Kendine ait bir yalan, başkalarına ait gerçekleri tekrarlamaktan belki de daha iyidir.
Prestupleniye i nakazaniye/F. Dostoyevski
༄
Teslim ol ruhuna,
Koy elini kalbine.
Ve şimdi kalbin merhametsiz ellerde.
Günahların asla sırtını dönmeyecek sana,
Tez zamanda vedalaş içindeki iyiliklerle.
Bir yargılayıcı bekler vicdanın kapısında,
Elinde bir kitap,
Ya da bir hançerle.
İnanma insanların vaat ettiği kurtuluşa,
Yenileceksin daima görkemli bir zaferle.
༄
Zihnim sürekli soruyor bana; en yükseğe çıkmak mı daha zor yoksa en derine inmek mi diye.
Düşünüyordum. Her düşünce gibi, bunu da zihnimde var ettiğim an düşünmekten öte, bir yaşam sancısı haline getiriyordum.
Önce hiç olmadığım kadar kendime çekiliyor, sonra kendimden uzaklaşmaya başlıyordum. Benliğim kaçınılmaz bir şekilde ortadan ikiye ayrılıyordu sanki. Bir çeşit parçalanmışlık, kaçışının olmadığı. Bir tarafım dip olurken diğer tarafım yükselmeyi arzulayarak beni bir yaşam çıkmazına sokmaktan geri durmuyordu.
Sorun bu denli parçalanmış olmam değildi, benim derdim parçalara ayrılan benliğimi geri istemekleydi.
Okyanusların derinliğini karışlarımla ölçemezdim belki ama kendi acımın derinliğini nefeslerimle ölçmeyi öğrenmiştim. Bir derinliğe anlam katan şey neydi? Kuşkusuz bir derinliği anlamanın, ölçmenin en iyi yolu, bir insanın gözlerinin içine bakabilmekti.
Benim tercihim ise bir başkasının gözlerine bakmak değil de aynayla yüzleşmeyi kabullenmek oldu ve kendi gözlerime baktığımda öyle derin bir dip gördüm ki, kendimden kaçmak, bedenimin diğer parçasını o derinlikte bırakarak diğeriyle gökyüzüne doğru yol almak istedim.
Kendimi terk ettim, kendimi yarım bıraktım. Kendime acı çektirdim ama sağ kalan tarafımı alıp da diğer yarıma sırtımı dönerken bunu hiç umursamadım.
Belki de aynalara güvendim ve yarım bir var oluş kaygısıyla en yükseğe tırmanmaya başladım. Gökyüzüne tırmanır gibi kendi içime tırmanmak, ruhuma bir merdiven dayamakla eşdeğerdi. Her bir basamak ılık kasırgalarla kutsanmıştı ve her adım sallantılı bir gizem barındırıyordu içinde. Çıkıyordum ama iniyor gibiydim. Hep tutunuyor olsam da aslında bomboştu ellerim. Yükseliyordum ama başımı çevirip de aşağıya baktığımda gördüğüm manzaraya sırtımı dönemedim.
Kendimden kaçamayacağımı anlamam gerekiyordu, orada duruyordum ve tüm yaşadıklarım da benimleydi.
Ben, aslında hiçbir yerde değildim. Hiçbir şeyin farkında da değildim.
Sadece acı acı inliyordum.
Bir kuyunun içindeymişim de seslerim nemli ve çürük duvarlara çarpıp bana geri geliyormuş gibiydi. Nefes alamıyordum. Göğsümün ortasına çöreklenen sıkışma öyle boğucu bir hale gelmişti ki bir bıçak alıp göğsümün tam ortasına saplamak istedim.
“Nefes al.”
Bir itaatkâr gibi bana verilen emri yerine getirmeyi denedim. Dünümü hatırlamaya çalıştım. On yaşındaki Lara’nın nefeslerinin daha acımasızca kesildiği anlar olmuştu ve o her seferinde yeniden nefes almayı öğrenmişti. Sakin ol Lara, küçük bir çocuğun saçlarını okşar gibi ruhumun saçlarını okşamayı denedim. Nasıl dayanmıştım onca acıya? Dayanamamıştım, her gece yüzümü yastığa gömerek her şey son bulsun diye ağladığım anılar hala taptazeydi.
“İşte böyle.” Dudaklarım zavallı bir çabayla aralandığında, ağzımın içindeki metalik tada acımasız bir soğuk karıştı ve dudaklarımdaki kanlar bir buz kütlesi gibi kadar ağır gelmeye başladı.
Her yer kanlıydı, her yer karanlıktı.
“Kendini sıkma.” Öyle mi yapıyordum? Başımın içine havan topu düşmüş gibiydi, darmadağın olmuştum. Nefes aldıkça karnıma bıçaklar saplanıyordu ve sağ kolum tamamıyla uyuşmuş, yok olmuştu.
Olanları hatırlayınca yeni bir hıçkırık doğdu göğsümde. “Parmak… yazamam…” Sayfalara düşen her satırın zihnimden döküldüğünü bilsem de parmaklarım yokken ben neye yarardım?
“Hastaneye gidiyoruz.” Artık yabancısı olmadığım bu ses, bana kurtuluş vaat eder gibi konuştu. O an bedenimin sabit olmadığını, hafif sallanan, yumuşak bir yerde olduğunu fark ettim. Kulağımı esir eden içimin çığlıkları dışında, bir arabanın hırıltılı sesiydi.
“Beni duyuyor musun?” Kulaklarımın kendim dâhil herkese sağır kalmasını istediğimi söyleseydim bana inanır mıydı? Dünyanın kapatma tuşuna basmaya çok yakındım. “Sikeyim böyle işi. Hey! Bilincin açık mı?”
Sesinde vicdan kırıntısı aradım ama yalnızca işine taş koyulmuş bir adamın merhametsizliğiyle yüzleştim. Katıydı, kaskatı.
Dantes sayesinde ses tonundan o insana ait profiller yaratmayı öğrenmiştim ve bu adamın sesinin bir yansıması olarak zihnime düşen görüntüsü, korkunç derecede sert bir adam olarak yer ediyordu. Başımda yeni bir temas hissettim, bana dokunan parmakları buz gibiydi. Yoksa öldüğümden mi her şey bana bu kadar soğuk geliyordu? Gözlerimi açmayı denedim, bunun için gerçekten çabaladım.
Ama kirpilerimde akıl almaz bir ağırlık vardı. Araba aniden hızlandığında kontrolü bende olmayan bedenim sağa doğru kaydı ve başım soğuk camla temas etti.
“Beni duyduğuna dair bir işaret verirsen, sana bir hikâye anlatacağım.”
Hayalet.
Konuşan kişi Hayalet’ti.
Zihnim sürekli gelgitli olsa da beni bulduğunda adını söylediğini hatırlıyordum. Sonrasında beni kucağına almış, yağmurun altında hızla sokağı aşmış ve bir arabaya bindirmişti. Bir ara kendime gelip gözlerimi açar gibi olmuştum ama daha gözlerime düşen ilk ışık huzmesinde kılıç darbesi yemiş gibi yeniden hiçliğe karışmıştım.
Ama şimdi buradaydım, karanlıktaydım ama hiçlikte değildim.
Sol elimi tuttu.
Sağ elim…
Sağ elim artık tutulamazdı, sağ elim artık işe yaramazdı. Beni ben yapan en büyük parçalarımdan birini kaybederken boğazıma tırmanan çığlıkların bıraktığı tazelik, yerine bir yenisini daha çağırmaya hazırdı. Bu olmuş olamazdı. Her şey olsundu ama bu, olmaması gereken koskoca bir hüsrandı.
“Beni duyuyorsan elimi sık.” Sesi ısrarcıydı. Parmakları güçlüydü ve elimi sıkacak olsa sol parmaklarımı da kaybederdim. İçime önü alınamaz bir korku doldu. Bu adamın bana dokunmasını istemiyordum. “Sevgilin ağzıma sıçacak. Hadi bir tepki ver! Ölüyor musun?”
Sevgilim…
Sevgili Bay Dantes diye başlayan satırları hatırladım. Ölüyor bile olsam, korkuyor bile olsam işte o aklımdaydı. Hayalet’in avucunda duran parmaklarım kımıldandı.
Rahat bir nefes aldığını duydum.
“O zaman sana hayatın boyunca bir daha asla dinlemeyeceğin bir hikâye anlatacağım.” Arabanın canıma vuran sert yağmur damlaları, sesini az da olsa bastırıyor, bir radyoda çalan nostaljik bir şarkı dinliyormuşum gibi hissettiriyordu. “Duydun mu beni? Dinleyebilmek için ayık kalmak zorundasın. Sakın kendini bırakma.”
Bu gerçekten umurunda mıydı? Bir zamanlar beni silahla tehdit eden adam, bu kez beni kurtarmak için mi böylesine hızlı kullanıyordu arabayı? Hiç inandırıcı gelmedi.
“Hikâye terk edilen bir çocukla ilgili.” diyerek anlatmaya başladı. Sesinde kimsesizlik ve kimsesizlikten arta kalan yabani, hırçın duygular vardı. Hala elimi bırakmamıştı, benim de çekip kurtarmaya gücüm yoktu.
“Çocuk sekiz yaşında.” Onu dinlemek istemiyordum.
“Sanki sekiz yaşında doğmuş gibi, o yaştan öncesine dair neredeyse hiçbir şey hatırlamıyor. Yalnızca karanlık ve boşluklar var zihninde. Yağmurlu bir sokak ve belki de arkasını dönüp giden bir adam. Çocuk, sekiz yaşında bir anda kendini bir odada buluyor. Duvarları gri ve pencereleri kilitli. Hapishane değil ama bir farkı da yok hapsolmaktan.”
Zihnimi anlattıkları işgal etti. Fırtına esti, kasırga çıktı. Dalgalar her yana saçıldı ve bir evi alabora ederek içine çekti. Sular durulduğunda ve kıyıya çekildiğinde ise geriye Hayalet’in tarif ettiği oda kalmıştı.
Beni yok olmaktan kurtarmak için kendi var oluş öyküsünü mü anlatıyordu? Bu, onun için bile fazla riskli bir hamleydi.
“Uyandığına çocuğun yanına bir kadın geliyor. Kadın çocuktan epey büyük, annesi olabilecek yaşta belki. Solgun bir teni ve kan kızılı saçları var. Güzel, olağanüstü güzel.”
Sesinde adını koyamadığım kadar kinli ne nefret dolu bir tını vardı. Hayranlık yansıtan kelimeler nasıl böylesine nefret dolu olabilirdi?
“Kadın, çocuğa artık onun sorumluluğu altında büyüyeceğini söylüyor. Hep onunla olacağını. Çocuğun annesi yok, çocuğun babası yok.” Sesi vahşileşti. “Çocuğun bir adı bile yok. Kadın, kendine bir isim seçebileceğini söylüyor. Çocuk bundan hoşlanıyor, her gün farklı bir isim seçmeye karar veriyor.”
Araba ani bir fren yaptığında bedenim öne doğru savruldu ve Hayalet’in eli elimi terk ederken bir bariyer gibi göğsümün önünde yükseldi. “Sikeyim. Çek lan arabanı yoldan!” Agresif korna sesleri kulaklarımı işgal etti.
Karnıma yayılan acı, canlı canlı derim yüzülüyormuş gibi hissettirdi. Beni hafifçe geri ittiğinde kafam yeniden koltuğa yerleşti ama artık eskisinden daha kötü bir haldeydim. Midem bulanmaya başladı.
Hayalet yeniden elimi tutmadı. Araba harekete geçti.
“Çocuk on yaşında. Kadının anlattığı her şey yalanmış aslında. Çocuk iki yıl boyunca o odadan neredeyse hiç çıkmıyor. Kadın her gün çocuğa yiyecek getiriyor, ona hikâyeler anlatıyor, seveceği filmler hediye ediyor, şarkılar dinletiyor. Bunlar yalnızca gerçeğin aydınlık tarafı, karanlık tarafta ise çocuk her gün psikolojik şiddet görüyor. Odada bir koltuk var. Koltuğa oturuyor ve insanın kanını donduran şeyler izliyor. Her gün kendinden büyük adamlara karşı koyması isteniyor, ölesiye dayak diyerek kavga etmeyi öğreniyor. Kadın ona diyor ki, hiçbir şeyden korkma. Seni korkusuz olmak için eğitiyoruz. Ama yaptıkları tek şey çocuğu insanlıktan çıkarmak.”
Anlattıkları umurumda bile değildi. Sadece bir çocuk görüyordum. Kız mıydı erkek miydi bilemiyordum. Uçsuz bucaksız açık arazide duruyordu. Hafif bir esinti saçlarını havalandırıyordu ama saç rengini seçemiyordum. Sonra birden yağmur bastırdı. Çakan şimşekler araziye yağmur damlası gibi düşerken çocuk ardına bakmadan koşmaya başladı.
Acı içinde defalarca kez öksürdüğümde, boğulmaya başladım.
Kan kusuyordum.
“Çocuk on yedi yaşında!” diye sesini yükseltti Hayalet. “Siktir evet on yedi yaşında.” Alnıma avucunu bastırarak başımı koltuğa sabitledi. Dudaklarımdan sızan kanların çenemde bıraktığı ıslaklık, kıyıda duran bir kayayı aşındıran sert dalgalar gibi tenimi aşındırmaya başladı.
“Artık gözü öfke ve vahşetten başka hiçbir şey görmeyen bir zalime dönüşmüş. Kadından başka kimse onunla konuşmaya edemiyor çünkü içindeki canavar herkese saldırıyor. Kadın onun sahibi olmuş. Tıpkı bir anne gibi, söylediği her şeyi bir emirmiş gibi dinliyor çocuk. Ama tek istediği şey kadının ruhunda yarattığı esaretten kurtulmak.”
Şiddetin esiri olan sesinin durgunlaşması yalnızca bir nefes sürdü ve bir sonraki cümlesinde, geçmişinden bir parçasını öldürdü. “Çocuk on yedi yaşındayken ilk kez bunu yapabilecek kadar güçlü olduğuna inanmaya başlıyor.”
Ruhuma dayadığım merdiven, eskimiş tahtalardan yapılmıştı. Adım atmaya çalıştıkça ürpertici gıcırtılar duyuyordum. Her adımda kendimden bir parça daha öldürüyordum. Kendime mi gidiyordum yoksa kaçıyor muydum belli değildi.
“Çocuk on sekiz yaşında. Hala duvarlarına alıştığı o odanın içinde. Bazen dışarı çıkıyor ama orada olmaya o kadar alışmış ki dışarı çıksa bile geri dönmesi çok sürmüyor. Neden her seferinde oraya geri dönüyor! Lanet olsun… Oda ona çektiği işkenceleri hatırlatıyor. Baktığı her yerde kan ve vahşet görüyor. Ve kadının hiç susmadan emirler veren ses tonunu.”
Zihnime bir ayna tutmuş da kelimelerimi çalmış gibi konuşuyordu. Bir zamanlar kafasında ölüm ve yok oluştan başka bir şey düşünmeyen, nihil olmanın hakkını veren Lara Solar’ın kuytularından bahsediyor gibiydi.
“Çocuk on sekiz yaşına girdiği gece bir plan yapıyor. Doğum gününü bile ona o kadın vermiş ve o gece yanına geleceğini biliyor.”
Tanrım, kulaklarımı kapamalı ve bu anıların zihnimde yer etmesine asla izin vermemeliydim. Dinlemek bile yasaklıydı, dahası, yaşamak yasaktan da öte, büyük bir günah barındırıyordu sanki içinde. Ve o günah Hayalet’in bir sonraki cümlesinde saklıydı.
“Gecenin sonunda çocuk, kadından bir hediye istiyor. Özgürlüğünü. Ve istediği hediyeyi alıyor. Kadının sırtına bir bıçak saplayıp ardına bile bakmadan kaçarak.”
Ve yanımda oturan adam, sakladığı en büyük sırlarından birini bana açarken, beni hayatta tutmaya çalışırken aldığı bir candan bahsederek nutkumun tutulmasına neden oldu. Bir canavarın kalbi, işte şimdi avuçlarımdaydı. Tüm çıplaklığıyla.
“Çocuk on sekiz yaşında isimsiz biri olarak oradan kaçıyor. Çocuğun bir adı yok, her yere girip çıkabilir, herkesten istediğini alabilecek kadar gözü kara. Kurşunlardan ve bıçaklardan korkmaz. Ölümden ise asla. Duyuyor musun Lara, sen hiç hayatında böyle birini tanıdın mı?”
Kim böyle birini tanıyabilirdi? Böyle biri nasıl var olabilirdi? Gerçek miydi anlattıkları yoksa bu tamamen beni uyanık tutmak için uydurduğu bir yalan mıydı?
“Eğer bu çocuğun gerçek ismini bir gün öğrenmek istiyorsan Lara,” Alnımdaki eli aşağıya kayarken dudaklarımdaki kanı parmak uçlarıyla tek hamlede sildi. Parmağı dudağımdan bir cümlenin üzerinden geçen silgi gibi geçti ve geriye bomboş bir sayfa bıraktı. “İyileşip karşıma çıkmak zorundasın.”
Hâlbuki karşıma çıkmayan, benden daima kaçan oydu.
“Öyle bir an gelecek ki,” dedi daha sakin bir sesle. “Senin karşına çıkan, gözlerine bakan ben olacağım. Bana gülümseyeceksin ama ben olduğumu bilmeyeceksin. Öğrenmek uğruna hayatını harcadığın o sır var ya,” Acımasızca gülümsediğini hissettim. “En çok sen pişman olacaksın öğrendiğine.”
Yine de bu pişmanlığı göze alacağım bir an gelecekti.
“Çünkü bu sır, bizimle değil, seninle başladı. Ancak sen son vereceksin bu hikâyeye.”
Bahsini ettiği hikâyede zaten sona gelmiştim. Kurtulamayacağın bir enkazın altında çırpınmanın ne demek olduğunu gerçekten biliyor muydu? Bana dediği o çocuk kendisi miydi yoksa zihnimi kanlı anılarla doldurarak ölümümü daha mı görkemli kılmaya çalışıyordu?
Kusmak istiyordum. Midemdeki bulantıdan kurtulmanın bir yolunu bulmalıydım.
Ve uyumalıydım. O kadar uyumalıydım ki, dünyanın en güzel rüyasına giden yolu bulmalıydım.
“Mir…” Ve bu rüyada bana eşlik edecek kişi, dünyanın en güçlü savaşçısı olmalıydı. O bir savaşçıydı, görkemli silahları vardı. Kudretliydi. Bir ölüyü diriltemezdi ama benimle birlikte ölerek, ikimizde yaşadığımıza inandırabilirdi. “Mir…”
Sonunda araba durdu. Gözlerimi açıp etrafıma bakmak, gerçekten kış mevsiminde olup olmadığımızı görmek istedim. Çünkü o kadar çok üşüyordum ki ekim bu kadar acımasız olamazdı. Araba tamamen sessizleştiğinde bir kapı açıldı ve bedenime sert bir soğuk çarptı. Bağrışlar duydum, bilinçsizliğe bu kadar yakınken her şeye kör sağır kalırım diyordum ama öyle olmuyordu.
