22. BÖLÜM

“Şimdi karanlıklar alemine iniyoruz,” dedi. “Ben önden gideceğim, sen beni izleyeceksin.”
Inferno/Dante Alighieri

Dinle şarkılar söyleyen bir mahkûmun sesini,
Sırlara kadem basan bir an değil, zamandır.
Ateşli yeminler alazlar sadakatin nefsini,
Kayıpların yasını tutan, hiç kazanmamış olandır.
Özgürlük sunacak var olana kalbindeki menfezler,
Zihnine zerk ettiğinde günahların esareti.
Yaşamım ölümüm kadar anlamlı olursa eğer,
Ruhum sana adanmış sönmeyen bir yıldızdır.

Her şeyin bir başlangıcı vardı, hiçliğin bile. Yok oluşlar varlığın son bulmasıyla başlardı, hiçlik ise her şeyin yitirilmesiyle.

Kendimi yok olmuş gibi değil de hiçliğin başlangıcına adım adım yürüyormuş gibi görüyordum, her seferinde bir parçam kayboluyordu, kaybolan parçalarım şimdi evrenin uzak köşelerinde savruluyordu. Ben de yıldızlı gecelerde oturup gökyüzünü seyrederek kayıp parçalarımı geri kazanmanın hayalini kuruyordum.

Her hayal, bir yalanın ilk nefesiymiş, bunu yaşayarak öğrenmiştim.

Her nefes, bir yalanı hayal niyetine içimize itiyormuş, bunu da yaşayarak öğrenmiştim.

Her yalan, bir hayalin aynaya düşen yansımasıymış aslında, her yansıma bir yalanı hayal olarak gösteriyormuş bize, bunu çok yakında öğrenecektim.

İçimde yaşayan isyancılar, görevini layığıyla yerine getirmekte ustaydı. Bir kez bile omuzları yenik düşmüş halde arkasını dönüp gittikleri olmamıştı.

Daima omuzları yenik düşen bendim.

Daima arkasını dönüp giden bendim.

Cehennemden korkmuyorum demişti bir keresinde babam. Annemin cehennemde olabileceği korkusuyla sessizce ağladığım, henüz ölüm kavramının kafamda yeterince yer etmediği gecelerden birinde yanı başıma oturmuştu. Cennet de cehennem de bir yolculuktur demişti. Dünyadaki yolculuklardan tek farkı son durağın neresi olduğunu bilemezsin.

Cehennem gerçekten bir yolculuktu. Dante Alighieri, karanlık bir ormanda kaybolduktan sonra kurtuluşun cehennemden geçtiğini öğrenince nasıl dehşete kapıldıysa bazen ben de öyle derin bir dehşet hissediyordum fakat sonra bir yolculuğa çıkmadan önce son kez ardına dönüp bakan insanların sessiz hüzünlerini hissederek durgunlaşıyordum.

Bir kez ışığa kavuşabilmek için, cehennemi görmem gerekiyordu. Bu his son günlerde çok derin bir arzu olarak içimde varlığını belli ediyordu. Önceleri fazlasıyla sinsiydi, düzene sokmaya çalıştığım hayatımı yıkacak kadar belirginliği yoktu ama son günlerde hislerim fazlasıyla kaçkındı.

Yanmaya koş, diye fısıldıyordu zihnim. Yanmaya koş ve yan.

Kasım ayının ortasındaydık. Annemin mezarı başında sessizce duruyordum. Çizgimi kaybetmiş gibiydim, olmam gereken yer neresiydi?

Yağmurluğumun cebine sığdırdığım ellerim dakikalardır ısınmıyordu. Kasım acımıyordu, hiç acımamıştı. Hemen önümdeki mezar yalnızca genç bir kadına ait değil, o kadının kızı için de bir yuvaydı. Annem, küçükken saçlarımı tarardı. Onun dokunuşları şu an saçlarımı havalandıran rüzgârdan bile daha hafif olurdu.

Acıtmayı bilmezdi, bana da acıtmadan yaşamayı öğretmek istemişti. Hesap edemediğimiz şey, insanların bize yapacakları olmuştu.

Belki de hesap etmişti. O yüzden ardında ortalığı birbirine katacak sırlar bırakmıştı ama bu sırların kızının da felaketi olacağını hiç mi düşünememişti.

Buraya son geldiğim gün, Dantes ile tanıştığım gündü. Mezarın başına diz çömüş, annemle sessizce konuşmuştum. Ne demiştim anneme hiç hatırlamıyordum.

O günden sonra dünyanın bütün kanunları Dantes ile beni bir araya getirmek için çabalamış, amaçlarına ulaşmışlardı. Bir deneyin kurbanı olduğumuzu düşünüyordum bazen. Saydam ve sonsuza kadar uzayan geniş bir kutunun içindeydik. Sakince başlayan hisler şiddetle yolculuğuna devam ediyor, bizi çevreleyen cama düşen yansımalar vahşileşiyor ve çatlakların sesi duyuluyordu.

Aynı tekdüzelik içinde yaşamayı başaramıyorduk.

Birkaç tane kurumuş yaprak yerde sürüklenerek ayaklarıma sürtündüğünde bakışlarımı mezardan ayırarak etrafımda yükselen ağaçlara çevirdim. Dudaklarımda yağmurlu havaya yakışmayan bir kuruluk vardı. Tek elimi cebimden çıkarıp uçuşan yaprakları yakalayamayacağımı bilmeme rağmen havaya kaldırdım ve parmaklarıma hayali kar taneleri dokundu.

On yaşındaki Lara Solar akıl hastanesindeyken soğuktan nefret ediyor olmasına rağmen daima pencere kenarında otururdu. Çünkü pencere kenarı, dünyayı görebileceğim tek kapımdı. Ellerimi pervaza koyar, yanağımı ellerimin üzerine yatırır, akıl hastanesinin arka bahçesini izlerdim.

Oysaki o zamanlar baktığım yerin arka bahçe olduğunu bile bilmezdim. Sadece bakardım, kapısı bile olmayan bir bahçeden beni kurtarmak için birilerinin geleceğinin hayalini kurardım.

Bazen pencereyi açar ve elimi dışarı uzatırdım. Tıpkı şimdi yaptığım gibi parmaklarım havada süzülür ama yalnızca boşluğa dokunarak yuvasına geri çekilirdi.

Ellerimi göğsüme saklardım. Pek çok şeyi göğsüme sakladığım gibi.

Hayat, düş kurarken bile benimle dalga geçmişti, acılarım bir kez olsun ciddiye alınmış mıydı merak ediyordum.

Yere doğru eğilirken annemin toprağına usulca dokundum, ona bir veda dokunuşu bıraktım.

Birkaç saniye toprağına şefkatle okşadıktan sonra doğruldum ve elimde kalan toprak parçalarını silkelemeye gerek görmeden elimi yeniden cebime sokup yürümeye başladım. Her taraf griye çalan mezar taşlarıyla çevrelenmişti. Şimdiye kadar bu mezarlığa gelmek beni hiç korkutmamıştı çünkü burayı bir nevi ölü ruhların evi olarak görüyordum.

İnsanların mezarlıklardan neden korktuğunu hiçbir zaman anlayamamıştım.

Benimle birlikte burada olan, mezarlardan korkmayan biri daha vardı.

Dantes’i mezarlığın en uç kısmında gördüm. Gri mezar taşlarının koyu yeşil ağaçlarla bütünleştiği, dizili mezarların ortasında yol gibi duran bir açıklığın bittiği yerdeydi. Uzaktan bakınca mezarından fırlamış bir hayalete benziyordu ama yakınlaştıkça varlığı gerçekliğin en belirgin halini aldı.

Sırtı bana dönüktü, ellerini ceplerine sokmuştu ve uzayıp giden manzarayı seyre dalmış olmalıydı. Üzerinde siyah takım elbisesi vardı. Saçlarının rüzgârda usul usul uçuştuğunu uzak mesafeden bile fark edebiliyordum. Son günlerde yeniden holdingde çalışmaya başladığından hayran olduğum iş adamı geri gelmişti.

Artık ikimiz de iyileşiyorduk. Karnındaki yara onun hayatını kısıtlamıyor, yüzümdeki yaraların silinmeye başlayan izleri de aynaya baktığımda beni korkutmuyordu.

Elimdeki alçıyı da çıkarmıştık. Parmaklarıma çok fazla yüklenmemem şartıyla azar azar kullanıyordum.

Tarık’ın evinden döndükten sonra adını koyamadığım bir inzivaya çekilmiş gibiydik. Dantes benim sessizliğimi dinlemeyi öğrenmişti. Ama ben hala onun sessizliğine sağırdım.

Beni biliyordu, benim onu bilmediğim kadar.

Beni duyuyordu, benim onu duymadığım kadar.

Beni anlıyordu, benim onu anlamadığım kadar.

Onun kafasının içindeki dünyayı ansiklopediye benzetiyordum. Yüzlerce kelimenin tanımını saklıyordu kafasında, yüzlerce olayın açıklaması zihninin kıvrımlarına sızmıştı ama yazılar o kadar ince ve küçük yazılmıştı ki birkaç sayfa okuduktan sonra zihnim yoruluyor, onu anlamaya çalışmak, harflerini bildiğim ama kelimelerin anlamlarına erişemediğim o ansiklopediyi çözmek gibi zorlaşıyordu. Bana gizemli bir dünyayı anımsatıyordu.

Ama ben günlerdir bu gizemli dünyanın kollarında değildim. Daha çok sınırlarında dolanır hale gelmiştim.

Çünkü artık birlikte uyumuyorduk.

Sebebi ben değildim, sebebi o da değildi. Sessiz bir anlaşmaya bilmeden teslim olmuşuz gibi ayaklarımız bizi geceleri kendi odalarımıza sürüyordu.

Yanına gelmeme birkaç adım kala bir çalının üstüne bastığımda zamanın içinden keskin bir parça kırılmış gibi duraksadım ve nefesimi tuttum. Dantes önce tepki vermedi, saniyeler akan nehirler gibi akıp gitti ruhumdan. Sonra aldığı soluğu aramızdaki mesafeye rağmen duydum. Başını hafifçe yan çevirirken yüzünü yan profilden gözlerimin önüne serdi.

Yürümeye devam ettim.

Dantes’in varlığı o kadar gerçekti ki gözlerimi kapatarak bile onu en ince detaylarıyla resmedebilir, o resmi ruhumun bir duvarına asarak benim için hiç unutulmayacak bir anıya dönüştürürdüm.

Saniyeler içinde hareketlendi, bakışları yeniden manzaraya döndü ama cebindeki elini çıkararak usulca avucunu yağmurluğumun cebine kaydırdığında, parmaklarım parmaklarını bir fare kapanı gibi yakaladı ve elinin sıcaklığı, bir türlü ısınmayan ellerimi güneşe dokunuyormuşum gibi ısıttı.

Titrek bir nefes aldım.

Karşımızdaki kasvetli manzarayı izlemeye devam ettik.

“Senin annenin mezarı nerede?” diye sordum o konuşmaya yeltenmeyince. Eğer yakındaysa onun mezarını da ziyaret etmek isterdim.

Ona iyi gelmeye çalışıyorum, derdim. Dantes kendini kurtarılamaz bir zindana hapsetmiş ama ben onu çıkarmak için tüm anahtarları arıyorum, derdim. 

Benim annem nasıl olduğumu biliyordu.

Ama içimden bir ses, Dantes’in annesiyle bile konuşamayacak kadar yitik bir ruh halinde olduğunu söylüyordu

Sorum üzerine parmaklarımın arasında duran parmakları gerilir gibi oldu. “Bu mezarlıkta değil.” Ses tonu kısık, bir şeyleri açık etmekten korkar gibi çekingendi.

“Onun da ziyaret edelim ister misin?”

“Belki başka zaman.” dedi hırıltılı bir sesle. Onun sesindeki pürüz, benim ruhumun boğazına tıkanan nefessizliğin bir yansıması gibiydi. Boşta olan elimle yağmurluğumu avuçladım.

Dantes yutkunarak başını hafifçe geri yatırdığında ve gözlerini puslu gökyüzüne çevirdiğinde, dudakları bir dirhem nefese muhtaçmış gibi aralandı.

Daha da yanına yaklaşarak başımı omuz çıkıntısına koyduğum an, kokusu daha da derinden cereyan etti burnuma. Başını saniyesinde eğerek çenesini saçlarımla buluşturduğunda, boğazını sıkan bir ipten kurtulmuşçasına derin bir nefes aldığını duydum ve dudakları saçlarıma karışırken cebimdeki parmaklarını sıktım.

“Bir süredir benden çok uzaksın.” diye soracak cesareti kendimde bulabildim.

Zaman ve mekân kavramını yitirdiğim bir geçekti ama bunu bana hissettiren de kendisiydi. Elini cebimden çıkardı ve yakınlığımızı katlamak istercesine sırtıma kaydırdı.

“Bazı adımlar karşılıklı atılır, Yalan Yıldızım.” Ses tonu ahenkli bir şekilde saçlarımda dans ederken çenesini bile isteye saçlarıma sürttü. “Bazen uzun uzun gözlerine bakıyorum,” diye devam etti sessizce. “Sana ne kadar muhtaç olduğumu anla diye.” Kelimeleriyle boş bir satırmışım gibi geçti üstümden. “Anla ve bu kez ilk adımı atan sen ol, sana gelmek istiyorum ama nerede durmam gerektiğini bilmiyorum, o sınıra ulaşana kadar sen bana gel diye.”

Geleceğim…

“Mir.” Bir anda ismi tüm hayatımı dolduran kelimelerden bile daha anlamlı hale geldi.

Başımı omzundan kaldırdığım vakit gecenin hırsızı gözlerini gözlerime düşürdü. Dudaklarında acıyı peydahlayan, mutluluğun üstüne kepenk çeken bir gülüş vardı. Küçük ve sinsi bir gülüştü bu. Ancak kendini mutlu olduğuna inandıran ama içeriden kanayan birine yakışacak bir gülümseme.

“Benim de senin kadar kafam karışık ve ne yapacağımı bilemediğimden…” diye mırın kırın edecek oldum ve gülümsemesi genişledi. Sırtıma dolanan kolunun yaptığı baskı arttığında artık ayaklarım yerden kesilecek haldeydi.

“Gözlerinle konuşma benimle.” dedim ufak bir serzenişle. “O kadar çok şey saklanıyor ki o gözlerde, istesem de göstermek istediğin satırları okuyamıyorum. Sanki yalnızca tek bir satırın var ama sen sonu gelmeyen cümleler anlatmaya çalışıyorsun. Bana kelimeler ver, bir yanılgının kucağına düşmek istemiyorum.”

“İstediğin gerçeklerse, seni o satırlardan mahrum etmemeli.” Yutkunmasıyla eş zamanlı olarak gözleri ağır ağır açılıp kapandı. O kadar bilinmezliklerle doluydu ki içinde kaybolmak istediğim bir girdaptı. Sani ne kadar derinlerine inersem ineyim, onun ruhunun derinliğinin bir sonu yoktu.

“Lara,” dedi sessizce. “Öp beni.”

“Ama…” Çekingence gömleğinin düğmeleriyle oynamaya başladığımda, Dantes başını hafifçe yana yatırarak gözlerini kıstı ve yüzüne yerleşen manidar gülümseme, bunu zaten yapamayacağımı biliyormuş gibi anlayış bağışladı yüzüne. “Mezarlıktayız, Mir. Annem görür sonra, ya ayıp olursa?”

“Evli olduğumuzu söyleriz.” Sesi çok derinden geliyordu.

“Öyleyiz tabi de,” Evli olduğumuzu artık fazlasıyla benimsediğimden reddetmek de işime gelmiyordu. “Ayıp ama yine de.”

“Sen dene bir kere. Üzerimize yıldırımlar düşmezse, o kadar da aykırı bir şey yapmıyoruz demektir.” Çekingen ve beklentili bakışları, tedirginliğimi fazlasıyla görse de beklentisinden bir şey kaybetmedi.

Önce şöyle bir mezarlara bakındım ve sırtımdan aşağıya inen ürpertiyle Dantes’e daha çok sığındım. Sonra da yeniden ona dönerek derin bir nefes almamın ardından ellerimi boynuna doğru kaydırdım.

Hissettiğim ilk şey, boyun damarlarının gerginliği oldu. Artık diğer elini de cebinden çıkarmış, avuçları tamamıyla sırtımı kaplamıştı. Erkeksi yüzüne hayranlıkla bakmaktan kendimi alamıyordum. Boynunda duran parmaklarımı yelpaze gibi açtım ve başparmaklarımla hafifçe çene kemiklerini iki yandan okşadım.

Dantes, usulca gözlerini kapattı. Okumakta zorlandığım karmaşık hislerine rağmen gözlerini açmasını ve benden sakladığı duygularını avuçlarına bırakmasını istedim ama onun tek yaptığı kendini bana bırakmak oldu.

Ayak parmaklarımın ucunda yükseldiğimde, avuçları bel boşluğuma doğru indi. Nefeslerim kalp atışlarımdan bile daha hızlı bir seviyeye ulaştı. Bir kez daha yumuşakça çene kemiğini okşadım ve saniyeler içinde parmaklarımın yerini dudaklarım alırken, usulca çenesini öperek dudaklarımı tenine kattım.

Teninde, Lethe’nin kokusu vardı ama Lehte gibi iyi anıları söküp almıyordu benden. Bazen kötü anılar bırakıyordu, bunu inkâr edemiyordum ama aynı zamanda içimdeki kötülüğü o kadar güzel siliyordu ki, onun için hazırda bekleyen boş bir sayfaya dönmekten gocunmuyordum.

Çünkü Dantes tarafından doldurulsun istiyordum bu boş sayfalar.

Dudaklarımı çenesinden ayırdığımda hala bıraktığım gibi duruyordu. Başı hafif eğik, kaşları çatık ama yüz ifadesi durgundu. Bir kez daha uzanarak küçücük dokundurdum dudaklarımı çenesine. Sonra da yüzümü göğsüne sakladım hızlıca.

Dantes’in göğsü hafifçe sarsıldı. Bana gülüyordu. Beklediği öpücüğün bu olmadığını bildiğimden hayal kırıklığına uğrar sanıyordum ama o rahat bir nefes alarak çenesini başımın tepesine koyduğunda ve kollarını sarmaşık gibi bana doladığında, aslında gayet de mutlu olduğunu anladım.

“Öptün mü şimdi beni?” Ses tonu beni azarlıyor gibiydi ama başımı kaldırıp yüzüne baksaydım, dudaklarında yeşeren muzip gülümsemeyi görebilirdim.

“Öptüm.” dedim boğuk bir sesle. “Öyle çağ kapatıp çağ açacak öpücüklerim yok benim. Minik ama etkili öpücüklerle yetineceksin.”

“Ben sana nasıl öpüşüleceğinin bin farklı yolunu göstermesini bilirdim de,” İçini çekti. “Neyse.”

“Ama,” Çenemle göğsünü dürttüm. “Ayıp.”

“Sus. Ham yaparım şimdi seni.”

“Anneme söylerim ben de. Anne derim bak bu adam beni yemek isteyip duruyor.”

“Annen de der ki sana, ayıp değil mi Lara, yirmi yedi yaşındaki dağ gibi adamı aç bırakmışsın. Ver bir iki lokma.”

“Hii!” Hızla başımı kaldırıp ellerimi dudaklarıma bastırdım. “Ölmüş anneme neler söylettin sen az önce? Vallahi çarpılacağız. Benim annem hiç öyle şeyler demezdi bir kere. Canım annem…” Anılar davetsiz misafir gibi hücum edince, Dantes’in bakışları altında eriyen bir kara dönüştü gülüşlerim.

“Özledik değil mi annelerimizi, Mir?”

Dantes bakışlarını benden kaçırarak yüzünü uzaklara döndü. Belki de kaçtığı ben değildim, annesini kurtaramayan o çocuktan kaçıyordu kendi içinde. Onu yargılıyor ve suçluyordu. “Hem de nasıl özlemek.” Âdemelması yavaşça yükselip alçaldı. “Sanki içimde hiçbir şey kalmamış, bomboş olmuşum. Ama yine de içim içime sığmayacak kadar çok özlüyorum.”

Onu bu hale getiren olayları milyonuncu kez merak ettim ve milyonuncu kez sorularım cevapsız kaldı. “Neden seni daha derinden tanımama izin vermiyorsun?” diye küçük bir serzenişte bulunduğumda yanakları kasıldı.

“Benim hakkımda benden daha çok şey biliyorsun.” Bu artık inkâr edemeyeceğim bir gerçeğe dönüşmüştü. “Kaybettiğim bir günlük gibisin, beklenmedik anlarda beklenmedik sayfalar açıyorsun bana. Annemin öldüğü günü bile bilmiyordum sen söyleyene kadar. İlk başta beni kandırmış olsan da,” Bakışlarım toprağa düştü. “Bedeli çok ağır olsa da öğrendim nihayetinde.”

Saniyeler ardı ardına devrilirken esen rüzgâr beni üşüttüğünde titredim. Ben üşüyordum da o sadece bir takım elbiseyle üşümüyor muydu? “Sana kendimi anlatabilmek isterdim.” diyebildi en sonunda. Beklediğim cevap bu değildi çünkü bir kesinlik barındırmıyordu içinde. “En saf halimle beni tanımanı isterdim.”

“Seni tanımak isterdim. En saf halinle.”

Gözlerine gökyüzü kadar karanlık bir duman çöktü. Bu dumanın ardında silik de olsa şu satırlar yazıyordu. Tanıyamayacaksın.

“Gidelim mi?” diye sordu yumuşakça. Bir elini belimden ayırıp çenemi iki parmağının arasına hapsetti.

“Gidelim.” Konuyu bir daha o konuya getiremeyeceğimi, getirsem de bir şey elde edemeyeceğimi anladım. “Yarınki balonun gerginliğini şimdiden hissediyorum. Gidelim de Mavi’yle oynayıp gerginliğimi atayım biraz.”

Elimi tuttu, mezarların arasında yürümeye başladığımızda aklına bir şey gelmiş gibi kendi kendine gülmeye başladı. Kaşlarımı kaldırıp ona baktım. “Geçen hafta Evren’in yaptığı pastayı Mavi’yle masanın altına girip yediğinizi gördükten sonra sizi aynı ortama sokmak isteyeceğimden emin değilim.”

“Ben yemedim!” dedim hışımla. Ayağım bir taşa takıldığında düşmeyeyim diye beni hemen yakaladı. “Yemedim ben hiç! Hepsini Mavi yedi. Ben sadece yanında oturup gözcülük yapıyordum.”

“Hı hım.”

“İnanmıyorsun ama bana.” Kızıyormuş gibi yapmayı denedim ama başarılı olamadım. Gayet de Mavi’yle birlikte pastayı dibine kadar yemiştim ama bu onları hiç ilgilendirmezdi.

Homurdandı. “Minik canavarlarsınız siz.”

Homurdandım. “Canavarlar yesin seni.”

Gözleri ışıldadı. “Tut bak bu sözü.”

Madem bu sözü tutmamı istiyordu, madem bu kadar hasretti bana, o zaman neden beraber uyumayı bırakmıştık? Onunla uyumayı özlemiştim, geceleri gidip de yatağına kıvrılmaya cesaret edemiyordum.

Dantes hislerini özgürce ifade etmeye alışmış biriydi, benim hislerim paslı parmaklıkların ardında uyuklayan tutsaklığına tam olarak son vermenin yolunu henüz bilmiyordu.

Artık o yokken tek başıma uykuya dalmakta zorlanıyordum.

“Pislik.” diye söylendim bir anda kendimi tutamayarak.

“Af edersin, bana mı dedin?” Yürümeye ara vermedi ama bakışları bendeydi.

“Yoo,” Omuz silktim. “Öyle ortaya söyledim ben. Kim üstüne alınırsa.”

“Yalan Yıldızım,” Kaşları hayretle yükseldi. “Yanında benden başka kimse yok.”

“Üstüne alın o zaman bir zahmet.” dedim ters ters.

“Yine ne yaptım?” diye sorarken onsuzlukla ne denli zor mücadele ettiğim hakkında hiçbir fikri yoktu. İradesi beni hayrete düşürüyordu. Bu kadar yakın olmak istediği halde uzak kalmayı başarabilmesi takdir edilesiydi.

Mezarlıktan çıktığımızda bir araba bizi bekliyordu. Neredeyse iki haftadır hiç yalnız kalmamıştım ve herhangi bir tehlikenin de parçası olmuş değildim. Sanki peşimde olan kim varsa, bir anda geldikleri gibi yok olmuşlardı. Yalnız olduğum bir anı kolluyor olabilirlerdi ya da bankadan elim boş çıktığımı kabullenmiş de olabilirlerdi.

Bu konuda düşünmeyi bırakmıştım. Kendi hamlemi yapmıştım, zaferim zaten en gerçek haliyle avuçlarımdaydı. O yüzden köşeme çekilip olacakları sükût içinde izleyecek ve hamle sırası yeniden bana geçene kadar ortalığı birbirine katmayacaktım.

İki haftadır Korkut abi bize gittiğimiz her yerde eşlik ediyordu. Normalde Promaja’nın güvenlik şefiydi, Fırat’ın beni oraya götürdüğü ilk gün görmüştüm onu ve şimdi neredeyse her gün görüyordum.

Onun bizi beklediği arabaya bindikten sonra Dantes kolunu omzuma atı ve beni kendine çekti. Bacakları fazlasıyla uzun olduğunda koltuğa bile zor sığıyordu. Fedai Korkut abiyle dikiz aynasından göz göze geldik. Bana göz kırptı. O koca adamı da diğerleri gibi sevmeye başlamıştım.

Duayeri apartmanına geldiğimizde herkesten önce ben indim arabadan ve koştururcasına apartmana girdim. Mavi’yi özlemiştim. Son zamanlarda Ateş’in evinde fazlasıyla vakit geçirir olmuştuk. Yaptığımız en büyük aktivite genelde yeni yemek tarifleri oluyordu.

Bazen de Dantes’in mutfağının altını üstüne getiriyorduk Mavi’yle ve yaptığımız şey ne kadar absürt de olsa herkese mutlaka yediriyorduk. Gerçi Dantes benim elimden toprak bile yiyecek olsa dünyanın en lezzetli şeyini yemiş gibi rol kesiyordu.

Kendimi gerçekten de onunla evli gibi hissediyordum.

Bunu ona söylemesem de hissettiğim şey tam olarak buydu. Tarık bazen bizi ziyarete geliyordu, çok nadir de olsa. Hiç belli etmiyordu ama Dantes ve tayfasına o da alışmaya başlamıştı. Hala mesafesini koruyan bir yanı vardı, insanlar ona yaklaşırken belli sınırların ötesine geçemiyordu ama sınırlarına yaklaşmamıza izin vermesi bile umut vericiydi.

Diğer yandan bu sahte evcilik oyunumuzun ne zamana kadar devam edeceğini de merak ediyordum.

Kapıyı çaldığımda içeriden pıtı pıtı ayak sesleri duydum ve Mavi, “Kimsiniz o?” diye seslendi.

“Ben kurt baba.” dedim hevesle kapıyı açmasını beklerken. Her seferinde bu oyunu oynamaya bayılır hale gelmiştik.

“Ne istersin?”

“Yumurta.”

“Hangi renk?” diyerek kıkırdadı.

“Mavi!”

İçeriden coşkulu bir çığlık kopardı ve kapıyı açar açmaz eşiğin önünde zıplamaya başladı. “Koj gel Lara,” diye şakıdı heyecanla. “Annemle ıspanaklı pasta yapacağız bugün biliyor musun?”

“Ispanaklı pasta mı?” Alt kattan merdivenleri tırmanarak gelen Fırat kusma taklidi yaptığında gözlerimi devirdim. Oyalanmadan ayakkabılarımı çıkardım ve içeri girdiğimde Mavi’yle el ele tutuştuk. Diğerleri arkamızdan girsin diye kapıyı açık bırakmıştık.

Evren’i tezgâhta bir şeylerle uğraşıyordu. Nil de buradaydı ama sırtı bize dönüktü. Camın önünde durmuştu, elinde telefonu vardı ve başını eğmiş, telefona bakıyordu.

“Hoş geldin Lara,” Evren bana omzunun üzerinden tatlı bir bakış attı. Saçlarını dağınık topuz yapmış ve yine Ateş’in tişörtlerinden birini giymişti.

Mutfakta geçirdiğimiz yarım saatlik bir sürenin ardından kafile gibi salona geçtik. Fırat ve Nil arasındaki gerginlik hepimiz tarafından hissediliyordu. Fırat ne zaman ona yaklaşmak istese Nil’in sert ve uyaran bakışları duraksamasına neden oluyordu. Sanırım hala baloya birlikte gideceklerine dair bir umudu vardı ama Nil’in kararı kesin görünüyordu.

“Bu kadar acele karar vermesen mi acaba?” diye fısıldadı bir ara Evren ona. Adnan denilen adamla mesajlaştığını görmüştü. Ben de görmüştüm ama sesimi çıkarmamıştım. Normalde bu tarz durumlarda hep kızlar birlik olurdu ama ben içten içe Fırat’ın tarafında hissediyordum kendimi. Onu tanıdığım ilk zamanlar birileri onun tarafını tutacağımı söylese gülüp geçerdim ama artık öyle değildi.

Sert ve alaycı tavırlarına rağmen Fırat’ı tanımıştım. Yalnızca güvensizdi insanlara karşı, birine karşı kopmayan bir bağla bağlanacağına dair inancı yoktu ama Nil’i kaybetme korkusundan anlıyordum ki çoktan o inancın esiri olmuştu. Bunu kabullendiğinde epey canı yanacaktı. Dante’nin cehennemi kollarını açmış bizi bekliyordu.

“Bu kavanoz ne?” diye sordum dikkatimin dağılmasını umarak. Orta sehpanın üzerinde süslü bir kavanoz vardı. Pastamı kenara bırakıp eğilerek kavanozu aldığımda Ateş’ten hiç hoşnut olmayan birkaç nida döküldü.

“Onun orada ne işi var?” dedi huysuzca. “Daha geçen hafta atmıştım ben.”

“Yeniden yaptım sevgilim.” Evren’in sesindeki muziplik kavanoza olan merakımı artırdı. İkisi inatçı keçiler gibi birbiriyle bakışırken Dantes ile göz göze geldik. Fazla sessiz duruyor, tüm vaktini beni inceleyerek geçiriyordu. Çok tenha duruyordu bugün, içinde ne var ne yoksa sökülüp alınmış gibi.

Sebebi ben miydim?

Bakışlarımı kucağımdaki kavanoza indirdim. “Ne kavanozu bu?” diye sordum evirip çevirerek. Kavanozun dış yüzeyine alt alta üç tane kâğıt parçası yapıştırılmıştı ve kâğıtların üzerinde de sırayla, öp, öldür, evlen yazıyordu.

“Öp, öldür, evlen kavanozu.” Evren’in hevesli ses tonu Ateş’in burnundan soluk almasına neden olunca daha da meraklandım. “Kitap, film, dizi karakterlerinin adı yazıyor.” diye devam etti Evren. “Bazen arkadaşlarım yanıma geldiğinde eğlencesine oynuyoruz. İçinden üç tane kâğıt çekiyoruz ve çıkan karakterleri öp, öldür, evlen kategorisine koyuyoruz.”

“Ya üçü de en sevdiğim kitap karakteri çıkarsa?” diye sordum.

“Keyifli yanı o zaten.”

Ateş gözlerini devirecek oldu, Evren ona kaşlarını kaldırarak baktığında yalnızca dudaklarını ısırmakla yetindi. “Onlar yalnızca kurgusal karakter. Nasıl gerçeklermiş gibi üzerlerinden oyun dahi oynayabiliyorsunuz?” Karısını kışkırtmaya çalışıyordu. Ses tonunun altında gizlenen çok silik bir keyif vardı, Evren’in kurgu olan şeyleri bu kadar sevmesi hoşuna gidiyordu bence ama bunu kabullenmek istemiyordu.

“Deneyebilir miyiz?” diyerek Evren’e döndüm. Ondan onay bile beklemeden koltukta bağdaş kurarak oturdum ve kavanozu sallamaya başladım. Evren’in kitaplığını ve film arşivini incelediğimden ortak zevklerimiz olduğunu zaten biliyordum, yani çok yabancılık çekmesem gerekti.

“Dene bakalım.” Evren de benim gibi bağdaş kurdu ve ben elimi kavanoza daldırdım. Aynı saniyelerde Dantes’in bakışlarının da ruhuma daldığını hissettim. Sarsıcı bir dalgalanma yaşadım. Gözlerini kısmış ve koltukta arkasına yaslanmış bir halde otururken sevdiğim kitap karakterlerini çoktan kafasının içinde bin bir parçaya ayırmıştı.

Mavi sevimli bir hamleyle koltuğa çıkıp da kucağına tırmandığında bile bakışlarını benden ayırmadı. Kollarını ezbere bildiği bir hamleyle Mavi’ye dolayıp onu kucağına oturttu ama tüm dikkati bendeydi. Bakışlarımı kaçırdım.

Kavanozdan çektiğim ilk kâğıdı açıp yazan ismi okudum. “Edward Cullen.”

“Ah, direkt öldürürdüm.” dedi Evren hiç düşünmeden. “Benim için yeterli bir tercih değil.”

Ateş tıs tıs güldü. “Benim gibi bir faktör varken.”

“Ben diğer seçenekleri de görene kadar cevap vermeyeceğim.” dedim, ikinci kâğıdı çektim. Yeni çıkan ismin ilkinden daha etkileyici bir seçenek olduğu kesindi. “Jamie Fraser.”

“Ben bunun cevabını duymak istemiyorum.” Ateş dramatik bir hamleyle ellerini yüzüne kapadı ve sertçe soludu. Sıra üçüncü kâğıda geldiğinde gülmemek için kendimi zor tutuyordum. “Ateş tüm bu karakterlerin kim olduğunu kitapları okumadığı halde nasıl bilebiliyor?” İkisi de kitap karakteri çıkmıştı.

“Biliyor çünkü karısının hangi karakterlere hayran olduğunu merak ettiğinden hepsini okudu.” diyen Fırat kahkahalarla gülmeye başladı.

“Sanki sen okumadın.” dedi Dantes sakince.

Yarım ağız sırıtıp Fırat’a baktığında, Fırat’ın yüzündeki sarsılmış ifade, tüm sırları açığa dökülmüş bir adamınkiyle denkti. Yarım yamalak gülmeye çalıştı, buradan ayrıldığımızda Dantes ile çok fena kapışacaklar gibi görünüyordu.

“Okumadım tabi ki.” derken sesi yalpalar gibi oldu.

“Bal gibi de okudun,” diye meydan okudu Dantes.

“Okumadım diyorum lan! Ben kim kitap okumak kim?” Kitap okumak küçük düşürücü bir şeymiş konuşması kafasına yastık fırlatma isteğiyle dolmama neden oldu.

“Yalanını sikeyim senin.” Dantes Fırat’a dik dik baktı. Kucağında Mavi vardı ama ağzından çıkan küfürlerin farkında değil gibiydi. “Askerde yastığının altında kitap sakladığını biliyorum.”

“Ne?” Fırat savruk bir kahkaha kopardı. “Çıkar göster. Hadi, göster!”

“Siktir bok.”

“Okudu!” diye ciyakladım ben de heyecanla. “Bana bir keresinde Sarah Jio okuduğunu söyledi. Hatta şey dedi, kendisi de asker ya, kitabı kendi hayatına bir gönderme olarak kullandı gibi bir şey oldu.” Fırat’ın öldürücü bakışları üzerime döndüğünde dudaklarımı birbirine bastırarak usulca tavanı izlemeye başladım.

Sözlerimin etki etmesini istediğim kişinin kim olduğu belliydi ve Fırat’ın hiddetine rağmen Nil’in şaşkın ses tonunu duyunca fevri hamlem için kendimi tebrik ettim. “Sahiden Sarah Jio mu okudun?”

Tavana bakmaya son verdiğimde ikisinin sessizce birbirine baktığını gördüm. “Kitap okumaktan hoşlanmam hiç.” dedi Fırat. Yanı başında duran kırlentin püskülleriyle dalgınca oynamaya başladı. “İki yıl önce kitaplığında görünce, boş vaktim olduğundan öyle bir göz atmıştım.”

Yalan söylüyordu, ses tonundaki sakinliğe rağmen gözlerinde saklayamadığı duyguları gerçeklerin en gerçek şahidi olarak varlığını belli ediyordu. Birinin okuduğu kitabı okumak, okuyan kişinin zihnine sızmaktı bana göre. Fırat bunu kabullenemese de Nil’in zihnine sızmak istemişti.

“Her neyse,” Nil boğazını temizleyerek saçlarını sol omzunun üzerinde toplarken şaşkınlığını çabucak katı bir yüz ifadesiyle değiştirdi. “Sevmemiştim o kitapları, kütüphaneye bağışladım.”

