın ya da biri sana âşık olsaydı aşkın hangi mevsimi olurdun?” diye sordu.
Sorusu zaten karmaşık olan zihnimi daha da karıştırdı. Yönünü bana dönmemişti ve elinde henüz adını göremediğim yeni bir kitap vardı. Kitaba bakmıyordu, benden bir cevap bekliyordu. Açıkçası bu konuda ona vereceğim bir cevap ne işine yarayacaktı emin olamadım.
“Bilmem, kış olabilirdi.” Kış mevsimi insanın kalbine soğuk hisler getirirdi benim nazarımda ve insanın buz kesmesine neden olurdu. Bir şömine karşısında otururken başını birinin omzuna yaslamak o mevsimin sıcaklığını hissetmeye yetmezdi. İçimde hissettiğim ve hiç geçmeyen soğuk rüzgarlar beni o kış mevsimine hapsetmiş gibiydi.
If Şatosu da soğuktu. Kendimi orada olduğuma inandırdığım zamanlarda duvarların avuçlarımda bıraktığı hisleri bilirdim. Yaşamak ve hissetmeye çalışmak o soğuk duvarlara dokunmak gibiydi. Sevmek de bu hisse benziyordu. Avucunu soğuk bir duvara koymak.
Dantes elindeki kitapla birlikte yatağımın ayak ucuna oturduğunda elindeki kitabı nihayet görebildim. “Monte Cristo Kontu.” dedim. “Hayatı mahvedilen bir adamın her anlamda değişip güçlenerek geri dönüşünü ve aldığı intikamı anlatır.”
Elbette öyle dercesine başını sallayıp sayfaları şöyle bir karıştırdı. “Tatmin edici miydi?” diye sorarken bana uzattığı elini tuttum ve beni kendine çekmesine izin verdim. Yalnızca bir saniye sonra bir bacağının üzerinde kendimi oturur halde buldum, Monte Cristo da benim avuçlarımdaydı.
“Sonunda Monte Cristo’nun kendini yok etmek istediğini düşününce acı vericiydi diyebilirim.” Kitabın kapağını okşadım. Bu kadar yakınken henüz Dantes’e bakamıyordum. Ama ayaklarımı yerden kesip beni kollarına aldığı günlerde bu kadar yakından bakabilmiştim gözlerine. Zaman sana uzaklıklarla geliyor, Lara.
Boştaki eli yavaşça enseme gittiğinde tenim ürperdi. Bu kez bakışlarından kaçamayacağımın farkında olarak kafamı kaldırıp gecenin hırsızı gözlerine baktım. Dövmemi okşadı. “Onu sahiden bu kadar çok mu sevdin?” diye sorarken sanki sesi başka bir zamandan ve mekândan geliyormuş gibi derindi.
“Kimi?” diye sordum nefesimi tutarak. Bakışlarının bende bir arayış içinde olması kafamı karıştırdı.
“Dantes’i.”
Sözlerinde garip bir tanıdıklık vardı. Gözlerimi kısarak başımı yana yatırdım. Kar gibi beyaz ama kül gibi sıcak teni beni esir almıştı. “Onu bu kadar çok sevdiğimi sahiden nereden biliyorsun?”
“Aksi halde neden o korkunç adamın dövmesini yaptırasın ki?”
“Ona korkunç deme.” diye azarladım onu. Dantes gülümsedi ve zaman bir anlığına ikimizin arasında bir film şeridi gibi aktı. Sahneler değişti ve ben arkada kısık bir müzik çalan bir odada, tıpkı sesi ona benzeyen bir adama aynı şeyleri söylediğimi fark ettiğimde zihnimde bir şimşek çaktı. O an anladım.
“Lanet olsun…” Şaşkınlıkla kucağından kalkarak ondan uzaklaştığımda gözlerinde geçmişim getirdiği bir anıyla izliyordu beni. “Bana bu dövmeyi yapan adam sendin, Mir!” Kulaklarım geçmişin getirdiği hatıralar yüzünden uğuldarken şok içinde ellerimi dudaklarıma bastırdım.
Dantes ise benim aksime çok sakindi. Yere düşen kitabı alıp gülerek rafa geri bıraktı. “Anılar ne kadar nankör değil mi? Bugün en gerçek haliyle karşımıza çıktığında bile hatırlanmak için bizden daha fazlasını istiyor.”
Bazen istemediğim halde aklımdan silinmezken bazen gözümün önünde olmasına rağmen hatırama gelmeyen anıların varlığına aşinalığım sayesinde ona hak verebilirdim ama o gerçekleri bilirken bunca zaman sessiz kalması yalnızca kızdırırdı beni. “O adamın yüzünü net görmemiştim çünkü umurumda değildi.” Sesim kısıktı ve boğazıma o günün anıları birikerek beni boğuyor gibiydi. “Bir an önce dövmem yapılsın ve gideyim istiyordum.”
“Yüzünü net görmediğin o adama, Dantes’i bir intikamcı olmasına rağmen sevdiğini söylemiştin.”
“Evet, sevdiğim Dantes kesinlikle Dumas’ın Dantes’i.” dedim o günkü sohbetimize küçük bir gönderme yaparak. “Sen değil.”
“Ben de öyle bir şey ima etmedim zaten.”
“Edemezsin.”
“Tamam, Lara. Aşkımdan ölüp bitmediğinin farkındayım. Sen zaten Dumas’ın Dantes’inin de aşkından ölüp bitmiyorsun. Hep yargılıyorsun aslında onu ve hikayesine duyduğun hayranlığı sevmek zannediyorsun.”
“Hayır,” dedim inatla. “Edmund Dantes’i gerçekten seviyorum. Sen bunu anlayamazsın.”
“Evet anlamıyorum.” Kısık sesli cümlesi bir itiraf gibiydi. Ellerini ceplerine soktu ve ona göre dağınık, bana göreyse son derece düzenli olan çalışma masama ilerleyerek duvardaki mantar panoda raptiyelenmiş notlarıma göz attı. “Hayatında sana böylesi kötülük yapan adamlar varken onların gerçek yüzünü ortaya çıkarmaktan duyduğun korkuyu anlayamıyorum. Hem de hayatının merkezine koyduğun kitap karakteri, kendisine kötülük yapan insanların hayatını mahvetmekte bir sakınca görmemişken.”
Sandalyeme oturdu, kollarını göğsünde kavuşturdu ve saf bir merakla bana baktı. “Dantes’i seviyorsun çünkü içten içe onun gibi olabilmeyi arzuluyorsun.”