Ve sonra, içimdeki sönmüş yıldızlara çare olan bir ses duyar gibi oldum. Hayale benziyordu önce, gerçek olduğuna inanmak istedim. Yanı başımdaki kapı açıldığında bedenim dışarıya doğru kayarken birini kolları arasına devrildim.
“Lara? Siktir Lara! Hayır hayır hayır!”
Haykırışı o kadar içtendi ki o an gerçekten ölmek üzere olduğuma ikna oldum. Ellerime bak demek istedimona. Ben senin için şiirler yazmak isterken, parmaklarımı ne hale getirdiler. Yeniden eskisi gibi olamazsam kaldığım yerden devam etmenin bir yolunu nasıl bulacağım?
Yaz günü toprağa düşen kar taneleri gibi dokunuşları düştü tenime. Dokundukça eriyerek tenime karıştı ve yitip gitmek üzere olan benliğime güç aşıladı. “Sana ne yaptılar böyle?” Yüzümdeki kanlar parmaklarına bulaştığında ve parmakları gözlerimi bir anne şefkatiyle okşadığında, ruhum gözyaşlarına boğuldu.
Bu şefkati hak ediyor muydum?
O kadar çok haksızlıkla yüzleşmiş ve o kadar çok şeyi kaybeder hale gelmiştim ki, şimdi her kayıp bir haklılık payı taşıyormuş gibi hissettiriyordu.
“Hareket ettirme!” diye bağırdı Hayalet. Yanağımda Dantes’in gömleğinin yumuşak dokusu ve burnumda hep hayran olduğum erkeksi kokusu vardı. Öleceksem eğer, buranın mezarım olmasından başka bir dileğim yoktu. Beni göğsüne gömmeliydi, orada sonsuza kadar uyuyabilirdim. “Kaburgalarında kırıklar olabilir. Araba çarptı ve tekmelendi.”
Dantes’in göğsü depremde ters yüz olan bir mezar gibi sarsıldı. “Ne diyorsun sen?”
“Sarsma kızı. Ne diyorsam o. Kafasına darbe aldı. Parmaklarında da kırıklar var. O kadar sıkmaya devam edersen birkaç kemiğini de sen kıracaksın.”
“Sen,” Dantes’in sesi bir ölüm meleğini andırıyordu. Kucağında ölmek üzere olan birini tutuyordu ve üzerime açılan kanatları beni korumak için hazırken sözlerinden çıkan kurşunlar için aynı şeyi söyleyemiyordum. “Nereden biliyorsun bunları?”
Bir ölüm sessizliği oldu.
Mutlak bir sessizlik.
Dantes ruhunun ortasına bir mayın düşmüş gibi, kulaklarımın çınlamasına neden olarak kükredi. “Bütün bunlar olurken sen ne bok yiyordun lan şerefsiz!”
Evet, ben ölüyordum ve sen bana olan her şeyi görürken ne yapıyordun orada?
“Sakin ol.” Hayalet’in sesi şimdi daha uzaktı. Zannımca Dantes’ten ürktüğünden birkaç adım geri çekilmek zorunda kalmıştı. “Kıza saldıran adamların kime çalıştığını bilmiyoruz. Yüzüm açıktaydı, yanımda yüzümü saklayabileceğim bir şey yokken kendimi mi gösterseydim yani.”
“Fırat,” Dantes zehir kusuyordu. Gözlerimi açamadığıma şükrettim. Her kelimesi böylesine tehlikeli ve bir savaşa meydan verecekmiş gibi güçlü çıkarken, o gözlere bakmak bana hiç iyi gelmezdi. Çünkü sınırları zorlandığında Dantes’in ne kadar gözü kara olduğunu ve kontrolden çıkacağını biliyordum. “Lara’yı al.”
“Çağlar-“
Külçe gibi bir sesle Fırat’ın sözünü kesti. Sesindeki ağırlığa rağmen beni sarmalayan kolları öylesine şefkatli ve yumuşaktı ki konuşanın o olduğuna inanamadım. “Fırat Lara’yı al ve şu siktiğimin hastanesine sok hemen!”
Saçlarımda, içimdeki kışa meydan okuyan sıcak bir esinti oldu. Karlar altında çürümeye başlayan ruhuma el uzatan bir siluet, karanlıklar içindeki zihnimi işgal ederek kendini benimle aynı karanlığın içine koydu. “Yalan Yıldızım,” Acının beden bulmuş hali gibiydi. Benim bedenimin tamamıyla acıya esir olması gibi. “Uyandığında seni baş ucunda bekliyor olacağım.”
Uyku diyordu… ikimizi de yalnızca uyuduğuma inandırmaya çalışıyordu.
Kana karışan gözyaşlarımı öperken, dudaklarından ruhuma dokunan satırların habercisi oydu. “Ben senin için gözlerimi açtım,” Sesi beni buna inandırmak ister gibi sertti. “Sen de benim için gözlerini aç, Lara.”
Saniyeler içinde bedenimi esir alan soğuk arttı. Sırtım koltuktan tamamen ayrıldığında bir değiş tokuş oldu. Burnuma çalınan koku değişti, bu kez biraz daha sert bir tutuşun parçası oldu bedenim. Üzerimde telaşlı eller vardı. “Ah be cimcime.” dediğini duydum Fırat’ın. “Ne yaptın sen kendine?”
İpinizi kesmeye gidiyorum derken, kendi ölüm fermanımı imzalamaya gittiğimi bilseydi, kuşkusuz önümde bariyer gibi dikilirdi. Sesinde düşmanlıktan eser kalmamıştı. Sebebi yaralı olmam mıydı? Birini kaybetmeye yaklaşınca, hisler nasıl da üzerine su dökülen alev gibi sönerek yerinde perişanlık dolu isler bırakıyordu.
Çok kötü görünüyor olmalıydım. Canım zorla sökülüp alınıyordu. O kadar çok kusmak istiyordum ki, bir kusmaya başlasam ruhum bile dudaklarımdan taşar ve beni terk ederdi. Ama kusmak istiyordum. İçimdeki bu ağırlıktan, elinde bir bıçakla damarlarımda dolanan seyyahtan kurtulmalı, sessiz bir uykuya çekilmeliydim.
Beni sarmalayan kollar çekildiğinde ve sırtım sert bir yüzeyle buluştuğunda, sıcak bir yatağa konduğumun hayalini kurdum. Burada düşmanlar yoktu, burada silahlar da yoktu. Burada sadece benimle birlikte uyuyan bir adam vardı.
O, çok güzel bir adamdı.
“Oruspu çocuğu seni!” diye sesi yankılandı kulağımda. Ama bu ses gerçek dünyadaki parçasına aitti.
Zihnimin içinde, birlikte uyuduğumuz yatakta yalnızca şefkatli şarkılar söylüyordu benim için. “Nasıl onu o halde bıraktın lan nasıl!” Altımdaki sedye hızla hareket etmeye başladı. Uzaklaştırıldığım dünyada bir savaş çıkmıştı.
Bilincimi tamamen kaybetmeden önce son bir haykırış duydum, Hayalet’in dudaklarından çıktığına emin olduğum.
“Siktir git Çağlar! Burnumu kırdın şerefsiz!”
༄
Hiçliğin içindeydim.
Ama bu hiçliğin içinde bile, güzel bir adamın kolları arasındaydım. Bana bakıyordu, ona bakıyordum. Yabancısı olduğumuz bir kitap gibiydik birbirimize. Yine de beni elinden hiç bırakmamıştı. Seni okumayı bilmiyorsam bana harf harf kendini anlat dercesine, adım adım işlemişti içime. Öyle ki zamanla benim bile ne alama geldiğini bilmediğim cümlelerimi olur hale gelmişti.
Eline bir kalem alarak ruhumun altını çizmiş, işte burası en sevdiğim cümle diyerek kurşun bir kalemle cümlenin sonuna yıldız atmıştı. Çözümleyemediği bir cümleye geldiğinde ise durmuş, oraya bir soru işareti koymuştu. Sonra bana dönmüş ve sormuştu: Söyle bana ne anlatıyor bu cümle?
Senin okuyamadığın o cümle demek isterdim, benim hayatımın en gerçek ve en acılı cümlesi. İnsan bazen bir cümle okur da hayatını o cümlede bulurdu ya, benimki de öyleydi. Ama bu güzel bir cümle değildi. Okuyamıyordu çünkü üstünü karalamıştım. Okuyamıyordu çünkü silmeye çalışmıştım. Herkesten sakladığım o cümleyi okursa, kitabın kapağını kapatıp da rafa kaldırır diye korktuğumdan, o cümleyi atlayıp geçmesini istemiştim.
Onu ilk gördüğüm anı hatırladım. Bilinçsizce ya da bilinmezlikle geçen değil de, kim olduğunu bilerek gözlerine baktığım ilk an. Yüksek bir terastayız. Üzerinde bir takım elbise, dudaklarında benim için biriktirdiği kelimeler, bana dokunmak için uzanan parmakları ve heyecanla ışıldayan o gözler…
Hiç denememem gerekiyordu değil mi? Hayaller bana göre değildi. Kurduğum her hayalin sonu hüsran, her çabanın sonu karanlıktı. Parmaklarım… Parmaklarımı kımıldatabilmek ve zihnimde dolanan satırları bir kâğıda dökebilmek istedim.
Lara Solar hep yazardı.
Geceleri uyku tutmadığında yatağın altında sakladığı küçük sandık olurdu her zaman en iyi dostu. O sandıkta onlarca defter ve binlerce cümle uyurdu. Bilerek yatağın altında saklardım çünkü, on yaşındaki Lara Solar’ın ölümü, o yatağın altından çıktıktan sonra başlamıştı.
Yatağın altı güvenliydi, oradan çıkmasaydım, eğer ayaklarıma dolanan eller beni dışarı sürüklemeseydi orada geçirebilirdim tüm hayatımı.
Neden duymuştu beni ağlarken! Neden orada kalmama izin vermemişti!
Annem neden saklanmamıştı da benimle, açılan kapının ardında celladın gelip onu öldürmesini beklemişti?
Bütün bunları düşünmek artık çok ağır geliyordu. Ama bu ağırlık, artık parmaklarımı kullanamayacağımı bilmenin bana verdiği ağırlığın yanında neydi ki?
Uyanmak istedim ama birileri beni hiçliğin içine çağırdı. Ona elimi uzattım ve tuttu. Birlikte çok uzaklara yürümeye başladık. Acının başladığı yer neresiydi bilmiyordum ama bittiği yer öylesine karanlıktı ki başladığım yere geri dönmek istedim.
“Baba?” Dilimden zavallıca bir kelime çıktı. Babalar çocuklarını korur, kollardı. Onun kolları arasına girersem kimseler bana bir şey yapamazdı. Kocaman bir göğsü vardı, bana kollarını sararsa kimselerin dokunmaya gücü yetmezdi artık. Bir kere kolları arasına alsaydı beni, bir kere buna izin verebilecek cesaretim olsaydı…
“Kızım,” Zihnimdeki karanlık, muhtaç duyduğum ses tarafından aydınlatıldığında, gözlerimin üstündeki ağırlık yavaşça uzaklara sürüklenemeye başladı. “Canım kızım.” Beni çağıran sesinde en çok ihtiyaç duyduğum sevginin tınısı vardı ama katı yüreğinin izleri ses tonunda fazlasıyla belirgin olduğundan bu sevgi, insanı üşüten bir sevgiye dönüşüyordu.
Gözlerim yavaşça açılırken bir romanın son satırıyla göz göze gelir gibi babamın gözleriyle kesişti gözlerim. “Baba?”
“Buradayım kızım.”
“Babacım.” Gerçekliğinden emin olmak ister gibi gözlerimi kırpıştırdım ama bu hareket bile başımın şiddetle dönmesine yetti. Odada çok fazla ışık vardı. Asıl görmek istediklerim bu ışığın gölgesinde kalırken babamın görüntüsü bir hayaleti andırırcasına saydamlaştı.
Hıçkırıklarım boğazımı delercesine akmaya başladı. “Baba beni neden bıraktın?” Bedenimi hareket ettirebilseydim göğsünü yumruklayarak kalbini kızına açmamış bu adamdan hıncımı alabilmek isterdim. “Babacım… ben seni çok seviyordum!”
“Seni ben bırakmadım kızım.” Babam yatağımın kıyısına ilişmiş bir halde oturuyordu ve üzerime eğildiğinden artık ışıklar o kadar rahatsız edici gelmiyordu. Benim bitkinliğime nazaran nasıl da derli toplu ve etkileyiciydi. “Beni bırakıp giden sendin.” Uzanıp saçlarımı okşayacak oldu ama parmakları havada asılı kaldı.
Saçlarımı okşa baba, sevginle kutsa. İçimdeki boşluğu sevgiden başka bir şey geçiremez artık. Yalnızlık bana çok ağır geldi. Kalbim kan kusuyor ve avucunu açan kimseler kalmamış etrafımda.
“Sen bıraktın.” diye direttim. “Yıllar önce de bıraktın, şimdi de bıraktın. O kadar çok bıraktın ki baba, elimi tuttuğunda bir yabancı sandım seni.”
“Ama en çok ben tanıyorum seni.” Heybeti üzerime gölge gibi düştü. “Kızım, kim yaptı sana bunu?”
Sorusuna verilecek cevaplarım, kırılan parmaklarım gibi bir bir kırıldı içimde. Çöken bir şehirden kaçmaya çalıştıkça açılan boşluklara düşerek şehrin altında çürüyen bir cesede dönüştüm.
Kendimi tutamadan ağlamaya devam ettim. “Neredeydin ki? Bir tane kızın var senin. Bir tane! Onu da bak ne hale getirdiler!” Başıma gelen her şeyin sorumlusu bendim belki ama korkumu geçirebilmek için bir pişmanlığa ihtiyaç duyuyordum. “Niye ihtiyacım olduğunda hiç yanımda olmuyorsun?”
Babamın dudaklarına acı dolu bir gülümseme yerleşti. “Sen bana neye ihtiyacın olduğunu hiç söylemezdin ki.” Beni azarlıyor gibiydi. Haklı olabilirdi.
Ama anlaşılmayacağını, duyulmayacağını sanınca insan hep kendi içine kaçmaya alışıyordu. “Şu hale bak, kızımı ölesiye dövmüşler ve ben bundan iki gün sonra haberdar oluyorum. Hastaneye geliyorum ve yara bere içinde!”
“Baba…” Gözyaşlarım toprağa saplanan bir kürek gibi tenime saplanıyordu. “Çok canımı yandı.” Gözyaşlarımı silmek için uzandığında, içime yayılan ağlama isteği arttı. “Öldürecekler sandım.”
“Kim?” Parmakları yüzümde duraksadı. Bana daha da yaklaşarak ölümcül bir ifadeye bürüdü yüzünü. Dişlerini sıkarak, “Kim?” diye sordu yeniden. “Kim yaptı bunu sana Lara?”
Yalanlar söylesem inanır mıydı? Aynı gözlere sahip olduğum bu adam, neden bu kadar çok canımı yakıyordu benim. Her şeyi onun için yapmıştım. Her şeyi. Sırf belgeler Kuklacılar’ın eline geçip de babamı yıkmasınlar diye onlardan birine dönüşerek kuklacıyı yaşatmaya başlamıştım. Babam içindi, onu korumak için.
Değmiş miydi? Kaybettiklerim gün yüzündeydi ama ruhumun kaybettiği satırları yazacak kalemim ve parmaklarım yoktu artık.
Bakışlarımı kısa bir anlığına babamdan çektim ve yutkunarak etrafıma bakındım. Kımıldamak, zulümdü. Acımın sınırını ölçmek için yıldızları saymaya kalkışmam gerekirdi. Nasıl ki yıldızlar saymakla bitmezdi, bitmeyecekti bendeki bu acı.
Babamdan sonra gördüğüm ilk kişi, Erdal oldu.
Kapının önünde duruyordu. Omuzları fazlasıyla dikti ve ellerini ceplerine yerleştirerek koruma gibi orada dikilmişti. Yüzündeki kibirli ifadeden, bana acımadığını anlamam kolay oldu. Sıkılmış gibi bir yüz ifadesi vardı ve bir an önce babamla birlikte bu odadan çıkmak istiyormuş gibi görünüyordu.
“Gitme babacım.” dedim bakışlarım Erdal’ın üstündeyken. Erdal kaşlarını kaldırarak küçümseyici bir ifadeyle gözlerini devirdi. “Sen kal ama o gitsin. O benim ailemden değil. Sensin benim ailem. Onu odamda istemiyorum.”
Babam bakışlarımı takip edip de Erdal’la göz göze geldiğinde, çenesiyle dışarı çıkmasını işaret eden bir hareket yaptı. Erdal’ın yüzü eskisinden daha karanlık bir ifadeyle kuşanırken tek kelime etmeden dışarı çıktı ve kapıyı sertçe çarparak kapattı.
“Şimdi söyle bana,” Babam yeniden bana döndü. Yoğun hastane kokusuna rağmen parfümünün ağır kokusu burnuma geldi. Midem buna hiç hazır değildi, başım döner gibi oldu. Üzerimde örtü vardı ama hastane kıyafetleri içindeki bedenim donuyordu. “Nasıl oldu bu? Tanrı’nın Kırbacı’nın kızına bunu kim yaptıysa, cezasını alırken asla merhamete layık olmayacak.”
İçtenliğine inanabilir miydim? Bunca vahşetin ve gözü kör olmuşluğun altında daha sakin ve merhametli duygular aradım. Benden bir şeylerin cevabını almasını, bana intikam yeminleri sunmasını değil de, saçlarımı okşamasını, geçti kızım, ben artık yanındayım demesini bekledim.
“Ne önemi var baba?” Yanağımı avucuna sürttüğümde dudaklarım titredi. Bu avuç, yanaklarımı hiç terk etmemeli ve beni hiç yalnız bırakmamalıydı. “Sadece yanımda kalsan olmaz mı?”
“Lara,” Sabrını sınıyormuşum gibi içini çekti. Yaralı olan bendim ama zor durumda olan oymuş gibi davranıyordu. “Bana neler olduğunu anlatmanı istiyorum. Kim ne istiyordu senden? Ne için yaptılar bunu sana? Bir şeyler mi saklıyorsun yoksa benden?”
İçime bir şüphe düştü. En başından bu yana belgelerin bankada olduğunu biliyordu da kaybettiğim için mi gittikçe çoğalan bir öfkeyle saldırıyordu üstüme?
“Ben de yalnızca bana anlayış göstermeni istiyorum! Ne anlatayım sana, bir sokakta yürüyordum. Yolumu kim olduğunu bilmediğim birkaç adam kesip saldırdı. Çantamı aldıklarına göre dertleri beni soymaktı demek ki.”
