Ne sonu, ne sınırı, ne ölçüsü, ne ucu bucağı var!
Hiçbir söz anlatamaz bu acının derinliğini.
Romeo And Juliet/W. Shakespeare
Uzaklara bakıyorum,
Göremiyorum denizin sonunu.
Ayaklarıma ıslak kum taneleri yapışmış,
Merak ediyorum nerede olduğumu.
Denizin burada bittiğini mi,
Yoksa başladığını mı düşünüyorum.
Dalgalar tıpkı düşüncelere benziyor,
Ardı arkası kesilmiyor.
Peki ya hisler?
Nerede başlıyorlar?
Ve bitiyorlar mı günün birinde?
Dalgalar mı daha güçlü çarpıyor kumlara?
Duygular mı daha güçlü çarpıyor insanlara?
Kıyıya vuran dalgalara benziyorum bugün,
Ne kadar ileri gidersem gideyim,
Aynı yere geri çekiliyorum.
Ve kendime karışıyorum.
İnsan, kalbindeki topraklara amansız bir savaşın tohumlarını ekerse, mahsulü damarlarına sızan yenilgileri olurdu.
Kalplerin açık arazilerinde başlayan savaşların sonu, kılıç darbeleriyle kazanılan savaşların sonuna benzemezdi. Mahsulünün kendi düşüşü olduğunu bilen biri, buna rağmen kalbinde bir savaşa mahal verirse, hasat mevsiminde kalbinde sökülmedik kök kalmazdı.
Düşünüyordum, yılların kalbimi meydan savaşlarından daha büyük çatışmalarla sınadığı günlerde, sökülmemiş, kırılmamış, yakılmamış tek bir parçam kalmış mıydı?
Ruhum, intikamın ve başkaldırının yanında dimdik durup da içinde taşıdığı duyguların ona düşman olduğunu fark ettiğinde, çareyi kalbimden yardım dilenmekte bulmuştu lakin çoktan isyanın kıskacına düşerek içinde bir harabe barındıran kalbim ise akıllanmamış, topraklarına umuttan beslenen tohumlar ekmişti.
Zamansız ekilen bir tohumdan, zamansız çiçekler yeşertmiştim.
Mevsimsiz bir esinti, hasat mevsiminin habercisi gibi kalbimin kıyılarında dolanırken, korkuluklarla sarmalamıştım mahsulünü saklamak isteyen kalbimi. Yeşerttiğim duygular zamansız olunca, tumturak bir yenilgi kapıma direnmişti.
Bir dirhem mutluluğun dişimin kovuğuna bile layık görülmemesi, beni yıllarca süren bir açlıkla sınadığında dilim damağım hiçbir şeyden tat almaz hale gelmişti.
Ruhumun sevgiye olan açlığı, kalbimin mutluluğa olan açlığıyla ölesiye kapışırdı ama sonunda ne biri ölür ne de biri istediğini elde ederdi. Kalbim, duyguları yeşerten toprak, ruhum yeşerttiğim duygularımı işleyen becerikli bir işçiydi ama ikisi de üzerine düşen görevi layığıyla yerine getirememişti.
Kalbimde yeşeren duygular şimdi ölü bir çiçek, ve ruhumun eline geçen ölü çiçekler ufalanarak toprağa dönüşen tozdu.
Ben, yine başladığım yerde, bu kez çorak bir araziyle ıssızlığa terk edilmiştim.
Yaratıcı bana önce düşünmem için bir zihin vermiş, ardından bu zihni korkunç düşüncelerle doldurmayı uygun görmüştü.
Kabul etmekten başka çarem yoktu, zihnimdeki karanlık, güneş doğsa dahi yerini yurdunu terk etmiyordu. Ben istemesem de ev sahibi oymuş gibi korkularıma kapıları açtıkça, bedenimde davetsiz misafirlerin yarattığı sarsıntıları hissediyordum.
Titriyordum.
Babamın yatak odasında bir başıma olmam ise sakinleşmeye olan ihtiyacıma gözlerimi kör etmişti. Ruh tırmalayan hislerden hangi ara sıyrıldım da babam beni kendi odasına getirdi pek hatırlayamıyordum ve hatırlayamadığıma göre ruhumdaki tırmıklanma izleri yerli yerinde duruyor demekti.
Yavaş yavaş kendini belli etmeye başlayan eylül serinliği, evimize giremeyecek kadar zayıftı lakin babam omuzlarıma titrediğimden ince bir battaniye koymayı uygun görmüştü. İşin tuhaf yanı, üşüdüğüm falan yoktu. Yine de omuzlarıma konan battaniyeye sıkı sıkıya sarınmıştım. Öyle bir haldeydim ki yere düşmüş küçük bir çocuk nasıl ki onu kaldırmak için uzanan ellere sıkı sıkıya sarınırsa öylesine sıkıca sarınmıştım battaniyeye.
Babamın yatağının kenarına ilişmiş halde oturuyordum.
Son birkaç dakikadır bir çeşit zihinsel girdabın içindeydim. Olasılıklar, ihtimaller, ihanetler ve teoriler öylesine bir savaşın içindeydi ki ilk kez hiçbir şey düşünmemeyi ve yalnızca gerçek hayata odaklı olmayı bu kadar çok istiyordum. Aslında elle tutulabilir olan hiçbir şey yoktu. Kötü olan da buydu; hiçbir şey elle tutulabilir derecede belirgin değildi ama yine de bir şeyler vardı.
Çağlar Mir Güzeli.
Azad Birdal.
Birbiriyle asla bağlantılı olmayacağını bildiğim iki adam. İsimlerini yan yana düşünmek bile ateş ve suyu yan yana düşünmek gibiydi. Ateş olan taraf her zaman Dantes oluyordu ve kendi de dâhil her şeyi yakarak bu intikam planının merkezinde kendisinin olduğunu hatırlatıyordu.
Kendi acısı, yarası, yıkılan bir geçmişi ve karanlık bir geleceği vardı. Sadece o ve ona yapılanlar. Azad Birdal da kimdi?
Odanın kapısı açıldığında irkilerek üstümdeki örtüye daha çok sarıldım ve başımı kaldırdım. Zihnimdeki girdap sakinleşirken bulanık düşüncelerim durulan bir suya dönüşerek beni babamla göz göze getirdi. Kapıyı arkasından kapatırken hareketleri sakin ve temkinli, bakışları şüpheci ve sorgulayıcıydı.
Yanıma gelene kadar tedirgince onu izledim ve ikimize dair herhangi bir farklılık aradım. Dün nasıl ki baba kızsak, bugün de öyleydik. Ama aynı değildik, kırılan bir aynanın tamir olduktan sonra gösterdiği yansımalar ancak insanı ürperten görüntüler saklardı içinde.
Barbaros Solar ile göz göze geldiğimde ürperiyordum.
Babam önüme geldiğinde bir an bile tereddüt etmeden yavaşça önümde eğildi, ona bakan bakışlarım da eş zamanlı olarak alçaldı. Tek elinde bir kupa varken diğer eliyle battaniyeyi kavrayan ellerimden birini tuttu ve kupanın tabanını avucumun ortasına bıraktı. Sıcaktı, kokusundan süt olduğunu hemen anladım. Parmaklarımın bardağın etrafındaki sıcaklığı minnetle kabullendiği vakit, “Daha iyi misin?” diye sordu.
İyi olmak mı? Biraz önce bana ne kadar tehlikeli bir zekâya sahip olduğunu gösterdikten sonra ve ben onun bu zekâyla ne yapabileceğini tahmin bile demezken iyi olmak, istesem de yapabileceğim bir şey değildi. “İyiyim.” Sesimdeki taze pürüz, onu buruk bir şekilde gülümsetti. Elimden bundan daha fazlası gelmez, der gibiydi.
Babam konusunda kendimi çoğu zaman ikiye ayrılmış hissederdim. Bir yandan onun annemi öldürtmeyeceğine olan sonsuz bir inancım vardı, çok nadir de olsa bana gösterdiği babalık, duygularımı öyle mest ederdi ki annemin onun tarafından sevilirken çok yüce duygular yaşadığına inanmak istiyordum. Barbaros Solar tarafından sevilmek bir ayrıcalık olmalıydı çünkü.
Diğer yandan ise onu sürekli eleştiren, yargılayan ve ayıplayan bir tarafımın esiriydim. Bu tarafım çok haklıydı çünkü babam bana bunları da hissettirecek şeyler yapmıştı. Bazen çok utanıyordum kendimden, bir katil olduğunu görmeme rağmen onu hala sevebiliyor olmak kalbime ağır geliyordu.
Tanrım, bu suç benim değildi ama günahı benim boynumaymış gibi kamburlaşıyordu omuzlarım. Nasıl karşı koyardım bu suçluluğa? Kaçışım yine kendime çıkacaksa, şuracıkta oturmak ve her şeyi en başından kabullenmek en makul olanıydı.
“Neden benden bu kadar korkuyorsun?” dedi, hiç beklemediğim bir şekilde. Belki de artık duygularını o kadar da iyi saklayabilen, ruhundaki dikiş izlerini kimselere göstermeyen o küçük kız değildim.
Açığı ne zaman vermiştim? Ah doğruya, babam tek nefeste Dantes’i yeryüzünden silebileceğini söylediğinde.
Barbaros Solar, sebebini hiç anlayamıyor ve ondan korkmam çok anormalmiş gibi davranıyordu.
Çünkü seni cinayet işlerken gördüm, diyemiyordum.
Çünkü annemin davasını kapattırdığını biliyorum, diyemiyordum.
Çünkü az önce ne kadar korkunç bir zekâya sahip olduğuna şahit oldum, diyemiyordum.
“Sen bana kızmadın mı?” diye cevap verdim ben de karşılık olarak. Duman rengi gözleri, korkunç bir yangının ardında kalan o karanlık is bulutlarına benziyordu, gökyüzünde uyuklayan o nahif bulutlara değil.
“Neden kızayım?” Koca ellerini bardağı tutan ellerime sardığında istemsiz avuçlarının sıcaklığını hissettim. “Kızımsın sen benim.”
“Ama biraz önce sana ihanet ettiğimi düşündün?” Bilgisayara sızmak koca bir yalan olmuştu. O bilgisayar hiçbir zaman babama ait olmamıştı ve kendi bilgisayarını nerede tuttuğu hakkında hiçbir fikrim yoktu.
Babamın önce kaşları çatılsa da çabucak bu davranışını manidar bir gülümsemeye çevirdi. Sanki bile isteye beni ürkütmemeye çalışan hareketler sergilemek istiyor gibiydi. “İhanet değil, beyninin yıkandığını düşündüm ve şu masum gözlerindeki ürkek bakış da bu düşüncemi doğruluyor. Genç bir kızın kalbini çalmak kadar zihnini çalmak da kolaydır.”
Yanılgısı, önünde engin bir denizdi ama denizlere öyle düşmandı ki asla gerçeği görmüyordu. Beynim yıkanmamıştı. Kandırıldığım anlar çok olmuştu ama hepsinden sağ salim kurtulmayı başarıp –bir nevi- ayakları üzerine sağ salim basan o kız olmuştum. Belki bir parça saftım, ama o da ruhumun tamamen büyümeye fırsatı olmadığından.
Babam bana biraz daha yaklaştı ve ellerimizin bacaklarımın üstüne konmasına neden oldu. Battaniye omzundan aşağıya kayıp düşmüştü. Hala titriyor olsam da beni sakinleştirmek istercesine ellerimi sıkıyordu. Yaşlanmaya başlamış yüz hatlarında geçmişe ait izler vardı ama onun geçmişi bana tamamen karanlıktı. “Birbirimizi ilk gördüğümüz anı hatırlıyor musun?” diye sordu ikimizi de geçmişe sürükleyerek.
Ah, nasıl unuturdum? Yıllarca hayalini kurduğum kişi bir anda karşımda belirdiğinde çektiğim acılar nasıl da toz olup havaya karışmıştı. Babama kadar ben hep yarımdım, sadece bir gün tamam olmuştum ama ertesi gün bir başka yarımı, annemi kaybetmiştim.
Ama neden tamamen kaybolmuşum gibi hissediyordum?
“Sanırım annemle bir otel odasındaydık.” dedim sessizce. Babam dikkatle beni izliyordu. “Ankara’ya geldiğimiz ilk gün,” Tam hatırlayamadığım detayların yarattığı belirsizlik zihnime çivi gibi çakılıp beni korkunç ağrılarla yüzleştiriyordu. “Annem bir süreliğine beni odada yalnız bırakmıştı ve o ara sen gelmiştin. Seni görür görmez tanımıştım.”
“Çünkü öncesinde, annendeki bana ait olan tek fotoğrafı bulup baban olduğumu anlamıştın.”
“Evet,” Burukça gülümsedim. “Dokuz yaşında falandım. Annem fotoğrafını aldığım için bana çok kızmış ve bir daha görmeme izin vermemişti ama ben bir kere görsem bile seni hatırlayabilmiştim.”
Artık annemin neden o fotoğrafı aldığımda bana kızdığını anlayabiliyordum. Çünkü babama kızgındı. Bana, her ne kadar babanla birbirimizi arıyoruz ve bir gün bulacağız dese de belki de hiçbir zaman bu hislere sahip olmamıştı. Yalnızca baba diye sızlanan küçük kızını kandırıyordu.
Babamı beklediği falan yoktu, öyleyse niçin Ankara’ya gelmiştik biz?
“Seni karşımda görmeyi hiç beklemiyordum.” dedi babam, bakışları bir an beni terk edip süt bardağını kavradığım ellerime gitti ve içmemi istercesine tutuşunu gevşetti. Ben bardağı yudumlamaya başladığımda ise konuşmaya devam etti. “Sen de beni görmeyi beklemiyor olmalısın ki şaşırmıştın, beni içeri almak istememiştin. Korkmuş gibiydin.”
“Galiba gerçekten birazcık korkmuştum.” diye itiraf ettim. Boğazımdan aşağı akan süt, bedenimi ısıtıyordu. “Kocamandın, sert bakıyordun ve o fotoğraftaki adamdan çok farklıydın.”
“Ama senin babandım.”
Babamın gözleri, bu cümleyle adını koyamadığım bir savaşa tutuştu. Dile getirdiği şeyde, insanı korkutan bir karanlık vardı.
“Ama benim babamdın.”
Benim cümlem ise düpedüz aydınlığa muhtaçtı.
“Sonra beni alıp o eve götürdün,” Kelimeler dilime bir bıçak darbesi gibi inse de konuşmaya devam ettim. Şu an sahip olduğum cesaret fazla riskliydi. “Annem kızmıştı beni o eve götürdüğüne ama sen-“
“Ama ben senin otel odalarında sefil olmanı istemedim. Sonra anneni de hemen çağırdım yanımıza. Yalnızca ben kendi evimi sizin için hazırlayana kadar orada kalacaktınız. Fakat o sabah geri döndüğümde…”
“Beni annemin cesedine sarılmış halde buldun.” diye tamamladım yarım kalan biçare cümlesini.
Babam, o geceki olayları tamamıyla bilen çok az kişiden biriydi. Çoğu şeyi yaşadığım sarsıntının etkisiyle net hatırlayamıyordum ama emniyete gittiğimde Kamer Doğan’la olan konuşmalarımızı düşününce onun da yaşanılanlardan haberi varmış gibi gelmişti.
Ama babam geri kalan insanlardan gerçeği nasıl böylesine iyi saklamıştı? Hiç mi gazeteci yoktu yani bu cinayeti yazmak, sorgulamak isteyen?
Sorgulayan bakışlarını üzerimden hiç eksiltmeyen bu adama baktım. Yaşına rağmen yüzünde taşıdığı karizmatik ifade, insanı kendine hayran bırakıyordu. Gülümsediğinde çekici oluyor ve ses tonu insanları mest ediyordu. Şimdiki ününe gençken sahip olsaydı siyasette çok daha yüksek yerlerde olurdu bence.
Eğer öyle olsaydı, hala aynı adam mı olurdu merak ettim. “Beni seviyor musun baba?”
“Bu ne saçma bir soru böyle. Elbette seviyorum. Lara ben sana kızarım ama yine de severim, kırarım ama severim, her şeyi yaparım ama yine de seni severim. Bugün de bana ihanet etmeye yeltenmene rağmen seviyorum seni.”
Babama sana ihanet etmedim diyememek dilimin altında acı bir tat bıraktı. Bu, onun gözlerindeki acı bakışın birebir aynısıydı neredeyse. “Nasıl annenin ölümüne benim sebep olduğumu düşünebilirsin?” diye sorduğunda kaşları bir imkânsıza şahit olmuş gibi çatılmıştı. “Her şeyi yapabilirim, hırsım yüzümden kirli oyunlar oynayabilir ya da politik savaşlara girebilirim ama bana ışık olan bir kadını öldürmek? O kadar mı adi bir adamım ben?”
Bazen evet, bazen hayır.
Yine bana gerçek bir baba gibi baktığı anlardan birini yaşıyorduk. Hem hislerime teslim olmamam gerektiğini biliyordum hem de bir şekilde babamla baş etmem gerektiğini. “Tutunacak bir dala ihtiyacım vardı.” Bakışlarımı ondan çekip ellerime indirdim. Ellerim, ne çok şeye şahit olmuştu bu eller. İşaret parmağımın ucuyla bardağa tık tık vurdum. Yatağın altından sürüklenerek çıkarılırken kırılan tırnaklarım yerine gelmişti ama yerine gelmeyen öyle çok şey vardı ki.
“Baba benim gözlerimin önünde annemi öldürdüler.” Sesimdeki titreme, içimdeki depremin küçücük bir yankısı, titreyen ve sönmeye yüz tutan ışığımın ruhumdaki çatlaklardan dışarı aşan kısmıydı. “Ölen ben olsaydım inan bu kadar yanmazdı canım. On yaşındaydım, on. Benim dışarıda çıkıp oyunlar oynamam gerekirken neler yaşadım da hayatta kalmaya çalıştım. Ama hiçbir şeyi unutmadım. Hep bir tarafım yarımdı ve bu eksiği kapatabilmek için bir şeylere inanmaya ihtiyacım vardı. Senin bana sunduğun inanç belli ki yalandı. İstediğim şey yalnızca gerçek bir inançtı.”
“Ve benim katil olduğuma inanmayı seçtin.” dediğinde alay edercesine dudağımın bir kenarı yukarı kıvrıldı ve başımı geriye atarak derin bir nefes aldım. Düşünceleri yanlıştı, onun katil olduğuna bizzat şahit olmuştum ama annemin katili olduğuna hiç inanmamıştım.
“O zaman neden davayı kapattırdın da katilin kaçmasını umursamadın? Emniyetteki davayı gerçekten de yıllar önce kapattırdığını biliyorum. Beni yıllarca oyaladın, kandırdın. Senin hakkında hiç kötü şeyler düşünmek istemesem de senin yaptıkların hep benim bacaklarıma çelme taktı.”
İtirafım onun yüzüne tokat gibi çarptı. Zannımca karşısında duran ve titreyerek sütünü içen bu kızdan duymayı beklediği cümleler çok daha başkaydı.
Ama kendini toparlaması, bu şaşkınlığı üzerinden atması çok kolay oldu. “Açıkçası o zamanlar hala genç sayılırdım, cahilliğime geldi. Yeni yeni siyasete giriyordum ve adımın sürekli bir cinayet davasıyla anılması prestijim için iyi olmazdı. Zaten polisler de katilin bulunmasının neredeyse imkânsız olduğunu söylüyorlardı. Sonra senin de adının gazetelerde, şurada burada geçmesini istemedim. Hem seni hem kendimi korumak istedim.”
Bahanesi ne kabul edilebilir ne de katlanılabilir türdendi. “Adım gazetelerde geçse ne olacaktı ki,” dedim düz bir sesle. “İnsanlar gazeteyi yastıklarının altında saklayıp her sabah yeniden okuyacak değildi ya. Ama doğru,” Kalbimdeki buzların soğukluğu, şimdi dilimdeydi. “Barbaros Solar için aynı şey geçerli değil. Söz konusu sen olduğunda insanlar bu konuyu gündeme getirirdi. Bu nedense bana yıllarca yalan söylemenden bile daha küçük düşürücü.”
“Eğer sana katilin asla bulunma şansı olmadığını söyleseydim ne geçecekti eline?” dedi sertçe. Onun anlayışı da buraya kadardı. “Yaşadıkların yüzünden tutunacak bir dala ihtiyacın olduğunu biliyordum ve bu dalı senden almak istemedim. Bu yüzden katilin bir gün bulunacağına inanman senin için hayatı daha katlanılır kılmıyor muydu? Umut varsa, yaşamak daha kolaydır. Sana da böyle olsun istedim.”
“Hep çok umutsuzdum.”
Her yıl kasım ayına girdiğimizde benim için hasat mevsimi başlardı ve bir yıla yetecek kadar acıyı mahsul niyetine hasat edip stoklardım. Sonra da kullan kullan bitiremezdim.
Ne zaman ki kurtulacağımı, artık çekecek daha fazla acım kalmadığını düşünsem soluğu bir sonraki kasımda alır ve bu çürümüş hasadın mahsullerinden kendimi hiç kurtaramazdım.
“Biliyorum.” dedi biraz doğrularak. “Bilmez miyim? Ama nasıl Güneş’i öldürenin ya da öldürtenin ben olduğumu düşünürsün? Seni kurtaran bendim. Hem oradan hem de akıl hastanesinden. Hatırlasana, doktorlar seni çıkarmak istemediği halde nasıl da alıp çıkarmıştım. Biliyordum ki benim kızım çok güçlüydü ve çoktan iyileşmişti.”
“O zaman neden tekrar geri yolladın baba?” diye sızlandım. Yılların bıçağı göğüs kafesimde döndü de döndü, ben yine zamanın kıskacına düştüm.
“Çok bilinçsiz hareketler sergiliyordun kızım. Her ne kadar iyileşmiş olduğunu düşünsem de geceleri, mutfaktan aşırdığın bıçakları odana saklıyordun, birkaç kere seni silahıma göz dikmiş olarak yakalamıştım. Her an bir şeyler yapacak, kendine ya da birilerine zarar verecek gibiydin ki zaten en sonunda korktuğum başıma geldi. Tarık’ın kedisini öldürdün.”
“Baba!” Üzerime benzin döküp beni tutuştursaydı bu kadar canımı yakamazdı. Düşünmeye katlanamadığım şeyleri önüme sundukça zavallı, küçücük, korkak Lara’yı gözlerimin önünden silip atamadım.
“Yapma Lara. Bugün hayvan öldüren yarın insan öldürürdü. Bir şekilde yeniden tedavi olman gerekiyordu. O gün iyileşmeseydin bugünlere nasıl gelecektin?”
Sen gitseydin o zaman akıl hastanesine! Bir kez olsun oradaki doktorun bana neler yaptığını, yaptırdığını bilseydin utanırdın aynaya bakmaktan. Babalık sıfatına tükürüp, utanç içinde diz çökmen gerekirdi.
“Sandın mı ki iyileştim?” Hissizlik sesimi sis gibi sarmıştı. Katil olan birinden duyduğum bu cümleler kulağa ne kadar da acınası ve komik geliyordu. Dolmaya başlayan gözlerimle babama bakarken başımı iki yana salladım. Akıl hastanesine gönderilen bendim ama az önceki cümlesini biraz analiz etseydi, kendinin deli kelimesine yakıştığını bilirdi. “Beni el birliğiyle mahvettiniz.”
“Deme öyle benim güzel kızım.” Babam her ne kadar yaptıklarından pişman gibi görünse de bir parçam ona hep kırgın ve kızgın kalacaktı. İronik olan da buydu, içimdeki yakıcı hislere rağmen nasıl oluyordu da benden hiç eksilmiyordu anlamıyordum.
İnsanoğlunun zayıflığı öyle belirgindi ki herkes benim kadar zayıfsa hislerine karşı, günahkârların sayıca üstünlüğünü de yadırgamamak gerekirdi.
Ben sevgime teslim oluyordum, insanların çoğu ise şeytana.
O an, hayatım oyunca yapmadığım bir şey yaptım ve bardağı tutan ellerimden birini kaldırdım. Parmak uçlarımı usulca babamın yanağına değdirdim ve ona dokunmanın bana nasıl hissettirdiğini sorguladım. Hiçbir zaman babalarının göğsünde uyuyan kızlardan olamamıştım. Şimdi ona dokunmak bile başlı başına uğraş gerektiren bir eylemdi.
Ama bu eylem, nedense bana kendimi iyi hissettirmemişti. İçgüdüsel olarak bir şeyler yanlış geliyordu. Sert bir soluk alarak hemen elimi indirip yeniden bardağı sarmaladım ve az önceki davranışımı yok saymasını umdum.
“Bütün öfkeni kus bana ama yeter ki susma ve içten içe beni suçlama, Lara. Benim anneni öldürtmek için hiçbir nedenim yoktu. Güneş’in beni bu şekilde kabul edeceğini bilseydim zaten size gelirdim.”
“Sen bize gelmedin.” diye kabullendim. Hem hiçbir şey hissetmiyor, hem de hislerin zirvesinde konaklıyordum. “Sana gelen bizdik.” Duraksadım. “Bu gece olanlar-“
“Bu gece yaptığın şey için kızmadım sana. Deden belli ki kendince bir şeylere kalkışmış ama planını iyi kuramamış. Yalan yok, o genç adamı gerçekten sevmiştim ama gittiği yol çok yanlış. Umarım aklı başına gelir de dedene çalışmayı bırakır. Çok zeki birine benziyor. Bir gün dedenin nasıl bir adam olduğunu anlayıp benim tarafıma geçmesini çok isterim.”
Dedem gerçekte kimdi, amacı neydi hiçbir fikrim yoktu. Babamın sandığı gibi annemin intikamını almak için babamla uğraşacağını falan da sanmıyordum. Yaşarken kızına kol kanat germemiş bir adam, ölümünün intikamını almaya çalışsa kaç yazardı. Benim için öyle bir adam yoktu.
Ve onca şeyden sonra anlıyordum ki babam, Dantes’i dedemin adamı sanmasına rağmen öldürmek istemiyordu çünkü onun gücüne hayran kalmıştı. Belki de Tarık’tan sonra en güvendiği adamı yapmak isterdi onu.
Dantes’in insanları etkisi altına alan, şeytan tüyü denilen bir çekiciliği vardı. Düşman dahi olsa düşmanı olan kişi, onunla düşman olduğu için şanslı sayardı kendini. Babam sanıyordu ki böyle bir düşman ancak asil saldırıları tercih eder.
Ama onun umduğu asillikte, ben ne büyük alçaklıklara şahit olmuş ve gözyaşı dökmüştüm.
“Şu saatten sonra kimseye zarar vermeyeceksin.” Sesimdeki kılıç darbesi, babamın delinmez sandığı kalkanında tamir edilemez bir çatlak oluşturdu. Kaşları derince çatılırken iki kaş ortasına huzursuz bir çukur yerleşti. “Sana şu an kimsenin zarar verdiği yok. Madem politik oyunların içinde olduğunu söylüyorsun, o zaman adil savaşacaksın. Bu ellere kan bulaştığını görmek istemiyorum.” deyip, tek elimi nasır tutmuş avucunun içine koydum. “Madem zekânı kullanarak bu oyunlardan sıyrılabiliyorsun, o halde kimseye zarar vermemelisin, veremezsin.”
“Sen,” Babam sanki kızına değil de bir başkasına bakıyormuş gibi şaşkındı. “Bana karşı Çağlar’ı mı koruyorsun? Onun tarafında mısın?”
“Ben kimsenin tarafında değilim.” diye itiraz ettim. Kalbim bu düşünceyi hoyratça yalanladı. Babama olan umutsuz sevgime rağmen Dantes’e doğru koşturan tarafım yara bere içinde kalsa da hala Dantes’e gidiyordum. “Dedemi tanımıyorum, kim olduğu da umurumda değil. Ama emin ol ki Mir Bey’in-” deyip duraksadım.
Mir Bey’in dedemle hiçbir bağlantısı olmadığına emin olabilirsin, deseydim, oynadığı oyunlar için nasıl bir bahanenin ardına sığınacaktım.