“Ben onun gibi olamam.” Pes etmiş bir halde yanına gidip masaya oturdum, ondan yüksekte kaldığımdan başını geri yatırdı beni görebilmek için. “Neden kendime takma isim olarak Nihil’i seçtiğimi hiç düşündün mü, Mir? Kabindeyken demiştin ki bana, hiçbir şey olmadığını düşünen birine göre fazla gerçeksin. Her şey olmak varken neden hiçbir şey olmayı tercih ettiğimi düşündün mü?”
“Lux’ta yayınlanan tüm yazılarını okudum, tüm satırlarının altını çizdim. Eğer bir tahminim olsaydı varoluş savaşı verdiğini ama var olmayı anlamsız bulan biri olduğunu söylerdim.” dedi. O da benimle aynı şeyleri düşünüyormuş gibi konuşuyordu.
“Çok sevdiğim bir kitap var. Neredeyse binlerce satırın altını çizdiğim bir kitap. Gerçi sende biliyorsun bu kitabı, zamanında Pessoa’dan alıntı yapmıştın bana. Orada yazar, Septemus Severus adında bir Roma imparatorunun söylediği bir sözden bahsediyor. Omnia Fui Nihil Expedit. O satırı okuduğumda çok etkilenmiştim. Bir imparatorsun, zaferler kazanmışsın, kan akıtmışsın. Koskoca bir ülkeyi yönetiyorsun ama dilinden dökülen yegâne cümle bu oluyor. Her şey idim, hiçbir şeye değmezmiş. Sürekli düşünürüm, zaferlerin en büyüğünü kazanan bir imparator bile bunu söylüyorsa bizim dünyadaki yerimiz nedir, Mir? Biz neyiz? Allah aşkına, kanımız aksa ölüp gidecek zavallı yaratıklarız. Yaptıklarına değeceğini mi sanıyorsun? Yakarsın, yıkarsın, zaferlerin en büyüğü senin olur ama yine de kendini hiç olarak hissetmekten kurtaramayacağın bir an gelir.”
Uzanıp kucağımda duran ellerimi tuttuğunda belki benimle sahiden de aynı şeyi düşüyordur dedim ama kelimeleri bana yeniden kim olduğunu hatırlattı. “En azından bir hiç olana kadar, gerçek bir şey olabilmek istiyorum, Lara. Asıl beni bu hale getirenlerden intikam almazsam gerçek bir hiç olmam mı? Onlar hayatlarını her şey olarak yaşamaya devam ederken beni bir hiç olarak hissettiğim hayata mahkûm ettikten sonra var olmak da anlamsız.”
“Ah Mir,” Ruhumu saran buruklukla içimi çektim ve onun gecenin hırsızı gözlerine baktım. “Sen şimdi babamdan intikam alacaksın ya bana olacakları hiç düşünüyor musun? Ben elinde hiçbir şeyi olmayan yirmi yaşında, belki de aklı yarım bir kızım. Sen gelene kadar iyi kötü bir ailem vardı. Şimdi ailemi dağıtırsan ben öylece ortada kalacağım. Babam kim bilir ne halde olacak. Şanslıysa Jülide oğlunu da alıp bu bataktan götürür ve kendine yeni bir hayat kurar. Ama ben? Ne olacak bana? Ne yapacağım? Zaten hiçbir şeyim, kimsem yokken tamamen kimsesiz kalacağım.”
“Ben var-“
“Sen yoksun.” dedim bana sunduğu varlığını reddederek. “Sen yoksun, Mir. Bu gece babamın koltuğuna oturup ona karşı bir hamle yaparken tamamen aynı tarafta olmamızın imkansızlığının sen de farkındaydın.”
“Bugün değilse bile bir gün seninle bambaşka hislerle göz göze olabiliriz.”
“Sen az önce bir hiç olmak istemediğini, gerçek bir şey olmak istediğini söyledin ve bu gerçekliği aldığın intikama bağladın. Olmaz Mir,” dedim başımı iki yana sallayarak. “Varoluşunu, beni hiçliğe itecek bir intikama bağlayan bir adamın gözlerine onun istediği hislerle bakamam.”
Bize layık gördüğü kader en gerçek haliyle karşımıza dikildiğinde hiçbir şey söylemeden durdu. Zifiri bir gece gibi karanlık olan gözlerinde adını koyamadığım duygular varken birbirine yakın duran kalplerimizin de bir şeyleri telafi ettiği yoktu. Kırgınlığım önümde dağ gibi yükselmişti ben o dağdan fışkıran lavların altında kalarak küle dönmüştüm. Bu kadar yakınken aldığı nefeslerde küle dönen ruhumun kokusunu alıyor muydu?
Dantes derin bir nefes alıp gözlerini kapattı. Kendi içinde verdiği bir çeşit savaş var gibiydi. Etrafımızda yanan birkaç lambaderden yüzüne dökülen loş ışıklar ona daha gizemli bir hava katmıştı. Yüzü gerginken, dişleri sıkılıyken ve benim göremediğim bir düşmana yenilmiş gibi bitapken yeniden gözlerini açtığında zamana ve mekâna sırtını dönen bir adam gördüm. “Peki ya sana geçmişimi olabilecek tüm açıklığıyla anlatsam?” dedi, bu kez yüzünü döndüğü kişi ben miydim?
“Olabilecek tüm açıklığı?” dedim kaşlarımı çatarak.
“Elimden geleni yapacağım,” diye söz verdi. Ellerimi artık daha sıkı tutuyordu. “Sana ne kadar açık olursam bir şeylere karar vermen o kadar kolay olacak, farkındayım.”
Alaycı bir şekilde güldüm. “Bunun daha yeni mi farkına vardın koca adam?” İnsanı bazen hayretler içerisinde bırakıyordu. “Peki ne zaman konuşmaya vaktimiz olacak?”
“Açıkçası bu gece bu evden ayrılabileceğini umuyorum.” Her cümlesiyle bende yeni bir şaşkınlık yaratıyordu. “Babana yarın erkenden kursa gitmek gerektiği için bu geceden gidip yeni dairene yerleşmek istediğini söyleyebilirsin. Yanına şimdilik birkaç parça eşya alman yeterli olur. Ben seni almaya gelirim.”
“Pardon ama…” Avucunda duran ellerim gerginlikten buz gibiydi. Cevabı en derinlerimde bir yerlerde biliyordum ama yine de sormak zorundaydım. “Kira sözleşmesi sahteyse ve tutulan bir daire yoksa ben tam olarak nerede ve kiminle…”
“Sonsuza kadar süreceğinden korktuğun bu esaretten birlikte kurtulabilmek için,” dedi, gözlerindeki geceden hiç aydınlanmadığına inandığım kalbime geleceğe dair umutlar döküldü. “Seninle ben,” Onun ruhunu gördüm, benim ruhumu gördü. “Birlikte yaşamayı deneyebiliriz, Lara.” dedi gözlerinde koca bir beklentiyle.