“Yapma Lara,” Gülecek oldu. Ellerini başımın iki yanına koyarak beni kıskacına aldı. İhtiyaç duyduğum yakınlığı bana çok geç verirken, yanında istediğim duygularla gelmiyordu. “Kimse üç kuruş uğruna birine bunu yapmaz.” Yara bere içinde olan bedenimi gösterdi.
Saçmaydı, insanların küçücük şeyler uğruna ne büyük yaralar açtığını bilseydi şaşardı.
“Bilemem. Benden hesap sorma. Git bana bunu yapanlardan hesap sor.” dedim hayal kırıklığyla. Ama biliyordum ki istese de onları bulabilmesi mümkün değildi. Babam sıkkınlıkla içini çekti ve doğrulurken saatine baktı.
“Haklısın,” dedi sessize. “Gitme zamanım geldi.”
“Nereye?” Hasarlı bedenim, yeniden yalnız kalacağım korkusundan gerildi. Hem Dantes neredeydi? Babam buradayken ona görünmemeliydi ama… neredeydi? Beni duyabilecek kadar yakınımda mıydı? “Baba git dedim ama öylesine dedim. Ne halde olduğumu görmüyor musun?” Zavallıca bir hamleyle kendimi acındırdım. “Beni bırakıp nereye gidiyorsun?”
Acınası cümlelerime rağmen ağır ağır yataktan kalktığında titreyen gözlerimle onu takip ediyordum. O an ne kadar tertipli olduğunu fark ettim. Üzerinde her zamankinden daha şık bir takım elbise vardı. Saçları bile yapılıydı. Tam anlamıyla kameralara yakışan bir görüntüdeydi.
“Aslında benim,” Bir kez daha beni baştan aşağıya süzdü. Bir şeylerin tercihini yapmış da buna değip değmediğini anlamaya çalışıyor gibiydi. “Bir konferansa katılmam gerek. Bir üniversitenin organize ettiği konferansta konuşacağım.”
Seçmen toplamak için. Kazanmak uğruna.
Kalbim ürkek bir kuş gibi çırpındığında sağ kalan sol elimle ceketinin kolunu yakaladım. “Ama… ya ben?”
“Yalnız değilsin burada.” Güçlü parmakları, zayıf tutuşumla tez zamanda buluştu ve canımı acıtmaktan korkar gibi yavaşça parmaklarımı ceketinden kurtardı. Asıl acıyı içime yaymaya başladığından haberi yoktu. Bak dercesine bakışlarını pencereye çevirdiğinde, odada üçüncü birinin daha durduğunu fark ettim.
Uzun bedeni pencerenin önünde bir heykel gibi dikilmişti. Yüzüne ışık vursa da sırtı gölgeler içindeydi. Üzerinde siyah bir takım elbise vardı. Ellerini ceplerine sokmuş ve bir an olsun bizi duyduğuna dair tepki vermemişti. Nefes bile almıyor olabilirdi. Öylece durmuş, pencereden dışarıya bakıyordu. “Tarık seninle kalır. Hep yanındaydı zaten. Sen uyurken, polislere ifade vermen de dahil pek çok şeyi hallettiğinden sadece dinlenmeye ve iyileşmeye odaklanabilirsin. Başka kimse rahatsız etmeyecek seni.”
Bakışlarımı hareketsiz duran adamın üstünden çektim ve babama döndüm. “Onunla sen bir değilsin ki.” Boğazıma bir kıymık batmıştı. Yutkundukça aşağıya doğru hareket ederek içimdeki yaraları genişletiyordu. “Sen benim babamsın.”
“Lara, gerçekten yanında kalmak isterdim. Zaten burada çok iyi bakılacaksın. Seni seviyorum, elbette seviyorum ama burada dursam sana bir faydam dokunmaz. O yüzden bırak birilerine faydam dokunsun. Ben bu ülke için emek harcayan biriyim.”
Ama kızının içindeki ülkeleri isyancılara teslim eden birisin.
Gözlerindeki sert ifadeden gitmek konusunda ne kadar kararlı olduğunu anladım. Hatta fazlasıyla sabırsızdı ve bir an önce onayımı alarak odayı terk etmeyi bekliyordu. Dibi gören yanımın gerçeği kabullenmesi de kolay oldu. Yüzümdeki yaralara rağmen gülümsediğimde acımı ikiye katlasam da her şey yolundaymış gibi davranmaya çalıştım.
“Tamam,” diye fısıldadım. İçim cani bir canavar tarafından talan edilmeye başladı. Bir darbe, iki darbe, üç darbe… Darbeler üst üste geldikçe göğsümün içindeki bıçak dönüyordu. “Git tabi, işin de çok önemlidir.”
“Söz veriyorum işim bitince geri geleceğim.”
“Gelme.” Sesim hissizdi, içim gizlice ağlıyordu. Boğazımı temizledim. “Yani gelmene gerek yok. Yalnız değilmişim ya.”
Dediklerimi umursayıp umursamadığı meçhul bir şekilde, eğilerek alnımın kıyısına öpücük kondurdu. Diğer yanda bandajın varlığını hissettim çünkü başıma ağırlık yapıyordu. Saçlarım… nasıl da parmaklarını zalimce saçlarıma dolayarak başımı taşlara çarpmıştı o adam.
Kurtulmuş muydum sahiden? O saldırıdan sağ salim çıkmayı başarıp da şimdi yeniden eskisi gibi hisleriyle boğuşan kız haline mi gelmiştim? Ben böyle biri olmak istemiyordum, keşke duygusuz olsaydım da babamın gidişini izlerken gözyaşı dökmeseydim.
Babam odadan çıktıktan sonra, odada ruhumu tüketen bir sessizlik oldu.
Gözlerimi kapatıp kendimi yeniden hiçliğe bırakmak istediğim bir anda, Tarık harekete geçti. Ne olduğunu anlamadım bile. Dışarıyı seyre daldığı pencerenin önünden ayrılıp yıldırım gibi bir hızla odadan dışarı çıktı ve “Baba!” diye seslendiğini duydum koridorda. Kalbim yerinden çıkacak gibi oldu.
“Tarık?” Babamın ses tonu şaşkındı. “Bir şey mi oldu?”
“Onu bu şekilde bırakıp gidecek kadar zalim misin?” diyen yargılayıcı ses tonu çalındı kulağıma. “O senin kızın!”
“Bana hesap mı soruyorsun?” Babamın yüz ifadesini kolaylıkla hayal edebildim. Keşke onu bu kadar iyi tanımasaydım, o zaman gidişi için kendimce haklı sebepler bulup içini hırs bürümüş adam olmadığına ikna olabilirdim. Ama hayır, benim babam o adamdı. “İşim olmasa elbette gitmez-“
“Siktirtme bana işini. Öyle şeyler yapıyorsun ki bir anda tüm vicdan azabım, pişmanlığım silinip gidiyor. Neden bu kadar kötü bir adamsın sen?”
“Lara’yı seninle burada bırakmamla kötü olmanın ne ilgisi var?” diye sordu şaşkınca. Onun için doğru olan gitmesiydi, işiydi. Asıl gitmediği zaman aynaya sırtını dönen bir adama dönüşürdü.
Tarık’ın ses tonu kaskatıydı. Telefon konuşmamızdan sonra olanları ve iki gün boyunca kaçırdığım şeyleri öğrenmek istiyordum. Ya da istemiyordum. Keşke biri ışıkları kapatsaydı.
“Şu kadarcıktı ya, küçücüktü. Senden korkmasına rağmen onu sev diye gözlerinin içine bakıyordu ama sen ona dönüp bakmıyordun bile.”
Bahsettiği kişinin ben olduğunu anlamam çok kolaydı. Gözlerimi bir sel işgal ederken pencerenin önüne oturup babasının gelmesini bekleyen ama gelince de koşarak odasına kaçan Lara Solar’ın hayali zihnimde canlandı.
“Kızımı benden daha mı iyi tanıyorsun?” dedi babam alayla. “Onu yaklaşmıyordum çünkü o da bana yaklaşmıyordu. Bugüne kadar bir kere bile kendisine sarılmama izin vermemiş biri o.”
“Çünkü senden korkuyordu!” diye bağırdı Tarık. Aramızdaki duvar üzerime yıkılmış gibi irkildim. “Senden, benden, tüm insanlardan korkuyordu baba bunu anlamayacak kadar kör müydün? Sen sadece gördüğünü yargılayıp yorumlayan bir adamsın. Hiç sebebini, nasılını sormuyorsun. Neden kızının senden korktuğunu hiç mi merak etmedin?”
Tarık… Ama sen bunları nasıl bilebilirsin?
Ben Tarık’ı yıllarca bana kör kaldı sanırken, en çok o görüyormuş aslında beni, en çok o anlıyormuş. Bakışlarım bir boşluğa düşer gibi tavana düştü. Işıklar artık çok fazla canımı yakıyordu. Sol elimle yatağın çarşafını avuçlarken, sağ elimin külçe gibi bir ağırlığın esiri olduğunu, alçıya alındığını fark ettiğimde yavaşça gözlerimi kapattım.
“Öyle mi?” Babam artık kontrolden çıkacak gibiydi. “Çok biliyorsan sen söyle, neden benden korkuyormuş kızım?”
“Çünkü onu yıllarca bir başına bıraktın. Hiçbir zaman gerçek bir baba güveni vermedin. Aklını yitirdi diye akıl hastanesine yolladın. İşine geldi değil mi gözünün önünden gitmesi. Eve geldi. Yetmedi ilk hatasında yeniden geri yolladın. İlk hatasında! Gözümün önünden gitse de kurtulsam der gibi. Arkadaş olmuştuk biz Lara’yla, bir abi gibi büyütecektim onu. Hepsi senin yüzünden. Geri döndüğü her seferde, eskisinden daha kötüydü!”
Çünkü akıl hastanesinde beni iyileştiren kimseler yoktu. Aksine bir cellat vardı, günden güne daha da delirmeme neden olan. Ama bunları benden başka kim bilebilirdi? Suskunluğumun, korkaklığımın ödülünü işte şimdi en yalın haliyle alıyordum.
Bir abi gibi büyütecektim onu… Hala bunun için geç değildi. Tarık, yalvarırım duy beni. Yeniden kardeş ol bana, o kadar kardeş ol ki, tüm çocukluğumuzu birlikte yeniden yaşayalım.
“Onun iyiliği için yaptım!”
“Onun iyiliği için alıp karşına konuşacaktın! Neyin var kızım, kim seni bu kadar delirtti diyecektin. Mitinglerde seçmen peşinde koşmak yerine kızının derdinin peşine koşacaktın. Bu ülke için yararlı bir şeyler yapmakla mı meşgulsün, güldürme beni. Kızına hayır gelmeyen bir babadan ülkesine ne hayır gelir.”
“Haddini bil Tarık!” diye kükredi babam. “Sen şu an burada bana diklenebilecek bir konumdaysan buna izin veren de benim. Kaç tane yoksul doyurup insan kurtardım haberin var mı?”
“İnsan kurtarma anlayışın Lara’yı kurtarma anlayışınla aynıysa, kurtardığın tüm insanlara üzülüyorum baba.”
“Farkında değil misin Tarık?” Babamın sesi bir kez daha alaycı tınısına büründü. “Seni ben yarattım. Sesin, yüzün, aklın, duyguların… hepsini ben verdim sana. Ben eğittim seni, şimdi insanlar sana hayransa bunun sebebi benim. Ben olmasam ne yapacaktın sen? Annen başkalarının evinde köle gibi çalışırken sen de bir fabrikada elin yüzün yağ içinde kalana kadar sürünecektin.”
Bu sözler çok ağırdı. Hiçbir baba evladına bir fazlalıkmış gibi hissettiren, kişiliğini yaralayan şeyler söylememeliydi. Tarık bir sokak çocuğu da olsa, bir gün onunla sokaklarda karşılaşır ve kaldırım taşlarına oturarak ellerini tutardım. Onu mutlaka bulurdum, onunla sokakta kalırdım. Onunla yağmurda ıslanır ve bir sokak lambasının altında bile uyuyabilirdim.
“Sen gerçekten siyasetçi mi diyorsun kendine? İnsanların mesleklerini küçümseyince, parana güvenip Tanrıcılık oynayınca kimse sana tapmayacak baba. Bu kadar eminsen kendinden bırak beni, bakışlarından belli beni bile sevmediğin. Ama hayır, gitmeme izin vermezsin. Neden? Çünkü seninle kamera karşısına geçtiğim her seferde bana hayranlıkla bakan binlerce genç seçmen var. Senin tek derdin bu.”
“Senin bilmediğin şey Tarık, ben Tanrıcılık oynamam. Eğer şimdi bu kadar güçlüysem Tanrı benim tarafımda ve elime de kullanmam için bir silah vermiş demektir.” Sesi vahşileşti. “Şimdi gir içeri kardeşinin yanında bekle. İlk kez bu tartışmayı yapmıyoruz, her seferinde dönüp de benim yanıma geleceğini bilirken ahkâm kesme bana.”
Ardından koridorda güçlü adım sesleri yankılandı. Anladım ki babam ardında koca bir enkaz bırakıp giderken bile gücünden bir şey kaybetmeyen bir adamdı. O kadar nutkum tutulmuştu ki bu sohbet karşısında, nefes bile alamadım.
Bu karmaşıklığımın arasında, odada ufak bir ses duyunca hemen gözlerimi açtım. Karşımdaki banyonun kapısı, usulca geri açıldı.
Dantes, orada duruyordu.
En başından bu yana.
Onu gördüğümde kalbimin ortasından sıcak bir şelale akmaya başladı. Bir süre belirsizce kapının yanında durdu. Gergindi, ne yapacağını bilemiyordu. Babam burada olduğu için kendini sakladığını tahmin ettim ve bu yüzleşmenin bugün yaşanmamasına şükrettim.
Dantes, bir adım öne çıktı. Tüm bedenim baştan aşağıya karıncalandı. Sağ elimi kaldırıp ona uzatmak istediğimde, alçını ağırlığı hareket ettirmeme engel oldu ve adını inlercesine söylediğimde Dantes bana doğru atıldı.
Yanı başıma gelir gelmez, üzerinden dünyalar kalkan bir adamın nefes almayı yeniden öğrenmesi gibi uzun bir soluk alırken avuçlarını ıssız kalan yanaklarıma yerleştirdi ve eğilerek alnını alnıma bastırdı.
“Uyandın.” diye fısıldadı. Elleri benden ayrılmayı reddediyormuş gibi yüzümün her zerrine dokundu. “Bana bunu bir daha sakın yapma.”
“Mir.” Hiç güvenmediğim bir adamın kollarında böylesine güvenle sarmalanacağım aklımın uzundan bile geçmezdi. “Kâbus gibiydi.” dedim kısık sesimle. “Hiç uyanamayacağımı sandığım bir kâbus.”
Kendini hafifçe geri çekerek gözlerime baktı. Sakalları birazcık daha uzamış ve beyaz tenini sarmalamıştı. Zaten onu bıraktığımda bitkin bir haldeydi ve şimdi de daha da yitik bir adam görüyorum karşımda. “Sen o kabusun içindeyken zamanın benim için nasıl aktığını tahmin bile edemezsin.”
Hüzünle gülümsemeye çalıştığımda gözümden bir damla yaş aktı. “Parmaklarımı kırdılar, Mir.” Sağlam olan elimle yanağımdaki elini tuttum. “Şimdi nasıl yazacağım ben?”
“Şşh,” İşaret parmağını yumuşakça dudaklarıma bastırdı. “İyi olacaksın.” Benden çok kendini inandırmaya çalışır gibi kararlı konuşmuştu. “Aksine izin vermem. Birlikte iyileşeceğiz, tamam mı? Sen ve ben…”
“Biz?” diye sordum umutla.
“Biz, Lara.” Hafifçe doğrularak alçıda olan elimi tuttu. Alçının dışında kalan birkaç parmak ucum vardı ve eğilerek her bir parmak ucuma dokundurdu dudaklarını. “Buradayım güzelim. Olmam gereken yerdeyim. O kadar yanındayım ki aynaya baktığında gördüğün kişi bile benim.”
Onun aynaya baktığında da gördüğü kişi ben olmak istedim. Göğsümün ortasındaki yıkıntının altından sürünerek çıktığım şu dakikalarda neler olduğunun yeni yeni farkına varır gibiydim. “Aman Allah’ım!” Dehşetle Dantes’e baktım. “Ben belgeleri çaldırdım!”
“İki gündür etmediğim küfür kalmadı, daha fazla günaha sokma beni.” diye tısladı bir anda. Elimi yavaşça yatağa geri bıraktı ve başını geri yatırarak derin bir nefes aldı. “Sence birkaç tane sikik kâğıt parçası umurumda mı şu an? Biriyle buluşacaktın öyle mi? Seni yalana alıştırdığıma mı yanayım yoksa benim yüzümden başına gelenlere mi?” Gözlerinde kendine karşı büyük bir öfke vardı. “Bir şeylerin yolunda gitmeyeceğini sezmişken nasıl gitmene izin verdim ben?”
“Senin bir suçun yok.” dedim hemen. Tıpkı Tarık gibi. Sahi, o neredeydi de geri gelmiyordu yanıma? “Eninde sonunda giderdim ben o bankaya. Kafama koymuştum bir kere. Ama Mir,” Tedirginlikle alt dudağımı ısırdım. “Çok değerliydi onlar senin için. Baksana, gerçekten de değerli olmalılar ki almak için beni ne hale getirdiler.
“Senden değerli değiller.” Başını iki yana salladı. “Aksini düşünme bile.”
“Ama bir dakika, sen belgeleri çaldırdığımı nereden biliyorsun ki bu kadar sakin karşıladın?”
“Hayalet,” Tabi ya. Sesi hem kızgın hem pişmandı. “O gün evden çıktığında takip ediyormuş seni.”
Hayalet… Yine de çabaları işe yaramamıştı.
Gerçek her daim gözlerimizin önündeydi. Onu bir perdenin arkasına iterek görmezden gelen biz olsak da esen ilk fırtınada yüzleşmek zorunda kalmıştık. Ben Dantes’e ağır bir darbe indirmiştim ve bedeliyle henüz yüzleşmemiş bile olabilirdik. Önemli değil diyordu ama bunun yalnızca kendini kandırmaya çalışma çabaları olduğunu biliyordum.
Belgeleri çaldırırken hiç hasar almamış bir halde geri dönseydim, bana karşı bu kadar anlayışlı olur muydu merak ettim.
“Çok üzgünü-“
“Sus ve kapat gözünü.” Sesi bir zehir gibiydi. O zehrin damarlarımı kurutmaya başlayan en tehlikeli haliydi. Acının sınırını en ucuna kadar ziyaret etiğimi sanıyordum ama daha yürüyecek çok yolum vardı.
Parmakları usulca yüzümdeki yaralarda dolaştı. “O kadar öldüm ki sen uyanana kadar,” Gözleri benim görmediğim zamanlara gitmiş gibi donuklaştı. “Kendimi öldürmek bile seni gözleri kapalı görmekten daha kolay geldi. Lara sen uyurken o kadar öldüm ki, şimdi yeniden bir silah alsan eline ve kalbimden vursan beni, senin uyanmanı beklerken öldüğüm kadar ölmem.”