Umursamaz ses tonu ortama ince bir gerilim yayınca boğazımı temizleyerek önüme döndüm. Belki de bu konunun bahsini hiç açmamalıydım. Evren koluma dokunduğunda içimi çekerek üçüncü kâğıdı açtım ve açar açmaz gözlerim kocaman açıldı.

“Üçüncü karakter kim?” dedi Evren.

Çaresizce ona baktım. “Söylemesem?”

“Tatlım, hepsi de bildiğimiz karakterler. Söyle işte ne olacak.”

“Söyle söyle,” dedi Dantes diğer taraftan. “Eve gidince soracağım ben bunların hesabını.” diye homurdandı ağzının içinden.

Kaşlarımı çattım. “Söylemeyecektim ama sana inat söyleyeceğim.” Evren’e döndüm. “Christian Grey.”

Odaya bir şok dalgası yayıldı, kahkahalar ile homurtular birbirine karıştı. Dantes ile göz göze gelme gafletine düştüğümde, kararmış gözleri beni boğan bir kuyuya dönüşerek içine çekti. Parmakları Mavi’nin saçlarında yumuşakça dolanıyordu ama bu kadar hassas davranan birinin gözlerinde nasıl bu kadar karanlık bir ifade barınabiliyordu?

“Gerçekten buna maruz kalmaktan bıktım. Bir içki alacağım.” Ateş söylenerek ayağa kalktı ve salonun köşesinde bulunan küçük dolaba doğru yürürken Evren arkasından gülerek bakmaya devam etti.

“Hazır kocam burada değilken ben cevabımı vereyim. Edward’ı öldürürdüm dedim zaten. Jamie’yi öperdim ve,” Son cümleyi bile isteye daha yüksek sesle söyledi. “Christian ile evlenirdim.”

“Evlenemezdin.” dedi Mavi hızlıca başını kaldırıp. “Babam seni hiç bırakmaz ki.” Kıkırdamaya başladı. “Daha bana bir sürü kardej yapacaksınız.”

“Seni seviyorum prensesim!” diye seslendi Ateş.

Sıranın bana geldiğini fark edince terleyen avuç içlerimi eteklerime sürttüm ve bu hamlem Dantes’in dikkatini çekti. Şimdi eskisinden daha öfkeli bakıyordu. Kız kızayken oynamak harika olurdu ama bu kadar erkeğin içinde oynamak azap çekmek gibi bir şeydi.

“Cevap veriyorum,” Sesim pürüzlü çıkınca boğazımı temizlemek zorunda kaldım. “Christian’ı öldürürdüm.” diyerek hemen aradan çıkardım. “Jamie’yi öperdim,” Dantes boğazını temizledi. “Edward’la da evlenirdim.” Öksürmeye başladı.

“Ateş,” Saniyeler sonra omzunun üzerinden, elinde içki bardağıyla ayakta gezinen Ateş’e seslendi. “Cam açsana kardeşim.”

“Hararet bastı tabi.” dedi Fırat gülerek.

“Cinnet bastı cinnet.” dedi hırlarcasına.

Evren’la bakıştık, o da benim gibi gülmemek için epey çaba sarf ediyordu. Çenesiyle kavanozu işaret etti. Oyunumuz birkaç tur devam etti.

Eğlenceliydi aslında, ama oynadıkça Evren ile karakterlere bakış açımızın oldukça farklı olduğunu fark etmiştim. Hiçbir turda karakterleri koyduğumuz kategoriler çakışmadı. Biz daha devam edebilirdik ama erkeklerin gerilim katsayısının arttığını fark edince, “Son tur.” demiştim kavanozdan kâğıt çekerken.

“Çok şükür.” diye homurdandı Dantes.

Kucağında uyuya kalan Mavi’yi dikkatle koltuğa yatırırken boyun damarlarının ne kadar gergin olduğunu gördüm. Keza gözlerinde de zift kadar koyu bir ifade vardı, bir kere uzun uzun baksa bana, yavaş yavaş boğulacaktım karanlığında.

Boğazımı temizleyip son turun kâğıtlarını açtım ve açar açmaz, “Şaka herhalde.” diye mırıldandım.

“Bakayım.” Evren kucağıma doğru eğildi.

Fitzwilliam Darcy.

Jay Gatsby

Edmond Dantes.

“Kolaymış.” dedi hemen. “Darcy ile evlenirdim. Jay’i öperdim ve Dantes’i öldürürdüm.”

İsimleri duyduğunda Mavi’yi yatırmış olan Dantes’in gözleri hızla bana döndü. Yansıttığı duyguların yoğunluğuna göre fazlasıyla sakin duruyordu. Ona bakamadım bile, sıra bana geçtiğinden umutsuzluk içinde kâğıtlara düşürdüm bakışlarımı.

Evren omzumu dürttü. “Cevap versene, bu o kadar da zor bir tercih değil.”

Onun için değildi. Benim için olabilecek en zor tercihlerden biriydi ama daha kâğıtları görür görmez cevap kendiliğinden zihnimde belirmişti. En zor olanı sona saklamak bir işkence olacaktı, o yüzden bir çırpıda söyleyip kurtulmaya karar verdim.

“Hım.. şey.. Dantes ile başlayacağım.” Birkaç kere öksürdüm. “Herhalde ben Edmond Dantes’i ö-” Ani bir hapşırığa teslim olunca cümlem yarım kaldı. Burnumu çekerek yeniden şansımı denedim. “Dantes’i ö…”

“Ben eve geçiyorum.” Dantes cümlemi yarıda keserek ayaklandı ve bana bakmaya tenezzül bile etmeden uzun adımlarla salondan çıktığında arkasında derin bir sessizlik bıraktı.

O gitti ve ben ardında bıraktığı sessizlikte boğuldum.

Oysaki daha cevabımı bile duymamıştı. Duysa yine böyle kaçıp gider miydi?

“Ben de gideyim.” dedim Evren’e ve cevap vermesine bile fırsat vermeden kucağımdaki kavanozu koltuğa bırakıp acele adımlarla evden çıktım.

Dantes’in evine girerken, bana verdiği anahtarı kullandım. Ev de tıpkı onun gibi sessizdi. Anahtarı ve üzerimdeki yağmurluğu portmantoya bıraktıktan sonra koridorun ortasında bir müddet durakladım. Verdiği tepkinin sebebi, Dantes’i öldürmek istediğimi düşündüğünden miydi? Oysaki benim düşüncelerim birbirine dolanan ipler gibiydi. Bir tanesini yakalarsa düğümleri çözerek tüm kuytularıma erişebilirdi, ona ilk düğümü açmaya öğretecektim belki.

Cevabından korktuğu sorudan kaçarak kendi kaybetmişti.

Direkt onun odasına gitmeyi düşünüyordum ama benim odamdan sesler gelince sakince odamın kapısını açtım. Dantes buradaydı. Takım elbisesinin ceketini çalışma masamın önündeki sandalyenin üstüne atmış, masanın üzerinde duran birkaç kitabı inceliyordu. Varlığımı fark edince hiç oralı olmadı.

“Ben geldim.” dedim yine de.

“Oyununuz gayet keyifli görünüyordu.” İmalar barındıran cümlesinin içinde, küçük bir çocuğun serzenişi gizliydi. “Birkaç erkeği daha öpüp öyle gelseydin, niye acele ettin.”

“Abartıyorsun.” Kapıyı kapatarak odaya girdim.

Yanına yaklaşıp yumuşakça kolundan tuttuğumda gözlerini kısarak kolundaki parmaklarıma baktı. Parmaklarım arasında kırışan beyaz gömleği gibi düşüncelerim de kırışmıştı. “Onlar yalnızca kurgu karakteri. Senden başka kimseyi öpmediğimi biliyorsun.”

Dantes diklendi. “Beni de öpmedin.” Çenesi gerildikçe içe çöken yanaklarındaki oyuk genişliyor, onun yüz ifadeleri benim için her hareketini bildiğim tanıdık bir yola dönüştükçe aynı oyuğun benzeri kalbimde açılıyordu ama bunu görmüyordu.

“Öptüm.” Başımı hafifçe öne uzatarak elinde tuttuğu kitaba baktım. Keşke Senden Nefret Edebilseydim. “Saçlarını, yanaklarını, kirpiklerini, çeneni, bazen parmak uçlarını bile öptüm. Bunları neden yok sayıyorsun.” Kitabın ismi, ruhumda çöküntüye neden olan bir depreme dönüşünce gözlerimi kırpıştırarak geri çekildim ama kolunu tutmaya devam ettim.

“Senden başka kimseyi öpmedim ben. Senin aksine.” dedim kızgın bir sesle ve kitabı pat diye kapatınca irkildim.

“Senin aksine derken?” Kitabı tek eline aldı ve yavaş bir hamleyle konumunu değiştirerek önüme geldiğinde bir adım geri çekilerek masaya yaslanmak zorunda kaldım. Öne doğru eğildi, ellerini masanın iki yanına yaslayarak beni oraya mahkûm kıldı. “Ben önüme gelen her kızı öpüyor muyum?”

“Şimdi öpmüyorsun ama geçmişte öpmediğin ne malum?” Bu düşünce bana kendimi ölü bir toprakmışım gibi hissettiriyordu. “Sen hiç aynaya bakmaz mısın? Senin gibi bir adamın bunca zaman kızlardan uzak kalması akıl dışı geliyor bana.”

Yakınlığımız kokusunu nefeslerime katıyordu ve aldığı her nefeste göğsü atan bir kalp gibi yükselip alçalıyordu. Kıpırtısız bir heykel gibiydi, her bir parçası özenle işlenmişti, yine de kusurları vardı.

Kusurlarımız ruhumuzdaydı ve bunu saklayacak kadar becerikli bir heykel ustası henüz var olmamıştı.

“Hep okuduğun kitaplar karıştırıyor kafanı.” Kafamın içini görmek istermişçesine dikkatli olan bakışları gözlerimin derinlerine o kadar çekilmişti ki acaba gözlerimde bir kuyu mu taşıyorum diye düşündüm.

Çok çok dikkatliydi, ona verdiğim kelimeler yetmiyormuş gibi inatla benden daha fazlasını alma peşindeydi. “Esas kızla tanışana kadar elinden sayısız kız geçmiş erkek karakterler okuyunca gerçek hayatta da öyle mi olduğunu sanıyorsun sen? Kitapların hepsini ateşe attıracaksın bana. Bir düşün Lara, nasıl bir adamım ben senin gözünde?”

Bakışları karanlık bir gökyüzü kadar derinleşti. Üzerime eğilmiş ve bu kadar yakınımdayken sağlıklı düşünebilmem mümkün değildi ama yine de cevapları aramamı sabırla bekledi.

“Sadakatlisin.” Devam et dercesine baktığında alt dudağımı dişledim. “Çapkın değilsin bir kere onu anladım ama yine de çapkın olmadan da hayatında başka kızlar olabilirdi.” Gözleri sertleştiğinde hızlıca konuşmaya devam ettim. “Anlayışlısın sonra, biraz fırsatçısın ama sınırlarımı çok iyi biliyorsun.”

“Oysa sen benim sınırlarımı çok fena zorluyorsun.” Başını yana yatırdı. Sınırlarını çok fena talan etmişim de bununla nasıl başa çıkacağını bilemezmiş gibi çaresiz görünüyordu. “Başka kızlara dokunmuş olduğumu düşündüğüne inanamıyorum.” Gözlerime uzun uzun bakarken bir anda aydınlanmış gibi şaşkınlıkla aralandı dudakları. “Yoksa sen bunca zaman bu yüzden mi beni öpmekten kaçındın? Dudaklarımda başka kızlara ait izler bulacaksın diye.”

Kısa bir sessizlik oldu. Cevabın ne olduğunu ben de bilmiyordum.

Dantes sessizliğimi kendi istediği şekilde yorumladı. “Bana, beni ister gibi baktığın her seferde ölüyorum ve sen benim için ilk olmadığını mı düşünüyorsun?”

Doğrularak karşımda durduğunda hiçbir şey söyleyemeden ona bakıyordum. İki parmağıyla çenemi kavrayınca ve başımı geriye yatırarak temasımızı kopmaz kılınca yutkundum. “İyi bak bu gözlere.” Dedi. “Hayatım boyunca senden başka hiçbir kıza dokunmadım. Düşüncesi bile midemi bulandırıyor. Ya sen varsın ya da kimse yok. Bende senden başka hiçbir kız iz bırakamayacak.”

İzler önce silik birer çizgiydi, anlamsız ve gereksizdi. Ama sonra onu tanıdım, ona dokundum, onu öptüm ve izlerin tanımını birlikte değiştirerek yalnızca ikimize ait olan bir haritaya dönüştük. “Sadece ben mi yani?” diye sordum kısık sesle.

Onun da kısık sesle gülmesine neden oldum. Önce gözlerini kapattı ve gülümsüyor olmasına rağmen kaşları çatıldı. Kendisiyle ettiği mücadelede bile beni yenik düşürecek kadar kudretli hamleleri vardı. Gözlerini açtı. “Aklımda sen varken, ellerimde senden başkası nasıl olsun?”

“Ellerin…” derken kendi ellerimi göğsüne koyduğumda kalp atışlarının çarpıntısını duydum. “…benim için inşa edilmiş sıcak bir yuva gibi.” Her atış kendi göğsümde atıyormuş gibi bir ağırlık çöktü göğsüme. Ve sonra kabullenmekten korktuğum o gerçek belirdi gözlerimin önünde.

Ben, Dantes’e bir adım atmak istiyordum.

Yanmaya koş, diye fısıldadı zihnim. Yanmaya koş ve yan.

Onunla birlikte.

“Zaten bildiğinden pek söyleme ihtiyacı duymuyordum ama,” Yakınlığımız fazla yakın bir hal alınca ellerimi göğsünden indirip kollarımı göğsümde kavuşturdum. “Benim de hayatımda hiç kimse olmadı.” Asla ona bakmaya cesaret edemedim. “Yine bildiğinden pek söyleme ihtiyacı duymuyorum ama,” Bu cümleleri kurduğum için yarın utançtan ölebilirdim. “Benim için de senden başka kimse olmayacak.”

Çünkü Dantes, beni ısıtan tek kar sensin ve ben bu kış mevsimi hiç bitmesin istiyorum artık.

“Sesi sen de duydun mu?” Sesine yeniden muziplik yansıyınca kaşlarımı çattın.

“Ne sesi?”

“Nikâh memuru elbette,” Avuçlarını yanaklarıma koydu. “Gelini öpebilirsiniz dedi.” Nefesi dudaklarıma çarptı. “Evlendi ama hala gelinini öpemedi dedirtmem ben kimseye.”

“Mir?”

Dudakları alnımın ortasına yumuşakça değdi. “Seni aptal kız.” diye mırıldandı dudakları tenimdeyken. Belinin iki yanına tutunduğumda başını eğerek alnını alnıma yasladı ve gözlerini kapattı. Söylediği ve yaptığı şeyler onu da utandırıyormuşçasına çekingen çıkıyordu sesi. “Nasıl senden başkasına dokunduğumu düşünebilirsin.”

Göğsünde bir meydan muharebesi varmış, o muharebede çoktan dizlerinin üstüne düşmüş gibi hızlı hızlı nefes alıp veriyordu. “Benden önce de bir hayatın yok muydu?” diye mırıldandım çekingence.

“Yoktu.” Sesinde tereddüt kırıntısı bile yoktu. “Senden önce nasıl yaşadığımı bilmek bile istemezsin. Uyuyamadığım geceleri, unutmak için içtiğim içki ve sigaraları saymak istemezsin. Seninleyken içinden çıktığım batağa bir dönüp baksan, belki korkup kaçarsın bile. Ama yokmuşum senden önce. Kendimi kandırıyormuşum. Seni uzaktan izlediğim her seferde yalnızca kendi duygularıma hizmet ediyormuşum.”

“Bu kötü bir şey mi?”

“Benim için hayır.” Acı acı güldü. “Ama diğerleri için aynı şeyi söyleyemem.”

Homurdandım. “Diğerleri bo-“

“Şşh,” İşaret parmağını dudaklarıma bastırınca susmak zorunda kaldım. “Günlerdir senden uzak tutuyorum kendimi, sırf çok fazla üstüne geldim diye. Benim yüzümden saçlarını kesmeye kalkıştın, daha da üstüne gelirsem ikimizi de yıkan şeyler yaparsın diye. Biraz nefes al istedim ama sensizken nefes alamadığımı fark ettim.”

“Önce kendi varlığına alıştırıp sonra benden uzaklaşman pek hoş olmadı, evet.” diye itiraf ettim.

Kısık sesli bir kahkaha atarak başını kaldırdı. “Madem bu kadar rahatsızdın bu durumdan, neden gelmedin geceleri yanıma? Sen bana gelmeyince ben sandım ki gerçekten de bensiz uyumak işine geliyor. Seni bunca zaman zorla yanımda tutmuşum gibi hissettim.”

“Yanlış anlama ama onca şeyden sonra sana gelen taraf olmak biraz cesaret isterdi. Bu aralar o kadar cesur olabileceğimi sanmıyorum.” İçimi çekerek dudaklarımı birbirine bastırdım. “Daha cesur olan birileri adım atarsa ama itiraz edeceğimi de sanmıyorum.”

Dantes’in gülüşü genişledi ve ben de kolları arasından çıktım.

“Nereye gidiyorsun küçük civciv?”

“Uykum geldi, yatak öncesi rutinlerimi yapacağım.” diyerek kaçarcasına odadan çıktım ve bir süre lavaboda oyalandım.

Odama geri döndüğümde o yoktu. Muhtemelen üstünü değiştirmeye gitmişti ve bu kez geri geleceğinden adım kadar emindim. Üstüme hızlıca pijama takımımı geçirdim. Yatak soğuktu, bunu umursamadan yüzümü yastığıma gömüp kıkırdamaya başladığımda odamın kapısı açıldı.

Hemen kendimi toparlayıp tepinerek örtünün altına girdim ve örtüyü çenemin altına kadar çektim. Yüzümü duvara dönerek beklemeye başladım. Saniyeler kum saatinin içinden bir bir döküldükçe Dantes’in kokusu daha da yakınıma geldi. Yatağım onun ağırlığıyla çöktüğünde duygularımı içimde tutabilmek için dudaklarımı birbirine bastırmıştım.

“Geleyim mi?” diye sordu kısıkça.

Boğazımı temizledim. “Gel.”

Örtünü hafifçe kaldırdığında yatağın içine soğuk hava doldu. “Geliyorum bak.” derken bedeni o soğuğu bertaraf ederek yanıma ilişti.

Usulca yatağa sızdı. Ayakları ayaklarıma değdiğinde yeniden kıkırdadım ve Dantes kollarını belime dolarak göğsünü sırtıma yasladı.

Burnunu saçlarıma gömdü. “Nasıl özledim bir bilsen.” Sesindeki özlem, çatlamış bir toprağın altından geliyordu. Susuzluğunun yankısı o kadar büyüktü ki tüm yeryüzü çatlaklarla doluydu.

Canımı yakacak kadar çok sıktı beni kolları. Sanki göğsünün ortasında kan kaybına neden olan bir yarık vardı ve kayıpları ancak bana sarıldığı vakit son buluyordu. Kendimi ona teslim ederek gözlerimi kapattım, kolları arasına iyice yerleştim.

“Zakkum ağacınım ben senim. Özlenmeyecek gibi değilim.” dedim muzip bir sesle.

Avuçları karnımın üzerinde yelpaze gibi açıldı ve gerçekten büyük elleri olduğundan karnımın her yanını kapladı. Başım boynunun altına yerleşince dudakları kulağıma yakın bir yerlerde durdu. Nefesleri saçlarımı usulca okşadı. “Övgü mü istiyor senin canın?”

Karnımı saran parmaklarıyla oynamaya başladım. “Yoo.”

“İyi geceler o halde.” dedi ve sustu.

Kaşlarımı çattım. “Ne?”

“Ne ne? Uyumaya geldim, uyuyorum işte. Bir şeyler mi duymak istiyorsun yoksa?” Göremiyor olmama rağmen gözlerini kapattığını anladım.

“Yok tabi bir şey istediğim.” Somurtarak kollarımı göğsümde kavuşturdum. “İyi geceler.”

Göğsünde hafif bir sarsıntı oldu. Ruhu da aynı sarsıntının esiriymiş gibi derin bir nefes alarak tek elini karnımdan ayırdı ve saniyeler sonra parmakları saçlarımdaydı. Hala omuzlarıma zar zor değen saçlarımı yumuşak bir hamleyle kenara iterek boynumu açığa çıkardığında önce serinliği hissettim, ardından Dantes’in boynuma çarpan nefesini.

“Bu kadar çok uykum olmasaydı,” Konuşurken dudakları neredeyse şah damarıma değiyordu. “Gözlerimi kapattığımda da senin hayalini kurduğumu söylerdim. Sana duyduğum özlem o kadar fazla ki kollarımın arasında olman bile yetmiyor derdim. Acı çekiyorum, kalbimi bir bıçakla kesip ona bu kadar acı çektiren şeyin ne olduğunu anlamak istiyorum ama sana bakınca bu acıların hepsinin geçtiğini söylerdim.” İçini çekti. “Ama çok uykum var.” Ve dudakları şah damarıma değerken uykulu bir sesle mırıldandı. “Bu yüzden sana bunları söylemeyeceğim.”

Konuşurken bahsini ettiği bıçağı benim kalbime sapladığından habersizdi. Ben de acı çekiyordum ve şimdi kesip biçmişti ya kalbimi, bana bu kadar acı çektiren şeyin de o olduğunu görüyordum. Bana verdiği değer bile canımı yakıyordu. Sebebinin ne olduğunu anlayamıyordum.

Bilinçaltım benden daha akıllıca hamleler yaparak bir adım önde gidiyor, beni muhtemel bir sona hazırlıyormuş gibi hissediyordum. O sona ulaşmak istemiyordum.

“Sıcaksın.” Sıcaklığı ıssız tenimin üzerine yorgan misali örtüldü. Annesinin göğsünde huzur bulan bebekler gibi huzur buldum kollarında ve kendimi tutamayarak daha da sokuldum göğsüne. Baskın gelen hislerim, sürekli kendisiyle mücadele eden Lara’yı bile alt edecek kadar kudretliydi ve karşı koyamadığım bu hisler bir gün çağlayan gibi taşarak ikimizi de sular altında bırakabilirdi.

Burnunun ucuyla saçlarımı dürttüğünde gözlerimi kapatarak karanlığı içime davet ettim. “Bensizken seni çok üşütmüşler.” Sesi uykulu ve telaşsızdı. Yine de ardına sakladığı kıvılcım gibi akan duyguları, söyledikleri şeylerle yüzleştiğinde koca bir yangına sebebiyet verirdi. “Yeryüzüne seni ısıtmak için gönderilmiş olabilirim. Bundan sonraki tüm hayatımı seni ısıtmaya adayabilirim.”

Bu kez sözlerinin altında arsız bir ima yatmıyordu. Aksine, saf ve duru bir istekle açıyordu kendini bana. Kolları mengene gibi sıkılaştığında ve kalbim demirler arasında sıkışarak ezilmeye başladığında, güneş artık bizim için doğmaktan vazgeçmişti çünkü o bile beni ısıtan bu adamın duygularından daha sıcak hissettiremezdi.

“Lara?”

“Hım.”

“Bana hala güvenmiyorsun değil mi?” Sorusu güneşin önüne bir bulut süzülerek duygularımı gölgelendirdi. Hala sıcaktım ama bu şekilde konuşmaya devam ederse bir buz kütlesi gibi ağırlaşacaktı yüreğim.

Bu gerçeği ona yeniden itiraf edebilir miydim? Bazen bir bakışımla ya da yaptığım bir imayla ona hiçbir zaman güvenmeyeceğimi anlıyordu ama sesini çıkarmıyordu.

Hiç güvenemediğim bir adamın kollarında nasıl güvende hissedebiliyordum kendimi?

“Hayır.” Sesim pürüzlü ama kendinden emindi. “Hiç güvenmiyorum hem de.”

“Güzel.” diye mırıldandı boğukça. “Yeniden duyduğum iyi oldu.” Hâlbuki sakinmiş gibi görünse de bu duygunun onu içeriden parçalayan bir hançer olduğunu, açılan her yaraya bir yenisi eklendikçe tahammül sınırının daraldığını biliyordum.

Ona olan güvensizliğimle yaşayabilirmiş gibi kendini ikna etmeye çalışıyordu ama işte tüm sonuçlar önümüzdeydi. Bununla uzun vadede yaşayabilmesi mümkün değildi.

“Deli misin sen?” diye sordum. “Sana güvenmiyor oluşum güzel mi sahiden? Oynadığın oyunlar hoşuna mı gidiyor?”

“Ortamı germe.” diye azarladı beni. Konunun ciddiyetinden itinayla kaçtığında, beni de peşinde sürükleyecek kadar fevriydi. “Yarın gece sana bu soruyu neden sorduğumu anlayacaksın. Ve hissettiğin bu güvensizliği unutma, işine yarayacak.”

“Gerçekten anlayamıyorum.”

“Anlayacaksın.” dedi sessizce.

“Ne kadar açıklayıcı konuşuyorsun sen öyle.” dediğimde kısıkça güldü ve saçlarımdan derin bir nefes çekerek, “Uyuyalım.” diye mırıldandı.

İtiraz etmemin bir faydası olur muydu? Teslimiyetle içimi çektim ve uykunun kucağına düşeceğim an gelene kadar tüm dikkatimi karnımın üzerinde gezinen parmaklara verdim.

Daha akşamdı, güneş bile yeni batmıştı ama ikimizde bunu sorun etmedik. Sanki son gecemizmiş gibi sıkıca sarıldığında bana, son gecenin teslimiyetiyle teslim oldum ona. Ama kafamın içindeki bir çark gece boyunca dönmeye devam etti.

İçinde olduğum araba sessizce ilerlerken bakışlarımı yanımızdan geçip giden ışıklardaydı.

Nil’in bakışlarını ise sürekli benim üzerimdeydi. Arabada karşılıklı oturuyorduk. Altı kişilik klasik bir aile aracının içindeydik ve arkadaki dörtlü koltuktaydık. Mavi ve ben yan yana, Evren ve Nil de karşımızdaydı. Kuaförden çıktığımızda Fedai Korkut abi karşılamıştı bizi. Diğerlerinin otele önden gidip halletmesi gereken şeyler olduğunu söylemişti ve bu benim merakımı kamçılamıştı. İster istemez Dantes’in güven ile ilgili söylediği şeyleri düşünüyordum.

“Yine bana kızıyorsun.” Daha fazla tahammül edemediğimi düşündüğüm bir anda Nil’in keskin bakışlarına cevap verme kararı aldım. “Yine nasıl bu kadar kolay teslim olduğumu düşünüyorsun.” Ve muhtemelen Fırat’ın hala neden ona teslim olmadığını.

Bakışlarını kaçırdı. “Hayır.”

Üzerinde gri renkte ışıltılı bir elbise vardı. Bedenini sıkı sıkıya sarmıştı ve göğüs dekoltesi insanın ağzını açık bırakacak türdendi. Kızıl saçlarını prenseslere yakışacak bir güzellikteydi. Bir kısmı iki yandan toplanarak arkasında birleştirilmiş ve ince bir örgüyle saçlarının arasına karışmıştı. Geriye kalan açık saçlarından bir kısmı omuzlarından göğsüne doğru sarkıyordu. Gri renkte parlak bir maske takmıştı. Maske burnunun üzerinde alnına kadar olan kısma tam oturmuş, kenarları koyu renk parlak taşlarla işlenmişti bir Shakespeare romanından fırlamış gibi görünüyordu.

Fırat onu gördüğünde nefesi kesilecekti.

“Fırat’la beni bir tutma Nil.” Her seferinde bizi kıyasladığına dair bir his doğuyordu içime. “Birincisi ben Mir’e teslim olmuş değilim.” Onun yanında olmak benim tercihimdi, hislerimi kabullenmiş olmak da benim tercihimdi. “İkincisi erkeklerin hisleri kızlarınkilerden farklıdır. Biz her zaman ne hissettiğimizi biliriz. Ama onlar apaçık önünde olan hisleri bile göremeyecek kadar körleşirler bazen.”

“Bu kadar zor olmamalıydı.” dedi sessizce. Öfkeden ziyade kırgınlık vardı sözlerinde. “Onun için yapmayacağım şey yoktu. Hayatının bir döneminde bana âşık olması gerekiyordu.”

“Sana değer veriyor.” diyen Evren, Mavi’nin dikkatimi dağıtmak için bir Frozen şarkısı açıp telefonu eline verdiğinde Mavi bizimle ilgilenmeyi bıraktı.

“Ama âşık değil.”

“Bilemezsin bunu.” Evren uzanıp Nil’in elini tuttu. Sahip olduğu anne şefkatini bizimle paylaşırken kendi kızlarıyla konuşuyormuş gibi ilgili ve sevecendi. “Biz sizi yıllarca dışarıdan gördük. Bir yerde onun da zincirleri kırılacak. Sadece çok fazla şey kaybetmiş bir adam Fırat. Dahası hiçbir şey kazanmamış, bu yüzden kaybedecek hiçbir şeyi olmamış bir adam. Bu rahatlığa alışmış. Bir şeylere tutunmadan yaşamanın en kolayı olduğunu sansa da ait olma duygusunun ona ne kadar iyi geldiğini anladığında kendini sana açacaktır.”

“Beni asla kaybetmezdi.” Nil umutsuzluk içinde Evren’e baktı. Maskenin ardında kalan gözleri ışıldadığında gözlerinin dolduğunu anladım.

“Bunu onun da anlamasına fırsat ver.” dedim hemen.

Fırat’ı Nil’den daha iyi tanıyor olmak bana kendimi garip hissettirmişti. Sanki Nil ile arkadaştık ama Fırat ile daha başka, aileye yakın bir şeylerin parçası haline gelmiştik.

“Bırak zamanla ne kadar bütün olduğunuzun farkına varsın. Çok üstüne gitme, biraz uzak dur. Eninde sonunda yokluğun onu üşütecek. Yine sana gelmek isteyecek.” Benim tanıdığım Fırat, sadece insanların ona gerçekten değer verdiği duygusuyla yüzleşmeye korkuyordu.

Nil alay edercesine güldü. “Sadece yatağını ısıtmam için.”

“Fırat sadakatsiz biri değil. Sen varken başka bir kıza dönüp bakmadı bile.” diyerek sert bir savunmaya giriştiğimde, ikisi de bana baktı. İlk günlerde gözlerine bakmanın bile beni korkuttuğu bir adamı mı savunuyordum?

“Bununla mı teselli olayım?” Nil burnundan soluyarak bakışlarını camdan dışarıya çevirdi. “Ben varım diye bakmadı zaten. Bugün gitsem hayatından, yarın yerime koyacak başka birini bulur.”

“Nil-“

“Rica ediyorum susun. Zaten kendi içimde fazlasıyla utanç duyuyorum. Bir de siz yapmayın.”

“Şey hanımlar…” Fedai Korkut abi ön koltuktan bize seslenince bir an onun da yanımızda olduğunu tamamıyla unuttuğun farkına vararak irkildim. “Konuşurken benim de burada olduğumu unutmayın.”

“Bizi Fırat’a ispiyonlayacak mısın Fedai Korkut Bey abi?” diye sordum hemen arkamı dönerek.

“O tarz işler bize yakışmaz ufaklık.” Onun gibi heybetli birine yakışmayacak sevimlilikte sırıttı. “Hem sen sıkılmadın mı peşinde fedaiyle dolaşmaktan? Bir ara yanıma gel de sana kendini savunma yöntemlerinden birkaçını öğreteyim.” Dikiz aynasından gözlerini bana diktiğinde yüzünde muzip bir ifade belirdi.

“O kendi yöntemlerini buldu abi,” Nil, az önceki hüznüne rağmen keyifli bir sesle sohbete dâhil olduğunda yanaklarım ısındı. “Canını sıkana kurşun sıkıyor artık. Hiç acımıyor vallahi.”

“Ah… Öyle mi?” Fedai Korkut Bey abi sahte bir şaşkınlık belirtisi gösterdi ama Dantes’i vurduğumu bildiğini biliyordum. “Benim yöntemlerim daha iyi, sen yine de arada uğra yanıma.” diyerek bana göz kırptı. Benim yöntemlerimden çok daha iyi olacağı kesindi.

Utanarak önüme döndüm. Evren gülümseyerek bana bakıyordu ve bu beni daha da utandırdı. O ve Mavi, Frozen filminin içinden fırlamış gibi görünüyorlardı. İkisi de yerlere kadar uzanan buz mavisi elbiseler giymişlerdi ve açık renk saçları da o kadar özenle yapılmıştı ki tam anlamıyla Frozen’a aitlerdi.

Mavi halinden çok memnundu. Özellikle taktığı şirin maske ile kendini filmin içinde gibi hissettiğine emindim. Evren’in maskesi biraz daha sadeydi. Sadece buz rengiydi ve buzdan yapılmış gibi duruyordu. Ama üzerinde herhangi bir işleme yoktu. Kadın, asaletin diğer adıydı.

Araba otelin önüne geldiğinde, ışıltılı gecenin içinde onlarca kalabalık gördüm. Fedai Korkut abi bizden önce inerek kapıyı açınca dünyanın gürültüsü kulaklarımı işgal etti. Bu hisler fazla tanıdıktı ama bu gece başkaydı. Ruhumun en derinlerinde, şimdiye kadar yaşayacağım en başka gece olduğunu hissediyordum.

Önce Mavi hevesle atlayarak indi arabadan ve o sırada kadrajıma Ateş girdi. Onu görünce nefesimi tutmadan edemedim. Koyu renk bir takım giymişti ama gözlerine taktığı maske Evren’inkiyle birebir aynıydı. Karısının elini tutup da arabadan inmesine yardımcı olurken bana göz kırptığında ben bambaşka bir arayış içindeydim.

Evren’in ardından Fedai Korkut abinin elini tutarak arabadan indim ve etrafıma bakındım.

Aradığım kişinden önce Fırat’la göz göze geldim. Bizden yalnızca birkaç metre ötede tek başına duruyordu ve ellerini ceplerine sokmuştu. Yüzünde maske yoktu, böyle romantik şeylerin parçası olmak istemediğini tahmin ettim ama kıyafeti koyu gri renkteydi ve anlıyordum ki Nil ile uyumlu giyinmişti.

Nil arabadan indiğinde ise gözleri Fırat’ı görmedi bile. O yokmuş gibi davranarak otelin girişinde onu bekleyen Adnan’ın yanına doğru yürüdü. Fırat’ın yanından geçerken bir yabancının yanından geçer gibi geçti, duraksamadı. Fakat Fırat attığı her adımda izledi onu, her adımını acı içinde kabullense de Nil’i durdurmaya yeltenmedi.

“Hey,” Ateş’in bana seslenmesiyle bakışlarımı Fırat’tan çektim. “Çağlar dedi ki yukarıda seni bekliyormuş.”

“Yukarıda derken?”

“Sen ona yukarıda olduğumu söyle, o benim nerede olduğumu anlar dedi.” Ateş eğilerek Mavi’yi kucağına aldı ve söylediği şeyi anlayıp anlamadığımı çözümlemeye çalıştı. Ama anlamıştım, sessizce başımı salladığımda görevini yerine getirmekten mutlu bir halde kolunu Evren’in beline doladı, otelin girişine doğru yöneldik.

Fırat’ın yanından geçerken duraksayarak ona bir şeyler söyledi. Her ne söylediyse Fırat’ın umurunda olmadı. Yüzüne yerleşen katı ifade onu ilk tanıdığım zamanları anımsattı bana. Hayat ona adil davranmayıp geçmişteki duygularını geri verirken Fırat buna karşı koymadı.

Ama ben koydum.

Ona doğru ilerledim. Bir sürü insan geçip gidiyordu etrafından fakat hiçbirini umursamıyordu. Kalabalıklar arasında yalnız kalmış varlığı silikleşmek istermiş gibi donuktu. Yanına ulaştığımda hala bakışları boşluğa dönüktü ve beni görmezden geliyordu.

“Selam.” Samimi bir sohbet başlatma girişimime tepki vermedi. Omuzları sıkkınlıkla yükselip alçaldı. Teslim olması çok yakındı çünkü içinde tuttukları ona ağır geliyormuş gibi görünüyordu. “İçeri gelmeyecek misin?”

“Geç sen.” dedi düz bir sesle. Başını eğip ayağının ucuyla yeri eşeledi. “Bir sigara daha içip geliyorum.”

“Fırat, bana bir bakar mısın?” Parmaklarımı koluna koyduğumda irkildi ve başını öte yana çevirerek yutkundu.

“Bakmayayım Cimcime.”