Dantes’in kendi intikamının peşinde koştuğunu söylemem babam karşısında onu daha tehlikeli konuma getirmez miydi?
O yüzden boğazımı temizledim ve bir kez daha, ruhumda kuklacının ihtişamlı çığlığı yankılandı. “Mir Bey kiminle ne için çalışıyor bilmiyorum ama bana asla zarar vermeyeceğini biliyorum. Çok güçlü biri olduğunu sen de biliyorsun. Belki, bir umut annemin katilini bulabilir baba. Yalnızca bunun için onun yanında kalıyorum.”
Bunu söylememem gerektiğini babamın gözlerindeki şaşkınlıktan anladım.
Göğsümde bir sıkışma oldu, nefes alamadım. Bir sırrı açığa çıkarmamış ya da bir açık vermemiştim. Annemin katilinin bulunmasının babama bir zararı dokunmazdı, o yüzden dile getirdiğim şey onun için önemsiz bir detay olmalıydı.
Tabii, annemi öldürten o olmadığı müddetçe.
Zira gerçekten de annemi öldürten babamsa, ben Dantes’i olabilecek en tehlikeli arenanın içine kendi ellerimle atmıştım.
“Ne olursa olsun bu şekilde olmaz.” Babam başını iki yana salladı. Tepkilerini dikkatle izliyordum. Dantes’in katili aramasından rahatsız olmamış gibi görünmesi, ruhumdaki gerginliği biraz olsun dindirdi. “Kendi güvenliğin için bu evde kalmaya devam etmen en iyisi. Taşınma işini askıya almalısın.”
“Neden?” diye sordum donuk bir sesle. “Bu gece sana yakalanmasaydım da gerçekler açığa çıkmasaydı, gitmeme gözün kapalı izin verecektin. Ne değişti? Hiçbir şey. Benim biraz bu evde olup bitenlerden uzak kalıp kafamı dinlemem gerekiyor.”
Bir saat önce gitmek konusunda olan kararsızlığım artık çok uzak bir histi. Özellikle bu gece, şimdi gitmem gerekiyordu. Dantes’le konuşmam gereken şeyleri artık erteleyemezdim ve kaçamazdım da.
“Saçma. Ne dedenin ne de Çağlar’ın sana zarar vermeyeceğine eminim ama bu yine de ikisinin de benim düşmanım olduğu gerçeğini değiştirmiyor ve sen onun tarafında olduğunu ima edip duruyorsun.”
“Nasıl bu kadar eminsin Mir’in bana zarar vermeyeceğinden?” Dedemi özellikle gündeme getirmiyordum çünkü biliyordum ki o yalnızca babamın kendi kafasında yarattığı hayali bir düşmandan ibaretti.
“Arslan Polatlı’nın seni zorla alıkoyduğu günü hatırlıyor musun? Çağlar’ın seni onun elinden kurtardığını söylemiştin. Polatlı ile taraf olup bana cephe almak varken seni ondan kurtarması etkileyici bir hamleydi. Hisler kızım, belki de bir düşmana karşı kullanılabilecek en etkili silahtır.”
Babamın bakış açısı, ürkütücü bir şekilde doğruydu. Dantes o gece, Polatlı’ya düşman olacağını bile bile beni almaya gelmişti. Ama babamın bunu bir savaş hamlesi olarak görmesi kabul edilebilir değildi. “En adi düşman bile hisleri silah olarak kullanmaz.” diyerek bu konudaki tavrımı ortaya koydum. Sanırım babam, Dantes’in bana karşı olan zafiyetini kullanabileceğimi dile getiriyordu.
Beynime bir anda gülle gibi düşen bir düşünceyle afalladım. “Arslan Polatlı? Baba sen madem davet gecesi yapılan saldırının sahte olduğunu biliyordun, o zaman neden suçu Polatlı’nın üstüne attın da adam beni bile kaçırmaya yeltendi?”
Ayırdına vardığım bu düşünce şok ediciydi. Ama babam için öyle değildi. Bir anlığına mahcubiyetle kuşanan bakışları tez zamanda yeniden o sertliğine kavuştu. “Kızacaksın belki Lara ama siyasette kirli oyunlar döner ve bu Polatlı’nın ayağına taş koymak için gayet güzel bir adımdı.”
Yazıklar olsun ki kalbimde taşıdığım hislere, hepsi de beni kendi içimde küçük düşürüyordu.
“Senden korkmamamı istiyorsun ama bazen korkunç biri oluyorsun.” Kalbimde hiçbir sıkışma olmaksızın göğsüne sığınıp uyumak istediğim adamın her bir köşesi dokunsam patlayacak mayınlarla kaplıydı.
“Çok üzülüyorum senin için.” dedim şefkatle. “Babacım, içindeki bu hırsın yegâne sorumlusu baban olmalı. Seni hayata karşı bu kadar ezdirmese sen de yükselmek için bu kadar uğraşmazdın. Ama bir babanın kötü olması evladın da kötü olacağı anlamına gelmez ki.”
Babam bana bakmadı, başını hafifçe yan çevirip bir süre sonu görülmez bir boşluğa dalarken gözleri kıpırtısızdı. “Ben kötü biri olmak istemedim.” dedi sessizce. Ama öyle olmak istemediği halde çoktan kötülüğe teslim olduğunu belli eden bir tını vardı sözlerinde.
“Yaratıcının elinden çıkan her şey iyidir.” diye mırıldandığım cümlemi, “Ancak insanların elinde bozulur.” diyerek tamamladı. Rousseau okumak, hiç ondan beklediğim bir davranış değildi ve bu beni şaşırttı. Hep, kötülüğe çalıştırdığı zekâsıyla şaşırtacak değildi ya beni. Demek ki onun da çocukluğuyla alıp veremedikleri vardı ki bu satırları biliyordu.
“Üzüldün mü?” Elini hafifçe çekiştirerek yeniden bana bakmasını sağladım. “Baban o gece gemiden düştüğünde yani. Çok beklenmedik olmuş ölümü. Sana yaptıklarına rağmen baba nihayetinde, üzülmüş olmalısın.”
“Hayır.” dedi babam. Sesimdeki şefkat buz dolu bir suya karıştı ve içimi üşütür hale geldi. Dudaklarında merhamete dair tek bir kelime bile yoktu. “Ölümü hak eden biri öldü diye niye üzüleyim. Bir gün mutlaka ölecekti, onun kaderi de fırtınaya teslim olmak oldu.”
“Böyle söyleme.” diye azarladım onu. “Çok katı bir kalbin var.”
“Biliyorum.” Babam gülümsedi. “Ama biricik kızım, sen buna rağmen seviyorsun beni.”
Sözleri küçük bir çocuğu korkutabilir ya da güvende hissettirebilirdi. Normalde insanı ısıtması gereken sevgi kelimesi onun dilinde zehirli bir cümleye dönüşünce, sanki onu sevmek, sona çıkarılan bir davetiye gibiydi.
Babamı seviyordum, bunu artık kimseye inkâr edemezdim. Ama bu sevginin beraberinde getirdiği öyle çok hastalıklı his vardı ki içimde, sanki bir gün ölümüm babama olan sevgimden doğacaktı.
Biz konuşurken odanın kapısı yavaşça açıldığında babam omzunun üstünden geriye kısa bir bakış attı ve Jülide’nin geldiğini gördük. Jülide’nin gözlerindeki şaşkınlığa bakılırsa o da babamı benim önümde diz çökmüş halde görmeyi fazlasıyla garipsedi ama dünya beni ırgalamaz tavrına çabucak kavuşarak önce gözlerini devirdi, sonra bakışlarını üstümüzden çekti.
Odada tahammülsüz bir sessizlik oldu. Jülide sakince çantasını makyaj masasına bırakırken babam bana döndü ama daha ağzını açamadan telefonu çaldı.
“Bir saniye.” Ayağa kalktığında, bir gölge gibi önümde büyüyen bedenini ve telefonunu açmasını ifadesiz gözlerle izledim. Jülide sırtı bize dönük halde takılarını çıkarmakla meşguldü. Babam her kiminle konuşuyorsa duydukları hiç hoşuna gitmemiş gibi yüzünü buruşturdu. Benden birkaç adım uzağa çekilip arkasını döndü ve tüm dikkatini telefona verdi. En sonunda ise sertçe “Geliyorum.” diyerek telefonu kapattı.
“Bir sorun mu var?” Jülide soruyu sorarken dönüp babama bakmamıştı.
“Önemli bir şey değil.” dese de babam huzursuzdu. “Holdingde güvenlik ihlali olmuş. Bir gidip kontrol edeyim, geç olmadan dönerim.”
Jülide omuz silkti, sanki hiç gelmesen de olur der gibiydi. Gitmesini beklediğim babam fevri bir hamleyle bana yaklaşıp dudaklarını şakağıma bastırdığında alnımın ortasına buzdan bir cehennem yayıldı. Tutuklaştım, tepki bile veremedim.
Gözlerim kocaman açılmış halde odadan çıkan babama bakarken Jülide göz ucuyla bana baktığında kaşlarımı kaldırdım. Bir şey sormak ister gibi görünüyordu ama çok geçmeden önüne döndü ve sırtına uzanarak elbisesinin fermuarını indirdi.
“Çüş!” Bakışlarımı hemen elimdeki bardağa indirdim. “Üvey kızının yanında da soyunmazsın yani.”
Duyduğum kıyafet hışırtılarına bakılırsa söylediklerimi hiç umursamayan Jülide üstünü değiştirmeye devam ediyordu. Ara ara kıs kıs gülme sesini de duyuyordum.
“Söylemek istediğin bir şey mi var?” Sesini duyduğumda giyindiğini umarak kafamı kaldırdım. Abiye tarzı elbiseden kurtulup yaza yakışır beyaz ve salaş bir elbise giymişti. Saç rengini eskisinden bir ton daha açığa boyatmıştı ve yüzündeki makyajın tamamını silmişti. Bu haliyle tanıdık bir yabancıyı andırıyordu.
“Babamla konuşuyordum sen gelmeden önce.” Beni bu kadar kolay çözebilmiş olması sinir bozucuydu. Ama müthiş gözlem yeteneğini göz ardı etmemem gerekiyordu. “Öyle kalmışım burada.”
“İyi.” dedi düz bir sesle. Saçlarından hızlıca birkaç tarak hamlesi geçirdi. “Daha ne kadar öyle kalmayı düşünüyorsun burada?”
Doğrusu yaşadıklarımın altından nasıl kalkacağımı bulabilmek için kendimce çareler arıyordum ama tüm çabalarım nafileydi. “Haber verdiğimde Mir beni almaya gelecekti ama söyleyeyim gelmesin.” dediğimde tarak hamleleri yavaşlarken bakışlarındaki dikkat arttı. Yönünü tamamen bana dönüp kalçasını makyaj masasına yasladı. “İşin yoksa sen beni götürür müsün?”
Şu saatten sonra babamla aramdaki ilişki nasıl olacaktı hiçbir fikrim yoktu. Dantes’e hala hayran olduğunu anlayabiliyordum ve bu düşünce sayesinde içimden bir ses asla ona zarar vermeyeceğini söylüyordu. Belki de evden gitmeme razı gelmesi, hala bir umut Dantes’i kendi tarafına çekebilme düşüncesinden kaynaklıydı.
Doğrusu ona Dantes’in gerçekte kim olduğunu anlatsaydım bir aynanın karşısına geçer ve kendine yumruk atardı. Yine de Dantes’i tehlikeye atmamak için buraya gelmemesi en iyisiydi. En kısa sürede olanları ona anlatmalı ve savunmaya geçmesini söylemeliydim.
Daha dün Dantes’in babama zarar vermesini istemeyen ben düşüncelerimdeki değişimle şaşkına uğradım. Kâinat şu an eline bir bardak çay alıp beni izlerken yanaklarını gere gere gülse yeriydi.
Jülide ile yaptığım yolculuklar da pek hayırlı sonuçlanmazdı genelde ama elimdeki en iyi seçenek oydu. “Yeni tanıdığın bir adamla aynı evde yaşayabilecek kadar güveniyor musun sahiden kendine?” Cevabı gerçekten merak ediyormuş gibi başını hafifçe yana yatırdı.
Dudaklarımdan şaşkın bir gülüş geçti. “Onunla yaşayacağımı da nereden çıkardın? Yeni daire tuttuk ya benim için.”
“Sen bu yalanlarla ancak babanı kandırırsın. Ben kadınım ve çok da dikkatli bir kadınım, Lara. Babandan kaçmak için ona gitmeye karar verdiğini anlamam mı sanıyorsun?”
“Bir umut.” Açıkçası Jülide ile mücadele edebilecek halim yoktu. Gerçeği bir çırpıda anlamış olması takdir edilesiydi ve beni ele vermeyeceğine dair kesin bir inancım da vardı. Ayrıca hisleri sakin ve kelimeleri kulağa anlayışlı geliyordu ya da ben kendimi kandırıyordum. “Bir süre babamdan uzaklaşmam gerek.”
“Benim de ama herkesin kaçıp gidebileceği başka kapıları yok.” dedi sessizce. “Bazılarının hayatı engellerle dolu.”
Hayatındaki engellerin bir kısmının babam olduğunu bilmek üzücüydü. Jülide zaman geçtikçe hayatımda farklı bir noktaya taşıyordu kendini ve bu çok garipti. “Ama sevgi güç verir, zamansa imkân. Büyük engellerde bulur, büyük hazzı insan.” Yine de kendime hem yaptığım gibi sevdiğim bir çift satırı onun için dile getirmeme engel olamadım.
“Hislerini dile getirme çabaların garip ama takdir edilesi.” Kollarını göğsünde kavuşturup beni baştan aşağı süzdü. Gözleri kısıldı, “Adam sen de,” dedi bir anda, bir esintiye kapılıp gülerek. “… yeni bir ateş söndürür başkasının yaktığını, yeni bir acıyla hafifler eski ağrı, başın döndü mü öbür yana döndür başını, başkasının güçsüzlüğüyle iyileşir umutsuz keder.”
Şaşkınlığım üzerime çığ gibi çullandı. Shakespeare satırlarını bilmesi bir yana, karşılık verircesine düpedüz alıntılaması çok beklenmedikti. Hayır, dedim kendime. Hayır sakın yumuşama. Kitap okuyan insanlara karşı beslediğim o tatlı sempatiye, söz konusu Jülide olduğunda teslim olmamalıydım.
Yutkunarak dudaklarımı ıslattım ve ben de onu baştan aşağıya süzdüm. Ve ne kadar uğraşırsam uğraşayım dudaklarıma yerleşen o kıvrıma engel olamadım. Kendimle olan savaşım da buraya kadardı. “Yani bana daha büyük acılar yaşadığımda şu an hissettiğim üzüntüyü unutacağımı mı söylüyorsun?”
Jülide’nin dudaklarında da aynı gülümseme belirirken yanaklarındaki kasılmaya bakılırsa kendine engel olmaya çalışmış ama başaramamıştı. “Aslında senden güçsüz olan insanlar olduğunu bilmenin, sana kendini daha iyi hissettireceğini ummanı bekledim.”
Bakış açısı yüzümü buruşturmama neden oldu. “Tercihimi ilkinden yana kullanacağım.” dedim ve ekledim. “Senin aksine.”
“Tüh,” dedi sahte bir kınamayla. “İşte şimdi kalbimi kırdın.”
“Hadi ya, var mıydı sende o şeyden?”
Kırdığım pot üzerine gülümsemelerimiz yüzümüzde dondu. Pişmanlığım, ruhumu saran bir sise dönüştü ve o bulanıklığın ardında Jülide ile değil de Tarık ile göz göze geldim. Ona kalpsiz dedikten sonra duyduğum pişmanlık çok acı olmuştu çünkü tanıdıkça en hassa kalbe sahip insanlardan biri olduğunu anlamıştım. Şimdi de aynı şeyi Jülide için yapıyor ve onu kalpsiz olmakla suçluyordum.
“Jülide, inan öyle demek istemedim.”
Yüzündeki ifadeye bakılırsa o saatten sonra söylediklerim pek de umurunda değildi. Az önceki samimiyet buhar olup havaya karışmış, geride bizi boğan nemli bir hava bırakmıştı. “Boş versene.” Umurunda değilmiş gibi gülümsedi. Benim tarafımdan nasıl biri olarak görüldüğüyle ilgilenmiyordu. “Ama merak ettiğim bir şey var. Babana duyduğun bağlılığın azalmasının sebebi sâhiden o adam mı?”
Demek hislerimdeki değişim dışarıdan da fark ediliyordu. Sevgi de bir yerde uzaklaşmaya engel değildi nihayetinde. “Aslına bakarsan sebebi çoğunlukla babamın yaptıkları. Sen babamla aynı çatı altında yaşıyorken böyle şeyler söylemek istemem ama…”
“Barbaros Solar’ın hayatına dahil olmak pek çok açıdan zorluğuyla birlikte gelir. Ben evlendiğimiz günden bu yana bununla mücadele ediyorum. Çünkü ben onların dünyasından değildim ve arkamda beni alaya almaya hazır bir yığın zengin güruh vardı. Ne zaman arkamı dönsem sonradan görme olduğumu söyleyerek dedikodumu yaparlardı.”
Babamdan önce zor bir hayatları olduğunu en acı şekilde öğrenmişken bizzat ondan duymaya hiç hazır olmadığımı fark ettim. Gözlerimi kırpıştırdım, gerçekten de benimle hislerini paylaşıyordu. “Ben de düşündüm ki madem insanların en çok sevdikleri şey dedikodu yapmak, bari bir işime yarasınlar.”
Yüzündeki manidar gülümseme, bir gerçeğin önünde dimdik duruyordu. O, insanları anlamış, çözmüş ve düşüncelerini ilmek ilmek işleyen bir zihnin sahibiydi. “Bu yüzden bir internet sitesi açtın.”
“Bir çeşit onlarla dalga geçme yöntemim. İlk zamanlar benimle dalga geçen insanlar, şimdi sitedeki dedikodu haberlerini okumak için önümde diziliyor. Hatta bazıları haz etmedikleri kişilerin açıklarını buluyor ve yayınlayıp açık etmem için bana para veriyorlar. Aldatılan kaç eşi güpegündüz açık etmişimdir tahmin edemezsin. Günahı boynuma değil, yaparken düşünmelilerdi öyle değil mi? Temiz iş, hem para kazanıyorum hem de onlara istediği şeyi veriyorum; dedikodu.”
“Bunu hiç düşünmemiştim.” Ben de kitap okuya okuyarak insanları çözdüğümü sanır ve bu yönümle ara ara övünürdüm. İnsanlar bana ne kadar körse ben de onlara bir o kadar körmüşüm meğer. “Aynı zamanda pek çok kişiye sitende kendini ifade etme özgürlüğü tanıyorsun. Oysa ben sadece canın sıkıldığından insanların hayatıyla ilgileniyorsun sanıyordum.”
Jülide sıkkınca içini çekti. “Asıl insanların hayatıyla ilgilenirken sıkılıyorum.”
“Anlıyorum.” Gerçekten de başka insanların ne yaptığıyla ilgilenmek dünyanın en sıkıcı şeyi olmalıydı.
“Sende de bana benzer bir şeyler var. Sana biri iğne batırdığında geri batırma derdine düşmüyorsun. İğne yarasına bakıyorsun ve iğne kullanmadan karşındakinde aynı yarayı açmanın bir yolunu buluyorsun. Çocuk gibi safsın ama söz konusu değer verdiğin şeyler olduğunda savaşçıya dönüşüyorsun.”
Bu kadarı da fazlaydı, içini açması yetmezmiş gibi şimdi sıra iltifatlara mı gelmişti? Bir elimle şaşkınca boynumu kaşıyıp hislerimi izah edebilecek kelimeler aradım. Nefretini tattığım birinden işittiğim ılımlı kelimeler, izah edilmesi güç şeyler hissettiriyordu.
“Jülide,” Sesimi olabildiğince yumuşak tutmaya çalışarak yeniden konuştum. “Madem o kadar iyi bir savaşçı olduğumu düşünüyorsun,” derken masum bir şekilde gülümsedim. Sonra iki parmağımı yanağımın hizasında kaldırarak barış işareti yaptım ve sevimli bir şekilde gözlerimi kırpıştırarak Jülide’ye baktım. “Beni Mir’e götürmen için seni ikna edebilme ihtimalim yüzde kaç?”
Jülide gözlerini devirdi. “Sıfır.”
“Fena savaşırım ama.”
“Şimdi korktum bak, beşe yükseldi.”
“En iyi ben savaşırım.”
“Biraz daha zorlasan sekiz olacak gibi.”
Somurttum. “Yaa!”
“Uzatma.” dedi Jülide katı bir sesle. “Bütün gecemi seninle harcayamam. Yarım saat içinde aşağıda oldun oldun, yoksa seni götürecek bir Jülide bulamazsın.”
Kocaman gülümseyerek hızla ayağa kalktığımda henüz yarısını içtiğim sütüm şiddetle çalkalandı ve birkaç damlası etrafa saçıldı. Geri kalanı dökmemeye dikkat ederek komodinin üstüne bıraktım, kapıya doğru koşturdum. Jülide’nin arkamdan cık cık dediğini duyar gibi oldum. Tam kapıyı açıp çıkmıştım ki aklıma gelen bir düşünceyle duraksadım. Yeniden geri dönüp kapıyı hafifçe aralayıp kafamı içeri uzattığımda süt dökmüş kediden farkım yoktu.
Az önce gerçekten süt döktün Lara, bir kuyruğun eksik.
“Şey,” dedim mırlarcasına. “Bavullarımı aşağı taşımama da yardım eder misin?”
༄
Jülide, elbette bavulları taşımama yardım etmedi.
Zaten çok fazla eşyam yoktu. Büyük bir bavul, omzuma taktığım bir bez çantam ve bir de küçük el bavulu hazırlamıştım hızlıca. Hepsini tek seferde aşağıya taşırken Jülide beni arabada beklemişti. Daha doğrusu ben bavulları taşıyana kadar radyodan keyifli bir şarkı açmış ve keyfine bakmıştı.
Dantes’e beni Jülide’nin getireceğini ve gelmesine gerek olmadığını haber veren bir mesaj atmıştım.
Jülide beni Dantes’in apartmanının önüne getirdiğinde yaşadığım sarsıcı olaylara rağmen içimde birikmeye başlayan heyecanı inkâr edemiyordum. Babamın evinden ayrılırken hüzünlenmiştim, nasıl hüzünlenmezdim ki. Hayattı bu, kim bilir bana bir daha oraya geri dönme imkânı da vermezdi. Her şey öyle belirsizdi ki bir saniye sonra olacaklar bile hayatımı yüz seksen derece değiştirebilirdi.
Kaderin insanlarla eğlenircesine uğraştığı kesindi.
Araba Duayeri apartmanına yaklaşırken Dantes’in önce küçük olan bedeni gittikçe büyüdü ve far ışıklarının aydınlattığı gecenin içinde karanlık bir siluete dönüştü. Beni bekliyordu.
Araba apartmanın girişine yakın bir yerde durduğunda derin bir sessizlik oldu. Yağmur artık yağmıyordu ve yağmurun ardında kalan o sakin hava hâkimdi. Anladığım kadarıyla Jülide’nin bana veda etmek için arabadan inmeye de niyeti yoktu. Tarık’a veda edemeden gelmek de canımı sıkan bir diğer noktaydı. Ama onu görememiştim, biz çıkarken evde değildi.
Sessizce emniyet kemerimi çözdüm. Jülide de o sırada bize doğru yürümekte olan Dantes’e bakıyordu.
“Bu adamın seni yiyecek gibi bir hali var.” dedi onaylamaz bir sesle. “Onun yanında güvende olacağına emin misin?”
Sesindeki sorumluluk sahibi ebeveyn tınısı kulağa hoş bir melodi gibi geliyordu. Yüzüme bakmadığından bundan duyduğum memnuniyeti göremedi. “Kimselere yedirtmem kendimi.” dedim. “Çok dişli biriyim ben.”
“Yaa,” Jülide alay edercesine güldü. “Sırtına dokunacak olsam kaşı beni diye ayağımın dibine kıvrılırsın.”
“Hiçte bile!” dedim hemen. “Ben o kadar da kolay biri değilim.”
“Cana yakın olmak kötü bir şey değildir.” Parmakları huzursuzca direksiyonun üzerinde hareket ederken bana bakıp bakmamak arasında tereddütte kalmış gibiydi. Ama bakmadı. O an bize doğru yürüyen Dantes’i izlemek ona daha cazip gelmişti. “Sadece kime ne kadar yaklaşacağını bilsen yeterli. Özellikle de erkeklere. Sen çok saf birisin, sevgiye olan büyük bir açlığın var. İnsanlar bunu anlarsa seni kullanmaya başlar.” dedi. “Uyanık ol.”
“Sevseydiniz o zaman beni.” dedim düz bir sesle. “Sevgiye aç kalmasaydım.”
Buna ne cevap verebilirdi ki? Sevginin tüm kötülükleri yok edeceğine inanan saf bir tarafımın olduğu aşikârdı. Ama bu konuda babamın fikirlerini hatırlayınca bu umudum da tuz buz olup çorak bir zeminde kayboluyordu.
“Tarık seni ziyaret etmek isteyecektir, ondan bu adamın yanına taşındığını saklayabilmenin hiçbir yolu yok.”
Jülide söyleyene kadar böyle bir şeyle yüzleşmem gerekeceği aklımın ucundan bile geçmemişti. Elbette Tarık beni görmek isteyecekti ve muhtemelen Dantes ile aynı eve çıktığımı duyduğunda çok kızacaktı.
Ne yapacağımı bilemeyerek sıkkın bir nefes aldım.
“Sıkma canını, ben durumu açıklarım ona. Başta sinirlense de güvende olduğunu gördükten sonra müdahale etmeyecektir.”
Umarım öyle olurdu çünkü Dantes’in evinde kalmanın ve babamdan biraz olsun uzaklaşmanın bana iyi geleceğini biliyordum. “Teşekkür ederim, Jülide.”
Dantes arabanın yanına geldiğinde Jülide arabadan inmedi. Biz Dantes ile arkadaki bavulu ve el çantamı indirirken bizi bekledi. Bir ara camdan başını çıkartıp yan yana duran bize baktı ve, “Sana yanındaki küçük şeyle iyi şanslar genç adam.” dedi. Dedi ama bunu söylerken Dantes’e acır gibi bir hali vardı.
“Niye öyle dedi ki?” dedim şaşkın bir sesle. Kafamı kaldırıp Dantes’e baktım. “Asıl benim seninle yaşarken şansa ihtiyacım var değil mi Mir?”
Dantes gözlerini devirerek bavulumu kavradı ve apartmana doğru yürümeye başladı. Ben de el çantamı sıkı sıkıya tutup peşinden koşturdum. Serin havayı ardımızda bıraktığımızda ve bavulla birlikte dar olan asansöre güç bela sığdığımızda Dantes’in bakışlarını üzerimde hissettim.
“Ne bakıyorsun öyle?” diye sordum. Asansörün kapısı kapanınca istemsiz yutkundum. Bakışlarındaki derinlik, ıssız adaları yutacak kadar fazlaydı. İçinde, ruhunu dahi yutabilecek kadar büyük bir derinlik taşırken nasıl oluyordu da benim o gözlerde batmama hiç izin vermiyordu.
“Biraz sonra ne olacağının farkındasın değil mi?” Daracık alanda olmamız yetmezmiş gibi bana alabildiğine yaklaştığında, ondan olabildiğince kaçtım ama attığım iki adım beni ondan kurtaramazdı. Kendimi bir anda kolları arasında buldum.
Ruhumda kopan fırtınaları bilseydi, belki beni uçmamam için daha sıkı sarardı. Bana verdiği onca zarara rağmen ona zarar gelme düşüncesinin bende yarattığı dehşet öyle büyüktü ki, hislerimde yanlış seyreden birtakım şeyler vardı.
Dantes’in hayatı da yanlışlarla doluydu. Biraz sonra bütün planlarının yalan olduğunu söylediğimde yüzünün alacağı şekli istemsiz merak ettim.
“Ne olacak birazdan?” diye sordum, bilmiyormuş gibi.