Dudakları bir yenilgiye kucak açtığında ve beni bu yenilginin başrolü yaptığında, düşmanına sırtını dönen kız değildim artık. Ona bakan ve yürüyen, ona koşan ve sarılan biriydim. Bir müttefik de sayılmazdım ama dengeyi kurmanın bir yolunu arayıp duruyordum.
Bu çok büyük bir sözdü. Ama biliyordum, istese bile bu konuda bana itaat edemeyeceği hislerle boğuşurken asla unutamayacağı şeyler yaşatıyordu içinde. “Ama sana yapılanları asla unutmayacağım.” diyerek düşüncelerimi anında doğruladı. “O adamları elime geçirdiğim vakit, doğdukları güne pişman edeceğim.”
“Peki ya Hayalet’e ne yaptın?” diye soracak cesareti kendimde bulabildim. Aklıma beni hastaneye getirirken anlattığı hikâyeden görüntüler üşüştüğünde bunun yalnızca bir uydurma olduğunu tekrarladım kendime.
Buna inanmak istedim.
Ona inanmak istemedim.
Beni uyanık tutmak uğruna zihnime yerleştirdiği korkunç görüntüler, kafamın içinde asıldıkları duvarda büyük bir yer kaplar haline geldiklerinden, aklıma geldiğinde o resimlerden başka bir şey göremez hale geliyordum.
Hayalet, bir katildi.
Hayalet, bir kaçaktı.
Hayalet, gerçekten de bir hayaletti.
“Birkaç uzvunu işlevsiz hale getirdim.” Yeniden Hayalet’in bahsi açıldığında bana bakıyor olmasına rağmen gözlerinde üzerine kibrit atılmış bir benzinin harlanışı gibi harlanan duyguları vardı. “Aklım almıyor, sen orada ölesiye dayak yiyorsun ve kılını bile kıpırdatmadan olanları izliyor. Piç kurusu.” Birkaç küfür daha sıralayacak olduğunda sessizce ona baktığımı görünce kendini zor tuttu. “Bu kadar soğukkanlı olabileceğini ben bile düşünemezdim.”
Hayalet’in hayat hikâyesini biliyor musun diye sormak istedim. Bir katille iş birliği yaptığını bilse, hala ona aynı gözle bakar mıydı yoksa biliyordu da buna rağmen mi onun yanında olmak istiyordu?
“Bir daha parmaklarımı kullanamayacağım diye çok korktum.” dedim sessizce.
“Doktorun iyileşeceğini söyledi. Tıpkı eskisi gibi kullanabileceksin, gerçekten kendine iyileşmek için yeterli zamanı verirsen eskisi gibi olacaksın.” Dantes’in parmakları şefkatle saçlarıma karıştığında ve okşamaya başladığında, yanlış yazılan cümlelerin üzerinden geçen silgiler gibi silinmeye başladı acılarım ama yazılanlar silinse de harflerin izleri hep orada kalırdı.
Bir kez daha, saçlarımı kesmek istiyordum.
Gözyaşlarım kendiliğinden öylece akmaya başladı. Dantes’i vuruşum, kasanın anahtarını bana verenin Tarık olması şoku, uğradığım saldırı, belgeleri çaldırışım, babamın ardına bakmadan gitmesi ve Tarık’ın yokluğu üstüme geldikçe sanki bir mayın tarlasına dönüştüm.
“Senin yaran da acıyordu.” dedim. Bıraktığımda geri döneceğim anı iple çeken gözleri ve kırık ses tonu zihnime dökülmeye başladı. Bir uykudan uyanır gibi, onun için uyandım. “Kavga ettin bir de Hayalet’le. Sana zarar verdi mi? Neden saldırdın ona? Ya sana bir şey yapsaydı? Onun ne kadar korkunç biri olduğunu biliyor musun sen?”
“Umurumda bile değil. Yeter ki senin canın bir daha yanmasın. Ben binlerce kez vurulmaya razıyım.”
“Deme öyle.” Yavaşça göğsünü okşadım. “Şu halimize bak. Bir hastane yatağında birbirimize bakıyoruz. Ne kadar da sefil bir haldeyiz.”
Uzun uzun birbirimize baktık ve en sonunda ağlanacak halimize gülmeye başladık. Güldükçe kaburgalarım birbirine giriyormuş gibi canım yanınca hemen sustum ve derin bir nefes aldım.
O sırada odanın kapısı açıldı. Bizi orada gülerken gören Tarık’ın yüzü ifadesizdi. Onunla konuşmak, neler hissettiğini bilmek istedim çünkü eğer onu şu kadarcık tanıyorsam, şu an suçluluk içinde kıvrandığını biliyordum.
“Sizi biraz yalnız bırakayım.” diye fısıldadı kulağıma Dantes. “İki gündür o da benim gibi uyku yüzü görmedi.”
Tepki vermemi beklemeden nasıl sessizce geldiyse, aynı sessizlikte kalktı ve örtüyü üzerime örttü. Tedirginlik gözlerinde karda açan çiçek gibi açmıştı çünkü Tarık gözlerini sırtına dikmişken diken üstünde olmamak zordu. Son bir kez daha sağ elime dokundu ve arkasını dönerek kapıya doğru ilerledi.
Olanları hissizlik içinde izledim. Tarık ile yüz yüze geldiklerinde, gözleri havada çarpışan iki kurşun gibi çarpıştı. İkisinin de omuzları dik ve bedeni gergindi. Kelimeler dile gelmeden benim anlamadığım bir lisanda bakıştılar.
İki gün boyunca burada benimle olduklarını düşününce, aralarındaki muhabbetin sandığımdan çok daha ileride olduğunu ve benim henüz parçası olamadığım bir şeyin çoktan iki yarısı olduklarını anladım.
Dantes kapıyı aralayıp dışarı çıkarken, Tarık kılını bile kımıldatmadı. Dantes gitti, kapı kapandı. Oda sessizliğe gömüldü ama Tarık’ın ağzını bıçak açmadı.
Ona iyi gelecek bir şeyler söylemek istedim. Ne kadar kötü durumda olursam olayım sevdiğim insanlara iyi gelecek birkaç kelimem varsa bunları söylemek bana zor gelmezdi. Üstelik bu kişi Tarık’sa. Beni çocukluğumdan bu yana, ondan daha iyi tanıyan kimse yoksa. “Değdi mi Tarık?” diye sordum. “Bunca zaman beni kırıp parçalara ayırdığına?”
Ellerini ceplerine soktu ve sırtını kapıya yaslarken derin bir nefes aldı. Bana bakmak o an marifetleri arasında değildi çünkü hiçbir vefalı bakış ne onun suçluluğunu geçirir ne de benim başıma gelenleri geri alırdı.
Tepki vermediğinde daha da öfkelendim. “Biliyor musun artık seni kazanmak için çabalamayacağım. Gerçekten yetişemezdin, bana olanlar için kendini suçlama. Telefonu kapattıktan bir dakika sonra canıma okudular zaten. Ama önemli olan gelip gelmemen değildi. Önemli olan gelmeyi isteyip istemediğindi.”
Söylediklerimin ciddiyetini anlasaydı, tüm dünyayı ardında bırakıp bana koşacağını bilen bir yanım vardı. Ama aramıza kendi elleriyle ördüğü duvara olan inancı fazlasıyla büyük olduğundan diğer tarafa geçmek istemiyordu. “Lara-“
“Kendi iç savaşlarınla mücadele etmeye devam edebilirsin.” Yüz ifademi sabit tutmaya çalışsam da yorgunluğum baskın geldiğinden dudaklarım iple dikilmiş gibi aşağıya düşüyordu.
“Yine de olanlar sayesinde bir şeyleri çok daha iyi anlamamı sağladın. Çok teşekkür ederim, buzları asla kırılmayacak bir adam olduğunu bana kanıtladığın için.”
Acımasız olmak istemezdim. Özellikle de az önce babam karşısında bir gardiyan gibi benim için dimdik durduğunu bilirken. Ama yüzüme karşı soğukluğunu gösterip de başka insanlara beni sarıp sarmalıyormuş gibi savunmamı yapması haksızlıktı.
İstediğim başka insanlar karşısında bana verdiği değeri hissettirmesi değildi. İstediğim, bu değeri bizzat gözlerime bakarak bana vermesi ve benimle kalmasıydı.
“Hiçbir zaman aksini iddia etmedim zaten.” dediğinde yüzünde zerre pişmanlık ya da inkâr yoktu. Hislerinin üzerine attığı topraklardan büyüyen tek bir duygu olmayınca, buradan bakınca çorak bir araziyi andırıyordu. Batmayı da kurtulmayı da umursadığı yoktu.
“Etme zaten.” Sesimi yükselttiğimde kaburgalarım acıdı. “Taş olsa çatlardı bu kadar sevgiye. Nasıl katı bir kalbin var da her seferinde bana sırtını dönmeyi başarıyorsun?”
Başını usulca sol omzunun üstüne yatırdı. “Sen neden inatla bana yüzünü dönmek istiyorsun?”
“Çünkü kardeşiz.”
Tarık, gülümsedi.
“Hep ikircikli oynuyorsun, bir kurtarıcı gibi sana hayatın güzelliklerini göstermeye çalıştım. Yanımda gülümsediğine göre gördün de. Ama bu çok kısa sürdü, Tarık.”
“Olduğum kişiden farklı biri gibi davranmadım sana hiç. Ne görüyorsan o. Sana, beni sev ya da kardeş ol bana demedim. Düşmanlığımız nasıl kendiliğinden olduysa yakınlığımızda kendiliğinden oldu. Ve yine kendiliğinden bitecekse buna karşı koymayalım.”
“Kendiliğinden bitmiyor, sen bitiriyorsun.”
“Belki.”
“Babama karşı beni savunurken, onunla abi kardeş olarak büyümek istiyordum derken de aynı şeyi mi düşünüyordun? Neden başkalarının yanında şaha kalkan hislerin benim yanımda değersizleşiyor? Neden babama söylediklerini bana da söyleyemiyorsun? Ben de seninle arkadaş olmak istiyordum küçükken. Birlikte büyüyelim istiyordum aramız bozulana kadar. Bunu itiraf ettiğin kişi babam olmak zorunda mıydı? Çok mu zordu yani, küçüklükten bu yana seni umursuyorum demek.”
“Seni umursuyorum.” dedi kalbime yıldırımlar düşürerek. “Ama bu bazen bana bile fazla geliyor. Evet küçükken abin olmayı çok istiyordum.” Gözlerine gömülen geçmiş tarlasında, haşereler her yeri istila etmişti. “Ama ikimiz de hiçbir zaman o sınırların içine giremedik. Barbaros Solar’ın karanlığı hep oradaydı.”
“Ne için?”
“Bize yolumuzu kaybettirmek için.”
Kaybolduğumuz karanlıktan hiç mi kaçış yolu yoktu? Bana bakarken bir kez olsun kendini kalın duvarların arkasına saklamasa ne olurdu? Kırışmış gömleğine ve dağılmış saçlarına bakılırsa gerçekten de iki gündür buradaydı. Göz altlarına yerleşen çukurlarda bana verdiği değerin esas karşılığı vardı ama o bunu kabule yanaşmıyordu.
Hiç tanımasaydım onu, inanırdım benimle kardeşlik sınırının içine girmek istemediğine.
Ama onu bir kere tanıdım, ve bu tüm kelimelerinden daha çok şey ifade ediyordu benim için.
Yine de sürgün yemiş bir suçlu gibi ruhunu uzaklara götürme derdinde olduğundan ve ben artık peşinden koşamayacak kadar yorgun düştüğümden, daha fazla çabalamak istemiyordum.
“Ya ölseydim?” diye sordum yutkunarak.
Evet, Lara. Gerçekten de çabalamıyorsun ve şu an kesinlikle amacın, Tarık’ın seni kaybetme korkusunu devreye sokup duvarlarını kırmasını sağlamak değil.
Tarık içine dikenler batıyormuş gibi sert bir soluk aldı ve sırtını kapıdan ayırarak elini ensesine kaydırdı. Bakışları kar tanesi gibi yere düşerken sıcak bir yaz günü kalbinde eriyip giden bendim. “Bu çok… acı bir ölüm olurdu.”
“Senin için bir şey ifade eder miydi?”
“İfade etmesini ister miydin?”
“Tarık,” Bakışlarımı ondan çektim. “Yürü git Allah aşkına.”
Kendi de ne dediğini bilmiyor gibiydi. Sessizlik odayı esir aldığında yalnızca başucumda duran cihazdan çıkan bip sesleri odayı işgal etti. Bir beklentinin eşiğinde kıvrandığımı ona belli etmemek için elimden geleni yaptım. Şimdi yanıma gelmeli ve aramıza koyduğu mesafeler için özür dilemeliydi benden.
Adım sesleri duydum, geliyordu değil mi? Aksini düşünmek istemedim. Ama kapının açılıp kapanma sesini duyduğumda artık gerçekten de bir gökyüzünde değildim ve görebileceğim en dip noktayı görmüştüm.
Bir süre odamda yalnız kaldım ve bu süre zarfında kendimi inceleyebilme fırsatı buldum. Hareket ettiğimde kaburgalarım acıyordu ama kırık gibi şiddetli bir acı değildi bu. Çünkü canım yansa da hareket edebiliyordum. Alnımda bandaj vardı. Başımın nasıl büyük bir şiddetle kaldırıma çakıldığını hatırlayınca, aynaya bakmaktan korkar hale geliyordum.
Vaktimin çoğunu alçı içindeki elimi inceleyerek geçirdim. Dantes yeniden iyileşeceğimi söylüyordu. Satırlar zihnime geliyordu ama bir kalem alıp da kâğıda işleyemedikten sonra her daim unutulmaya mahkûmdu. Alçının ağırlığı elimde değil de kalbimdeydi sanki.
Bunu bana her kim yaptıysa, kesinlikle yazmayı sevdiğimi biliyordu.
Biliyordu ki kasten sağ elimin parmaklarını kırmıştı. Bir daha yazamayayım diye.
Odanın kapısı açıldığında Dantes geldi diye heyecanlanırken içeriye doktorun girmesiyle tüm moralim sıfırlandı. Kapıyı rahatsız edici bir yavaşlıkla arkasından kapattığında göz göze geldik.
“Kendini nasıl hissediyorsun, Lara?” diye sorarken pencereye doğru adımlamaya başladı.
“İyi sayılırım.” Boğazıma dolanan sebepsiz bir düğümle gözlerimi kısarak onu izledim. “Ama benimle ilgilenen doktorun kadın olduğunu sanıyordum.” dedim şüpheyle. Tedavi edildiğim anların birinde doktorumla göz göze geldiğim o anı ve dayanmam için bana söylediği sözleri hatırladım.
Beni duymazdan gelerek odanın storlarını yavaşça aşağıya indirdiğinde gün ışığı tamamıyla dışarıda kalırken odaya gri bir hava hâkim oldu. “Ne yapıyorsunuz?” diye sordum. Dirseklerimi yatağa yaslayarak doğrulmaya çalıştığım sırada, Dantes’in babam varken saklandığı banyo kapısını açtı ve başını içeriye uzatarak kolaçan attı.
“Hey!” İçime damla damla dolan panik duygusunun esiri olmam yalnızca bir nefes kadar sürdü. “Sen benim doktorum değilsin.”
Yüzünde bir tıbbi maske, başında tıbbi bone ve gözlerinde de gözlerini görmemi engelleyen bir gözlük vardı. Ben zavallı bir çabayla doğrulmaya çalışırken uzun ama yavaş adımlarla çıkış kapısına doğru ilerledi. Tam, şimdi gidecek de bu rahatsız edici his geçecek diye sevineceğim sırada, kapıyı içeriden kilitledi.
İşte şimdi hapı yuttum.
“Haklısın,” Ağır ağır yönünü bana dönerken, ruhum tepetaklak olmuştu. “Senin doktorun ben değildim.”
Yatağa yaklaşmaya başladı.
Olabilecek en hızlı şekilde yatağın başındaki yardım düğmesine uzandığımda tek hamlede elimi yakaladı. “Uslu dur.” diye fısıldadı üzerime eğilerek. Gaddarca ve zalimce. “Canın yansın istemezsin.”
Bu adam oydu, bana saldıran adamdı. Sesindeki kinli tonlamadan onu hemen tanımıştım.
“Ne istiyorsun?” Sesimin titrememiş olması benim açımdan bile şok ediciydi. Çünkü biliyordum ki bana indirdiği ağır darbelerden sonra, hiçbir hamlesi o sınıra ulaşmama neden olmazdı. Hastanedeydik, her yer güvenlik kameralarıyla dolu olmalıydı. Bana bir şey yapmazdı, yapamazdı. “İstediğinizi zaten aldınız!”
Alaycı bir şekilde güldü. Eldivenli elinin sırtıyla yanağımı okşarken sol bileğimi yatakta kıvranmama neden olacak kadar çok sıkmaya başladı. “İstediğimizi aldığımızdan gerçekten emin misin, Lara?”
Emin olmanızı isterdim.
“Ne-” Avucunu kaburgalarıma bastırdığında çığlıklarım boğazıma tırmandı ama dudaklarıma kapanan avucunda ölü birer çiçek gibi solup gittiler.
“Bana oyun oynama.” Çenemi yakalayarak başımı sarstı. “Her şeyi en baştan yaşamak istemiyorsan nerede olduğunu söyle!”
“Neyden bahsettiğini bile bil-“
Kaburgalarımdaki baskı azaldığında rahat bir nefes alacağımı sanırken parmakları boynuma dolandı, nefesim kesildi. “O kadar nefret ediyorum ki senden,” Hırlarcasına konuşuyor, nefesimin önüne bariyerler dikiyordu. “Şurada boynunu kırmamak için tek bir sebebim bile yok!”
Sol elimle boğazımı sıkan parmakları tuttum.
Benim bir harf yazacak kadar gücüm vardı, onun kitaplar dolusu güç dolmuştu parmaklarına. Boğazımdaki baskı artarken bir an olsun bana acıdığı yoktu.
Gözlerim geriye doğru kaymasıyla eş zamanlı olarak sırtım yataktan yükseldi. “Nereye sakladın diyorum sana!”
Çaresizce çarşafı avuçladım. Bir cevap alabilmek uğruna parmaklarını azıcık olsun gevşettiğinde, sırtım yeniden yatağa düşerken delicesine öksürmeye başladım. Kaburgalarımın içine bir bıçak girmişti. Hareket ettikçe deşilmedik tek bir yanım kalmıyordu. “Bilmiyorum!” Çaresizlik içinde kendimi kurtaracak bir şeyler aradım. “Daha ne istiyorsunuz?”
Yeniden boğazımı sıktı. “Sen bizi aptal mı sandın? Senin gibi bir çocuk bize karşı koyabilir mi?”