“Hadi ama,” Bu kez diğer kolunu da tuttum ve tam anlamıyla görüş açısına girdim. Yine de boyu benden uzundu, istese gözlerini bile değdirmezdi bana.

Hafifçe takım elbisesinin kumaşını sıktığımda derin bir nefes aldı ve bu nefes ciğerlerini yakıyormuş gibi bir perişanlıkla bakışlarını bana düşürdü. “Baktım, oldu mu?”

“Mir beni yukarıda bekliyormuş.” Umursamaz davranmaya çalışarak ceketini tutmaya son verdim. “Bir sürü de magazinci var. İçeri tek girmek istemiyorum, bana eşlik eder misin?”

Esasında onun içeri tek girmesini istemiyordum çünkü hangi yöne gideceğini bilemeyecek kadar kayıp görünüyordu. Zira teklifimden sonra omuzları gevşerken sessiz bir soluk çıktı dudaklarından. Nil’in o adamla içeri girdiğini gördükten sonra tek kalmak fena halde canını sıkmıştı.

“Aslında ben arka kapıdan girecektim.” diye yalan bir serzenişte bulunduğunda gülümsedim. “Ama madem tek girmek istemiyorsun, seni yalnız bırakmayayım.”

Ceketinin yakasını ilikleyip tam bir beyefendi gibi çenesini dikleştirdiğinde gözlerimi devirdim. Sonra da yanı başıma gelip sol kolunu hafifçe kırdığında parmaklarımı zarifçe kolunun üstüne koydum. “Çok naziksin.”

Yarım ağız gülümsedi. “Otel çalışanlarından biri tepemin tasını attırana kadar bekle.”

“Restorandaki gibi kimseye terslenme.” O gece de bu şekilde mekâna giriş yaptığımız aklıma gelince dejavu oldum. Aslında fena ikili sayılmazdık.

“Çok yakışıklı görünüyorsun bu arada.” diye ekledim yürümeye başladığımızda.

“Sen bir de kendine bak.” Bana epeden bir bakış attığında yanaklarım ısınmaya başladı. “Gecenin sonunda Çağlar hala sağ kalmışsa helal olsun diyeceğim ama sanmıyorum ki sağ kalsın.”

Gözlerinde gerçek bir hayranlık ifadesi vardı ama bu ifade ancak kardeşine bakan bir abiye yakışan türde bir hayranlıktı. Nil bu gece onunla gelmeyerek bu adama koca bir haksızlık yapmıştı.

“Neyim varmış benim?” Anlamazdan gelerek elbisemin etekleriyle oynadım. Dantes’in seçtiği elbise simsiyahtı. O kadar siyahtı ki kendimi gecenin kollarında gibi hissediyordum. Oldukça yumuşak ve zarif bir kumaşı vardı. Boyu dizlerimin bir karış üstündeydi. Pileleri yoktu, bedenimi sıkı sıkıya da sarmıyordu. İçinde rahatça hareket edebileceğim dökümlü bir kumaşa sahipti. Göğüs kısmının dekoltesi gayet makuldü ama sırtım neredeyse tamamen açıktaydı. İp gibi ince askısı kopar korkusundan ani hareket yapamıyordum çünkü o vakit sırtım tamamıyla açıkta kalırdı.

Dantes elbiseyi seçerken beni değil de kendini düşünmüştü. Fırsatçı.

“Kızım,” Fırat bana sen deli misin der gibi baktı. “Adamın zaten iki gram aklı vardı. Onu da seni görünce kaybedecek.”

O sırada otel kapısının önünde iki yana dizilmiş gazetecilerin önünden geçiyorduk. Çoğu magazin haberleri için burada olmalıydı. Bir sürü iş adamı burada olacaktı bir kere, Atilla Karaman’ın şanını duymayan kalmamıştı. Diğer yandan babam gibi bir ismin burada olması da insanlar açısından büyük bir fırsattı.

Tarık’ı söylemiyorum bile.

Yüzümdeki maskeden beni tanımamalarını umuyordum, hiçbir zaman magazincilerin odak noktası olmamıştım, ünlü bir siyasetçinin hiç de ünlü olmayan silik bir kızıydım. Ama bu kısa zaman önce değişmişti değil mi?

Otele doğru yürürken, “Barbaros Solar’ın kızı değil mi o?” diyen birkaç şaşkın ses duydum.

“Lara Hanım!” Genç bir adam kuyruğuna basılmış kedi gibi ciyaklayınca irkilerek Fırat’ın kolunu daha çok sıktım. “Lara Hanım, birkaç fotoğraf alabilir miyiz?”

“Bundan hiçbir zaman hoşlanmayacağım sanırım.” diye mırıldandığımda, “Boş ver keyfini çıkarmaya bak.” dedi Fırat. Kırmızı halının ortasında yürürken yavaşladık. İki yana çekilen şeritlerin önünde birkaç koruma vardı ve gazetecilerin yola atlamasına engel oluyorlardı.

“Ama istemezsen hemen kaçırabilirim seni.” Fırat yavaşça elini kolunda duran parmaklarımın üstüne koydu.

“Sorun yok,” Derin bir nefes aldım. “Birkaç fotoğraf çeksinler önemli değil. Sanırım bununla başa çıkabilirim.”

“Senin başa çıkamayacağın bir şey yok, Cimcime.” Bana cesaret verircesine gülümsedi ve parmaklarımı kolundan çektiğimde otele doğru yürümeye devam ederek beni kırmızı halıda bir başıma bıraktı. Yalnız kaldığımda ise yüzümde patlayan flaşların sayısı hızla arttı.

“Tarık Bey’de bu gece aranızda olacak mı?” diye sordu bir kadın. Aramızdaki mesafeye rağmen mikrofonu uzatmıştı.

“Siz benden daha çok bilgilisiniz bu konuda,” Kadına gülümsedim. “O yüzden Tarık’ın burada olup olmayacağını elbette biliyorsunuz.”

Havanın soğuğuna rağmen gerginlik bedenimi esir aldı, sırtımda beliren ter damlaları soğukla buluştuğunda buz etkisi yapıyordu. Zincirini bileğime doladığım minik el çantamla gergince oynamaya başladım.

“Babanızın son zamanlarda sürekli ihale kaybettiği ve bu gece burada olmasının sebebinin de yeni ortaklar bulmak olduğu doğru mu?”

Bunu soran adamın yaşı benden bile küçük görünüyordu. Orada olmamalıydım, koşarak içeri girmem gerekiyordu. “Babama sormaya korktuğunuz sorularla ilgilenmiyorum.” diyerek genci terslediğimde pes etmeyerek önüne çekili olan şeride abandı. Koruma onu durdurmasa neredeyse önümde bitecekti.

“Az önce kolunuza girdiğiniz beyefendi erkek arkadaşınız mı?”

“Ağabeyim sayılır.” dedim bir çırpıda ve döner kapının ardında ellerini ceplerine sokmuş beni bekleyen Fırat’la göz göze geldim.

Cevabım tamamen gayriihtiyari dökülmüştü dudaklarımdan fakat içimde böyle bir samimiyet olmalıydı ki dudaklarım düşüncelerime teslim olmuştu. Cevabımın ona aynı şeyleri hissettirmemesinden delice korktum, umarım kazara bu sohbeti bir yerlerde dinlemezdi. Tek elini cebinden çıkarıp başparmağıyla harika gidiyorsun dercesine bir işaret yaptığında gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırdım.

“Gelecek seçimlerde babanızın partisine oy vermek istemediğiniz doğru mu?” diye sordu bir başka adam.

Gözlerimi devirerek yeniden yürümeye başladım. Bunu nereden öğrenmişlerdi yahu?

“Tarık Solar’ın babanızın onay vermeyeceği bir genç kızla ilişki yaşadığı ve bu yüzden onu herkesten sakladığı dedikoduları hakkında ne düşünüyorsunuz?”

Birden duraksadım. “Öyle miymiş?” Muhabirlerin gürültüleri arttığında gülümseyerek geçiştirmeye çalıştım. “Arkadaşlar bunlar sadece dedikodu.” Umarım öyledir Tarık çünkü böyle bir haberi benden saklamış olursan fena bozulurum.

“Üniversite okuyamayacak kadar başarısız olduğunuzdan kısa yoldan para kazanmak için kitap yazdığınız söyleniyor. Üstelik babanızın etkisiyle iyi bir yayınevi sizi bünyesine katmış. Siz de eşleri çalışırken yemek tarifi ve kişisel gelişim kitapları yazarak para kazanmayı düşünen kadınlardan mısınız?”

Soruyu duyduğum an ayaklarım yere çakıldı ve bakışlarım hararetli kalabalığın arasında dolaştı. Bana soruyu soran adam yalnızca iki metre uzağımda duruyor ve beni hazırlıksız yakaladığı için gayet keyifli görünüyordu. Yönümü tamamen ona döndüm. Tüm gözlerin üzerimde olduğunu biliyordum, sakin kalmalıydım.

Oysa cümlesinin altında yatan kışkırtıcı imayı sezmiştim, beni aptal biri olmakla itham ediyordu.

“Cehaletin sebebi üniversite okumamak değildir,” Ses tonumdaki sükûnet içten içe panikten elleri titreyen Lara’yı bile şaşkınlığın kollarına düşürdü. “Sırf birini üniversite okumadı diye başkasına muhtaç görüyor ya da aptallıkla suçluyorsanız ülkemizdeki kadınlara da aynı muameleyi yapmış sayılırsınız ve emin olun şu an beni küçük düşürmeye çalışmak dışında pek çok kadına saygısızlık yaptınız.”

İnsanların sesleri azalırken flaşların sesi arttığında soruyu soran adamın huzursuz bir ifadeyle etrafına bakınması beni gülümsetti. “Evet üniversiteye başlamadım ve belki de hiç başlamayacağım. Bundan size ne?” dedim sertçe. “Sandığınız gibi kısa yoldan para kazanmak için de kitap yazdığım yok, ya da torpil yaptırdığım. Bağımsız bir yayıneviyle sözleşme imzaladım ve sizi temin ederim ki beni istemelerinin sebebi soyadım değil kalemimdi. Kişisel gelişim kitabı yazmıyorum, yazsaydım da bu sizi ilgilendirmezdi. Başkalarını süslü cümlelerin altında küçük düşürmeye çalışmak, üniversite okumanın size kattığı bir şeyse iyi ki okumamışım. İyi akşamlar.”

Önce derin bir sessizlik oluştu. Şimdiye kadar kamera karşısına bile çıkmaktan çekinen bir kızdan böylesine sert bir çıkış beklemedikleri belliydi. Saniyeler içinde sessizliğin yerini daha büyük bir gürültü aldığında ve sorular ardı ardına yağmaya başladığında adımlarımı hızlandırarak otele yürüdüm. Döner kapıyı iterek soğuğu ardımda bırakırken Fırat yanıma geldi.

Durdum. Durdu ve bana baktı. Yüzündeki gururlu ifadeyi görünce dudaklarıma abisinden onay bekleyen küçük bir kızın hevesi yerleştiğinde gülümsedi ve sessizce kolunu uzattı. Bu da yeterliydi bence, koluna girdiğimde asansöre ilerlemeye başladık.

“Nasıl hadlerini bildirdim ama.” Yürürken neredeyse zıplamaya başlayacaktım. Fırat asansörü çağırırken içten bir kahkaha attı. “Mikrofonu adamın kafasına vuracaksın sandım.”

“Biraz daha üstüme gelse yapardım. Yarın sabah, tüm sabah kuşağı programlarında beni konuşurlardı.”

Balo katına çıkmak için asansöre bindiğimizde Fırat boynundaki kravattan bile kurtulmak istiyor gibi görünüyordu. “Teşekkür ederim cimcime.” dedi sessizce. “Beni sap gibi ortada kalmaktan kurtardın.”

“Senin için yapmadım.” Hiç bozuntuya vermeden elbisemin eteğindeki görünmez tozları silktim. “Mir de yukarıdaymış. Ben sap gibi kalmayayım diye yaptım.”

Güldü. “Biliyorum benim için yaptığını.” Bundan rahatsızlık duymamıştı. “O adamın peşine takılıp bir cinayet işlemekten kurtardın beni.” Bakışları karardı. “Nasıl gidip onun koluna girdi gördün mü?” dedi Nil’i kastederek. “Beni umursamadı bile. Kötü mü davrandım ona, canını mı yaktım? Ne güzel yaşayıp gidiyorduk.”

“Beklentileriniz farklı Fırat,” Keşke bunu canı yanmadan kabullenmesinin bir yolu olsaydı. “Hiç anlayamıyorum.” Aslında anlıyordum. “Nil’i sevmediğini söylüyorsun ama şu an tam bir enkazsın.”

Ellerini ceplerine sokarak bakışlarını karşıya dikti. Bir başlangıcın değil de sonun ev sahipliğini yapan gözlerinde, kendi de dâhil pek çok şeye kapanmış duyguları vardı. O bir evse, kimseler yaşamıyordu içinde. Kendine layık gördüğü buydu. “Birini sevmediğimi söylediğim halde beni bu hale getirebiliyorsa, bir de sevdiğim zaman ne hale gelebileceğimi düşünmek bile istemiyorum.”

“Düşünmene gerek yok.” Zaten tam da o duyguyu yaşıyorsun diyemedim. Deseydim bunu da kati bir dille reddederdi.

Asansör kapısı açıldığında sert bir soluk aldı ve adımları dışarı meyletmeden önce kımıldamadan duran bana baktı. “Sen gelmiyor musun?” Balo salonundan yükselen müzik sesi kulaklarımıza dolmaya başlamıştı bile. Heyecanlandığımı hissettim.

“Yok, git sen. Ben Mir’in yanına gidiyorum.” Bir kez daha ona gidiyorum ve o beni bekliyor.

“Git tabi, bu geceler en çok size yarıyor. Öpüşün bari de yirmi yıllık susuzluktan kurtar şu adamı.”

“Sana ne, sen git geceyi cinayet işlemeden nasıl bitireceksin onu düşün.”

“Merak ettiğim bir şey var,” Kapı kapanacakken ellerini araya soktu ve iki yana açılmasına neden oldu. Daha önce bana hiç göstermediği çocuksu bir merakla aralandı dudakları. “Sahiden de babanın partisine oy vermeyecek misin?”

İçimi çekerek gözlerimi devirdim. “Fırat git gözüm görmesin seni.”

Asansör kapanırken kahkahalarla gülüyordu ama onun için endişeliydim. Tüm geceyi Nil’i başka bir adamla izleyerek geçirmek onun için işkence gibi olacaktı. Umarım adamı yalnız yakalamak gibi bir fırsat geçmezdi eline çünkü geçerse acımayacak gibi geliyordu. Nil’in işi çok zordu.

Otelin terasının iki kat üstte olduğunu biliyordum. Başımı kaldırdığımda aynada kendimle göz göze geldim. Sanki bu kız ben değildim. Bu gece bir farklı geliyordum gözüme. Siyah elbisemin üstüne altın rengi bir maske takmıştım. Kıyafetim gibi bunu da Dantes seçmişti ve ne kadar zevkli olduğunu bir kez daha kanıtlamıştı bana.

Burnumun üstünden itibaren yüzüme tam kalıp olarak oturmuştu. Usta bir el tarafından işlenmiş gibi ince işçiliği vardı. Üzerinde siyah taşlardan işlemeler konulmuştu ve bu elbisemle harika bir uyum yakalamıştı. Saçlarım için yine çok bir şey yapmamıştım, sadece biraz daha derli toplu duruyorlardı.

Asansör kapısı kayarak açıldığında beni mutlak bir sessizlik karşıladı.

Zamanın çarkı tersine işlemeye başladığında terasın kapısını açarken geçmişe ait anıların kapısı da bana sorma zahmetine girmeden açıldı. Bir anı, sahibinden firar edebilecek kadar hükmü ele almışsa, suç sahibin olmazdı.

Dantes beni terasın uç kısmında bekliyordu.

Gözlerinden önce sesini tanıdığım, gülüşünden önce düşüncelerinin sesiyle tanıştığım bir ikilemdi. Varlık ile yokluk arasında bir şeyi temsil ediyordu. Çoğu zaman uçsuz bucaksız bir araziden farksız oluyordu ama toprakları savaş kanıyla sulanmış bir araziden nasıl ki umut vadeden bir beklenti yeşermezse, bizim için yeşerttiği beklentiler de o denli hükümsüz kalıyordu.

Buna rağmen çabalıyordu.

Dantes’e doğru yürümeye başladım.

Sırtı bana dönüktü, omuzları dik, duruşu kendinden emindi. Ellerini ceplerine sokmuş ve terasın manzarasını seyre dalmıştı. Geldiğimi fark edince kımıldandı ve başını yan çevirdiğinde maskesini zırh gibi kuşanmış yüzünü gördüm. Baştan aşağı siyahlar içindeydi. O kadar siyahtı ki yeryüzünün tüm geceleri önünde diz çökmüş gibiydi. Gözlerini çevreleyen siyah maskesi benimkinin birebir aynısıydı ama renkler yer değiştirmiş, üzerinde altın rengi işlemeler yer edinmişti.

“Hadi bakalım yeniden doğan adam; hadi bakalım kaçak zengin, uyanan uykucu; her şeye kadir hayalci, alt edilemez milyoner, bir an için o sefil ve aç yaşamın lanetli bakış açısıyla düşün; kaderin seni ittiği, felaketin seni sürüklediği, umutsuzluğun içini kapladığı o yollardan bir daha geç;”

Bana sunduğu satırlarla birlikte, bizden yüzyıllar önce var olan bir hayali karakterin izleri geceyi doldurdu. Dantes bana sunduğu izlerle yalnızca ruhunu Monte Cristo’ya denk görmedi, beni de o kitapta henüz kim olduğuma karar veremediğim karakterlerden birine dönüştürdü. Ben de bana sunulan izlerin hakkını verdim ve avucumu sırtına koyarken dudaklarımı araladım.

“Şu an Monte Cristo’nun Dantes’e baktığı o aynanın camlarında bol bol elmas, altın ve mutluluk ışıldıyor, elmaslarını sakla, o altınları çamura at, o ışıltıları gölgele; zenginken fakirliği, özgürken mahkûmiyeti yeniden yaşa; yeniden canlanmışken cesedini aramaya başla.” diye fısıldadım. “Ama bil ki senin durduğun gölge benim, senin mahkûmiyetin de benim, senin cesedine mezar olan o toprak da benim Dantes. Bırak Monte Cristo olmayı ve en gerçek halinle bak bu gece gözlerime.”

Sözlerim bir cesedi mezarından çıkardı. Dantes usulca arkasını dönerken zaman ayaklarımızın dibinde uykuya daldı. Gözlerime baktığında daha önce hissetmediğim kadar büyük bir mahkûmiyetin kollarındaydım ve o da karşımda duran adamdı.

“Benim Güzel Lara’m,” Fısıltısı rüzgârın diline dolanarak tenime karıştığında, cesetler bizim için ağıtlar yakan birer orkestraydı. “Benim için geldin.”

“Çünkü sen beyefendi,” Göğsüm hızla yükselip alçaldı. Bu gece Dantes’in gözlerinde zamana meydan okuyan bir irade vardı. “Gelmemi istedin.”

“O halde bu geceyi ikimiz için unutulmaz kılmalıyız.”

Bakışlarım yüzünde dolandı. Saçlarını özenle geriye yatırmıştı ama yine de haylaz birkaç tutam rüzgârda uçuşuyordu. Maske yüz hatlarının keskinliğini iyice ortaya çıkarmıştı ve sakallarına elveda diyen pürüzsüz teni, onu yeniden ölüm meleğine çevirmişti. Beyaz gömleğinin üzerine taktığı papyona bakakaldım bir süre. Tam anlamıyla, nefesim kesilmişti. Bu adam benim için buradaydı.

“Papyonun çok tatlı.” Parmak uçlarımla papyonunu iki yandan kımıldattığımda gülümseyerek sen iflah olmazsın dercesine başını iki yana salladı.

“Sana bir hediye getirdim,” Konuşurken klasik kitapların içinden fırlamış bir beyefendi kadar kibar, beni de o satırların içine hapsedecek kadar kudretliydi. Yüzyıllık bir oyunun içinde, hiç eskimemiş kitap karakterleriymişiz gibi hissettiriyordu. Ne yapacağını beklerken merakla ona baktığımda, bir adım geriye çekildi ve dudakları ıslatarak beni baştan aşağı süzdü.

Nihayet bakışlarını üzerimden çekince rahat bir nefes alabildim ve hareketlerini dikkatle izledim. Yerde, ayaklarının hemen dibinde bir tane kutu duruyordu. Eğilerek kutuyu aldı ama aldıktan sonra doğrulmadığında ne yaptığını anlamaya çalıştım. Kutuyu açmadan önce başını kaldırdı ve gözlerini bana değdirdi. Bir perdenin arkasında gibi duruyordu o gözler ve esen her rüzgârda farklı bir duygu firar ediyordu. Bu kez firar eden duyguyu çok net görsem de yalnızca alt dudağımı dişleyerek tepki verebildim.

Dantes başını eğdi ve kutuyu açtı. Kutunun içinde inanılmaz güzellikte bir topuklu ayakkabı vardı.

Parmakları değerli bir elmasa dokunur gibi ayakkabıları kavradığında, on yaşındaki Lara Birdal’ın morarmış ayak bilekleri gözlerimin önündeydi. Ama bu gece başkaydı, anılar da beklentiler de üzerine toprak atılmış bir mezardı. Bir gerçek vardı burada, tam karşımda duruyordu. Bu, geçmişten ve gelecekten daha anlamlıydı.

“Görür görmez sana çok yakışacağını biliyordum.” dedi keyifli bir sesle.

Kutuyu kenara bırakarak içinden ilk çifti aldı. Sanki avuçları arasında değerli bir hazine tutuyordu. Sanki bir zamanlar bana Kül Güzeli dediği onun da Çirkin Prens olduğu masala geri dönmüştük. Masalların hayatımızda yeri olmadığını en acı şekilde öğrendikten sonra inatla kendimiz için masal yaratma çabalarımız gülünesiydi ama denemeye değerdi.

Tek dizini yere koydu, ayaklarıma uzandı, dokunmadan hemen önce başını kaldırarak bakışlarını bana değdirdi. “İznim var mı?”

Dudaklarımı ısırdım. “Tabi ki.”

Ayakkabıyı çıkarmak için uzandığında ayağımı kaldırdım ve tek ayak üzerindeyken dengem saniyesinde şaştığından düşmemek adına hafifçe eğilerek omuzlarına tutundum. Yoğun erkeksi kokusu her nefes alışımda burnuma doluyordu ve ayaklarım yerden kesiliyordu. Ruhum bir yerlerde çoktan uçmaya başlamıştı, bir ben görüyordum kanatlarını.

Dantes ayakkabımın topuk kısmını kavradı. Sıcak nefesleri eziyet verici bir hisle bacaklarıma çarpıyordu ve gecenin soğuğu, onun tek bir nefesiyle güneşin karları eritmesi gibi yok oluyordu.

Ayakkabıyı topuk kısmından çekerek ayağımdan çıkardığında ister istemez omuzlarını daha çok sıktım. Hiç acele etmeden yeni ayakkabılarımı ayağıma geçirdi. Ne eksik ne fazla, benim için özel tasarlanmış gibi rahatça girdi ayağıma.

Bu kez diğer ayağıma geçti. Kuşkusuz omuzlarına tutunmasaydım düşecek ve bir daha kalkamayacaktım. Dantes o ayakkabıyı da ayağıma geçirdi, ardından sapasağlam bir halde ayaklarımın üzerine basarak doğruldum.

Dantes de saniyeler içinde yavaşça doğruldu ve heybeti üzerime karanlık bir gölge gibi düştü. Boğazım kurumuş, dudaklarım gerilmişti. Bu ben değildim, ben böyle biri değildim ama onunlayken kim olduğum umurumda bile olmuyordu.

Terasın ışıkları tık diye sönünce irkilerek etrafıma bakındım. Aynı saniyelerde Dantes’in nefesini dudaklarımda hissettim. “Dans et benimle,” dedi tek kolu belime dolanırken. “Karanlıkta, yalnızca yıldızların ışığı varken.”

“Ama bu gece hiç yıldız yok gökte.” Hareketlerine uyum sağlayarak kollarına tutundum ve sert bir hamleyle beni kendine çektiğinde bedenlerimiz çarpıştı.

Kesinlikle yapılı ve sert bir bedeni vardı. İnsan onun kollarının arasına girince başına hiçbir şey gelmez sanıyordu. Pantolonunun yumuşak dokusu çıplak bacaklarıma değdi. Her hareket edişinde tenime sürtünüyor ve içimi gıdıklıyordu.

“Benim gökyüzümdeki yıldız, ikimizi de aydınlatıyor.” Tek elimi tuttu ve elim avucunda kayboldu. Diğer elimi önce omzuna koydum, sonra bu yakınlığın yetmediğine kanaat getirerek ensesine doğru kaydırdım. Saçlarına dokunabilmek büyük bir lütuftu.

Her şeyi önceden ayarlamış gibi gecenin sessizliği tatlı bir müzikle bölündü. Kaşlarımı kaldırdım. “Canon In D Major?

Isabel’de çalabilirdi ama onun ilk gecemize özel kalmasını istedim.”

Kalbim göğüs kafesimi hırpaladı. “İlk gecemiz?”

“Tanıştığımız gece, Lara.” derken başını yan çevirerek bakışlarını benden kaçırdı ama bu kadar yakınken damarlarının gerildiğini ve gülmemek için kendini tuttuğunu görebildim.

“Ben de o geceyi anladım zaten.” Sesim küçük bir çocuk kadar savunmasız çıkıyordu.

“Kesin onu anlamışsındır.” Sesinde muzip bir ima vardı ve yeniden bana döndüğünde içini çekerek avucunu sırtımda yavaşça hareket ettirmeye başladı.

“Keşke hep böyle olsan,” dedim bir anda kendimi tutamadan. “Hep böyle doğal, içindeki romantizmi saklamayan, hayata karşı hevesli ve heyecanlı adam olsan.”

Başını usulca yana yatırdı. “Nasılım çoğu zaman?” diye sorarken meraklıydı.

“Çoğu zaman…” Birkaç cümleyle bunu açıklamak zordu. “Hem benim için var olan bir zindan hem de benimle birlikte uzaklara yol alan bir kaçak gibisin.” derken buldum kendimi. “Çok zıtlık var içinde ve hepsine ayak uydurmak çoğu zaman zorluyor beni. O kadar çok şeyi aynı anda hissettiriyorsun ki bana, kelimelere sığmıyorsun aslında”

“O yüzden bakıyorum sana,” Çenesi alnıma küçücük sürtündü ve bunu saçlarımın tepesinde kısa bir yolculuğa çıktı. “Söyleyemediklerimi gözlerimden oku diye.”

“Bazen okuyorum, bazen okuyamıyorum.” Çalmaya başlayan müziği tamamen boş vermiştik ve yalnızca hafifçe kımıldamakla yetiniyorduk. “Ve gözlerinde kendimi görüyorum, Mir.”

“Çünkü artık sadece seni yaşatıyorum gözlerimde.” dedi, avucu iyice sırtıma doğru yükseldiğinde elbiseyi es geçti ve çıplak tenime yerleşti. “Bu gece anlayacaksın, senin için neler yaptığımı.”

Beklenmedik bir hamleyle geri çekilip elimi sıkıca tuttu. Beni kendi etrafımda bir tur çevirmesinin ardından hızlıca kendine çektiğinde ayrılması imkânsız iki mıknatıs gibi bütün olduk.

“Çok sertsin.” dedim bir anda dudaklarına doğru.

Duraksadı. “Ne?”

“Ya-yani bedenin… Neler saçmalıyorum ben? Çarpıştık ya, fitsin, onu demek istedim. Kol kasların var.” Söylediğim şeyi tasdik etmek istercesine omzundaki elimi aşağı doğru kaydırıp pazularını sıktım ve o an gerçekten de sert olduğunun farkına vardım. “Vay canına,” Dans etmeyi tamamen bıraktım. “Hakikaten çok sert.”

Yutkundu. “Anladım. Sert.”

“Evet baksana,” Koluna dostane bir tavırla pat pat vurdum ve hevesli gözlerle ona baktım. “Epey sert.”

“Tamam Lara, anladım.” dedi. “Ben de farkındayım, söyleyip durma.”

Dudaklarımı düşürdüm. “Şimdi de benimle sertçe konuşuyorsun.”

İçini çekti. “Sınanıyorum.”

“Şimdi de sertçe içini çektin.”

“Lara!”

“Hımm… Öfkeye evrilmeye başladı. Beni tek kolunla kaldırabilir misin?” diye sorduğumda gözlerini devirdi.

“Asla sana ne kadar güçlü olduğumu kanıtlamak için tek kolumla kaldırmak gibi şovlar yapmayacağım.” derken tek elini arkasına sakladı ve muzip bir yüz ifadesiyle sırtımdaki elini daha da sıkılaştırarak ayaklarımı yerden kesti. Bir sevinç kahkahası kopardım.

“Ayaklarımı yerden kestin.” Düşmemek için omuzlarına tutundum ama tutunmasam bile düşmeme izin vermezdi. “Kalayım mı biraz böyle? Dünyayı yukarıdan göreyim.”

Gülmemek için birkaç kez öksürdü. “Yerden bitme.”

“Küçük olduğuma bakma, insanların zihninde devleşiyorum ben.”

“Biliyorum.” Onun zihninde de kimselerin yer edemediği kadar özel bir yer edinmiş gibiydim. “Dünyayı yukarıdan görmek istediğini söylemedin mi?”

“Evet.”

“O halde neden bana bakıyorsun?” diye sordu kısık sesle. Gecenin hırsızı gözleri, peşine düştüğü anlam arayışlarını saklamaktan geri durmadı. Bana, beni anlamak ister gibi baktı.

Sorusunun cevabını gözlerine düşen yansımamda gördüm. Bile isteye bir aynaya bakıp da yansımalardan kaçmak mümkün değildi. Kaçamadığım şeyi kendisi görmeden bana öyle güzel bir şekilde gösterdi ki gördüğüm yansımayı kabullenmek ruhuma fazla geldi.

“Bu kadarı yeterli. Hadi indir beni.”

“Yoo.”

Kendi kendine verdiği karar çok komikmiş gibi gülmeye başlayınca omuzlarına kondurduğum ellerimi hızlı bir hamleyle yanaklarına bastırdım ve kafasını yukarı kaldırdığımda dudakları şaşkınlıkla aralandı. Başımı eğdim. “Yukarıdan bakmak keyifliymiş.”

Yüzünün her santimini dikkatle inceledim. Keskin bir çene, maskesinin bittiği yerde belirgin elmacık kemikleri, saten gibi pürüzsün ten, dolgun ve hafiften kızarmış dudaklar ve siyah maskenin ardında kurşun gibi parlayan gözler. Özenle geriye yatırılmış yumuşacık saçlar.

Yutkunarak avuçlarımı yanaklarından aşağıya kaydırdım ve işaret parmaklarımla iki yandan çene kemiklerini okşadığımda dudaklarından titrek bir nefes çıktı. “Neden bu kadar güzelsin?” diye fısıldadım kendimi tutamadan.

Bana cevap bile veremedi. Kelimeler dudaklarında dolaştı ama yapabildiği tek şey bana bakmak oldu. Bir şeyler yapmamı istiyordu, bir şeyler yapmamı bekliyordu.

Bir elim hala yanağındayken sağ elimi usulca teninde dolaştırdım ve yolculuğu saçlarında tamamladım. Alnına düşen birkaç tutamı yeniden özenle geriye yatırdığımda alt dudağımı dişledim.

“Mir…” Parmaklarımı saçlarından yüzüne geri kaydırdım. “Sprey sıkmışsın. Saçların bile sert.”

Gözlerini kırpıştırdığında dengesini kaybeder gibi oldu. Kolu gevşediğinde ise beklenmedik bir hamleyle ayaklarımın üzerine ini versem de tamamıyla birbirimize yapışık olduğumuzdan elbisem yukarı sıyrılmıştı. O şaşkınlığını üzerinden atmaya çalışırken telaşla elbisemi düzelttim.

“Daha gece başlamadan öldürdün beni.” Homurdanarak sertçe papyonuyla oyalandı ve öfkeli gözlerle bana baktı.

“Dansa devam edelim mi?” Muzipçe yeniden ona doğru sokulduğumda gözlerini kısarak bana baktı. Niyetimin ne olduğunu anlamaya çalışıyor gibi görünüyordu. “Müzik bitene kadar. Hem daha bu gece benim için ne yaptığını bile söylemedin.” diye serzenişte bulunduğumda pes eder gibi oldu ve bu kez yumuşak bir nefes alarak yeniden kollarını bana açtı. Hemen kollarının arasına girdim.

“Dikkat et,” dedi kısık ve gizemli bir tonla. “Çok sert dans ederim.”

“Çok yumuşak tutuyorsun ama beni.” Yeniden müziğe uyumlu olarak kımıldanmaya başladık. Avucumu hapseden eli bir kuş yuvası gibiydi ve sırtımı kaplayan eli de kırılmasından korktuğu bir porselene dokunuyormuş gibi özenliydi.

“İstersem sert de tutarım.” dedi kendinden emin bir sesle. “Böyle.” Parmaklarını kıvırarak hareket ettirince tırnakları tenimde kalem gibi gezindi, istemsizce ona daha çok yaslandım.

“Acıttın ama.”

“Ne kadar sert olabileceğimi gösteriyordum.”

“Şimdi de yumuşak ol. Yumuşak davranan Mir’i daha çok seviyorum.”

“Böyle mi?” Sesi de hareketleri gibi bir pamuk yumuşaklığına büründü ve parmakları bir tüy gibi tenimde dolaştığında derin bir nefes aldım. “Çok yumuşak,” Başımı omzuna koyarak içimi çektim.

“Beni kışkırtma.” dedi kınayan bir sesle. “Seni kırmadan yaklaşabilmeyi öğrenmeye çalışıyorum.”

“Beni, bana uzakken de çok güzel kırabiliyorsun. Sorun yakınlığımız değil.” dedim kısıkça.

“Telafiler bunun için var.”

“Hım,” Yanağımı ceketine sürterek mest edici kokusuyla sarhoş oldum. Sürekli uzun ve sık nefesler aldığımdan onu bile isteye kokladığımı anlar mıydı? Gerçi o da bana aynı şeyi yapıyordu. Burnunun ucunu bazen omzuma, bazen boynuma, bazen de saçlarıma değdirerek derin nefesler alıyordu. “Nasıl telafi edeceksin peki?”

“Hayatta her zaman açılması gereken kapılar vardır, o kapıyı açtığında anlayacaksın.” Cümlesinde gizem sezdim ama bu puslu bir gizemdi. Romantik bir vaat değildi. Beni hafifçe geri yatırdığında gözlerim gökle buluştu ve zaman tam göğsümün ortasına oturdu. Dantes’in nefesini şah damarımdaydı. “Ve Lara, o kapıyı bizim için tam zamanında açacaksın.” demesinin ardından dudaklarını iki köprücük kemiğimin arasına bastırdı.

Zaman orada, dudakları arsında uyuyordu. Bizim aramızda bir şey vardı, bizden başka kimse bilmiyordu.

“Biliyor musun, ben bugün sana hiç yalan söylemedim.” diye fısıldadı. Kollarımda can çekişiyormuş ama bu azaptan keyif alıyormuş gibi bakıyordu.

“Yalan Yıldızım,” Sırtımdaki baskı daha da arttığında artık birbirimizden ayrılmamız imkânsızdı. Gözlerini kapatarak bana doğru eğildiğinde zaman ipini kopardı ve bir anda Dantes’in göğsü titremeye başladı.

Telefonu çalıyordu.

Nasıl kapandıysa gözleri, öylesine hızla açıldı. Bir an onu arayan benmişim gibi öfkeyle çatılan gözlerinin hedefi oldum ve sersemleyerek hafifçe başını geri çekti ama beni bırakmadı. Sırtımdaki eli hala yerinde dururken ağzının içinde bir şeyler söyleyerek iç cebine uzandığında anın sarhoşluğundan kurtularak ben de işaret parmağımın sırtını ısırdım. İçim içime sığmıyordu.

“Ne var amına koduğumun evladı?” diye hırladı telefondakine. “Arayacak başka zaman mı bulamadın puşt herif.”

Telefondan gelen gür kahkahayı ben bile tanımıştım. Fırat’tı. Dantes onunla hiç tasvip etmeyeceğim bir dilde konuşurken ben de ayaklarımın ucunda yükseldim ve başının arkasına uzandım. Bir süre saçlarının arasında maskesinin iplerini aradım.

“Sana ne lan ne yaptığımdan. Bir elime geçireyim seni telefonu ikiye katlayıp münasip bir yerlerine- kes zırvalamayı.” Kısa bir sessizlik oldu. “Cehennemin dibindeyim.”