Dantes’in kollarının usulca karnıma dolandığını hissettiğimde kalbimdeki kayıp cennetin kapısında birtakım sesler duydum. Işığı hak etmeyen bir günahkârın karanlıkta uyuklamayı sevmesi gibi, cenneti hak etmeyen kalbimin kapının arkasındakileri kovmaya başladığını hissettim. Bu acı benimdi, yaşadıklarım sırtımda boynu bükük bir kamburdu ve eninde sonunda kaybedeceğimi bildiğim bir cennete teslim olmak işime gelmezdi.
Bu ışık bir gün sönecek diye,
Direnmem gerekiyordu gözlerimi kamaştıran bu hislere.
“Biraz sonra seninle ben,” Boynumda hissettiğim kuş tüyü gibi bir temasla içime kanat çırpışını andıran ürpertiler yayıldı. “Birlikte yaşamaya başlayacağız.”
Birlikte, kelimesinden sonra bıraktığı boşlukta dile gelmeyen vaatler vardı.
Dantes ellerini sweatimin ceplerine doğru kaydırarak aramızdaki mesafeleri kapattı. Sırtıma değen göğsünün ağır ağır hareket ettiğini hissedebiliyordum. Saçlarıma değen yanaklarında, zamandan firar eden eski bir gülümseme belirdi, yansımasını gördüm. Bir anının kollarında konaklıyor gibiydi.
“Eskiden birinin bana sarılmasından nefret ederdim.” dedim hiç hesapta yokken. Akıl hastanesiyle ilgili kırdığım pottan sonra yeni bir açık vermek istemesem de içimde kalan öyle çok acı ve korku vardı ki bazıları kendiliğinden ruhumu terk etmek için çırpınıyordu.
“Öyle mi?” Dantes’in tutuşu sıkılaştığında kollarının arasında küçücük kaldım. “Neden?”
“Öyle işte.” diye mırıldandım. Bana ihanet edip dilimde can bulmak isteyen kelimeler üstünde kurduğum hâkimiyet, kalbimde kurduğumdan daha güçlü olmalıydı ki sessizliğim oldu Dantes’e sunduğum cevap. “İnsanın bazen hissettiği duygular, yalnızca bir yenilginin tanımını karşılıyor.”
Çoğu kez kendi kâbuslarımda tattığım bu yenilginin kurbanı olan ben, kalbimde vuku bulan hiçbir teslimiyete hakkıyla direnememiştim. “Ve sen bu tanımı defalarca okuduğunu dile getiriyorsun.” Dantes’in beni anlamaya, anlamaktan da öte bir şeylerle meşgul olmaya çalıştığı belliydi.
Beni soktuğu ikilem kafamı karıştırıyordu. Konuş ama konuşma, sus ama susma, hisset ama hissetme, o, ama aslında o değil, ikilemlerin ortası koca bir hiçlikti. “Senin lisanını çözmek istiyorum.” diye devam etti. “Hiç konuşmasan da gözlerine dizilen satırları okuyabilmeyi, seni anlamayı…”
“Anlaşılmayı her zaman reddettim, der çok sevdiğim bir yazar.” dedim gözlerimi kapatıp. “Anlaşılmak kendini satmaktır.”
Benim bu cümlelere tutunmamın sebebi de, elbet anlaşıldığım vakit içimde yıkılacak olan şehirlerin habercisi olan o çığlığı duymamdı.
“Yine de bir gün seni anlayacağım.” Dantes’in itirazı, kendi gibi gerçekti. “O zaman ne yapacaksın?”
“Kendim için ağlarım.” Boğazımdaki çengele takılan bir his, yutkundukça büyüyerek derimi yırtmak için çabaladı. “Hep yaptığım gibi.”
Konuşmanın seyrinin benim karmaşık hislerim üzerinde devam etmesi doğru değildi. Babamla yaşadıklarımızı Dantes’e anlatmalı ve uzun zamandır kurup kurcaladığı planının zehir gibi bir zihin tarafından alaşağı edildiğini ona söylemeliydim. Belki de bu kez kendi için ağlayan o olurdu.
“Mir, bu akşam babamla konuştum.” Sesimdeki sakinlik beni şaşırttı. Babamla konuşurken hissettiğim tüm o çılgın duygular, şimdi ardında sessiz bir kabulleniş ve yenilginin o tatsız kokusunu bırakmıştı. “Öyle şeyler oldu ki-“
“Şşh,” Bir anda ceplerinde duran ellerimin karnıma yaptığı baskı arttığında boğazıma takılan hisler kontrolsüzce çözülüp bedenimin her yanına dağıldı. Kapalı olan gözlerim kocaman açıldı. “Şu andan itibaren sana konuşmak yasak.”
“Ne? Ne oluyor?” Sesindeki keskinlik, sesimi işgal etmiş olmalı ki yalnızca fısıldamaya cesaret edebildim. Dantes’in beni sarmalayan bedeni gerilmişti. Ne olduğunu anlayabilmek adına kollarının arasından çıktığımda kollarını tutarak ona döndüm ve göz göze geldik.
Gecenin hırsızı gözleri bana dikkatle bakıyordu.
Çok aşırı dikkatli.
Onun gördüğü ama benim görmemi istemediği bir şeylere şahit olmuş gibi karanlıkla dolan gözleri beni baştan aşağı süzdüğünde bedenimde rahatsız edici bir ürperti dolaştı. Bir şeyler sormak ister gibi dudakları aralandığında asansörün çınlama sesi duyulunca dudakları sessizliğe mahkûm kaldı, gözlerini kırpıştırarak benden çekti. Anlam veremediğim tavrı, göğsümün ortasında büyüyen bir mayına dönüştü.
Asansörden çıktığımızda ve bir süre geleceğimi işgal eden evine girdiğimizde, ayaklarım ara ara geri gitmek istemiyor değildi. Korku, içime çoktan çöreklenmişti. Ardımdan kapattığı kapı bir zindan kapısının sesini andırırken If Şatosu’undan hiç kurtulamamış Lara Solar, çektiği mahkûmiyete çoktan alıştığını, bir yenisinin daha altından kalkabileceğini düşündü.
Ama düşünceleri koca bir yalandı.
Bu evdeki varlığım bir mahkûmiyete dönüşürse, ruhumdaki ıstırabın tadı beni Dantes ile birlikte o uçurumdan aşağıya atlamaya iterdi ve koca okyanusta sığınabileceğim bir gemi olmazdı.
Evin içinde sessizce ilerledik. Bavulumu sürükleyerek kapısı kilitli odanın önüne geldiğimizde yüzündeki o karmaşık ifade gitmiş ve dudaklarına çok yakıştırdığım hafif alaycı, sevimli ve arsız gülümseme geri gelmişti. “Açamadın mı?” diye sordu, çenesiyle kapıyı gösterip.
“Bu eve ilk geldiğimde de kilitliydi bu kapı.” Çıplak ayağımla kapıyı yavaşça tık tık tekmeledim. Çok kalın durmuyordu, yeterince güçlü olan biri tek omuz darbesinde açabilirdi.
“Odayı senin için hazırlamadım,” dedi, bedenini hafifçe eğerek sol omzunu duvara yasladı ve tek ayağını diğerinin arkasına atarak çaprazladı. “Girmeden önce yanlış düşüncelere kapılma diye söylemek istedim.”
“Neden benim için bir oda hazırlayasın ki zaten? Üstelik bu eve taşınmam gündemde çok yeniyken…” Benim sorduğum soruların cevabının Dantes’te çok farklı bir anlamı olduğunu hissettim. Düşüncelerimin seyrini değiştirmeye çalışsa da günün sonunda varacağım sonuçtan kaçamazdı halbuki.
Dantes içini çekti. “Öyle işte, bil diye söyledim ben.”
“Mir,” Gözlerimi ona diktim. “Gizemli tavırlarından hiç etkilenmiyorum haberin olsun.”
“Ben seni nasıl etkileyeceğimin bin farklı yolunu biliyorum da…” Bakışları yine üstümde dolandığında, görünmez olmak ve varlığımı onun önünden silmek istedim. “Şimdi ne yeri ne zamanı.” Sahi, görünmez dahi olsaydım beni yine bulmanın bir yolunu bulur muydu? Ne kadar birbirimizi görmeye devam edecektik ve kim bilir ne zaman körleşecektik birbirimize.
Birbirimizi hiç görmediğimiz kayıp günler, düşünmesi acı ama söz konusu Dantes olduğunda olasıydı.
“Aç hadi,” Omzumla kapıyı dürttüm. “Ayaklarım ağrıdı, merak ettiğimden değil de oturmam lazım yani. Yoksa minik ayaklarım şişer. Sen de sıcak suyla ayaklarımı yıkamak zorunda kalırsın.”
“Bana uyar.”
“Bir şey de sana uymasın be kardeşim.” diye mırıldandım. Kalbimde yerini bulamadığım bir yara var, bu yarayı benden al, desem, kalbimde adım atmadık yer bırakmaz ve yaralarımı benden söküp alırdı. Fakat kendi açtığı yaralar için aynısını yapabilir miydi bilemedim.
Dantes başını eğip yavaşça iki yana sallarken güldü ve saçları alnına saçılırken kalbimde zamansız bir hızlanma oldu. Karıncalanan avuç içinde biriken hisler, kaynağını gece karası saçlardan alıyordu. O, tek elini cebine atıp küçük bir anahtar çıkardı. Anahtarlık falan yoktu. Bir başına, küçücük bir anahtardı.
İçini çekerek anahtarı kapıya taktığında heyecanla ayak parmaklarımın ucunda yükseldim ve beklemeye başladım. Sonra kapı sonuna kadar açıldı.
Acıları hasat ettiğim topraklarımda yürüyormuş gibi içeriye doğru adımladığımda, avuçlarım bomboştu. Son zamanlarda ne topraklarımı ziyaret edebilmiş ne de içimde yeşeren duyguların ne olduğuna bakabilmiştim. Ama içimde doğan hislere bakılırsa bu topraklara yabancılaşıyordum.
İçinde durduğum o da bana öyle derin şeyler hissettirmişti ki, önce kim olduğumu sonra kim olmak istediğimi unuttum. Yersiz yurtsuz kalan varlığım aslında hep yakınlarımdaydı ve onu bulmamı bekliyordu. Bir nefes kadar uzağımda. Şimdi elimi kaldıracak olsam ruhumun kayıp parçalarına rahatlıkla dokunabilirdim.
İçerisi aydınlıktı, hem de epey aydınlık. Çünkü duvarlarda sayamayacağım kadar minik led ışıklar asılıydı. İçine dünyalar sığdırılabilecek kadar büyük bir değildi aslında ama Dantes bu odayı öyle bir hale getirmişti ki içine dünyalar sığmıştı.
Adımlarım yavaştı. Elimdeki çantayı yavaşça yere bıraktım. Duvarlar… Hiçte bir zindan duvarlarını andırmıyordu. Yine de mahkumiyeti hissettiren şeyler vardı.
Çünkü bir çalışma masasının üzerinde asılı duran mantar pano raptiyelenmiş fotoğraflarımla doluydu. “Bir resim,” dedi Dantes. “Bazen yüzlerce sayfalık bir kitaba denktir.” Benim resimlerimden bahsediyordu.
Hepsinde ben vardım.
Bir odanın içine konulmuş benliğim, onlarca farklı şekilde sığdırılmıştı karelerin içine. Dantes söylediğinde çok da inandırıcı gelmeyen şeyler en açık haliyle karşımdaydı. “Bunlar beni uzaktan izlediğin zamanlardan.” dediğimde geçmişimde bir adım arkamda oluşunu hiç fark edemeyişim gerçekten de garipti.
Belki de fark ettiğim anlar olmuştu ama asla kendini hatırlatacak bir hamle yapmamıştı. En azından zamanı gelene kadar.
“Hiçbirinin kopyası yok.” Dönüp hala kapıda duran adama baktım. “Seni tanıyabilmek için hakkında araştırma yaptığım zamanlardan kalma. Atmak istemediğimden buradaydılar.” Belki de atmalı ve bana sırtını dönmeliydin Dantes. “İçinde endişe kalmasın, bunlar sana ait ve istersen kendin yok edebilirsin.”
“Dersine iyi çalışmışsın.” Parmaklarımın altındaki fotoğraflardan birinde Patchland City’de oturmuş ve muhtemelen Lux’un yeni sayısı için bir şeyler yazıyordum. Daha böyle başka mekanlarda çekilmiş uzaktan fotoğraflarım vardı. Bu ürkütücüydü, karşımdaki Dantes bile olsa. “İyi ki bunları ilk tanıştığımız zamanlar görmemişim yoksa tavrım ve tepkim çok daha farklı olurdu.”
“Şimdi de tavrın ve tepkin pek umut verici değil açıkçası.”
“Ne söylememi bekliyorsun, Mir?” Omuzumdaki bez çantayı sertçe yere bırakırken sertçe içimi çektim. “Beni tanımak isteyen sıradan biri olsaydın bu fotoğraflardan önce ben olurdum yanında. Ama sen sıradan biri değilsin, benimle tanışma sebebin de sıradanlığın ötesinde. O yüzden bu fotoğrafları romantik bulamayacağım, kusura bakma.”
“Romantik bulmanı beklemiyorum zaten, yaptığımla gurur da duymuyorum. Bunlar da sana ait o yüzden geri veriyorum.”
“Teşekkür ederim.” dedim kinayeyle. Dantes elimden başka bir şey gelmez dercesine dudaklarını birbirine bastırdığında bu karmaşık adamla ne yapacağım hakkında hiçbir fikrim yoktu.
Bakışlarımı ondan çektiğimde odadaki diğer detaylara odaklanabildim. Tek kişilik, sevimli bir yatak duvar kenarında duruyordu. Üzerinde sarı gül detayları olan beyaz bir nevresim takımıyla kaplıydı. Yatağın ayak ucunda geniş bir pencere, pencerenin önüne kurulu şık bir ahşap masa vardı. Üzerinde senin fotoğraflarının olduğu. Ben senden bu özel hayat ihlalinin intikamını aynı seviyede bir eylemle alırım Dantes.
Pencerenin yanı başında ucunda minik kuşların asılı olduğu bir rüzgâr çanı asılıydı. Duvarlardaki boşluklara ara ara siyah kuş resimleri yapıştırılmıştı. Tavandaki lambanın yanından aşağıya, kâğıttan yapıldığı belli, zarif kuş figürleri olan bir mobil sarkıyordu.
“Neden bu kadar çok kuş var?” diye sordum çekinceyle.
Dantes’in duruşu gevşedi, yavaşça yanıma geldi. Karanlık gözlerini üzerime çevirirken bir bilmecenin hiç bulunmayan kayıp cevabıymışım gibi baktı bana. Sorularla dolu olan zihninde asla bir cevap olarak yer etmeyen varlığım ona ıstırap veriyor gibiydi. “Neden olmasın ki?” dedi, yüzüne çökmekte olan bir ıssız adanın sarsıntısı değip geçti. Elleri önce omuzlarımı kapladı, ardından bana derin bir nefes aldırarak kollarımdan aşağı kaydı. Son durağı avuçlarımdı.
Bana doğru eğilerek ellerimi yakaladı ve avuçları arasına hapsederek kendine doğru çekti. “Ben kuşları çok severim, sen sevmez misin?” Sözleriyle yüreğimde ürkek bir kuş doğurdu. “Bakayım, ellerin de kocamanmış.” Avuçlarımı açtı ve parmak uçları avuçlarımdaki çizgilerde gezdi. “Bir yavru kuş gelse mesela yanına, onu avuçlarına almak istemez misin? Sahi, sence benim ellerim de bu kadar büyür mü?”
Kalbim bir kuş olsaydı, sözlerine kanıp ona doğru uçardı.
Ama içimdeki tüm kuşların kanatlarını kesip atmışlardı.
Dantes’in yumuşacık ses tonuna serpiştirilmiş binlerce yıldız ışıltısı duyumsadım. Gecenin hırsızı gözlerinde dahi bu kez adını koyamadığım bir aydınlık vardı. Bana baktı. Ben söylediği kelimeleri bir mantık çerçevesine koymaya çalışırken o kendi mantığının sınırlarından çoktan çıkmıştı. “Ama benim ellerim küçük?” dedim sorar gibi.
“Öyle.” Dantes derince iç çekti. Odanın havası bir anda bilinmezliklerle ağırlaşmıştı. Sırtımdan aşağıya birkaç damla terin süzüldüğünü hissettim. Sanki bu sözler ona da değil de bir başkasına aitti ve söylerken kim olduğunu anlayamayışım onu hayal kırıklığına uğratmıştı.
Bir şeyler söyleyebilmek adına kelimeleri dilime çağırdığımda çalan kapı başlamamış cümlemin önüne set çekti. Aynı anda odanın kapısına baktığımızda zil bir kez daha sabırsızca çaldı.
Dantes belli belirsiz mırıldandı; “Tam da zamanıydı.”
“Ne?”
“Bizimkiler geldi, konuşacaklarımız var. Salona geç, Lara.” dedi çarmıha gerilmiş bir sesle. Bedenime yayılan gerilime daha alışamadan odadan çıktı. Boş kalan ellerime şoka girmiş halde baktım. Gerçekten de şimdi odadan çıkan adam, az önce şefkatle avuçlarımı okşayan adam mıydı?
Konuşacaklarımız elbette vardı. Şu an, dünyaya hükmedebilirim havaları kesmesi onun adına hiç iyi olmazdı. “Konuşalım.” diye mırıldandım odadan çıkarken. “Ben babam sana zarar vermesin diye gözyaşı dökeyim, sen bana sırtını dön ve çık. Bakalım yine neler çeviriyorsun Mir Bey.”
Odadan sakince çıktım, Dantes’den gelen sarsıcı hamlelere bağışıklık kazandığını hatırlayan bedenimde içimi rahatlatan bir gevşeme oldu, hafifçe gülümsedim. Kandırılan ben olsam da aptal olan ben değildim. Saf olan ben olsam da kör olan ben değildim, sevgiye aç olan ben olsam da sevginin kölesi olan da ben değildim.
Benim salona geçmemin ardından ardımdan çoğalan ayak sesleriyle misafirlerimiz sahneye giriş yaptı. Yapabilseydim, ruhumu bedenimden çıkarır ve biraz sonra olacakları bir tiyatro izler gibi izlerdim. Ama zaten yaptığımız bu değil miydi? Kendi oynadığımız oyunu, başkalarının gözlerindeki yansımalarda izleyen kabiliyetli oyunculardık.
Biz, asla başkalarının gördüğü kadar değildik, aksine başkalarında kendimizi gördüğümüz kadardık.
Dantes beni nasıl görüyordu bilmiyordum ama ben onun gözlerinde kendimi görüyordum ve gördüğüm yansımadan gurur duyuyordum. Bana döktürdüğü tüm gözyaşlarına rağmen, insanların bize yaptıklarına rağmen onların bizde gördüklerinden çok daha fazlası olabilmek ve gizli yönlerimizi bir silaha çevirebilmek değil miydi asıl marifet?
Öyleyse, benim epey silahım vardı.
Salona ilk giren Ateş oldu ve yüzündeki huzursuz ifadeye bakılırsa bilgisayar konusunda çuvalladığımızı anlamıştı. Onun arkasından Fırat ve Nil girerken Ateş’e, üzgünüm dercesine başımı salladım. O sırada Fırat’ın kaos kokusu yaklaşıyor gibi bir şeyler mırıldandığını duydum.
“Eee?” Herkes salona toplandığında ilk konuşan Nil oldu. “Çağlar, bizi buraya çağırma sebebini söyleyecek misin artık?”
“Lara,” Dantes gecenin hırsızı gözlerini gözlerime çevirdi. Bakışları temkinli ama rahat, çalkantılı ama sakindi. Bana anlatmaya çalıştığı şeyler varmış da ancak kelimeleri gözlerinde okuyabilirmişim gibi bir bakışla gülümsedi. “Güzelim, canını sıkan bir şey var senin. Hadi söyle bize.”
Kalbim bir anlığına yaşadığı tüm korkuları unuttu. Elinde hiçbir şeyi olmayan küçücük bir çocuğa dönüştü. Öksüz ve yetim olan o çocuk, sarılacak bir çift kol arıyordu.
İnsan yalnızlığı kollarına almazdı da yalnızlık onu kollarına alırdı. Ama o küçük kızın kolları paketlenmiş süslü yalnızlıklarla doluydu. Bir an için kollarımı iki yana açarak sarıldığım paketlerden kurtulmayı ve kollarımı bana sarılmak isteyen iki adama açmayı diledim.
Bir yanımda babam.
Bir yanımda Dantes.
Tüm dileklerimi yok sayıp o pakete daha çok sarılmamın sebebi ise Dantes ve babama aynı anda sarılamayacağımı bilmemdi. Biri varken diğeri asla olmayacaktı. Merak ediyordum bu hikâye bittiğinde ben kimin tarafında olacaktım.
“Pekâlâ Mir,” dedim sakinlik barındıran sesimle. Biraz onun başaramadıklarına, biraz da kendi kaybettiklerime üzüldüğümü saklayamadım. “Başaramadınız, babam her şeyi biliyor.” Belki de buna üzülmemem gerekiyordu. Esasında üzüldüğüm şey, Dantes’in bir hiç uğruna feda ettikleriydi.
Usulca yanı başıma geldi ve heybetli bedeniyle önümde durdu. Başımı kaldırıp ona baktığımda bir elini yanağıma koyarken işaret parmağıyla çenemi okşadı. “Baban tam olarak neyi biliyor, Lara?”
“Sizi.” Diğerlerini gösterdim. “Bugün bilgisayarına sızmak için seni odasına almamdan tut da vurulmanın sahte olduğuna kadar her şeyi biliyor.”
Dantes’in kaşları çatıldı. “Hadi ordan.” dedi Fırat keskin bir sesle arkadan. “Sikseler bilemez o dediklerini.”
“Biliyor.” Dantes’in yanağımdaki elini tuttum. “Mir, kafasında saçma sapan bağlantılar kurmuş. Senin dedem için çalıştığını düşünüyor. Bir görseydin, seni istese kolaylıkla öldürebileceğini söyledi.”
“Hassiktir.” Ateş’in sesi fısıltı gibiydi. “Bilgisayarda aradığım hiçbir şeyi bulamadığımda bir şeyler olduğunu anlamalıydım.” Sert ayak seslerinden anladığım kadarıyla gergince salonda dolanıyorlardı.
Dantes’in ise sırtı onlara dönük, tüm dikkati bendeydi. “Sana bir şey yaptı mı?” diye fısıldadı pürüzlü bir sesle. Parmaklarındaki gerginliği yumuşak yanaklarımda hissettim. Göğsünde bir sıkışma varmış gibi solukları kesilmiş ve beni göğsüne yerleştirip nefesi olmamı istermiş gibi çaresizdi. Sanırım bu kadarını o bile beklemiyordu.
Kim beklerdi ki?
“Saçmalama.” diye azarladım onu. Sakinleşip kendine gelmesini umarak avucumu göğsüne koydum. Artık ellerime yakın olan kalbi, dokunuşlarımdan nasipleniyordu. “Kaç kere söyleyeceğim sana babam bana zarar vermez diye. Anlamıyor musun senin için endişeliyim.”
“Bu iş artık çığırından çıktı.” Nil’in endişesini çok derinden paylaşıyordum. Fırat’a bakarken gözlerinde doğan beklentiyi, derinliği ve asla istediği karşılığı alamayan o umutsuzluğu görüyordum. Fırat’a bir şey olacak düşüncesi onu kahrediyor olmalıydı.
“Baban,” Dantes yeniden dikkatimi üstüne çekti. Yanağımı boydan boya okşayıp, parmaklarını Dantes dövmesine kaydırdığında çılgın bir ürpertiyle kasıldım. Hiç yeri değildi, hiç. “Nasıl anlamış bunları?”
Sakinliği beni tedirgin ediyordu. İntikam uğruna nice adımlar atmıştı ve ben şimdi hepsinin boşa gittiğini söylüyordum. “Aranızda bir casus olduğunu söyledi.” diye fısıldadım. Dile getirmesi çok zor bir sırdı bu. “Aranızdan biri,” Bakışlarımı üzerlerinde gezdirdim. “Bu gruba ihanet ediyormuş.”
Yeni bir savaş çıkartacak kelimelerim bir süre havada asılı kaldı. Kuklacı, artık bir intihar ipiyle tavana asılmış eski bir oyuncaktı.
“Saçmalama,” dedi Fırat başını iki yana sallayarak. “Olmaz öyle şey.” Üzerindeki deri ceketi çıkarıp yere fırlattığında ürkerek Dantes’e yaklaştım. “Ne bok yemeye uğraşıyoruz lan biz yıllardır? Kansızın biri gelsin de bize ihanet etsin diye mi? İhanet falan yoktur ortada!”
“Sakin!” Dantes omzunun üstünden dönüp Fırat’a öyle bir baktı ki, o bakışların hedefi ben olsaydım kaçacak delik aradım. “Fırat,” dedi hırlarcasına. “Lara’yı korkutma.”
Şiddetle ve onaylarcasına başımı salladım. “Birbirinizi kesip doğrayacaksınız beni korkutmayın lütfen. Akşam yemeğinde kimsenin kolunu, bacağını yemek istemiyorum.”
Fırat’ın dudakları seğirdi. İyi de bu adam delicesine öfke kusarken neden her an kahkahalara boğulacakmış gibi dengesiz görünüyordu?
“Nedense şu ateşli öfkelenmelerine hiç inanasım gelmiyor, Fırat.” Ateş’in buz gibi sesiyle donakaldım. Zarifçe el tırnaklarını inceliyordu. Sonra başını kaldırdığında, dudaklarındaki gülümseme silinip de saf öfkesi geri gelen Fırat’a ölümcül bir yüz ifadesiyle baktı. “Sen değil misin ki karşına daha iyi bir fırsat çıktığında arkasına bakmadan gidecek olan.”
“Yuh.” Dantes’in tişörtünü avuçlayıp çekiştirdim. “Satışlara gel, Mir.” diye fısıldadım kulağına doğru. “Ne çabuk gözden çıkardı Ateş Fırat’ı.”
Nil de benimle aynı şeyi düşünüyor olmalıydı. Yüzünde koca bir hayal kırıklığı vardı ve bir an bile tereddüt etmeden Fırat’ın yanına yürüyüp Ateş’i karşısına aldı. “Sana inanamıyorum.” dedi, tiksinircesine. “Bir de baba gibi buradaki herkesi bir arada tuttuğunu söylerlerdi. Sen ne boş bir adam çıktın ki Fırat’ı ihanetle suçluyorsun?”
“Sen biraz geride dur, canın yanmasın.” Fırat, Ateş’e dik dik bakarken Nil’i geriye doğru itekledi. Öfkesi artınca heybeti de artmış gibi salonda kocaman bir alan kaplıyordu. “Senin ecdadını-” diye aklıma hayalime gelmeyecek küfürler sıralayarak Ateş’in üstüne yürüdüğünde çığlık atıp geriye kaçtım.
Bunu fırsat bilen Dantes, hışımla ileriye doğru atılıp Fırat’ın yolunu kesti. “Böyle mi olacak dedim ben sana şerefsiz!” diye bağırmasının ardından suratına okkalı bir yumruk geçirip geriye sendelemesine neden oldu. “Ben organlarının yerini değiştirmeden o öfkeyi dindir!”
Çıkan kaosa çok hazırlıksız yakalandığımdan olabilecek en uzak köşeye kaçtım. Ne bedenim, ne de zihnim böyle bir muharebeden darbe alacak güce sahip değildi. Suçlamaların şiddeti arttıkça öfkeler de büyüyor ve dostluğun sınırını ateşe veriyordu. Dantes’in ailesi dağılıyordu ve kahretsin ki bunun sebebi benmişim gibi hissediyordum.
“Sakin falan olamam şu dakikadan sonra.” Fırat öfke kusuyordu. Geriye doğru savrulunca yere düşmemişti çünkü Nil hızlı bir hamleyle onu yakalayıp kollarına almıştı. Sonra da daha fevri bir şeyler yapmasından korkar gibi kollarını beline dolayıp Ateş’ten uzaklaştırmaya çalıştı. Ama Fırat eski askerdi, onun heybetinin yanında hiç şansı yoktu. “Sen beni ne sanıyorsun ki ihanetle suçluyorsun ha ateş parçası?”