Ve söylediği son cümleyle bizi, yürüdüğümüz yoldaki iki yolcuya değil de o yola nasıl girdiğini bilmeyen fakat inatla yürümeye devam eden iki ruha dönüştürdü. “Benim evimde.”
Kalbimin kapıları bir anlığına kelimelerin istilası altında parçalara ayrıldığında etrafa saçılan kıymıklardan nasibini almayan yanım kalmamıştı. Dantes hem sızı, sonra o sızıya sızan ilaç gibiydi. Bu gece beni defalarca karmaşaya sürükleyen o dudaklardan dökülen kelimeler kalbimdeki yaralarda iltihap tutmuştu.
“İçimde çığlık atan bir ses bunun büyük bir hata olacağını söylüyor.” diyerek hislerimi saklanmaktan çekinmediğimde bu cevap duymak istediği cevap değilmişçesine bana bakmaya devam etti.
Derin bir nefes aldım ama bu kalbimdeki sıkışmayı geçirmeye yetmezdi. “Yine de bunu… bunu düşüneceğim tamam mı?”
Düşünmek için ihtiyacım olan zaman onun bana verdiğinden çok daha fazlaydı ama Dantes yine de, “Bu gece seni almaya geleceğim.” demekten çekinmedi.
“Mir bu o kadar hızlı verebileceğim bir karar değil.” dedim, “Sen beni belli ki çok daha uzun zamandır tanıyorsun ama… hem bir dakika. Bana ben on yaşımdayken olan ilk tanışmamızı anlatacaktın sen! Bu gece seni bu eve getirtme şartım buydu benim.”
“Anlatacağım,” Beni şaşırtarak bir anda eğilip avucunda duran ellerimi sırayla öptü ve sanki tenimden iki tane kuşun kanadı sıyrılarak geçti. Yeniden kafasını kaldırıp bana baktığında dudaklarında tenimiz izleri ve gözlerinde geleceğin düşleri vardı. Dünyanın en sıradan eylemini yapmış kadar rahatça tutmaya devam ediyordu ellerimi. Sanki beni böyle sıkıca tutmak onun hayatının bir parçasıydı. “Ama benim evimde.”
༄
O geceyi Dantes ile kimseye yakalanmadan atlatmayı başardık.
Fakat farkında olmadan başka şeylerin kıskacına düşmüş olma hissini içimden çekip atamadım. Odamın karanlığında bir başıma otururken hala kucağımda duran ellerime bakıyordum. Dudaklarının iz bıraktığı tenime.
Halbuki düşünmem gerekenler bunlar değildi. Masamın üstündeki saate baktım, on biri geçiyordu, gece yarısı olmak üzereydi. Ve beni almaya geleceğini söylüyordu. Bu saatte nasıl bir bahane uydurup evden çıkacaktım ve dahası nasıl olur da bu gece Dantes ile aynı çatı altında kalacaktım?
Ve bana anlatmaya söz verdiği şeyler giderek artıyordu. Bir de Hayalet vardı tabi. Onu Dantes’e söylemem gerektiğini biliyordum. Hayalet tehlikeliydi, her eyleminde bunu açıkça belli ederken bir sonraki seferde karşıma kim bilir hangi şartlarda çıkardı.
Babam peki? Babamı görmem gerekiyordu. Bugün yaptığım şey ona ihanet etmekle aynıydı, evet ihanetti. Bunu yapmış olduğuma hala inanamamakla birlikte onu görmem gerektiğini biliyordum. Bu yüzden dakikalar boyu süren cesaret toplama çabalarımdan sonra kıyamete doğru yürür gibi babamın odasına yürüdüm.
O, çalışma masasının başındaydı. Masanın üzeri kâğıtlar ve dosyalarla doluydu ve babam işine gömülmüştü. Bilgisayarı da masanın üstünde açık olarak duruyordu. Dantes’in çoktan içindeki bilgilere eriştiği bilgisayarı. Ben çok kötü bir şey yapmıştım değil mi?
Babam birkaç saniye içinde benim kapıdaki varlığımı fark ettiğinde kaşları şaşkınlıkla yükseldi ve sandalyesinde doğruldu. Elindeki kalemi masaya bırakmasıyla eş zamanlı olarak dudakları aralandı. “Kızım? Bir şey mi oldu?”
Bir şeyler hep oluyor baba. Mesela sesin kızın her gün içten içe ölüyor, onu bu hale getiren insanların cezasını verebilmek adına benliğini kaybetmekten korkuyor. Baba, senin kızın bugün sana çelme taktı ve ne yapacağını bilemiyor.
“Bu akşam yeni daireye bir gidip bakacağım ya, gitmeden önce seninle biraz vakit geçirmek istedim.” İçeriye doğru tereddütle bir adım atıp babamın gözlerine baktım. O da bana bakıyor ve söylediğim şeyi sorguluyordu çünkü ona daha önce bu şekilde yaklaştığım hiç olmamıştı. Önümde hep bir çekingenlik duvarı olurdu.
“Çok iyi düşünmüşüsün, gel hadi.” Babam beni içeri davet ettiğinde ardımdaki kapıyı örttüm. Kapanırken çıkardığı ses bir ölüm çanı gibi bir süre kafamda yankılandı. Odanın loş ışığı insanın içini karartacak türdendi. Pencere açıktı, dışarıdan hafif bir esinti geliyordu fakat yağmur başladığından ay ışığı yoktu. Karanlıktı.
Ne yapacağımı bilemez halde ve oturacak yer olmadığından ayakta dikildiğimde babam anlayışla gülümsedi. Ağır bir nefes alarak koltuğundan kalkarken “Gel, buraya otur.” dedi, kendi masanın etrafından dolanıp tahtını boş bıraktı. Bu kadar kolay masasına geçeceğimin şaşkınlığı yüzüme yansımış olmalı ki babacan bir şekilde güldü. “Beni görmeye gelen kızımı ayakta bekletecek halim yok.”
Öyle ya.
Yavaş adımlarla yürüdüm ve yalnızca saatler önce Dantes’in de oturduğu o koltuğa oturdum. Kalbim yerinden çıkacak gibiydi. Sanki ol, Lara. O hala senin baban.