Evet Dantes, kesinlikle oradayız.

Ben de o sırada maskenin ipini bulmuştum ama düğümünü bulamıyordum. Dantes de ısrarla başını kaçırdığından işimi epeyce zorlaştırıyordu.

“Kızım uslu dur sen de,” Bu kez de bana hırladı. “Onu çözüp ne yapacaksın?”

Kalbim mahcubiyet dolu hislerle kuşanırken bedenim önünü alamadığım bir heyecana teslim oldu. Fırat’ın diğer taraftan bir kez daha kahkahasını duyduğumda biraz daha yükseldim parmak uçlarımda.

“Sana ne ne çözdüğümüzden.” dedi Dantes.

Kıkırdadım. “Yine çok sertti.”

Artık Fırat’ın gülerken bir şeyleri yumrukladığından emindim.

“Lara itibarımı zedeleyip durma!” Dantes ise düpedüz kontrolden çıkmıştı. “Duyuyor zaten öbür taraftan her boku.”

“İzin ver çözeyim o zaman.”

“Lan!” Fırat neredeyse haykırıyordu. “Lan ne çözüyorsunuz siz? Hayır hayır duymak istemiyorum! Bu konuşma hiç yaşanmadı.”

“Fırat kes sesini de ne söyleyeceksen söyle.” Bir anda Dantes kolunu aramıza bariyer gibi koyarak beni biraz uzağına ittiğinde ona karşı koymadım.

“Umarım önemli bir şey için aramışsındır yoksa seni…” Kısa bir sessizlik olduğunda şaşkındı. “Siktir ne? Bu kadar erken mi?” Gözleri çok kısa bir anlığına bana değdi. “Diğerleri gelmedi, daha çok erken, Fırat. Karşısına çıkmayın, doğru zaman gelene kadar salona bile girme.”

Neyden bahsettiği hakkında hiçbir fikrim yoktu ama bilmek ister miyim onu da bilmiyordum. “Dur diyorsam durun Fırat.” dedi öfkeyle. “Hiçbir şey hazır değil daha. Sizi tehlikeye atamam.”

Tehlike mi? Onun gibi birine yakışmayan bir endişe belirmişti yüzünde. Bu endişeden nasibimi almamam mümkün değildi.

Konuşmasını bitirip de telefonu iç cebine atarken burnundan soluyordu.

Keskin bakışlarını üstüme çevirdiğinde suçlu bir çocuk gibi karşısında duruyordum. “Neden maskemi çıkarmaya çalıştığını sorabilir miyim?”

“Şey…” Başımı eğdim ve ellerime baktım. Ellerim… biraz önce ona dokunan ama artık ondan mahrum kalan ellerim. “Telefonun çalmadan önce şey yapacaktık ya biz,” Yanaklarımı çılgın bir ateş bastı. “Bize engel olmasın diye.”

Sessizliği kullandığı sert kelimelerden bile daha rahatsız ediciydi. Çeneme dokunarak başımı kaldırdığında konuşacak gücüm kalmamıştı. Böyle hisseden yalnızca ben değildim, o kadar aynıydık ki birimizin kalbi yönünü şaşıracak olsa diğerinin kalbi de tüm dengesini yitiriyordu. “Ne yapacaktık?”

“Şey?”

“Kelimeyi korkmadan söyle.” diye cesaretlendirdi beni.

Gerginliğine rağmen yüzündeki heyecan hala tazeydi. Korkmamak diye bir şey hiçbir zaman olmayacaktı benim için. Geçmiş içime dikiliydi, bunu anlamıyor muydu? Ne zaman yakınlaşsak dikişlerim patlıyordu, bunu anlamıyor muydu? Ne zaman dokunsa bana, parmaklarına kan bulaşıyordu, bunu anlamıyor muydu?

Belki de anlamasına bile isteye izin vermiyordum. Beni insanlar parçalara ayırdı ve Frankenstein canavarı gibi yamalı bir ruha sahibim, insanlar ruhumdan korkar diyemiyordum. Ama onunlayken içimdeki dikişlerden korkmamayı öğrendiğimden iki geri gitsem de bir ileri gitmek oluyordu bir sonraki hamlem.

Sorarcasına “Öpücük?” dediğimde, bir dikiş daha koptu içimden ve kanların sıcak tadını dudaklarımda hissettim.

Kelime suratına mayın gibi çarptı ve onu darmadağın etti. “Yüzümüzde maske varken de öpüşebilirdik, Yalan Yıldızım. Gömlek düğmelerini kopartarak açar gibi maskemin ipine saldırmana gerek yoktu.” derken gülmemek için kendini zor tuttuğu o kadar belliydi ki.

“Yani,” Ona tereddütle baktım. “Şimdi ne yapacağız?” Bakışlarım dudaklarına düştü.

“Baban otele giriş yapmış.” dedi sessizce. Asıl söylemek istediğinin bu olmadığı anlaşılıyordu. Yarım kalan şey onu da hüsrana uğratmıştı.

Başını eğerek alnını alnıma yasladığında nefesi dudaklarıma çarptı. “Sadece sen varsın benim için.” diye fısıldadı. “Sakın unutma bunu. Her neye şahit olursan ol, senin için diz çöken bir adam olduğumu unutma.”

“Canımı mı yakacaksın?” diye sordum hüsranla. Ellerini tuttum.

“Gitmem gerek.” Biri parmaklarımın arasına yanan bir kibrit bırakmış ama ben kibritti bırakmayı hiç akıl edememiştim. O konuştukça her tarafım is ve yangın kokusu taşır hale geldi. “Babanın bu kadar erken gelmesi hepimizi hazırlıksız yakaladı. Şimdi ona yakalanırsak elimizde hiçbir savunmamız olmaz.”

“Sadece kalabalığın içine karışsak olmaz mı, Mir?” Umutlarımı kaldırım taşları arasında çiçek arar gibi arıyordum. Ama biliyordum ki o taşlar arasında bulduğum çiçekler de insanların ayakları altında ezilmiş olacaktı. Bana bir yararı dokunmayacaktı. İnsanı sahip olduğu şeyler değil de sahip olamayacağı şeylerin hayali yaralıyordu. “Bir savaş başlatmanın kimseye yararı olmayacak, bunu sen de biliyorsun. Hiç mi ateşkes yapmanızın mümkünatı yok?”

Sesi mermer sertliğine büründüğünde, gözleri hevesle parlayan o adam değildi artık. “Balo katına in ve mümkünse oradan hiç ayrılma, Lara.”

Bu gece Monte Cristo olmadığını sanıyordum ama tavırlarına bakınca en çok bu gece ona benziyordu. Sanki gizlice o kitabı açmış, satırları kim olduğunu hatırlamak ister gibi yeniden baştan sonra okumuş, yüzlerce sayfa devirmiş, yüzlerce kez acı çekmiş ve yüzlerce kez aynaya baktığında dönüştüğü o adamı görmüştü. Elimi tuttuğunda zihnine sirayet eden mürekkebin kokusunu alır gibi oldum. Dansın tüm büyüsü bozuldu, terası kapısına doğru yürümeye başlarken beni de peşinde götürdü.

Asansörün önüne geldiğimizde sabırsızlık her salise ruhuna damla damla düşüyor, gergince etrafına bakınırken kolundaki saate ilişiyordu gözleri. Gerçekten de babama hazırlıksız yakalanmıştı ama yüz yüze geldiklerinde ne olacaktı ki? Bu yüzleşmenin sonunun iyi bitmesinin imkânı yoktu.

Özellikle de babam Dantes’in dedeme çalıştığını düşünürken. Özellikle de Dantes bilakis dedem ile bağlantılıyken.

“Ayrılmasak olmaz mı?” Asansörün inmesini beklerken elimi tutan elini iki elimle sıktım ve yönümü ona döndüm. Yanlış bir şey söylersem mayınlı araziye giriş yapacak gibi hissediyordum ama doğrunun da ne olduğu hakkında hiçbir fikrim yoktu. “Kalabalığın içinde kimse kimseye bir şey yapamaz. Babamın sana zarar vereceğinden korkuyorsan eğer…” dediğimde dudaklarından alaycı bir gülüş döküldü ve bana üstten bir bakış attı.

“Hayır, sen babamın sana yapacaklarından korkmuyorsun. Sen babama bir şey yapmayı planlıyorsun.” Burası benim çıkmazımdı. İki adam arasında nefes alabilmemin bir yolu yoktu.

“Emin ol bu gece soy adı Solar olan kimse zarar görmeyecek.” dedi hızlıca. Elini gergince ensesinden geçirdiğinde bir kez daha omzunun üzerinden bakındı ve nihayet gözleri bana değdiğinde, ne halde olduğumu görerek yüzündeki katı ifade tuzla buz oldu.

“Yapma Lara,” Ama hala sesindeki gerginliği saklayamıyordu. “O bana bir şey yapmadıkça ben de babana bir şey yapmayacağım.”

Gözleri, sözlerini hiç de tasdiklemiyordu. Konuşuyordu ama kendi de bir inkârın kucağında kıvrandığını biliyordu. Bunca zaman beklediği yüzleşme gerçekleşecekken yapmak istediği şeyler istilacılar gibi kapısına dayanıyor ve onun sınırlarını zorluyordu. Babama zarar vermek istiyordu. Hangi evlat babasının bile isteye zarar görmesine göz yumabilirdi. Sanırım boğuluyordum.

“Sakinleş.” dedi çıkmazımın farkına varmış gibi.

Beni asansöre çektiğinde koridorların soğuğu dışarıda kaldı ve boğulma katsayım artarken elimi Dantes’in elinden kurtardım. “Babama zarar verirsen seni affedebileceğimi sanmıyorum.” Kelimeler tamamen benden bağımsız döküldü dilimden. “Denerim ama sana bunun garantisini hiçbir zaman veremem, Mir.”

“İnandığın gerçek bu mu?” Sözlerimin onu dehşete düşürdüğünü, sesindeki çatlaklardan anladım.

Şimdi gözlerine bakamazdım, gözlerine bakarsam ona verdiğim hisler adına kendimden utanırdım. Zaten babama karşı bu kadar savunmacı olmak beni öyle kahrediyordu ki midem bulanıyordu. Doğru ve yanlışın bilinmediği bir savaş cephesinde bulunmak, açık arazide kurşun yemek gibiydi. Ben her seferinde o kurşunlardan bolca yiyordum.

Asansör balo katında açıldığında içeriden müzik sesleri doldu kulağıma. Kalabalığın uğultusunu bile duyabiliyordum. Koridorlarda insanlar dolanıyor, geceyi hakkını vererek yaşıyorlardı.

“Git.” dedi Dantes.

Ayaklarımı hareket ettiremedim. Asansör kapısı kapanmaya yeltendiğinde yumruğuyla tuşa sertçe vurdu ve tam kapanmadan yeniden açılmasını sağladı. “Hadi, git.”

“Bu şekilde ayrılmayalım. Bir şeyleri kaybediyormuş gibi hissediyorum.”

“Kaybedeceksin.” Buz gibi bakışlarını üzerime çevirdi. “Kaybetmek için buradayız.”

“Babama bir şey-“

“Gir artık Lara!” Sesi asansörde kırbaç gibi şakladı. “Babana bir şey yapamayacağım! Derdini çok güzel anlattın. Git artık.”

“İçindeki intikamcıdan nefret ediyorum.” diyebildim sadece.

Asansörden çıktım. Kısa bir tereddüdün ardından hızla arkama döndüğümde Dantes asansörün tam ortasında duruyordu. Maskeyle kuşanmış yüzü, onu gerçek bir Konta çevirmişti. Gözlerinde kılıç kadar keskin bir ifade vardı ve sanki göz kırptıkça darbeleri kalbime iniyordu.

“Benim için gelecek misin?” diye sorduğumda dudakları aralandı ama verdiği cevabı duyamadan kapanan kapıların ardından yok oldu varlığı.

Öfke. Dantes’in gözlerinde gördüğüm son duygu buydu.

Olabilecek en tehlikeli duygulardan biriydi. Bir kere raksına kapılırsa sadece kendini yakmazdı. Zaten sürekli belli ediyordu, kendiyle birlikte pek çok kişiyi de yakacaktı.

Üzerime çeki düzen verdim, koridoru aşıp maskemi yüzüme iyice yerleştirerek kalabalığın arasına doğru ilerlemeye başladım. Gergince, kimseye dokunmadan insanların arasından geçerken gördüğüm ilk kişi Evren oldu.

Mavi’yle birlikte bir masanın etrafındalardı ama masalar çok yüksek olduğundan Mavi’nin boyu yetişmiyordu. Annesinin eteklerinde dolanıyordu.

Tez zamanda yanlarına ulaştım. “Lara!” Mavi hemen bacaklarıma dolandı. “Baksana burası gerçekten masal diyarı gibi değil mi?”

Çekirge gibi zıplayıp durmasına aldırmadan onu kucağıma aldığımda gülümseyerek kollarını boynuma doladı. Kabarık eteklerinden zor kucaklamıştım ama başarmıştım. Çoktan maskesini çıkarmış ve geceye aykırı davranmaya başlamıştı.

“Bir sorun mu var canım?” Etrafıma bakınarak Ateş’ten ya da Fırat’tan bir iz aradım, gergin tavrımın dikkat çekmemesi mümkün değildi. Evren’in temkinli ses tonuyla ona dönmek zorunda kaldım. Suratım sirke satıyordu. Gerginlik omuzlarıma iri birer kaya gibi oturmuştu.

“Yok,” dedim tiz bir sesle. Mavi eğilerek masadaki şarap bardaklarına uzanmaya çalıştığında masadan bir adım geriye çekilerek elimi karnına koydum, onu doğrulttum. “Her şey yolunda.”

Hiçbir şeyin yolunda olmadığı suratımdan gayet güzel okunuyordu. Evren bu gece olanlar hakkında olanları bilmiyor gibi geliyordu. Genel olarak olayların dışında kaldığını fark etmiştim ve bunu bile isteye yaptıklarını anlamak zor değildi. Bence Ateş’in burada olması bile düpedüz yanlıştı.

Mavi’nin bu kez yan masanın şarap bardaklarına uzandığını fark edince ellerini tutarak göğsümde birleştirdim.

“Ateş buralarda mı? Ya da Fırat? İçeri girdikten sonra onları göremedim de.”

“Ateş’in işleri vardı, gelince haber verecekti ama henüz vermedi.” Evren omuz silkti. “Fırat da tahmin ettiğin üzere her yerde olabilir.”

Sıkkınca içimi çektim. Burada böyle hiçbir şey yapmadan durmamın kimseye faydası olmayacaktı. Zaten üzerimde de o sakinliği hissetmiyordum. “Mavi, birazdan yanına yeniden gelirim tamam mı?” Yakınlarda Jülide’yi gördüğümde Mavi’yi yavaşça yere bıraktım.

“Ama gitme!” Boynuma yapıştı. “Dans edelim mi birlikte? Söyleyelim Uğur Böceği ve Kara Kedi’nin jarkısını çalsınlar. Lütfen, lütfen.” derken son heceyi gülümsememe neden olacak bir sevimlilikte uzattığında yanaklarını okşadım.

“O dans ikimize özel. Kimseler yokken yine dans ederiz tamam mı?”

“Söz ver.”

“Söz.”

“Mir de bize jarkı söyler?” dedi umutla. Onun umutlarını asla kıramazdım. Pes ettim. “Tamam.”

“Yajasın!” Benden kopardığı sözün ardından koşarak annesinin yanına gitti.

Evren’e buralardayım diyen bir işaret yaptım ve birkaç masa ileride tek başına duran Jülide’nin yanına gitmeye başladım. Ama daha ben masasına ulaşamadan bir başka adam masasına gelince içten içe lanetler yağdırarak hemen çaprazındaki masada durdum. “Bir işin de rast gitsin Lara.”

İşin kötü yanı, konakladığım masa doluydu. Yaşlı ve oldukça aristokratik bir havası olan bir çift vardı. Şimdiye kadar gördüğüm çoğu yaşlıda maske olmamasına rağmen onlar ortama uyum sağlamış, oldukça havalı maskeler takmışlardı ve ellerinde beyaz şarap bardaklarıyla yan yana durmuş vaziyette salonu izlerken bakışlarından oldukça küçümser tavırlar akıyordu.

Hiç bozuntuya vermeden masadaki içkilerden birini aldım ve onlara gülümsedim. “Selam şeker kız,” dedi yaşlı kadın.

Sesi pürüzlüydü ama bakışlarındaki küçümser ifadeye rağmen oldukça seviyeli bir ses tonuna sahipti. Maskesinin bir köşesinde renkli tüy yumağı takılıydı. Kesinlikle gösterişi seviyordu.

“Selam.” Sessiz mırıltımın ardından Jülide’ye yandan bir bakış attım. Masasına gelen adamda da Jülide de oldukça sade bir maske takılıydı. Bordo renk bir elbise giymişti, çok şık görünüyordu.

“Birkaç saniye masanızda kalabilir miyim?” diye sordum yeniden çifte dönerek.

“Ah canım,” Kadının dirseklerine kadar gelen işlemeli eldivenleri vardı. Koluma dokunduğunda tenini değil de eldiveninin yumuşaklığını hissettim. Şuh bir şekilde parmaklarını kolumda gezdirirken masaya doğru eğildi. Tek eli yaşlı adamın omzundaydı. “Ateşli bir âşıktan mı saklanıyorsun yoksa?”

“Ben… ne?” Kadının gözlerindeki pırıltılar insanı heyecanlandıracak türden parıltılar benim zihnimi kör etmiş gibi birkaç saniye kekeledim. “Burada değil ki saklanayım.”

“Ateşli bir aşığın var yani?”

Sözlerimin benden bağımsızca, ellerimi bile dokunduramayacağım kadar uzak anlamlara çekildiğini fark edince ne yapacağımı şaşırdım. “Hayır.” Masasının üzerindeki tüyden yelpazeye takıldı gözlerim. “Bir âşık yok hayatımda.”

“Ama ateşli biri var?” diye sordu ve ben masadaki yelpazeyi kaparak yüzümü serinlettiğimde yaşlı kadın cevabını çoktan almış gibi cilveli bir şekilde gülmeye başladı. Göz devirmeme ramak kala tuttum kendimi, saygısızlık yapmak istemiyordum.

“Kesinlikle çok ateşli olmalı.” diyerek kıkırdadı.

Yanındaki yaşlı adamın ona kınayan bakışlar atması umurunda bile değildi. Ne çeşit bir deliliğin içine düştüğümü düşünürken “Görüşmeyeli uzun zaman oldu, Jülide.” dediğini duydum Jülide’nin masasına gelen adamın.

Gözlerim kocaman açıldı. Yaşlı çiftin dikkatli bakışları altında hafifçe yana kaydım ve yelpazeyi yüzüme siper ederek onlara kaçamak bir bakış daha attım. Adamın yüzü tamamıyla bana dönüktü ama Jülide’yi yan profilden görüyordum ve yüz ifadesi fazlasıyla sıkkındı. Bu beni şaşırtmadı.

“Sizli bizli konuşmayı ne zaman bıraktık?” Ses tonu da yüz ifadesi gibi sıkkındı ve yüzündeki maske onu rahatsız ediyormuş gibi sürekli kımıldatıp duruyordu.

Adamın bakışları kısa bir anlığına Jülide’nin parmaklarında oyalandığında gözlerimi kıstım. “Yüzüğünü takmamışsın.” dedi meraklı bir tonla.

“Hayatım,” Masamdaki yaşlı kadın başını muhtemelen kocası olan adamın omzuna yasladı ve ona döndüğümde bakışlarının Jülide’nin üzerinde olduğunu gördüm. “Sen de yasak aşk kokusu aldın mı?” diye sorarken bana döndü ve göz kırptı.

“Yasak aşk mı?” Hem az önce kime hayatım demişti? Bana mı? Kocasına mı?

Bir Jülide’ye bir ona baktım ve kaşlarımı daha da çattım. “O kadın benim annem,” dedim sertçe.

Söylediğim kelime masadan önce benim içime bomba gibi düştü. Uzun zamandır sesini duymadığım, belki de çoktan unuttuğumun annemin tatlı gülüşü sanki bu anı bekliyormuşçasına ıssız arazi olan zihnimde yeniden yankılandı. Ellerim titredi, kimse görmedi.

Annemden başkasına karşı bu kelimeyi kullanmak onun için yapabileceğim en büyük kötülük olur sanıyordum ama o bana bunu hissettirmedi. Anılarını zihnime geri bırakarak birine anne demenin bana ne kadar iyi geldiğini hatırlatmak istercesine kelimeyi zihnimde sonu gelmez bir döngünün içine soktu. Anne, anne, anne…

Annem bu gece Jülide’ye anne dediğim için bana kızmadı. Onun hissettiği rahatlamanın aynısı göğsümün ortasında duruyordu. Titrek bir nefes alarak elimdeki bardağı sıktım.

Jülide’yi ne kadar benimsediğimin farkına varmak beni sarstığında bardaktan koca bir yudum aldım ve yüzümü buruşturdum. “Iyy.”

“Tatlım, yaşın buna müsait değil gibi.” Yaşlı kadın eldivenli elini uzatarak elimdeki bardağı almaya yeltenince bardağı göğsüme çektim ve küçük bir çocuk gibi somurttum. “Benim o. Yirmi yaşındayım ben. İstediğim her şeyi yapabilirim.”

“Gençleri özgür bırak hayatım.” dedi kocası omzuna yavaşça dokunarak. Kesinlikle özgür bırakılmaya ihtiyacım vardı.

“Seninle hiç yalnız kalmadık Jülide, kalsaydık aslında hep böyle konuştuğumu bilirdin.” Dikkatimi yeniden yan masaya verdim. Adam ellerini masada kaydırarak bile isteye Jülide’nin ellerine yaklaştırdı.

Bu çok fark edilir bir hareketti. Masalar yuvarlak ve fazlasıyla küçük olduğundan her hareket tasvip edilemez bir sona sürüklenebilirdi ve adamın bunu kasten yapmıştı. “Eğer yalnız kalsaydık seninle resmi konuşmak istemediğimi, duygularımın ne kadar samimi olduğunu bilirdin.”

Yaşlı çift boğazını temizledi.

“Yasak aşk falan yok.” diye çıkıştım. “Bakın şimdi annem adama haddini nasıl bildirecek.”

“Seni tanımıyorum bile.” Jülide’nin ses tonunun ilgisiz olması umut vericiydi. Kendini hafifçe geri çektiğinde ellerini adamdan uzaklaştırdı ve şarap bardağını eline alarak omuzlarını dikleştirdi. Bakışlarını uzaklara dikti. Ben de onu daha iyi görebilmek için yaşlı çifte doğru hafifçe kaydım. Böylece birbirimizi daha iyi duyabilecektik ama yan yana durup da bir başka masayı gözlememiz ne kadar etikti, tartışılırdı.

“Nasıl tanımazsın?” Adamın tek dudağı yukarı kıvrıldı. Jülide’nin tavrından zerre etkilenmeden ona dikkatle bakmaya devam etti. “Geçen yıl karımın beni aldattığını senin yaptığın haber sayesinde öğrendim.”

“Şimdi anlıyorum,” Yaşlı kadın sevimli bir şekilde kıkırdadığında gözlerimi devirdim ama bir sonraki cümlesi karşısında aynı sakin tepkiyi veremedim. “İntikamdan doğan tutkulu bir aşk hikâyesi. Değil mi hayatım?” Kocasına baktı. “Bence kesin öyle.”

“Annem hakkında şöyle konuşmayı bırakır mısınız?”

“Cemiyet hayatında ne ihtiraslı aşklar döner de haberimiz olmaz tatlım. Annen bir başkasını seviyorsa bunun için ona kızamayız. Kimse kalbine söz geçiremez.” Sevecen bir şekilde kolumu okşadı. Boyu benimle neredeyse aynıydı ve ters ters ona bakmam zerre umurunda değildi. Bu geceden keyif alıyordu.

“Annem başkasına âşık değil.” dememin ardından Jülide adama dönerek güldü ve, “Seni unutmak ne mümkün.” dedi.

Homurdandım. “Hayır ya.”

“Ah, biliyordum! Biliyordum!” Yaşlı kadın neredeyse el çırpıp dans etmeye başlayacaktı.

“Hadi ama Jülide.” Sahiden de parmağında yüzük yoktu ve bu beni geriyordu.

“Karın tam bir ahmaktı biliyor musun?” derken yönünü tamamen adama döndü ve gözlerini ona dikti. Asaletinden ve duruşundan hiçbir şey kaybetmemişti. “Sana iyilik yaptım, insanlar arkandan konuşup karından daha ahmak olduğunu sandıkları için sana gülüyorlardı.”

“Sana teşekkür etmeliyim,” Adam uzanarak Jülide’nin koluna dokunduğunda yanımdaki yaşlı kadın nefesini tuttu. “Zaten mutsuz giden bir evliliğim vardı, işimi kolaylaştırdın.”

Jülide hafifçe yana kayarak bu temastan kaçtı. Adamın eli boşluğa düşse de bunu umursamadı. Birkaç saniye kravatını düzeltmekle uğraştı ve az önceki reddedilişi hiç yaşanmamış gibi konuşmaya devam etti. “O günden sonra seninle konuşmak için epey çaba harcadım ama daima etrafı kalabalık birisin.”

“Yalnız kalmamaları iyi olmuş, ne olacağı belli olmaz.” diye fısıldadı yaşlı kadın.

“Aldatılmış erkekleri teselli etmek gibi bir hizmet vermiyoruz. Ama çok istiyorsan sana yardımcı olabilecek birkaç blog önerebilirim. Benim sitemin seninle bir işi kalmadı. Sansasyonel hayatınız o dönem bana epey para getirdi.” dediğinde adamın yüz ifadesi bir anlığına sarsıldı.

Yaşlı kadına bir adım yaklaşıp bu kez onun kolunu dürten ben oldum. “Parçaladı geçti bence.” dedim kıkırdayarak.

“Bu hikâyenin sonunu görmeden ölmek istemiyorum.” Yaşlı kadın dramatikçe iç çektiğinde bir anlığıyla kocasıyla göz göze geldim. Bakışlarında olgun bir tını vardı. Karısının imkânsız aşklara olan düşkünlüğüne alışmış gibi anlayışlı bakıyordu. Bana gülümseyince utanarak bakışlarımı kaçırdım.

“Beni gerçekten hatırlamıyorsun değil mi?” Adam başını hafifçe yana yatırdı. “Barbaros’la evlendiğin yıl katıldığın ilk partide oradaydım.” dedi sakince. “Bir ara seninle yalnız kalmıştık, o zamanlar da bu kadar katı bir yüz ifaden vardı ama hislerin bu kadar sert değildi. İncinmiştin.”

“Hangi Barbaros?” diye sordu yaşlı adam. Saf bir merakla kuşanan bakışları bana döndüğünde, “Barbaros Solar’ın kızıyım. O kadın da benim üvey annem.” dedim, bunu yıllardır söylüyormuşum gibi rahat bir tınıyla dile getirmiştim.

Adamın yüz ifadesi bir anlığına sarsıldı ve bana bakarken ki bakışları eski samimiyetini kaybetti. “Bence bu kadar izlenim yeter.” Gülümsemeye çalışarak karısını kendine çekti. “Barbaros Solar’ın hayatı hakkında atıp tutacak cesarete sahip değiliz. Değil mi hayatım?” Karısını masadan uzaklaştıracak olduğunda içime taş oturmuş gibi kalakaldım.

“Babam size bir şey mi yaptı?”

“Baban, hırsıyla insanları korkutan biri, tatlım.” Kadının sesi hala anlayış doluydu. “İnsanların onun hayatına müdahale etmek isteyeceğini hiç sanmıyorum. Annen hakkında dediklerim de yalnızca espriydi. Umarım aileniz daime iyi geçinir.” diyerek masadan uzaklaştıklarında yalnızlık omuzlarımda pelerin gibi dalgalanıyordu ve babamın yüz ifadesi bir belirip bir kayboluyordu.

İnsanlar onun arkasından konuşmaya bile çekinir hale gelmişlerdi. Babam, nasıl bir adamdı böyle?

Yaşlı çiftin gittiğine de üzülmüştüm. Onlarla arkadaş olabilirmişim gibi geliyordu. Bir yandan da düşünüyordum, Sihirkent’te yaşadığım süre boyunca yaşıtlarımın benden uzak durma sebebi babam olabilir miydi? Bir şekilde etrafına yaydığı korkutucu aura insanları ondan uzakta tutuyordu ve ben de bundan nasibimi alıyordum. Mihri hariç. Sahi, o neden gelmemişti ki bu gece baloya?

Uğradığım saldırıyı ona haber vermemiştim, zaten günlerim diken üzerinde geçerken onu da muhtemel bir tehlikenin içine çekmek istememiştim. İllüzyondan İmparatorlular’ın basımıyla çok fazla meşgul olduğumu sandığından bir süredir görüşmememizi anlayışla karşılıyordu. Keşke o da burada olsaydı.

Jülide’nin sessiz gülüşü beni kendime getirdi. “Sizin camiadan birkaç kişi sonradan görme olduğumu söyleyecek kadar hadsizdi. İçlerinde senin karın da vardı bu arada. Yazık, keşke bana bulaşmasaydı.”

“Onun adına özür dilemiştim senden.” dedi adam. Maskesini yavaşça çıkarırken Jülide kıpırdamadan onu izledi. Adamın maskesiz haliyle göz göze geldiğinde bir elinin yumruk olduğunu gördüm. Sanırım bunu benden başka da gören kimse olmadı.

“Karını yalnız bırakıp tanımadığı bir kadını teselli eden aptalın tekiydin.” Sesi alaycı olsa da bir şeylerin etkisi altına girmiş gibi kımıldanarak etrafına bakındı. Adamdan çekinir hale geldiğini anlamak zor değildi.

“Hiç belki başka hayatta sözünü duydun mu?” Adam elini Jülide’ye uzattığında Jülide irkilerek geri çekildi. Farkında olmadan ben de aynı tepkiyi verdim. “O zamanlar evliydim, evliyken kimseye de bakmadım ama boşandığım zaman düşündüğüm ilk şey, keşke boşanan yalnızca ben olmasaydım oldu.”

“Yuvam dağılsın mı istiyorsun?” Jülide sertçe soludu. “Derdin ne?”

“O gün de mutlu değildin, bugün de mutlu değilsin. Onca yıl geçti üstünden, artık cemiyetteki herkesin saygı duyduğu bir kadına dönüştün ama yine de mutlu değilsin. Kendini sadece yardımlara adamışsın ama o kadar mütevazısın ki kimse bu kadar çok yardım da bulunduğunu bilmiyor.” Adamın Jülide hakkında bildiği şeyler beni bile etkilemişken onu etkilememesi mümkün değildi.

Paniklemeye başladım. Bu bir aşk hikâyesi değildi ama sebep olacağı şeyleri düşününce sakin kalamıyordum.

“Bundan sana ne.” dedi Jülide.

“Dostun olmak isterim.” dedi adam güven veren bir sesle. “Merak etme, Barbaros Solar’ı karşıma alacak kadar aklımı yitirmedim. İstese tek telefonla beni harcayabilir. Sadece o gün yalnız başına ağlayan kadın hala bir yerlerde yalnızsa, onun başını yaslayabileceği dostu olmak isterim.”

“Bir dosta ihtiyacım yok. Bir oğlum ve bir kızım var. Onlar varken başka dosta hiç ihtiyacım olmayacak.”

Jülide’nin kendinden emin ses tonuna bulaşan sahiplik eki, boğazıma dolanan kalın bir ip gibiydi. Kendiliğinden varlığını belli eden duygulara olan teslimiyetimin aynısının onda da olduğunu görmek, on yıldır mezarda olan annemin gülüşünü bir kez daha toprağın altından çıkardı. O gülüş bir onaydı, sesini unuttuğum bir kadının hayali, hayatımda olan pek çok insandan daha gerçekti ve şimdi de gözlerimi kırpmadan bakakaldığım bir başka kadını benim için gerçek kılıyordu.

Benim için, kızım demişti.

Oysaki ben yıllarca sahipsizlik ekinin bir parçası olarak yaşamıştım.

Hissettiğim duygular ağır gelince ensemi ovalamaya başladım, gideceği yolu şaşıran bakışlarım far görmüş tavşan gibi salonda dolanıyordu. Yolumu bulurken yolumu kaybetmek bu olsa gerekti.

“Yine de eğer konuşacak birini istersen, nerede olduğumu zaten biliyorsun.” Adamın sessizce masadan uzaklaşmasının ardından Jülide bir süre sessiz kaldı. Ne düşünüyordu o saniyelerde, ne geçiyordu kafasının içinden delice merak ettim.

“Buraya gel yer elması.”

Alaycı ses tonu beni irkiltti. Şaşkınca etrafıma bakındığımda kafasını dan diye kaldırdı ve göz göze geldiğimizde kaçacak delik aramaya umuduyla yuvarlak masanın etrafında boş bir tur attım.

Jülide saklanma çabalarımı keyifle izledi, sonra da kollarını göğsünde kavuşturup dik dik bana baktı, pes ederek masasına yürüdüm.

“Kafamda fenerle mi geziyorum? Geldiğimi nasıl anlıyorsunuz?” Suçlu suçlu mırıldanarak yanına gelişimi sessizce izledi. Gözlerini kısmış, yüzü alaycılıkla kuşanmıştı. Alaycılığı artık beni korkutamazdı. En başından bu yana onu gizlice dinlediğimi biliyorsa, o halde kullandığı kızım kelimesini de duyacağımı biliyordu.

“İki metre ötemde durmayı saklanmaktan mı sayıyorsun sen? Ayrıca,” Kaşlarını çatarak çenesiyle suratımı işaret etti. “Niye ağzın kulaklarında senin?”

“Ha?” Kendimi tutamayıp gülmeye başladığımı o söyleyince fark ettim. Çabucak toparlandım, birkaç derin nefesten sonra yüzümdeki kocaman gülümsemeyi kontrol altına alıp daha sakin bir yüz ifadesine büründüm.

“Kimdi o adam?” Bardağının kenarındaki şemsiyeyi alıp dalgınca oynamaya başladım. “Seni çok iyi tanıyor gibi görünüyordu.” Cevap vermiyor oluşu cesaretimi baltalıyordu ama pes etmedim. “Hoşlanıyor musun ondan?”

“Seni bu kadar kıvrandıran bir soruya göre fazla sakin ifade ediyorsun kendini.” demesiyle birlikte sırtımda sert bir darbe hissedince sendeleyerek masaya çarptım. Jülide söylenerek doğrulmama yardım edip beni kendine çekti ve yanlışlıkla bana çarpan garsona ters ters baktı. “Kalabalıkta ezerler seni, sahip çık kendine.”

“Soruma cevap vermedin.” dedim panikle. Artık tamamıyla yanında olduğumdan ona temas edebiliyordum. Koluna tutunarak masayla arasına girdiğimde beni sıkıştırmamak için bir adım geri çekilmek zorunda kaldı. “Babamdan başka bir adamdan mı hoşlanıyorsun?”

“Neden bana bu soruyu soruyorsun?” Yüzünde zerre panik ifadesi yoktu. Dakikalardır göğsümü sıkıştıran bir yumruk gevşer gibi oldu.

“Sanırım biraz korkuyorum. Eğer bir gün başkasına âşık olursan babamı bırakırsın çünkü sende o irade var. Sen babamı bırakırsan Tarık seni bırakmaz ve ikinizde hayatımızdan çıkarsınız. Siz hayatımızdan çıkarsanız ben babamla yalnız kalırım…”

Cümlemin sonuna bıraktığım üç nokta, geleceğim konusunda beliren karanlık ihtimaller silsilesiydi. Gerçek aile kavramını unutalı çok olmuştu ve şimdi aile gibi hissettiren birinin yokluğuyla yüzleşme ihtimali, ailesiz hissettiğim zamanlardan bile daha korkunç görünüyordu gözüme.

“İçimden bir ses benden çok Tarık’ı kaybetmekten korktuğunu söylüyor.” Jülide beni hafifçe sarstı ama başımı kaldırmadım. Bu kez de parmaklarıyla çenemi tutup da beni ona bakmaya zorladığında itaat etmek zorunda kaldım. “Kan bağınız bile yok, nasıl bu kadar bağlanabildin ona?” diye sordu.

“Kardeşlerin kan bağına ihtiyacı yok.” dedim hemen.

Kaşlarını kaldırdı.

“Beni ne kadar güvende hissettirdiğini tahmin bile edemezsin Jülide.” Bunu ona itiraf etmek utanç verici gelse de kendimi tutamıyordum. Jülide’yle kan bağımızı yoktu ama gözlerine baktıkça aile olmak için kan bağına ihtiyaç olmadığını anlıyordum. “Tarık’tan hep korkarak büyüdüm ama korkunun yanında güven duygusu da vardı. Nasıl anlatabilirim bunu inan bilmiyorum. Evet küçükken beni hep ağlatıyordu ama sonra ağlamam dinince yine onun yanına gidiyordum. Yanına gidebileceğim tek insan oymuş gibi geliyordu.”