“Haklı,” Nil de konuya dâhil olduğunda bir şeyler yapması için Dantes’e baktım. Ama o da olanlara anlam veremezmiş gibi taraflara bakıyor ve bir şeylere vurma ihtiyacıyla yumruklarını sıkıp gevşetiyordu. “Ne malum seni ailenle tehdit edip kendi tarafına çekmediği.” dedi Nil. “Sırf sizin düşünce yapınıza sahip değil diye hep ilk gözden çıkarılan Fırat olmak zorunda mı?!”
“Bırak beni.” diye hırladı Fırat. İnatla Nil’in tutuşundan kurtulmaya çalışıyordu ama onun canını yakmak istemediğinden çok da sert davranamıyordu. O an Nil’e hayranlık duyduğumu fark ettim. Sevdiği adamı her koşulda savunacak bir kalbe sahipti. Fırat’tan asla şüphelenmiyordu.
Ateş gür bir kahkaha attı. “Barbaros beni ailemle tehdit etseydi,” Dantes’i açıp Fırat’a yürümek istediğinde Dantes ona öyle bir baktı ki birkaç adım geri çekilmek oldu bir sonraki hamlesi. Fakat hiç bozuntuya vermedi. “Bu kadar rahat nefes alıyor olmazdı.”
“Ateş,” dedim kızgın bir sesle. “Nasıl ki babamın size zarar vermesine tahammülüm yoksa sizin de babama zarar vermenize tahammülüm yok. Anlayın artık şunu lütfen.”
“Lara,” Dantes bana baktı. Korku ve anlayışın karışımı vardı o gözlerde. Sessizce, işaret parmağını kaldırıp dudaklarına götürdüğünde kaşlarımı çattım. Anlayamadığım bir sebepten benim bu tartışmaya dâhil olmamı istemiyordu.
Dahası o neden bu tartışmaya dâhil olmuyordu?
Mutlaka birilerini suçlamaya ihtiyacı olacaktı. Babamın öğrendiği şeyler, yalnızca bana anlattıklarından ibaret olamazdı. Kendini adadığı bu intikam, güvendiği dağların altında kalmıştı da o neden bitse de gitsek der gibi bakıp, boşa giden emeklerine acımıyordu?
“Ya da bizzat Lara satmıştır seni, Çağlar.”
Zihnimin içinde şimşekler çaktığında, “Kim dedi lan onu?” diye yükseldim.
Sokak ağzına geçtiğimi dört tane şaşkın göz bana döndüğünde fark ederek boğazımı temizleyip hislerimi tazeledim. “Beni suçlayacak kadar düştüyseniz siz zaten bitmişsiniz.” dedim, hepsine acır gibi baktım ve yolculuğumu Nil’de tamamladım. “Ben sattım sizi öyle mi? Bunu yapan ben olsam sizi uyarmak için neden burada olayım? Ben. Kimseyi. Satmadım.”
Biraz önce Nil’e hissettiğim hayranlık yerini koca bir burukluğa bıraktı. Fırat’a olan hislerinin boyutu bence saplantıya varmıştı ve bu uğurda herkesi gözden çıkarabilecek gibi duruyordu.
“Biz bunu ne bilelim? Aylardır babam da babam deyip duruyorsun. Ne malum bizden alıp babana taşımadığın?”
“Pişman olacağın şeyler söyleme, Nil.” dedi Dantes.
“Bence de,” Ateş Nil’e dik dik baktı. “Herkes nerede durması gerektiğini bilsin.” Ardından Fırat’a döndü. “Sen sattın değil mi bizi?” Hala Ateş’in Fırat’ı bu kadar kolay gözden çıkarmasını anlayamıyordum. “Ne kadar para verdi sana Barbaros? Daha lüks yaşamana yetse bari. Ancak senin gibi şeref yoksunu biri böyle bir alçaklık yap-” demesine kalmadan Fırat önce Nil’in kollarını sertçe çözüp kendini kurtardı. Sonra hiddetine hazırlıksız yakalanan Dantes’i tek eliyle yolundan kenara itti ve Ateş’in yüzüne sert bir yumruk geçirerek yere yıktı.
“Fırat!” diye bağırdım. “Kavga ederek hiçbir şeyi çözemezsiniz!”
Ateş daha kendini toparlayamadan Fırat belinden çıkardığı silahı ona doğrulttuğunda şok içindeydim. Tek bir bilinmezlik kırıntısının onları bu hale getireceğine inanamıyordum.
“İndir o silahı Fırat.” Kalbim çok hızlı atıyordu, korkuyor gibi değildim ama sanki bedenime adrenalin yüklemesi yapılmıştı. “Birbirinizi öldürün diye değil anlayın diye anlattım size bunları. Daha birbirinize güvenmeyi bile bilmezken nasıl aynı yolun yolcusu oldunuz?” diye sordum aynı şaşkınlıkla.
“Belki de,” Dantes’in hala sakinliğini koruyan sesi vaatler dolu bir kutuyu açtı. “Hiçbir zaman aynı yolun yolcusu değildik.” Fakat o kutudan saçılan şeyler insana umudu değil de yok oluşu aşılıyordu.
Çünkü Dantes de silahını Fırat’a doğrultmuştu.
Bütün bu kargaşanın karşı taraflarında durduğumuz Nil ile bakıştığımızda gözlerinde gerçek bir korku gördüm ve o korkunun benim gözlerimde olup olmadığını merak ettim. Ama nedense korktuğum kadar korkmuyordum da.
Ani bir gülme krizini öksürükle bastırıp karşımdaki manzarayı seyre daldım. Çünkü çok emindim; Dantes buradaki kimsenin zarar görmesine izin vermezdi.
Değil mi?
“İndir o silahı arkadaşımın şakağından.” Dantes gözlerini bir an olsun Fırat’tan ayırmadı. Çok profesyonel duruyordu. Ayaklarını omuz hizasında açmış, bedeni dik ve kendinden emindi. “Nasıl seni kurtarıp iki kurşun yediysem iade etmesini de bilirim.”
Fırat, daha amatör duruyordu. Silahı usta bir asker gibi değil de sokak serserisi gibi tutuyordu. “Bilirsin tabi it!” diye bağırdı. Allah aşkına, bağırıyordu ama neden gülüyordu bu adam? “İkimizde biliyoruz o kurşunların önüne atlarken benim hayatımın zerre umurunda olmadığını.”
Fırat’ın dudaklarında alaycı bir gülüş, cani bir hiddet olmasına rağmen gerçekten de hiç önemsenmemeyi kabullenmiş boynu bükük bir adam görür gibi oldum ama bu his Fırat ile göz göze gelir gelmez yok oldu.
Muhtemelen bir yanılsamaydı.
“İndir o silahı yoksa canını fena yakarım, Fırat.” Dantes, gözlerini ondan ayırmadan yana doğru kayarcasına adımladı ve boşta kalan elini Ateş’e uzattı. Ateş, o eli tutup ayağa kalktığında ise Fırat’ın gözlerinde bu kez gerçek bir parçalanma gördüm. Asla el uzatılan taraf olmayacağını biliyordu. Daha önce kaç kez böyle bir sahne yaşamışlardı ki artık canı boğazına gelmiş gibi şiddetli tepkiler veriyordu?
“Sen mi benim canımı yakacaksın romantik çocuk?” Fırat dudaklarını yaladı. “Belki de ben önce Ateş’in canını yakarım. Ya da dur,” Olan bitene hala anlam veremediğim saniyelerde üzerime çevrilen bir namluyla sendeledim. “Lara’nın canını yakmak daha eğlenceli olmaz mı?”
“Fırat!” Bunca zaman sakinliğini koruyan Dantes’in kırılma noktası da demek ki bendim. “Senin gelmişini geçmişini…” diyerek alıma yaratıcı bir dizi küfür sıraladığında yine ortama hiç uygun olmayan bir kıkırdama kaçtı dudaklarımdan.
“Sen böyle bir adam değilsin, Fırat” derken başımı iki yana salladım. Bana zarar vermeyeceğine olan inancım panik yapmama engel oluyordu ama belki de panik yapmalıydım.
Fırat, “Çağlar,” dedi melodik bir sesle. “Şu küçük yavruya nasıl bir adam olduğumu kanıtlayayım mı?”
“Senin ecdadını sikerim. Böyle konuşmamıştık!”
“Nasıl konuşmuştunuz?” Şaşkınlığımı perdenin ardına iteleyip ve yerine ağır bir yargı koydum. Belki de kuklacının intihar ettiği tavan çoktan çömüş de altında kalmıştım. “Ne konuşmuştunuz? Biri bana neler olduğunu hemen anlatsın yoksa çok fena olur. Sen de çek şu kıytırık silahı gözümün önünden. Beni korkutamayacağın kadar ağır bir deneyim yaşadım silahlarla.” deyip elimi kaldırdım ve hızla Fırat’ın kolunu öteye doğru savurdum.
Fırat’ın bu hamleyi beklemediğini, elindeki silah benim zayıf hamleme rağmen havaya uçtuğunda ve yere çakıldığında anladım. Fırat önce boş kalan eline, sonra bana şaşkınca baktı. Ardından ağır ağır Dantes’e dönerken, “Hassi-” demesine kalmadan suratına yediği yumrukla savrularak birkaç metre geriye uçtu.
“Vurmayın ona!” Nil hızla öne atıldığında ben de onlara doğru hamle yapacakken Dantes beni yakaladı ve sırtım duvarla bütünleşti. “Hşşh,” Dudaklarıma konan işaret parmağıyla sessizlik oldu misafirim.
Zaten Nil de çok korkmuş görünüyordu. Hemen Fırat’ın yanında diz çöktü ve yüzünü ellerinin arasına aldı. İyi mi değil mi diye kontrol etti. Bu sırada Fırat’ta şaşkın şaşkın onu kontrol etmekte olan kıza bakıyordu.
Nil onun iyi olduğuna ikna olduktan sonra hafifçe geri çekildi ve sakinliği havaya karışırken bu kez Fırat’ın suratına o zarif elleriyle beklenmeyen bir yumruk geçiren o oldu. “Lara’ya silah doğrultmak ne demek piç kurusu!” diye bağırdı.
Omuzlarına, göğsüne birbiri ardına yumruklar indirmeye başladığında ve azarlarına hıçkırıklar karıştığında Fırat onu belinden yakalayıp kendine doğru çekti. Dudaklarını dudaklarına bastırarak hıçkırıklarını susturdu.
Çığlıklar kesilirken ortama ağır bir sessizlik çöktü.
Sessizlik beraberinde bana bir dizi gerçekle geldi. O gerçeğin dili yok gibiydi ama ruhumda varlığını bir çığlık gibi hissettirirken beni tutan Dantes’in gözlerine baktığımda anlamaya başlamıştım.
Dantes, bu gece beni bir kurbana daha çevirmişti. Bakışlarındaki pişmanlık gerçeği fazlasıyla açık ediyordu. Dudaklarıma temas eden parmaklarının yangını, nefeslerimle harlanarak ikimizi kan ter içinde bıraktı. Hareketsiz durmam için bedenimi tamamıyla hapsetmişti ve bundan kaynaklı biraz bile kımıldayacak olsam aramızdaki boşluğa nefeslerimiz bile sızmazdı.
Nefeslerimiz belli bir mühlet koşturmayı tercih edip, sonrasında yorulduğuna kanaat getirince bir sakinlik kapladı aramızı. İşaret parmağı dudağımı terk etse de baş parmağı çeneme yerleşirken diğer parmakları boynuma doğru kaydı.
Ardından diğer elini aşağı indirip sweatimin cebine soktuğunu hissettiğimde kaşlarım çatıldı ama parmaklarının sabırsız dokunuşları konuşmama izin vermedi. Saniyeler içinde elini cebimden çıkardığında avuç içinde küçük, siyah bir nesne vardı.
Kimse konuşmuyor, bir şey söylemiyordu. Dantes gözlerime bakarken elindeki nesneyi geriye doğru uzattı ve Ateş sakince o nesneyi aldı, hızlı adımlarla salonu terk etti. Bir gidiş, ardında pek çok enkaz bıraktı. “O neydi?” diye sordum, boğazımı parçalayan kırık bir sesle.
“Dinleme cihazıydı.”
Dantes tüm şehri yıkmaya yetecek kadar sert bir soluk aldığında ve başını eğerek alnını alnıma yasladığında parçalara birleştirerek yeni bir bütün yaratmıştım. “Aklım çıktı aklım.” dedi pürüzlü bir sesle. Saçları alnıma sürtündü, tenim gıdıklandı, beni sarmalayan kollarını tuttum. Tüm damarları belirginleşmişti ve avuçlarımın içinde atan nabzını hisseder gibi oldum.
“Benim üstümde miydi?” Aklıma gelen ihtimalin korkunçluğu, içimde fırtınalar estiriyordu ama hangi fırtınaya engel olabilmiştim ki buna da karşı koyacak gücü kendimde bulacaktım?
Dantes onaylarcasına başını salladığında, dudaklarımdan sert bir nefes çıktı. “Onu oraya ben koymadım.”
“Biliyorum.” dedi hemen. Doğrularak dudaklarını şakaklarıma sürtüp kaderimin yazıldığı yerleri bir bir işgal etti. “Babandan başkası yapmış olamaz.”
“Sen bunu biliyor muydun?” Avuç içlerim terlemiş ama ruhum üşümüştü. Bir an için önümde diz çökecek kadar bana değer verdiğini sandığım babam, bana yakın olmaya çalışarak aslında cebime o cihazı koymayı amaçlıyordu. “Dahası ne zamandır biliyordun? Neydi az önce olanlar?”
“Asansörde,” Hafifçe geri çekilip iyi olduğumdan emin olmak ister gibi bana baktı. “Sana sarıldığımda farkına vardım.”
“Size yazıklar olsun.” dedi Ateş kınarcasına. Her nereye gittiyse geri dönmüştü. “Siz hala sarılma evresinden ileri gitmediniz mi?”
“Evet,” Kalbimin kırıklığına rağmen gözlerimi açıp bir şeylerin farkına vardığımda bu geceki tüm iyi dileklerim hasat edilmiş ve içimdeki arazi bomboş kalmıştı. “Belli ki uzun bir süre bu evrede kalacağız.” dediğimde Dantes’in yüzündeki ifade, bu kadar kırgın olmasaydım beni gülümsetirdi. Ama gülümsemelerimin katili olmayı da üstümde deneye deneye öğrenmişti ya, tecrübelerim ona koca bir kitap yazdırırdı.
Kırmayı bende öğreniyordu, parçalamayı, yakmayı, yıkmayı, talan etmeyi, hepsini bende deneyerek öğreniyordu. Zaten doğduğumdan bu yana hep kırık olan kalbim diliyordu ki bu adamın bende öğrendiği şey kırmak değil de telafi etmek, onarmak, iyileşmek olsun.
“Oyun oynadınız değil mi az önce?” Elimi göğsüne koydum ve olanca gücümle itip kendimden uzaklaştırdım. “Cebimde dinleme cihazı olduğunu anlayınca az önceki sahne bilerek oynandı. Sırf babama-“
“Sırf babana dağılma noktasına geldiğimizi göstermek için.” diye onayladı Dantes.
“Sizi zaten açık ettiğini anlamış mıydınız yani önceden?”
“Sadece şüphelerim vardı.” Dantes ona inanmamı bekler gibi ellerini havaya kaldırdı ve bana açıklama yapmaya girişti. “Ama sen söyleyene kadar gerçekten de anlamış olmasına ihtimal vermiyordum. Sadece eskisine göre daha tetikteydim ama cebindeki cihazı fark eder etmez gerçeği anladım. Şu an bizden daha çok şey bilen sensin. Biliyorum koktun az önce, çok üzgünüm. Geri zekâlı Fırat’a yalnızca basit bir kavga olacak dedim ama o yine kendini aştı. Bok kafalı.”
Omzunun üstünden Fırat’a baktığında bakışlarım oraya döndü. Fırat ve Nil yerdeydi ve anladığım kadarıyla Fırat, Nil’i sakinleştirmişti. Nil’in yüzündeki ifadeye bakılırsa o da burada bir oyun oynandığını yeni öğrenmişti. Bu da demekti ki aslında bana yaptığı hiçbir suçlama oyuna dâhil değildi, bizzat kendi fikrini yansıtıyordu.
Göz göze geldiğimizde pişmanlıkla bakışlarını kaçırması da bunun en gerçek kanıtıydı.
“Korkmadım.” Kollarımı kendime doladım, bir oyunun daha parçası olmanın bana nasıl hissettirdiğini düşündüm ama hedef bizzat ben olmadığımdan o kadar da kötü hissetmediğimi fark ettim. Yine de bu, kırıldığım gerçeğini değiştirmiyordu. “Beni korkuttuğun kadar korkmamayı da öğrettiğin şeyler yaşıyorum. Bana yaşattığın ikilemleri görseydin bir aynanın karşısına geçip yansımanı parçalara ayırırdın, Mir.”
“Bu oyun sana oynanmadı anlamıyor musun?”
“Sakın bana yaklaşayım deme.”
“Hadi ama Lara, farkında değil misin? Babanın ona oyunlar oynadığımı anladığını söylüyorsun-“
“Tek kelime daha etme.” diyerek işaret parmağımı göğsüne doğru salladım. “Şu an ben, keyfim ve kâhyası, nedene değil sonuca odaklanmamı istiyor ve sonuç da ne biliyor musunuz? Ölen bir kuklacı. Hepiniz,” dedim hırlarcasına, “Hepiniz yalanbaz düzenbazsınız. Allah hepinizin belasını verecek!”
༄
Beni kollarına çağıran tatlı uykuya koştururken, aslında dinlediğim masallardan kaçtığımı hiç anlayamadım.
Sıcak yatağın içine kıvrılmış bir halde bir süredir duruyordum. Yorganı tamamen kafamın üstüne çekmiştim ve hiçbir parçam dışarıda değildi. Bu gece yaşanan şeylerden sonra gözlerim gerçeğe öyle körleşmişti ki Dantes’in benim için – ya da onun için- hazırladığı odanın tadına bile varamadan bu körlüğü kabullenmiştim.
Yorgan tamamen üstüme çekili olduğundan arada bir nefessiz kalıyordum ve tepemin üstünden hafif bir aralık açıp içeriyi taze havayla dolduruyor, sonra yeniden yorganı tepeme çekiyordum.
Odamın kapısı tıklatıldığında tepki vermeyip üzerimdeki yorgana daha sıkı sarındım. Kapının açılması çok sürmedi. “Lara?” Dantes’in yumuşak ve temkinli sesine kanmadım. Kızgındım ve kırmak istiyordum. Çiçeklere sarmalanmak istenen bir kalp çorak arazilere atılırsa kuruduğu kadar kuruturdu. Bana yaptığı her hamlenin geri dönüşünü alacağı günleri sabırsızlıkla bekliyordum.
Taze havam yine tükenmeye başladığından sıkıntılı saniyelere girdiğim sırada, baş ucumda minik bir tıngırtı oldu, ardından yatağımın bir kenarı çöktü ve bedenim o yöne meyletti. Beni tutabilecek olan tek şey yorganmış gibi daha da sıkı sarındım.
“Uyuyor musun?”
“Evet.”
“Rüyanda beni görüyorsun o halde. Kaysana az yana, rüyalarımızı paylaşalım.”
“Rahat bırak beni, Mir.” diye homurdandım. Yatağın içinde olduğumdan sesim boğuk çıkıyordu.
“Lütfen konuşalım.” Yorganım yavaşça çekiştirildi. “Bu kez bile isteye seni kırmadığımı bilmeni istiyorum.”
“Ben çocuk değilim, Mir.” Sırt üstü dönüp yorganı, yalnızca kafam dışarıda kalacak şekilde geri sıyırdığımda, bana tahmin ettiğimden çok daha yakındı. “Babamın cebime dinleme cihazı koyması elbette kabul edilebilir değil. Bu kez beni kullanan kişinin o olduğu apaçık ortada. Gözünü ne kadar korkutmuşsanız artık, çareyi bunda bulmuş demek ki.” Acı acı güldüm. “Babamın gözlerinde gördüğün tek bir tedirginlik kırıntısı bile sen tatmin ediyordur değil mi? Ne büyük bir zafer, kendini nasıl hissediyorsun?”
“Bom bok.” dedi, o da acı acı güldü. “Baban yüzünden değil, sana yaptığım şeyler için. Cebinde cihazı ilk fark ettiğimde bunu yapabilecek tek kişinin baban olduğunu hemen anladım. Böyle bir hamleye giriştiğine göre gerçekten de bir şeyler öğrenmiş olmalıydı. Zaten tahminlerim doğru çıktı.”
“Ve?”
“Şöyle ki baban onun düşmanı olduğumu anladıysa mutlaka benden bir hamle bekleyecektir. Ama benim önceliğimin artık Kenan’ı bulmak olduğunu biliyorsun. Ona istediğini verdik, bizi kendi aramızda birbirimize düşürdüğünü sanıyor, muhtemelen uzun bir süre bizden bir hamle beklemiyor ve şu an içkisini yudumluyordur. Bir süre kafamız rahat olacak çünkü muhtemelen o da bir hamle yapmayacak. Diğer yandan,” Hafifçe bana doğru eğildi. “Babanın, bana geleceğini bilmene rağmen bunca şeyi sana neden anlattığını tahmin edebiliyor musun Lara?”
Tahmin etmek istemeyeceğim türden bir şey olduğu açıktı ama bana o seçeneği hiç sunmadı. “Bilerek mi anlattığını düşünüyorsun? Sizi birbirinize düşüreyim diye?”
“Kesinlikle. Bizden kimse kimseye ihanet etmez. Etmiş olsa baban kaynağını bu kadar kolay açık edecek kadar aptal olmaz. Ne Fırat, ne Ateş ne de Nil, hiçbiri. Barbaros bildiği şeyleri mutlaka kendi imkânlarıyla öğrenmiştir.”
“Evet,” Yorganı birazcık daha geri sıyırıp ellerimden destek alarak doğruldum. Dantes de kendini hafifçe geri çektiğinde artık karşılıklı oturur haldeydik. “İsmin Arapça’da yaygın kullanıldığından dedem için çalıştığın gibi saçma bir bağlantı kurmuş.” Dirseklerimi dizlerime yaslayıp terleyen ensemi ovuşturdum ve derin bir nefes aldım.
“İsmim Arapça’da yaygın kullanılıyorsa ne olmuş?” Dantes yavaşça kaşlarını kaldırdı. “Ne varmış bunda?”
“Bir şey olduğundan değil. Ama dedem ve haliyle ben Mardinli olunca, senin o taraflardan geldiğinden şüphelenmiş. Zaten dedemden bir hamle bekliyorsa senden şüphelenmesi normal olurdu ama bir yandan da bu çok saçma. Sahi, senin adın neden Mir, Mir?”
Kafamın içinde hiçbir zaman yer etmeyen ama dilimden düşmeyen yegâne kelime. Söylemesi kolay ama her söyleyişimde Dantes’i içten içe çürüttüğüm üç harf. Bu üç harfin onun için ne ifade ettiğini, neden şimdi gözlerinin böylesine uzaklara daldığını ve üç harfin onu sarstığını merak ettim.
“Senin adın neden Lara, Lara?” diye sordu sakince. Zamanda kaybolan gözleri, adımı anınca yeniden beni buldu.
“Şey… Öyle koymuşlar.”
“Benimkini de öyle koymuşlar işte.” dedi, bu pek inanılası değildi.
“Adını pek sevmediğini düşünüyorum, Mir. Bu, benim Mir ismine yüklediğim anlamla alakalı değil. Baksana, hayatında Mavi’den başla Mir ismini kullanan kimse yok. Sanki özellikle bu isimden kaçıyor gibisin. Sebebini merak ediyorum.”
“Merak edilecek bir şey yok.” Dantes bana bakmadı. İçini çekerek komodine uzandığında orada bir tepsi gördüm. Tepsiyi aldı, yatağa oturdu, bağdaş kurdu ve duru gözlerle bana baktı. Başımı iki yana sallayarak ben de karşısında bağdaş kurup oturdum. “Sorulardan kaç ve yine kendi bildiği oku. Pekâlâ, şimdi sırada ne var?”
“Dedeni merak ediyorum aslında.” Benim merakımı havada bıraksa da kendininkini gidermek konusunda ısrarcıydı. “Sanırım o da babanı karşısına almış biri. Kendisini tanıyor musun?”
“Hayır.” Umursamazca omuz silktim. “Ben büyürken yanımda sadece annem vardı. Ne bir arkadaşı ne de akrabasını gördüğümü hatırlamıyorum. Dedem Azad Birdal diye biriymiş. Ama benim için öyle biri yok. Annemi yaşadıklarına rağmen bir başına bırakan, ona kol kanat germeyen adamı ciddiye alacak halim yok.”
“Nasıl yani?” Dantes kafası karışmış gibi kaşlarını çattı. “Deden size değer vermiyor muydu?”
“Öyle olmalı.” İçimi çektim. Dantes’in sorgulayan sesinin nedenini anlamaya çalışıyordum. “Yoksa niye kızını ve torununu yalnız bıraksın. Basbayağı kızına sırtını dönmüş işte.”
“Sen ciddisin,” dedi, buna inanamıyor gibiydi. Gülümsemeye çalıştığında gerilen yanaklarını bir makasla ip gibi kessem zorlama gülümsemesi kolayca dağılırdı. “Neden böyle düşündüğünü daha detaylı açıklar mısın?”
“Bilemiyorum, Mir.” Buğday sarısı saçlarımı kaşıdım. “Annemi sevmiyor olabilir. Haliyle beni de sevmiyordur. Ben doğduğumda annem ve babam evli değilmiş. Belki de ondan kızına sırtını dönmeyi tercih etmiştir. Eğer durum buysa, aynı senaryonun kurbanı olan tek kadın annem değildir zaten. Bu sebepten hayatı karartılan çok kadın vardır.” diye mırıldandım.
Dantes, kafamı kaşıdığım elimi tutup aşağı indirdi ve yüzümü açığa çıkardı. Yüzündeki karmaşık duyguları ayırt edemedim. Hem ağlamak, hem gülmek, hem susmak, hem bağırmak, bir şeyleri parçalamak istiyor gibiydi. Yanaklarına dokunmak ve huzursuzluğunu teninden almak istediğimi fark ettim ama yapmadım.
Ellerimiz kucağıma düştüğünde önce uzun uzun bana baktı. Sonra sessizce başını eğdi, bir süre omuzları çökmüş halde durdu ve o omuzlar saniyeler sonrasında sarsılmaya başladı. Gülüyordu.
“Neyin var senin?” Elini çekiştirdim. Karşılık olarak elimi sımsıkı tuttu.
“Tanrı’nın bana reva gördüğü aptallığa gülüyorum.” dedi, mermer sertliğinde bir sesle. Derin bir nefes aldığında hafifçe doğruldu ve yutkunması âdemelmasının hareketini gözlerimin önüne serdi. “Ah aptallığım.” Boşta kalan elini saçlarını geçirerek gözlerini sıkı sıkıya kapattı ve hırladı. “Ah aptallığım!”
“Bence de biraz aptalsın.” dedim sessizce. Parmaklarımla Dantes’in dizlerinde kuş tüyü hafifliğinde şekiller çizmeye başladım. “Ama kendine aptal demeye devam mı edeceksin çünkü bir şeyi kırık kere söylersen olurmuş.”
Bir süre kendi halinde tavanı izlemesine ve her ne ile mücadele ediyorsa, ne için hayal kırıklığına uğradıysa bununla yüzleşmesine izin verdim. Belli ki bu da benim bilmediğim ama onda darbe izleri bırakan durumlardan biriydi.
“Tepside ne var?” diye sordum zaman sonra.
Dikkatini yeniden bana çevirmesini birkaç saniye bekledim. Dantes derin bir nefes alarak gözlerini sımsıkı kapatıp açtı, şimdi daha sakindi. “Sana yemek getirdim.” dedi, tepsinin üzerindeki servis kapağını kaldırdı ve akabinde burnuma nefis bir koku doldu, o ana kadar acıktığımın farkına bile varamamıştım. “Hem de kendi ellerimle yaptım.”