“Baba,” İçimdeki fırtınalı hislerin aksine sesimdeki durgunluk beni şaşkına uğrattı. “Bir şey sormak istiyorum.” dediğimde kendine içki dolduran babam yavaşça arkasına döndü ve bacaklarını hafifçe kırarak kalçasını içki masasına yasladı.
İstediğin soruyu sorabilirsin dercesine bardak tuttuğu elini şöyle bir salladığında koltuğu öne doğru kaydırdım ve ellerimi masaya koydum. “Ben doğduğumda annem ve sen evli miydiniz?”
Cevabın benim için çok da önemli olmadığını kendime sık sık hatırlatsam da yine de cevabı öğrenmek isteyen bir yanım vardı. Babam böyle bir soru beklemediğinden şaşkın gözlerle bana baktığında, sonra dudaklarını araladığında ama o dudaklardan tek kelime dökülmediğinde avuçlarıma konan cevabı teslimiyetle kabullendim. “Değildiniz değil mi?” dedim sakince. “Ben gayri meşru-“
“Sen bizim kızımızsın.” Sesindeki hiddet en an ruhumdaki çalkantı kadar gerçekti. “Evli olsak da olmasak da fark etmez.” Onun için mutlaka öyleydi fakat kötü sıfatlara yakıştırılan o olmadığından beni anlamasını beklemiyordum.
Bunca zaman yalnız kalan o değildi, hayata karşı acemilik çeken de o değildi. Sırtını yaslayacak kimsesi yokmuş gibi hisseden de o değildi, hepsini hisseden bendim. Bu yüzden bir aileye sahip olmayı bana çok görmemeliydi.
“O zaman yıllar boyunca neredeydin baba?” Sorgulamadan uzak, kalbi kırık bir merak ile dile getirdim sorumu. Hiç sormaya cesaret edemediğim bir soruyu, yine aynı şeyler yaşarım korkusundan ertelemiştim.
Ama artık eski korkak kız değildim, kazanmaya da kaybetmeye de alışmıştım ve babamdan gelen bir cevabın bana yaşatacağı kayba dayanabilirdim. “Ben neden senden uzakta büyüdüm? Neden annemi ve beni terk ettin?”
Babam, kısık sesle güldüğünde bedeni zelzeleye maruz kalmış gibi sarsıldı. Önce bana ardından elindeki içkiye baktı ve bir şeyleri unutmak istercesine tek yudumda bardağım yarısını içti. Boğazına takılan kelimeler varmış gibi sertçe yutkundu. “Sebebinin ben olduğumu sanıyorsun değil mi?” dediğinde babamı daha önce hiç böylesine ciddi bir yüz ifadesiyle görmemiştim.
Gözlerime kenetlenen gözleri kaskatıydı. “Değildim kızım. Sen doğduktan sonra seni alıp giden annendi.”
“Ama bu imkansız…” Doğrularak kollarımı kendime doladım. Babamın sesindeki öfke tınısının anneme olmamasını, söylediği şeylerin yalnızca kendini aklamak için ortaya attığı bir suçlama olmasını diledim. “Annem yıllarca seni bekledi.”
Sadece annem değil, ben de beklemiştim ve kavuştuğumuz gün ne yazık ki hayatımız tepe taklak olmuştu. “Sana hayat hikâyemi en başından anlatmamı ister misin?” diye sordu babam. Kaşlarını kaldırmış, duyacağım şeyleri kaldırıp kaldıramayacağımı anlamaya çalışıyordu.
“Evet, lütfen.” dedim sessizce.
“Barbaros Solar,” dedi düz bir sesle. Yaslandığı yerden doğruldu ve tek elini cebine atarken odanın içinde gezinmeye başladı. “İş adamı, siyasetçi, zengin, yardımsever, karizmatik… İnsanlar beni bugüne kadar pek çok sıfata yakıştırdı ama çocukluğumu insanlardan çok uzakta, denizin ortasında geçirdiğimi bilen kişi sayısı çok azdır.”
“Denizin ortasında derken?” Babam bir adada falan yaşamaktan bahsetmiyorsa aklıma başka da bir ihtimal gelmiyordu.
“Bildiğin deniz kızım,” İçkisinden bir yudum daha çekti. Adımları yavaş, bedeni gergindi. “Ben çocukluğumun neredeyse tamamını bir balıkçı gemisinde geçirdim. Babam balıkçıydı.”
Yüzüne taş gibi sert bir ifade yerleşti. “Annem zaten yoktu, haliyle babamı karaya bağlayan bir şey de yoktu. O her zaman denizin üstündeydi ve bok varmış gibi her seferinde beni de kendisiyle birlikte sefere çıkarırdı.”
Onu izlerken küçüklük halini hayal etmek çok zordu. Sanki o hiç çocuk olmamış, hep böyle güçlü ve kudretli bir adamdı.
“Bir de dalga geçer gibi adımı Barbaros koyması yok mu? En güçlü Türk denizcilerinden biri. Sayesinde her gün adımdan nefret ediyorum.”
Barbaros. Şimdiye kadar o benim için hep Barbaros Solar olmuştu. Adını, kişiliğini makamını ve en çok da sahip olduğu adın ona kattığı kudreti seven. Babamın adından nefret ettiğini kim tahmin edebilirdi.
“Aynı zamanda çok sert biriydi de, beni de kendi gibi yetiştiriyordu, aklı sıra onun izinden gideyim diye. Babam beni yavaş yavaş bir köpek balığına dönüştürüyordu.” dediğinde acı acı güldü. “Yırtıcı ve vahşi yönlerimi körüklüyordu. Sel fırtına demeden gemide sürekli beni çalıştırıyordu. Bazen kendimi kürek mahkûmu gibi hissediyordum ve tek istediğim karaya geri dönmek oluyordu.”
İlk kez onu böyle görüyordum. Üzülüyor ama üzülmüyor, kızıyor ama aslında kızmıyor gibiydi. Duyguları varla yok arasında bir yerdeydi ve bu beni korkutuyordu. Konuşurken bana bakmaktan kaçınıyor ve tercihini içki bardağına bakmaktan yana kullanıyordu.
“Hiç mi karaya çıkmıyordunuz?” Küçük bir çocuğun dünyadan koparılmasına mantıklı bir sebep aradım ama bulamadım. Babamın parmaklarına bakarken bardağı parçalara ayırmasından korktum.