“Belki de yalnızca sığınacak bir liman arıyordun.”

“Söz konusu Tarık olunca hiç bir şeylerin arayışına girmedim biliyor musun? O benim için neyse ya da ben onun için neysem hepsi kendiliğinden oldu. Benim için dünyanın en güzel kardeşi olarak hep oradaydı.”

“Küçükken yaptıklarınıza rağmen mi?” diye sorarken beni dikkatle inceledi. Anılar hevesli küçük birer çocuk gibi eteklerimde pervane olmaya başladı. “Sana ihanet ettiğinde onu bir daha affetmeyeceğini düşünmüştüm.” Çenemi tutmayı bıraktı ve yana kayarak yarım kalan içkisini aldı. Bakışları hala bendeydi, cevabımı merak ediyordu. “Tarık’ı affettin mi?”

“Evet.” dedim hiç düşünmeden. Cevabım, zihnime dilimden önce düştü.

Artık aramızda affa ihtiyaç duyan bir mesele olduğunu bile düşünmüyordum çünkü yakınlığı geçmişi o kadar güzel unutturuyordu ki beni yalnızca şimdiki zamanın içine kilitliyordu.

Ama bu kilitleri kıracak bir şeyler daima var oluyordu. “Senin ikinci kez akıl hastanesine gönderilmene neden olmasına rağmen mi?” diye soran Jülide o kilidi acımasızca parçaladı.

Dün, yalnızca dünün konusu olmalıydı ama henüz çocukluğumun hıçkırıkları zihnime üşüştüğünde, dün hiç olmadığı kadar bugününde mevzusuydu. Böyle hissetmekten nefret ediyordum.

“Eminim pişman olmuştur.” demekten başka bir şey yapamadım. Yıllar boyu onu suçladığım ihaneti artık unuturum sanıyordum ama her seferinde beni en derin yerimden yaralıyordu.

“O akşam tam olarak ne olmuştu?” Jülide’nin sesinde anlayamadığım bir merak vardı fakat bu meraka başka bir şey daha eşlik ediyordu. Suçluluk seziyordum ve konuyu bile isteye buraya çektiğini tahmin ediyordum.

“Bilmiyormuşsun gibi neden yeniden anlattırıyorsun?” Pişmanlık içinde kıvrandığımı saklayabilmemin hiçbir yolu yoktu. Ellerim titredi, görmesin diye masanın altına indirdim ama yerin yedi kat dibine de soksam yaptığım şeyi hatırladıkça ellerimdeki titreme durmayacaktı. “Ben Tarık’ın kedisini öldürdüm-“

“Babasından ona kalan en değerli dostunu.” diyerek düzeltti, boğazım acımaya başladı.

“Evet.” dedim pişmanlıkla. “Sonra beni Leon’un cesediyle arka bahçede buldu. O kadar sarsılmıştım ki ne yapacağımı bilmediğimden kediyi bırakamıyordum bile. Bembeyaz, pamuk gibi bir şeydi ve kollarımın arasında kıpırtısız yatıyordu. Sonra Tarık yanıma geldi, bizi o halde görünce boğazından dökülen acı dolu sesi hiç unutamıyorum.” Dudaklarım titremeye başladığında derin nefesler aldım. “Ama daha on bir yaşımdaydım ki. Beni bir yetişkinmişim gibi yargılaması çok acımasızcaydı.”

“Seni yargılamadı, sana sahip çıktı.”

“Çıkmadı.” Affettim dememe rağmen hala içimde küllenmemiş duygular olduğunun farkına varınca zihnim boş bir arazi kadar sessizleşti. “Çıkmadı Jülide, o gün Leon için birlikte mezar kazıp gömdük. O kadar acınası haldeydik ki mezarı kazarken ikimizde ağlıyorduk. Ben babama söylememesi için yalvarıyordum, o da böyle bir şey yaptığım için beni mahvedeceğini söyleyip duruyordu. Ama söz vermişti, bu sır yalnızca ikimiz arasında kalacak demişti.”

“Ve?”

“Ertesi gün babam her şeyi öğrenmişti. Çılgına dönmüştü resmen, aklını yitirmiş bir kıza sahip olmayı kabullenemedi. Birkaç gün içinde yeniden kendimi akıl hastanesinde buldum. Ve yeniden eve dönene kadar tüm günlerim Tarık’tan öç alacağım günü düşünerek geçti.”

“Aldın da.” dedi düz bir sesle. “Ondan alınabilecek en acı şekilde öcünü aldın. Bu da yıllarca birbirinize nefret kusmanıza sebep oldu. Hala da bunu aşamıyorsunuz.” Elindeki bardağı bırakarak kollarımı yakaladı. “Muhtemelen gerçeğin tamamını bilmeden de asla aşamayacaksınız.”

“Kolay değil tabi,” Mırın kırın ettim. “Akıl hastanelerinin ne kadar korkunç olduğunu bilsen neden aşamadığımı anlarsın. Onun yüzündendi. Sırrımızı tutmadı. Bir güncük bile tutmadan gitti babama söyledi. On bir yaşındaydım. Leon’u öldürdüğüm için benden öcünü çok fena aldı.”

“Lara,” Jülide beni sarstığında ne yapacağımı bilemedim. Kollarımı o kadar çok sıktı ki hareket edemez hale geldim. Gözleri bir avuç kül gibi uçuşmaya ve rüzgârda savrulmaya başlamıştı. “O akşam Leon’u öldürdüğünü babana söyleyip de akıl hastanesine gitmene neden olan kişi Tarık-“

“İyi akşamlar hanımlar beyler!” Atilla Karaman’ın baskın ses tonu tüm salonda yankılanınca cümlesi yarım kaldı. Öfkeyle başını kaldırdı. Atilla Karaman sahneye çıkmış ve gecenin güzel geçmesiyle ilgili vaatlerini sıralayan bir dizi sohbete başlamıştı.

“Devam et,” Jülide’nin kolunu çekiştirdim. “Bir şey diyordun.” Mikrofondan yankılanan ses tüm salonu etkisi altına alıyordu.

Jülide sıkkın bir nefes vererek beni bıraktı. Bir adım uzağıma çekildiğinde dilinden dökülecek olan kelimeler çoktan kaybolmuştu. “Boş ver.”

“Ama-“

“Boş ver Lara, bunu kendi başınıza halledin.” Tüm kapılarını kapatarak beni ruhunun uzağına itti. Bir daha da ona yaklaşmama izin vermedi. “Gidip biraz dedikodu kovalayacağım, acil bir şey olursa buralardayım.”

Hayal kırıklığı içinde cevap veremedim.

“Asma suratını.” Jülide gitmek üzereyken durdu ve ellerini yanaklarımın iki yanına koydu. Sakin bakan gözleri, içinde ifadesizlikten çok daha fazlasını barındırıyordu. “Bak,” İçini çekti. “Ben kız annesi olmayı bilmiyorum. Tarık her zaman bensiz de başının çaresine bakabildi ama bana gerçekten ihtiyaç duyan bir evlada nasıl yaklaşılır hiç öğrenme şansım olmadı.”

Sözleri dudaklarımı titretti. Avuçlarımı yanaklarında ellerinin üstüne koyarak burnumu çektim. Bana şefkatle yaklaşıyordu, bana kalbini açıyordu, saklı bir kutuyu hediye etmiş de hediyeyi açmamı izlerken benimle aynı heyecanı taşıyor gibiydi.

“Geçmişteki kırıcı tavırlarımı geri alamam ama artık sahipsiz değilsin.” dedi bastıra bastıra. “Ben anneyim, evladına zarar gelen bir annenin canı nasıl yanar tahmin bile edemezsin. Gerçek anneni kaybetmiş olabilirsin ama sırtımı döndüğümde benim için o benim annem diyorsan eğer, sen de kendine sahip çıkmak zorundasın. Sana zarar verecek her şeyden koru kendini.”

Dudaklarına manidar bir gülümseme yerleşti. Yumuşak bakışlarının güzelliğini, samimiyetini fotoğraflayıp göğsümde saklamak istedim. “Jülide…” Konuşamıyordum bile, nefesim yetmiyordu. “Gerçekten annem olmak ister misin? Yani…” Çaresizce etrafıma bakındım. “Olmak istemezsen anlarım ama, sen de bana kızım dedin diye diyorum. Belki çok becerikli bir evlat olamam, Tarık gibi akıllı da değilim, sonra-“

“Lara,” Jülide sertçe beni susturdu. “Sen zaten benim kızımsın.” İkimizi de yutan bir sessizlik yaşandı. “Artık.” Son kelimeyle annemin anısına duyduğu saygıyı dile getirdi. Sanırım bu saatten sonra kalbimin en büyük fatihi Tarık değil Jülide’ydi.

“Tamam,” dedim dolu gözlerle gülümseyerek. “Beni evlatlık almana izin veriyorum. Zaten benden daha iyisini bulamazdın.”

Homurdandı. “Sersem.”

Kahkahalarla gülmek istiyordum, kendimi tuttum.

“Dikkat et kendine,” dedi bir kez daha. “Lafın gelişi söylemiyorum bunu.”

Atilla Karaman’ın konuşması biterken Jülide de yanımdan ayrılarak kalabalığa karıştı. Ardından bıraktığı hislerle bir süre mücadele ettim, bir annem vardı. Hayır artık iki annem vardı. Bir kardeşim vardı ve bir de… yaptıklarıyla kızının kalbini titreten bir babam vardı. Kendiliğinden kalabalıklaşan dünyamın kıyısında bir adam duruyordu, bir ayağı içeride, bir ayağı dışarıda. Ona doğru doğru yürümek istiyordum ama babam kalbime astığım aile tablosunun merkezinde durdukça asla bana gelmeyecekti.

Yine de Dantes sağ salim bana gelsin istiyordum. Neredeydi şimdi? Ne yapıyordu bensiz?

Yalnız kaldığımda düşüncelerimi işgal eden yegâne kişi hep oydu. Salonda olmadığı kesindi, nerede olabileceği hakkında hiçbir fikrim yoktu. Babamdan saklanıyor muydu yoksa babamı alt etmek için planlar mı yapıyordu?

Burada olmadığını bildiğim halde biçare bir çabayla etrafıma bakınırken bir adamın dikkatle bana baktığını fark ettim. Simsiyah bir smokin giymişti ve pek çok kız için etkileyici denilebilecek bir havası vardı. Koyu kırmızı maskesi yüzünün büyük bir kısmını kaplamış, ona gizemli bir hava katmıştı.

Gözlerini üstümden ayırmadan smokininin manşetlerini düzelterek niyetinin ne olduğunu apaçık belli ettiğinde dudaklarımı kımıldatarak homurdandım. “Hayır.”

Başını yana yatırarak gülümsedi ve masasından bir bardak kapıp da bana doğru yürümeye başladığında geceye yeniden lanetler yağdırdım. Dantes neredeydi? Görmüyor muydu burada timsahların arasında esir kalmıştım.

“Merhaba.” dedi adam.

“Hayır.” dedim hızlıca.

“Senin gibi güzel bir kızın yalnız olduğunu görünce kendimi durduramadım.”

“Hayır.”

“Yalnız mısın?” diye sordu.

“Hayır.”

“O halde erkek arkadaşın var?”

“Hayır.” Duraksadım. Kahretsin. “Evet.” Gergin bir nefes aldım. “Gerçekten bununla uğraşacak vaktim yok.”

“Kalbimi kırıyorsun, bir dansı bana çok görmezsin sanıyordum. Özellikle de hayatını borçlu olduğun kişi benken.”

“Pardon?”

İlk kez ona umursamazca değil de dikkatle baktım. Maskesi yüzüne o kadar kusursuz oturmuştu ki birazdan bir Shakespeare oyunundaymış gibi tiratlarını sıralayacakmış izlenimi veriyordu. Ama bir kitapta değildik, o da Shakespeare karakteri değildi. Yine de kim olduğunu gülüşünün zihnimdeki eski bir anıyı canlandırmasından anladım.

Ve bu her şeyi değiştirdi.

Şiddetle başlayan hazlar şiddetle son bulurlar. Ölümleri olur zaferleri demiştin. Senin gibi biri için fazla romantik bir sözdü biliyor musun?” Karşımda duruşundan zerre etkilenmeden onunla ilk konuşmamıza gönderme yaptığımda Hayalet’in yüz ifadesindeki zedelenmeyi keyifle izledim. “Şaşkınsın. Anlıyorum, seni görünce panikleyeceğimi ve kalabalığın içine karışacağımı düşündün. Ama ben senin kadar zavallı değilim.”

Onun bu gece burada olmayacağı gibi bir ihtimali düşünmüş müydüm? Asla.

Elimdeki bardağı zarifçe masaya bıraktım ve maskemi düzeltirken onu alaycı bir gözle süzdüm. Ruhumun yamaçlarından aşağıya yuvarlanmakta olan çığın altında kalacak kadar paniklediğimi anlamaması için içime bir set çektim. Dur dedim ruhuma, bugün hissettiğin o korkunun kurbanı olmayacaksın. Ve korkusuzca baktım ona. “Hayalet,” dedim sakince. “Dans edelim o halde, sana söyleyecek birkaç sözüm elbette var.”

Gülümsemesi sonu bilinmeyen bir cümleye benziyordu. Gülüyordu ama o da ne için güldüğünü bilmiyormuş gibi kafası karışık görünüyordu. “Bu sözler havalı kitap alıntılarını da içeriyor mu?” derken kolunu bana uzattığında ona doğru yürüdüm ve yanından geçerken koluna girmek yerine ona omuz attım.

“Hayır,” dedim fısıldarcasına. “Ama insan hayatına değer vermeyen şerefsizler hakkında birkaç şiirsel satırım var.”

Peşimden gelmesi saniyeler sürmedi. Kalabalığın arasında bir adım arkamdaydı ve sıcak nefesi neredeyse tenime çarpacaktı. Bu beni rahatsız etti, adımlarımı hızlandırarak aramızdaki mesafeyi açtığımda sert bir hamleyle bileğimi yakalayarak beni kendine çevirdi, diğer eli de belimdeydi. “Bırak,” Etrafımızdaki kalabalığa kaşlarımı çatarak baktım. “Burası pist değil.”

“İnsanların rahatça görebileceği ortamlarda olmayı sevmem.” dedi düz bir sesle. İlgisiz ve sıkılgan görüntüsüne rağmen kalabalığın ve gürültünün onda yarattığı rahatsızlığı gizleyemiyordu.

“Kalabalıktan çekiniyorsun.” Keşfine vardığım bu bilgiyi tasdiklemek için yüzündeki huzursuzluğu okuyabilmem yeterliydi. “Evet, kesinlikle kalabalıktan çekiniyorsun.”

“İnsanların gözü önünde olmayı sevmiyorum ve bu saklamaktan korktuğum bir sır değil.” dedi ve dans etmeyecek miyiz dercesine bakışları beklentiyle doldu. Beklentisi benim için yalnızca kendime yaptığım bir saygısızlık olacaktı. Ona dokunmak da, kelimelerimi paylaşmak da istemiyordum.

Hiçbir şey yapmadan karşısında durduğumda dizginleri kendi eline alarak aramızdaki mesafeyi kapattı. Her istediğini almaya alışkın olduğu, hareketlerindeki tutarlılıktan belli oluyordu ve bir eli belime yerleştiğinde midemde varlığını belli eden bulantı, onun kokusuyla birleşince yüzüme yayılan tiksinti ifadesine engel olamadım.

“İstediğin kadar tiksindiğini belli et,” Bana hissettirdiği şeylerden hiç rahatsızlık duymadı. “Benimle bu dansı yapmak zorundasın.” Zoraki bir hamleyle elimi yakalayıp omzuna koydu ama bu yakınlığımızı artıran bir hamle olduğundan elimi indirerek koluna koymayı tercih ettim.

“Bilmeni isterim ki sen istiyorsun diye seninle dans etmiyorum. Kendi cevaplarımı alabilmek için seni kullanıyorum.”

“Neymiş senin istediğin cevaplar?” Ses tonunda bir mermer sertliği vardı. Bir kere duyunca unutulması pek de mümkün olmayan bir ses tonuydu bu. Siyaha çalan gözleri katman katmandı, sadece dış dünyada gördüklerinden ibaret değil de kafasının içinde de başka bir dünyayla baş başaymış gibi kalabalıktı.

Bu adam bir çıkmazdı. Çözülmesi imkânsız bir bulmacaydı ve sanki bulmacanın cevabı benmişim gibi davranıyordu.

Acımasız ve merhametsizdi. Yoldan çıkmaktan o kadar korkmuyor ve işleri çığırından çıkarmayı o kadar seviyor gibi görünüyordu. Herkes kendi benzeriyle gömülüdür, diye bir satır vardı İlahi Komedya’da. Ama bu adamın mezarında ondan başka kimse olamazmış gibi geliyordu.

Benzersiz bir ruha sahip olduğundan değil. Mezarında bile bir başına çürümeyi hak ettiğinden.

“Mir’in nerede olduğunu biliyor musun?” diye sordum. Bileğimdeki soğuk temas, elimi buzlu suya batırmışım ve soğuk parmaklarımı uyuşturmaya başlamış gibi hissettirdi.

“Erkek arkadaşın şu an baban ile ilgili birtakım mevzularla meşgul olmalı.” Yüz hatları sert ve keskindi ama alaycılığı üzerinde çok güzel taşıdığında insanda ona dair tek bir inanç kırıntısı bile yeşermiyordu. Sanki onun yüzünde, gerçeklik sadece bir yanılsama olarak yer edebilirdi.

Gerçeklikten kaçtığımdan yanılsamaları iyi tanırdım. Yüzündeki kırmızı maske haricinde, taktığı onlarca maskesi olmalıydı.

“Mir bu gece babama zarar vermeyecek.” İnancım, içimde var olan bir okyanus kadar derinleşti. Bir yandan da diyordum ki kendime, Dantes’e bu kadar güvenmiyorken babana zarar vermeyeceğine olan inancın neden?

Dantes, güven ve inanç arasında çok ince bir çizgi yaratmıştı bizim için.

“Sence de Mir’i sürekli kendi tarafımıza çekme çabalarımız sıkıcı bir hal almaya başlamadı mı? Bence şansını boşuna zorluyorsun, o bu saatten sonra beni gerçek anlamda yaralayacak bir şey yapmayacak.” Ve bu noktada güvensizliğin olduğu tarafta dursam da hislerim inancım olduğu tarafa dökülüyordu. “Bir şeyler yapacak olsa bile sonunun kötü bitmesine izin vermeyecek. Beni ağlatmayacak.”

“Sana katılıyor olabilirdim,” Hayalet dudaklarını rahatsız edici bir yavaşlıkla ıslattı. İnsanların arasında olsak da kimseye değmemize izin vermeden hafifçe bizi sallayıp duruyordu. “Ama Güzyeli’nin biraz kışkırtılmaya ihtiyacı vardı. Ben de ona bu şansı tanımaya bakar verdim.” Elimi bırakarak havalı bir hamleyle kolunu kaldırarak saate baktı. “Muhtemelen çoktan yakalanmıştır.”

Tek bir dokunuşla parçalanan buzdan heykeller gibi donakaldım. “Ne diyorsun sen?”

“Dediğim gibi, biraz aklının başına gelmesine ihtiyacı vardı. Güzyeli’nin Barbaros’a karşı olan öfkesinin tazelenmesi gerekiyordu ve ben de düşündüm ki bunu Barbaros’un kendisinden başka kimse yapamaz.”

Birileri karnımın ortasına yumruk geçirmiş gibi dudaklarımdan titrek bir nefes çıktı. “Mir’in babamın eline düşmesine izin mi verdin!?” Korkunun pimi çekildi, içimde mayın niyetine patlayarak beni parçalara ayıran tek duygum korku oldu.

Çıkışım ani, öğrendiğim şey şok ediciydi. Tiksinti, artan bir fırtına gibi bana kollarını doladığında Hayalet’in kollarından kurtulmaya çalıştım ama saniyeler içinde bileklerim ellerindeydi. Sonra kollarımı geriye kıvırarak ellerimi sırtımda sabitleyip beni bir mahkûma çevirdi. Boyu uzundu, çok yapılı olmasa da hatırı sayılır bir güce sahipti. En azından ondan kurtulmak isteyen bir kızı zorla yanında tutabilecek kadar.

“Çıldırdın mı sen? Babam Mir’in aralarına sızan bir hain olduğunu biliyor. Bırak! Nasıl onu bu şekilde babamın önüne attın!”

“Sessiz ol.” dedi hırlarcasına. Etrafımızdaki birkaç kişi dönüp bize baktığından gerilmişti. “Dikkatleri üstümüze çekiyorsun.”

“Çekerim! Çığlık atacağım şimdi. Bana hemen Mir’in nerede olduğunu söyleyeceksin!”

“Onu bulmana gerek kalmayacak.” dediğinde göğsümün ortasında bir yangın başlamıştı. “Birazdan baban buraya gelecek. O kadar kibirli biri ki, Güzyeli’ye yapabileceklerini sana da göstermek isteyecek. Kendi ayaklarınla gideceksin onunla. Bir katil öldürmek kadar öldürürken izlenmekten ve izleyenlere korku salmaktan da haz alır.”

“Beni dayak yerken kurtarmaman bile bundan daha az adiceydi. Sen hayatımda tanıdığım en şerefsiz insanmışsın. Bir an için sana üzülmüştüm biliyor musun? Çocukluğu hapsedilerek geçmiş, acı dolu bir çocuk. Hepsi boş bunların. Kötülük ruhuna işlemiş senin, o odaya hapsedilmeseydin de şimdiki kadar rezil biri olurdun.”

Sözlerim namludan boşalan kurşunlar gibi suratına çarptıkça ve aldığı darbeler arttıkça, bileklerimde tutuşu sıkılaştı. Hem doğru yolda olduğumu hem de hiç bu kadar yanlışın içinde olmadığımı düşündüm. Öfkeleniyordu. Öfkesini saklayamayan biri olduğunu sanmıyordum ama işte her şey gözlerindeydi. Öfkeden kuduruyordu.

“Eğer babam Mir’e bir şey yaparsa sorumlusu sensin. Elimden kurtulabileceğini mi sanıyorsun? Mezarında bile rahat vermem sana.”

“Sorumlusu baban olmaz yani?”

Soğukkanlı bir şekilde dile getirdiği cümle, az önce söylediğim şey ile bir ayna gibi karşı karşıya getirdi beni. Babamı savunan yanımın umutları hiç alev almamış bir kül cennetiydi. Bir an bile tereddüt etmeden babamın birine zarar vereceğini kabullenmiştim ben. Bunu bana düşündürten de babamın kendisiydi.

Oysa biraz olsun güven verseydi bana, göğsümde hissettiğim panik hiç yeşermemiş olurdu. Olsun, derdim içimden. Yakalamış olsun Dantes’i, babam kimseye zarar vermez ki.

Ama bunu diyemiyordum çünkü ateşlediği kurşunu, bir adamı gözlerimin önünde öldürüşünü gördükten sonra babama karşı olan güven duygumu da geri kazanamıyordum. Babamla aramda, güven ve inanç çizgisi bile yoktu. Kazanan daima güvensizlik oluyordu.

“Bu yaptığını ödeyeceksin.”

“Ona eski duygularını hatırlattığım için Güzyeli teşekkür edecek bana.”

“Onu sattın sen.”

Dantes’in unuttuğu eski duygularının geri gelmesi, yakınlaştıkça gözlerinde beliren yumuşamanın artık yok olması mıydı? Bir intikam insanın gözlerini ne kadar kör edebilir, var olan hangi duyguları silmeye gücü yeterdi düşünmek istemedim. Sadece zavallıca bir inanca tutundum, Dantes’in aynam olan kalbindeki yansımaların ona doğru yolu göstermesini umdum.

“Onu kendine getirdim.” dedi adını bile bilmediğim bir adam. İnsanların hayatına müdahale edip de duygularına hükmetme hakkına sahip olduğunu sanan kibirli gözlerinde pişmanlığın zerresi yoktu.

“Kendine getirdim ne demek? Ne!” Hırsla kollarımı çekiştirdikçe tutuşu daha da sıkılaştı. Hissettiğim hiddetten neredeyse ağlayacaktım. “Hiç kabullenemedin değil mi Mir’in içindeki öfkeyi yok edişimi. O sizi değil beni seçti. İntikamını ikinci plana atacak kadar çok önemsiyor beni. Sizi değil,” dedim üstüne basa basa. “Beni.”

“Belki ben de bunun farkına vardığımdan onu babanın kucağına atmışımdır ha?” Gülüşü içimdeki öfkeyi katladı. Gürültülü kalabalığın ortasında, ben öfkeden ağlayacak duruma gelmişken beni gerçekten ciddiye almıyordu. “Dün sen bizden önce geliyordun ama bugün,” Başını kaldırarak gözlerini salonda gezdirdi. “Babanla geçirdiği umut vaat edici dakikalardan sonra eski öfkesi geri gelecek. Zira baban insanların nefretini kazanmak konusunda epey becerikli.”

Ona baktığımda anlıyordum ki, hisler bu dünyadaki en büyük zayıflıktı. Oysaki ben düşüncelerimden ve hislerimden var olan biriydim. Eylemlerim yalnızca herkesinki kadar önem arz ediyordu ama hislerim beni daima farklı kılmıştı. Düşünmeyi, düşüncelerimden dünyayı yaratmayı öğrenmiştim. Dantes’i kendi düşüncelerimin içinde ise apayrı bir yere koymuştum. Gerçek dünyadan çok kafamın içindeki dünyada yaşatıyordum bizi ama küçücük bir eylem bile tüm çabalarımı yetkisiz kılıyordu.

Dünyadaki bu savaşı hislerini yaşatanlar değil, hissizliği kuşananlar kazanıyordu.

“Nereye götürdü babam onu?” Bileklerimdeki baskı hiç azalmadığından ellerime kan gitmiyordu ve parmaklarım uyuşmaya başlamıştı. Yeni iyileşen kırık parmaklarımda taze bir sızı peyda olsa da dişlerimi sıkarak acımı belli etmedim. “Bak, kimsin bilmiyorum ama bu yaptığın düpedüz cinayete teşebbüs. Babamı körü körüne savunacak değilim. Adam öldürdüğünü gördüm ben onun. Sen nasıl Mir’i bu kadar kolay gözden çıkarabiliyorsun?”

“Ben Güzyeli’yi gözden çıkarmıyorum, Küçük. Sen babanı yeterince iyi tanımıyorsun. Barbaros Solar yalnızca yoluna taş koyan düşmanlarının kafasına sıkar. İşine yarayacak düşmanlar, onun için birer dost adayıdır.”

“Bu da ne demek oluyor?”

“Bir nesneyi sonsuza dek kırmaya çalıştığında ne olur hiç düşündün mü?” diye sordu alakasız bir konuya geçiş yaparak. Bakışlarını yeniden bana düşürdü. Oldukça derin bakan gözleri vardı. Başka bir hayatta tanışmış olsaydık, onunla vakit geçirmek ilginç bile olabilirdi. Ama bu hayatta mümkün değildi artık.

Ellerimdeki baskı gevşediğinde uyuşan parmaklarım karıncalanmaya başladı. Artık dans eder gibi değil de bir anda kaçmama engel olmaya çalışır gibi tutuyordu beni. Bu dans başından bu yana hataydı.

“Kafanı sonsuz kere kırmayı düşünüp düşünmediğimi mi soruyorsun?” Yeniden kollarımı çekiştirdim.

“Bir şeyi sonsuza kadar kıramazsın, çünkü küçülür. Küçüldükçe varlığı görünmez hale gelir. Bilinen bazı gerçeklere göre canlılar da dâhil, seninle ben gibi-“

“Sen boş bir tenekesin.” dedim. Güldü.

“Seninle ben gibi canlılarda dâhil olmak üzere evrendeki her şeyi sonsuza kadar kırabilirsin ama her şeyin kırılamayan bir parçası vardır. Kırılamaz ve kesilemez, varlığı meydana getiren en küçük parça. Kesilemez olan. İnsanlar bu parçaya atom demişler. Sen Lara Solar, bu hikâyenin kesilemez parçasısın. En küçük ve en temel parçası.”

“Bana bilgelik taslamayı kes.”

“Bu bilgelik değil, bu gerçek. Sona gelene kadar defalarca kez kırılacak olan sensin, her seferinde daha da küçülerek bir parçasını kaybedecek olan da sensin. O kadar küçülecek, o kadar tükenmeye başlayacaksın ki aynaya baktığında bile kendini göremez hale geleceksin. Ama yok olmadığını, küçücük kesilemez bir parça olarak var olmaya devam ettiğini bileceksin.” dedi başını yana yatırarak. “Ama ben insanların kesilemez parçalarını bile bilirim. Kayıp parçalarını, gitmesine izin verdiklerini, onları ayakta tutan son damlayı bile bilirim. Az kaldı, yakında senin de atomunu bulacağım.”

“Bulup da ne yapacaksın?” Beni bu kadar iyi tanıması, bilmiyor olmasına rağmen kayıp parçalarım hakkında kendinden emin oluşu güvenimi sarsıyordu ama yılmadım. Sonuçta kırılıyor da olsam tüm parçalarım evrende hala var oluyordu. En kötü ihtimalle ruhumu kaybetmedikçe asla gerçek bir tükenmişliğin eşiğine gelmeyecektim.

“Bir şeyi en küçük parçasına kadar tanırsan, ona sahip olursun.”

“Sen bana sahip olamazsın.” Ellerimi tamamıyla ondan kurtardım ve kızarmaya başlayan bileklerimi ovuşturdum. Ellerinin hala belimde olması rahatsız ediciydi. Dayanamadım, ellerimin tersiyle belimden fırlatırcasına uzaklaştırdım avuçlarını. “Çünkü ben sonsuza kadar direnirim. Kesilemez parçamı mı bulacaksın? Bulamayacaksın çünkü o kadar küçüleceğim ki varlığımdan bile haberin olmayacak.”

Başımı kaldırıp dikkatle ona baktım. Tanıdık bir şeyler arıyordum. Bir koku, ses tonu ya da herhangi bir bakış. Tanıdık hissettirdiği kesindi ama aynı zamanda onu daha önce hiç görmemiş gibiydim. Hâlbuki gördüğüme emindim çünkü dejavu gibi sürekli kafamın içinde beliriyordu ama onu daha önce görmemiştim. Sanırım delirmeye başlıyordum.

Maskesi yüzünün büyük bir kısmını saklıyordu. Onu Fırat sandığım günler şimdi nasıl da komik geliyordu. Binlerce tahmin geçmişti kafamdan, babamın holding araçlarından birini kullanabilecek kadar hayatımızdaydı ama yüzünü benden gizleyecek kadar da hayatımın dışındaydı. Tanrım, o gerçekten de bir hayaletti.

Hayalet, diye fısıldadı zihnim, düşün Lara.

“Ne kadar dirençli olduğunu görmek keyifli olacak.”

“Maskeni çıkar.” Gözlerimi kaçırmadan gözlerine baktım. “Bir parçanı kaybetmeyi göze alacak kadar cesaretin var mı göster bana? Kesilemez parça kulağa fazlasıyla komik geliyor biliyor musun? Çünkü senin yok olman için kesilemez parçanın yok edilmesine bile gerek yok. Şu maskeyi çıkardığın an yoksun sen. Ancak ardına saklandığın şeyler gerçek kılıyor seni. Bir başına asla gerçek değilsin.”

“Şu an, tam da şuan,” Soğuk parmakları gerginlikten kasılmış çenemi mengene gibi kavradı. “Şu maskeyi yüzümden çıkarıp sana kim olduğumu gösterdiğimde yüzünde oluşacak ifadeyi görmek için nelerimi vermezdim.”

Dile getirdiği istekle yanıp tutuşuyordu. Çenemi tutan parmakları seğiriyor, maskesinin ardında saklana yüzü gerçek dünyada can bulmak için kıvranıyordu ama bunu yapacak cesareti yoktu.

“Maskenin ardına saklanmama sebep olan şeyleri öğrendiğinde nasıl gözlerinin dolacağını, uğradığın hayal kırıklığının yüz hatlarına nasıl kazınacağını, yanağından aşağıya süzülen yaşları izlemeyi delicesine isterdim ama,” Tuttuğu gibi sert bir hamleyle yüzümü bıraktı. Sanki bana bu kadar yakın olmaktan tiksiniyordu. “Sen bu keyfi tatmak için sırları açığa çıkarmaya bile değmezsin.”

Sözlerinin beni yaralamasını beklediğini biliyordum ama benim kadar çok yıkım yaşayan biri, birkaç nefret dolu sözle, özellikle de bu sözler zaten nefret ettiği birinden geliyorsa o dar kolay teslim olmazdı. Onu aşağılarcasına güldüğümde, dudaklarındaki gülümseme, bana tarifsiz bir haz vererek silindi.

“Eppur si muove.” diye fısıldadım.

Dudaklarından alaycı bir soluk çıktı. “Küfür ettin sanırım bana?”

“Bir nevi.” Dokunuşunun izlerini silmek istercesine avucumu sertçe çeneme sürttüm. “Yine de dönüyor, dedim. Yine de dönüyor. Galilei demiş bu sözü. Dünyanın yuvarlak olduğunu söylediğinde suçlu bulunmasına rağmen, sözlerini geri almaya zorlanmasına, almadığı için mahkûm edilmesine rağmen, inancına sıkı sıkıya tutunarak sessizce Eppur si muove dediği söylenir. Şimdi de ben söylüyorum.” Göğsüne sert bir yumruk geçirmemek için dişlerimi sıktım. “Gerçek, size ait olanlar değil. Bana ne yaparsan yap kendi doğrularıma inanmaktan vazgeçmeyeceğim. Sen de kendi doğrularını alarak sessizce arkanı dönüp gidebilirsin.”

“Kendi doğruların mı?” Başını geriye yatırarak gür bir kahkaha attı. “Yine de dönüyor ha? İlle de dönüyor? Sonun Galilei gibi olsun mu istiyorsun? Çünkü bu gidişle bir farkınız kalmayacak.”

“Sana teslim olmamı, senin insafına kalmamı isterdin değil mi? Ama senin insafına kalınca da ne olduğunu gördüm. Ölümden bir farkı yok.” Hatırlatmak istercesine sağ elimi kaldırarak parmaklarımı gözlerinin önünde kımıldattım.

“O adamların seni öldürmeyeceğini biliyordum, Küçük.” O adamlar dediği kişiler, beni öldürmekten beter etmişti.

Salonun coşkusu gittikçe artarken ve ona bakarken kafamdan binlerce düşünce geçiyordu. Herkes tarafından şimdilik ikinci plana atılan belgeler konusunda ne düşünüyordu merak ettim. O da mı bana inanmayıp inanıyor gibi yapanlardandı yoksa artık belgeler umurunda olmadığından mı bir şey sormuyordu?

Kafamdan geçen karmaşayı belli etmeden başımı iki yana sallayarak güldüm. “Ellerinde pankart mı taşıyorlardı da biliyordun beni öldürmeyeceklerini? Lara Solar’ı eşek sudan gelinceye kadar döveceğiz ama öldüremeyeceğiz. Sen de tribündeki seyirciydin herhalde. Nereden biliyordun beni öldürmeyeceklerini?”

“İçgüdü diyelim.”

“İnsanlarda içgüdü yoktur. İnsanlarda içgüdüsel davranış vardır. İçgüdü denilen şey sadece hayvanlara özgüdür, af edersin. Haklısın, sendeki kesiklikle içgüdü olmalı.”

“Neden bu hikâyenin en rezil karakteri benmişim gibi davranıyorsun?”

“Öylesin çünkü.”

Gözlerini kapatarak derin bir nefes aldı. Gözlerine bakmıyorken daha insancıl görünüyordu fakat bunlar sadece bir kandırmacaydı. Bir kez daha içini çekti ve gözlerini açtığında eski alaycılığından eser kalmamıştı. “Başka yolu yoktu.”

“Neyin başka yolu yoktu?”

“Sen kesilemez parçasın. En küçük ama en önemli parça. Üzgünüm Küçük, şimdiye kadar yaptığım ne varsa hiçbirinden pişman değilim. Sadece kalbine sahip çık yoksa son sayfaya geldiğinde zaten her şeyin ilk sayfada açık açık yazdığını göreceksin, bu da seni kahredecek.”

Bahsini ettiği son sayfa, hikâyemizin geldiği son nokta mı olacaktı? O bana sakin gözlerle bakarken benim hislerim de durgunlaştı. İçimde kaynayan duyguların yokluğunu fırsat bilerek ben de aynı sakinlikle baktım ona. “Gerçekten tanıyorum seni değil mi?”