“Hımm,” Kafamı az öne eğip yemeği koklarken Dantes’e göz altından baktım. “Seni affetmem için rüşvet mi veriyorsun?”
“Bir nevi.”
“İşe yaramayacak.”
“O zaman ben yiyeyim?”
“Neyi?”
“Zakkum ağacım olduğunu unuttun mu yoksa?” Gözleri yaramaz bir şekilde parıldadı.
“Zıkkımdır o, zakkum olsa duramazdın.” Onunla dalga geçercesine güldüğümde beni umursamadı.
“Et yemekten hoşlanmadığını biliyorum ama bedenine biraz protein girsin istiyorum. Hemen yüzünü buruşturma. Bu tarifi sana özel yaptım. Etin üzerindeki sos çok yoğun olduğundan yediğinin et olduğunu anlamayacaksın bile. Beğenmezsen, bir daha böyle bir girişimde bulunmam.”
Et yemek gerçekten benim için çok rahatsız ediciydi. Bana travma yaşatan olayları unutabilmem mümkün değildi ama Dantes’in çabasını görmezden gelmek istemedim. Başımı salladım, yüzündeki ifade görülmeye değerdi. “Sen yerken de ben sana hayatımdan bir şeyler anlatıp dikkatini üstümde tutacağım.”
“Hani şu sırlarla dolu hayatın mı?” Kestiği küçük bir parça eti çatalla ağzıma yaklaştırdığında çatalı elinden alıp eti ağzıma attım ve çiğnemeye başladım.
“Lisedeyken dört kişilik bir müzik grubumuz vardı.” dedi Dantes. Etin tadını dediği gibi çok alamasam da bir anlığına midemdeki o reddedişi hissettim. “Bir tane üyemiz kızdı.”
“Hı?” Son cümlesini duyar duymaz daha ne olduğunu anlayamadan lokmamı yutuvermiştim. “Kız mı?” Ben şaşkınlık içinde yemeği yerken Dantes keyifli görünüyordu.
“Dört kişilik acemi bir gruptuk.” diyerek anlatmaya devam etti. “Ben şarkı söylüyordum, grubun kız üyesi Melisa ile birlikte. Ateş bateristti ve bir de basgitarcımız Selim vardı. Ankara’da bir lisede okuyorduk.”
Daha öncesinde Ateş de aynı lisede okuduklarından bahsetmişti. Öyleyse Dantes gerçekten de Ankara’da büyüyüp yaşamış biriydi ve bu da babamın tamamen yanlış yolda olduğunun apaçık bir kanıtıydı. “İki kere liseler arası müzik yarışmalarına katılmıştık ve oldukça da başarılıydık. Ama ne yazık ki benim on yedinci yaş günümde grup tamamen dağıldı.”
“On yedi yaşındayken ailen…” Cümlemin devamını getiremedim. Nasıl olsa artık aynı duvarların arasındaydık ve artık benden gerçekleri saklamak için kaçacak bir yeri olmayacaktı. Böyle böyle her seferinde hayatından parçalar sunacak ve zaman sonra onu tamamıyla tanıyacaktım.
“O olayların öncesinde.” diye açıkladı. Sanki öncesi nasıl ki içeriye güneş düşen bir pencerenin ardında kalıyorsa sonrası da güneşin değmediği en uç noktada, karanlık bir diyardaydı.
Hislerini saklama kabiliyeti Dantes’in çoğu zaman kusursuz bir yeteneği olsa da bazen en zayıf noktası haline geliyordu. Şimdiki gibi, acı olmayan bir olayı anlatırken diline dolanan yoksunluk şarkısı bu zayıflığın en büyük kanıtıydı çünkü yeniden konuşmaya başlaması epey zaman almış, bir süre gözlerime bakamamıştı.
“Melisa’yla bir süredir takılıyorduk.” dediğinde ağzımdaki lokmalar kısa bir anlığına benim için katlanılır olmaktan çıktı. Dudaklarımı birbirine bastırıp çiğnemeyi bıraktım. “Âşık falan değildim tabi ona, sıradan bir on altı yaşında ergen olarak hoşlanıyordum diyebilirim.”
Bu konuyu gerçekten dinlemeye ihtiyacım var mı diye sorguluyordum. Dantes de utanmış gibi gözlerini kaçırıp duruyordu. “Gözlerime bakarak anlatmayacaksan hiç anlatma.” dediğimde bakışları bana çevrildi.
“Sadece senin yanında başka kızlardan konuşmak hoşuma gitmiyor.” dedi. “Tıpkı senin benim yanımda başka erkeklerden konuşmanın hoşuma gitmediği gibi.”
“O zaman neden anlatıyorsun?” diye sordum haliyle.
“Hem dikkatini dağıtıp sana yemek yedirmek, hem de bir zamanlar sıradan biri olan bu adam hakkında bir şeyler öğrenmeni istediğim için.” Bir zamanlar tamlamasına sığdırdığı anlam, şimdiki zamandan çok uzaktaydı.
“Peki, sen anlat, canımı sıkan bir şeyse ben duymamış gibi yaparım.” Doğrusu onun hakkında duyduğum her şey için zihnimde ayrı bir oda açacak ve odayı onun kelimeleriyle donatacaktım.
Dantes’in dudakları usulca iki yana kıvrılırken yüzünün keskinliği ortaya çıktı. Beyaz teninde heyecandan kaynaklı olsa gerek hafif bir canlılık vardı. “Melisa’yla sanırım iki aydır takılıyorduk. Mihri’ye benziyordu biraz, gotik bir havası vardı ama o çok daha sert bir kızdı. Benim on yedinci yaş günümü kutlamak için ben, Ateş, Melisa ve Selim ile birlikte bir kafeye gitmiştik. Geceydi, canlı müzik falan vardı. Hep gittiğimiz çok hareketli mekânlardan biriydi.”
Benim doğum günlerimle aram çok iyi değildi. Kutlamazdım bile, babamın nadiren hatırladığı olurdu. “Gece başladığında her şey normaldi, pasta kesmiştik. Kendi çapımızda gülüp eğleniyorduk. Zaten bir süre sonra herkes kendi köşesine dağılmıştı.”
“Gecenin sonunu merak ettim.” Grup tamamen dağıldıysa vahim şeyler olmuştu kesin.
“Gecenin sonu,” Dantes güldü ama bu gülüş geçmişte yaptığı sersemce hareketleri hatırlayıp yaptıklarından utanan sıradan bir adama aitti. “Gecenin sonuna doğru, bir ara tek başıma lavaboya gidiyordum ve o sırada Ateş ve Melisa’yı bir koridorda öpüşürken gördüm.”
“Ciddi misin!?” Hızla ellerimi dudaklarıma bastırdım. “Dudak dudağa mı?”
“Evet, Lara.” Dantes içini çekti. “Dudak dudağa.”
“Casus kesin Ateş.” dedim bir anda. “Senin hoşlandığın kızı öpmüş. Bir de bizden kimse kimseye ihanet etmez diyordun. Yapılacak şey mi bu? Hem de senin gibi bir adama?” Olayın, Dantes’in hoşlandığı kız olduğu gerçeğini göz ardı etmeye çalıştığımdan sanırım aklıma gelen her cümleyi sıralıyordum.
“Benim gibi adamların pek de iyi şeyler hak etmediği kesin.” Dantes’in gözlerinde koca bir pişmanlık vardı. Bunca zaman bana yaptığı şeyleri hatırlamıştı belki de.
“On altı yaşındaki Mir’den bahsediyorsak bu sözleri hak etmediğini sen de biliyorsun.” Uzanıp elini tutacak oldum ama bir şeyler beni durduğunda geri çekildim. “Sen de hep çocukken hissettiğin o masum duygulara sahip olmak isterdin eminim. Kim istemez ki? Mir, içini katran kaplayan kalbini temizlemenin bir yolunu bulabiliriz. Hem yanında da olacağım artık,” dedim sevecen bir sesle. “Bana asla direnemeyeceksin.”
Bizim hikâyemiz başkaydı. Kaleminden mürekkebine, kâğıdından satırlarına kadar daha önce kimsenin zihnine düşmeyen bir yaratıcılığın, belki de yaratıcının ürünüydük. Biri Dantes’in kalbindeki temiz satırlarla bezeli sayfaları söküp atmaya kalkarsa şu saatten sonra karşısında beni bulurdu. Ama diğer yandan şimdiye kadar açmaya hiç cesaret edemediğim bu kitap belki de ezelden beri bomboştu.
“Sana direnebilseydim seni bu odaya atmak için kırk takla atmazdım.” Bizi gülümsetmeye çalıştığı sözleri çatallıydı. Avucuma bir yığın ışık alıp ona yürüdüğümde sendeleyip sırt üstü düştüğünden çareyi kendince kaçış yılları buluyordu ve konuyu arsızca bana getirmek onun için harika bir kaçış yoluydu. “Sen ve ben, madem dört duvar arasındayız. Eğlenceli bir şeyler mi yapsak?”
“Bazen şansını çok fazla zorlayan birine dönüşüyorsun, Mir. 15 yaşında değilim ve senden daha etkileyici karakterlerin olduğu yüzlerce kitap okudum. O yüzden beni o kadar kolay kandıramazsın.” En azından söz konusu böyle şeyler olduğunda.
“Yüzlerce mi?” Dantes biraz geri çekilirken sahiden de bunu duymayı beklemiyordu.
“Evet.” Başımı salladım. “Bununla mücadele edemezsin. O yüzden hikayene devam etmen daha mantıklı bir tercih olur senin için. Ateş’in, hoşlandığın kızı neden öptüğünü anlat hadi, dinliyorum.”
Bana sinir olmakla bana anlayış göstermek arasında bocalayan bakışları normale döndüğünde gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırmak zorunda kaldım.
“Aslında Ateş’in benim hoşlandığım kızı öptüğü yokmuş çünkü ben Ateş’e hiçbir zaman Melisa’dan hoşlandığımı ve takıldığımızı söylememiştim. Meğerse Melisa benden çok daha önce Ateş’le sevgiliymiş de asıl Ateş’i benimle aldatıyormuş.” dedi hızlıca.
Artık kendimi tutamayıp gür bir kahkaha attığımda Dantes sakince benim sessizleşmemi bekledi. Şimdi bile egosu son derece yüksek olan Dantes’in o zamanki hayal kırıklığını tahmin bile edemiyordum.
“Peki ya Melisa şimdi ne yapıyor? Görüşüyor musunuz hala?”
“Hayır. Ama bir ara kulağıma hakkında birkaç şey çalınmıştı.”
“Ne gibi?”
Sıkkınca iç çekti. “Selim’le evlenmiş.”
Söyleyecek hiçbir şey bulamıyordum. “Resmen grubun tüm üyelerini elden geçirmiş bu kız, Mir. Az daha uyanık olamadınız mı?”
“İsterse İngiltere prensiyle evlensin, benim çok da umurumda değil açıkçası. O zamanlar biraz hayal kırıklığına uğramıştım tabi ama benimki sadece hoşlantıydı. Ama Ateş Melisa’yı baya baya seviyordu ve ikimizi de idare ettiğini öğrenmek onu yıkmıştı. Zaten Evren’le tanışana kadar da bildiğim kadarıyla başka kimse olmadı hayatında.”
“Yaa,” Bence Ateş harika bir eş ve babaydı. Evren’in çok şanslı olduğunu düşünüyordum. “Bir gün bana tanışma hikâyelerini anlatırlar mı?”
“Neden anlatmasınlar ki?” Dantes parmaklarıyla usulca çenemin altına dokundu.
“Bu arada,” Ben de onun tenine dokunma isteğimi bastırdım. “Müzik grubunuzun adı neydi?”
Sorum üzerine yüzü çok çarpık bir şekle büründü ve dudaklarını büzdü. “Pek de yaratıcı bir şey olduğu söylenemez.” dedi, çatalla yemeğin tabakta kalan kırıntılarını eşeledi. “Adı şeydi, şey. Bu gerçekten çok ama çok utanç verici.” Omuzları sıkkınlıkla yükselip alçaldı. “Bardağın Boş Tarafı.“
“…”
“Sakın bir şey söyleme.”
“Yok canım niye söyleyeyim.” Duraksadım. Kahkaha atarak kendimi yatağa bırakmak istiyordum resmen. “Siz zaten üç kelimeyle kendinizi çok güzel anlatmışsınız.”
“Komik değil, Lara.” Dantes biraz sinirlenmiş gibiydi ama bunu belli etmemek için elinden geleni yapıyordu.
“Asla gülmüyorum.” Parmaklarımı dudaklarıma bastırdım. “Ee,” dedim sonra. “Anlat bakalım, nasıl bir his?”
Kaşlarını çattı, alacağı cevaptan hiç hoşlanmayacağını bilse de, “Ne nasıl bir his?” diye sordu.
“Bardağın boş tarafı olmak.” dememin ardından kendimi tutamayarak kahkahayı bastığımda Dantes bana kınayan gözlerle bakıyordu. Hiç umursamadım, gülebildiğim kadar güldüm. Çok da iyi geldi. Kendimi toparladığımda gözlerim çok hafif nemlenmişti. Soğuk espriler yapıp kendi kendime gülme kabiliyetini ne zaman kazandığım hakkında hiçbir yoktu.
“Neden böyle bir isim koyduğumuzu hiç bilmiyorum.” Pişman gibi görünse de o günleri özlemle yâd ediyordu. “On altı yaşındaysan hayata çok da ciddi bir açıdan bakamıyorsun.”
Ya da on altı yaşındaysan onca yaşın getirdiği yükten asla kurtulamıyorsun.
“Şimdiki olduğun kişi, şu anki hayata bakışın o zamanınkinden çok mu farklı?” diye sorarken buldum kendimi. On altı yaşındaki Çağlar Mir Güzyeli’ni hiçbir zaman tanıyamayacağım gerçeği çok garip hissettiriyordu.
“Her çok hızlı değişiyor, Lara. Seninle ilk bir araya geldiğimiz günden bile farklı hislerim. Her şey bir yana, artık içim çok rahat. Benden yalnızca bir nefes uzakta uyuyacaksın ve başına bir şey gelecek mi diye endişelenmek zorunda kalmayacağım.” Konuyu yine bana çevirerek kendi hislerinden kaçtığının farkındaydım. Üstelik bunu söylemesi yanlıştı, babamın yanındayken zarar göreceğimi dile getiriyordu sürekli.
“Ama babam bana bir şey yapmaz, bu gece de yapmadı, sadece kendi zekasıyla övündü durdu. Mir, insanlar çok garip yaratıklarmış bu gece anladım. Her zaman hislerini kontrol etmeye çalışan ama çok yoğun duygular hissettiği için bunu başaramayan biri oldum. Bu gece, babamın kim olduğunu, neler yaptığını bilmeme rağmen onu sevdiğimi fark ettim. Biliyorum bunu sana söylemem çok bir şey ifade etmeyecek. Yine kızacaksın hatta bana.”
Elbette bana kızacaktı. Hayatlarımızı yıktığını söylediği bir adamı sevmem, asıl yıkımı Dantes’in içinde yaratırdı. Yaşamak ve hissetmek ne büyük adilikti. Perdenin arkasındaki gerçekler hiçbir zaman sahneye gelmedikçe ben kendi kafamda sahnelediğim bir gerçeği oynamayı tercih ediyordum ve bu tercih beni babama çıkarmıştı.
“Kalbim, kötü bir babayı sevecek kadar küçük düşüyor. Kendime kızıyorum ama engel de olamıyorum. Kalbine kurşun sıktığı o adamı düşünüyorum mesela, sürekli aklımda. Fırat ve yanındaki adam, o gece ölü adamın cesedini ne yaptı, babam onu neden öldürdü? Bir katil. Bu korkunç, bir katil olan babamı hala sevmeye devam ediyorum ve bu konuda ne yapmam gerektiğini hiç bilemiyorum.”
“Onca şey anlattım sana, kendimle ilgili, babanla ilgili. Acımasız olduğum kadar acınası da bir insanım ama en çok senin canının acımasını istemem inan bana. Benim hayatım duvarları nemli bir banyonun içinde bitti, ziyanı yok.” İşte bunu ilk kez duyuyordum. “Telafisi de olmaz sanıyordum ama senin gözlerine bakmak bile on yedi yaşındaki Mir…” Birden duraksayarak boğazını temizledi. “On yedi yaşındaki Çağlar Mir’i iyileştiriyorsun.” diye devam etti.
İkinci isminin neden boğazına kıymık gibi battığını merak ettim.
“Sanki zamanın içinden geçiyorsun ve beni geçmişin her anında buluyorsun, sanki benim içimden geçiyorsun ve benim dahi göremediğim yanlarımı görüp dokunuyorsun, Lara. Saygı duyulası ve tapılası. Karşımda duran manzara aynı olsa da artık aynı yerden bakmıyorum. Bu yüzden artık babanı sevdiğini söylediğin için seni yargılayan o adam olmayacağım.”
Davet gecesi babamın tarafında olduğum için balyoz darbesi gibi sırtıma indirdiği cümleleri hatırladım. Onun tarafından hor görülen sevgim belli ki hala kınanıyordu çünkü bunu gözlerinde görebiliyordum ama çabalamak uğruna bana sunduğu kelimeleri samimiydi.
Zaman hiçbir şeyin ilacı değildi, aksine zihnimize mıh gibi çakılıp bizi geçmişe bağlayan zamanın bir ilaca ihtiyacı vardı. Dantes’in acısına çare olamamak da kırıyordu beni. Ama babam ile arasında bir seçim yapmak zorunda kalmak ise daha da kırıcıydı.
İlahi adaletin varlığına inandığımdan suçlu babamsa bir gün mutlaka dizlerinin üstüne düşeceğini düşünüyordum ama gerçek yargı ortaya çıkana kadar sessiz kalsak, verdiğimiz hüküm masumların üstüne parmaklıkları örtmekle eş değer mi olurdu?
Masum olan bendim. Bunca yıl gerçek suçlunun zindanlarda çürümesini arzulayan da bendim. Şimdi ise babamı sevdiğimi inkâr edemezken aslında kendi yargım mı çürümeye mahkûm etmişti beni?
“Sadece henüz hiçbir şey kesin olmadığından,” dedim sessizce. “Yoksa sen tanıyorsun beni. Gerçekten suçlu olduğuna inansam onun adına binlerce kez özür dilerim senden. Ama yalvarırım, bırak gerçekler ortaya çıkana kadar seveyim babamı.”
“Yapma,” Yakınlığı arttığından fısıltısı dudaklarıma çarptı. Artık çok daha yakın olduğundan dizlerime değiyordu dizleri. “Kelimeleri o adam için kana bulama. Seveceksen sev ama bir gün yaşayacağın hayal kırıklığının şimdikinden daha fazla olmasından korkarım.”
Korkusu benimkinin yanında hiç kalırdı ama yaşadıklarım bana korkularımı aşmayı öğretiyordu. Belki bir gün hayal kırıklıklarımı da gözyaşı dökmeden atlatacak kadar büyürdüm. Ne zavallıca, sevgi ya da nefret. Dantes ile iki sefil ruhtuk ve birbirine zıt iki duygunun altında çürüyüp gidiyorduk. Bizi çürüten duygular farklı olsa da, aynı mezarın içindeymişiz gibi yakındı bana.
Üzerime toprak atılsa, o hala elimi tutuyor olurdu.
“Bunu zamanı gelince düşüneceğim.” dedim sakince. Kendime engel olamadım ve sağ elimi yavaşça Dantes’in yüz hizasına kaldırdım. O, ne yapacağımı merakla izlerken parmaklarımı teninde dolaştırdım. Bir çocuğu gülümsetir gibi gülümsettim onu.
Dantes’in pürüzsüz teni parmak uçlarımda sıcacıktı. Onun bu sıcaklığı, alıştıktan sonra insanın yakasını bırakmayacak kadar bağımlılık yapıcıydı. Ben elimi indirirken gözleri dikkatle üzerimdeydi. “Yine de sana güvenmiyorum.” dedim bir anda, olanlardan yanlış bir anlam çıkarmasın diye. Bu gece bu eve geldim diye Monte Cristo’nun omuzlarındaki pelerinini unuttum sanmamalıydı.
Ani savunmam Dantes’i eğlendirmiş gibiydi. Belki bu savunmayı ona değil de kendime yapmış olduğumu düşünüyordu. “Yine de,” Hafifçe geri çekilip gözlerime baktığında tüm düşüncelerimi apaçık kabullenmişti. Buna rağmen kendi düşüncelerini de bana kabul ettirmek ister gibi ısrarcı olan o gözler tenimi ürpertti. “Aramızdaki çekimin sen de farkındasın, Yalan Yıldızım.”
Buna karşı çıkabilecek bir cümlem var mıydı? Sen canın istediğinde gerçeklerden kaçmayı bilirsin Lara. Ama hangi kaçış gerçekten bana kurtuluş getirdi ki?
“Biraz farkında olabilirim.” diye mırıldandım. “Bu bir şeyi değiştirir mi?”
Her şeyin değişmeye başlayacağı bir an elbette olacaktı. Ben kaçmaya çalışsam da gerçek orada duruyordu. Dantes o gerçeğin kendisiydi ve zamanı geldiğinde hayatımızın yönünü saptıracak o değişim gözlerindeydi.
“Biliyorsun,” Sesi fısıltı gibi olsa da ben oradaki çığlıkları duyabiliyordum. Gözleri hala üzerimdeydi ama aklı bambaşka yerlerdeydi sanki. “Seni öpmek istediğim bir an gelecek.”
Kelimeler benden gittiğinde ve yerini Dantes’in bakışları işgal ettiğinde, artık gecenin hırsızı gözlerinin yazdığı yepyeni kelimeler zamansız ve insanı telaşa sürükleyecek türdendi. “Bunun için önden randevu mu alıyorsun yoksa?” diye sorarken sesimdeki alaycılığı saklayamamıştım.
Kendini geri çektiği anlar kadar bir şeyleri saklamaya ihtiyaç duymadığı anlar takdir edilesiydi. Gazetecilerin önünde bana sarılışı sahte mi yoksa değil mi daha anlayamamışken gelip bir de bir gün bundan daha fazlasını yapmak isteyeceğini söylüyordu.
“Zamanı gelince… bunun gerçek mi yoksa yalan mı olduğunu sorgulamaya diye,” dedi. “Bu hissettiğim en gerçek şeylerden biri olacak.” Bana yaşattığı onca şeyden sonra hala bu söyledikleri heyecandan nefeslerimin hızlanmasına neden oluyorsa aptal olma yolunda emin adımlarla ilerliyor olmalıydım.
“Sen yalan söylemekte çok başarılısın, Mir.” dedim, hislerimin aksine ses tonum durgundu.
“Sana gerçeklerde öyle olmadığımı düşündüren ne?”
Aynı duygunluk ve telaşsızlık ona da hakimdi. Benimle yaşamak istediği gerçek şeyler olabilirdi ama hala geçmişi benim için bir sırken aynaya yalanların yansıması düşmeye devam edecekti.
“Madem beni öpmek istediğin bir an gelecek,” Dantes’e doğru eğilerek dudaklarımı kulağına yaklaştırdığımda nefeslerinin ağırlaştığını hissettim. “O zaman beni öyle bir an da öp ki,” Çenesinin saçlarıma sürtündüğünü fark etmemem imkansızdı.
“Beni öyle bir anda öp ki Çağlar Mir Güzyeli,” dedim gülmekle hayıflanmak arası bir sesle. “…o gün bana söylediğin hiçbir şey yalan olmasın.”
Kelimeler dile gelseydi, en çok onun ismine hayat veren üç kelimeyle konuşmak isterdim. Kalbim göğüs kafesimde delicesine koştururken ismini andığım adamın gözlerine bakmak kadar adını anmak, adını anmak kadar ona dokunmak güzel olabilirdi.
Önce duygularımı tarif eden kelimeleri bulur, sonra da bana gerçekte ne olduğunu anlatmalarını isterdim. Ama Dantes ile öpücükler hakkında konuşacak kadar ileri gittiysem cevabı duymak isteyeceğimden de emin değildim.
Diğer yandan kelimeler kullanmayı bilenler için harika bir silahtı. Ben, hayatım boyunca onlarla dans ettiğimden tek bir kelimeyle dahi birini yaralamayı öğrenmişken bu kez de durumu kendi lehime çevirerek bir cümleyle, yalanların yer etmediği bir günü geleceğime kazımıştım. Ama o gün yaşanır mıydı, Dantes beni öpebilmek uğruna hiç yalansız bir gün geçirir miydi? Bunun cevabını delicesine merak ediyordum.
Ve kabul etmeliydim ki o günü heyecanla bekleyecektim.
Zira Dantes’in verdiği tepkilere bakılacak olursa, epey bekleyecektim. Çünkü bedeni kasılmış ve sertçe verdiği soluklar şah damarıma hırçın hamleler bırakmıştı. Sonrasında ise usulca geri çekilirken huzursuz gözlerle bana baktı ve önce sessizlikle kutsadı bizi. Sonra ise beklemediğim bir anda yüksek sesle konuştu; “Halt ettin!” dedi bağırırcasına.
Ellerim yeniden yatağa düştüğünde kendimi tutamayıp kahkaha attım. Kelimeleri öyle güzel kullanmıştım ki o an pek çok şeyin öcünü aldığımı hissederek küçücük bir zafer hissi tattım.
“Aramızdan biri vurulur, biri bıçaklanır, biri kaçırılır, biri ölür, sezon finali olur da ben seni yine öpemem bu gidişle.” dedi Dantes hışımla. Daha önce bana bu kadar kırgın baktığı hiçbir an olmamıştı. “Nasıl böyle bir şey söylersin?”
“Bana yalanlar söylediğini bile bile beni öpmeye gönlün razı geliyorsa buyur gel öp.” dedim, kazandığım zaferin tadını artırmak istediğimden dudaklarımı ıslatarak muzip bir ifadeyle ona doğru eğildiğimde homurdanarak kendini geri çekti ve yataktan kalktı. Bana kötü kötü bakıyordu.
“Ne oldu, Mir?” Kıkırdayıp dudaklarımı ısırdım. Tepemde Azrail gibi dikilen adama gözlerimi kırpıştırarak baktım. “Yoksa beni öpeceğin bir günün geleceğine olan inancını mı kaybettin?”
“Sen var ya sen,” Dantes başını aşağı yukarı, sen görürsün der gibi salladı. “Eğleniyorsun değil mi? Dur sen, elbet yalanlardan kurtulduğum bir gün de olacak. Asıl o zaman vay haline. O gün var ya o gün,” dedi hafifçe bana doğru eğilerek. Çenemi iki parmağının arasına alıp yumuşakça tuttu ve dudaklarını ısırdı. “Sakın bana yaklaşmaya kalkma. Kızım var ya o gün kaçmayı, kurtulmayı unut. Hep diyorum sana, sen benim Zakkum Ağacımsın ve günü geldiğinde seni elimden kimseler alamayacak.”
“Bu kadar yalanın içindeyken mi?” Dudaklarımı büzüp Dantes’e sesli bir öpücük attım. “Yersen.”
Hırladı. “Yiyeceğim.”
Kıkırdadım. “Ben de onu diyorum işte, yersen.”
Onu çıldırtıyordum. “Lara!”
“Hayırdır, senin bir rengin attı?”
Yeni bir kahkahaya teslim olacağım sırada, Mavi cıvıldayarak odaya dalıverdi. “Öpüjüyor musunuz yoksa?”
“Öptürmüyor Mavi!” dedi Dantes çocuksu bir serzenişle. Çenemi tutmayı bırakıp doğruldu.
“Çocukların yanında öpüjülmez.” Mavi uçarcasına yanıma geldi ve yatağa atlayacağı sırada Dantes hızlı bir hamleyle yemek tepsisini yataktan alıp Mavi’ye alan açtı. “Beğendin mi odamızı, Lara?” diye sordu Mavi yatakta zıp zıp zıplarken.