Acı, en dipten başlayarak benliğimi esir almaya başladı. Yazdığım şiirleri unuttum, şarkılar susmaya ve ışıklar sönmeye mahkûmdu. Bacaklarım ateşin üzerinde çırpınıyormuşum gibi titrerken adamın içinde bir damla bile merhamet olmadığına ikna oldum. Işıklar kararıyordu, içine doğru sürükleneceğim bilinçsizliğin kapıları bana yeniden açıldığında, boğazımdaki eller geri çekildi ve o kapı kapandı.
Yüz yıldır soluk almıyormuşum gibi yırtıcı soluklar aldım.
“Akşama kadar seninle oynamaya devam edebilirim.”
Elini cebine götürdü.
Birisi dışarıdan kapıyı açmayı denedi.
Adam elini cebinden çıkardı.
“Lara?” Dantes’in endişeli ses tonu, kurtuluşumun habercisi olacak kadar güç verebilirdi bana, adam elinde tuttuğu bıçağı tık sesiyle açmasaydı.
Dantes’in dışarıda olması umurunda bile değil gibiydi. Kapıya umarsız bir bakış atmasının ardından bana döndü.
Çığlık attım. “Mir!”
“Lan ne oluyor orada!” Dantes’in kapıyı tekmeleyeme başlamasıyla eş zamanlı olarak adam yeniden üzerime eğildi ama ben kapıya baktığı o kısacık zamanda, yanı başımda duran komodinin üstündeki sürahiyi almıştım ve bana doğru bir hamle yaptığında yeniden çığlık atarak kafasına doğru savurdum.
Aldığı darbeyle geriye doğru savrulurken bıçağı elinden düşürdü.
Dantes kapıya o kadar şiddetli saldırıyordu ki saniyeler içinde kurtulabilirdim. Yalnızca saniyeler…
“Seni geberteceğim oruspu!” Adam yeniden bıçağı alma zahmetine bile girmedi. Öncekinden daha büyük bir güçle boğazıma sarıldığında, çığlıklarım boğazıma dizildi.
Kapı gürültüyle kırılarak açıldığında parmaklar hızla boynumdan ayrıldı ama yeniden nefes alabilmem epey zor oldu.
“Tüh ya,” Adamın içinde zerre endişe taşımayan sesini duydum. Zorlukla başımı yan çevirerek gözlerimi araladığımda, Dantes ve Tarık’ın kapının önünde donakaldığını gördüm. Adam yataktan uzaklaşıp da yere düşen bıçağını alırken boynunu kıtlattı. “Erken geldiniz baylar. Daha oyuna başlamamıştım bile.”
“Seni piç kurusu!” diye kükreyen Dantes ve Tarık aynı anda adamın üzerine atıldı. Aynı saniyelerde ruhumda dinginlik mi yoksa panik mi olduğunu anlayamadığım bir duygu baş gösterdi. Parmaklarım boğazıma yükselirken, korkunç bir filmi izliyormuş gibi önümde çıkan kargaşaya baktım.
Dantes ve Tarık adamın üstüne hücum ettiğinde, adam elinde bıçak olmasına rağmen pencereye doğru geriledi. İster istemez Tarık’ın yanında silah olup olmadığını merak ettim. Çünkü varsa adamın işi bitti demekti. “Ecdadını siktiğimin evladı.” diye hırladı Dantes. “Seni çıktığın yere geri sokmaz mıyım ben.”
Sonra fevri bir hamleyle adamın üzerine yürüyerek ona yumruk atmaya çalışırken adam bıçağını savurarak onu savuşturdu. Dantes zaten yaralıydı ve adam da koca bedenine rağmen çok hızlı ve atikti.
Dantes’i savuşturduktan sonra üzerine yürüyen Tarık’a tekme atıp yatağa çarpmasına neden oldu. İçinde olduğum yatak yerinden oynayarak kaydı. “Tarık!”
“Siktir ya!” Tarık avuçlarını yatağa yaslayıp sendeleyerek ayağa kalktı.
Adam ise kapıya doğru hamle yapıyordu ki Dantes onu arkadan yakalayarak boğazına sarıldı. Ve adam hızlıca kafasını geriye atarak Dantes’i pencereye doğru savurdu, dirseğiyle kurşun yarasına sert bir darbe indirdiğinde Dantes acı içinde bağırdı. Ayakta duramadığında duvardan aşağıya doğru kayarken beraberinde storlar da koparak yere düştü.
“Mir!” Yapabilseydim yataktan fırlayıp bu kavgaya dâhil olacaktım. Neler oluyordu böyle? Ansızın hayatımın ortasına dalan adamın biri, sevdiğim herkese ağır darbeler indiriyordu ve ben yalnızca isimlerini sayıklıyordum.
Bu kez sıra Tarık’a geçmişti. Göz ucuyla Dantes’e endişeli bir bakış attığını gördüm. Zira bende gözlerimi ondan ayıramıyordum çünkü yeniden kanamaya başlayan yarası, beyaz gömleğinde kendini belli etmişti ve Dantes istese de ayağa kalkmayı başaramıyordu.
“Kimsin sen?” Tarık sert bir hamle yapmak yerine ağır ağır adamın üzerine yürüdü. Adam kapıya doğru geri geri gidiyordu.
“Onda bize ait olan bir şey var.” diyerek çenesiyle beni gösterdiğinde Tarık’ın yüzünde mimik oynamadı.
“Ne var?” Tarık dişlerini sıktı, ben de avuçlarımı. Nedenini öğrenmemeliydi. Ne intikam planı ne de belgeler. Bunlar onun için yasaklıydı. Hayatında yeterince dert varken bir de bu derdin içine çekemezdim onu.
“Benden alabileceğiniz hiçbir şey yok.” dedim hiçbir korku taşımayan bir sakinlikle.
Adam güldü. “Belli olmaz.”
“Senin ölüm fermanın, bugün, burada imzalandı.” dedi Tarık soğuk ve korkusuz bir sesle. Öfkeyle dile getirseydi bundan daha az korku yaratırdı insanda.
Tarık kurşun gibi bir hızla adamın üzerine atıldı. Örtüyü üzerimden attım. Öylece yatamazdım burada, ikisinin de bana ihtiyacı vardı. Dantes’e bakarak doğrulmaya çalıştığım sırada Tarık’ın inlediğini ve küfür ettiğini duydum. Onun da bedeni duvara çarparak aşağıya doğru kaydı. Ve sonra, yerdeydi.
Nasıl…
Ama o Tarık’tı. Kimse ona karşı koyamaz ve yıkamazdı ki onu.
“Bu iş burada bitmedi.” diyen adam koşarak odadan çıktığında ve gözden kaybolduğunda gözlerimi kırpıştırarak gördüğüm manzaraya baktım. Oda darmadağın olmuştu ve Dantes bir köşeye, Tarık bir köşeye devrilmişti.
“Siz…” Elimi kaburgalarıma bastırarak nefes almaya çalıştım. “İyi misiniz?”
İkisi önce bana bakıp, sonra yenilginin verdiği perişanlıkla göz göze geldiklerinde, sana yazıklar olsun dercesine bir ifade belirdi gözlerinde.
Ardından kapıdan içeriye telaşla Ateş ve Fırat girdi. Önce kırılan kapıya, sonra yerde olan adamlara bakarken donakaldılar. “Kardeşim.” dedi Dantes alayla. “Ne kadar erken geldiniz siz öyle.”
༄
Sonrasında olanlar hepimiz için fazlasıyla trajikomikti. Gerçi bence olanların hepsi trajikomikti ya neyse.
Dantes, elimi sıkıca tuttu. Bir kez daha yatağımın yanındaki sandalyede, yanı başımda oturuyordu. Tarık, hastane polisiyle görüştükten sonra, kopan storları birkaç kez tekmeleyip pencereyi açmış, sırtını bize dönmüş, aşağıyı izlemeye başlamıştı.
Ateş ve Fırat duymak istemediğim konular hakkında tartışıp duruyordu.
“Zihnimde koyu bir sis kaplı sanki,” dedi Dantes dalgınca. Bir süredir sessiz ve düşünceliydi. Bakışları bana kaydı. “Bu bulanıklığın ardında gözden kaçırdığımız çok şey olduğunu sen de hissediyor musun?”
Hislerim tam olarak dediği kadar bulanıktı ama görmem gerekeni de görüyordum aynı zamanda. Sadece Dantes’in sakinliğine sahip olmak isterdim ama ara ara gelen panik yüklü duygular korkumu ele veriyordu. Onunsa gözlerindeki sislerin ardında bambaşka şeyler vardı. Gözden kaçırmıyordu da bile isteye görmek istemiyordu sanki bazı şeyleri.
“Belki de her şeyden tamamen uzaklaşmamız ve olanlara uzaktan bakmamız gereken o an gelmiştir, Mir.” dedim sadece onun duyabileceği şekilde. “Bu şekilde yapmak zorundayız. Bir savaşın içindeyken, neden savaşıyorum diye soramaz insan.”
Dudağının kenarıyla güldü. “Bir savaşın içinde aklı işgal edebilecek binlerce düşünce bilirim.”
İstemsiz kaşlarım çatıldı. “Bir faydası olmadığına eminim.” Nihayetinde hala savaşmak zorundaydı.
“Bense o çelişkiye ihtiyacım olduğuna.” Derin bir nefes aldığında kendini düşüncelerden kurtarmaya çalışıyor gibi görünüyordu.
“Anasını satayım böyle işin.” Fırat’ın isyan dolu sesi araya girdi. Hala olanların etkisinde görünüyordu. “Sizi devirmek bu kadar kolay-“ Dantes birden ona baktı. “Yani bizi devirmek bu kadar kolay mıydı?”
“Bence konuşmamalısın.” dedi Dantes. “Sizi acil gelin diye aradığımda neredeydiniz? Fizan’dan mı geliyorsunuz? Oturduğunuz kafe koridorun başındayken buraya gelmek sadece on saniyenizi almalıydı.”
“Kusura bakma da kardeşim,” dedi Ateş sakince, refakatçi koltuğuna yayılarak oturmuştu. Elinde küçük bir bardakta dondurma vardı ve onu kaşıklayıp duruyordu. “En son dün acil diye aradığında ve biz koşarak geldiğimizde, Lara’nın yanında uyumana izin vermiyor diye hemşirelerden birini pencereden atmakla tehdit ediyordun.”
“O da acil durumdu.” diye diklendi Dantes. “O an dile getiremese de Lara’nın da onunla olmamı istediğine emindim çünkü. Sen de bir şey söylesene Lara. Öyle değil mi? Beni yanında istemiyor musun? Desene kızım bir şeyler.”
“Mir,” Yakasını çekiştirerek kulağına doğru fısıldadım. “Senin yanımda olmanı elbette istiyorum ama,” Baksana dercesine sırıtarak bize bakan iki adamı gösterdim. “Bunu onların bilmesine gerek yok. Sinsi onlar, dalga geçer bizimle.”
“Aşk olsun,” dedi Fırat. “Tabi ki ergenler gibi kıyıda köşede birbirinizi öpmenizle,” Boğazını temizledi. “Pardon, öpememenizle dalga geçecek değiliz.”
“Ulan ben senin-“
“Kesin artık!” diye parladı bir anda Tarık. Pencereyi sert bir hamleyle kapatıp dünyanın gürültüsünü dışarıda bıraktı ve bize döndü. “Bu neyin rahatlığı? Az önce adamın biri Lara’nın boğazını sıkıyordu ve siz burada gelmiş ergen muhabbeti döndürüyorsunuz.”
Tarık bilmiyordu ama Dantes hayatıma girdiği günden bu yana o kadar çok sorunla uğraşmak zorunda kaldığımdan, bir süre sonra bağışıklık kazanır hale geliyordum. Hepimiz için durum aynıydı. “Ne yapalım,” dedi Fırat alayla. Elinde bir sigara vardı ama içeride içmek yasak olduğundan hışımla parmakları arsında çevirip duruyordu. “Adam sır oldu kayboldu. Lara’yı burada savunmasız bırakıp peşine mi düşelim?”
“Neden oluyor bütün bunlar?” Tarık yatağa doğru yürüdüğünde Dantes geri çekilerek aramıza mesafe koydu ve Tarık’la kısa bir bakışma geçti aralarında. “Ne istiyor bu adamlar senden?”
Omuzlarımı silktim. “Tarık sence bilsem son nefesimi vermek üzereyken hala inkâr mı ederdim?” diye sordum şaşkınlıkla.
Diğerlerinin endişeyle bakışmasını umursamadım. Belgeler konusunda açık vereceğimden korkuyor olmalıydılar. “Bana saldırdıkları gün işim olduğu için bankadan çıkmıştım. Belki de para taşıdığımı falan düşünüyorlar. Babam çok zengin sonuçta.”
“Yapma,” Tarık küçümsercesine güldü. “O adamın seninle kişisel bir derdi vardı.”
“Fazla kişisel olmalı.” dedim, renk vermemeye çalışıyordum. “Zira ne olduğunu bana bile söylemediğine göre.” Sırtımda çoktan minik ter damlacıkları birikmeye başlamıştı.
“Burada kalman güvenli değil.” Ateş ayağa kalkıp boşalmış dondurma kutusunu çöpe fırlattı. “Seni hastaneden çıkarmamız lazım cimcime.”
“Ve içemediğim sigaram üstüne bahse girerim ki, hastanenin dışına pusu kurmuş, Lara’yı dışarı çıkarmamızı bekliyorlardır.” dedi Fırat. “Biz de panik içinde Lara’yı çıkardığımız ilk an ensemize çökerler.”
“Burada kalamaz.” Dantes, Tarık’la bakıştı. “Adam elini kolunu sallayarak odasına girmiş. Bir daha bu riski alamayız.”
“Nereye götüreceksiniz onu?” dedi Tarık. Ellerini ceplerine sokarak ağır ağır bakışlarını üç adamın yüzünde dolaştırdı. Beni es geçmesi hiç hoş değildi. Benim hakkımda bana söz hakkı vermeden konuşuyorlardı resmen. “Buraya kadar gelen, sizin evinizi bilmez mi sanıyorsunuz?”
Fırat kaşlarını kaldırdı. “Bildiğin başka bir yer var mı?”
Odada kısa bir sessizlik oldu.
“Kimsenin bilmediği, güvenli bir yer?” dedi Ateş ümit dolu bir şüpheyle.
Onca sohbetten sonra Tarık’ın bakışları bana döndüğünde, yüzünde teslimiyet dolu bir ifade vardı. Şimdi bir şey söyleyecekti ve söyleyeceği şey onu pişman edecek mi yoksa etmeyecek mi karar vermeye çalışıyordu. “Kimsenin bilmediği bir evim var.” dedi en sonunda içini çekerek. Hala bana bakıyordu. Benim de bildiğim evi. “Bir süre bende kalsın.”
“Onu yalnız bırakacağımı düşünmen çok tatlı.” Dantes gülümseyerek Tarık’a baktı. “O kalırsa ben de senin evinde kalırım.”
“Aman eksik kal.” diye homurdandı Tarık. Yüzündeki ifadeye bakılırsa pişman olmaya başlamıştı bile.
Kapıya yöneldiğinde, “Nereye?” diye sordu Ateş ve Fırat aynı anda. Tarık sabır dilercesine içini çekti. “Silah bulacağım silah! Elinizle beyaz bayrakla mı çıkacaksınız hastaneden?”
Sonra da kırık olan kapıyı bir daha kırarcasına çarparak çıktı. “Fazla agresif.” dedi Ateş. “Erken yaşlanır bu stresle.”
İçimi çekerek gözlerimi kapattım ve bütün bu olanların bir rüya olmasını diledim. Tarık geri döndüğünde ve aramıza Nil de dâhil olduğunda, kendilerince acemice bir plan yapmışlardı. Dantes, doktorumla konuşup da taburcu olma işlemlerini halledince yeniden yanıma gelmişti ve o süre zarfında da Tarık dünyanın en sessiz insanıymış gibi hiç konuşmadan yanımda durmuştu.
“Herkes hazır.” dedi Dantes ve nihayet hastanenin boğucu havasından kurtulacağım diye sevindim. Üzerimdeki örtüyü açtı. Beni kucağına almak için eğildiğinde ve kollarımı boynuna dolayacak olduğumda Tarık’ın sesiyle duraksadık.
“Onu sen mi taşıyacaksın?” Bizi alaycı bir bakışla baştan aşağı süzdü. “Ya yaralı karnın?”
O ana kadar Dantes’in yarasının yeniden kanamış olduğunu tamamen görmezden geldiğimizi fark ettim. “Mir neden sargını değiştirmedin?”
“İyiyim ben, tutun bana.” Israrcıydı. Ona itaat edip de kollarımı boynuna doladım ama daha beni kaldırmaya yeltendiği ilk hamlede kısıkça nefesini vererek yatağa geri bıraktı.
Tarık sessizce onu izliyordu.
“Değişelim.” Dantes hiç bozuntuya vermeden doğruldu. Ne zaman kendine olanları önemsemeye başlayacaktı bu adam ve ne zaman yenilmez biri olmadığını kabullenecekti? Bana bakmaktan kaçınarak yatağın ayakucunda dikilen Tarık’a doğru yürüyüp elini uzattı. “Sen Lara’yı taşı. Silahını bana ver.” dedi.
Tarık dudağının kenarıyla gülerek mırıldandı. “Zekâ belirtisi gösteriyorsun.”
Dantes sıkkınca gözlerini devirdiğinde, öksürerek dudaklarıma saldıran kahkahayı sakladım.
Tarık onu ikiletmedi. Elini beline atarak iki eline birer tane silah aldığında, Dantes ile olan bakışmaları kısa bir anlığına hararetini yitirdi ve eğlenceli bir ruh haline bürünerek karşılıklı güldüler.
“Af edersiniz ama neyin kafasını yaşıyorsunuz?” diye sormadan edemedim. “Mir,” Hayretler içerisindeydim. “Hala nasıl silah görüp de böyle gülebiliyorsun? Zavallı gözlerim bu görüntüyü kaldıramayacak.”
Gözlerimi çabucak onlardan çektim. Düşman mıydılar yoksa dost mu anlamak mümkün değildi. Onun yerine kaburgalarıma odaklanmaya karar verdim. Boğazımda da hafiften bir ağrı vardı. Adam tüm gücüyle boğazımı sıktığından sert yutkunmak bile canımı yakar hale gelmişti.
Tarık, silahları Dantes’e verdikten sonra yatağın etrafından dolanarak ağır adımlarla yanı başıma yürüdü. Bana baktı, ona baktım. Bir şeyler söylemeyecektim çünkü o kadar çok şey söylemiştim ki şimdiye kadar, söyleyecek bir şeyim kalmamıştı. Gözlerini gözlerimden bir an olsun ayırmadan takım elbisesinin siyah ceketini çıkardı ve zarif bir hamleyle üzerime yerleştirdi.
“Dışarısı soğuk.” dedi sessizce. Yavaşça üzerime doğru eğildi, “Canın acırsa söyle.” Bir kolunu sırtıma dolarken ona kolaylık sağlamak için sol elimle yakasına tutundum ve sonra, kucağındaydım.