“Çok nadir.” Yürümeye ara verdi ve düşünür gibi derin bir nefes aldı. “Bir gemi karaya çıktığında bir ya da iki gece dinleniyorduk ve sonra başka bir gemiyle yeniden açılıyorduk. Av sezonu bittiğinde bu kez de konteyner gemilerinde yük taşımacılığı yapmaya başlıyorduk. Onca haydut gibi insanın arasında yavaş yavaş bir yabaniye dönüşüyordum. İtilip kakıldığımda, hor görüldüğümde ya da dayak yediğimde babamın asla merhamet gösterdiği olmadı. Ağlayarak yanına gittiğimde üstüne bir de o döver, daha güçlü olmam gerektiğini haykırırdı yüzüme.” Gözleri kısa bir anlığına kapandı. “Ben de benden istediği gibi biri olmayı öğrendim.”
“Ama bu haksızlık.” Şimdilerde Tanrı’nın Kırbacı’na dönüşen bu adamın böylesine sarsıcı bir geçmişi olduğunu nereden bilebilirdim. İlk kez babam için üzüldüğümü fark ettim.
Yaptığı kötülükleri tamamıyla bir kenara attım ve yalnızca hayatı zehir edilen o küçük çocuğu düşündüm. Muhtemelen dedem olacak o adam babamı böyle yetiştirmese, babam da iyi biri olurdu.
Çünkü çocukluğu insanın aynası, şu an olduğu kişi ise o aynanın yansımasından başka bir şey değildi.
Ama insanın çocukluğunun kötü olması, o kişinin kötü bir karaktere bürünmesinin bahanesi olmamalıydı. Ben de çok kötü şeyler yaşamıştım ama iyi olmayı seçmiştim. O halde babam neden can alan bir katile dönüşmüştü? Bahanesi babası mıydı? Eğer öyleyse ona benden istediği merhameti gösterebileceğimi sanmıyordum.
“Haksızlık ya da değil, her neyse işte.” Umursamaz görünse de o günlerden hala nefret ettiğini yüzündeki ifadeden anlayabiliyordum. Gözlerini açıp bakışlarını odada dolaştırdı. “Bir gün, ben on altı yaşımdayken gördüğüm işkencelere dayanamayacak hale geldiğimde isyan edecek kadar gözümü kararttım. Gecenin bir vaktiydi, balıkçı gemisindeydik ve denizde gemiyi sarsacak kadar güçlü bir fırtına vardı. Mürettebat uyuyordu ve biz babamla güvertede tartışıyorduk. Bir ara gemiye sert bir dalga çarptı…”
Boğazım düğümlendi. “Ve?”
“Sonra,” Babamın bakışları karardı. “Babam denize düştü.”
İliklerime kadar dondum. Anlattığı sahneyi asla cesaret edip de gözlerimin önüne getiremedim. Gecenin bir vakti fırtınanın ortasına, denize düşen bir adam… “Yardım istemek için tüm mürettebatı kaldırdım ama fırtına çok güçlüydü ve geceydi. Kimse denize inmeye cesaret edemedi. O fırtınadan sağ çıkması ne yazık ki mümkün değildi.”
Böyle bir olay karşısında ne denirdi? Benim kelimelerimin bu olayı yorumlayacak gücü yoktu. Babam geçmişiyle bana ağır bir darbe indirmişti.
“O olayın ardından ben ilk molada İstanbul’a temelli ayak bastım ve bir daha da açılmadım. Babamdan bana kalan paranın bir kısmıyla kendime içinde yaşanabilecek küçük bir tekne aldım. Hep karaya dönmek istesem de denizde yaşamaya o kadar alışmıştım ki altımdaki yatak hafifçe suyun üstünde sarsılmadıkça uykuya bile dalamıyordum.”
“Hapishanede kalan mahkûmların dışarı çıktıklarında yumuşak yatağa alışamamaları gibi.” diye mırıldandım.
“Kesinlikle. Kızım, sen beni anlıyorsun.” Babam masaya doğru ilerledi ve bardağını bırakıp yanlamasına masanın kenarına, tam karşıma oturdu. Başımı kaldırıp ona kederle baktım. “Annenle tanışmam da yıllar sonra bu teknede yaşadığım günlere denk geliyor. O zamanlar bir yandan ağır işlerde çalışıyor ve bir yandan da hayatı öğrenmeye uğraşıyordum. İtilip kakılmaktan öyle çok bıkmıştım ki büyük adam olmak istiyordum. Aklına gelebilecek her fırsatı değerlendiriyordum…”
İstemsiz nefesimi tuttum. Şimdi kelimeleri en sevdiğim insana ev sahipliği yapacaktı.
“Bir gece, teknede tek başıma uzanmış boşluğu izliyordum. Teknemin olduğu yer genelde çok ıssız olur, kimseler uğramazdı. Ama o gece ağlayan bir kadın sesi duydum, merakıma yenik düştüm ve dışarı çıktığımda onu gördüm; Güneş’i.”
Öyle bir konuşuyordu ki bir insandan değil de gecenin bir vakti gökyüzünde doğan mucizevi güneşten bahsediyordu.
“Annem.” diye fısıldadım.
“Gecenin içinde parlayan bir güneş gibiydi, ağlıyordu ama yine de çok güzeldi. Yanına gittim, konuştum onunla. Kim olduğunu sordum, adını öğrenene kadar kırk takla attım. Barbarların arasında büyüdükten sonra annenle iletişim kurarken o kadar çok acemilik çekiyordum ki. Ama hissediyordum, bu acemiliğim Güneş’in çok hoşuna gidiyordu. O geceden sonra Güneş ara ara kıyıya gelmeye devam etti. Benim için geldiğini biliyordum, yalanım yok. Ben de onun gelmesini bekliyordum hep.”
“Annem o gece neden oradaymış? Kimsesi yok muymuş?” Benim bildiğim kadarıyla yoktu çünkü büyürken yalnızca ikimizdik. Kimse yanımızda olmamıştı.
“Güneş’in bir ailesi olduğunu biliyordum ama bana detayları anlatmıyordu. Yalnızca onlardan kaçtığını ve bir daha geri dönmek istemediğini söylüyordu. Ben de hep babamdan kaçmak isteyerek büyümüşken ailesini sorgulamıyordum. Anlatmamak en doğal hakkıydı.” Derin bir nefes aldı ve parmaklarını kucağında birbirine kenetledi.
“İkimizde sahipsizdik annenle, ikimizde yalnızdık. İlk zamanlar sadece ara ara yanıma uğrarken sonrasında benimle kalmaya başladı. Küçük bir teknede, sefil bir hayat sürüyorduk ama mutluyduk. Ya da öyleymiş gibi davranıyorduk, bilmiyorum.”
“Neden ayrıldınız ki?” Küçük bir tekne ya da sefil bir hayat bile olsa neden bir babayla büyüme ayrıcalığı alınmıştı elimden?
