Kaldır kuşatmanı, kalbim ona hep karşı koyacak.
Kendi kapısını açmayacak aşkın hücumuna.
The Poems/W. Shakespeare
༄
Suskun kalbin ezgisi geceye ışık saçar,
Sürgün edilen acılar durur yalan perdesinde.
Geceyle gelecek olan, tan vaktinden kaçar,
Yeni bir yalan doğar, tam hiçliğin ertesinde.
O, geceler boyu gözyaşı döktü,
Şimdi içindeki boşluğa öylece bakakalır.
Gerçeğin önünde yalandan diz çöktü,
Saklanır görkemli anılar zamanın her zerresinde.
༄
Kalbim bir zaman yolcusunun elinde tutsak kalmış ama zaman yolcusunun avucunda taşıdığı kalpten başka hiçbir anısı kalmamış.
Düşüncelerin sınırları hiçbir zaman Tanrı’nın elinden çıkan bir kalemle çizilmemişti. Zihnimde bir sınır boyu vardı, başlangıcını bulmaya henüz yeltenmemiştim ama bilirdim ki sonları bulmak hep başlangıçlardan daha kolay olmuştu.
Benliğimi çepeçevre saran bir istencin sınırlarımda bıraktığı ayak izleri, bugüne değin hep yalın kalan bir araziye yapılan izinsiz girişten farksızdı ama insanın savunması yalnızca sınırları çizmekle değil de sınırların ardında bıraktıklarını zihninden silmesiyle başlamaz mıydı?
Ben daha başlamadan muhtemel bir sona ulaşmıştım.
Zamanın çehresini göremeyen gözlerim, anılarımla yüz göz olmakta ustaydı. Hatırlamak en kolayıydı belki de, yine de kısacık bir anın, hatıranın binlerce yıla bedel olduğu zamanlar vardı.
Anılar çok başkaydı ama geçmişin bir parçasıydı nihayetinde. Bu yüzden anılarla yaşamak değil de anlarla yaşamak gelirdi içimden ama hiçbir zaman hayatımı an’lara sığdıracak kadar marifetli olamamıştım. Ben andaydım ama anılar da oradaydı.
Bir gün zamanın içinde savrulan kalbim zamansız bir çağrı almıştı. Anlar da anılar da bana rahat vermeyince, kaçıp gitmek kolayıma gelmişti. Çağrının peşine düştüğümde her şeyi ardımda bırakacağımı sanmak kalbimi yanıma almadan yaşayabileceğime olan inancım kadar saçmaydı.
Ama korkmamam gerekirdi. Çünkü her şey zamanla giderdi, her şey.
Peki ya içimde biriken ve beni gitmeyecek olduğuna inandıran hislere kurduğum savunmanın sebebi neydi?
Ben şimdi zamanın neresindeydim? Ben şimdi zamanın nefesindeydim.
İçine çektiği her solukta dudaklarına dokunan esinti bendim. Ben zamanda yaşayan bir andım ve zaman yolcusunun kolları arasında dururken bu an sonsuza dek sürecekti.
Adına sonsuz denen bir an bağışlamıştı bana.
Ben de o an‘a, onun adını vermiştim.
Çağlar Mir Güzyeli demiştim.
Çıkışı olmayan bir labirentin içinde koşturmak ne denli hükümsüzse, Dantes’ten kurtulmaya çalışmam da o denli hükümsüzdü. Evet kaybolmuştum. Ama onun içinde kaybolmuştum ve sahip olduğum her kaybın sonu, kazançlarım gibi ona çıkıyordu.
Ayrılması artık imkânsız iki kâğıt parçası gibi bağlanmıştık birbirimize ve ancak zamanın eli tarafından yırtılarak ayrılabilirdik. Oysa zaman bize bu gece merhamet etti, dokunmadı. Bana dokunan Dantes’ten başkası değildi. Kalbime akan sıcaklığın takip ettiği yolun son noktası dudaklarımdı ve Dantes dudaklarımı hırpalarcasına öperken ruhumun takip ettiği yol, yol olmaktan çıkmıştı.
Acımı benden almıştı.
Zamanların birinde belki geri verirdi ama bu gece o zamana ait değildi. Bu gece yalnızca birbirimize aittik.
Nefes alabilmek adına dudaklarımı araladığımda kalbimi ateşe veren bir hamleyle baskısını artırarak nefes almama izin vermedi. Yakınlığının verdiği sıcaklığı tarif etmek için cehennem kelimesini kullanabilirdim ve cehennemde yanmak bu kadar güzel hissettiriyorsa beni de bir günahkâra çevirmeliydi.