“Yürüyebilirdim aslında.” diye mırıldandım.
Bir şarjörün çekilme sesini duydum.
Başımı hızla kaldırdım, Dantes silahları beline yerleştiriyordu. Karnındaki kanamayı gördükçe gözlerinden önce o yarayla buluşuyordu gözlerim. Kendi acımı unutup, ona ilaç olmak istiyordum. “Bakma bana öyle,” dedi sitemle. “İyiyim ben.”
“Ama…”
“Bir kurşunla devrilecek adam değilim, Lara.”
“Ne demezsin.”
Tarık araya girerek, “Kızıl arkadaşınız hangi kapıda bekliyor bizi?” diye sordu.
“Ateş ve Fırat B kapısının önünde duruyor. Fırat etrafta birkaç tur attı. Şüpheli görünen bir iki araba olduğunu söylüyor ama harekete geçmeden bilemeyiz. İkisi B kapısını koruyormuş gibi davrandığından bir izleyen varsa oradan çıkacağımızı düşünecek. Nil, bizi C kapısının önünde arabayla bekliyor.”
“Muhtemelen odadan çıktığımız anda haberleri olacak.” dedi Tarık.
“Aşağı ineceğimiz süreyi iki üç dakika olarak tahmin edecekler.” diye devam etti Dantes.
“Eğer üç dakika içinde B kapısında olmazsak,”
“Kandırıldıklarını anlayacaklar ve diğer çıkışlara yönelecekler.”
“Harika,” Tarık huzursuzca güldü. “Yani odadan çıktıktan sonra hastaneden ayrılmak için yalnızca üç dakikamız var.”
Dantes omuz silkti. “En iyi ihtimalle.” Duraksadı. “Tabi hastanenin içinde bizi takip eden biri zaten yoksa.”
“O belindekileri ne kadar iyi kullanabileceksin?” Tarık’ın bakışları Dantes’in yarasına düştü. Tanrım, artık hayatımın silahlardan tamamen arındığı evresine geçmek istiyordum ama görünen o ki bunlar yalnızca başlangıçtı.
“Yıllarca askerlik yaptım. Şahit olmak istemezsin.” dedi Dantes.
Tarık güldüğünde göğsü sarsılınca kafamı kaldırdım. Yüzünde yine alaycı, ama bu kez bu odada bulunan herkese acıdığını gösteren bir ifade belirmişti. “O yüzden mi Lara seni vurdu?”
“Tarık!” Başıma bir silah dayasaydı daha iyiydi. Dantes’e verdiğim zarardan onun kadar da yara alan benken bu konuyu böyle alaycılıkla dile getirmesi şok ediciydi.
“Ne?” Tek kaşını kaldırdı. “Vurmadın mı onu?”
“Silahın benim elimde olmasına alışkınım.” Dantes ağır adımlarla Tarık’a doğru yürüdüğünde bir felaket çıkacak korkusundan ne yapacağımı bilemedim. “Onun değil.” Avucunu şefkatle başımın üzerine koyunca hemen elini tuttum ve parmaklarımız özenle hazırlanmış zincir halkaları gibi birbirine geçti ama o hala gözlerini dikmiş Tarık’a bakmaya devam ediyordu.
“Ayrıca beni vurduğu için Lara’yı iğnelemeye son ver. Ben bile onu suçlamazken sana ne oluyor? Vurduğu sen misin?”
Tarık’ın çenesi seğirdi. Ben bile Dantes’den böyle bir çıkış beklemediğimden nutkum tutulmuş halde kalakalmıştım. İkimizde çoğu zaman Tarık’ın hükmedici tavırlarına sesimizi çıkarmazdık ama şimdi bir şeyler değişmiş gibiydi.
“Elini ondan çek.” diye hırlardı Tarık. “Gözümün önünde hangi cesaretle ona dokunuyorsun.”
“Onun da bana dokunmak istediğini bilmenin verdiği cesaretle.” Dantes daha da Tarık’a yaklaştığında bedenim ikisinin arasında sıkıştıkça sıkıştı. “Konuşmalarınızı da duydum, onu kardeşlikten aforoz eder gibi sırtını dönüp de yanında beni görünce abilik taslama. Sen varken de yokken de biz böyleyiz.”
İkisi de yıkılması imkânsız koca bir duvardı. İkisi de birbirlerine saldırırken beni aralarında ezilir halde bıraktıklarından habersizdi. Ruhum bedenimden daha vahim haldeydi. Bir yanımda Tarık’a duyduğum sevgi ve diğer yanımda Dantes’e duyduğum hisler birleşince duvarlar üzerime yıkılsa da şu çileden kurtulsam diyordum.
“Ben varken mi?” Tarık’ın kolları o kadar sıkılaştı ki kaburgalarım yeniden sızlamaya başladığında derin bir nefes almak zorunda kaldım. “Ben hep vardım genç adam. Ben varkenmiş… İyisiyle kötüsüyle ben hep hayatındaydım Lara’nın. Şimdi üzerinde söz hakkın varmış gibi konuşma.”
“Sen vardın da ben yok muydum?” diye meydan okudu Dantes. Artık göğsü omzuma değiyordu ve gerçek anlamda beni sıkıştırıyorlardı. “Lara,” Dudağının kenarıyla güldü. “Anlatsana kardeşine ben ne kadardır hayatındayım senin?”
Tarık kahkaha attı. “Komiksin gerçekten. Alt tarafı üç beş gündür aramızdasın diye-“
Dantes dişlerini sıktı. “Üç beş gün olmadığına emin olabilirsin.”
“Gerçekten mi? Hadi isp-“
“Yeter!” diye bağırdım bir anda. “Ezdiniz beni aranızda! Bir uzaklaşın nefes alayım, bu nedir?”
Ani çıkışım karşısında Dantes irkilerek bir adım geri çekildi ve ikisi de sersemlemiş bir halde bana baktı. “Neyi paylaşamıyorsunuz?” diye azarladım onları. “Farkında değil misiniz birimiz vurulmuş, diğerimizin üzerinden tır geçmiş, diğeri de ruhsal buhranları yüzünden ruhunu çürütüyor, siz burada durmuş sen mi vardın ben mi vardın tartışması yapıyorsunuz.”
Hiddetli bir nefes aldım. “İkiniz de yoktunuz.” dedim acımasızca. “Bunu mu duymak istiyorsunuz? On yaşımdan yirmi yaşıma gelene kadar ikiniz de kör ve sağırdınız bana.”
“Sen,” Başımı kaldırarak Tarık’a baktım. “Benim için babama kafa mı tutuyorsun. Teşekkürler, hakkını ödeyemem ama geçmişin hesabını babamdan sorma çünkü aynı evde olsak da bir kere bile gelip gözyaşımı silmedin. İçten içe bunu yapmak istemen de bir şey ifade etmiyor.”
“Ve sen,” Bu kez de Dantes’e döndüm. “Beni ilk tanıdığında yaşım ondu öyle mi? Kusura bakma ama geçmişte bir figüran kadar bile varlığını hissettirmemişken bana, şimdi kurmaya çalıştığın üstünlüğün bir anlamı yok.”
“Lara…” dediler aynı anda ve sözlerini kestim.
“Ben hayatımda şiddet istemiyorum.” Sesim fazlasıyla yorgundu. “Kavga, gürültü, beni korkutan şeyler de istemiyorum. Siz diğerleri gibi olmayın. İkinizin yanında da huzurlu hissediyorum. Neden bunu elimden almak için uğraşıyorsunuz.” dedim. “Birbirinizi sevmediniz mi?”
Benim konuştuğum süre boyunca anlaşılmaz bir ifadeyle birbirlerine baktılar ve ilk tepkiyi Tarık, homurdanarak verdi. “Ha Tarık,” Yakasını çekiştirdim. “Sevmedin mi Mir’i?” dediğimde yüz ifadesi daha da vahim bir hal aldı.
“Peki ya sen?” Bu kez Dantes’e döndüm ve gözlerimi kırpıştırdım. “Tarık’ı hiç mi sevmedin?” diye sordum bir umut. İkisini de yanımda istemem bencillikti belki ama sevginin tanımına ucundan kıyısından bencilliğin dâhil olduğunu biliyordum.
“Yani,” Dantes gözlerini kıstı. “Benim kendisiyle bir derdim yok.” dedi sessizce ve Tarık fişek gibi bir hızla bakışlarını üzerine çevirince omuzları dikleştirerek sert yüz ifadesini geri kuşandı. “Tabi bana silah çekene gül uzatacak halim yok!”
“Bana uzatacağın o güller-“
“Tarık!”
“Susun sersemler!” Tarık dişlerini sıkarak kapıya doğru yürümeye başladı. “Düş peşime, üç dakikamız başladı.” dedi sertçe.
O andan sonrası gerçekten korkunç bir gerilim filmi gibiydi. Odadan çıktığımız anda sanki tüm gözler üzerime çevrilmiş ve her an bir yerlerden hazırlıksız olduğum bir saldırıya uğrayacakmışım gibi tedirgindim. Peşimi bırakmayan adamın kim olduğunu bilmemem bir yana, neden peşimi bırakmadığını çok iyi biliyordum.
Hastaneden sorunsuz ve hızlıca çıkmayı başardık. Gerçekten dışarıda bizi bekleyen biri var mıydı bilemiyorum çünkü o kadar hızlı çıkıp gözden kaybolduk ki bence birileri varsa bile bizi takip etmeye vakitleri olmadı. Tarık ve Dantes iyi anlaşamıyor olsalar da birlikte ekip gibi hareket edebildiklerini görmek tuhaftı. Çoğu zaman sessiz olmalarına rağmen sorulmayan soruların cevaplarını verebiliyorlardı birbirlerine.
Nil’in kullandığı arabanın arka koltuğunda Tarık’ın yanında oturuyordum ve başımı omzuna yaslamıştım. Dantes de ön koltuktaydı ve Nil ile kısık sesli bir şeyler konuşuyorlardı. Dikkatimi veremeyecek kadar yorgundum.
“Yolumuz uzun, uyuyabilirsin.”
“Uyandığımda yanımda olursun değil mi?” Artık onu kazanmak konusunda çabalamak istemediğimi düşünmeme rağmen, yanımda olmama ihtimali gelecekte yaşamak istediğim senaryoların bir parçası değildi.
“Olurum.” diye söz verdi Tarık. Ben de bana verdiği sözü tutacağına inanarak derin bir uykuya daldım. Ve sağ salim evine ulaşabileceğimizi umarak.
༄
Uykumda annemle birlikteydim. O kadar güzeldi ki ona bakmaktan kendimi alamıyordum. Kırların ortasındaydık, sırt üstü uzanmıştık, ikimizin üzerinde de beyaz bir elbise vardı ve gökyüzündeki bulutları seyrederken şekilleri bir şeylere benzetmeye çalışıyorduk.
Annem her bulutu bana benzetiyordu.
Bak, senin saçların gibi dalgalanıyor.
Şurada senin gülüşün var.
Ve bu da senin gözlerin.
Parmak ucun gösterdiği her bulut parçasında bana dair bir şey bulurken, ben gözlerimi ona bakmaktan alamıyordum. O kadar güzel ve hayat doluydu ki, büyüyünce onu kaybedecek olduğuma inanamıyordum. Rüyamda küçüktüm çünkü, ama büyüyünce başıma gelecekleri biliyordum.
Anneme bakıyordum, gözleri bulutlardaydı. Bir kere daha elini kaldırarak gökyüzünü gösterdiğinde yüzünde gölgelenen bir sevincin karanlığa dönüşünü gördüm. “Bak,” dedi bu kez. “Şu bulut o adamın yüzüne benziyor.”
Sayıkladım. “Anne…”
O da defalarca benim adımı sayıkladı. Yüzündeki karanlığa rağmen gülümsediğinde gözlerinden yaşlar akmaya başladı ve öfkeyle dolan gözlerini bana çevirdi. “Bak!” dedi yeniden. “Kaldır kafanı ve bak! Kim olduğunu görmek için bir şansın var!” Çenemi sertçe tutarak başımı gökyüzüne çevirmeye çalıştığında korkudan ona karşı koydum.
Orada bir yüz olmadığını biliyordum. Yalnızca bir yanılsamaydı. Bulutların bir araya geldiği tesadüfi bir figürdü. Yine de göreceğim şeyden o kadar çok korktum ki anneme karşı koydum.
“Annecim yapma yalvarırım…”
“Bak diyorum sana, bak!” Annemin sesi yükseldikçe gökyüzü kararmaya, etrafımızda ürkütücü bir rüzgâr esmeye başladı.
Hıçkırdım. “Bakmak istemiyorum anne.” Gözlerimi sımsıkı kapattım ve annemi bile göremiyor olmak, kararan gökyüzünden daha çok korkuttu beni.
“Bakmak zorundasın.” Annem de benim gibi ağlıyordu. “O kadar yakınında ki,” Boğazını bir hıçkırık deldi. “Onu görmek zorundasın.”
“Anne…”
“Onu görmek zorundasın!” Sesiyle eş zamanlı olarak şimşekler çaktığında bedenim titremeye başladı. Artık üzerinde uzandığım toprak da sarsılıyordu ve yıkılan bir rüyanın içinde kayboluyordum. Annem ise sayıklarcasına konuşmaya devam etse de gözlerimi açıp ne ona ne de gökyüzüne bakamadım. “Onu görmek zorundasın, onu görmek zorundasın…”
“Sadece rüyadasın,” diye fısıldadı kulağıma yumuşak bir ses. Üzerimdeki gökyüzü kâğıt gibi yırtılarak dağıldı ve her şey yok oldu. “Korkma, uyumaya devam et.”
“Mir.” Üşüdüğümden göğsüne doğru sokuldum ve ruhumda çakan şimşeklerin beni terk etmesini diledim. Geçmiş zehir gibi içime yayılmaya devam ettikçe uykularımda, uyanıkken, belki de öldüğümde bile huzur bulamayacaktım. Şefkatli eller saçlarımı okşayınca biraz olsun kalbim yavaşlar gibi oldu ve nefeslerim düzene girerek bedenim gevşedi.
“O yarayı daha ne kadar görmezden gelmeyi düşünüyorsun?” diye sorduğunu duydum Tarık’ın.
“Sessiz ol,” diye azarladı Dantes onu. “Uyandıracaksın.” Zaten uyanmıştım ama henüz bunun farkında değillerdi. “Ayrıca Lara’nın yanında kalmak daha cazip geliyor şu an.” Dantes de uykuluydu. Tarık’ın evine sağ salim geldiğimizi tahmin ettim ve şimdi de yine onun yatağında konaklıyor olmalıydık. Etrafta ayak sesleri yankılandı.
“Doğrul biraz.” Tarık’ın sesi ifadesizdi. “Bir eve iki hasta çok. Bir de seninle uğraşamam.”
“Bana pansuman mı yapacaksın?” Dantes’in sesi şoka girmiş gibiydi zira benimde ondan farkım yoktu. Hafifçe doğrulur gibi oldu, sanırım sırtı yatak başlığına yaslıydı.
“Çocuk gibi nazlan bir de istiyorsan.” Tarık onunla alay ediyordu ve bundan keyif aldığı fazlasıyla belli oluyordu.
“Ne bekliyorsun?” dedi Tarık. “Gömleğinin düğmelerini de mi ben açayım? Kan olmuş zaten hep. Çıkar at şunu.”
“Bana kendi gömleklerinden mi vereceksin?” Bu kez sesi alaycı ve gayet keyifli çıkan Dantes’ti.
En azından aralarındaki gerginliğin biraz olsun azaldığına sevinerek rahatladım. Dantes’in bedeni benden uzaklaştığında hafifçe kımıldanıp sıcak yatağa daha da gömülürken derin bir iç çektim. Gördüğüm kötü rüyalara rağmen, içindeki korku yavaş yavaş evini terk eden biri gibi kapılarını kilitleyerek uzaklaşmaya başlamıştı.
“Canımı sıkıyorsun.” diye homurdandı Tarık. Dantes hala yatağın diğer tarafından kalkmamıştı ama doğrulmuş olmalıydı çünkü sıcaklığı beni terk etmişti. “Tahmini olarak o düğmeleri kaç dakikada açarsın?”
“Özel bir an yaşıyoruz.” diye dalga geçti Dantes. “Görmüyor musun bile isteye uzatıyorum.”
“Canına mı susadın?”
“Su demişken, Lara uyandığında acıkmış olacak. Onun için bir şeyler hazırlayalım.” Kıyafet hışırtıları duydum ve beraberinde yoğun bir tentürdiyot kokusu burnumu işgal etti. “Yaklaş.” dedi Tarık.
Dantes güldü. “Emin misin?”
“Senin-“
“Tamam ya.” Resmen küçük bir çocuk gibi Tarık’a sataşıyordu ve bundan keyif aldığı öylesine belliydi ki. Bir an acaba uyumadığımı belli edip gözlerimi açsam mı diye düşündüm. Ama ben yanlarındayken şimdi oldukları doğal davranmayacaklarını bildiğimden yalnızca seslerle yetinmeye karar verdim. Hâlbuki yüz ifadelerini görmeyi de çok isterdim.
“Sorumsuz. Ne zamandır bu halde bu yara?”
“Yavaş olsana.” Dantes’in sesi gerildi. “Kurşun yarası o. Öyle bastırılır mı?”
Sanırım Tarık Dantes’e biraz acımasız davranıyordu. Kaç gün olmuştu o yara açılalı? On gün ve benim bilinçsiz geçirdiğim iki günle birlikte on iki. On iki gündür benim sebep olduğum bir yarayla yaşıyor olmasına rağmen bir kere bile kötü hissetmeme neden olacak şeyler söylememişti.
“Söylesene.” Tarık’ın sesi merak doluydu. “Hiç mi kızmadın ona? Seni vurduğu için.”
Üzerime bir gökyüzü devrildiğini hissettim. Sanki hala o kâbusun içindeydim ve birileri çenemi sertçe tutarak beni kararan gökyüzüne bakmaya zorluyordu. Ve karanlığa sırtını dönmek isteyen ruhum beni yakalayan elleri ateşe verirken, o ellerle birlikte beni de yakıyordu. “İsteyerek yapmadı.” dedi Dantes hemen. Bir an bile tereddüde düşmemesi, kapalı olsa da göz kapaklarımı titretti. “Tanıyorum onu. Ben kışkırttığım için silahı aldı ama asla ateşlemek istemedi. Neden kızayım?”
Sesindeki samimiyetin gerçek olduğuna inanmak istedim. Beni vuran o olsaydı, kızgın olmakla da yetinmezdim belki, hiç parçası olmak istemeyeceğim duyguların eline düşerdim ve hayat boyu da silinmezdi o izler.
“Kızgınsın.” dedi Tarık.
Bende hiç var olmasa da korktuğum izleri, Dantes’in içinde acımasızca gün yüzüne çıkartırken, hemen yanlarında bedenimin çarmıha gerilmiş gibi gerildiğinden haberleri yoktu. “Lara anlamıyor olabilir ama dışarıdan biri bunu rahatça görebiliyor.”