“Annen beni bıraktı. Ben sürekli daha iyi yerlere gelebilmek için çabalarken o, hırsımı yargılıyordu. Basit bir hayat yaşayalım diyordu ama basit bir hayatın ne kadar sefilce olduğunu bilmiyordu. Sadece biraz sabretmeliydi, çalışmak için onu teknede yalnız bırakmak zorunda kalıyordum ama her seferinde geri dönüyordum. Sabretmeli ve onu oradan alacağım günü beklemeliydi, bana destek olmalıydı anlıyor musun? Birbirimizi seviyorduk ama asla benim arkamda durmuyordu.”
Annem, benim güzel kalpli annem. Meğer o da benim gibi basit ve sıradan bir hayat istiyormuş. Neden babam bunu ona çok görmüştü de daha yüksek mevkilere ulaşmak uğruna annemin kalbini kırmıştı?
“Sonra da sen oldun işte. Çok az kalmıştı onu oradan kurtarmama. Büyük, güzel bir eve yerleştirecektim onu. Seni huzur içinde büyütecektik fakat o sabredemedi. Hep işime laf etti, stres yüzünden erken doğum yapmış. Ben o gece yanında değildim.”
Söylediği şeyi bir an idrak edemedim. Ellerim halsizce kucağıma düştü. “Doğumumda annemi yalnız mı bıraktın!” Kim bilir ne kadar acı çekmişti de elini tutacak kimsesi olmamıştı. Tanrım, bu ne kederli bir hikâyeydi böyle, neresinden tutsam elimde kalıyordu.
“Anlamıyor musun erken doğum diyorum! Nereden bilebilirdim böyle olacağını. Yoktum işte yanında. Sahilde bir balıkçı barınağında yaşayan yaşlı bir adam ve karısı vardı. O kadın doğum yaptırmış annene, günler sonra geri döndüğümde sen kucağındaydın. Mutlu oldum, senin doğman beni ne kadar mutlu etti anlatamam.”
Melek yüzlü annemin kucağında bir bebekle babamı beklediği anları düşünmek istemiyordum. Aynı şeyleri ben yaşasaydım fiziksel acı değil de kalbimdeki kırıklık alaşağı ederdi beni.
“Sanırım senin doğumunda yanında olmamam annen için son duraktı.” dedi babam başını eğerek. “Bir sonraki gidiş dönüşümde tekneyi boş buldum, seni de alıp gitmişti ve ardında yalnızca bir mektup bırakmıştı. İçimdeki hırstan kurtulup normal bir yaşamla yetinmeyi kabul ettiğimde, bir gün yeniden sizi almaya gelmemi bekliyordu.”
“Hiç gelmedin…” diye fısıldadım. Kırgın gözlerle ona baktım. O da bana onu anlamamı ister gibi baktı. Ama hayır, sırf daha lüks yaşamak uğruna annemi yalnız bırakmasını nasıl anlayabilirdim. Çok zor bir hayat yaşamış ve acı çekmiş olabilirdi ama yine de mutlu olmanın daha basit ve güzel yollarını bulabilirdi. Mutlu olmak zengin olmaktan geçmiyordu. Kanlı canlı kanlı buradaydı işe. Biz zengindik ve hayatımız rayından çıkmıştı. Babamın annemi öldürmüş olma ihtimali vardı ama anlattıklarına bakılırsa bunun için de bir sebebi yoktu ki.
“Çünkü ben hiçbir zaman annene istediği yaşamı vaat edemedim. Güneş, benimle mutlu olmazdı.”
“Sen de benim babasız büyümeme izin verdin.”
“Yapma kızım, bu halimle gelsem bile Güneş beni kabul etmezdi. Sandım ki ailesine dönmüştür de sana iyi bir yaşam sağlamıştır. Çünkü tahminimce güçlü bir ailesi vardı, öyle olmalıydı. Hayata pek çok şeye sahip olarak büyümüşken benim ona vaat ettiğim yokluğun nesini sevdi hiç anlayamadım.”
“Saçmalık.” derken hışımla ayağa kalktığımda koltuk geriye kayarak duvara çarptı. “Ona sahip çıkması gereken sendin. Nasıl gitmesine izin verdin! Resmen bir korkak gibi ona sırtını dönmüşsün ve gitmesine izin vermişsin! Kimse bize sahip çıkmadı! Ben onun ailesinden kimseyi görmedim. Hep annemle birlikte yaşadık. Sürekli bir yerlere taşındık durduk. Sanki birinden kaçıyormuşuz gibi.”
“Muhtemelen seni dedenden saklıyordu.”
Gözlerimi kırpıştırdım. “Anlayamadım.”
“Anlamayacak bir şey yok.” Babam da ayağa kalktı ve ellerini ceplerine sokup pencereye doğru yürüdü. “O zamanlar imkânım yoktu ama daha sonra annenin kim olduğunu araştırıp buldum. Senin deden Mardin’de kökleri çok eskiye dayanan bir ailenin üyesi, Azad Birdal.”
“Yani?” Bahsini ettiği adam benim için hiçbir şey ifade etmiyordu. Ben zor gününde annemin yanında olmuş mu ona bakıyordum ve o adam annemin yanında değildi. “Kendi haksızlığını dedemi öne sürerek mi örtbas etmeye çalışıyorsun? Ne kadar zavallıca. Sevdiğin kadının ve kızının nasıl olduğunu gerçekten umursadığın oldu mu? Baba sen bizi seviyor muydun?”
“Saçmalamayı kes. Elbette sizi seviyordum, hala seviyorum. Ama sevgi de bir yerde hiçbir şeye yaramıyor. Annen olsa ona sorardın dedem seni seviyor mu anne diye. Bence cevap gayet ortada, Güneş babası tarafından sevilmiyordu. Bir kızın babasına olan sevgisi bile onu kurtarmaya yetmiyorsa ne anladım ben bu sevgiden.”
Benim sana olan sevgim beni kurtarmaya yetmiyorsa ne anladım ben bu sevgiden.
“Dedemin annemi sevmediğini nereden biliyorsun?”
“İçgüdü diyelim.” dediğinde dudağının kenarında rahatsız edici bir gülümseme belirdi. “Öyle bir adam kızının gayri meşru bir çocukla geri dönmesini kabul etmezdi. Güneş, seni saklamanın en doğrusu olduğunu düşünmüş olmalı. Ona hak veriyorum, edindiğim bilgilere göre deden gerçekten de tehlikeli bir adam.” Bu kez de alay edercesine güldü. “Aynı zamanda beni devirebileceğini sanacak kadar aptal.”