Bilinçsiz bir hamleyle kömür karası saçları arasında duran parmaklarımı sıkılaştırdım ve sertçe çektim. Bunu neden yaptığımı kendime bile izah edemiyordum. Dantes’i kendimden uzaklaştırmak mı yoksa daha yakınıma çekmek mi istiyordum belli değildi ama hareketimin sebep olduğu sonuç, yalnızca Dantes’in daha da vahşileşmesi oldu.
Salıncak demirinin sırtıma yaptığı soğuk baskı, yerini ateş almış bir demirle değiştirmişti. Belki de bedenim sımsıcak olduğundan bana dokunan her şeyin sıcaktan erimesine neden oluyordum. Bir anlığına aşağı kayar gibi olduğumda Dantes’in beline doladığım bacaklarımı sıkılaştırdım ve Dantes yapabilirmiş gibi beni demirle arasında daha çok sıkıştırdı.
Nefesim kesildi.
Oysaki o beni soluksuzca öperken zaten nefes alamıyordum.
Bir süredir ensemi mengene gibi hapsetmiş parmakları çıplak tenimde gezinmeye başladı ve omzuma, oradan da sırtıma doğru kaydı. Tenimde onu hissetmenin heyecanıyla ve öpüşmekte acemi olmanın verdiği sarhoşlukla alt dudağını ısırır gibi olduğumda sırtımdaki eli anlık bir hareketlenmeyle yükselirken parmakları elbisemin askısına takıldı.
Ve küçük bir pıt sesiyle askım koparak sırtımdan aşağı kaydı. Bunu umursamadı.
Kalbimde volkan gibi patlayan hisleri tarif edemiyordum. Dantes o kadar vardı ki bende, başka hiçbir şeye ihtiyacım yoktu. Bana nefes olmuştu, bana geçmiş, gelecek ve an olmuştu.
Şimdi ise anlardan ve zamanlardan ziyade, zamanın içinde gezinen bir yolcuydu. Gezdiği her satırda benden bir parça bulurcasına elleri titrerken yanağımdaki eli kayarak göğsümün ortasına indi ve avucunu kalbime yakın bir yere bastırarak duraksadı. Aynı saniyelerde sıcak dudaklarını dudaklarımdan ayırdı, titreyen nefeslerini kontrol edemeden alnını sertçe alnıma yasladı.
Onun nefesleri gibi, saçlarını sıkı sıkıya sarmalayan parmaklarım şiddetli bir titremenin eşiğindeydi. Kalbime can veren toprakların çok derinlerinde sessiz ama etkili bir sarsıntı başlamıştı. Her nefes bir artçıydı, her temas bir zelzeleydi. İnsan gerçek yıkımı hep dış dünyada arardı ama işte yıkımların en büyüğü Dantes sayesinde kalbimin içindeydi.
Hissettiğim duyguların yoğunluğundan gözlerim dolmaya başladı.
Gözlerim kapalı olduğundan nefesini dudaklarımda hissetmeye devam ettim. Sanki bir adım gitse benden, ölecekti. Bundan bir adım sonrası da ölüm olabilecekken bacaklarım gerildi çünkü ilk kez yürüdüğüm yol beni korkutmuyordu.
Dantes beni sıkı sıkıya sarmalamıştı. Titrek nefesler almaya devam ederek sol elimi ensesinden ayırarak teninde usulca kaydırdım ve boynuna doğru indirdim. Pürüzsüz teni de nefesi gibi sıcak, aynı zamanda belirginleşen damarları bir kemanın telleri gibi gergindi. Parmaklarım damarlarının üzerinde keman yayı gibi gezinirken onun için bir şarkı çalmaya başladığımdan habersizdi.
Konuşabilmek adına dudaklarımı araladığımda yalnızca hızlanan soluklarımla mücadele ettim.
“Biliyorum.” Fısıltısı dudaklarımda dans etti. Başını kımıldattığında alınlarımıza dökülen saçlarımız birbirine sürtündü. “Bir şey söylemek zorunda değilsin.”
“Söylemek istediğim…” Yutkunarak beni sıkan gerginlikten kurtulmaya çalıştım. “Şeyler var ama.”
Sessizliği, geceye çığlık gibi karıştı ve susarak konuşmamı bekledi. Ne söylemeliydi şimdi? Bu ana ne söylemek yakışırdı? Geçmişim kapanan bir kitaba dönüşmüştü ve gelecek, Dantes’in kendisi olup çıkmıştı.