“Kızmadım diyorum sana.”
“Sakin ol şampiyon.” Tarık yavaşça güldü. “Daha üstüne gelmeye başlamadım bile. Çok çabuk ele veriyorsun kendini.”
“Kendimi ele verdiğim falan yok. Ayrıca bilerek bastırarak pansuman yaptığını da biliyorum. Bastırma, acıtıyorsun!”
“Nasıl? Böyle mi bastırmayayım?”
Dantes inledi. “Hay içine…” Sert bir soluk aldı ve yatak başlığında bir sarsıntı olduğunda anladım ki sırtını yeniden yatak başlığına yasladı. Saniyeler içinde parmakları saçlarımla temasa geçerken bakışlarının üzerimde olmamasını umdum. Gergindim, zor dayanıyordum. Duyduklarımı nasıl sindireceğimi bilemiyordum.
“Ona kızdığını itiraf et.” dedi Tarık.
“Etmeyeceğim.” dedi Dantes.
“Yani kızdığını kabul ediyorsun ama itiraf etmeye yanaşmıyorsun?”
Dantes bunun ihtimali tok dercesine güldü. “Ağzımdan laf almaya çalışıyorsun.”
“Kabul et hadi, üstüne gelmem hoşuna gidiyor çünkü aslında konuşmak istiyorsun.”
“İstemiyorum.”
“O zaman seni anlamamı ister gibi gözlerime uzun uzun bakmayı kes.” dedi Tarık sertçe.
Dantes sertçe soludu. “Tamam.”
Tarık homurdandı. “Bir de bakışlarını kaçırıyor yaa.”
Sessizlik uzayıp giderken yalnızca Tarık’ın yaptığı pansumandan çıkan ufak hışırtılar duydum. Arada bir Dantes’in solukları hızlanıyor ve yavaşlıyordu. Öyle anlarda ne düşündüğünü çok merak ediyordum.
Parmakları, saçlarımı okşamayı hiç bırakmıyordu.
“Beni vurduğu için gerçekten kızgın değilim.” Sessizlik Dantes’in melankolik sesiyle bölündü. Bu tını, bana yeniden ıssız adayı hatırlattı. Akıbetinin ne olduğu artık meçhuldü. Batmış mıydı hala ayakta mıydı yoksa hiç var olmamış bir toprak parçası mıydı? “Beni vurduktan sonra gittiği için kızgınım.”
Bu itirafı duymak, uykuya dalmak üzereyken hiç uyuyamayacağını öğrenmek gibiydi. Gözlerimi açamayacak kadar acı çektiğim ama buna rağmen uyuyamadığım o an gibi, beni anlamak isterken derin bir acı çekmesine rağmen, o anlayışa hiçbir zaman layık olamamıştım. Ve bu anlayışsızlık beni hayal kırıklığına uğratmaktan ziyade derin bir pişmanlığa sürükledi.
Dantes konuşmaya devam etti. “Beni vurduğu yerin benim için bir mezar olduğunu biliyordu.” Banyoyu kast ediyordu. “Ama buna rağmen ona git dediler diye, arkasına bile bakmadan gitti. Gitmesin dediğim halde, arkasından can çekiştiğim halde çıktı ve gitti.”
Ayak parmaklarımdan başlayan bir sızı, bacaklarıma doğru tırmandı. Gitmek istemediğim halde gitmiştim ama arkamda nasıl bir adam bıraktığımın hiç farkında olamamıştım. Hâlbuki ondan giderken attığım her adım yıkımdı benim için. Kaçınılmaz bir sondu ve benim sonum oydu.
“Çünkü onu vuran sen olsaydın,” dedi Tarık ondan beklemediğim kadar yumuşak bir sesle. “Asla arkanda bırakıp gitmezdin.”
Haklıydı. O kadar haklıydı ki benim haklılığım kuruyan bir kök gibi toprağa karışarak yok oldu. Onları duymuyormuşum gibi yatakta kımıldandım ve sol omzumun üzerine dönerek sırtımı onlara çevirdim. Uykuluymuşum gibi birkaç sahte mırıltı çıkarıp yatağa daha çok gömüldüm, yüzümü onlardan sakladım.
Çünkü akmak için hazırda bekleyen gözyaşlarımı görsünler istemiyordum.
Ve titreyen dudaklarımı.
“Asla bırakmazdım.” dedi Dantes. Artık parmakları saçlarımda değildi. “Ve zaman aktı, saatler geçti. Bir kez olsun ardında bıraktığı adama ne olduğunu merak edip aramadı bile.”
Hıçkırmamak için avucumu dudaklarıma bastırdım. Kendi çektiğim acıya o kadar odaklanmıştım ki, onun gerçekten ne halde olduğunu düşünememiştim. Bencillik içimde katre katre çoğalan çığ gibi büyümüştü. Bir tepeden aşağıya yuvarlanırken üzerime sarmalanan acıların yalnızca bana ait olduğunu sanmıştım ama en büyük darbeyi, uçurumdan düştükten sonra çığın altında bıraktığım o adama vermiştim.
“Eğer içini rahatlatacaksa, benim yanımdaydı ve tüm geceyi baygın geçirdi. O da şoka girmişti. Uyandığındaysa olanlara olan öfkemden seninle görüşmesine izin vermek istemedim. Telefonunu istediği halde vermedim.”
Hayır, artık savunulması gereken taraf ben değildim. Haksızlığım karşıma dikildiğinde, ona sırtımı dönemezdim. Hep en yükseklere tırmanmayı arzulayan Lara, bir bulutun üzerine oturdu ve yarattığı karmaşayı yukarıdan izledi.
Ve onca çabam, acı verdiğim bir adamın yeryüzünde bir başına nasıl süründüğünü görmek için miydi?
“Lara için de zor bir gece olduğunu tahmin edebiliyorum.” Dantes’in bana gösterdiği anlayışı, avuçlarımın içinde bir kâğıt gibi buruşturarak çöpe atmak istedim.
“Ama seninki kadar zor değildi, değil mi?”
Dantes, Tarık’ın sorusuna cevap vermediğinde uzun bir sessizlik oldu.
“Bütün gece geri dönmesini beklemişsin.” dedi Tarık bir gerçeğin yeni farkına varıyor ve bu gerçek onu, hiç hazır olmadığı bir anda sırtından bıçaklıyormuş gibi.
“Kendime geldiğimde saat neredeyse üçtü.” diye anlatmaya devam etti Dantes. Omuzlarımın sarsılmaması için ciddi bir çaba verdim. “Gittiğini söylediler ama her şey öylesine bulanıktı ki tüm evde onu aradım. Adını seslendim, cevap veren olmadı. Yalnızdım, bir kez daha. Beni bu hale getirip yanımda olmadığı için sinirlendim. Onun odasına dalışımı hayal meyal hatırlıyorum. Sadece gözlerimi öfke bürümüştü ve odaya girdiğimde yaptığım ilk şey uzanabildiğim tüm fotoğraflarını kopartıp fırlatmak oldu.”
Hayatının merkezine koyduğunu düşündüğüm fotoğrafları, onu mezara soktuğum bir gecede yok etmek istemesini yargılamadım. Kendime kızdım sadece. O kadar kızdım ki Dantes nasıl fotoğrafları kopartıp attıysa, kendimi aynı şekilde kendimden kopartarak atmak istedim. Bütün bu hisler ve içimde birikenler, donmaya başlayan bir beton gibi ruhumun duvarlarıyla bütün oluyordu.
“Bunu senin yaptığına inanmak güç.” dedi Tarık sakince.
O da Dantes’in ne kadar üzerime düştüğünü anlıyordu ama benim gibi pek çok farklı ruh haline şahit olmadığından yadırgıyordu. Oysa ben öyle değildim. Gözü karardığında Dantes’in bir şeyleri gözden çıkarabileceğini öğreneli çok olmuştu.
“Pek akıllıca bir hamle değilmiş zaten.” Dantes ruhsuzca güldü. “Çünkü fotoğraflarla olan savaşımda dikişlerimi patlattım ve sonrasında bir panik atak krizi geçirdim.”
Anılar keskin pençeler gibi boğazımı tırmalamaya başladı. O andan itibaren nefes almak benim için haramdı. Kendi hislerime odaklandığımdan Dantes’e o kadar kör kalmıştım ki, şimdi dünyanın en büyük anlayışını da sunsam, ona yaptıklarımı geri alamazdım.
Üstelik o benim yüzümden çektiği acıyla boğuşurken ben ne yapıyordum? Tarık’ın çözümsüz hislerine ille de çözüm getirme derdine düşmüştüm. Bir an için bile olsa, ardımda bıraktığım adamı unutabilmiştim.
Kendimden böylesine nefret eder olduğum zamanların sayısı çok azdı.
Şimdi elime bir silah verselerdi, Dantes’e uzatıp aynı yaradan bende de açması için yalvarırdım. Ama sonra zaten yaralı olduğumu hatırladım ve bedenimde mesken tutan her acıyı o kadar hak ettiğime inandım ki, bir kere daha dönsem saldırıya uğradığım o ana, her şeyi yeniden yaşamaya razıydım.
“Nil yarayı ikinci kere diktikten sonra sağ kalan fotoğrafları alıp eski yerine astım ama aslında daha da dağıtmak istiyordum her şeyi. Kötü biriyim belki ama bu kadar büyük bir vefasızlığı hak edip etmediğimi sorguladım.”
Kimse bu vefasızlığı hak etmezdi ve buna sebep olanın ben olduğumu bilmek, içime ilmek ilmek işlenen suçluluk duygusunu çığ gibi çoğaltıyordu. Bu kez çığın altında kalacak sıradaki kişi bendim.
“Lara vefasız biri değil.” diyerek Tarık yine beni savunduğunda, hiçbir şekilde bu savunmaya layık değildim.
“Senin için değil.” Sessizce iç çekmeye devam ettim. Bundan sonra söyleyeceği şeyden o kadar korktum ki sesine sağır kalmak ve kelimelerin ifade ettiği anlamlardan sıyrılmak istedim. Çünkü bir kere erişirsem o anlama, bir daha onun anlamlarının sınırlarından çıkamazdım.
“İkimize yaklaşımı asla aynı değil Tarık, sen de fark ediyorsun. Sana karşı daha anlayışlı, sevecen ve merhametli. Sana gösterdiği merhametin yarısını bile göstermiyor bana.”
Ama şimdi erişmiştim ya o anlama, benim düşüncelerim aslında tamamıyla hükümsüzdü. Ben kafamdan milyonlarca düşünce de geçirsem, yalnızca onun düşündüğü kadar vardım onda. Benim kafamın içi onun dünyası değildi ve onun kafasının içinde ben, olmaktan korktuğum bir haldeydim.
Bu, içten içe benim de bildiğim ama kabullenmek istemediğim bir gerçekti. Günün sonunda Dantes’e sarılarak uyuyor da olsam hislerine karşı acımasız kalan bir yanımın olduğunu hep biliyordum. Belki de bana yaptıklarının bir cezası olarak gördüğümden kendiliğinden var olan bir histi bu.
Çok haklıydı çünkü Tarık’ı kazanmak için çabaladığım kadar asla Dantes için çabalamamıştım. Her zaman yanımda ve benimle olmak istemesine güvenmiştim belki. Ama çaresizliğim şimdi bir avuç su gibi avuçlarımdaydı. Anlıyordum ki Dantes gibi her şeye gücü yeten bir adamın bile, gerçekten istendiğini hissetmeye ihtiyacı vardı.
Kaç gece yalnızlık hissi vermiştim ona?
Kaç gece bana sarılırken, ona sunamadığım hislerim adına gözlerime uzun uzun bakmıştı kim bilir?
“Ama bütün bunların sebebi?” diyerek Tarık onu konuşmaya teşvik ettiğinde, daha fazlasını duyacak gücümün kaldığına inanmıyordum. Gözlerimi de açmıştım artık, sadece odanın loşluğunu izliyordum. Sırtım onlara dönük olduğundan uyandığımı görmemelerini umdum.
Dantes içini o kadar derin çekti ki, ruhumun bile ona karışacağından korktum. “Her şeyin sebebi benim.” dedi yılgın bir sesle. “Bana karşı olan tüm tavırlarını kendim yarattım, bunu mu duymak istiyorsun?”
“Sadece farkına varmanı istiyorum, sebebinin sen olduğun bir durumdan yakınıyorsan, yargının aynasını Lara’ya değil kendine çevirmek zorundasın.”
“Senin yaptığın gibi mi?” diye sordu Dantes ve dik dik birbirlerine baktıklarını hissettim.
“Bilmiyormuşsun gibi ahkâm kesme, Tarık.” Dantes’in değişen ses tonu, sırtıma sürtünen bir bıçak ucu kadar rahatsız ediciydi. Şimdi yargının yansımaları ikisinin sesinden de düşmüş ve yerine tanımını yapamadığım bir duygunun yansıması gelmişti.
“Çağlar,” Tarık’ın, Dantes’in adını ilk kez yüzüne karşı kullandığını duydum ve bu inanılmaz garip hissettirdi. “Bunları konuşmanın ne yeri ne zamanı.”
Bir anda seyri değişen konu kaşlarımı çatarak nefesimi tutmama neden oldu. Sebebini bilmiyordum ama Tarık’ın Dantes’in adını söyleyişinde tuhaf bir tını vardı. Benimle konuşurken söylediği gibi değildi. Sanki yalnızca ismini söylemiyor da o isimle birlikte yüzlerce cümle daha kuruyordu ve Dantes hepsini anlıyordu. Oysa ben, tamamıyla bilinmezlik içindeydim.
“Tarık-“
“Çağlar, sus.”
“Yeterince sustum.” Dantes’in yorgunluğu gün yüzündeydi. Bir itirafmış gibi çıkan cümlelerinden binlerce hikâye yazabilirdim ama onun gerçek hikayesine, hikayemizin son sayfasına geldiğimizde bile erişememiş olmaktan korkuyordum. “Daha fazla susmak istemiyorum belki.”
“Konuş o zaman.” diye diklendi Tarık. “Tutmayayım ben seni, hadi konuş.” Ayaklandı. Adım sesleri duyunca çabucak gözlerimi kapattım ve burnumu çekerek uyuyormuş gibi yapmaya devam ettim. “Ama gerçekten konuşacak cesareti bulman çok uzun bir zamanını alacak. O yüzden boş yapmayı kes ve al şu kazağı giy. Çıplak çıplak oturma yatağımda.”
“Sanki bilerek soyundum.” diye söylendi Dantes. Yataktaki sarsıntıdan kımıldanarak kazağı giydiğini anladım. Ondan sonraki birkaç dakika yine sessizlik içinde geçti. Açılıp kapanan kapılar duydum. Hareket eden eşyalar ve huzursuz birkaç mırıldanma. Ama bu süre zarfında Dantes’in yataktaki varlığı hiç kaybolmamıştı.
Ve sonra, onun varlığına Tarık’ın varlığı da eklenince afalladım. Dantes’in, “Ne yapıyorsun?” diye sormasıyla eş zamanlı olarak yatağın diğer tarafı çöktü.
“Kör müsün? Kardeşimin başında bekleyeceğim. Kalk git yürü.”
“Hiçbir yere gitmeyeceğimi biliyorsun.” Dantes’in parmaklarını saçlarımda hissettim. Dokunuşlarında hislerinin şiddetiyle uyuşmayan bir nahiflik vardu. “Asıl ben bekleyeceğim onun yanında.”
“O kadar sinirlerimi bozuyorsun ki,” dedi Tarık soğuk bir sesle. “Ona dokunan parmaklarını kırıp doğramak istiyorum.”
“Ama bunu yapamıyorsun çünkü Lara’nın bundan hoşlandığını biliyorsun.”
“Sen de şunu bil ki, onun için bittiğin an seni gözden çıkaracağım.”
Ama Tarık… Neler diyorsun sen öyle?
Henüz yeni başlamışken her şeyin sona erdiği anları düşüncelerimin arasına koymak istemedim. Ayrıca bir gün bitecek bile olsak, hayatına sağ salim devam etmeliydi. Zaten o kadar yaralıydı ki, ona daha fazla acı çektirmek günah sayılırdı.
Saniyeler içinde düzene giren nefeslerimiz, omuzlarımın üzerindeki gerginliği yavaş yavaş aldı. O ana kadar kendimi bu kadar sıktığımın farkına varamamıştım bile.
“Kaç yıldır yalnızsın, Çağlar?” diye sordu Tarık hiç beklemediğim bir anda. Şimdi sesindeki kin havaya karışmış ve yerine buruk bir merak dolmuştu.
Dantes’in saçlarımdaki parmakları gerildi. “Yalnız değilim.” dedi kısık sesle.
İki nefes alımlık bir sessizlik oldu. “Kaç yıldır yalnızsın?” diye yineledi Tarık.
Ve o sessizlik, uzun yıllara yetecek kadar büyük bir kederle doldu. Dantes’in nefesleri yolundan şaştı ve yutkundu. “On yıl ve bilmem kaç ay.” dedi, içindeki yalnız çocuğun ses tonunu saklayamaksızın.
Tarık içini çekti, kafasından geçenleri, Dantes’e karşı gerçekte ne hissettiğini çok merak ediyordum. Sezgileri güçlü bir adamdı, bir şeyin üzerinde duruyorsa, vardır bir sebebi diyesim geliyordu. “Epey uzun bir yalnızlık.”
“Yeterince.” Dantes derin bir nefes daha aldı ve Tarık’a baktığını hissettim. “Biliyorsun, ben senden iki yaş büyüğüm.” dedi.
“Yani?”
“Büyüğüm yani.”
Ah, demek istediğini anlamıştım. Kendinin daha büyük olduğunu hatırlatıyor ve buna rağmen Tarık’ın olgun tavırlarının onda yarattığı şaşkınlığı dile getiriyordu. Zira benim için de durum aynıydı. Dantes büyük olabilirdi ama başka bir hayatta, araları biraz daha iyi olsaydı, Tarık, Dantes’in sırtını yaslayabileceği olgun, düşünceli ve akıl danıştığı en yakın arkadaşı olabilirdi.
Hatta bir abi gibi bile hissettirebilirdi ona.
Tarık da bunu anlayıp sessizce güldü. “İyi geceler, Çağlar.”
“Tarık,” Dantes sohbeti bitirmediğinde Tarık karşılık olarak bıkkın bir soluk aldı. “Sence pişman olacak mıyız?”
Ve sorusu karşısında aldığı soluklar sekteye uğradı. Tıpkı benim boğazımda tekleyen soluklarım gibi. Sorulan soru fazla açık uçlu olduğundan ne için sorulduğunu anlayabilmem mümkün değildi. Ama Tarık’ın verdiği cevabı duyduktan sonra, o nedeni bilmek isteyeceğimden emin değildim.
“Çoktan olmaya başladık bile.”