“Ama sen dedemi tanımıyorsun değil mi? Sonuçta annem beni ondan sakladıysa sizin birbirinizi görmek için bir nedeniniz yoktu.”
“Öncesinde belki. Ama annen öldükten sonra bazı şeyler değişti. Lara senin deden,” Babamın yüz hatları kasıldı. Pencereden dışarıya bakarken sanki dışarıda korkunç şeyler izliyordu. “Annenin ölümüne benim sebep olduğumu düşünüyor.” dedi sessizce.
“Ne?” Bacaklarım titrerken neredeyse koltuğa geri devrilecektim.
Verdiğim tepki dedemin böyle bir şey düşünmesine değil, dedemin Dantes ile aynı şeyi düşünmüş olmasınaydı.
“Yanıma gel,” Babam tek elini cebinden çıkarıp bana uzattığında ona korkuyla baktım. Ondan korktuğumu hiç dile getirmesem de artık anlıyordu. Özellikle de az önce dile getirdiği şeyden sonra. “Korkma kızım, bana gel hadi.”
Ürkek bir kuşu kaçırmaktan korkarcasına yumuşakça dile getirdiği cümlesi ben de istenen etkiyi yaratmadı. Ondan tabi ki korkuyordum, belki de hayatım boyunca korkmuştum ama yine de ona doğru yürümekten başka çarem yoktu. Yanına ulaştığımda önce havada asılı kalan eline baktı, ardından uzanıp ona uzatmaya cesaret edemediğim elimi tuttu.
“Senin deden Azad Birdal çok tehlikeli bir adam Lara.” Diğer elini usulca yanağıma koyduğunda donmuş bir halde ona bakıyordum. Sanki gecenin bir vakti bahsini ettiği o gemiden düşen bendim de battıkça batıyordum. “Annenin ölümü için birini suçlaması gerekiyordu ve günah keçisi ben oldum. O adamı, beni alt etmek için gönderdiğini anlamayacağımı sanması büyük bir aptallıktı.”
“Kimden bahsediyorsun? Hangi adam?”
Zaman bir ip gibi boğazıma dolandı ve beni annemle yalnız yaşadığımız o eski günlere sürükledi. Geçmiş, geri gelmesi zor olandı lakin geride kalmış olmasına rağmen geleceğin dizginlerini geçmişin elinden kurtarabilen yoktu.
“Hangi adam mı?” Babam baş parmağıyla usulca yanağımı okşadı ve dudakları şeytani bir zaferle yukarı kıvrıldı. “Çağlar Mir Güzyeli, elbette.”
Başıma bir silah dayasaydı, beni bu kadar çok sarsamazdı. Şimdi geçmiş yaşananlardan korkarcasına geleceğin önünde diz çökmüştü ve bu kez dizginlerin karşımda duran ve bana korkunç şeyler vaat ederek bakan bu adamın elinde olduğuna emindim.
“Anlayamıyorum.” diye fısıldadım.
“Anlayacaksın.”
“Mir Bey senin ortağın.” dedim kısık sesle. Avucundaki elimi kurtarıp koluna yapıştım. “Neler diyorsun sen?” Her ne düşünüyorsa çok yanlış bağlantılar kuruyordu ve bizi bir felakete sürüklüyordu.
Nasıl ki Dantes’in babama bir şey yapmasından korkuyorsam babamın Dantes’e bir şeyler yapma ihtimali de aynı oranda korkunçtu.
“İlk başta ben de seninle aynı şeyi düşünmüştüm. Yok artık diyorsun, yaşlı bir adam bu kadar da ileri gitmez herhalde. Ama madem beni yıkmak için hayatıma birini sokacaktı, en azından o kişiye adını saklaması gerektiğini hatırlatsaydı.” Duraksadı. “Eğer adını saklasaydı kim olduğunu anlamam çok daha zor olurdu.”
“Çağlar Mir Güzyeli? Bir şey yok ki adında baba. O sadece sıradan bir iş adamı. Yanlış çıkarımlara varıp genç bir adama zarar vermezsin değil mi? Bir yanlışlık olmuştur.”
“Mir diyorsun ona değil mi kızım? Mir Bey.” Gözlerime anlayışla baktı. “Sen Mir kelimesinin anlamını biliyor musun?”
Bilmiyordum, Allah kahretsin neydi ki babamın Dantes’in dedemin adamı olduğunu düşünmesine neden olmuştu. Çok yanlış yoldaydı.
“Mir kelimesi ‘bey’ anlamına geliyor. Evet, gayet normal bir anlam biliyorum ama şüphelerimi haklı çıkaran şey kelimenin Türkçe’de yaygın olarak kullanılmıyor oluşu. Hatta neredeyse hiç kullanılmıyor. Mir kelimesi daha çok Arapça’da yaygın olarak kullanılıyor. Bağlantıyı kurmak çok kolay, deden kendi memleketinden bir adamı benim için yollamış ama işe bak ki yeterince zeki değil.”
İsimler, bu hikâyede her şeydi. Aklım almıyordu. Babam tamamen yanlış çıkarımlarda bulunuyordu. Dantes ondan kendi intikamını almak istiyordu. Fakat babamın bunu öğrenmesi korkunç olurdu çünkü şimdi bile gözlerinde Dantes’e dair büyük bir kin vardı.
İnanamıyordum, Dantes’i nasıl dedemin gönderdiğini düşünürdü. Sorun şu ki ben dedemin yaşadığına bile inanmıyordum.
“Babacım, yanlışın olmalı. Olmaz öyle şey. Bir daha düşün nasıl-“
“Davet gecesi uğradığımız saldırı sahteydi.” dedi hızlıca.
Aman Allah’ım! Bunu da mı biliyordu. Artık yalnızca batmıyordum, birileri kafamın üstüne bastırmış inatla beni suyun altında tutuyordu ve ben kurtulamıyordum. “Gerçekten de o kadar dikkatsiz olacağımı mı düşündüler? Adamlarım otelin etrafında kol geziyordu. Saldırının yapılacağı aracı dakikalar öncesinden tespit etmişlerdi. Hazırlıklıydık, hazırlıklı olmadığımız şey kurşunun sana sıkılmasıydı. Düşün kızım, ben orada açık hedefken sadece senin üzerine kurşun sıkıldı ve şansa bak ki adamın biri önüne atlayıp seni kurtardı.”
Başını geriye yatırıp keyifli bir kahkaha attı. “Aptal adam, sözde benim güvenimi kazandı. O bana oynadığını sanırken aslında ona oynayan bendim. O gece onun hasta girişi yapılan hastaneye adamlarım gizlice girdi. Ama şansa bak ki öyle bir hasta yoktu.”