Artık o yatağın altında değildim, artık ayak bileklerimi morartan dokunuşlar yoktu, artık saçlarımı kavrayan parmaklar yoktu, artık sadece Dantes vardı. Bende bir adam vardı, şimdiye kadar olmamış olması haksızlıktı. Geçmişte yoksunluğunu o kadar derinden hissettim ki geleceğimi onsuz düşünemez hale geldim.
Derin bir nefes aldığımda parmakları altında duran göğsüm çırpındı.
“Senin,” Beni göremeyeceğini bilmeme rağmen Dantes’e dünyanın en yumuşak gülümsemesini bağışladım. “Dudakların yumuşacıklardı biliyor musun?”
Gülümsedi, göremesem dahi bunu biliyordum. Ruhunda bir çatlak vardı. Çoğu zaman çatlağın ardından, kurşunların önüne atlayarak ölümü kucaklayan ve ölümün kollarında ölmemek için ağlayan bir adamın ağıtlarını duysam da bugün ruhu sessizdi.
Bugün o kadar sessizdi ki sanki duymak istediği tek şey benim sessizliğimdi.
“Bazen nasıl hissediyorum bilmek ister misin?” Alnını alnımdan ayırdığında gözlerimi usulca açtım. Göğsü sert bir darbeyle yükselip alçaldı. “Sanki yıllar önce önüne atladığım kurşunlar sensin de bedenime saplı kalmışsın. Sanki bende bir yarasın,” dedi, yarasına ateş basılan bir sesle. “Ve hiç iyileşmiyorsun.”
Bir yara olmanın da yaralanan taraf olmanın da ne demek olduğunu çok iyi bilirdim. O da biliyordu kuşkusuz, iyileşeceğini bildiğim bir yaraya katlanmak kolay olurdu ama bir adamın kalbini titreten yaraya dönüşmek nasıl hissettirir bilmiyordum.
“İşin kötü tarafı da,” derken gözleri kar gibi aşağıya düştü ve kirpikleri beyaz tenine ölüme yakışan kara mızraklar gibi serildi. “Ben bu yara hiç iyileşsin istemiyorum. Eğer iyileşirsem bedenim sağ kalır ama bu kez ruhum iç kanamalı bir hastalığa yakalanır. O kadar tutuldum ki sana, sonsuza kadar bende yara olarak kal istiyorum.”
“O kadar kanadım ki sana, senden başka kimsenin yarası olmak istemiyorum.” dedim bir nefese iki yaralı kalp sıkıştırarak.
Hiçbir zaman acılara sırtımızı dönüp hayata gülümseyen insanlardan olamayacaktık. Birlikteyken acı çekmeyi kabullenmek, onunla acı çekmek, bazen onunla mutlu olmaktan daha anlamlı geliyordu.
Bencillikti belki istediğim ama iyileşmek Dantes’e beni unutturacaksa, sonsuza kadar o yara iziyle yaşasın istedim.
Saatlerce kara saplı kalmışım gibi buz kesmiş parmaklarımı yanaklarına koydum ve kenetlenen gözlerimiz arasındaki bağ çelikten bir ipe dönüştü. Gözlerime tutundu, tutunabileceği tek yer buymuş gibi. Bir uçurumun başında insanlar onu sırtından itiyormuş ama o bana baktıkça düşmüyormuş gibi.
Dantes’i yavaşça kendime çektim ve nefesim boğazımı yakan bir şelaleye dönüşürken dudaklarımı dudaklarına değdirdim. Durdum, kalbini hissedebilmek için, nefesini, kalbinden dudaklarına bulaşan duygularını hissedebilmek için sadece durdum.
Durdu, ona hissettirdiğim duygularla mücadele etmeyi bırakarak sadece teslimiyetin eşiğinde durdu. Ardından dudaklarımı yumuşakça kımıldattığımda gözlerimiz usulca kapandı.
Hislere sınırların kâr etmediğini, kalbimde patlayan ve ruhuma yayılan acılardan öğrenmiştim. O kadar onunla dolmuştum ki, kalbim hislerimi sığdırmaya yetmiyordu. Sanki ne hissetsem bana fazla geliyordu ve taşarak içimin yamaçlarına akmaya başlıyordu. Ve bu fazlalığın altında ezilmeye başlayan küçük bir kız çocuğuna dönüştüm, Dantes’i öptüm, onu öpmek yaşamakmış gibi.