Kullandığı çoğul kelime, yalnızlığıma merhem gibi geldi. Küçük ve masum kalplerin sevgisinin iyileştirici gücü olduğunu Mavi sayesinde öğreniyordum ve kendi küçük kalbimle de iyi gelmek istediğim pek çok kalbin olduğunu inkâr edemedim. “Hayatımda gördüğüm en güzel oda burası, Mavi.” dedim onun coşkusuna eşlik ederek.
Yan gözle Dantes’e baktığımda kafasını iki yana salladı ve muhtemelen birbiriyle denk gördüğü Mavi ve beni odada bir başına bırakma kararı aldı. Kapıyı açık bırakıp da gittiğinde, yeniden dikkatimi Mavi’ye verdim. Dantes ile konuşmaya çekindiğim şeyleri Mavi’yle konuşmak istediğimden cesaretimi topladım. “Mavi,” dedim yumuşakça. “Mir, bu odayı kendi elleriyle mi hazırladı?”
Mavi hızlıca kafasını salladığında sarı saçları dalgalandı. “Ama ben de çok yardım ettim ona. Duvardaki kuj resimlerini ben seçtim. Çok güzel duruyorlar değil mi? Fotoğraflarını beğendin mi?”
Söz konusu kendi fotoğraflarım olduğundan hala bu konuda ne hissetmem gerektiğini bilemiyordum. Nihayetinde hayatımda dolanan davetsiz bir misafir, sürekli pencerelerimden beni gözlemişti.
Çok merak ediyordum, acaba ilk kez fotoğrafımı çektikten sonra hayatımda pek çok kez beni ağlayan bir fotoğraf karesine dönüştüreceği anlar olacağı aklına gelmiş miydi?
Bana ne kadar değer verebilir ya da canımı yakmak konusunda ne kadar ileri gidebilirdi? Dengesizliği apaçık ortadaydı. Değer verdiği şeylerin canını yaktığı için pişmanlık duysa da, engel olamadığı bir hırsı vardı ve bundandır ki ben onun hayatında ışıldayan bir elmas olsam da avuçlarında durdukça aşınmaya devam edecektim.
“Güzel fotoğraflar.” diye mırıldandım. Niyetim kendimi övmek değil de Mavi’yi mutlu etmekti.
Mavi kıkırdadı. “Mir’in bende bissürü fotoğrafı var bavulumda! Biz büyüyünce fotoğrafçı olacağız!”
“Sen fotoğraf çekmeyi sahiden çok mu seviyorsun, Mavi?”
“Evet çok çok!” Mavi yatağa nasıl zıpladıysa öyle indi. Prensesleri andıran mavi renk elbisesi, hareket ettikçe hoş bir şekilde dalgalanıyordu. “Bana fotoğraf çekmeyi Mir öğretti hem de. Kalem tutmayı da o öğretti. Jarkı söylemeyi de o öğretti. Hatta dans etmeyi bile o öğretti biliyor musun?”
“Dans mı?” Örtüyü üstümden geri sıyırıp ayaklarımı aşağı sarkıttım. Duyduklarımı idrak etmem biraz zaman aldı. “Mir seninle dans mı ediyor?”
“Evet, biz bissürü çizgi film jarkısında dans ediyoruz. Seninle de edelim mi?”
“Iıı-” Bir süre hiçbir şey söyleyemeden kekeledim çünkü küçükken çokça yaramazlık yapsam da çılgınca dans etmek bu yaramazlıklarım arasında yoktu ama bu Mavi’nin umurunda değildi. “Seninle de dans edelim.” dedi heyecanla. “En sevdiğin çizgi film ne?”
Duraksamadan konuştum. “Winx Club.”
Cevabım onu mutlu etmedi. Bir süre minik parmaklarını çenesine koyup düşünür gibi yaptıktan sonra koşturarak yanıma gelip ellerini dizlerime koydu. “Ama ben onu bilmiyorum. Benim bildiğim bir çizgi filmin jarkısında dans edelim, telefonunu versene.”
Kucağımda duran ellerini tutarak ayağa kalktım ve birlikte bavulumun yanında duran bez çantama doğru yürüdük. Telefonumu almak için eğildiğimde artık Mavi ile aynı boydaydık. Ben çantamı karıştırıp telefonumu ararken o da uslu durmuyor ve artık uzamaya başlayan saçlarımla oynuyordu. Ara ara da parmaklarını kullanarak boyunu ölçmeye çalışıyordu galiba.
Telefonu çıkarıp ona uzattığımda ise hemen saçlarımı bıraktı ve az önce hiçbir şey yapmamış gibi masum masum bana baktı. Gülümseyerek baş parmağımla yanağını okşadım. “Seninki kadar uzun değiller.”
“Olsun.” Buna üzülmemişti. “Ama ijaret parmağımdan daha uzunlar, ölçtüm.” Parmağını gözlerimin önünde salladığında içim sıcacık oldu. Mavi, gözlerimin önüne dökülen saçlarımı minik elleriyle kulaklarımın arkasına sıkıştırdı ve sonra hop diye elimdeki telefonu aldı.
Onun, telefonla olan hareketlerini izlerken, “Okuma yazma biliyor musun?” diye sordum çünkü gayet biliyormuş gibi YouTube uygulamasına girmiş, bir şeyler yazıyordu.
“Hayır ama bazı yazıların nasıl olduğunu ezberlediğimden yazabiliyorum.” dedi mutlu bir sesle. Sanırım bunu yapabildiği için kendiyle gurur duyuyordu. “Benim en sevdiğim çizgi film Uğur Böceği ile Kara Kedi. Jimdi ben Uğur Böceği olacağım, sen de Kara Kedi olacaksın ve çizgi filmin jarkısını söylerken dans edeceğiz tamam mı?”
“Ben mi Kara Kedi olacağım?” Kendime şöyle bir yukarıdan aşağıya baktım. Kara Kedi’ye benzer hiçbir yanım yoktu ama bundan daha da beteri ben nasıl olmuştu da sorgusuz sualsiz dans etmeyi kabul etmiştim? Mavi, bana büyü yapıyordu kesin. “Onların jarkısını biliyorsun değil mi?”
Usul usul kafamı salladım. Nasıl bildiğim hakkında hiçbir fikrim yoktu.
“Mikrofon, mikrofon…” Mavi odada hızlıca dolanmaya başladığında içim yine gülme isteğiyle doldu. Saniyeler içinde karıştırmadığı çekmece kalmadı ve en sonunda keçeli kalem setinden iki tane çıkarıp mavi rengi kendine aldı ve sarıyı bana verdi. Mikrofonlarımız hazırdı.
Odanın ortasında sersem bir halde durakladım. Şu an tam olarak ne yapıyordum? Akıl karı şeyler olmadığı kesindi. Mavi müziği açıp sözlerine eşlik ederken dünyanın en mutlu insanıymış gibi dans etmeye başladığında heyecanım arttı.
Başka bir gün okuldayım,
Onu düşündüm çok havalı.
Baktı bana, ben uzağa.
Beni gördü mü acaba?
Şarkının sözlerinin ne ifade ettiğini tam olarak anlamadığı öylesine belliydi ki. Yine de sevimli sevimli hareketler yaparak kendince dans ederken anlamları umursamıyordu. Ve ben de istemsizce usul usul kendimi ritme kaptırdım ve yerimde sallanmaya başladım. Mavi etrafımda kelebek gibi uçuşuyordu.
O o o, başımı döndürdü.
O o o, başım göğe erdi.
O o o, hava kararınca, ben oluyorum.
Bir mucize! En iyisi!
Baştan aşağı sorun varsa.
Bir mucize! En şanslısı!
Bu aşkın gücü hep kuvvetli.
“Jimdi sen söyle.” Şarkının ikinci kısmı başladığında Mavi bana coşkuyla baktı. Bir an sadece elimdeki kaleme bakakaldım. Yapabilir miydim? Neden yapamayaydım ki? Nihayetinde bir zamanlar ben de çocuktum ve hala çocuksu hislerimi kaybetmediysem bu benim için bir gurur sayılırdı.
Bu yüzden yavaşça mikrofonu ağzıma yaklaştırdım. Mavi bir sevinç çığlığı kopardı. Ben de o andan sonra ne olacaksa olsun dedim ve tüm dizginleri bırakıp kendimi şarkıya yaptırarak dans etmeye, Mavi gibi odanın içinde bir kelebekmişçesine uçuşmaya başladım.
Bir kediyim, çok sakinim.
Geceleyin onu düşünürüm.
Çok güçlüyüm o olunca,
Canlandırır beni yıkıkken.
Şarkının sözleri neden bu kadar hoşuma gitmişti anlayamıyordum. Tek bildiğim şey küçük bir kızla kendimizi kaybetmişçesine dans etmenin çok keyifli olduğuydu. Sözleri unuttuğum yerde Mavi’de bana eşlik ediyordu. Kendimizi öylesine kaptırmıştık ki her o o o kısmında ritme uyumlu olarak popolarımızı sallıyor ve kahkaha atıyorduk.
O o o, o yo bilemezsin.
O o o, aşkın kabarıyor.
O o o, bir gülümseyince birden oluyor.
Sonra yeniden nakarat girdiğinde sesimizin seviyesi artıkça arttı. Bunca zaman içimde biriken karabasan dolu hisler ruhumu terk ederken kuş gibi hafiflemenin zevkini tattım ve şarkının son cümlesini Mavi’yle zirvede bırakarak pat diye popolarımızı tokuşturup kahkahalara boğulduk.
Akabinde büyük bir şangırtı koptu.
Hayır hayır hayır!
Koca bir şaşkınlık eşliğinde, nefes nefes nefese kalmış halimle arkamı döndüm ve o korkunç manzarayla karşılaştım. Herkes kapının önünde durmuş bize bakıyordu!
Önce hiçbir şey hissedemedim. Saçlarım yüzüme yapışmış, kıyafetlerim ise darmadağın olmuştu. Utancım içimde damla damla büyüyerek koca bir okyanusa dönüştü. Boğazıma kadar tırmanan dalgalar nefesimi kesti ve inleyerek ellerimi yüzüme kapattım.
“Babacım! Gördün mü nasıl dans ettik?” Sanırım Mavi Ateş’in kucağına zıplamıştı.
Gören sadece o değildi. Ateş ve Evren, Fırat ve Nil, en önde ise Dantes duruyordu. Az önce duyduğum şangırtı ise Dantes’in elinden düşen tabaklardan gelmişti. Yüzümü kapadığım parmaklarımı makas gibi araladığımda gördüğüm manzara hala aynıydı. Utançtan yerin dibine girecektim. Tüm saygınlığımı yitirmeyi göze alarak, “Defolun!” diye bağırdım.
Ve hepsi kahkahalara boğuldu.
Kuşkusuz onlar gider gitmez kendimi yatağa atacak ve inzivaya çekilecektim. “Patlamış mısırları buraya getirelim de şu dansı bir daha izleyelim. Film izlemekten daha keyifliydi.” Fırat’ın dediklerine somurtarak ellerimi yüzümden indirdim ve hala gitmedikleri için onlara kınayan bir bakış attım.
“Bence gidelim de Lara’yı daha fazla utandırmayalım.” Nil, Fırat’ı çekiştirdiğinde Fırat ona karşı koymadı ama gidene kadar da bana alaycı bir şekilde bakmaya devam etti. Hissediyordum, az önce şahit olduğu manzarayı bana unutturmamak en büyük hobisi halline gelecekti.
“Nur topu gibi bir kızımız daha oldu, gördün mü Sevgilim?” dedi Ateş Evren’e bakıp.
“Yaa!” Ayağımı yere vurma isteğimi bastırıp başımı eğdim.
“Utandırma kızı.” Evren, Dantes’in düşürdüğü tabakları sakince toplayıp doğrulduğunda Dantes’e göz ucuyla baktı. “Zaten biri onu yeterince utandıracak.”
Bütün bu imalardan ve alaylardan uzak Mavi, beni içine attığı kuyudan habersizce babasının kolundaki dövmeleri inceliyordu. Bir şeylerin üzerinde çokça durmadan unutabilmek kolay olmalıydı. Ama Ateş dirseğiyle Dantes’i dürttüğünde ve gözleri bana kilitlenen Dantes tepki vermediğinde anladım ki unutmak benim için hiç kolay olmayacaktı.
Onlarda gittiklerinde, ben odanın içinde ve Dantes kapının ağzında, kalakalmıştık.
“Sen de gitmeyecek misin?” diye sordum, ayağımın ucunu usul usul yumuşak halıya sürttüm. “Gitsene.”
“Gidemem.” Sesinde karşı konulamaz bir şaşkınlık ve hayranlık vardı. Az önce hayran olunacak bir şey mi yapmıştım? Sahi, ben az önce ne yapmıştım?
Popomu sallayarak dans etmiştim!
“Neden?” Cevabını bildiğim soruları sormak, konudan kaçmak için hiç işime yaramıyordu.
“Tekrar görmem lazım.” dedi, Dantes.
Anlayamayarak ona baktım. “Neyi?”
“Az önce yaptığın o şeyi.” Heybetli bedenini ondan beklemediğim bir şekilde hafifçe salladı ve bakışlarını bedenimde gezdirdiğinde dudaklarına sevimli bir gülümseme ilişti.
İşte bu gülümsemenin önüne, asla kelimelerle engel koyamazdım. Koymak da istemezdim. Bazı gülümsemeler bir portreyi andırıyordu ve Dantes’in bu gülümsemesi bir sergiye layıkmış gibi bakılası duruyordu.
Ama ben utanç içinde olduğumdan şimdilik ona bakmaya da onun bana bakmasına da karşıydım. “Bakma, Mir.” Eteğimin pilelerini kavrayıp birkaç adım geriledim çünkü o üstüme doğru gelmeye başlamıştı. Kalbim yerinin neresi olduğunu unutmuşçasına tırmanışa geçerken Dantes’in ayak parmakları ayak parmaklarıma değdi ve parmaklarımın içe doğru kıvrılmasına neden olarak, eğilip kulağıma fısıldadı. “Çok tatlıydın, haberin oldun. Dişlerim kaşınıyor, her an senden bir lokma kapabilirim.”
Yutkunarak ona baktım. “Ye,” dedim sessizce. “Eğer bugün bana hiç yalan söylemediysen, yemek konusunda da tereddüttün olmasın.”
Cevabını bekledim. Yalanların hayatımda oluşturduğu boşluğu izledikçe o boşluğa düşeceğim korkusundan gerçeklere tutunmakta buldum çareyi. Ama bu gerçekler Dantes’in avuçlarında değildi. Nasıl bana yaklaştıysa öyle geri çekildi. Yalanlara alışmaya başlayan bünyem o kadar da kırılmadı. Dantes, Dantes’ti işte. Bana sunduğu güzellikler kadar yalanlarıyla da hayatımdaydı.
“Bir süre önce bir şey söylemiştim sana, hatırlıyor musun?” Sağ elini kaldırıp dansımdan kaynaklı kızardığına emin olduğum yanaklarımı okşadı. “Sana gerçeklerin tamamını söylersem benden gidersin. Bu düşüncem hala aynı, artık bazı şeyler beni aştı. Önünü alamadığım şeyler yaşıyoruz. Ve en büyük bencilliği senden sırlar saklayarak yapıyorum.”
“Nereye kadar böyle devam edebilirsin ki?” Ben de sağ elimi kaldırdım ve işaret parmağımı alnına koydum. Sonra bir yol çizer gibi usulca burnunun üstüne doğru kaydırdığımda Dantes’in gözleri kısa bir anlığına kapanıp açıldı. “Eninde sonunda bana her şeyi anlatacaksın. Gidip gitmemek benim tercihim olacak. Ama biliyorum, senin bütün duvarlarını kırıp, sırlarını bana açmaya ikna edeceğim seni.”
Bakışları durgunlaşırken bir anlığına tüm sırları açığa dökülmüş bir adam olmanın ona nasıl hissettireceğini düşünmüş olmalıydı. Bu düşünce ona ağır mı geldi yoksa altından kalkabilir miydi bana belli etmedi. Her zamanki gibi bir duvar vardı ve Dantes o duvarın arasına geri geri adımlayarak saklandı.
“İçeride mısır patlattık.” dedi geri çekilerek. Senin burada olma şerefine Mavi film gecesi yapmamızı istedi. Birkaç bin kere izlediğimiz bir filmi bize yeniden izletecek.”
“Mavi istediyse izleyelim tabi.” dedim ben de.
Mutfağa gittiğimizde ortama tatlı bir karışıklık hâkimdi. Evren mısırları kâselere boşaltıyor, Nil içecekleri dolduruyor, Fırat söylene söylene mısır patlatılan tencereleri yıkıyor ve Ateş de kucağında Mavi ile birlikte herkesin işine muhalefet oluyordu.
“Biraz daha iyi ovala kardeşim.” dedi Ateş, Fırat’ın omzunun üzerinden yıkadığı tencereye bakıyordu. “Yağ dediğin öyle çıkar mı? Prensesim bile senden daha becerikli.”
“Söyleyin kendi kafasının içini de ovalasın biraz.” diye homurdandım kendi kendime. “Malum, yağ tutmuş kafası, az kaldı düşünme yetisini kaybedecek.”
Eğer Fırat olayları abartmasaydı gece çok daha sakin bitebilirdi. Ben daha az kırılırdım, ya da Nil. Kimsenin dilinden geri alınamaz bir kelime çıkmazdı belki ama Fırat’ın hiçbir şeyi ciddiye almayan kişiliği sağ olsun, geceye bir sıfır yenik başlamıştık.
“O kadarını yaptığına şükredin.” dedi Nil, konuşmaları takip edebilmek için kulak kesildim. “Benim ona kıyafetlerini makineye atmayı öğretmem altı ayımı aldı.”
“Deme öyle Nil,” dedi Fırat huysuz bir sesle. “Üzerinde zibilyon tane düğme olan bir cihazı çalıştıramıyorsam bu benim suçum mu?”
Evren’e yardım etmek için usulca aralarından sıvışırken kimsenin dikkatini çekmemek için bin bir çaba harcadım. O sırada Dantes’in Nil’in doldurduğu bardakları tepsiye yerleştirirken güldüğünü gördüm. “En azından makineye silah çekmeseydin be kardeşim.” dedi, bakışlarımın kısa bir süre gülüşünde takılı kaldığının farkında değildi.
“Canlanmış gibi kükrüyordu oğlum, ya ne yapsaydım?”
“Sıkma derecesini düşürseydin mesela.” Nil gözlerini devirdi. Yanına iliştiğim Evren sessizce bana göz kırptığında sebepsiz yanaklarım kızardı. Çok asil ve etkileyici bir havası vardı. Onun tarafından sevilmek insanı güvende hissettiriyordu. Mısırları boşaltmam için bana yeni bir tencere uzattı ve kendi boş tenceresini Fırat’ın önüne sürdüğünde, Fırat muhtemelen diline gelen küfrü son anda yuttu.
“Neden tencereler gecenin bitiminde yıkanmıyor?” diye itiraz etti.
“Bilmem.” dedi Ateş. “Bir tencere mısırı yiyip de bardağını dahi kaldırmadan kaçtığın için o o o labilir mi?” Son kelimesini az önce söylediğim şarkıdaki gibi ritimli söylediğinde yanaklarımın ısındığını hissettim. Hepsi beni görmezden gelse de burada olduğumun farkındaydılar.
Fırat kahkaha attı ve yeni tencereyi eskisinden daha büyük bir istekle yıkamaya başlarken konuştu. “Sen öyle diyorsan o o o labilir kardeşim.”
Sonrasında ise Ateş ve Fırat beni dehşete düşürerek kalçalarını tokuşturdular.
“Olaya iyi tarafından bakarsan,” diye fısıldadı kulağıma Dantes. “En azından kalçalarını seninle tokuşturmaya yeltenmiyorlar.” Sinsi sinsi hangi ara yanıma sokulmuştu böyle? “Ama benim için aynı şey geçerli o o olmayabilir.” dedikten sonra asla beklemediğim bir hamleyle, yumuşakça kalçasını kalçama vurdu.
Yapabilseydim zeminde bir yarık açıp kendimi derinlere gömdükçe gömerdim. Ağzıma bir avuç patlamış mısır attım ve beni utandırdıkları için sesimdeki isyanı saklamadan konuştum; “Uluslararası kalça tokuşturma festivaline hoş geldiniz. Mısırlar müessesemizin ikramıdır.”
༄
Gece gibiydi ama gece değil gibiydi de.
İyi değil gibiydim, ama iyi gibiydim de.
Mutfaktaki işler harala gürele bir şekilde hallolduktan sonra, kalabalık bir kafile olarak salona geçiş yapmıştık. Dikkatimi çeken ilk şey, tavanda asılı olan projeksiyondan televizyonun olması gereken yere büyük bir görüntü yansıtıldığıydı. Nostaljiyi seven biri için televizyon yerine böyle film izlemek çok daha keyifliydi. Ben bile şimdiden ilk kez tadacağım bu sinema gecesi konusunda heyecanlıydım. Ama daha biz koltuklara yerleşemeden kapı çaldığında herkes birbiriyle bakıştı.
“Kapıya Lara’yla biz bakalım mı, Mir?” dedi Mavi. Anladığım kadarıyla kapı açmayı ve gelen kişiyi karşılamayı çok seviyordu. “Tamam.” dedi Dantes Mavi’ye. “Ama kim olduğunu sormadan açmayın.”
“Olley.”
Mavi, beni de peşinden sürükleyerek salondan çıkarırken Dantes’in bakışlarını üzerimde hissettim. Saat geç olduğundan gelen kişi konusunda endişeli gibiydi. Zaten tehlikeli bir durum sezersem kapıyı gelene açmazdım ki.
Kapının önüne geldiğimizde Mavi yukarıdaki kilitlere yetişemediği için bir dizi serzeniş sıralarken ben kilitleri açtım ama kapıyı açmaya yeltenmedim. Mavi ile bakıştık ve anlaşmış gibi aynı anda bağırdık. “Kimsiniz o?”
Karşı taraftan cevap gelmesi gecikmedi. “Ben.”
“Sen kimsiniz?” dedi Mavi kulağına kapıyı dikerek.
“Benim işte.” dedi, kapının ardındaki.
“Sen kimsiniz diye sordum sağır mısınız?”
“Benim ben olduğumu söyledim, açın şu kapıyı.”
“Sen bana kimsiniz olduğunu söylemeden, ben size kapıyı açmayacağız!”
“Ben onu tanıyorum.” Bir elimle Mavi’yi sakinleştirmek için saçlarını okşadım, diğer elimle kapının koluna uzandım. Cennete açılan bir kapı değildi açtığım ama bana bu kadar iyi hissettiriyorsa ona yakın bir şeydi.
Karşısında yabancı bir adam gördüğünden olsa gerek Mavi hızla koşarak yanımdan uzaklaştığında, ben bir çift yeşil göze bakıyordum.
“Tarık?” Adı, dilimde ufalanmış bir tat bıraktı. Sanki bugüne kadar adını binlerce kez anmıştım da aşındırılan bir elmas kütlesi gibi ufalanmıştı. Ama işin gerçeği, onu olması gerekenden daha az anmış ve daha az bakmıştım gözlerine. Bundandır ki Tarık’ı karşımda gördüğümde kendimi tutamayarak üzerine çullanıp kollarımı boynuna doladım. “Geldin mi gerçekten?”
Ani hamlemi tereddütsüz kabullendi ve bir kolu zayıf bedenime dolanırken çıplak ayaklarım yerden kesildi. “Gelmeyip de ne yapacaktım?” diye fısıldadı kulağıma. Saçlarına karışan parmaklarıma karşılık, çenesi omzumda yer etti. “Gecenin bir yarısı beni arkanda bırakıp gidebileceğini mi sandın yoksa?”
Kendimi tutamayıp kıkırdadım. “Tarık Solar’ın peşimi bırakmayacağını tahmin etmem lazımdı.” dedim. Tutuşu gevşediğinde ayaklarım yeniden yerle temas etti ve geri çekilerek yeşilin tonlarında onun gözlerinde yeniden keşfettim. “Sana haber veremediğim için kusura bakma, ben çıkarken evde değildin.”
Önemli değil der gibi omuz silktiğinde hala Tarık’ın burada olmasının verdiği şaşkınlığı yaşıyordum. Bakışlarımı ondan ayırabilecek kadar iradeli olduğumda, sağ kolunun altında kocaman bir oyuncak ayı taşıdığını gördüm.
“Ee,” dedi Tarık. “Beni içeri davet etmeyecek misin?”
“Hı?” Onu kapıda bekletmek gibi bir kabalık yaptığımı fark edince kendime kızdım ve kapıyı sonuna kadar açtım. Sonra da Tarık içeri girerken asil bir tavırla eğilip muzip bir reverans yaptım. “Hoş geldiniz, Majesteleri. Kalplerimizin en büyük fatihi sizsiniz.”
Tarık yanımdan geçerken gülerek saçlarımı karıştırdı. “Birtakım komiklikler…”
İçeri girdiğinde kapıyı örttüm ve onunla birlikte salona doğru yürürken koluna girdim. Onun yüz ifadesi benimkine nazaran daha temkinli ve tetikteydi. Burada ona zarar geleceği yoktu ama benim yaşadığım adamın evine gelirken katı bir yüz ifadesi taşımasını yadırgamıyordum.
Abilik hisleri devreye girmiş olmalıydı.
Salon kapısının önüne gelince içeri ilk ben hızlı bir giriş yapıp, “Tarık geldi.” diye önden herkesi bilgilendirdim. Evde uygunsuz bir şey yapılıyor değildi ama yine de herkes hazır olsun istemiştim.
“Lara?” Dantes’in gergin sesini umursamadan Tarık’ı elinden tutarak salona soktuğumda kendimi çok iyi hissediyordum. Yıllarca kayıp parçasını arayan bir yapboz gibi, o burada olduğundan bu yapbozda kayıp bir parça artık yoktu.
Biz içeri girdiğimizde, salona derin bir sessizlik çöktü. Coşkumu kimsenin paylaşmamasının sebebi anlayamayarak diğerlerine baktım. Nedensizce, herkes birbirine tedirgin bakışlar atıyordu. En çok da Dantes. Yüzünde, “Bunun olmaması gerekiyordu.” der gibi bir ifade vardı.
“Ne oldu?” Gülümsemeye çalıştım. “Tarık’a hoş geldin desenize.”
Ama salondaki sessizliğin sebebini çok geç anladım.
Fırat ve Tarık’ın göz göze geldiğini gördüğümde.
Karanlık ve kasvetli bir gecede, ilk kez yan yana gördüğüm iki adam. Zaman, bir yelkovanın ucuna takılı kalmış gibi sayıların üzerinde dolanırken sonunda döndüğü yer hep başlangıç noktası oluyordu. Tarık, Fırat’ı tanıyordu. Elbette tanıyordu çünkü babamın cinayet işlediği gece ikisi de oradaydı ve Tarık, Fırat’ın babamın adamlarından biri olduğunu sanıyordu.
Dantes’in gergince ellerini saçlarından geçirdiğini ve gözlerini Tarık’a diktiğini gördüm. Tarık ve Fırat’ın karşılaşma ihtimalleri aklıma gelseydi içeri girmeden bir şekilde onları uyarırdım ama bu gece, olabilecek en büyük ikinci açığı vermiştim.
Zihnim bir anlığına durdu, düşüncelerim ihtişamlı bir tahta kurulurken beni sorguya çekebilecek kadar ileri gittiklerinde, şöyle bir soru sızdı zihnime; Aklına gelseydi gerçekten de bu karşılaşmaya engel olmak için bir şeyler yapar mıydın?
Soruya vereceğim cevap, ne kabullenebileceğim ne de düşünmek isteyeceğim türdendi. Dantes’in oyunlarından ve planlarından nefret eden kalbim, eline böyle bir fırsat geçtiğinde yumuşaklığından ve anlayışından taviz verip onu tökezletecek kadar ileri gider miydi?
Ben, bir anlığına da olsa Tarık, Fırat’ı tanısın ve bir şeyleri sorgulasın ister miydim?