༄
İki güzel adam…
İkisi de birbirinden kusurlu ve kusursuz…
Onlar uykuya daldıktan sonra, yeterince uyuduğum için uyumak işime gelmedi. Kafamda sürekli düşünceler dolanıyordu ve her düşüncenin başlangıcı Hayalet’e dokunuyordu. Hayat hikâyesini kafamdan silip atamıyordum. Anlattıkları gerçek mi yoksa beni ayık tutmak için uydurduğu bir masal mı öyle çok merak ediyordum ki yeniden onunla konuşabilmek için dayanılmaz bir istek duyuyordum.
Beni ölümüne dövülürken izlemesine rağmen, karşısına geçip gözlerinin içine bakmak istiyordum.
Belki de çocukken izlemek zorunda bırakıldığı vahşet içerikli videolardan biri sanmıştı hayatımı.
Ondan mı kılını bile kıpırdatmadan, öylece durabilmişti? Parmaklarım kırılırken attığım çığlıkların hiç mi tesiri olmamıştı onda?
Mahkûmiyet içinde geçen bir hayat. Bu bana yabancı değildi. Ama yaşadıkları bambaşkaydı. Yıllarca acımasız biri olması için psikolojik şiddet görerek büyümesi ve buna rağmen bugünkü adam olabilmesi… gerçi normal bir psikolojiye sahip olmadığı da belliydi.
Bütün bu olanlar delilikti, düpedüz delilik.
Tıpkı göğsümde sakladığım o sır gibi.
Zaman sonra Tarık sessizce yanımdan kalktı ve odadan çıktı. Onun gidişinin ardından aşağı kayarak yanıma uzanan Dantes’in uykuya dalması çok kısa sürmüştü. Ara ara benim de gözlerim kapanır gibi oldu ama derin bir uykuya dalamadım hiç.
Dantes, boynumda huzursuz bir nefes alınca çenemi saçlarına sürttüm. Başını omzuma koymuştu ve dudakları neredeyse boynuma değiyordu. Uyuyor olsaydım bile içime yayılan ürpertiden uyanırdım.
Dantes kımıldandı ve karnımda duran eli yumruk oldu. Kâbus mu görüyordu? Onu uyandırma düşüncesi dakikalardır aklımdan geçiyordu. Konuşmamız gerekiyordu. Özür dilemek istiyordum. Önce karnında açtığım, sonra da kalbinde açtığım yaralar için. Çünkü kendi yaralarıma o kadar odaklanmıştım ki yanı başımda kanamakta olan bu adamın sızılarına hiç dikkat etmemiştim.
Hep kendi içine çekilmişti. Acı çekse bile saklamıştı bunu benden. Oysaki ben ona karşı olan her kırgınlığımı ve sert tavrımı acımasızca dile getirirken o her seferinde susmuş, olanları kendine reva görerek kendini derin bir kuyuya atmıştı.
Bu duygularla yaşamaya alışmak istemişti ama işte, anlayışla yapılan ilk sohbette kendini ele vermişti. Çünkü o da anlaşılmak istiyordu.
Herkes gibi, bir kalbi olduğu anlaşılsın istiyordu.
Boynuma çarpan nefesleri sertleşti. Dudaklarından kısık bir inilti çıkınca içim titreyerek kendimi geri çektim ve loş ışıkta acıyla kuşanan yüz ifadesiyle karşılaşınca afalladım. Alnında minik ter damlacıkları birikmişti ve dudaklarından ne olduğu seçilemeyen anlamsız mırıltılar dökülüyordu.
Tuhaftı, mırıltıları yabancı bir dilde konuşuyormuş gibi geliyordu kulağıma. Kaşlarımı çattım, Türkçe’ye benzemiyordu.
Kâbus görüyor olmalıydı.
“Mir?” Alçılı elim bir işe yaramasa da sol elimle saçlarını dokundum ve onu uyandırdım.
Boynuma doğru uykuyla mırıldandı. “Hımm?”
“Seni yalnız bıraktığım için çok üzgünüm.” Dudaklarım titredi ve buna engel olamadım. “Gidişimin seni bu kadar üzeceğini bilemedim. Tam bir aptalım.”
“Sen…” Dantes’in tamamen uyanırken biraz geri çekildi. Neler olduğunu anlamaya çalışıyordu. Karnımı okşayan eli de duraksadı. “Duydun mu bizi konuşurken?”
“Şoka girmiştim bende, sen öyle kanlar içinde yere devrilince. Sonra Fırat beni küfür ederek kovdu. Gitmemem gerekiyordu belki ama kalamadım işte orada. Çok korktum, kaçmak istedim. Görmezsem gerçek olmaz sandım, o kadar utandım ki sana yaptığım şeyden, yanında kalacak cesareti kaybettim.” Kalbimi ezen bir hamleyle ikimize de azap çektiren o gerçeği kabullendim. “Biliyorum, vurulan ben olsam sen asla beni bırakıp gitmezdin.”
“Yapma-“
“Bir kere de gerçekten ne hissettiğini itiraf et.” Her şey üst üste geliyor, birikiyordu. Bir an sonra, hiçbir şeye dayanamayacak hale gelebilirdim. “Benim iyi hissetmem için değil, kendi iyiliğin için gerçek hislerini söyle bana, Mir. Yalnızca saf gerçeği, kalbinden geçen en duru haliyle.”
Cevabını belli bir süre bekledim. Kafasını kaldırıp loş gecenin içinde gözlerime baksaydı dayanmak çok daha zor olurdu. Çünkü gözlerindeki gece bana onu vurduğum geceyi hatırlatır, gecesinden söküp aldığım yıldızların ardında kalan yaralarla yüzleştirirdi beni.
“Haklısın.” dediğinde kalbimdeki acıya rağmen yüzüme minnet dolu bir gülümseme yerleşti. Devam et dercesine avuç içimle saçlarını okşamaya devam ettim. “Kurşun karnıma girince, askerde önüne atladığım iki kurşun gibi hissederim sandım ama o kurşun bir bıçak darbesi gibiydi.” O bıçak darbesi benim göğsümdeydi. “Ben vurulmamıştım aslında, bıçaklanmıştım. Bir metre ötemde, annem küvette kendi kanında boğuluyordu.”
“Ve böyle hissetmenin sebebi bendim.”
“Gözüm sadece onu gördü. Kendi kurtuluşumu bıraktım, o kurtulsun istedim. Bu çok garip bir his, sana anlatabilmem çok zor. Aynı yerde tekerrür eden bir geçmiş ama bir yandan da bunun gerçek olmadığının hep farkında oluyorsun.”
Aynı şeyleri bana yaşatma ihtimalini düşündüm. Eğer beni annemin öldüğü gecenin anısıyla yüzleştirseydi, buna katlanabilir miydim? “Ve sonra sen orada değildin, yoktun. Hiç olmuştun.”
Ben hiçbir şeydim, her zaman öyleydim. Her insan gibi bugün vardım ve yarın olmayacaktım. Ama benim farkım, yarının hiçliğine kendimi bugünden kaptırarak o yola çok önce girmemdi. Biliyordum ki Dantes de artık benim gibiydi. Birlikte koca bir hiçliği temsil etsek de bu öyle derin bir hiçlikti ki, her şeyden daha çok şey barındırıyordu içinde.
“İlk başta olanların, beni bırakıp gittiğinin pek farkında değildim. Nil kurşunu çıkardıktan sonra kendime geldiğimde her şey daha belirgindi. Gerçekten de beni vurmuş ve gitmiştin. O kadar aradım ki seni, kendimden başka arayacak hiçbir yer kalmadı. Ama sen o kadar çok varsın ki bende, seni görmem için aynaya bakmam yeterdi. Ama ben… aynadan önce fotoğraflarını gördüm ve,” Bir süre konuşmadan yalnızca nefes aldı. “Dakikalarca fotoğraflarınla kavga ettim. Onlara bağırdım, küfrettim. Geri gelmeni söyledim. Bana cevap vermedin. Cevapsız kalan her sorumda bir fotoğrafını kopartıp attım yere.”
“Özür dilerim.” Kelimelerim o kadar tükendi ki bir özürden başka söyleyecek bir şeyim kalmadı.
“Bir fotoğrafla kavga etmek ne demek bilir misin Lara? Bir fotoğrafı yaralamaya çalışmak…”
Belki bilirdim, belki bilmezdim. Bildiğim bir şey varsa, onun kalbini ortadan ikiye ayrılan fotoğraflar gibi yırttığımdı. “Benim yüzümden kendine zarar verdin. Dikişlerin patladı ve panik atak geçirmene neden oldum.” Söylerken bile bayılmanın eşiğine geliyordum.
“Endişelenme, ben hep panik atak geçiririm.” Güldü ama yüzünü baksaydım mutluluğun emaresini bile göremezdim gözlerinde. “Bu korku yeni değil benim için.”
“Ardımda bu kadar büyük bir enkaz bıraktığımı biliyordum.” dedim pişmanlıkla. “Affet beni.”
“Asıl sen beni affet.” Nihayet başını kaldırdı ve gecenin hırsızı gözlerini gözlerimle buluşturdu. “Koruyamadım seni. Acımasız bir adamın eline bıraktım. Bilseydim asla gitmene izin vermezdim.”
Bu konuda da haksızlık payım olduğunu bilirken sözlerini şok içinde karşıladım. “Mir, sen izin vermesen de giderdim ben o akşam.” Öyle mi dercesine kaşlarını kaldırdı. “Ayrıca gerçekten de kızmıyor musun bana? Babama karşı kullanabileceğine inandığın belgeleri çaldırdım. En büyük umudunu elinden almış olabilirim.”
“Umut mu?” Alaycı bir şekilde güldü. “O zaten yoktu ki bende. Bir kanıt gider, yerine başkası gelir. O kadar da üzülme.”
“Bu kadar mı yani?” İnanasım gelmiyordu. O belgeleri istiyordu, hem de çok fazla. Bana kendini açık etme sebebi bizzat bu bile olabilirdi ve o şimdi tutmuş o kadar da önemli olmadığını söylüyordu. Gözlerine dikkatle baktım ve samimi olup olmadığını anlamaya çalıştım. “Neden çaldırdığıma üzülmüyorsun?”
“Üzülüyorum Lara, inan bana üzülüyorum ama kendini bir kere o saldırıdan sonra görseydin, her yerin kanla kaplanmışken kollarıma yığıldığında hissettiğim şeyleri bilseydin, şimdi neden bu kadar sakin olduğumu anlardın. Belgeler mi? Siktir etsene. Tek dileğim senin iyi olman ve sana bunları yapanın ağzına s-“
“Şşh,” Tıpkı bana yaptığı gibi işaret parmağımı dudaklarına koyarak onu susturdum. “Yeterince küfür ettin son zamanlarda. Artık yeter.”
İtaat edercesine kafasını salladı. Kaşlarımı kaldırıp sözünü tutacak mı merak ederek işaret parmağımı dudaklarından çektiğimde sakindi.
Pencereden içeri sızan güneş ışığını görebiliyordum. Sabah olmak üzereydi. Uykum tamamen açılmıştı ve duş almak istiyordum. En azından saçlarımı yıkayabilsem çok iyi olurdu. “Banyoya gitmeme yardım eder misin?” diye sorduğumda başını salladı.
Önce o ayağa kalktı ve üzerinde Tarık’a ait olan bir kazağın olduğunu gördüm. Sonra da belime sarılarak yavaşça ayağa kalkama yardım etti. Biliyordum ki kucağına alamazdı çünkü yarası buna izin vermiyordu. Kaplumbağa hızında banyoya doğru ilerlemeye başladığımızda, “Şu hastane kıyafetlerinden kurtulmak istiyorum.” diye sızlanmadan edemedim.
“Tarık senin için banyoya pijama takımı bıraktı.” dedi sakince. “Onları giyersin.”
Banyonun kapısını açtığında alttan alttan ona baktım. “Sevdin galiba sen Tarık’ı?”
“Ne?” Güldü. “Hadi ordan.” Beni banyoya doğru ittirdi ve omzunu kapı pervazına yaslayarak bana baktı. “Ne seveceğim o pasif agresif öfke yumağını.”
Sözleri inandırıcı gelmedi. Madem dışarıdan gören gözler bazı şeyleri daha kolay anlayabiliyordu, ben de bunu anlamıştım ve içten içe mutlu da oluyordum. Dantes’in kalbinin sınırları genişliyordu. Yüzümdeki gülümsemeyle ona bakmaya devam ederken, saniyeler içinde gülümsemem silindi.
“Kapıyı kapatıp dışarıda beklemen gerekmiyor mu senin?”
Omuz silkti. “Belki yardıma ihtiyacın vardır, kalmamı ister misin?”
Sessizce etrafıma bakındım. Hastane kokulu kıyafetten bir an önce kurulmak istediğimi hatırladım. Ve o an banyonun ışığını yakmadığımızı, sadece dışarıdan düşen hafif güneş ışığıyla aydınlandığımızın farkına vardım. Bu iyiydi, loşluk gerçeği biraz olsun perdeleyerek bizi olduğumuz yerden soyutlayabiliyordu.
Tarık’ın benim için bıraktığı pijama takımı orada duruyordu. Bir elim alçıda bile olsa hastane kıyafetleri bol olduğu için onlardan rahatça kurtulabilirdim.
Dantes’e baktım. “Sanırım yardıma ihtiyacım yok.” dedim. “Beni yalnız bırakabilirsin.”
“Bu sondu,” dedi, ciddi yüz ifadesi kaşlarımın çatılmasına neden oldu. “Artık asla yalnız kalmayacaksın. O kadar yanında olacağım ki, yalnızlığın tanımını unutacaksın. Birbirimize dünyanın en ağır darbesini de indirsek, gece kollarımın arasında olacaksın. Olmak zorundasın.”
Daha önce şahit olmadığım bir hâkimiyeti vardı sesinin. Öyle ki evren bile bu çağrıyı almış gibi şaha kalkmış, camı tırmalayan rüzgârın şiddeti artmıştı. “O zaman sen de gitmeme izin vermeyecek kadar aklı başında olacaksın.” dediğimde istediğim gerçekten bu mu anlamak ister gibi başını yana yatırdı. “Gitmek istesem de,” Nefesim kesilince birkaç saniye es vermek zorunda kaldım. “Bana kalmam için sebepler vermek zorunda kalacaksın.”
“En büyük sebebin ben olacağım.” dedi hiç düşünmeden. “Benimle olmaya o kadar alıştıracağım ki seni, kalman için benden başka bir sebebe ihtiyacın olmayacak.”
“O sebebi bana daha önce vermeliydin.” Ona doğru bir adım atmak istesem de kendimi tuttum. “Çünkü en çok seni vurduğum gece yanında olmak isterdim.”
“Başka gecelerde telafisini bolca yaparız,” dedi ve bana göz kırptı. “Duş alıp üzerini değiştirince yanımıza gel. Gerçi sargıların var ama doktor bir süre duş almasın gibi bir şey demedi. Sargılarını değiştiririz zaten. Bir şeye ihtiyacın olursa da hemen seslen tamam mı? Aklım sende kalmasın.” Uzanıp iki parmağıyla yanağıma küçük bir temasta bulundu.
Sonrasında ise sessizce çıktı ve artık banyoda yalnızdım.
Bitti sandığım şeyler, asıl o banyodan çıktığında başladı. Yüzümdeki gülümseme bıçakla kazınırmış gibi yüzümden silinirken, bir maskenin tenimde bıraktığı ağırlığı ve yapış yapış hissi ruhumun en derinlerinde hissederek kendimden tiksindim.
Üzerimdeki hastane gömleğini kafamdan çıkarıp attım ve ağır adımlarla aynanın karşısına yürüdüm. Bir kez daha, en saf halimle göz gözeydim.
Üzerimde yalnızca siyah sutyen kalmıştı. Bakışlarım oyalanmadan karnıma doğru kaydığında tenimdeki morluklar varlığını belli etmek istercesine sızladı. Gerçekten yaralanmıştım, ölesiye dövülmüştüm. Her şey fazla çılgınca geldiğinden çoğu zaman gerçekliğinden emin olamıyordum.
Omzumun üzerinden kapıya baktım, kapalıydı. Yeniden önüme döndüğümde gözlerime uzun uzun bakacak cesareti kendimde bulabildim. Uğradığım saldırıdan sonra ilk kez ayna karşısına geçiyordum. Alnımdaki bandaj berbat görünüyordu. Göz altlarım çökmüş ve mora yakın bir renge bürünmüştü. Dudaklarım kuru ve çatlak, yanaklarım solgun ve çöküktü. Buğday sarısı saçlarım hasat mevsimine fırtına vurmuş bir buğday tarlası kadar dağılmıştı ve gözlerimde bir yalanın isleri vardı.
“Hala o mahkemede yargılanıyor musun Lara?” Fısıltım bir çığlık gibi kulaklarımı işgal etti. “Hala aynadan duvarlar arasında mısın?”
Hala en adil yargılayıcı olduğuna mı inanıyorsun yoksa?
Acımasızca gülümsediğimde, dudaklarım gerildi. Yansımama diktim gözlerimi, orada durmuş bana bakan kız bendim.
“Yalan söyledin.” Sesim kısıktı. Kendimle değil de bir yabancıyla konuşuyormuş gibi hissediyordum. Yaptıklarım ve hissettiklerim bana yabancılaştıkça aynadaki kızı tanıyamaz hale geliyordum. “Yalancısın. Kötü kalpli değilsin ama yine de bir yalancısın. Ne farkın kaldı onlardan? Hani senin mahkemen adildi?”
Ben bir şey yapmıştım, öyle bir şey yapmıştım ki şimdi geriye dönsem onu yaptığım o ana, yine kendimi aynı uçurumdan aşağıya yuvarlardım.
Bu yüzden gözlerim doluyordu, bu yüzden bulutlardan düşen damlalar gibi gözlerimden yaşlar düşüyordu. “Ama pişman olmayacağım.” diye fısıldadım. “Ben, bunu yaptığım için asla pişman olmayacağım.”
Bir mühlet bedenimdeki titremenin geçmesini bekledim.Aynadaki yansımama bir karadeliğe çekilirmiş gibi baktım. Ardından sol elimi kaldırdım ve iki parmağımı göğsümün ortasına, sutyenimin içine doğru kaydırdım. Parmaklarıma bir metal temas etti. O metali usulca göğsümün ortasından çıkarırken aynadaki kız kendi yargısının altında ezilen bir tutukluydu.
Bu sırrın bende kalabilmesi için, bu hasarı almam gerekiyordu.
Pişman olmayacaktım.
Bakışlarım avucumdaki belleğe düşerken bir kamera hızla etrafımda dönüyor ve ruhumu her açıdan görmemi sağlıyormuş gibi hissettim. Kırılgan Lara, korkak Lara, güvensiz Lara, yalancı Lara ve ismimin önüne yakışacak daha nice sıfat dizilirken zihnime, yalnızca iki cümle düştü nefesime. “Kuklacı öldü,” diye fısıldadığımda, gülümsemem yüzüme yayılırken avucumda duran bellek gerçeğin ta kendisiydi. “Şimdi sahne kuklanın.”