Taşan hislerim gözlerimden aşağıya süzülen yaşlar olarak varlığını belli edene kadar onu öptüm ve Dantes gözyaşlarım dudaklarımıza karışana kadar kendini bana teslim etti.
Ağladığımın farkına vardığında dudaklarıma serilen sıcaklık yerini bir kutup soğuğuna bıraktı. Nefesi kesilmiş bir halde geri çekilerek bana bakakaldı. Yaşlarımda gezinen bakışları, çırpınan ruhunda kanayan bir yaraya dönüştü.
“Ben mi ağlattım seni?” diye sordu şaşkınlıkla.
Dudaklarımı birbirine bastırarak başımı iki yana salladım. “Sen değil.” Pürüzsüz yanakları avuçlarımda saten hissi bırakıyordu. “Birini öpmenin benim için ne ifade ettiğini bilmiyorsun.” dedim.
“Sana kötü mü hissettirdim?” Başparmaklarıyla tenimdeki yaşları silerken gecenin içine karışmak isteyen ama dudaklarında hapis kalan çığlıklarını işittim. “Ben… o kadar hasrettim ki sana kendimi tutamadığımdan…”
“Ondan değil.” dedim hemen. Kendini kötü hissetmesi isteyeceğim son şeydi. “Aksine o kadar güzel hissettiriyor ki sanki biri kalbime yeniden yaşamayı öğretiyor.” Utanç duygum yavaş yavaş uykusuyla vedalaştığından nereye baksam olmuyordu, en çok da ona bakmak zordu.
“Neden ağlıyorsun o halde?” Avuçları boynuma doğru kaydı. Parmakları ait olduğu yeri, şah damarımı bulduğunda nabzım tenine bir kurşun gibi çarpmaya başladı.
“Işığımı söndürmelerine hiç izin verme tamam mı?” Acemice bir hamleyle gözlerimi tamamıyla kurulamaya çalıştım. Makyajım ne haldeydi hiçbir fikrim yoktu. “Gökyüzüm hep karanlıktı, ruhum sensizken karanlıkta tek başına oturup ağlıyor gibiydi. Şimdi de ağlıyorum ama karanlıktan değil. Sadece… sen beni ağlatacak kadar güzelsin.”
Çenemi iki parmağıyla kavrayarak başımı kaldırdığında gözlerinde yumuşak bir tını vardı. Hem biraz pişmanlık dolu, hem de hiç olmadığı kadar yaptıklarının arkasında duran karmaşık bir iz taşıyordu. İçini çekerek titreyen dudaklarıma baktı. “Bana neler yaptığının farkında bile değilsin.”
“Mir…” Adı dilimden bir ağıt gibi döküldü. Ben ona ne yapıyorsam o bana misliyle karşılık veren bir savaşçıydı. “Sen neredeydin bunca zaman?”
“Sendeydim.” dedi, benden başka bir yerde olmak, hiçliğin içinde olmakmış gibi. “Senden başka hiçbir yerde değildim, olamadım. Hep zamanın en yanlış anında dünyaya geldiğimi düşünürdüm ama senin olmadığın bir zamanda yaşayamazdım.”
“Peki bu büyüleyici anlara kendini fazla kaptırıp elbisemin askısını kopardığının farkında mısın?”
İçimden kahkaha atmak gelse de kaşlarımı çatarak onu azarlarcasına birkaç mırıltı çıkardığımda bakışları çıplak omzuma düştü. Sıkıca birbirimize sarıldığımızdan ve göğüslerimiz birbirine yaslı olduğundan şu an herhangi bir tehlike yoktu ama ayrıldığımız an elbisem açılacaktı.
“Askın mı koptu?” Alnının ortası sevimli bir şekilde kırıştı. Kopan askının göğsüme düşen ucunu yakalayıp ilginç bir şeyi incelermiş gibi çekiştirdi. “Bunu ben mi kopardım?” diye sordu kaşlarını kaldırarak.
“Tabi o sırada meşgul olduğundan fark edemedin.” dedim ters ters.
“Meşguldüm tabi,” Gözleri ışıldayarak bana döndü. “Seni öpmekle meşguldüm.” Askıyı işaret parmağına bir tur doladı, dudaklarına muzip bir gülümseme yerleşti. “Hem de yumuşacık dudaklarımla.”