Kafamdan geçenler hastalıklı düşüncelerdi. Dantes’e olan güvensizliğim içten içe bana kuklacıyı yaşattırıyordu ama bir sonraki hamlem, ortaya çıkacak tek bir yalanına bakıyordu. Ama hayır, o kadar ileri gitmezdim. Bile isteye Tarık ve Fırat’ın yüz yüze gelmesine sebep olmazdım çünkü şimdi ikisinin gözlerinde de karanlık bir gecede işlenen cinayetin izleri vardı.
Gönlüm isterdi ki Tarık’a, içinde kan olan her anısını unutturayım. Ama hayatın karşıma dizdiği olayları yaşarken bir şeylere en başından başlayıp hislerime çelme takmaya çalışıyordum.
Tarık donuk bir yüz ifadesiyle salonun ortasına doğru adımlamaya başladığında Dantes’e mahcup bir ifadeyle baktım. Gerçekten, böyle olsun istememiştim. Yaptıklarına rağmen onun sırlarına sadık olduğumu anlamış mıydı bilmiyorum ama bakışlarında herhangi bir suçlama bulamadım. Yalnızca tedirgin ve Tarık’ın vereceği tepkilere karşı tetikteydi.
Sessizliği bozmaya ilk cesaret eden Fırat oldu. “Tarık,” dedi sakince. Onu hem selamlıyor hem de sorguluyordu. Birkaç adım öne çıkıp Tarık ile salonun ortasında karşı karşıya geldi. “Senin burada ne işin var?”
Tarık’ın bedeninin gerildiğini sıkıp açtığı yumruğundan anladım. Bir kaos çıkmaması için tüm içtenliğimle dua ederken aynı duanın içine iyi hisleri dolduramadım.
“Asıl senin burada ne işin var?” Tarık, bakışlarını ağır ağır Fırat’tan çekti ve bana döndü. Bir şeyler söyleyebilmek adına dudaklarımı araladım ama Dantes yanıma gelip de usulca belime dokununca sustum. Zaten ne söyleyeceğimi hiç bilmiyordum. “Bu adamın evinde, bu adamla ne alakan var, Fırat?” Tarık’ın kimden bahsettiğini hepimiz biliyorduk.
Bilmediğimiz şey ise, kurtuluşumuzun aramızdaki en masum varlığın dudakları arasında gizlendiğiydi.
“Onlar asker arkadajı.” dedi Mavi yumuşak bir sesle. Tarık’ın Fırat’a olan soğukluğundan rahatsız olmuş gibi dik dik Tarık’a bakıyordu.
Ama aynı zamanda meraklıydı da, elbisenin eteklerini ileri geri sallıyor ve gözlerini Tarık’tan ayırmıyordu. “Arkadajlar birbirini ziyaret eder, sana kimse söylemedi mi? Yazık, hiç arkadajın yok galiba.”
“Evet,” Dantes yanımda sakince nefesini saldığında, biraz olsun gevşediğimi hissettim. “Fırat ve ben asker arkadaşıyız. Bir sorun mu var?” Bakışlarını ikisinin üzerinde dolaştırırken müthiş bir oyunculuk sergiledi. “Siz tanışıyor musunuz?”
“Pek sayılmaz.” dedi Tarık. Kafasının içinde dönen tilkiler varsa da bunu kimselere belli etmedi. Boşta olan elini cebine atarken salona inanılmaz bir gerilim yayıyordu. Kimse, Tarık bir şey sormadan konuşmak istemiyor gibi tetikteydi. “Asker olduğunu bilmiyordum, Fırat.”
“Eski asker,” diye düzeltti Fırat. “Şimdilerde fedailik gibi geçici işlerde çalışıyorum. Bir ara da babanla kısa süreli bir iş yapmıştık.”
Fırat da usta bir oyunculuk sergiliyordu ve yüzünde hiç korku ifadesi yoktu. Bilmesem ben bile fedai olduğuna inanacaktım. Tarık, duygularından hiç açık vermedi. “Hatırladım.” dedi, sesi kısıktı.
İçim acıdı, bu odada bulunan pek çok kişi, aynı cinayete şahit olup sessiz kalmayı tercih eden ikinci derece katillerdi ve hepsi de birbirine kusursuzca oynuyordu. İlk kez Dantes’in kuklacı hakkında söyledikleri zihnimin içinde anlamlı bir yere oturdu.
Düşün ki hayatın seni yaşamak zorunda bıraktığı bir şeyi yaşıyorsun. Bunu ‘Kuklacı yaşıyor’ olarak tanımlıyoruz ki bu genelde bir oyun oynuyorsak kullandığımız bir tabirdir.
Şu an adı sanı konulan, rolleri dağıtılan bir oyunun parçası değildik lakin sessizce vardığımız bir anlaşmanın kuralları hepimiz için geçerliymiş gibi gerçeklere sırtımızı dönmüştük. Böyle bir günün geleceğini kim tahmin edebilirdi.
Belki de Dantes, kuklacıyı yaşattığı pek çok anda senaryoyu kendi hazırlamamıştı da tıpkı şimdi olduğu gibi kendini bir sahnenin içinde bulmuştu ve perdeler onun için hiç kapanmıyordu.
Başımı kaldırıp yanımda duran Dantes’e baktım ve onun için üzüldüğümü fark ettim. Böylesine güzel bir adam, nasıl bir kukla olmayı kabullenerek kendine bunu layık görüyordu? Tercihi kuklacıyı yaşatmak olmasaydı, bende yaşaması daha kolay olurdu ama onun için kuklacı yaşadığı müddetçe benim için yalnızca sonu gelecek bir yolculuktan ibaret olacaktı.
Diğer yandan Tarık, Ateş ve Nil’i gördüğünde de herhangi bir şaşırtıcı tepki vermemişti. Hâlbuki davet gecesi Dantes’in sahte vurulma olayında onu ambulansa alan sahte sağlık görevlileri onlardı. Ama o gece, Tarık’ın ambulans geldiği sırada tek gayesi benim binmeme izin vermemek olduğundan çalışanlara dikkat etmemiş, ettiyse de unutmuş olması çok olasıydı.
Salonda çok garip bir ortam vardı ve bu garipliğin farkında olmayan tek kişi, gözlerini Tarık’tan ayırmayan Mavi’ydi.
“Aramıza hoş geldin.” Evren’in uzlaşmacı ses tonu araya gerince gerginliğim daha da azaldı. “Tarık Solar değil mi? Lara senden bize bahsetmişti. Ayakta kalma lütfen, hadi oturalım.”
Tarık Evren’e bakıp da hoş buldum dercesine küçük bir baş hareketi yaptığında kimse oturmaya yeltenmedi. Salonun ortasında duran Mavi ise hala gözlerini ayırmadan Tarık’a bakmakla meşguldü. Neden bu kadar dikkatli bakıyordu?
Ortamın daha da yumuşaması için küçük bir hamle yapacaktım ama Mavi benden önce davranarak Tarık’a doğru küçük bir adım attı. “Seni tanıyorum.” dedi.
Söylediği şeyi idrak etmem epey uzun zaman aldı. Dudaklarım şaşkınlıkla aralandığında inatla birbirine bakmaya devam eden bu ikiliye bir anlam veremedim. “Daha önce gelmijtin buraya, gördüm seni.”
“Bir yanlışlık olmasın, Mavi.” diye araya girdim. Önce Dantes’e sonra da tepkisiz kalan Tarık’a baktım. Dantes her şeyi sır perdelerinin ardında tutmaya çalışırken, Tarık kaç kez nefesleriyle o perdeyi aralamış da benim haberim olmadan içinde olduğum dünyaya sızmıştı? “Tarık, yanlış söylüyor değil mi? Yoksa sen neden buraya gelesin ki?”
Tarık başını hafifçe benden yana çevirdi ama gözleri hala Mavi’nin üstündeydi. “Önemli bir şey değil.” dedi, bana hitaben. “Uzun zaman oldu.”
“Bir dakika, gerçekten geldin yani?” Kafamdaki karışıklığa mahal veren düşüncelerim, zihnimde süratle koşturamaya başladı. Sırtımdan aşağıya soğuk bir ter damlasının süzüldüğünü hissettim. “Neden?”
“Bizlik bir durum yoktu Lara,” diye lafa atladı Ateş. Tedirgin değildi, daha çok mahcup gibiydi ve kızına sırlarını açık ettiği için birazcık darılmış gibi görünüyordu. “Biz kötü adamlar değiliz ama,” Hadi canım sen de. “Biri bize bir şey yapmaya kalkıştığı zaman karşılığını da veririz yani. Tarık’la kardeş olabilirsin fakat o buraya Çağlar’ı dövmeye gelmişti ve takdir edersin ki biz de karşılığını verdik.”
Gözlerim şok içinde kocaman açıldı. “Siz Tarık’ı mı dövdünüz?”
“Beni kimse dövmedi.” dedi Tarık sertçe.
Ateş öksürür gibi yapıp yumruğuyla dudaklarını gizlerken mırıldandı. “Yanımızdan ayrılırken yüzündeki yaralar hiç öyle demiyordu koçum.”
“Aptal mısın?” Tarık, Ateş’e yumruk atmamak için kendini zor tutuyormuş gibi görünüyordu. “Kızının on beş metre ötede bizi izlediğini gördüm. Bir babanın kızı önünde dayak yemesine izin vermek istememem benim düşüncesizliğim. Siz mi beni dövecektiniz? Kızın burada olmasaydı sana verecek çok güzel bir cevap bulurdum ama dua et de itibarını zedelemeyecek kadar anlayışlıyım. Beni dövmüşmüş… Git de kıçını döv.” diye homurdandı.
“Hiçte bile.” Mavi araya girerek hepimizin sesini bastırdı. “Benim babamı kimse dövemez.” diye sızlandı. “Dövemezdin ki onu. Gördüm, Mir ve babam senden güçlüler. Dövdüler seni.”
“Biri benim kardeşimin neden dövüldüğünü açıklasın!” diye bağırdım hışımla.
“Sana beni kimse dövmedi diyorum.” Tarık aklımı başıma getirmek istercesine hoyratça saçlarımı karıştırdığında yumuşamadım. “Size inanamıyorum.” dedim diğerlerine. Tarık’ın başımdaki elini tutup yanına iliştim ve ceketini tuttum. O sırada Dantes’e kötü kötü baktım.
Dantes ise dudaklarını kımıldatarak bir şeyler söyledi. “Ben ne yaptım?” der gibi. Ben de, “Göstereceğim ben sana daha sonra.” diye mırıldandım.
“Lara,” Tarık’ın kafamın üstünden konuşunca nefesi saçlarıma çarptı. “Konuyu uzatma, daha sonra konuşuruz.”
Mutlaka konuşacaktık. Bu olayın aslının ne olduğunu öğrenmeden rahat bir uyku uyuyamazdım. Somurtarak kollarımı göğsümde kavuşturdum ve Mavi’nin hala dikkatle Tarık’a baktığı dikkatimden kaçmadı.
Tarık bu bakışları fark ettiğinde başını yere eğdi ve yarım metre ötesinde başını geri yatırmış halde ona bakan Mavi’yle göz göze geldi. Bir süre birbirlerine meydan okurcasına bakıştılar. En sonunda konuşan Mavi oldu. “O koca oyuncağı kime aldın?”
“Sana değil.” dedi Tarık.
“Bana mı aldın diye sormadım, kime aldın diye sordum.”
“Kardeşime.”
“Kardejin kim?”
Mavi bu soruyu sorduğuna göre az önceki konuşmaların çoğunu kaçırmıştı galiba. “Kardejim mi kim?” Tarık’ın dudakları seğirdi. Sonra sahiplenircesine kolunu omzuma dolayarak beni kendine çekti. Hamlesine hazırlıksız yakalandığımdan ayaklarım birbirine dolandı ama o düşmeme izin vermeden beni göğsüne yasladı. “İşte benim kardeşim.”
“Evet o ben oluyorum.” dedim sessizce.
Bir kez daha Tarık tarafından kardeş kelimesinin karşılığını bulmak yüreğime bir hafiflik serpti. Kendimi her an tetikte hissediyordum. Sanki hiç beklenmedik bir anda bir şeyler olacakmış da Tarık, senin gibi bir kardeş istemiyorum artık diyerek bana sırtını dönecekmiş korkusu yaşıyordum. Yakınlaşmamız bu kadar geç olunca haliyle uzaklaşma ihtimalimiz beni korkutuyordu.
“Siz kardej misiniz?” Mavi duyduklarını sindirmek için bir bana bir Tarık’a baktı. “Yani aynı anne babadan mı doğdunuz?”
Sorusu üzerine duraksayıp Tarık ile bakıştık. “Hayır.” dedi Tarık. “Ama yine de kardeşiz.”
Ve hep kardeş kalacaktık. Öyle değil mi Tarık, diye düşündüm ona bakarken. Yüzünün etrafına dağılmış saçlarını kenara itmek ve ona doyasıya bakmak istedim. Bizim kardeşliğimiz sonsuza dek bozulmayacak değil mi? Çünkü senin gibi birini kaybedersem, bende oluşan boşluğu hiçbir şey dolduramaz.
“O zaman kardej sayılmıyorsunuz akıllım.” dedi Mavi bilmiş bir edayla. “Sizi kandırmıjlar.”
“Kardeşim o benim.” dedi Tarık hiddetle. Kaçıp gitmemden korkarmış gibi beni daha çok kendine çekti. Mavi küçük olduğu için bazı şeyleri yanlış anlaması normaldi ama böyle bir yanlış anlaşılma Tarık tarafından kabul görmüyordu.
“Değil ijte.”
Tarık hışımla diğerlerine döndü ve bağırdı; “Biri şuna Lara’nın gerçek kardeşim olduğunu söylesin!”
Herkes gülmemek için bakışlarını kaçırdı. Gülecek olsalar Tarık’ın hepsine hadlerini bildireceğinin bence farkındaydılar.
“Mavi, gel annecim. Ben sana nasıl kardeş olduklarını daha sonra açıklayacağım.” Evren Tarık’a kınayan bir bakış atıp kızını yanına çağırdığında Tarık hala Mavi’ye onaylamaz bir edayla bakıyordu. Mavi’nin ise onu umursadığı yoktu. Evren koltuğa otururken o halının üstüne oturup çoktan ortalığa yaydığı oyuncaklarının başına kuruldu.
Tarık, o gidince elindeki oyuncağı bana uzattı ve tutabilmek için iki kolumla sarılmak zorunda kaldım. Kocaman, bembeyaz bir ayıcık almıştı bana. “Oyuncağını kimseye verme.” dedi sertçe. Sesini özellikle oyuncağa ilgi duyan Mavi’ye duyurmak istediği belliydi ve Mavi’nin dudakları tez zamanda aşağı düştü.
Kalbimin acıdığını hissettim. Sanki Tarık ve Mavi’ye bakarken kendi küçüklüğümde Tarık ile aramdaki ilişkiyi yeniden izliyor gibiydim. Ve Tarık’ın dediklerine rağmen Mavi’nin oyuncakla oynamasına izin verecektim çünkü biliyordum ki sert söylemlerine rağmen Tarık bunu yaptığım için bana kızmazdı. O, sadece çocuklarla nasıl anlaşacağını bilmiyordu.
Tarık önce herkesi bir kez daha baştan aşağı süzdü. Sonra elleriyle ceketinin yakasını düzeltip koltuğa doğru yürürken diğerleri oradan ikiye yarılan bir deniz dalgası Tarık’a yol açıp kıyıya doğru çekildi.
Tarık projeksiyonun tam karşısında kalan üçlü koltuğun ortasına ağır ağır oturdu, arkasına yaslanırken bacak bacak üstüne atıp boğazını temizledi. Ardından hala ayakta dikilmekte olan bize baktı. “Neden ayaktasınız?” dedi düz bir sesle. “Otursanıza.”
Herkes çil yavrusu gibi koltuklara dağıldı.
Tarık’ın tuhaf bir aurası vardı. Çevresindeki insanlar o yanındayken tam olarak ne yapacağını kestiremediğinden tutuklaşıyordu ve Tarık onları etkisi altına alıyordu. Bu çok barizdi. Bile isteye mi yapıyordu bilmiyordum ama yürüyüşü, duruşu, oturuşu, kalkışı, ona dair her detay baskın ve olgun karakterini ortaya çıkarıp, insanda ona ayak uydurma istediği uyandırıyordu.
Tarık, doğuştan lider biriydi.
Ateş hemen gidip karısının yanına, Fırat ve Nil de karşı koltuğa oturmuşlardı. Dantes ise benim oturmamı bekliyordu. Ben de oyalanmadım. Yanlarına gittim ama canım koltuğa oturmak istemiyordu. Mavi halının üstünde oyuncaklarıyla oynuyordu ve ben de onun yanına oturacaktım.
Eteğimin açılmamasına dikkat ederek dizlerimin üstünde halının üstüne oturdum, Mavi’nin oturuşunun birebir aynısını yapmaya çalışıyordum. Bacaklarını iki yana açmıştı. Avuç içlerimi yere sabitleyip ben de bacaklarımı yavaşça iki yana genişlettim ve damarlarımdaki gerginleşmeyi hemen hissettim. Popom yere temas ettiğinde artık tamamıyla Mavi’yle aynı şekilde oturuyordum.
Tuhaf bir oturma şekliydi ama Mavi onun gibi oturduğumu görünce çok memnun kaldı. Beni bir abla gibi değil de arkadaş gibi görüyordu ve bu beni çok mutlu ediyordu. Benimleyken büründüğü cıvıldayan tavırlarına Nil’in yanında bürünmüyordu mesela. Muhtemelen o da benim gibi Nil’den yayılan hafif gerilim dolu havayı seziyordu.
Getirdiğimiz mısır kâselerinden birini alıp Mavi’yle arama koyduğum sırada Dantes de sessizce benim yanıma yürüyüp, yere oturmak için bacaklarını kırdı. “Sen, benim yanıma.” dedi Tarık, Dantes’in duraksamasına neden olarak. Oysaki kafasını kaldırıp bize bakmıyordu bile.
Dantes ile bakıştığımızda şansımı denemek istiyorum dercesine biraz daha eğildi. “Beni oraya getirtme.” diyen ses ise yeniden duraksamasına neden oldu.
Risk alıp yanıma otursa ne olurdu bilmiyorum ama bu riski göze alamamış olmalı ki hüsran dolu bir yüz ifadesiyle doğruldu ve gidip Tarık’ın yanı başına oturdu. Sırtını sertçe koltuğa yasladı, rahat edemeyince biraz kımıldanıp arkasındaki kırlentlerden birini aldı. Sonra da Tarık’a fırlattı.
Farkında değillerdi ama ikisi de çok tatlı görünüyordu. Tarık kafasını bile çevirmeden kırlenti elinin tersiyle savuşturup, “Git yaşıtlarınla oyna.” diye homurdandı.
Filmin giriş jeneriği akmaya başlamıştı ve ışıkların çoğu kapalı olduğundan ortam loştu. “Animasyon seversin değil mi?” diye sorarak dikkatini Dantes’in üzerinden çekmeye çalıştım çünkü Dantes de pek rahat durmuyordu.
“Aslında sevmem.” dedi Tarık. “Oturup saçma bir animasyon mu izleyeceksiniz sahiden?”
“Animasyonlar saçma değildir bir kere.” dedim. Mavi bana hemen destek çıktı. “Evet bu film çok güzel. İnsanların kafasının içinde minik insanlar var ve küçük adacıkları kontrol ediyorlar. Aile adası var, kardejlik adası var, arkadajlık adası var, senin hiç arkadajın olmadığından arkadajlık adan yok mesela. Sonra ajk adası da var. Kötü bir şey olunca adalar çöküyor ama güzel jeyler olunca yerlerinde duruyorlar. Çok güzel, değil mi babacım?”
“Kesinlikle babacım.” diye onayladı Ateş.
“Bizim aile adamız hiç çökmeyecek.” dedi Mavi kendinden emin bir halde. Önünde küçük boyutlarda oyuncak bir ev vardı ve o küçük bloklarla evin etrafına oyun parkı inşa etmekle meşguldü. Birkaç tane arabayı evin önüne renklerine göre dizmişti ve küçük renkli şeyler de bahçeye koyduğu çiçekler olmalıydı. “Lara da senin kardejinse eğer senin kafanda da kardeşlik adası var ama Lara’yı üzersen çöker.”
Kafamın içinde ne vardı bilmiyordum ama Tarık’a ait bambaşka bir ada olduğu kesindi. Göz göze geldiğimizde Tarık’ın da bunu sorguladığını gördüm. Muhtemelen Mavi’den böylesine düşünceli bir cevap beklemiyordu.
Kafasının içinde acaba gerçekten de bana ait olan bir ada var mıydı? Kardeşlik adası. Bunca zaman hep kendi içine dönük yaşayan bu adamı düşününce, muhtemelen kafasındaki adaların sayıları öyle azdı ki. Hiç arkadaşı yoktu, sevgilisi yoktu. Bu yüzden onun için gerçekten var olan biri, başını yaslayabileceği bir omuz olma düşüncesi güzeldi.
Birbirimizi üzdüğümüz kadar mutlu etmeyi, kırdığımız kadar bir araya getirmeyi de öğrenmeliydik.
Dantes’e baktım. O ise kafamın içinde olan bir ada değildi, o benim içinde yaşadığım ıssız bir adaydı. İstesem de Dantes’in bende yaşayan bir adaya dönüşmesine izin veremezdim çünkü bilirdim ki gün geldiğinde zihnimin içinde beni koca bir enkazla baş başa bırakırdı. Onun için ruhumdaki meskenlerden en güzelini ayırırdım ama elimden bundan daha fazlası gelmezdi.
Dantes ona baktığımı anlamış gibi içini çektiğinde gözleri olması gerekenden daha ağır kıpraşıyordu. Olmasını istediği gibi onunlaydım ama olması gerektiği gibi onunla değildim. Zihnimden bir parça cana gelip düşüncelerimin önünde duvarlar ördüğünden, bazı düşüncelerin beni işgal etmesine engel oluyordu.
Film sessizce ekranda akarken uzunca bir süre kimse konuşmadı. Filmi Mavi için izliyorduk ama kimse de Mavi’nin neden filmi bırakıp oyuncaklarıyla oynadığını sorgulamıyordu.
Film güzeldi ama ben de dikkatimi veremiyordum. Bir ara Mavi yerinde kımıldanırken yanlışlıkla oyuncak evine çarptığında, Tarık olağanüstü hızlı bir hamleyle ayağını uzatıp evin altına koydu ve düşmesine engel olup hafifçe geri ittirerek yerine oturttu.
Bunu yaparken izliyormuş gibi bakışlarını filme dikmişti ama dikkatinin bir kısmı da bizim üstümüzdeydi. Gülümseme engel olamadığımda kaşlarını çatarak bakışlarını bana düşürdü ve ben de az önce ne yaptığını gördüm dercesine daha çok sırıttım. O da çenesiyle bana ters bir hareket yaptı.
Bunun üzerine ben daha çok sırıttım yanağımı avucuma yaslayıp Tarık’a hayran hayran baktım. Tarık da bana sen şimdi görürsün dercesine başını salladı ve ardından pat diye Mavi’nin oyuncak evini tekmeleyip devirdi.
Şoka girdim, tam anlamıyla.
Darbenin sesini duyan Mavi, omzunun üzerinden yıkılmış evine bakmasının ardından, muhtemelen Tarık’ın yaptığını anladı. Bakışları kırgındı. Hiçbir şey söylemeye gerek durmadan arkasını dönüp evini kaldırdığında, biraz uzağa sürüklediğinde ve yeni yerine yerleştirdiğinde dudaklarında ince bir titreme sezdim. “Ben sana hiçbir jey yapmamıjtım ki.” Buruk mırıltısında gizli isyan fark edilmeyecek gibi değildi.
Küçücük yaşına rağmen kocaman olan kalbi, sebepsiz olan bu saldırıyı onun gözünde haksız kılıyordu. Tarık ise diline vurulan kilitten kurtulmaya çalışsa da küçük bir kalbin kırıklığını nasıl telafi edeceğini bilemedi. Sessizlik uzadı, filmin sesi yükseldi. Herkes birbiriyle bakıştı, herkes birbirine bakmaktan kaçındı. Bu tuhaf geceyi tanımlayacak kelimelerimi kaybetmiştim.
༄
Filmin ikinci yarısında mutfağa kaçacak bir boşluk buldum ve şimdi de kendime soğuk bir su dolduruyordum.
Göz göre göre Tarık’a yalan söylemek zorunda kalmam bir parça zoruma gidiyordu. Babam yüzünden bugün binlerce duygu karmaşası yaşamış, yine de hislerime sahip çıkabilmiştim. Babamı hala seviyordum ama bu onu yargıladığım gerçeğini değiştirmiyordu. Dantes’in de beni yargılayıp yargılamadığını merak ediyordum.
O cinayet işlenmeseydi, bu gece burada nasıl bir ortam olurdu, dakikalardır kafamı kurcalayan düşünce buydu. Dantes ve diğerleri normal bir arkadaş grubu olsaydı ve Tarık ile ben bu gruba dâhil olsaydık, yakın dostlar olabilir miydik?
Cevabını bulamayacağım bu soruyu inatla düşünürken içeriye Nil girdiğinde odaklandığım şeyler değişti. Kızıl saçları Fırat tarafından sürekli karıştırıldığı için dağılmıştı. Bana gülümseyecek olduğunda, içinden gelmeyerek dahi olsa onun tarafından suçlandığım için gülümsemesini reddettim.
Onların tarafından başlatılan bir oyunda, ihanetlerin yüzüme ayna niyetine tutulması ve bunun Nil gibi biri tarafından yapılması zoruma gitmişti. Bu yüzden ona artık istesem de içimden geldiği gibi yakın olamazdım. O, Fırat söz konusu olduğunda pek çok şeyi gözden çıkarabilecek bir potansiyele sahipti.
“Gecen nasıl geçiyor?” diye sordu, sıcakkanlı bir sesle. “Umduğun ve bulduğun birbirini tutuyor mu? Çağlar beklentilerini karşılıyor mu? Senin için yapmadığı şey kalmadı nihayetinde.”
“Umduğum bir şey yoktu.” dedim, anlamasını beklemiyordum. “Senin aksine erkeklerden bir şeyler umarak geçirmem hayatımı.”
Acımasızlığımın sebebi de kendisiydi. Bana yaptığı haksız suçlamanın karşılığını verebilmek için elimde kelimelerden başka ne vardı. Söylediğim cümlenin onu kızdırmasını, öfkeyle bana çıkışmasını beklesem de yapmadı. Kalçamı tezgâha yaslayıp ona baktığımda dudaklarına tenhalaşmış bir gülümseme yerleşti.
“Babandan umuyorsun ama,” Uysal görüntüsünün altında yatan savunma mekanizması, sandığımdan daha güçlüydü. Buzdolabını açıp kendine bir şişe içki çıkardı ve tezgâha doğru yürüdü. Ben de yarısını içtiğim su bardağını tezgâha bıraktım. “Sen de en az benim kadar acınası bir haldesin.”
“Bir babadan beklenen sevgiyle, âşık olduğun adamdan beklenilen sevgi aynı değildir.” diye direttim. Kalbimdeki boşluğa yığılan dilendiğim sevgilerin bana ne kadar yetersiz geldiğini ama söz konusu babam olduğunda o sevgiyi dilenmeye hep istek duyacağımı hatırladım. Evet, acınası bir haldeydim. “Benim haklılık payım var.”
“Benim yok mu?” Bardağa uzanacak sanmıştım ama o da benim gibi kalçasını tezgâha yaslayıp şişeyi kafasına dikti. “Aptal olduğumu düşünüyorsun değil mi?” Sorusu çok da anormal değildi ama yanıldığı nokta kendi aptallıklarımı da çoğu zaman kabullendiğimdi. “Sevgiye hiç değer vermeyen bir adamın peşinde umutsuzca koştuğum için yani.” Başını geriye yatırıp derince iç çekti. “Babamın istediği gibi varlıklı bir adamla evlensem ve moda dergilerini takip etsem her şey daha kolay olurdu.”
“Aptal olduğunu düşünüyorum.” Onayım üzerine dudaklarından yargılayıcı bir homurtu çıktı. “En az benim kadar aptal.” dediğimde ise gülmeye başladı.