Yalnızca gülümsedi.

“Kendini saklama çabaların neden?” diye sordum merakla. “Ne değişecek maskeni çıkardığın zaman? Neden babamı benden almak için çabalıyorsunuz? Neden hayatımın içine ettiniz? Kimseye zararı dokunmamış biriydim ben.”

“Senin kimseye zararın dokunmadı diye insanların da sana dokunmayacağını düşünmek, bu dünyada yaşayan birisi için fazla hayalci bir düşünce.” dedi, bana verdikleri zararları itinayla kabullenirken yüzüne acımasızlığın tanımı işlendi.

“Baban geliyor, seninkine selamımı söyle. Endişelenmesin biz o yokken geri kalan her şeyi hallederiz.”

“Ne? Dur bir dakika!”

Daha ben bir hamle bile yapamadan kalabalığın arasına karıştı ve attığı büyük adımlarla uzaklaşmaya başladı. Peşinden gitmek ile Dantes’e yardım götürmek arasında baskın gelen taraf elbetteki ikinci seçenekti.

Etrafıma bakındığımda babamın kalabalığı yararak bana doğru geldiğini gördüm. Korku içimde damla damla çoğalmaya başladı. Ondan kaçmalı mıydım? Kaçamazdım çünkü beni Dantes’e götürecek tek kişi oydu. Birilerine haber vermem gerekiyordu. Fırat ve Ateş Asla onu yalnız bırakmazdı.

Bileğimde asılı olan çantama saldırırdım.

Parmaklarımın titrediğini o zaman fark ettim. Paniğim üstün geldi, fermuarı açar açmaz çanta elimden kayıp gitti ve yere düştüğünde eşyalarım etrafa saçıldı. Sırtım yay gibi gerildi. Babam gittikçe daha çok yaklaşıyordu. İnsanları mıknatıs gibi iterek kendine kolayca yer açıyordu.

Yere çöktüm ve eşyalarımı toplama zahmetine bile girmeden telefonumu aldım.

Gerginlik içimde çoğalıyor, sırtımdan aşağıya soğuk terler akıyor ve babamın baskısı şimdiden tüm kemiklerimi kırıyormuş gibi canımı yakıyordu.

Titreyen parmaklarımla şifreyi girerken babamın ne kadar yaklaştığını görmeye korktuğumdan başımı bile kaldıramıyordum. Şifreyi açtığımda hızla son aramalara girdim ama o kadar paniklemiştim ki isimleri bile net göremiyordum. Karşıma çıkan ilk isme tıkladım. Ateş.

Telefon çalmaya başladı. İnsanlar yere çömüş olmam karşısında tuhaf tuhaf bakıyorlardı bana. “Hadi Ateş!” Üçüncü çalışında açıldığında neredeyse rahatlıktan ağlayacaktım.

“Selam Cimcime.” Ses tonu oldukça rahattı. Dantes’in babamın eline düştüğünden haberleri yoktu.

“Ateş kırmızı alarm!” Onu daha rahat duyayım diye boşta olan elimi kulağıma bastırdım. “Babam Mir’i-“

Biri elimdeki telefonu sertçe çekip aldı.

Boynumun arkasına ok saplanmış gibi irkildim ve geriye çekilerek popo üstü düştüm. Bakışlarımı yavaşça yukarı kaldırmamla eş zamanlı olarak babam aşağıya eğildi ve bir noktada göz göze geldik.

Bu savaşta yenik düşen hep kalbimdi. “Baba?” diye fısıldadığımda salonun gürültüsüne rağmen beni rahatlıkla duydu.

Dizlerim acıyordu, bu soğuk dünya beni daima düşürüyor ve üşütüyordu. Babam ise karşımda dizlerini kırıp eğilmiş vaziyette duruyordu.

“Bunu yaptığına inanmak istemiyorum, Lara.” Son çağrıların olduğu sayfaya öfkeli bir bakış atarak telefonu tamamen kapattı. “Birine haber verdin mi?”

“Ne-“

“Cevap ver bana.” dedi hiddetle. “Haber uçurdun mu diğerlerine?”

Tamamen salağa yatmaya karar verdim. “Neyden bahsettiğin hakkında hiçbir fikrim yok.” Yalanıma ben bile inanmadım ki babamı inandırabileyim. Dizlerimin üzerinde yükselerek ellerini tuttuğumda bu hamlemi bekliyormuşçasına, kızının ellerini tutması ona güç veriyormuşçasına ellerimi yakaladı ve beni düştüğüm yerden kaldırdı.

“İyi misin sen?” Az önce hiçbir şey yaşamamışız gibi bana endişeli bir bakış attığında kalbimin ortasında bir hançer dönüyordu. Yüzümü daha net görmek istediğinden olsa gerek hızlı bir hamleyle maskemi çıkarıp attı ve ben çıplak kalmış gibi afallarken yeniden ellerimi yakaladı.

“Ben iyiyim. Önemli olan ben değilim. Bir şeyler duydum, doğru olduğuna inanmak istemiyorum.” İkimizin de inanmadığı bir yalanı sürdüremeyeceğimi zaten biliyordum, korkum beni ele verdi. Babamın elleri sıcaktı, içimdeki korkuyu unutturacak kadar hem de. Nasıl da güzel ve güçlü tutuyordu. Keşke hayat boyu hep böyle tutsa ve hiç bırakmasaydı. “Sen Mir’i mi-“

“Onların tarafında olduğunu belli edecek tek bir söz etme.” Kapattığı telefonumu cebine attı. Yüzünde maske yoktu. Buna rağmen salondakilerden çok daha gizemli ve etkileyici bir havası vardı. “Bu gece benim tarafımda olmana ihtiyacım var.”

“Yaptın yani? Gerçekten Mir’i yakaladın mı? Ona bir şey mi yaptın?” Korkum katre katre arttıkça babamın huzursuzluğu da duygularıma eşlik etti.

“Gel benimle.” dedi tek nefeste.

Tek elimi bıraktı ve arkasını döndüğünde beni de beraberinde götürmeye başladı. Bir yanım Dantes’in yanına gittiğim için rahatlıyor, diğer yanım başıma gelenleri kimse bilmeyecek diye korkudan ölüyordu, bizi kurtaracak bir plan yapmalıydım.

Ve sonra o plan kendiliğinden ortaya çıktı.

Nil, birkaç metre ötemdeki bir masada tek başına duruyordu.

Saniyeler içinde babamın tutuşundan kurtulup Nil’e koşma ihtimalimin yüzde kaç olduğunu düşündüm. Babamın elini ısırıp beni bırakmasını sağlarsam kendim için harika bir zaman yaratırdım. Dudaklarımı araladım. Ama araladığımla kaldım. Nil ile göz göze geldiğimizde gözlerine tünemiş çaresizlikleri gördüm.

Gelme dercesine başını iki yana salladı.

Yalnız değildi. Uzun boylu bir beden zarif bir hamleyle arkasında belirdi ve kolunu omzuna doğru kaydırırken gülümseyerek onu kendine çekti. Kim olduğunu bilmediğim birilerine çarptığımda babam düşmeyeyim diye beni daha sıkı tutarak çekmeye devam etti ama ben bakışlarımı karşımdaki manzaradan ayıramadım.

Nil’e yaklaşan adam, Hayalet’ten başkası değildi.

O an aynı anda binlerce şey düşündüm.

Hayalet, bir zamanlar Nil’e benzeyen bir kadının sırtına bıçak saplamıştı.

Nil, Hayalet’in Dantes’i babama verdiğini biliyordu ve buna engel olmak için hiçbir şey yapmamıştı. Hala da yapmıyordu. Gözlerine çaresizlik tünemişti ama bundan kurtulmak ister gibi bir hali yoktu.

Hayalet ile aralarında birbirlerine sarılmalarında sakınca olmayacak kadar büyük bir yakınlık vardı.

Ve Fırat bu yakınlığı görürse, insanlara olan tüm bağlılığını kaybedecekti.

Kuklacıların aralarındaki bağın asla sarsılmayacağına olan inancıma düşen ilk lekenin sahibi Nil’di. Bir ihanetin omuzlarıma binen yükü gecenin en korkunç olayı olabilirdi ama babamın yapmak üzere olduğu şeyler şimdilik gördüğüm bu resmi bana unutturacaktı. Şimdilik.

“Barbaros Bey,” Birkaç magazinci tarafından yolumuz kesildiğinde duraksamak zorunda kaldık. Babam bundan hiç hoşnut kalmadı. “Kızınızla dans ederken birkaç görüntü alabilir miyiz?” diye sorarak makinelerini kaldırdıklarında babamın dudakları arasından sert bir soluk çıktı. İnsanlar ara ara bize kaçamak bakışlar fırlatıyordu ve babam, elinde fotoğraf makineleriyle karşımızda dikilen insanlardan kaçacak bir hamleye girişmedi.

Bana döndüğünde yüzünde gayet sevecen bir ifade belirdi. Nasıl da bu kadar çabuk role girebilmişti.

Elini belime koyarken boyu uzun olduğundan hafif kamburlaştı, ona bu kadar yakın olmaya hazırlıksız yakalanan bedenimin verdiği ilk tepki ürperti oldu. Yavaşça ellerime omuzlarına koydum. “Gülümse.” Bana söylediği eylem ona tamamıyla sırtını dönmüştü. “Yalandan da olsa gülümse Lara.”

“Bana hissettirdiğin korkunç duyguları anlatırken gülümseyeyim mi?” Ona istediğini verdim. Göz pınarlarıma adımlayan yaşlara takıldı gözleri ama asıl görmek istediği dudaklarımdaydı. “Nasıl böyle? Şimdi kimse ağladığımı anlamaz ama sen ağlarken bile umursamıyorsun beni. Yalan gülümsemelerime kanmak işine geliyor.”

Etrafımızda flaşlar patlarken babam sessizce dolan gözlerimi izledi, gülümseyen dudaklarımı değil. “Senin bu gece hiçbir şeye karışmaman gerekiyordu.” Pişmanlık mı vardı gözlerinde? “Ne yaptığımı sana çoktan söylemişler.”

“Mir’i yakaladın?” Tasdikler gibi değil de sorar gibi söylemiştim bunu. Bir umut reddederse içimdeki cehennemi alır diye. Oysaki babam içimdeki cehennemi almak şöyle dursun, kendi cehennemine çekti beni de.

“Yakaladım.” dedi sessizce.

Bir an bacaklarımın gücünü kaybettiğini ve yere yığılacak gibi olduğumu hissettim. Babam bunu anlamış gibi belimde emanet niyetine duran ellerini sırtıma kaydırdı ve Barbaros Solar’ın kan bulaşan ellerine yakışmayacak bir yumuşaklıkla bana sarıldı. “Yapma bunu,” Sesine bulaşan hüsranın samimiyetine inanmak isteyen tarafımı, eylemleri alaşağı etti. “Babana bu kadar kötü biriymiş gibi bakma.”

Aynalardan her zaman korkmuştum ama ilk kez babam için bir ayna olsaydım keşke dedim. Yüzündeki karanlığın yansımasını görseydi yine de bakışlarımı kınar mıydı? Çok dikkatli bakıyordu bana, sanki ondan sakladığım şeyleri görmeye, eğer bir ruhum varsa bir ruh nasıl olur bunu anlamaya çalışıyordu. Çünkü gözlerinin ardında derin bir gerçek görüyordum.

Bir ruhu olduğuna inanmıyordu.

“Eğer Mir’i sağ salim bırakmazsan kötü biri olacaksın gözümde.” dediğimde avuçlarının sırtıma yaptığı baskı arttı.

“O adamı savunmana tahammül edemiyorum.”

“Baba ya ben senin insanlara zarar vermene nasıl tahammül edeyim? Yakaladım diyorsun. Neden yakaladın? Ne yapacaksın ona?

“Kızım dinle,” Tek elini yanağıma koydu ve içimdeki sahipsiz kız korkularına rağmen gözlerini kocaman açtı. “Söyledim sana, en başından bu yana oyunlarla girdi hayatımıza diye. Bir daha onu konuşturmak için fırsat geçmeyecek elime. Eğer deden için çalışıyorsa-“

“Hala mı oradasın sen? Oyunsa oyun, oynadı ve bitti. Bu kez yargılayıcı olmayı bırak da affet onu. Her ne için hayatına girdiyse yok say. Zaten hiçbir hamle yapmadan saf dışı bırakmadın mı? Sana gerçek anlamda hiçbir şey yapmadığı halde.”

“Saf dışı mı? Eğer saf dışı kaldıysa neden hala onun yanındasın?” Dişlerini sıkıyordu. “Lara sen düşman gözüyle baktığım bir adamın hayatındasın. Şu an hiçbir şey yapmamış olması umurumda bile değil. Neden hayatıma dost gibi girip de beni kandırmaya çalıştığını öğrenmeden bırakmayacağım onu.”

Bilinmezlik babamın en büyük düşmanıydı. Tanıdığı bir düşmanla savaşırken istediği hamleyi yapardı ama Dantes’in hamlelerinin kökenini bilmediğinden hangi silahı kullanacağını da bilemezdi. Oysaki ben biliyordum. Dantes yıkılan ailesinin intikam ateşiyle yanıyordu.

“Seni suçsuz çıkarmak için elimden gelen her şeyi yapıyorum biliyor musun? Her konuda, herkes korkunç biri olduğunu söylüyor. Her seferinde gerçeğin bizim sandığımızdan ibaret olmadığını hatırlatıyorum onlara. Evet benim babam hırslı, hırsı yüzünden ezip geçtiği insan çok olmuştur ama o kadar da kötü olmamalı.”

Nefesini saçlarımda hissettim, on yıldır tanıdığım babamın nefesi ilk kez saçlarımla buluştu. Dünya sessizleşti ve ben babamın nefeslerini dinledim. Ona hayat veren kalbinin atışları, bana hayat veren kalbimin karşısında karanlığa sıkılan kurşun seslerini andırıyordu.

“Ben korkunç biriyim, hiçbir zaman aksini iddia etmedim, etmek istediğim halde. Ama sen benim kızımsan beni böyle kabullenmeliydin, kabul etmek istemediğin halde.”

Başımı kaldırarak yaşlı gözlerle ona baktım. İstediği görüntüleri allan magazinciler artık dağılmıştı. İzlenmiyor oluşumuzun verdiği rahatlıkla, duygularımı kontrol eden zincirleri avuçlarına bıraktım. “Seni böyle mi kabullenmeliyim? Biri senin hakkında kötü bir şey söylediğinde yapabildiğim tek savunmanın ama o benim babam olması ne kadar canımı yakıyor bilemezsin. Başka hiçbir şey diyemiyorum.”

Ne düşünüyordu benden bunları duyarken hiç belli etmiyordu. “Bunca yıldır yanındayım, bir kere bile yaklaşmaya cesaret edemedim sana. Hani Tarık’a dedin ya, kızım benden neden uzak duruyormuş sen söyle diye,” Burnumu çektim.

“Lara bunu konuşmanın ne yeri ne zamanı.”

“Bunun yeri zamanı mı var? Sen kurtardın beni, sen çıkardın o odadan. On yaşında yaşayan bir cesedi kucakladın, ona hayat verdin ama verdiğin kadar da çok şey aldın. Sanki benimle ve annemle ilgi olan her şeyle adının yan yana olmasından utandın. Beni akıl hastanesine yolladın sen. Utandın benden. Sadece çocuk olduğum halde sen benden utandın! Annemin davasını bile kapattırdın ve şimdi o adam dışarıda bir yerlerde geziyor!”

Babam beni anlamalıydı, sevmeliydi. Nasıl karşımda bu kadar güçlü durup da bana başka biriymişim gibi bakabiliyordu. Oysaki ben oydum, biz birdik. Baba ve kız. Ya da değildik, olsaydık hala bu kadar soğukkanlı kalmayı başarabilir miydi? “O kadar basit değil.” dedi, demek ki başarabiliyormuş diye düşünmeme neden olarak.

“O kadar basit.” dedim üstüne basa basa. “Biraz olsun seviyor musun beni gerçekten? Hep ne yaşadığımı bilmezmiş gibi sırtını dönüp gidebiliyorsun. Yaa kırıklar içinde yatıyordum ben hastanede. Nasıl bırakıp gittin sen beni?”

Akıl almaz bir dünyanın parçasıydım. İnsanların düşüncelerini bir kez kanlı canlı görme fırsatım olsa, şimdikinden daha bedbaht olacağımı bilirken yine de delice babamın düşünceleri benim için can bulsun istiyordum. “Bu ihtişamlı geceler seni kurtarmaz.” dedim sesim titreyerek.

Yanağımdan aşağıya kayan yaşa bakarken gözlerine çöken karanlık, tüm ışıkları sönmüş bir şehrin temsiliydi. “Ağlama.” dedi sertçe ve dudaklarımı birbirine bastırdığımda bu kez mırıldanırcasına, “Ağlama, Lara.” dedi. Bir elini başımın arkasına koydu.

Bana sarıldı. Sıkı sıkıya.

Beni boynunun kuytusuna çekti.

Bazı insanların kalbi olması gerekenden daha fazla şey barındırırdı. Benim kalbime fazla gelen hep duygularım olmuştu ama belki de babamın kalbine fazla gelen bendim. Bir fazlalık olmanın, hiçbir şey olmaktan daha çok canımı yaktığını babamın kolları arasında nefes alırken farkına vardım. Ne hiç olmak istedim ne de en fazlası. Sadece olduğum kadar var olmak istedim, başka bir şey değil.

Sadece olduğum kadar.

Bir daha babama sarılmaya cesaret edemem korkusundan ayaklarımın ucunda yükselerek kollarımı boynuna sıkı sıkıya doladım. “Gerçek kokunu bile ilk kez içime çekiyorum.” diye mırıldandım. “Parfümler ya da pahalı kıyafet kokuları değil, baba senin gerçek kokunu ilk kez alıyorum ben. Sen beni niye yıllarca bu kokudan mahrum bıraktın? Ben sana sarılmaya korkuyordum ama sen neden gelip bana sarılmadın?”

Derin bir nefes aldığında göğsü hızla yükselip alçaldı.

“Kötü biri olmanı istemiyorum. Dedikleri kadar korkunç olmanı istemiyorum.” Sesim pürüzlüydü. Gözyaşlarım tenimden usulca süzülüyor ve ceketine karışıyordu. “Ben yıllarca sarılmaya korktum sana, lütfen beni daha fazla korkutacak şeyler yapma.”

“Anlamıyor musun?” Çenesini omzuma yasladı. “Bu saatten sonra yolumdan dönmemin imkânı yok. Buraya gelebilmek için neler yaptığımı tahmin bile edemezsin.”

“İşte bu tahminler öldürüyor beni.”

“Küçükken beni sevmediğini düşünüyordum.” diye bir itirafta bulundu. “Güneş’in öldüğü gece yaşadıklarından ziyade, bana olan sevgisizliğin seni benden uzak tutuyor sanıyordum.”

“Seni hep sevdim.” Ceketini o kadar sıkı tutmuştum ki sanki bıraktığım vakit kaçacak korkusuna teslim olmuştum.

“Çok üzgünüm,” diye fısıldadığında korktuğumun başıma gelmek üzere olduğunu biliyordum. “Senin karışmanı hiç istemezdim ama bu gece sana ihtiyacım var.”

“Baba?”

“Söz veriyorum senin kılına bile zarar gelmeyecek.” Geri çekilerek avuçlarını yanaklarıma koydu ve kaskatı gözlerini gözlerime dikti. On yılın ardından nihayet babama kavuşabilmemin heyecanı, gözlerindeki katılığın içine hapsolarak silinirken eski bir anıya dönüşmeye başladı. On yıla sığan küçücük bir anı, bir on yıl daha kapımı çalmayacakmış gibi ıssız kaldım. “Sana bir şey olmasına izin vermeyeceğim tamam mı?”

“Hayır, yapma. Baba!”

Sert bir hamleyle beni çektiğinde ayaklarım yere sürtündü. Onun insafı, anlayışı buraya kadardı. Az önce ne kadar tükenmiş bir ruha sahip olduğumu anlatmıştım ona ve şimdi beni daha fazla tüketmekten zerre endişe duymuyordu. “Baba bırak!”

Beni koltuğunun altına sıkıştırarak sürüklemeye başladı. Kalabalığın arasından kurtulmamız çok sürmedi. Sessizlik arttıkça benim sesim çoğaldı ve benim sesim çoğaldıkça babamın öfkesi arttı. Bir otel odasının önüne geldiğimizde parmaklarını koluma geçirmişti ve o beni bırakmadan kurtulabilmem mümkün değildi. Benim babamdan kurtulmam hiçbir zaman mümkün olmayacaktı.

Cebinden odanın kartını çıkardığı vakit, durduğumuz koridor bana bir korku filmini anımsattı. Şimdi iki yandan canavarlar saldırmaya başlayacak ve biz kapının önüne yığılan iki cesede dönüşecektik ama öyle olmadı. Kartı okuttuğunda tüm koridorda yankılanan dijital bir ses duyuldu ve otelin kapısı açıldı.

Odanın içinde mutlak bir sessizlik vardı. Babam odadaki kısa koridoru aşıp da beni büyük otel odasının ortak salonuna sokarken kelimeler buz kütleleri gibi dağıldı. Bir anda etrafımdaki takım elbiseli insan kalabalığının ortasında kaldım.

O kalabalığın arasında Dantes duruyordu.

Etrafını kuşatan adamların arasında, bir sandalyede oturuyordu. Sandalye ona küçük gelmiş, kaykılmış ve uzun bacakları odanın ortasına doğru yayılmıştı. Maskesi artık yüzünde değildi ve korkuyla nefesimi tutmama neden olan şey, ellerinin sandalyenin arkasında birleştirilmiş olması ve bedeninin etrafına sarmalanmış iplerdi.

Tıpkı bir mahkûm gibi.

Ona doğru atılacak olduğumda gözlerinde gördüğüm bir şey beni olduğum yere sabitledi. Dantes bir sandalyeye bağlı olsa da yüzündeki kendinden emin ifade sanki etrafındaki adamlar ona hizmet etmek için etrafında dikiliyormuş gibi kayıtsızlık bağışlamıştı gözlerine. Dudaklarının arasında gergince oynattığı bir kürdan duruyordu. Papyonu da yok olmuştu ve kolları arkasına bağlandığından ceketi iki yana açılmış, gömleğinin düğmeleri gerilmişti.

Arkamda duyduğum adım seslerinin ardından bakışları beni terk ederken omzumun üzerinden bir ışık huzmesi gibi geçti ve babamla göz göze geldiğini hissettim. Dudakları can yakan bir yavaşlıkla yukarı doğru kıvrıldı.

Babamın temasını omzumda hissettiğim. “Beni konuşturmak için kızını tehdit unsuru olarak kullanmak mı? Sen tam bir zavallısın Barbaros Solar.”

“Göreceğiz.” Babam beni itekleyince ayaklarım birbirine dolandı. Bu kez de kolumdan yakaladı. “Bir sandalye getirin.” Verdiği emrin ardından adamlarından biri hareketlendi ve Dantes’in tam karşısına, iki metre uzağına bir sandalye koydu.

“Otur.” Babamın zoruyla Dantes’in karşısındaki sandalyeye yerleştim ve silkinerek beni tutan elinden kurtuldum. Dantes’ten önce başımı kaldırarak babama baktım. Yüzümde tiksinti dolu bir ifade vardı, bu ifade babamaydı. Anlasın istedim, ondan beklediğim umutlarım savaş meydanındaki kanlarda boğulurken asıl boğulanın ben olduğumu görsün istedim ama babam yalnızca ezip geçti beni.

Barbaros Solar, kızının tiksinti dolu bakışlarından etkilenmedi. Odada yankılanan tek ses onun içki dolabına doğru yürürken çıkardığı sesler ve bir de Dantes’in arkasında duran adamlardan ikisinin ağır adımlarla yürüyüp benim sandalyemin arkasında dikilmeleri oldu.

Dantes hırlarcasına bir ses çıkararak kürdanı tek nefeste yere fırlattı.

Ardından Erdal’ın alaycı gülüşü odada bir zehir gibi yayıldı.

Hışımla sesin geldiği yöne döndüm. Odadaki tekli koltukta oturuyordu, rahatlığı belirgin dereceydi üst düzeydeydi. Babamın olduğu bir ortamda bu kadar rahat olabilmesi bir yana, gözlerindeki hiddetin de her zamankinden fazla olduğu belli oluyordu.

Elinde Dantes’in maskesini tutuyordu. Harap olmuş maskesini. Kuşkusuz maskeyi delik deşik eden de oydu. Göz göze geldik ve gevşek bir tavırla iki parmağını kaldırıp bana selam verdiğinde hiddet ruhumu alazladı. O adama karşı hissettiğim öfkenin boyutunu tarif edemiyordum.

Yüzümde mimik oynamadığında, yüzündeki alaycı gülüş silinmeye başladı ama dudaklarında hala rahatsız edici bir ifade vardı. Oturduğu koltuktan kalkarken elindeki maskeyi çöpmüş gibi yere atıp üzerine bastı ve yavaş adımlarla babamın olduğu tarafa geçti.

Gerilim hattındaki artışı çok net hissettim, sanki biri ani bir hareket yapacak olsa, ortalık alev alacaktı. “Kızıma değer veriyorsun, bu garip.” Babam Dantes ile aramızda geçen sessiz bakışmayı yakaladığında gülüyordu. “Aynı zamanda kullanılabilir. Düşmanının kızına tutulmak mı? Fazla klişe değil misin genç adam?”

Benimle konuşurken ki yumuşaklığından eser yoktu. Babama olan sadakatim açmış bir çiçek gibi göğsümün ortasında duruyordu ama köklerinden yayılan zehri damarlarımda hissediyordum. Babama güvenmiyordum, babama inanmıyordum. Babamı seviyordum. Babam beni mahvediyordu. Yine de ona babam diyordum ya kendi sonumu böyle böyle hazırlıyordum.

Eliyle küçük bir hareket yapmasının ardından adamlarından biri onun için de sandalye getirdi. Dantes ile aramıza oturduğunda bir üçgenin üç köşesi gibiydik ama yüzümü döndüğüm köşe Dantes’ti.

“Boşuna çabalıyorsun.” Benim aksime Dantes korkmuyordu. O da bir cellattı, sadece öldürme yöntemleri farklıydı. Bir duyguyu silaha çevirmenin binlerce farklı yolu olmalıydı onun için. Bu gece silah olarak kullanacağı duygu korkusuzluk mu olacaktı. Ya gerçekten de korkmuyordu olacaklardan ya da harika bir oyuncuydu. “Kızı bırak, varlığı hiçbir şeyi değiştirmeyecek. Sana olan güvenini sarsmaktan başka.”

Beni yeniden kız kelimesinin karşısına koyması canımı yakar sanıyordum ama yakmadı. Sessizliğin hâkim olduğu gecelerde fısıldarcasına konuştukça, sesinin her tonunu tanır hale gelmiştim. Bu ses tonu sahici değildi, bu bakışlar, bu rahatlık hepsi oyundu. Dantes içten içe korkuyordu.

“Kızım nasıl biri olduğumu zaten biliyor, şimdikinden daha kötü bir konumda olmayacağım gözünde.” Bana bakarak gülümsedi. “Değil mi güzel kızım?”

Bana bu kadar kötü biriymişim gibi bakma derken, bunları yapacağını bilmiyor muydu da benden iyi niyet dilenmişti? Biraz sonra bir satranç taşına dönüştüreceği birisi için fazla manidar kalmıştı sözleri.

“Gittikçe gözümden düşüyorsun.” dedim sessizce. Beni tutan hiçbir ip olmamasına rağmen sandalyeden kımıldayamıyordum fakat Dantes bağlı olmasına rağmen bazen hafifçe kımıldanıp duruyordu.

“Bazı babalar böyledir işte.” İçini çekerek bacak bacak üstüne attı ve arkasına yaslandı. Bir toplantıdaymış gibi rahat görünüyordu. Korkusuzdu, acımasızdı, tüm ipler onun elindeydi. Ben, onun elindeydim.

“Çok basit bir soruyla başlayacağım. Kusura bakma kızım, seni buraya getirirken onun konuşmasına yardımcı olursun sanıyordum ama şimdi anlıyorum ki ona soracağım tüm soruların cevabını sen de biliyorsun. O yüzden ortaya soracağım ve ilk cevaplayana ödül verme lütfunda bile bulunabilirim.”

İçkisinden bir yudum aldı, kendinden bu kadar emin oluşu, Dantes ile paylaştığımız sırların üzerine bir kara bulut gibi çökerken önce bana sonra Dantes’e baktı ve tok bir ses tonuyla sordu. “Benden ne istiyorsun genç adam?”

Sorusu, otel odasının duvarlarına sinen bir isti.

Sessizlik ise bu isin üzerine çekilen bir perdeydi.

Dantes donuk gözlerle bana baktı, ben de ona. Babam sakince bizim sessiz bakışmamızı izliyordu. Bunca zaman Dantes hep ona olan güvenimi sorgulamış, bazen benimle oynamıştı ama hiç bana güvenip güvenmediğiyle ilgili tek bir cümle düşmemişti dilinden. Hâlbuki o cümleye en çok ihtiyacımız olduğu anlardan birindeydik.

“İkinizden biri bu soruyu cevaplasa iyi olur.” Babamın sabrı taşıyormuş gibi çıkan ses tonu üzerine yutkundum.

“Kızı bırak.” dedi Dantes bir kez daha. Ağlamak istiyordum ama onu bile yapamayacak kadar gergindim. Dantes bakışlarını babama çevirirken, yüzüne yayılan tiksinti ifadesi açıp kitap gibi okunuyordu. “Lara’nın gitmesine izin verirsen konuşurum.”

Babam Dantes’in kim olduğunu öğrenirse, şu ankinden daha iyi olacağımızın garantisi var mıydı?

“Onu bırak.” dedim sakince. Hala Dantes’e bakmaya devam ediyordum. Söylediğim cümle üzerine kaşlarını çatarak bana döndüğünde, onu daha önce hiç bu kadar şaşkın görmemiştim. Belki de bana yaptıkları yüzünden, şimdi içinde bulunduğum üçgende elimi babama uzatacağımı sanmıştı. “Mir’in gitmesine izin verirsen ben konuşurum.”

Sözlerimin yalnızca boş bir vaat olduğunu, o gittiği vakit konuşmak eylemine sırtını döneceğimi dudaklarıma yerleşen ufacık ama sinsi gülümsemeden anladı. Dantes, sen gidersen ben konuşurum ama senin arkandan konuşmam, babam karşısında seni yenik düşürecek kadar kötü bir kalbim yok benim.

Babam bana bir şey yapamazdı. Eğer konuşacağıma onu inandırırsam Dantes’in gitmesine izin verirdi ve ikimizde güvende olurduk. Kısmen. Dantes ile bakışmamız sürüp giderken babam kahkahalarla gülmeye başladığında irkildim. “Neydi bu? Romantik bir tiyatro mu? Biraz daha akıllı olmanızı bekliyordum.” Hiç olmadığı kadar keyifli görünüyordu. Az önce titrek bir sesle kızım diyen dudaklarından çıkan kelimeler, inandığım bir yalanın en gerçek hali gibiydi.

Dante’nin cehennemde dolanırken aklından geçen birkaç satır, bu kez benim aklıma dolandı. Babama dönmeden Dantes’e bakmaya devam ettim ve dudaklarımı araladım. “İblisler bizim yüzümüzden aldatıldılar, zarara girdiler ve öylesine alaya alındılar ki…” dedim sessizce.

Dantes kelimelerimi özümserken gözlerine ana hiç yakışmayan bir sevecenlik yerleşti. “Buna fena halde içerlemiş olmaları gerekir.” diyerek alıntımı tamamladığında gerginlikten kopacak bir ip gibi kasılmış olmasaydım gülümserdim. Onda şeytanı bile kandırabilecek bir irade vardı. Ama bana bakarken gözlerinde beliren ifade… o ifadenin diz çöktüremeyeceği hiçbir şey yoktu.

“Erdal,” dedi babam sakince. “Silahını çıkar.”

Korkmam gereken o anın geldiğini, bundan sonrasında akan bütün saniyelerin telafisi olmadan ilerleyeceğini biliyordum ama Dantes ile göz göze geldiğimde içimde bir şey duruldu sanki, gökyüzünün serinliğini hissettim tenimde.

“Korkmuyorum.” dedi Dantes gülümseyerek.

“Korkmuyorum.” dedim gülümsemesine karşılık vererek.

“Sen kimsin tam olarak Barbaros Solar?” Mermer sertliğindeki ifadesine rağmen sesi sükût doluydu. Erdal’ın silahını belinden çıkarmasını izlemek, pimi çekilen bir mayını izlemekten farksızdı ama Dantes mayınlarla dolu arazilerde yürümekten de korkmuyordu. “Biraz haysiyetin olsaydı eline kan bulaşmış bu iğrenç adamlarla dolu odaya kızını sokmazdın.”

“Benim yanımda kızımı benden daha çok umursuyormuş gibi davranma.” dedi babam, adamlarına keskin bir bakış attı.

“Senin biraz olsun haysiyetin olsaydı, kızını tehdit malzemesi gibi kullanıp karşıma oturtmazdın. Beni konuşturacak mısın? Kıçımla gülüyorum sana.”

“Kes sesini!” diye kükredi babam. Elindeki bardağı her an parçalayacak gibi duruyordu. “Sabrımı sınamayın benim!”

Babamın sabırsızlığından zerre etkilenmedik. Aksine, o kudurdukça ruhumuz sakinleşmeye başladı. Dantes gözleriyle konuşuyordu benimle, bu odadan sağ salim çıkmayı başaracaktık ve bunu yaparken tüm sırlarımıza sadık kalacaktık. Ben susacaktım, Dantes susacaktı. Biz susacaktık. Bizim için.

“Azad Birdal için çalıştığını biliyorum.” Babam, şimdi ayağa kalkmış ve gergince odanın içinde dolanmaya başlamıştı. Kısa bir anlığına Erdal ile bakıştı. “Ne haltlar döndüğünü itiraf etmek için son şansın.”

“Sen Lara’yı vuramazsın.” Dantes’in sakin görüntüsüne rağmen sağ bacağı sabırsızca titriyordu. Gözleri silaha kilitlenmişti. “O silah Lara’nın şakağına değerse kızını sonsuza dek kaybedersin.”

“Amacım hiçbir zaman o değildi.” dedi babam. Bana baktı, gözlerindeki babalık duyguları hırsının ve öfkesinin altında küllenmiş bir kitaba dönüşmüştü. “Elbette kızımın başına silah dayayarak seni konuşturacak değilim çünkü ben de biliyorum ona zarar veremeyeceğimi.” Erdal’a küçük bir baş işareti yaptığında Erdal Dantes’e doğru yürüdü. “Amacım senin başına silah dayayıp kızımı konuşturmak.”

Erdal silahı Dantes’in şakağına dayadı.

“Hayır!” Sandalyeden kalkmaya yeltendiğim an, iri ellerin iki yandan kollarımı yakalayarak beni sandalyeye sabitlediği ana denk düştü. “Bırakın!”

“Bu kadar yaygara çıkarmaya gerek bile yok.” dedi Erdal, babama bakarak konuşuyordu ama her kelimesinde bizi küçük görüyordu. “Efendim, zaten konuşmayacaklar. İzin verin genç adamla bizim mekânda biraz yalnız vakit geçireyim. Onu bana verin.”

“Mir’e zarar verirseniz bu odadan çıktığım an polise giderim.” dedim hiddetle. Babamın ateş alan gözleriyle çarpıştım. “Babam olman umurumda bile değil. Tek bir hamlene bakar, seni yakarım baba, tüm itibarını yerle yeksan ederim!”

“Lara sus!” diyen Dantes babamı kışkırtmamın ikimize de faydası olmayacağını biliyordu ama orada öylece oturup başına bir silah dayanmasını izleyemezdim.

“Sana yazıklar olsun.” Babam hızlı bir hamleyle sandalyesinden kalkıp da bana doğru yürümeye başladığında nefesimi tutarak geri çekildim. “Bir daha polis kelimesini ağzına alırsan,” Çenemi sertçe yakalayarak başımı geri yatırdı. “O adamın kemiklerini bile bulunamaz hale getiririm. Anladın mı beni!? Sen benimle savaşamazsın küçük kızım. Yalnızca insanların sana yeniden deli demesine neden olursun.”

“Ben deli değilim.” Yüzümü buruşturarak çenemi avucundan kurtardım. “Asıl sana yazıklar olsun. Bana bunu söylemeye hakkın yok. Ona zarar vermeye de hakkın yok.”