“Belki de evinde tedavi olmuştur. Ben yanındaydım ya baba, hastaneye girdiğini gördüm.” dedim umutsuz bir çabayla.
Resmen dünyam tersine dönüyordu, daha düne kadar Dantes’in babama bir şey yapmasını istemezken şimdi babamın Dantes’e bir şey yapmamasını diliyor, Dantes’i babamın kıskacından kurtarabilmenin bir yolunu arıyordum.
“Emin misin?” Babam benden bir adım uzaklaştı ve ellerini ceplerine sokarken dikkatle yüzümü inceledi. Yoksa onunla olduğumu biliyor muydu da böylesine dikkatli bakıyordu?
“Atilla Karaman son bir yılda tam yedi kez Mardin’e gidip gelmiş. Çağlar Mir Güzyeli’ni varisi olarak cemiyete tanıttıktan sonra. Bu da mı senin için bir şey ifade etmiyor?”
“Evet. Baba, lütfen mantıklı düşün. Bir isim ya da kurduğun zayıf bağlantılar yüzünden genç bir adamın hayatını yıkmayı düşünüyor olamazsın.”
“Öyle mi, Lara?” Babamın bakışları öyle karanlık bir tona büründü ki her daim karanlık olduğuna inandığım ruhum bile bakışlarından korktu.
Bana yaklaştı, usul usul ve diken üstünde olmamı sağlayarak. Tam dibime geldiğinde durdu ve başını eğdi. Bana acırcasına baktı.
“Kurduğum bağlantılar sandığın kadar zayıfsa kızım, Güzyeli’ni bu gece, bu odada benim koltuğuma oturtmanın umarım beni tatmin eden mantıklı bir açıklaması vardır.”
Babamı bugüne kadar hep kandırılan taraf olarak görmem öyle büyük bir aptallıkmış ki onun gerçekten de Tanrı’nın Kırbacı olduğunu görememişim. Gerçek bir imparator gibi sonsuz kudreti ve savaş meydanında düşmanını alt etmesini sağlayan askerleri vardı.
Belki babam olduğundan belki de annemin sevdiği adama güvenmek istediğimden içimdeki korkuya rağmen başımı eğmedim. Sertçe yutkundum, kaşlarım çatıldı ama dudaklarım titremedi.
Zaten yakalanmıştım, suçumu yüzüme vurmasını beklerken fazlasıyla rahattım.
“Şu hale bak,” dedi babam gülümseyerek. “Sen gerçekten de benim kızımsın. Korksan da asla belli etmiyor ve güçlü görünüyorsun. Zaten asıl benden korksaydın kızardım sana. Lara ben senin babanım, kim olduğu belirsiz insanlar beynini yıkadı diye kızıma zarar verecek değilim.”
Beynim mi yıkanmış? Şu aralar yaşadıklarım yüzünden çoğu zaman beynimi uyuşmuş gibi hissediyorken söyledikleri bana neredeyse histerik bir kahkaha attıracaktı.
“Sana ne söylediler kendi taraflarına çekmek için?” Cebinden çıkardığı ellerini yanaklarımı iki yanına koydu. Konuştukça nefesi yanaklarıma çarpıyor ve Azrail’in soluğu tenimdeymiş gibi hissetmeme neden oluyordu.
Sessizliğim yaz gününde yağan kar gibi üstümüze çullandığında babamın tutuşu sıkılaştı. Yanaklarım gerildi. “Sana da Güneş’in ölümüne benim sebep olduğumu söylediler değil mi?”
“Herkes birbirini suçlayıp duruyor.” diye fısıldadım. Yanağımdan aşağıya bir damla yaş süzüldü. “Annemi kim öldürdü baba?”
“Ben değil.” Babam beni hızlıca kendine çekti ve kollarını sırtıma dolayarak başımı göğsüne yasladı. “Ben Gün Işığımı öldürmedim kızım, bunu asla yapmadım. Ama sana yemin ederim hem o katilden hem de dedenden bana yapılanların hesabını soracağım. Çağlar Mir Güzyeli? Onu düşünmüyorum bile, bir nefesimle yeryüzünden silebilirim onu.”
“Baba!” Sessiz gözyaşlarım beraberinde hıçkırıkları sürüklediğinde yaşadığım ülkenin imparatorunun esaretine girdiğimi çoktan anlamıştım. Bu topraklar benim ülkem değil, sürgünümdü. Özgürlüğüm hiçbir zaman tadına bakamadığım bir tabak yemekti ve ben yıllardır ağzıma tek bir lokma sürmemiştim.
“Yalvarırım kimseye zarar verme. Mir Bey’in sana hiç zararı dokunmadı. Lüften… kimseye bir şey yapma!”
“Yapmam. Benim güzel kızım…”
Benim güzel Lara’m… Neredesin Dantes? Neden gelip beni kollarının arasına alan sen değilsin?
“Ben cani değilim, elbette ilk adımı onlar atana kadar kılımı kıpırdatmayacağım. Bu akşamki hamleni cahilliğine veriyorum. Zaten hazırlıklıydım, masadaki bilgisayar benim şahsi bilgisayarım değil, sadece öyle olduğunu sanmalarına izin verdim. Benimki şirkette güvenli bir yerde duruyor. Korkma, kızım da dâhil hayatımdaki her şeyi onlardan koruyacağım. Sakın korkma kızım, onlar seni benden çaldığını sandı ama onlardan birini çalan bendim.”
Yavaşça saçlarımı okşadığında titreyen ellerimle babamın gömleğini avuçladım. “İçlerinden biri attıkları her adımdan beni haberdar ediyor. Kimse bize bir şey yapamayacak. Onlarla birlikte savaşacağız ve bu yolda en büyük müttefikim sen olacaksın.”
Savaştan da kurşun sıkmaktan da nefret eden kalbim, bir babanın kolları arasında yenilgiyi en ağır yerden aldı; sevgiye olan açlığından.
Bu sevgi ki koskoca bir ülkeyi aydınlatacak kadar güçlüyken ihanetlerin ve yalanların arasında karardı. Bu gece hiçbir zaman kendini prenses gibi hissetmeyen ama babası ülkeler işgal eden imparatorun kızı, bir asker olabilmeyi, kılıç tutabilmeyi ve ışıkları kararmayan başka ülkeleri keşfedebilmeyi diledi.
Ama babasının kolları arasında tir tir titrerken, sürgün edildiği ülkede, imparator kızının gitmeme izin vermeyecekmişçesine ona sarılmaya devam etti.