Başını hafifçe yana yatırdığında saçları omuzlarından aşağıya döküldü. Bana değişik bir nesneyi incelermiş gibi baktı. “Söylesene kalbini nasıl fethetti?”
Kalbim, fethedilecek bir toprak mıydı? “Kim?”
“Çağlar tabii ki.” Hasat mevsimi yaklaşırken, içinde kökleri çürümeye başlamış mahsulleri yetiştiren kalbim bu fethi reddetti. Bu kalp, fethedilecek bir toprak değildi çünkü kimse içinde kurtçuların gezdiği verimsiz arazilerden medet ummazdı. İnsanlar iyiyi, güzeli isterdi. Benim kalbimde iyi ve güzel namına bir şey bırakmışlar mıydı?
Söylemeye çalıştığı şeyi yanlış anlıyor olduğumu umdum. “Benim yapmadığım şey kalmadığı halde Fırat için hala gelip geçici biriyken, bu kadar kısa süre de kalbini nasıl fethetti?” Bu koca bir haksızlıkmış gibi öfkeli duruyordu. Çatlakların olduğu bir mevkide meskenlerim olması yetmezmiş gibi bana depremleri layık görüyordu.
“Kimse benim kalbimi fethetmedi.” Kalbim, dediği gibi bir toprak olsa da içinde onlarca ceset gömülüyken bir başkasının eline geçmesine izin veremezdim. Ne cesetlerin sebebini, ne de bu topraklarda neden hiç çiçek açmadığını anlatabilirdim Dantes’e. Pek çok cesedin sebebi bizzat kendisi olsa da, ben doğduğu andan itibaren ölümü tanıyan biriydim.
“Sana oynadığı onca oyuna rağmen yine de buradasın.” Nil, yaptığım itirazlar boşmuş gibi konuşuyordu. “Bugün değilse yarın, eninde sonunda teslim olmayacak mısın?” Ya bana acıyordu, ya benimle alay ediyordu ya da benim yerimde olmak istiyordu. Sesinin tınısındaki dengesizlik anlayışımın önünü kapatmıştı. “Sonuçta Çağlar, sana kendinden başka hiçbir tercih hakkı bırakmadı.”
“Yanılıyorsun.” Doğruldum ve karşısında kendimden emin olmak istedim. “Onu kendi isteğimle tercih eden bendim.”
“Senin tüm hayatını ve geleceğini işgal ederek tüm tercihlerini elinden almasaydı yine de tercihin o mu olacaktı yani? Bir gün kütüphanede gördüğün çekici bir çocuğa kalbini kaptırma ihtimalin hiç mi yoktu? Senin gibi olan, sevdiğin şarkıları seven ve seninle kitaplar hakkında konuşan biri karşına çıksaydı hala burada mı olacaktın? Şu saatten sonra çıksa da fark etmez zaten çünkü olduğun taraf, hislerini çoktan belli etti. Bana sorarsan Çağlar sana hiç başkasını seçme şansı bırakmadı. Sen de kendi tercihim diye kendini kandırıyorsun.”
Şimdiye kadar ihtimaline yaklaşamadığım bir dizi olay, eskitilmiş bir film gibi gözlerimin önünde oynadı. İnsan köşeye kıstırılınca saldırısı karşı tarafa olurdu ama zihnim silahı bana doğrultmayı uygun gördü ve bağırdı; yaşadığın onca şeyden sonra bu kadar kolay mı teslim oldun?
“Nil.”
Aramıza dâhil olan üçüncü ses, hislerimi bıçak gibi kesti. Duvarlar üzerime geliyormuş gibi nefeslerim daraldı. Kapının önünde kaskatı bir yüz ifadesiyle duran Dantes ise hislerimin önünde barikat gibi dikiliyordu. Birkaç adım ilerleyerek önünde durduğumda, yüzündeki ifadeden konuşmamıza şahit olduğunu anladım.
“Burada olmak benim tercihim.” dedim, işaret parmağımı göğsüne dokundurdum. Hislerimi anlatacak doğru kelimeleri bulamadığım halde, anlamaktan başka çaresi yoktu. “Duydun mu?” Duymadıysa da gözlerimde görmeliydi. “Sen öyle istediğin için değil, ben öyle istediğim için buradayım.”
Dantes gözlerini kısıp beni dinlerken benim aksime çok sakindi. “Gitmek istersem beni durdurmak için hiçbir şey yapamazsın. Pek çok tercihimi elimden almış olabilirsin ama hislerimi alamazsın ve hislerim bana, başka hiçbir tercihim olmamasına rağmen git derse, bir an bile burada durmam.”
“Biliyorum.” dedi Dantes, gözlerinde batan bir güneşin karanlığına şahit oldum. Hislere değer veren kalbim, söz konusu onun hisleri olduğunda bazen acımasızlaşıyordu ve Dantes bunu anlıyordu.
Bu yüzden ona kırıcı ne söylersem söyleyeyim kabulleniyordu çünkü hislerimi katılaştıranın kendi olduğunun farkındaydı. “Gitmek istersen gidersin.” Sesi ruhumda pusuya yatmış bir saldırının önüne geçti. Başını eğerek şakaklarını ovdu ve mücadele ettiği şeylerle belli bir mühlet boğuştu.
Başını kaldırdığında, biraz öfkeli görünüyordu. “Her seferinde sınırlarımı zorluyorsun. Varlığınla yokluğunu aynı konuma düşürmek için çabalaman benim için kolay mı sanıyorsun?” Bana bir adım yaklaşarak eşikten içeri geçti ve aramızdaki kıvılcımı ateşleyen Nil, sessizce yanımızdan sıyrılarak kaçıverdi.
Dantes dibime kadar geldiğinden ona bakmak için başımı kaldırdım. Gergin çenesi ve kısılmış gözleri içinde verdiği savaşların birer yansımasıydı. “Varlığımla yokluğumu denk düşürmüyorum.” İtirazım dudağının kıvrılmasına neden oldu. Bu kez öfkesi bana aksettiğinde elimi kaldırdım ve onu hırpalamak istercesine kalbine koydum. “Kalbine dokunan birinin varlığını, yoklukla denk görüyorsan sana söyleyecek hiçbir şeyim yok.”
“Bana sadece bu elleri vermen yetmez,” dediğinde eli göğsündeki elimi sarmalarken bedenlerimiz arasında hiç mesafe kalmadı. Dudaklarıma dokundu parmak uçlarıyla. “Bana sadece bu dudakları vermen de yetmez.” Ardından kirpiklerim parmak uçlarında dans etti. “Bana sadece bu gözleri, bu bakışları, bu nefesleri vermen de yetmez. Senden istediğim o kadar çok şey var ki, senin bende tam anlamıyla var olman için,” Eli kalbimin üstüne kayarken kafamın içinde bir şeyler bulanıklaşır gibi oldu. “Çok daha derinlerinde saklı bir şeyler vermen gerek bana.”
İçine düştüğüm karmaşayı unutup heyecanlanmam saçmaydı. Burada durmalı ve ona haddini bildirmeli, Lara Solar’ın kim olduğunu göstermeliydim. Ama Dantes bana bir savunmanın ardına sığınma ihtiyacı hissetmeden bakarken Nil’in körüklediği hislerim durgunlaştı.
“Belki bir gün.” dedim sessizce. Parmak uçlarımla yanağına dokunduğumda gözlerini kapattı. “Ama bu ancak ben istersem olur.” diye devam ettim. Kendime bir şeyleri kanıtlamak adına, bu satırları söylemesem içimde kalırdı. “Sen istediğinde değil. Ben istediğim zaman.”
Dantes bu ona yeterliymiş gibi rahat bir nefes aldı ve gözlerini açtı. Hayatıma giriş sebebini düşündükçe bu yakınlığı her zaman tuhafıma gidecekti sanırım. Belki de henüz anlatmadığı geçmişimizde saklıydı bana bu kadar rahat gelebiliyor olmasının nedeni.
“Tarık’ın buraya geleceğinden haberin var mıydı?” diye sorarak normale döndüğümüzde bir adım geri çekildim ve başımı iki yana salladım.
“Gelmesinden rahatsız mı oldun?”
“Hayır, sadece senin için beklenmedik olmalı. Evinde bir anda iki yabancı belirdi.”
Dantes gözlerini devirdi. “Hala kendin için yabancı sıfatını kullanmana inanamıyorum.”
Cevap vermesine fırsat kalmadan koridordan Tarık’ın sükûnet dolu sesini duyduk. “Lara?”
Dantes bir anda savunma pozisyonuna geçerken beni yakalayıp kendine çekti.
“Mir?”
“Sorarsa su içiyordun. Ben de senin olmadığın bir yerlerde geziyor olmalıyım. Beni görmedin, duymadın, bilmiyorsun.” dedikten sonra avuçlarını sırtıma koyup, beni koridora fırlattı ve kapıyı arkamdan kapattı.
Yüzüme koca bir gülümseme yayılmasına engel olamadım. Dantes’in Tarık’ın varlığını bu kadar ciddiye alacağı bir an geleceğini hiç sanmazdım. Gerçi hala nasıl olup da Tarık’ı dövmüştü anlayamıyordum. Dengemi sağlayıp hiç bozuntuya vermeden koridorda duran Tarık’ın yanına yürüdüm. “Bana mı seslendin?”
“Biriyle mi konuşuyordun?” Şüpheci görünüyordu.
“Yok.” Bilmediğim bir sebepten hızlı hızlı nefes alıyordum ve Tarık yalan söylediğimi anlıyordu. “Su içtim, yanınıza dönüyordum.”
“O nerede?”
“Kim?”
“Kim olduğunu bilirsen sen.”
İşte bunu çok iyi biliyordum ama bilmezlikten gelmeye karar verdim. “Merhum öleli çok oldu.” dedim gülerek. “Serinin sonunda yanan kâğıt gibi küle döndü ya.”
“Komiklik mi yaptın şimdi?” Tarık ellerini siyah pantolonun ceplerine soktu ve ağır ağır bana doğru yürürken başını eğip gülümsedi. “Bu kötü esprin için sana ceza vermem gerek.” dedi, kirpiklerinin altından bana baktığında yüzünden muziplik akıyordu.
Ondan gelecek hiçbir cezanın bana zarar vermeyeceğini bildiğimden hevesle başımı salladım. Göğsünün sarsılmasına neden olacak kadar güldü ve içini çekti. “O zaman düş bakalım önüme ve bu evde bana kalacağın odayı göster.”
Heyecanımın yerini telaşa bırakması çok sürmedi. Daha odada gördüklerime ben bile akıl sır erdirememişken Tarık’a odadaki resimlerin açıklamasını nasıl yapardım? Panikle yutkunup kafamı kaşıdım ve odamın kapısına ürkek bir bakış attığımda, Tarık odamın orası olduğunu anladı.
Ve ben onu durduramadan kapıya meyledip odaya girdi.
Kalbimi de yanıma alarak peşinden koşturduğumda, çok geç kalmıştım. Tarık odamın ortasında durmuş, bakışlarını panoda asılı duran birkaç resmin üzerinde gezdiriyordu. Kendimi ağır bir sorguya hazırlayarak kapıyı arkamdan sessizce kapattım ve suçlu bir çocuk gibi başımı önüme eğip Tarık’ın yanına yürüdüm. Bir şeyler söylemesini bekledim. Beni bile şoka uğratan bu manzara kim bilir ona ne hissettirmişti.
Sessizliğin küçük bir çocuk misali etrafımda koşuşturduğu mühlet boyunca Tarık’ın nefeslerini dinledim ve başımın arkasında hissettiğim yumuşak bir baskıyla şaşkınlığa uğradım. Buğday sarısı saçlarımda dolanan zarif parmaklar, başımı yukarıdan aşağıya doğru okşadı. Başımı kaldırdım.
“Seninki tam bir iz sürücüymüş.” dedi, kendi kendine konuşuyor gibiydi. Sesindeki sır perdesinin ardında, bana söylemediği binlerce hissi gizliydi.
Başka bir şey söylemeden yatağa yöneldiğinde ardından bakakaldım. “Bu kadar mıydı yani?”
Tarık yatağın kıyısına oturduğunda sessiz adımlarla yanına yürürken yeni bir kaos çıkmamış olmasına hayretler ediyordum. “Öfkelenmedin, bağırıp çağırmadın ve Mir’e ölümcül tehditler savurmadın?” Ve şansımı zorluyordum.
“Söylediğin şeyleri yapmamı mı isterdin?”
Başımı şiddetle iki yana salladım. Kolum koluna sürtünecek kadar yakınına oturdum ve dizlerinin üzerinde duran elini tutup kendi kucağıma çektim. Film, ikimiz içinde yarım kalmıştı. Kafamın içinde Tarık için ayırdığım kardeşlik adasının hiç olmadığı kadar sağlam olduğunu hissettim, başımı Tarık’ın omzuna yatırdım. “Bazı şeyler benim için de çok yeni, Tarık.”
Avuçlarımda duran eli hareketlenerek benim elimi alt etti, artık elim onun avucundaydı. “Hiçbir şey aynı kalmıyor değil mi?” Sesinde sitem vardı. Aynı kalmasını istediği şeylerin bile değişmesini acı içinde izliyormuş gibi keder duyuyordu.
“Değişim o kadar da kötü değil. Baksana bize, eskisi gibi olmadığımız için, değiştiğimiz için mutlu değil misin?”
“Ben değişmedim, Lara.”
Cevabı beni bozguna uğrattı. Uyumadan önce avuç içime dudaklarını bastıran bu adamın değişmediğine beni kimseler inandıramazdı ama Tarık, en çok inandığı şey buymuş davranıyordu.
“O halde neden şimdi bana böylesine yakınsın?” dedim kırgınlıkla. “Eğer değişmemiş olsaydın, beni her gördüğünde kendine bir içki doldurur ve olabilecek en kırıcı sözleri söylerdin bana. Kızardın, dalga geçerdin, iğnelerdin. Ama şimdi gülümsüyorsun, elimi tutuyorsun, sarılıyorsun.”
“Ve işin en ironik tarafı da,” dedi, güldüğünde bedeni sarsıldı ve ben başımı kaldırıp ona baktım. Kafasını aşağı eğmiş ve birkaç tutam saçı alnına firar etmişti.
“En ironik tarafı?”
“En ironik tarafı,” Derin bir nefes aldı ve gözlerini kapattı. “Sana kırıcı sözler söylerken bile gülümsemek geliyordu içimden. Sana kızarken aslında elini tutmak ve seninle dalga geçerken sarılmak istiyordum en başından bu yana. Lara ben hiç değişmedim,” Gözlerini açtığında, gözleri gözlerime kenetlendi. “Sadece sakladığım hislerim ortaya çıkıyor ve sen beni değiştim sanıyorsun. Değişmek bu değil. Ben değişseydim… eğer ben…”
Kelimeleri dilini bıçakladı. Esasında o bıçak en başından bu yana kalbime çakılıydı. Her cümlesinde ve her itirafında geçmiş gözümün önünden geçerken bahsi geçen eylemleri paylaştığımız anları hatırlayarak şok geçirdim. “Ama sen nefret ediyordun benden?”
“Sana olan nefretim o kadar zayıftı ki her seferinde kendime hatırlatmam gerekiyordu.” Gülümsedi. “Çünkü çok çabuk unutuyordum.” Alnıma dökülen saçlarımı geri sıyırdı. “Özellikle sen gülümsediğinde,” Usulca yanağımı okşadı. “Senden nefret ettiğimi unutmak çok kolaydı.”
Bunları duymak beklenmedikti. Sanki küçük Lara şuradaki pencerenin ardına gelmiş ve kocaman açtığı gözlerle bu manzarayı izlerken Tarık’a tıpkı benim gibi şaşkın gözlerle bakıyordu. “Bazen kendimi senin rüya olduğuna inandırıyorum, Lara.”
“Ben rüya değilim.” dediğimde acı acı gülümsedi, başını iki yana salladı. “Yapma Tarık,” Ellerimi tutan ellerini kendime doğru çektim. “Senin için gerçek değil miyim?”
“Sorun belki de budur. Gerçek olamayacak kadar gerçeksindir.”
“Ama?”
“Ama kendimi bazen rüya olduğuna inandırmak istiyorum. Hayatımdan her zaman birileri geçip gitti. Eğer rüya olursan, bir gün gittiğinde uykudan uyanmış gibi kendimi kandırabilirim ama bu kadar gerçekken,” Şimdi yüzü bir maskenin ardında gibi ifadesizdi ama gözlerindeki açık arazide ne kadar mahsulü varsa, hepsi hisleri tarafından tarumar edilip dağıtılmıştı. “Bu kadar gerçekken bir gün gidersen eğer, artık hiçbir rüya beni avutmaz.”
“Avunmak için rüyalara ihtiyacın olmayacak.” dedim ona güven vermek istercesine. Ona ne zaman böyle yakın olsam, önümde beni koruyan koca bir dağ varmış gibi hissediyordum. Yıkılmazdı, sarsılmazdı. Üzerinde yılların biriktirdiği karlar değil de güneşin yeşerttiği çiçekler vardı. “Ben kim, seni bırakmak kim? Güldürüyorsun bazen beni.”
O da benimle birlikte güldü ama bu çok daha acı bir gülüştü. Sanki bir kitaba yazılı cümleyi kendi lisanlarımızla okuyor ve bambaşka anlamlar çıkarıyorduk.
Olaylara benden bu kadar farklı bakmasını ancak başka şeyler biliyor ya da hissediyor olmasına yorabilirdim ama bunca umutsuzluğun sebebi ne olabilirdi?
Tarık benim bilmediğim neyi bilebilirdi ikimize dair?
“Hatırla bir gün bunları, Lara Solar.” Hatırlayacağım günlerin geleceğinden öylesine emindi ki bir parça endişe duymaktan kendimi alıkoyamadım.
“Sana bir hediyem var,” diye devam ettiğinde gözlerinde hala bir ışık yoktu, bir karanlığa koşuyor gibi bakıyordu bana. “Hadi gözlerini kapat.”
Gözlerinde anlayamayacağım bir ifade vardı. Sabırsızca ellerini elimden çekti ve biraz uzağa kayarak yönünü bana döndü. Ben de gözlerimi kapattım.
Saniyeler, sessizlikle devrildi. Birkaç kıyafet hışırtısı duydum ve zaman sonra Tarık’ın nefesi artık şakaklarımdaydı. Burnuma kokusu çarptı. O kadar yakınımdaydı ki ellerini ufacık hareket ettirdiğimde göğsüne değdi, gömleğini yakaladım.
Ardından boynumun arkasına soğuk bir cisim değdi. Boynumun arkasındaki soğukluk gitmedi. Sadece soğuk şeyin temasına Tarık’ın parmaklarının sıcak teması da eklendi ve yavaşça geri çekildiğinde kokusu benden uzaklaştı.
“Bir şeyler hissediyorum.” dedim heyecanla gözlerimi açarken.
Dudaklarımı ısırarak elimi hızla boynuma attığımda elime soğuk bir cisim değdi. Başımı eğdim.
Boynumda, ucunda anahtar figürü olan bir kolye duruyordu.
Nefesim kesildi. “Bu…”
“Rüya kapısının anahtarı.” dedi Tarık. Usulca çeneme dokundu ve gözyaşlarımın yavaş yavaş işgal ettiği bakışlarımı kendine çevirdi. “Ben yanında yokken kâbus kapısı hiç açılmasın diye, rüya kapısının anahtarını bırakıyorum sana.”
“Tarık…” Gözümden akan bir damla yaşı sersemce elimin tersiyle sildim. “Benden nefret ederken bile bu kadar canımı yakmıyordun.” Boğazıma dizilen hıçkırıkların nedeni, kalbimdeki hasadın ürünüydü. Bu gece kalbime beklenmedik bir tohum düşmüş, yalnızca birkaç dakikada Tarık’ın nefesleriyle yeşermiş ve şimdi de mahsulümü avuçlarıma bırakıyordu.
“Şu an da canının yanmaması gerekiyor, Lara Solar.” Tarık bana gülüyordu. Halbuki beni mutlu etmeye çalışırken yaşattığını sandığı acının tanımı, sandığından çok daha başkaydı.
Sakinleşebilmek adına derin nefesler aldım. “Sadece, sana o kadar değer verdiğimi hissediyorum ki bu canımı yakıyor.”
“Anlıyorum.”
“Anlıyor musun?”
Usulca başını salladı. “Aynısı bana da oluyor, çoğu zaman. Şeytan tüyü mü var sende?” Gülümseyerek başını omzuma koyduğunda artık yan yana aynı rafa koyulan iki oyuncak gibiydik. “Nasıl beni kendine bu kadar derinden bağladın?”
“Bunun için özel bir çaba harcamadığıma emin olabilirsin.” Gülerken sesimdeki alaycılığı saklayamamıştım. “Ama birine yakın olmak, o kadar da zor değil, değil mi?” diye sordum.
“Sandığından daha zor.” dedi, soruma istinaden. Yine de gülümsediğini görmesem de hissettim. “Bana bu kadar merhametli davranmaya ne zaman karar verdin?”
“Belli bir zamanı olup olmadığını bilmiyorum.” Sorusunu gerçekten düşündüm. Birine karşı olan hislerimizin değiştiğini net olarak farkına varabildiğimiz bir an var mıydı? Pek sanmıyorum. Yalnızca olayların akışına kapıldıkça bir şeylerin ufak ufak farklı olduğunu hissederdik ama kesin bir sınır çizemezdik. Yine de kesin sınırlarım olmasa da Tarık’a karşı olan hislerimi yumuşatan detaylar vardı.
“Sanırım Aşktan Da Üstün hakkında ilk konuştuğumuzda.” dedim. “Hani odama gelip kitabın üstüne basmıştın ya, o günkü sohbetimizden sonra benim için bir şeyler farklı olmalı. Sanki kitaptan çok etkilenmiş gibiydin, senden beklemediğim bir bakış vardı gözlerinde.”
“Aştan Da Üstün demişken,” Bir elini kaldırıp bacağıma işaret parmağıyla ufak bir fiske attı. “Birileri bana kitabı yaktığını söylemişti ama işe bak ki yastığımın altında eskimiş bir kitap buldum.”
Kitabı yaktığıma zaten inanmamıştı. Beni o kadar iyi tanıyordu ki söylediğim her cümlenin doğru ve yanlış çemberinde, durduğu yer belliydi. “Kim koymuş acaba o kitabı oraya?” dedim sahte bir şaşkınlıkla.
“Sersem.” Sesinde hafif kızgınlık sezdim. Kitabı yaktığıma inanmasa bile, bulana kadar ‘ya gerçekten yakmışsa’ cümlesi yüzünden azap çektiğine çok emindim. Sonuçta ben de insandım, her şeyi yapabilirdim yani. Ben onu o huzursuz yüz ifadesiyle hayal edip hafif keyiflenirken Tarık, “Fedakârlık değildi.” diye mırıldandı.
Anlam veremediğim cümlesi bir süre zihnimde dolandı. “Fedakârlık olmayan neydi?”
“Benim için aşktan da üstün olan şey. Sen yazarın buna sevgi dediğini söyledin, ben ise fedakârlık. Ama bu yalandı.” Sesinde, bu yalan yüzünden çekilen bir ıstırap vardı. Başı omzumda olduğu için yüzünü göremiyordum ama sanki şu an huzursuzdu ona dair her şey. “Benim için aşktan da üstün olan şey, hiçbir zaman fedakârlık olmadı.”
“Neydi o halde?” En azından onun verebileceği bir cevabı vardı. Ben hala kendi cevabımın ne olduğunu bulamamıştım.
“Söyleyemem.” Sesi pürüzlüydü. Boğazına bir şeyler takılmış gibiydi. Huzursuzca kımıldandığında yanımdan kalkıp gideceğini sandım bir an. “Söylersem, sen bana sebebini sorarsın ve bir gün ölecek dahi olsam, sana o sebebi söyleyemem.”
“Eğer senin için bu kadar özelse,” diye mırıldandım. Başka ne diyebilirdim ki? Bana kendini bu kadar açması bile fazla mucizeviyken sustukları için kızamazdım ona. Ama merak edebilirdim. Onun için aşktan da üstün olan duygu, çok kıymetli bir duygu olmalıydı. Gerçi aşktan da üstün pek çok duygu vardı bana göre. Tarık’ın gizemli yanlarına duyduğum merakla başımı geriye yatırarak bir süre tavanı izledim.
Tarık uzun ve deliksiz soluklar alıyordu. Burada uyuya kalır mıydı? Kalacaksa kalsındı. Eminim ki Dantes için de bir sorun olmazdı bu. Aklıma gelen sahnelerle istemsiz gülümsedim ve telefonum çalmaya başladığında Tarık rahatsız olmasın diye hemen cebimden çıkardım. Diğer elim, elimi ne zaman tuttuğunun farkına bile varmadığım Tarık’ın avuçlarının arasında duruyordu.
Ve beni Erdem abi arıyordu.
Yoksa ondan istediğim şeyi bulmayı başarmış mıydı?
Dudaklarımı ısırarak yeşil tuşu yukarı kaydırdım ve telefonu kulağıma götürdüm. “Lara, merhaba kızım.”
Erdem abinin sesi her zamanki gibi sıcacıktı. Babam değildi ama bunca yıl bana karşı olan anlayışlı tavırlarıyla kalbimde yer etmişti. Beni kınamamış, yargılamamış, hep olduğum halimle kabullenip ailesinden biri gibi görmüştü. Keza Nilüfer abla da öyle.
“Merhaba.” dedim ben de sevecen bir sesle. Yalnız olmadığım için herhangi bir hitap kullanmamıştım çünkü Tarık onunla konuştuğumu anlarsa bir açıklama beklerdi.
“Lafı çok uzatmayacağım.” dedi. Arkadan kâğıt hışırtıları geliyordu. “Ne için aradığımı biliyorsun değil mi?”
“Evet.” Bağırmamak için kendimi zor tuttum. Gün içinde sınırlarımı zorlayan başka bir şey yaşamam diyordum ama şu an zirvedeydim. “Buldun mu?”
Erdem abi güldü. “Plakalardan arabaların kime ait olduğunu bulmak o kadar da zor değildir, Lara.”
Hayalet’in motorumu ezerken şükürler olsun ki aklımı kullanmayı akıl ederek plakasını almıştım. Sonra da hiç oyalanmadan Erdem abiden kime ait olduğunu bulup bulamayacağını rica etmiştim. Çünkü o avukattı ve bir sürü polis dostu vardı. Beni kırmamıştı ve şimdi cevabı avuçlarıma bırakıyordu.
Hayalet ise, karşıma çıkarken kendini açık edecek ipuçları bırakacak kadar aptaldı.
“Kim?” diye sordum sessizce. Cevabı bir yıkım, yıkımdan arta kalanlardı. Bir enkaz olacaksa eğer, bu kez sebebi ben olmaya hazırdım. “Adını öğrenmek istiyorum.”
Tarık, uyumuyor olsa da sesini çıkarmıyor ve dinliyordu. Soracak olsa ona yalan söylemek istemezdim ama gerçeği de söyleyemeyeceğim bir anda olmanın bilinciyle huzursuzdum.
“Adını öğrenemezsin Lara,” dedi Erdem abi düz bir sesle. “Çünkü bir adı yok.”
Telefonu olanca gücümle sıktım. “Anlayamadım.”
Kalbim, bunca zaman topraklarında yetiştirdiği bir yığın mahsulü, sakladığı kuyulardan çıkardı. Ben, içimde büyüyen her tohumdan, her hasattan ve her mahsulden haberdar olduğumu sanırken, sınır dışı bırakılmış bir ülkeden gelen isyancılar gibi, hiç beklemediğim mahsuller artık avuçlarımdaydı.
Kendi kalbimde, adını duymadığım duygulara teslim olmuştum ve bazı duygular da adımı duymamış gibi düşman niyetine karşımdaydı.
Esasında, kendimi inandırdığım, sırtımı dayadığım her düşünce, koca bir yalandı.
“Adı yok Lara. Araba birine değil bir yere ait. Bir holdinge. Lara,” Tarık’ın avucunda duran parmaklarım, sessiz bir yenilgiyle boşluğa düştü. “Bana verdiğin plaka,” Hayaletin plakası… “Solar Holdingin bünyesindeki araçlardan birine ait.”