“Sakın bir daha babana sesini yükseltme.” Tıslayarak dişini sıktı. Dantes’in küfürlerini duyuyordum ama babamın bakışlarından başka hiçbir şeyi anlamlandıramıyordum. Eğilerek nefesi yüzüme çarpacak kadar yakınıma geldiğinde, yaşlılığın belirtileriyle dolu olan ama kudretinden hiçbir şey kaybetmeyen yüz hatları tüm görüşümü esir alan bir manzaraydı. “Sen,” dedi üstüne basa basa. “Benim soyadımı taşıyorsun.”

“Sen de beni bu soyadından tiksinecek hale getiriyorsun.” dedim fısıldarcasına ama sesimi babam dâhil tüm adamları duydu ve meydan okuyuşum bir dizi huzursuzlanmaya neden olurken Dantes, “Lara Allah aşkına sus!” diye bağırdı.

“Erdal sustur şunu.”

Babamın doğrularak önümden çekilmesiyle eş zamanlı olarak Erdal silahın kabzasını Dantes’in alnına sertçe vurdu. Başımın ardına sert bir darbe almışım gibi zihnimin kıvrımlarına acı dolu bir uyuşukluk yayıldı.

“Mir hayır…” Sesimdeki titremeyi aşamıyordum, ona bakarken göğsümde kabaran hisleri aşamıyordum. En fenası da ona merhem olup yaralarına sızma isteğini aşamıyordum. “Hayır…”

“Korkmuyoruz Lara,” Yaralı fısıltısı ruhumun saçlarını okşadı. Aldığı darbenin ardından kendine gelmek ister gibi başını iki yana salladı ve yüzünde beliren hüzünlü gülümseme, kalbimi deldi geçti. “Ne olursa olsun konuşmayacağına söz ver.”

Babam hiddetle burnundan soluduğunda Erdal’ın elindeki silahın namlusu yeniden şakağındaydı.

“Mir başına silah dayalı.” Babam en başından bu yana amacına öyle güzel ulaşıyordu ki biz yalnızca birer hiçe dönüşüyorduk onun yanında. “Senin ölümünü izleyemem.” Belki de biz inatla hayata meydan okumaya çalışırken, hayatın bizi getirmek istediği nokta tam olarak burasıydı.

Konuşsak ne olurdu, ne geçerdi babamın eline? Biz, ne kaybederdik, zaten hiçbir şey kazanamamışken?

Nefeslerim hızlanmaya başladı.

“Kızım senden daha akıllı çıktı genç adam,” Babam Dantes’in o kadar yakınına girdi ki kalbim kasılmaya başladı. İçimdeki krizin sebebi bana olacaklar değildi, benden giden zaten gitmişti, bir Dantes kalmıştı, ona da gitme diyordum ama ellini tutamayacak kadar çaresizdim. “Eğer şimdi konuşursan her ne olursa olsun seni affederim.” dedi. Dantes’in çenesini kavrayarak onu kendine bakmaya zorladı. “Azad için çalışmak sana bir şey kazandırmaz.”

Ardından beni şoka uğratan o cümleyi kurdu; “Benim tarafıma geç.”

Birden Hayalet’in sözleri zihnime üşüştü. Barbaros Solar yalnızca yoluna taş koyan düşmanlarının kafasına sıkar. İşine yarayacak düşmanlar, onun için birer dost adayıdır. Biliyordu, en başından bu yana babamın Dantes’e gerçek bir zarar vermeyeceğini çünkü babamın Dantes’i istediğini biliyordu.

Ve bu hayranlığı bir silaha çevirerek bizi bu odaya hapsetmişti. Şimdi de tüm amaçları gerçeğe dönüyor, Dantes’in küllenmiş öfkesi yeniden bir yanardağa dönüşüyordu.

“Gerçekten ne için hayatında olduğumu bilseydin,” dedi Dantes. “Şu an karşımda bu kadar korkusuz duramazdın.”

Kıpırtısızca ama alayla babama bakarken gözlerinde biriken kin çok fazlaydı. İkisine bakıyordum da o kadar aynıydılar ki aslında, boğuldukları çukurlar bile yan yanaydı. Onca şeye rağmen, babamın bakışlarında Dantes’e olan hayranlığı güneş gibi parlıyordu.

“Bir düşün,” dedi fısıldarcasına. “Bir yanımda Tarık ve bir yanımda sen. Ne kadar güçlü bir ittifak olabileceğimizi tahmin edebiliyor musun?”

Erdal’ın gergince yerinde kımıldandığını gördüm. Bu ittifakın dışında bırakılmak onu tam anlamıyla sarsmıştı. Silahı tutan parmakları seğirirken içindeki kötülük arttı, kaşları çatıldı ve dişlerini sıkarak bakışlarını babamdan çekti.

Babam beklentiyle Dantes’e bakmaya devam etti.

Ve sonra Dantes… babamın suratına tükürdü.

Odada kırbaç gibi şaklayan bir sessizliğin ardından babam Dantes’in suratına sert bir tokat attığında Dantes’in başı yana savruldu.

“Vurma ona!” Kollarımı tutan kaba elleri serçe çekiştirerek çırpındım. Havayı tekmeledim, bağırdım. “Sana zaten güvenmiyordum ama şimdi resmen kendini gözümde bitirdin baba!”

“O her haltı yerken senin gözünden düşmüyor da düşen ben mi oluyorum!?”

Babamın ne hissedeceğini bu kez umursamadım. “Ona senden daha çok değer veriyorum.” diye fısıldadım.

Babamı benzin dolu bir kuyuya atıp da üzerine kibrit fırlatsaydım bundan daha çok tutuşturamazdım. Önce kontrolsüzce gülmeye başladı. Ardından gülüşü iyice kısılırken Dantes’e döndü, “Bu gece ne için hayatıma girdiğini itiraf etmeden çıkamayacaksın bu odadan.”

“Lara,” Dantes babamla göz gözeyken bana hitap ettiğinde babam daha da gerildi. “Eğer başıma silah dayalı diye babana istediği cevabı verirsen, bu odadan çıktığımda kendi kafama sıkarım.” Sesinde yalan namına hiçbir şey yoktu. “Ölümden korkmadığımı, bunu yapabileceğimi en iyi sen biliyorsun.”

“Mir-“

“Söylemeyeceksin Lara.” Korkusuzluğun acılarla sarmalanmış hali gibiydi sesi. “Annelerimiz için susacaksın. Ya ben bu oyunu kazanırım,” dedi intikam planını kast ederek ve bakışları bana döndü. “Ya da oyun dışı bırakırım kendimi. Ama yenilmek diye bir şey yok.”

“Anneleriniz?” Babam, konuya yeni dâhil olan bu kelimeyle irkildi. Dantes verdiği açıkla haritasındaki ilk hazineyi açık mı etmişti babam için yoksa Barbaros Solar yalnızca kendi teorilerinin peşinden mi gidecekti?

“Bu şekilde konuşmayacaklar.” diye araya girdi Erdal. “Bir saatliğine onu bana verin. Size istediğiniz tüm cevapları getiririm.”

Sanki annesinden ona yeni bir oyuncak almasını istiyordu. İnsanlar onun için bir oyuncaktı ve Dantes Erdal’ın elinde bir oyuncağa dönüşürse, sağ kalmayı başaramazdı.

“Cevabı kendim duyacağım.” Babam içki bardağını yere fırlattığında cam parçaları odanın zeminine saçıldı. “Anne dedin,” dedi elini Dantes’e doğru sallarken. “Azad falan değil senin derdin. Başka bir şey var bu işin içinde.”

“Kaç kişiyi karşına aldın bu konuma gelebilmek için? Yirmi? Elli? Yüz? Kaç kişinin hayatını mahvettin Barbaros?”

“Kimsin lan sen?” Babam Dantes’in üzerine yürümek istiyordu ama tutan şeyler vardı. Kontrolünü kaybeden bir adam daha başlamadan yenik sayılırdı ve bağlı olan Dantes olmasına rağmen kontrolden çıkanın kendisi olması da onu öfkelendiriyordu. “Kim olduğunu söyle bana? Yoksa bu odadan çıktığımda seni Erdal’ın eline bırakacağım.”

“Ne bok yersen ye.” Ben Dantes’in aksine sakin kalamıyordum. “Korkmuyorum senden.”

“Acımayacağım sana. Piç kurusu.”

Nefesim boğazımdan yükselerek dudaklarımdan alev gibi aktı. Geçmiş, adı anılmaması gereken bir canavar gibi karşımıza dikilmişti.

“Korkma, Benim Güzel Lara’m,” Babam boş kalan elleriyle ondan uzaklaşırken Dantes alnına dayalı olan silahı umursamadan gülümsedi. Yüzündeki gülümseme, korkunun karşısında duran çelikten bir kalkandı. Oysaki yaralıydı, kan kaybederken bir kalkanın ardında olmakla övünülmezdi, yaralar çoktan açılmıştı zaten, yaranın üstüne giyilen zırh yalnızca onu saklardı. İyileştirmezdi.

Acının perçinlendiği dudaklarımdan yalvarışa benzeyen bir ses döküldü. Kollarımdaki tutuşun sertliğine bile odaklanamıyordum, bedenim her daim bir şeylere esir olmuştu zaten, ben Dantes’e ile ilk kez aynı mahkûmiyeti paylaşmaktan perişanlık duyuyor, bir kurtuluş vaat edecekse eğer, onunla uçurumdan atlamaya bile razı geliyordum. “Mir, sana yapacakları şeyleri izleyemem.” Kalbim, bu saldırıya dayanmaz.

Babam gergince odanın içinde dolaşmaya başladığında adım sesleri bile buranın hükümdarı benim diyordu. “Son kez soracağım.”

“Hey, hadi güzelim bak bana,” Dantes’in gözleri bir mıknatısa dönüşerek beni kendine çekti. Onunla bir aynanın iki yansıması gibi aynı olduğumuzu sanırken şimdi gözlerimizdeki ve hislerimizdeki zıtlık birbirimize olan ihtiyacımızı katladı. “Korkma,” diye fısıldadı. “Kimseye bir şey olmayacak.”

“Cevabı kimin verdiği umurumda değil.” Babam yeni bir içki bardağını eline alarak kafasına dikti. Her yudumunda âdemelması hareket etti, sanki nefes almak bile yüktü bugün ona. Zorlanan sınırları, hiçbir fuzuli eylemi kabul etmiyordu. “Ama biriniz bana cevap vereceksiniz.”

“İçimde bir kitap var,” Dantes sandalyesinde dikleşti. Odadaki adamların hepsi her an bir şey olacakmış gibi dikkat kesilirken babamın hiddetli gözleri üstümüzdeydi. “Benimle birlikte oku.”

Satırlar onun en büyük inancıydı. Bana Dostoyevski’den tanıdık bir alıntı sunduğunda, oda bulanıklaşarak etrafımızda dönmeye başladı ve biz bir uçurumun ortasında, havada asılı duran sandalyelerde oturan iki insana dönüştük.

“Acı,” dedi ve sustu. Suskunluğu uçurumun derinliklerine derin çığlıklar bıraktı. Burası gerçek dünya değildi, burası bir rüyaydı. “…acı içimde iğrenç, yüz karası, lanetli bir hazza, nihayet kararlı, ciddi bir zevke dönüşüyordu.”

“Bu adamın hayatımda ne işi var?” dedi babam çileden çıkmış bir sesle. Dantes’in onu dinlemiyor oluşu tüm iradesini kırıyordu. “Cevap ver Lara yoksa kimseye merhamet göstermeyeceğim.” Erdal parmaklarını kımıldattı.

Ama bizi gerçek dünyanın içine çekebilmekte yeterince başarılı değildi. Bu rüya, ikimiz için gerçeğin ta kendisi olup çıktığında uçurumun sessizliklerine karışan fısıltım, bir çığlık kadar çok yankı uyandırdı. Dantes dişlerini sıkarak bana baktığında, vermem gereken cevap artık dudaklarımdaydı. “Evet, zevke… Israrlıyım bunda. Başkaları da aynı zevki duyuyor mu?” diye konuştum fısıltıyla.

“Erdal.” Babamın andığı isim, rüyanın kapısına dayandığında, düşmanlar uçurumun iki yakasında duruyordu. Erdal silahın haznesine bir mermi sürdü ve silahtan çıkan metalik ses kalbimin keman yaylarına sürtündü.

“Bunu öğrenmek için açtım konuyu.” diyerek alıntıyı devam ettirdi. “Açıklayayım size; bu zevk özellikle, alçalıp küçülmenin bilincine tam anlamıyla varmaktan geliyor;”

“Soruma cevap ver Lara.” diye araya girdi babam. “Sabrım tükeniyor.”

Onun istediği cevap gerçek dünyanın yalanıydı, benim vereceğim cevap, uçurumun ortasındaki sandalyede oturan kızın dudaklarından dökülen bir meydan okumaydı. “Artık son duvara tosladığını hissetmekten,” dediğimde Dantes’in dudaklarına yerleşen gülümseme, silahsızken savaşı kazanan bir adamın dudaklarındaki gülümsemenin aynısıydı.

Rüzgârın şiddeti arttığında, düşmemek için sandalyesine tutunmak yerine ellerini bana uzattı. “Bunun iğrenç bir şey olduğunu…”

Ellerim çağrısına yanıt verirken rüzgâra teslim olan sandalyeme rağmen avuçlarım ona muhtaçmış gibi ileriye uzandı. “Ama başka türlü olamayacağını da bilmekten…”

“Tanrı aşkına! Ne yaptığınızı sanıyorsunuz siz!” Babam gürültüyle boş kalan sandalyesini tekmeleyip devirdiğinde Dantes’in gözlerinde tehlikeli bir meydan okuma belirdi.

“Başka bir çıkışının olmadığını,”

Gözlerinde gerçekte kim olduğunu gördüm. Bir intikamcı değil, bir savaşçı değil, düşmekten korkan ama benimle birlikte düşmekten haz duyan akıl almaz bir ihtirasın pençesinde savrulmak, bizi uçurumun dibine gönderecek bir rüzgârdan savrulmaktan daha korkutucu değildi. “Artık başka bir insan olamayacağını…” derken her kelimemde sesim titredi. Oysaki olabileceği başka insanlar şimdi bizi uçurumun dibinde beklemekteydi.

“Biraz daha zaman ve inancın olsaydı;” dediğinde ona uzandım zihnimin kıvrımlarından. İstediği inanç da zaman da buradan çıkacağımız vakit bizim için yeniden yeşermenin bir yolunu bulacaktı.

“Değişmek isteseydin,” dedim sorar gibi.

Manidar bir şekilde gülümsedi. “İstesen bile, bunun için bir şey yapmak istemezdin.”

“Sesinizi kesin ve bana bir cevap verin. Kafayı yiyeceğim. Ne bok yemeye şiir okuyorsunuz!”

Babamın sesi bir kez daha odada yankılandığında, Erdal’ın elindeki silahın Dantes’in şakağına yaptığı baskı arttı. Başını yana yatırırken yüzünü buruşturmak zorunda kalsa da acılar önünde diz çökerek, yerine yeniden o tatlı ve düşmanları çıldırtan gülümsemeyi bıraktı.

Dantes ona cevap verdi, hem de içinde zerre korku barındırmayan bir sesle. Ama babamın istediği cevap bu değildi. “Çünkü olmak istediğin öyle birinin var olmadığını anlamaktan…”

Kolumu tutan elleri çekiştirerek sandalyemden kalkmaya yeltenmem nafileydi. Uçurumdaki rüzgâr saçlarımda dans etti. “En önemlisi,” dedim. Sarsılan rüyanın yankıları titreyen göğüs kafesimin içindeydi ve kaburgalarımda hissettiğim çatlakların bir benzeri uçurumda salınan sandalyelerde vardı. Rüya sarsılmaya, uçurum yıkılmaya başladı. “Nihayet gerçekleşen de, bütün bunların güçlü bir bilincin olağan, asıl yasalarına göre gerçekleştiği ve,”

“Bu yasaların akışının doğrudan sonucu olduğudur.” dedi Dantes sarsılan rüyada rüzgârla tutunamayacağım kadar uzaklara savrularak.

“Dolayısıyla, burada değişme söz konusu olamaz!” 

“Daha doğrusu,” Fısıltısı hem odada, hem de rüyada mutlak bir sessizlik doğurdu. Sessizliğin ortasında, düşmeden ama bir sonraki nefeste düşeceğimizi bilerek birbirimize baktığımızda, dünyanın gerçekliği rüyalardan baskın geldi. “…elinizden bir şey gelmez.”

Olağanüstü bir yavaşlıkla gecenin hırsızı bakışları babama dönerken ve rüyadaki sandalyeler tek nefeste uçurumun karanlığına karışırken, “Hem de hiçbir şey gelmez oruspu çocukları.” dedi hırlarcasına.

Ve rüya kapısı cesetleri uçurumun dibine gömerek sertçe kapandığında, Dantes’in nefesinden çıkan bir sonraki kelimede gerçek dünyanın düşüşü başladı. “Eğil!” diye bağırdı gerçeğin ilk hamlesini yaparak.

Çığlık atarak tüm gücümle öne doğru eğildim ve saçlarımın yüzümün etrafına dağılmasının ardından acı dolu bir haykırış duydum. Kollarım prangalardan kurtularak özgürlüğüne kavuştuğu an, tam da o andı.

“Mir!” Göreceğim şeylerden korktuğumda, ellerimi yüzüme siper ettim ama ne kendime faydam vardı ne de ona.

“Kal öyle!” diye seslendi bana.

Sesi ne uzaktı, en de yakındı. Bir yankı odanın her köşesinden geliyordu ve Erdal’ın küfürleri ağır darbe seslerine karışırken babam geceye lanetler yağdırıyordu. En uzak oydu, sesi en duyulmaz kişiydi.

Neler olduğunu anlamak için başımı hafifçe kaldırarak parmaklarımı araladığımda Dantes’in sandalyesi boştu, saniyeler önce onu hapseden ipler şimdi cansızca sandalyenin yanına yığılmıştı. Sonra babamın adamlarından biri sandalyenin üzerine tepeleme devrilerek sandalyeyi parçalara ayırdı ve parçalanan sandalyenin üzerinde hareketsiz kaldı.

“Siktiğimin şerefsizleri.” dedi Dantes tükürürcesine.

“Barbaros Bey’i odadan çıkarın.” dediğini duydum Erdal’ın. Sesin geldiği yöne dönecek oldum ama bu kez de hemen yanı başımda omzuna saplı bıçakla cebelleşen bir adam gördüm. Alnına ter damlacıkları birikmişti ve omzunu tuttuğu parmakları kana bulanmıştı. Bu adam, az önce beni tutan adamlardan biriydi.

Kayarak sandalyenin diğer tarafına düştüm. “Mir… Burada… Mir!”

“Evet bebeğim, biliyorum.” dedi nefes nefese ama oldukça yumuşak bir sesle.

“Burada kanayan biri var!”

Dehşetle kaplanmış cümlemin ardından Dantes görüş açıma girdi ve boğazını kavradığı bir adamın ensesine sert bir darbe indirerek onu bayılttı. Sonra da tekmeleyip omzuna bıçak saplı adamın üzerine devirdi. “Artık yok.” Serseri bir şekilde sırıttı.

Saçları darmadağın olmuş, gömleğinin birkaç düğmesi kopmuştu. Yanakları öfkenin ateşinden kızarmış ama ateş onu yakmamış, onu dokunanlar ateşinden nasibini alıyordu. “Mir dikkat et! Arkandalar!”

Hızlı bir hamleyle arkasına döndü ve suratına inen yumruğu savuşturarak adama tekme attı. Kaç kişi düşmüştü, kaç kişi vardı saymaya fırsat bile bulamadım. Sürünerek kargaşadan uzaklaşmaya çalıştığım sırada “Durdurun onu!” diye bağırdı babam. “Bu odadan çıkmasına izin verirseniz hepinizi kurşuna dizerim.”

En tehlikeli olan kişiyi görememenin paniğiyle pencere önündeki tekli koltuğun arkasına emeklemeye başladım. Dantes’in kendini koruyacağına inanmaktan başka sansım yoktu. Çıplak dizlerim her saniye daha da tahrip olurken neredeyse koltuğa ulaşmak üzereydim. Neredeyse.

Biri sertçe sağ elimin üzerine basarak beni durdurana dek.

“Nereye kaçıyorsun yüz karası?” diye fısıldadı Erdal.

Nefesi kulağıma tiksindirici bir yavaşlıkla çarparken eğilerek beni yakaladığında göz göze geldik. “Güzyeli!” Dantes’e seslenmesinin ardından ellerimi sırtımda birleştirerek bedenimi gerdiğinde acı dolu bir çığlık kopardım. Bu çığlık, bir savaşta düşmana saplanan silahtan daha kötü bir silahtı.

Dantes nefes nefese kalmış bir halde arkasına döndü. Önce dudakları şaşkınlıkla aralandı, sonra beni Erdal’ın kolları arasında hapis görmenin paniğiyle tüm dikkati dağıldı. Bu, suratına yediği sert yumruğun ardından yüz üstü düşmesinin ilk nedeniydi. Sonraki nedenler tamamen babamın yarattığı artçı sarsıntılardı. Sağ kalan adamları akbaba gibi Dantes’in üzerinde çullandığında Erdal hemen beni bırakarak ayağa kaldırdı.

“Kızınız iyi, Efendim.” dedi babama, beni kargaşadan kurtaran oymuş gibi.

“Getir onu bana.” dedi babam öfkeyle. Erdal beni zorla ittirirken babamın adamları Dantes’i zapt etmeye çalışıyordu. Bunca zaman sayesini bile göremediğim Barbaros Solar, salonun giriş kapısında duruyordu. Elleri cebinde, başı dikti, tek bir darbe bile almamış, tek bir saç teli bile bozulmamıştı.

Kenedine olan güveninde zerre eksilme yoktu, eksilme olan şey göğsümün ortasındaki dağılan hisler yumağından bir daha asla bir araya gelmeyecek parçalardı.

Babam da bana doğru adımladı ve bir noktada buluştuğumuzda kımıldamadan, katıksız bir ifadesizlikle gözlerimin içine baktı. Kurumuş bir ağaç kökünün inatla toprağa tutunma çabaları nasıl ki dallarında çiçek yeşertmezse, bana bakarken yüzüne yerleştirmeye çalıştığı yumuşaklığın da tesiri o kadar azdı.

Elini kaldırarak yüzüme uzanması, tenimi daha dokunmadan karıncalandırdı ve yıldızları reddeden karanlık bir geceye dönüşecek olmama rağmen bana dokunmasına izin vermeden yüzümü yana çevirdiğimde Erdal’ın tutuşu sıkılaştı.

“Bırak beni şerefsiz.” Ayağımın tersiyle onu tekmeledim.

Babamın gözlerine yerleşen hayal kırıklığını görmek bana hiçbir şey hissettirmedi, saçlarıma karışan parmakları şimdi kanıma karışan bir zehirden farksızdı. Yeterince zehre maruz kalmamışım gibi şifa sandığım bir zehrin önünde artık diz çökmeyecektim. “Bütün saygımı kaybettin.” diye fısıldadım.

Savunması, en az yaptıkları kadar adiceydi. “Ama hala senin babanım.”

Aniden bastıran dolu gibi, gözlerine hiddet bastırdı ve yanımdan geçerken, “Diz çöktürün şunu.” dedi.

Nefesimi tutarak Erdal’ın beni zorla diz çöktürmesini bekledim ama kum saati kayıp zamanlarla doldukça yalnızca Erdal’ın kirli nefesini duyduğumla kaldım. “Savunduğun adamın acizliğine dön bir bak.” diye fısıldarken yüz seksen derece dönerek manzaramı değiştirdiğinde, dizleri üstünde olanın Dantes olduğunu gördüm.

“Bugün senin günün değil,” dedi Dantes. Dizlerinin üstündeydi ama odadakilerin ondan korktuğu o kadar belliydi ki sağ kalan dört kişi kollarını ikişer yandan tutmuş, onu zor zapt ediyordu.

“Sadece bugün değil, hiçbir gün senin günün değil. Zamanı geldiğinde hesap vereceksin Barbaros Solar.”

“Ne için kahrolası herif?” Babam derin bir nefes aldı, bir yerlere vurmak ister gibi ellerini kaldırdı, saniyeler boyu kendiyle boğuştu ve en sonunda Dantes’e döndüğünde eskisinden daha öfkeliydi. “Ne bir geçmişin var ne geleceğin! Hakkında hiçbir şey bilen yok, güvenimi kazanmak için türlü oyunlara kalkışıyorsun, hayatıma giriyorsun, ne uğruna? Ne için!” diye bağırdı. “Kim için çalışıyorsun!”

Dantes alay edercesine güldü. “Bu kadar zeki olduğuma göre senin için çalışmadığım kesin.”

“Seni öylece bırakacağımı mı sanıyorsun? Bu geceden önce her şey yalnızca tahmindi. Ama şimdi kesinleşti,” derken kravatını çözdü ve öfkeyle yere fırlattı. “Gerçek bir düşmansın. Durmayacaksın. Sence ben bunu bile bile gitmene göz yumar mıyım?”

Dantes’in dudakları ince birer çizgi gibi gerildi. “Diğer düşmanlarına da mı aynısını yaptın?” diye sordu bataklığa saplanmış bir ses tonuyla. “Onlarında mı gitmesine göz yummadın?”

“Yummadım. Yoluma çıkan herkesi tek tek devirdim. Hepsini. Bir an bile tereddüt etmeden. Onlardan bir farkın olmayacak. Sen kimliksizsin, sahipsizsin. En kolay harcadığım adam sen olacaksın.”

Dikkatle Dantes’e baktım. Nasıl da acıyla kasılıyordu yüz hatları. Artık şimdiki zamanda değildi. Benim hiç şahit olamadığım anılarını yeniden yaşarken, savunmasızlığını saklayamadı. Babam ona her ne yaşattıysa, bu hala altından kalkamadığı, belki de kalkamayacağı kadar ağırdı. Onunla birlikte ağlamak istedim. Babam gerçekten ona bir şey yaptıysa, hem Dantes hem de kaybedeceğim babam için yas tutmak istedim.

Göğsümün ortasında iki çukur açıldı, iki insan için. İkisi de bana mezar oldu, ikisi de bende mezar oldu. Ben o mezarların taşı oldum, onlar bana mezar taşı oldu. Ben onların adının yazıldığı mürekkep oldum, onlar benim adımı yazan kalem oldu ama bu mezarlar göğsümün ortasından hiç yok olmadı.

Aramızdaki mesafeye rağmen Dantes’in gözlerindeki titremeyi gördüm. “Neden yaptın?” diye fısıldadı babama. “Sana hiçbir şey yapmadıkları halde neden…” Devamını getiremediği cümlesi, mezar taşlarında ölüm tarihi bilinmediğinden boş bırakılan o satır gibiydi.

Dudaklarımın titremesine engel olamadım. Canını ben yakmasam da canını yakanın canı yansın istedim. Savunmak istediğim babama bakarken gözlerindeki yıkılmışlığın şahidi olduktan sonra, hangi inkârın yakasına tutunup da babam belki masumdur diye başımı göğsüne gömebilirdim?

Dantes her neyden bahsediyorsa, babamın yapmamış olması için feda edeceğim şeyler, belki de tüm dünyam kadardı.

“Ne yaptım sana?” Dantes’in sesindeki yumuşamayı hisseden babamın sesi de şimdi hiddetine sırtını dönmüştü. Ne kadar öfkeli olursa olsun merakı hep baskın geliyordu. “Ne yaptım ben sana da bu kadar kin dolusun?”

Bakışmalarını izlemek eziyet vericiydi. Dantes’in babamın karşısında diz çökmesini istemiyordum. Onu tutmak ve ayağa kaldırmak istiyordum. “Bedelini ödeyeceksin.” Dantes başını yavaşça iki yana salladı. “Bugün değilse yarın. Senden istediğimi almadan teslim olacağıma ölürüm. Sana hesap sormadan pes edeceğime ölürüm. Senin tarafına geçeceğime ölürüm.”

Babam doğruldu, Erdal gerildi ve beraberinde beni de gerdi. “O halde buradan sağ çıkarsan yoluna bir başına devam etmek zorunda kalacaksın.” dedi babam. Buradan sağ çıkacak olmamızın rahatlığı, bir sonraki cümleyle ölü birer çiçeğe dönüştü. “Kızımı senden alacağım.”

Bir kül bataklığı olan bakışlarım, Dantes’in gecesine hasret çırpınışların içindeydi. Olmamız gereken yer burası değildi, hiç olmamıştı.

“Şu işe bak, bakışların seni ele verdi.” Dantes’in gecenin hırsızı gözlerine düşen meteorun açtığı çukurları babam gördü. O çukurların adı teslimiyet ve beraberinde getirdiği bir dizi yenilgi çığlığıydı. “Belki de en baştan öne sürmem gereken tehdit buydu.”

“Kızını bu işe bulaştırmaktan ne zaman vazgeçeceksin?”

“Onu bu işe sen bulaştırdın!” diye bağırdı babam.

“Onu senden kurtardım.” Bileklerimdeki uyuşukluk, bacaklarımdaki fersizlik ve zihnimdeki bulanıklık birleşince, artık ayakta duracak gücüm kalmamıştı. “Onun her şeyini senden kurtardım.” diye devam etti Dantes. “Zihnini, kalbini, geçmişini ve geleceğini.”

“Lara, neden bize balo salonunda dans ederken konuştuklarımızı anlatmıyorsun.” Babam pencereye doğru ilerledi. “Seni hep sevdim baba deyişini, bana sarılışını ya da kokumu içime çekişini.” Dantes’e döndü. “Onu benden kurtarmadın, evlat. Sen kızımı bana geri verdin.”

“Seni hala sevdiğini biliyorum.” dedi Dantes ve sesinde tek bir yargı bile duymamak kalbimin kafes demirlerini gıcırdattı. İçim titreyerek ona baktım. “Yine de onu senden kurtardım, bunu senin asla anlayacağın bir şekilde yaptım.”

Babam anlamadı ama ben anladım. Babamın yanındayken hissettiğim tüm baskılardan, korkulardan, hayatın beni zincirlediği duygulardan kurtarmıştı. Beni If Şatosu’nun zindanlarından çıkardığında kendi yaratığım mahkûmiyetten kurtardı sanmıştım ama o beni, insanların düşüncelerinden sıyırarak özgürlüğümü vermişti.

“Erdal, Lara’yı derhal götür buradan.”

“Ne? Hiçbir yere gitmem. Bırak beni.” Erdal’ı tüm gücümle ittim. Dantes de onu tutan ellerden kurtulmaya çalıştı. Bizi birbirimize bağlayan sarmaşıkların köküne zehir saklayan birileri olmasına rağmen ondan başkasına bağlandığımı, ondan koptuğumu düşünemedim bile.

Ama Erdal’ın bedenini alt edecek gücüm yoktu.

Dantes defalarca kez adımı andı.

Beklentiler, geçmişin sığ sularında yüzme bilmediğinden boğulan çaresiz bir çocuk gibi nefessiz kaldı.

“Mir, beni almalarına izin verme!” diye bağırdım omzumun üzerinden.

Ayaklarımı yere saplayarak Erdal’ı durdurmaya çalıştım. Dantes’in sesi uzaklaştıkça ayaklarıma batan dikenlerin kanları kalbime doğru yürüdü. Sesi boğazı sıkılan bir şarkıya dönüşerek notalarını yitirdi ve bu şarkı son sözü söylenmeden son buldu.

Oysaki bir şarkıydım ben onun diline dolanan, bir tek ona yakışan ve onda son bulan.

Dantes’i görebilmek için son bir çabayla geri döndüğümde, pencerenin önünde durmuş babamla göz göze geldim. Gözleri, üzerime yıkılan bir evdi. Enkaz olmanın ne demek olduğunu bilmediğinden gülümsüyordu. Kazandığına inandığı her seferde tattığı duyguların hazzı, kızını ağlarken gördüğü hüznün tesirine hiç girememişti. Belki de odadan bir ceset çıkarken bile gülümsemeye devam edecekti. Belki de bu odadan gerçekten bir ceset çıkacaktı.

Eğer otel odasının kapısı kırılarak açılmasaydı.

Kırılan kapının ardında Tarık Solar vardı.

Susmaya başlayan şarkıların gürültüsü geri geldi, kalbimin attığı çığlıklar şimdi korkunun değil de kurtuluşun habercisiydi. Tarık’ın yeşil gözleri, kül bataklığıma saplandığında, gözlerime yaşlar saldırdığından çoktan tüm küllerin kökünü kurutmuştum.

“Tarık,” Fısıltım koridoru duman gibi aştı ve ona çarptı. Erdal ile koridorun başında, kapı eşiğinde duruyorduk. Ama Erdal Tarık’ı gördüğü an kasılırken bir adım geri çekildiğinde ve beraberinde beni de çektiğinde, yeniden aynı odanın içindeydik.

Tarık tamamıyla beyazlar içindeydi. Bembeyaz bir takım elbise giymiş, yakasına ise kan rengi bir broş takmıştı. Broş iki uçluydu, uçları birbirine bağlayan kırmızı zincir kalbinin üzerine doğru, gerilmiş bir yay gibi sarkmıştı. Koyu kahve saçları özenle geri yatırılsa da çoğu serseriliğini ilan etmişti. Yüz ifadesi o kadar katı ve keskindi ki onun düşmanı olmadığıma şükrettim. Etkileyiciliği karşısında nefesimi tutmak zorunda kaldım.

Nefesimi kesen bir diğer şey ise, deri olduğu belli olan beyaz eldivenlerle kuşanmış ellerinde susturucu takılı siyah silahlar tutmasıydı.

Loş koridorda bize doğru yürümeye başladı. Aynı saniyelerde Erdal beni de beraberinde çekerek odaya doğru gerilemeye devam etti. Ağzından bin bir farklı lisanda küfürler dökülüyordu.

“İşte şimdi cehennem ne demekmiş göreceksiniz.” diye fısıldadım.

Kulağımın dibinde hırladı. “Kes sesini.”

“Ne oluyor?” Babamın ses tonu bu gece ilk kez endişenin yakınına yaklaşır gibi oldu. Tarık dişlerini sıkarak odaya girdiğinde gözleri balyoz darbesi gibi her saniye Erdal’a çakılıyordu.

“Oğlum?” Babam nihayet kimin geldiğini gördü. Erdal’ın kolunun altından eğilerek Dantes’e baktığımda, şaşkınlıktan ziyade rahatlığın izlerini gördüm gözlerinde ve tam gülümsediğim sırada artık bana yabancı olmayan o ıslık sesini duydum. Ardından Erdal’ın bedeni artık yoktu. Boşluğun içinde donakaldım.

“Tarık!” Babamın öfkesi Tarık’a zerre işlemedi. “Ne yaptığını sanıyorsun sen?” Boğazım yanmaya başladı. Doğrulmaya cesaret edemeden ardıma baktığımda Erdal yerdeydi ve kanayan omzunu tutarken Tarık’a nefretle bakıyordu. Ona zerre acımadım, bu acımasızlık ruhumdan bir şey eksiltir miydi?

“Seni görmeme engel oluyordu.” dedi Tarık sakince. “Yolumdan çektim.”

Erdal doğrulmaya çalışırken küfür etti.

“Derhal terk et burayı.” Babamın endişesi şimdi yerini eski öfkesine geri bırakmıştı. En iyi adamının saf dışı bırakılması yetmezmiş gibi, karşısında olabilecek en güçlü rakip duruyordu. Tarık babama meydan okurcasına ileriye doğru adımladı ve yanıma gelince durdu, kokusu burnuma çarptı, derin bir nefes aldım.

Elini belime koydu. Silahın soğukluğunu ve eldivenin sertliğini derimde hissettim.

“Ne yaptığını sanıyorsun baba?” Ne bir öfke, ne bir korku vardı. Bir buz kütlesi kadar soğuktu, ama bana sarılırken kalbinin sımsıcak olduğunu dokunuşundaki yumuşaklıktan anlamıştım.

“Seni ilgilendiren bir durum yok. Bu gece işime karışmayacaksın demedim mi sana?”

“Karışmayacaksın dediğin işinde Lara’yı ağlatmak da var mıydı? Çığlıklarını dışarıdan bile duydum. Sence bu karışmam için yeterli bir neden değil mi?”

Babamın bakışları bana değdi. “Gördüğün gibi sapasağlam. Kızıma zarar verecek değildim.” dedi, asıl zarar vermek istediği kişinin kim olduğunu belli etmek istercesine hafifçe Dantes’e döndüğünde, Tarık da aynı ifadesizlikle Dantes’e döndü ve iki adam, farklı yolda yürüyor olmasına rağmen aynı handa konakladı.

“Selam,” dedi Dantes, yarım ağız gülümsedi.

“Selam,” dedi Tarık, gülümsemesine aynı şekilde karşılık verdi.

Ortama çöken sessizliğe yayınlan şaşkınlık, elle tutulur derecede belirginleşti. Babamın kaşları çatıldı, Erdal inleyerek ayağa kalkmaya devam etti, Dantes’i tutan adamlar ne yapacağını bilemezmiş gibi birbiriyle bakıştı ve Tarık’ın yüzündeki gülümseme, Dantes’i tutan adamlara yükseldiğinde yavaşça silindi.

Dik dik adamlara bakmaya başladı.

Adamlar ise tereddütle babama baktı.

Tarık’ın sol kolunda ben vardım. Sağ elindeki silahı bacağına dayadığını gördüm ve hızlı bir hamleyle bacağında kaydırarak silahın haznesine kurşun sürdüğünde babamın tüm adamları irkilerek Dantes’i bıraktılar.

Bu, gecenin en şahane olayı olabilirdi, Tarık’a yapacak bir açıklamaya ihtiyacımız olmasaydı. Biz neden buradaydık? Tüm bu karmaşa bittiğinde sorguya çekilecek olan ve kurşun gibi bakışlarının hedefi olacaklar Dantes ve ben değil miydik? Ne diyecektik ona? Babam ve Dantes arsındaki mesele artık ikisi arasında kalmaktan çıkıyordu.

“Senin ayakta ne işin var?” Tarık Erdal’ın ayakta olduğunu görünce bacağına sert bir tekme geçirerek onu yeniden devirdi. “Yat zıbar şuraya.”

Elleri artık özgür olan Dantes ayağa kalkarken belirsizliğin nefesi bileklerine dolandı ama hızlı hızlı nefesler alarak yavaşça bana yürürken, adımlarının bataklığa sağlanması umurunda olmadı. Gözlerimle gel dedim ona, batmaya devam eder gibi geldi bana.

“Gidin buradan.” Tarık elini usulca belimden çekti.

“Dalga mı geçiyorsun?” Babam hırsla soludu. “Daha onunla işim bitmedi.” Adamlarına dönerek çenesiyle Dantes’i gösteren bir işaret yaptı.

Babamın adamları silahlarına davrandı.

“Hadi deneyin.” dedi Tarık soğukkanlı bir sesle. Elini belimden tamamen çekerek beni Dantes’e itti ve parmaklarını esneterek silahlarını daha sıkı tuttu. “Bir hamle yapmayı deneyin de burayı kan gölüne çevireyim.” Parmakları seğiriyordu.

Kimse kımıldayamadı.

“Ben bu yaptığını bedelsiz bırakmam, Tarık. Seni defalarca işime burnunu sokmaman konusunda uyardım.”

“Ben de seni defalarca değer verdiklerime dokunmaman konusunda uyardım.” Daha değer verdiği kişin ben olduğum gerçeğiyle mutluluğun doruğuna ulaşamadan başını yan çevirdi ama bize bakmadı. “Ne duruyorsunuz? Gidin hadi.”

Ama biz daha yerimizden kımıldamamışken, babamın bir hamle yapmayacağına emin olunca Dantes’e baktı. “Konuşacağız.” dedi, verilecek bir hesabın randevusunu alır gibi. “En yakın zamanda.”

“Konuşacağız.” diye tasdikledi Dantes. Gözlerinde beliren şey, güven kırıntısı mıydı yoksa benim ne olduğunu bilmediğim bir sırrı paylaşacak olmanın gizli telaşı mıydı? Şu saatten sonra Dantes Tarık’a bir şeyleri açık etmek zorunda kalacaktı çünkü içine düştüğümüz durumda hiç kimse gördüklerini olmamış yok sayamazdı.

Tarık bana bakmaz sanıyordum ama baktı, herkesten daha iyi gördü beni. İçimde bir korku filizlenmişti, köklerini gülüşüyle kuruttu. “Onunla git.”

Fısıldadım. “Sen?”

“Eğer onunla gidersen Lara,” dedi babam. “Babasına sırtını dönen bir hainden başka bir şey olmayacaksın.”

Bir imparatorluğun sınırlarında isyancılarla denk görülen ruhum, düşmanının gözlerine bakarak dizlerinin üstünden ayağa kalktı. Ayaklarımın altına serilen gül yaprakları bana cenneti hatırlatır sanmıştım ama şimdi yenilgiler tıpkı güllerin dikenleri gibi ayaklarıma saplanmıştı. Savaşmamıştım ama direnmiştim, çünkü babamı hiçbir zaman düşman olarak görmek istememiştim.

“Evet ben bir hainim” Ve şimdi koskoca bir gül bahçesini kılıçtan geçiren o kız bendim. “Onca şeye rağmen seni savunduğum için bir hainim. Beni asla istediğim gibi sevmeyecek bir babadan medet umduğum için bir hainim.”

Gözümden akan bir damla yaş, kökleri kurumuş gül bahçesinin toprağına kar etmedi.

“Ben bu gece ilk kez baba kokusu aldım ve ama daha hatırama bile yerleştiremeden sırtını döndün bana. O yüzden kokunu unutmak da çok kısa sürecek.” dedim, kalbim dilimdekileri yalanladı. Oysaki yeşermeyecek bir güle koku versin diye yalvarmak, kokmuyor diye bir gülü koparıp atmak kadar zavallıcaydı. “Ama sen benim saçlarımın kokusunu eminim çoktan unutmuşsundur.”

“Beni yıkmak isteyen bir adamın elini tutarken başka ne yapmamı bekliyorsun?” derken dişlerini sıkan babam, ayağıma batan dikenlerden farksızdı. Benim yenilgim oydu, her zaman o olmuştu. Bilmiyordu ki ben onunla yenilmeyi bile sevmiştim. Tıpkı Dantes’te olduğu gibi.

“Ne yaptığın hiç umurumda değil artık çünkü sana olan tüm beklentilerimi çürüttün.” dediğimde, Dantes’in sıcak parmakları sımsıkı tutuyordu parmaklarımı.

“Sabrımı yeterince sınadınız.” Babama baktıkça anladığım bir gerçek varsa, inandığı şeylerden hiç vazgeçmeyecekti. Ne uğruna olursa olsun. “Kimse bu odadan hiçbir yere gitmeyecek.” Barbaros Solar bu gece ilk kez kendi silahına yeltendiğinde Tarık’ın ani hareketlenmesi dikkatimi dağıttı.

“Gidin!” diye bağırarak bizi arkasına doğru itti. Dantes kolunu yakalayıp ona karşı koydu ama ben çoktan birkaç adım arkasına gerilemiştim. “Gidin dedim size.” dedi hırlarcasına. “Lara’yı buradan çıkar, ben başımın çaresine bakarım.”

Dantes’in vereceğin cevabı bile beklemeden bizi kapının dışına fırlattı ve bedeniyle salonla aramızdaki tüm bağı kesti.

Orada durabilir ve babamla yeni bir mücadeleye girebilirdim. Fakat bu gece gireceğimiz hiçbir mücadelenin sonunda zafer çanları bizim için çalmazdı. Tarık’ın kendini koruyacağına dair tek bir tereddüdüm bile yoktu ama babamın bu gece gördüğüm yeni yüzü henüz sınırlarını bilmediğim bir diyardı.

İki nefes alımlık bir süre boyunca Dantes’le bakıştık. Koridor daralarak bizi içinde sıkıştırıyormuş gibi nefeslerim daraldı, Dantes yutkundu ve elimi sıktığında ayaklarımız harekete geçti. Koşmaya başladık.

Otel koridoruna adım attığımız anda “Bu gece burada bitmedi!” diye bağırdı babam diğer tarafta. “Kapıyı tutun. Tarık’ın gitmesine izin vermeyin.” Bu, duyabildiğim son cümlesiydi.

Otelin koridorlarında delicesine koşarken kendimden nefret ettim, Tarık’ı ardımda bıraktığım için içime yayılan suçluluk, Tarık’a bir şey olmayacağına olan inancımı sarsıyordu çünkü babam artık beni korkutuyordu.

Babamdan da nefret ettim, babama acıdım, babamı kınadım, babama sırtımı döndüm ve ağladım. Beni o sandalyeye oturttuğu için, beni silahlarla aynı odaya soktuğu için, beni kanlı bir senaryoya koyduğu için, bana kokusunu verdiği için, benden kokusunu aldığı için…

Otelin arka kapılarından birinden Dantes ile kendimizi dışarı attık ve gecenin içine karışarak serinliğin kollarına teslim olduk. Ne kadar koştuk, ayaklarım ne kadar adım attı, kaç tane dikene battı hiç farkına varamadım. Sonunda durduğumuzda, otelin sınırları içinde çocuklar için yapılmış küçük bir oyun parkının içindeydik.

Sessizlik, ilk misafirimizdi. Elimi elinden kurtararak boğazıma koyduğumda düzene girmeye niyeti olmayan nefeslerim, yenilgimin ilk belirtisiydi. İçine düştüğüm girdap, anılarımı yutmak için zihnime saldırdı. O girdabın adı babama olan öfkemdi ve bu öfkenin silmek istediği ilk anı babamın kokusuydu.

Oysaki yalan söylemiştim.

Babamın kokusunu unutmak istemiyordum.

Dantes’e sırtımı dönerek ellerimi yüzüme kapattım. Babamdan sonra bir sürü şeye dokunmuştum ama avuçlarımda kokusu kalmıştır belki dedim, kalmamıştı. Avuçlarımda yalnızca kurumuş toprak kokusu vardı.

“Babamı kaybettim.” diye fısıldadım.

Onu kaybeden ben olmadığım halde, kendini bile isteye kayıplara sürükleyen o olduğu halde, bir kere daha yalnız kalmanın ağırlığını taşıyamadım.

“İyi misin?” diye fısıldadı Dantes gecenin içinden. “Konuş benimle, iyi olduğunu bilmem gerek.”

Ellerimi yavaşça yüzümden kaldırdığımda, rüzgârda usulca hareket eden boş bir salıncakla göz göze geldim. Ve sonra sırtımı döndüğüm adamın ruhuna çekilerek hızla arkamı döndüm, içim onun için yoldan çıktı. Göğsüm göğsüne çarptığında, ayaklarımın ucunda yükselerek kollarımı boynuna doladığımda nefesi saçlarımdaydı.

“Asıl sen iyi misin?” Dağılmış saçlarının kokusu burnumda, hızlıca yükselip alçalan göğsünün hareketleri, çığlık atamayan bir kalp gibi avuçlarımdaydı. “Çok üzgünüm, çok üzgünüm, çok-“

“Sen ne diye özür diliyorsun?” Avuçları sırtıma sürtündü ve ayaklarımın toprağa biraz daha veda etmesine neden olarak beni kolları arasına aldı. “Lara asıl ben üzgünüm, o kadar üzgünüm ki geriye dönüp babanın kemiklerini teker teker kırmak istiyorum.”

Parmaklarımı saçlarına daldırdım. “Başın çok acıyor mu?”

İçini çekerek başını iki yana sallarken dudakları boyun kuytuma yerleşti. “Erdal şerefsizi sana bir şey yaptı mı?”

“Hayır.” Söyleyecek başka bir şey bulamadım. Sustum, sustu. Kolları her saniye beni daha sıkı sararak boynuma bıraktığı nefeslerin sayısı arttı. O odadan kurtulmuş olsak da sarsıntısı hala üzerimizdeydi. Bir kez daha şakağına dayalı olan silahı hatırlayınca yüzümü boynuna gömdüm. Teninden yayılan koku, alışkın olduğum bir eve adım atmak gibiydi. Babam gibi kokmuyordu, o kadar güzel ve alıştığım bir kokusu vardı ki, kokusunda boğularak ölebilirdim.

“Benim telefonum babamda kaldı. Tarık’ı arar mısın? İyi olup olmadığını öğrenmem gerek.” dedim saniyeler sonra.

“Tarık…” Dantes derin bir nefes verdi. “Babana bu şekilde meydan okuduğuna inanamıyorum.”

Ellerini yavaşça sırtımdan çekerken ben de yeniden toprakla buluştum, birkaç adım geri çekilip dengemi sağlamaya çalıştım. Dantes telefonunu iç cebinden çıkardığında çatlamış ekranına sıkkınlıkla baktı. Rehbere girdi, tedirginlikle onu izliyordum. Tarık’ın telefonu açmayacak olma ihtimali, bu gecenin en çok ona zarar verme ihtimalini artık göz ardı edemiyordum.

Dantes Tarık’ın numarasını kaydetmişti. Dracula olarak.

“Ciddi misin?” Anın gerginliği yalnızca bir saniyeliğine bozuldu.

“Ne? Bazen bana öyle bir bakıyor ki sanki kanımı içecek.”

Oyalanmadan yeşil simgeye bastığında yanına iliştim ve hemen uzanıp hoparlör simgesine dokundum. Gecenin içine karışan çağrı sesi ölüm çanını andıran bir ürkütücülükle karanlığa yayıldı. İçime doğan korku, Dantes’in endişeli gözleriyle kesişince kaşlarımı çattım çünkü Dantes’te beni huzursuzca kıvrandıracak bir bakış vardı.

“Ne oluyor Mir?” diye sordum tedirginlikle.

O sırada Tarık telefonu açtı. “Çağlar-“

“Telefon hoparlörde.” dedi Dantes saniyesinde. “İyi misin?”

İrkilerek bir adım geri çekildim.

“İyiyim, sakin olun. Her şey yolunda.” Tarık’ın sakin ses tonunu duymak rahatlatıcıydı. Terleyen avuçlarımı hızlıca elbiseme sildim ve bakışlarımı telefona düşürerek Dantes’e bir adım yaklaştım. “Tarık?”

“Hey,” Gülümsüyor gibiydi. “Siz iyi misiniz? Neredesiniz?”

“Otelin arkasındaki bir çocuk parkındayız.” dedim fısıltıyla. Dantes’in dikkatli bakışları altında ellerimi enseme kaydırdım. Alacağım cevapların bana şimdikinden daha iyi gelmeyeceğini bilmeme rağmen, “Babam?” diye sormaktan kendimi alamadım.

“Ayrıldık.” dedi Tarık tek nefeste.

Başka bir şey diyemedim. Kimse başka bir şey diyemedi. Oysaki söylenecek şeyler her zamankinden daha çoktu, verilecek hesaplar ve sorulacak sorular bir çığ gibi büyümekteydi. Tarık boğazını temizledi ve beraberinde bir kapı açılıp kapandı. Mekân değiştirmişti.

“Lara,” dedi sakince. “Telefonu alır mısın?”

Dantes’in gecenin hırsızı gözleri gözlerime düştü, telefonu tutan parmakları kopmak üzere olan sarmaşıklar gibi gerildi, kalbimin damarları kopma noktasına gelecek kadar kasıldığında telefonu bana uzattı, ben de avucuna uzandım.

“Aldım.” derken Dantes’e anlaşılmaz gözlerle bakıyordum.

“Güzel,” Tarık derin bir nefes aldı. “Şimdi hoparlörü kapat.”

Gecenin içine çöken karanlık hisler, rüzgârın da hükmüyle etrafımızda dolandı. Dantes ile kesişen gözlerimiz tuhaf bir mücadelenin içine girdi. Adını anmak istemediğim bir eylemin ihtimali omurgama sert bir darbe indirdiğinde, yeni bir savaşın ortasındaydım.

Artık savaşmak istemediğimi anlatabilmem için daha ne yapmam gerekiyordu? Hoparlörü kapatıp telefonu kulağıma götürdüm. “Kapattım.”

Bir süre Tarık’ın sessizliğini dinledim. Arkadan hışırtılı sesler geliyordu ve en baskın ses ritmik bir tınıya sahipti. Sanki yankı yapan bir yerde volta atıyor ve attığı her adımda zemine indirdiği darbeler şiddetleniyordu. “Şimdi Lara,” dedi bir mücadelenin son darbesini hangi safta olduğunu bilmediği bir düşmana indirir gibi. “Çağlar’ın yanından sakince uzaklaş.”

Dantes’e bakmaya gücüm yetmedi, başımı kaldıramadım. Adımlarım bana itaat etti. Hiçbir şey belli etmeden sakince arkamı döndüğümde ve Dantes’den birkaç adım uzaklaşarak aramıza giren uzaklığa kollarımı açtığımda, yenilginin zaferi omuzlarımdaydı.

“Neler oluyor Tarık?” dedim fısıldarcasına. Omzumun üzerinden Dantes’e bakmak istedim ama cesaret edemedim. Önünde durduğum salıncağın zincirini dalgınca tuttum. “Babam sana bir şey mi yaptı? Gerçekten iyi misin?”

“Beni düşünmeyi bırak.” dedi keskin bir sesle, kendinden bu kadar emin oluşu onun adına hissettiğim endişenin birazını yok etti ama söylediği bir sonraki cümle yerine daha karanlık duygular bıraktı. “Bana güveniyor musun küçük kardeşim?”

Cümlesinde barınan her kelimede sayfalara sığacak kadar çok anlam gizleniyordu. “Tabi ki güveniyorum.” dedim hızlıca. “Sen bu dünyada en çok güvendiğim insansın.”

“O halde şimdi söyleyeceklerimi çok iyi dinle,” Bir nefes alımlık zaman kadar sustu ama bana bir ömür susmuş gibi geldi. “Sakın bu gece bir daha otele gelme.”

“Ne?” Salıncak zincirini sıkıca kavradım. “Neden?”

“Nedenini sorma, sorgulama. Çağlar birazdan seni otele geri getirmek isteyecek. Bana biraz olsun güveniyorsan Lara, sakın geri gelme.”

Yavaşça geriye dönerken karanlığın içinde ellerini ceplerine sokmuş, omuzları dik bir halde duran Dantes ile göz göze geldiğimde, kalbimi yakan acı bir his her yanımı sarmıştı.

Varlığını kabullenmek istemediğim hislere bir kez daha sırtımı dönmek istedim. Tarık cevabımı beklemeden telefonu kapattığında yenilmiş bir hamleyle elimi kulağımdan çekerek salıncak zincirini bıraktım. Yüzümü Dantes’e döndüm.

Dantes ile yavaş adımlarla birbirimize doğru yürümeye başladık. Daima bir şeylere kurban edilen bir kalbe sahiptim. Dantes’in intikamına kurban edilmiştim, babamın hırsına kurban edilmiştim, kendi zayıflığıma kurban edilmiştim ve şimdi sıra kendimi ateşe atmaktaymış gibi titriyordu bacaklarım.

Dantes ona uzattığım telefonu iç cebine atarken, “Sana ne söyledi?” diye sordu diken üstünde bir sesle.

Bana seni söyledi ama senin hakkında hiçbir şey söylemedi.

Dilim bir süre lal kesildiğinde Dantes çatık kaşlarıyla bana baktı. En sonunda kurban edildiğim anların hiddeti baskın gelince tüm kontrolü kaybettim. Sırların hiçbiri umurumda olmadı.

“Gece senin için daha başlamadı bile, değil mi?” Sorum Dantes’i savunmasız yakalayan bir kıskaç, aralanan dudaklarında asılı kalan kelimeleri ilk kurbanımdı. “Az önce olanlar bir yenilgi olsa bile, ikimiz de ölümün eşiğinden dönmüş olsak bile yine de kendi hamleni yapacaksın.”

Sessizliği geceye bir gürültü gibi karıştı. Neredeydi yaşamak için birbirimize satırlar sıraladığımız anlar? Neredeydi rüyadan uyanmak için uçurumdan düşmeyi göze aldığımız sanrılar? Hepsi Dantes’in sessizliğinde rüyalardaki uçuruma karıştı ve ben hayal kırıklığı içinde başımı iki yana salladım. “Bir an için Monte Cristo’yu öldürdüğüne gerçekten inanmıştım biliyor musun? Bir an için!” dedim öfkeyle elimi ona doğru sallarken.

“Neden sahip olduğum intikam hırsını bu kadar yargılıyor ve korkuyorsun?” dedi sakince, zerre hiddet hissetmeden.

“Korkman gerekenin ben olmadığımı, az önce benden daha büyük bir düşmanla yüz yüze geldiğini anlamadın mı?”

İntikam hırsı için defalarca kez beni yaraladıktan sonra söylediklerine yalnızca güldüm. “Davet gecesi vurulma numarası yaparken de neden senden bu kadar korktuğumu hiç düşündün mü?” diye sordum ona doğru bir adım atarak. “Elime bir silah almama ve kazara seni vurmama şahit olduktan sonra neden içindeki intikamcıdan bu kadar korktuğumu düşündün mü?”

Sükûnetinde beni yaralayan bir hançer, bakışları kalbime akan zehirler gizliydi. “Neden mi intikam hırsın beni bu kadar korkutuyor? Çünkü sen intikamını babamdan değil de bunca zaman hep benden almış gibi adi hamleler yaptın. Senin için babamı karşıma aldım, sırf kalbin kalbimin aynası diye. Ama Mir, aynı ayna sende de varken yaptıklarınla kalbimi ne kadar yaraladığını hiç göremedin mi?”

“Gördüm,” dedi yutkunarak. O da bana bir adım attığında sert bir rüzgâr esti ve ardımızdaki salıncaklar gıcırdadı. “Gördükçe öfkelendim, öfkelendikçe kalbimdeki aynayı kırmak istedim. İstedim ama yapamadım. Belki de senin kalbindeki aynayı kırmak daha kolay geldiğinden olmasını istediğimden daha sert davrandım.”

“Sırf sana gösterdiğim gerçekleri kaldıramayacak kadar zayıf olduğun için.”

“Sırf sana yaşattıklarımla yüzleşmek istemeyecek kadar sana kapıldığım için. Seni ağlattığımı unutup da sadece güldüğün anıları hatırlamak için.”

“Mir sana kötü bir haberim var,” Acı acı gülümsedim. “Sen beni ağlattın.”

“Biliyorum.” Sesi rüzgâra meydan okurcasına şiddetlendi. Gecenin başında söylediği bir cümleyi yeniden tekrar ederken kendi de söylediği şeylere inanıyor muydu merak ettim. “Ama telafiler bunun için var.”

Bahsini ettiği telafi, yalnızca onun kitabında yazılı bir cümleydi. Sınırlarını zorlarsam da aynı sükûnete sahip olacak mı bilmek istediğimden şansımı denemeye karar verdim. “Gidelim o halde,” dedim, ardımızda uzanan karanlığı görürken ruhumuzdaki karanlıktan kaçamayacağımızı görmezden gelmek işime geldi.

Ona elimi uzattım. “Şimdi, birlikte. Elimi tut ve oteli, oteldekileri, her ne yapmayı planlıyorsan adım adım hazırladığın her hamleyi ardında bırak ve gel benimle.” dedim tek nefeste. “Bu, bana verebileceğin en büyük telafi olur.”

Gökyüzünde yıldızlar olmasaydı, yüz hatları şimdikinden daha karanlık olabilir miydi? Bana doğru bir adım attığında yıldızsız gökyüzüne rağmen gözlerindeki karanlıktan kurtulur sandım ama o karanlıkta kalmayı kendine layık gördü.

“Bu gece,” dedi, kalbindeki aynayı sözleriyle parçalara ayırarak. “Olmak istediğim halde Edmond Dantes olamıyorum. Yaşatmak istediğim Monte Cristo değil. İçimde yaşatmak istediğim sensin ama babanın gözlerindeki nefret hala burada.”

Elini sertçe kalbine çarptı. “Karşısında dimdik durdukça geçer sanıyorum ama her seferinde en başa dönüyorum. Her seferinde,” Acı içinde bir nefes aldı. “O banyodan çıkamıyorum.”

Ağlamak isterken dudaklarıma yayılan gülümseme, uçmak isterken boşluğa düşmek gibiydi. Kayıplarımızın sebebi biraz bizdik ama biraz da geçmişin yakamızı bırakmayan avuçlarıydı. Hayat bizi bir kitabın içine hapsederek gerçek hayatın aynasını satırlardan inşa ettiğinde, acımasızlığım da o satırlara karışan bir mürekkebe dönüştü.

“Keşke kalbimin aynasını kırmasaydın,” diye fısıldadım. Elimi kalbinin üstünde duran eline koyduğumda, artık kendi aynası da paramparçaydı. “Sana gerçekten olmak istediğin kişiyi bulmanda yardım ederdim. Sana ayna olurdum, acımasızca ama yalansızca.”

Tıpkı benim hayatıma girdiğinde bana hissettirdiği duygular gibi.

“Eğer aynalar kırılmasaydı,” derken elini yavaşça kalbinden indirdiğinde benim elimde boşluğa düştü. “Şu an kim olarak dururdum karşında?”

“Hiç bilmiyorum, Mir.” Ama çok iyi bildiğim bir şey vardı. “Her kim olursan ol, istediğin kişi olabilirdin ama bu gece Edmond Dantes olmazdın. Elimi tutmadın, gelmiyorsun benimle. Şimdi içeri girecek ve kendi hamleni yapacaksın ya, bu gece Edmond olmaya layık değilsin.”

“Dantes…” Parmaklarını kömür karası saçlarından geçirerek daha da dağıttı. “Hepsi onun yüzünden. Hepsi, Edmond Dantes’in masumiyetini Çağlar Mir’in omuzlarına yüklemek istediğinden.” Öfkesi artmaya başladığında bir kitapla özdeşleşmiş gibi değil de o kitabı yırtıp atmak istermiş gibi kınamalı çıkıyordu sesi.

“Benim Dantes ile bir derdim yok. Dantes’in konuyla bile alakası yok. Benim derdim seninle, hala kafamın içinde Dantes olarak var oluşunla. İstesem de seni başka türlü anamıyorum ne yapabilirim? Ama artık Dantes’in masumiyetine de layık olmadığını biliyorum, anladın mı? Babam rezil bir adam, bunu artık kabullendim. Sen nasıl bir adamsın, kabullenmek istemeyeceğim tanımlar var. Ama yalvarırım bu gece Dantes olma çünkü yapacakların Dantes’in masumiyetine yakışmaz.”

Söylediklerimin yüz hatlarına yayılmasını acı çekerek izledim. Karanlığın içinde saklanmak kolay derlerdi ama Dantes’in karanlığı onu ele veren en büyük düşmanıydı. “Söylesene,” Dudaklarına manidar bir gülümseme yayıldı. “Dün akşamki oyunda Edmond Dantes’e yapmak istediğin şey neydi?”

Zihnim geriye süzüldü. Birbirini takip eden üç kelime gözlerimin önünde belirdi, cevabım en başından bu yana bendeydi. O cevabı hiç bırakmamıştım, terk etmemiştim. Bir gün tek kelimelik bir cevaba teslim olacağımı bilerek yanımda taşımıştım ama bu gece gerçeği açığa çıkaracak kadar kendimde değildim.

Sessizliğim Dantes’in yüzündeki gülümsemeyi sildi. Gecenin hırsızı olan karanlık gözleri, yıldızlarımı çalması yetmezmiş gibi bir karadeliğe dönüşerek tüm evreni yok etmeye yemin etti. Her şeyi boş vermişçesine arkasını döndü ve birinci adımını diğeri takip ederken, dudaklarımdan, “Öldürürdüm.” diyen bir fısıltı döküldü.

O andan itibaren, gerçek de satırların içine sıkışmış hayatlar da bizi içine alamayacak kadar uzaklardaydı. Gerçek değildik, kurgu değildik, sanrı değildik, yanılsama değildik, yalan değildik, o halde neydik biz?

“Duydun mu beni?” Adımları zaman frenine basılmış bizi yavaşlarken nefesim kesilmiş bir halde fısıldadım. Gerilen omuzlarını gördüm, rüzgârda uçuşan saçlarını, seğiren parmaklarını ve başını hafifçe yan çevirdiğinde dudaklarında peyda olan gülümsemeyi. “Edmond Dantes’i öldürürdüm.” dedim bir kez daha.

Yenilginin başkenti biz olduğumuzda,
İçimizdeki tüm evler yıkılmaya mahkûmdu.

Bir zaman yolcusunun anılarını çalan bakışlarıyla bana dönmesiyle eş zamanlı olarak, “Ama o seni öperdi.” diye fısıldadı.

Fısıltısı rüzgârın eteklerine dolanarak bana esmeye başladığında, dudakları dudaklarımdaydı.

Bir şeyi sonsuza kadar kırarsan ne olacağını daha önce hiç düşünmemiştim. Oysaki kıran ben olmasam da sonsuz kere kırılan ve parçalarını kaybetmeye başlayan o kız bendim. Yangının ardında kalan küller gibi kırıp dökülen parçalarımın yok olması için yalnızca birkaç damla yağmur yeterdi. O yağmur yağdı, o küller ıslandı. Kırılan tüm parçalarım evrenin sonsuz boşluğunda yitip gidecek bir hiçken Dantes’in dudakları beni esir alan bir girdaba dönüştüğünde, kırılan tüm parçalarım dudaklarındaydı.

Önce hiçlik vardı.

Sonra hiçliğin yerini gerçeklik aldı.

Bedenim geriye doğru kavislenirken şok dalgası zihnime yıldırım gibi düştü ve dudaklarımdaki baskı beni yok etmeye başladı. Anlayamadım ama anlamak istedim. Düşünemedim ama düşüncelerimin kölesi olmaya razı geldim. Gözlerim kendiliğinden kapanırken içime dolan sıcaklık sonsuza kadar kırılan güneşten kalan son parçalardı. En küçük parçam dahi alev almıştı.

Dudaklarımı kımıldattığımda nefesi içime doldu ve enseme kayan sıcak parmaklar başımı geriye yatırırken Dantes’in dudakları ahenkli bir dansa başladı. Nefesi, nefesimdeydi. Nefes alamadım belki ama onun sıcak nefesini içime aldım. Yanağımdaki eli zamanın içinde gezinen anılar gibi geziniyordu tenimde ve dudaklarının dansı zamanın kalbine sert bir yumruk geçirerek anıları yok etti.

Kalbim, bir kâğıt gibi avuçlarında kırışmıştı.

Ya durmalıydım ya da kaçmalı,
Ya susmalıydım ya da çığlık atmalı,
İçimde yankılansa da zaferlerin çığlığı,
Yenilmek için sana bir nefes daha sustum.

Buz kesmiş parmaklarımı ensesine kaydırdığımda dudaklarından acıya sırtını dönmüş bir inilti koptu. Ciğerlerimdeki tüm nefes boşaldı ve aynı duygularla ona karşılık verdiğimde aramızdan rüzgâr bile geçemeyecek bir yakınlıkla bedenlerimiz birbirine yaslıydı.

Dudaklarının sıcaklığı kalbimdeki kırık aynanın boşluklarına sızarak içime akıyordu. Tıpkı dediği gibi benim yıkık dökük topraklarımı işgal etmeye başladığında, direnmek namına tek bir hamle kalmamıştı elimde.

Kendimi tamamıyla ona bıraktım.

Parmaklarımı kömür karası saçlarına kaydırarak tutamlarını avuçladım ve ayaklarımın ucunda yükselerek acı içinde inledim. Bu hisler bana yabancıydı ama kuvvetli bir tutkalla yapıştırılmış gibi yapışıp kalmıştı kalbimin ortasında. Ve dudakları… hislerin insanlara olan bağlılığından bile daha sıkı bir şekilde bağlanmıştı dudaklarıma.

Gözlerini görmeliydim, bana yaşattığı teslimiyetin zaferi gözlerinde olur sanıyordum ama görmesem dahi kalbinin aynasında Lara Solar’a ait bir zaferin yansımalarıyla yüzleştim. Ensemdeki eli tenimi hırpalarcasına çeneme kayarken nefes alabilmek adına bir nefes kadar ayrılır gibi olduğunda tamamen bilinçsiz bir şey söyleyiverdim.

Hayıflandım. “Yükseklik farkı…”

Çağrıyı alması saniyeler bile sürmedi. Dudakları dudaklarıma değmezken ama nefesi dudaklarımda dans ederken eğildi ve elleri kalçamdan bacalarıma doğru kaydı.

Elbisemi teğet geçen avuçları çıplak tenime konduğunda, sıcaklığı bir buz dağını bile eriterek okyanusa çevirebilirdi. Telaş içinde kollarımı daha çok sıkarken avuçlarının baskısı artarak ayaklarımı yerden kesti. Dünya beni yaşatan bir yer olmaktan çıktı, yaşadığım yer Dantes’in kolları oldu.

Sırtımı salıncak demirine yaslayarak beni sabitledi. Teslim olduğum delice hislerin etkisinden çıkamadan düşmemek için bacaklarımı beline doladığımda, dudaklarında yanan ateşle bana bakıyordu. Artık yüzlerimizin yansımaları birbiri içinde kaybolan aynalar gibi denkti. Gecenin hırsızı gözleri, şimdi gecenin katiliydi. Bana bakıyordu ve gecesinin içinde kazandığı zaferin ödülü olarak ölen kız bendim.

Düşmeyeceğimden emin olunca ellerini bacaklarımdan çekerek yüzümün iki yanına koydu. Bir an yüzümü ondan saklamak istedim, gözlerim gerçeğin şiddetiyle titriyordu ve hissettiklerim ancak sayarak son yıldızı bulacağına inanan bir çocuğun inancını taşıyordu.

Ama yıldızlar da sonsuza kadar kırılan tek bir yıldızın gökyüzüne saçılmış hali olabilirdi. Öyleyse her şeyin merkezinde, tek bir bütün vardı. Tek bir insan.

“Seni öpen Monte Cristo değil,” Nefesi güneş ışığı gibiydi. “Seni öpen Dantes de değil.” dedi yalvarırcasına. Aşağı kaymayayım diye kendini biraz daha bana bastırırken nefeslerim karnımda düğüm düğüm oldu ve Dantes alnını alnıma yasladı. “Ben öptüm seni.” dedi üstüne basa basa. “Ben öptüm.”

Gözlerimi kapatarak bu savaştan sağ çıkabilmeyi diledim. O odadan çıktığımda bir daha girdiğim hiçbir savaşı kazanamam sanıyordum ama işte bu adam benimle öyle güzel savaşıyordu ki ona yenilmek bile diğerlerine kazanmaktan daha güzel geliyordu.

“Bu sensin.” Sesimi kazanmam bir mucizeydi ama sanki bana ait değildi. Nefesi nefesime karışında, hislerimden seslerime kadar farklı bir tat bırakmıştı bana. Saçlarındaki parmaklarım sıcak bir yuvanın içinde duruyormuş gibi rahattı.

“Kim olduğumu bilmiyorum, Yalan Yıldızım. Bu gece bana adımı sen söyle.” dedi hızlıca.

Hissettiği karmaşıklık da onun düşmanıydı. Bunca düşmanı varken bir darbe daha indirmek zalimlik olurdu. “Bu gece, yalnızca bir seferliğine,” dedim, gözlerimi bir kitap sayfası açar gibi açtım. “Senin olduğun kişi, Çağlar Mir Güzyeli.”

Başını kaldırarak içinde kıvılcımların dans ettiği gözlerini gözlerime dikti. Titreyen ben miydim yoksa yanaklarımdaki parmakları depremleri mi kurban gidiyordu anlayamadım. Belki de birlikte yıkılıyorduk.

“Yirmi yedi yaşımdayım, senden başka kimseyi öpmedim,” derken başparmağı alt dudağımda gezindi. “Yirmi yedi yaşımdayım, senden başka kimsenin hayalini kurmadım.” Duygularının şiddetini anlamamı istercesine elini enseme kaydırarak beni kendine çekti ama ben çoktan birbirine karışan duygularımızda boğulmuştum.

“Gözlerimin içine bakarken bana bir intikam meleğinin adıyla seslenmene hiçbir zaman dayanamadım,” Yüzü yüzüme o kadar yakındı ki konuştukça dudakları dudaklarıma sürter gibi oldu. “Bu yüzden bir geceliğine adımı veriyorum sana.” Dudaklarıma doğru gülümsedi. “Artık adım senindir, Lara.”

Bizim için dönmeye başlayan akrep ve yelkovanın sesi gecenin içinde yankılanmaya başladı. Dantes bir kez daha bana doğru eğildiğinde dudakları yumuşakça dudaklarıma kapandı. Bir süre durdu, pili bitmiş saat gibi. Sonra saatin ibresi yeniden harekete geçti. İçimi eriten bir yumuşaklıkla yeniden beni öpmeye başladığında saçlarında duran parmaklarım hareketlendi ve onu daha çok kendime çektim.

Onu içime çektim, içim onun için ölüyormuş gibi.

Geçmiş karanlık bir sayfaydı belki ama geleceğin ışığında kör olmak işime geldi.

On yaşındaki Lara Solar’ın gözyaşlarının izleri ancak acının tanımını bilen biri tarafından silinebilirdi ve o yaşlara parmak uçlarıyla dokunabilen kişi Çağlar Mir Güzyeli’ydi.

Günahlarımızın bedelini ödetmek için cehennem hazırda beklese de,
Tıpkı zihnimin bana fısıldadığı gibi,
Yanmaya koştum ve yandım onunla birlikte.

Bize ne hissettiğini söylemeyi ihmal etme!