Yanaklarıma doğru tırmanan kızıllığın tenime yaydığı sıcaklığı en derinlerimde hissettim. Dantes’in bakışları yanaklarıma kaydığında kaybeden tarafın ben olduğumu ve kızardığımın farkına vardığını anladım. İnleyerek ellerimi yüzüme kapadım.
“Utanma utanma.” dedi keyifle. “Yumuşacık dudaklarımı öperken halinden gayet hoşnut görünüyordun.”
“Mir!” Tam da şu an arkamı dönüp gitmem gerekirdi ama hala bacaklarım onun beline sarılıyken ve o beni bir salıncak demirine yaslamışken nereye gidebilirdim? Bir anda içinde olduğumuz pozisyonun ne olduğunu ilk kez net olarak fark ettim. Biz… tam anlamıyla sarmaş dolaştık. Bu kez yüzümü onun göğsüne gömdüm.
“Ben birkaç saniye ölü taklidi yapacağım.” dedim. “Sen de çabucak askıyı bağlasan iyi edersin.”
Kalp atışlarını hissettiğim göğsü hafifçe sarsıldı. “Tercihim diğerini de koparmaktan yana ama bağlayalım bakalım.”
Elleri sırtımda bir arayışa girişti. İki ucu da bulduktan sonra omzumun üzerinde birleştirdi ve bağlamaya başladı. “Allah’tan sadece bu kopmuş.” Çenesiyle başımın tepesini dürttü. “Ya komple parçalasaydım?”
“Yapardın sen.” diye homurdandım.
Ellerimi omuzlarına koyarak kendimi hafifçe geri çektiğimde boynunda nabzının attığı damarlara gözlerim ilişti.
“Benim sonumu getirmeye yakınsın,” Konuşurken sesi çok kısıktı. Kafamı kaldırmış olsam da gözlerini görmeme izin vermedi. “Söz konusu sen olunca kendimi kaybediyorum. O kadar kaybediyorum ki kör oluyorum, bazen seni bile bulamıyorum.”
“Bazen kaybetmek, kazanmaktan daha anlamlıdır, Mir.” Acaba şimdi gözlerinde nasıl bir ifade vardı? “Ben sana kaybetmeyi seviyorum.” diye itiraf ettim.
“Ben seninle savaşmak istemiyorum.” Dudaklarını omzuma değdirerek geri çekti. “Adil savaşan bir adam değilim, savaşırsam canın yanar.”
Geçmişte bana yaşattıklarını hatırladığı, ses tonuna sirayet eden suçluluktan belli oluyordu. Oysa farkına vardığım bu suçluluğu bile ona olan kızgınlığımı yumuşatıyordu. Birlikte paylaştığımız onca anıdan sonra canımı yakan anılar silikleşiyordu ve ben hangi anının gitmesine izin verip de hangisini kalbimde saklamam gerektiğini bilemiyordum.
“Kabul etmelisin ki savaşmak, sansasyonel ilişkimize oldukça farklı bir renk katıyor.” dedim sevimli bir sesle.
“Yaa,” Dişlerini omzuma sapladı ve küçücük ısırarak hemen bıraktı. “İlişkimize renk gelsin istiyorsan savaşmak yerine sevişsek?” dedi umutla.
Somurttum. “Bir kere de şaşırt beni.”
O göremiyor olsa da gülümsedim ve gülümsemem saçlarına bir yansıma gibi düştü. Gecesinin içinde, bir gölgeden de ışıktan da daha fazlasıydım. Zihnimin içinde, bir düşten de bir histen de daha fazlasıydı.
Kopan askımı iyice bağlayıp hafifçe geri çekildi ve elbisemin önünü düzeltirken parmakları tenime yumuşak dokunuşlar bıraktı. Sanki gerçekten kolları arasında olduğumu kendine kanıtlamaya çalışarak zihnindeki yoksunluğu gidermeye çalışıyordu. Oysaki vardım, artık onunlaydım.
Elbisemle olan meşguliyetine son verdikten sonra avuçlarını çıplak bacaklarıma koydu. Dünyayı yukarıdan görme zamanımın sonuna geldiğimi anladım. Çağrıyı alarak yavaşça bacaklarımı gevşettim ve Dantes de hafifçe geri çekildiğinde yumuşak bir hamleyle ayaklarımı yere bastım.
Sonra da sırtım salıncak demirine sürterken aşağı kaymaya başladım.
“Hop hop.” Dantes hemen beni belimden yakalayarak saniyesinde ayağa kaldırdı ve kendine yasladı.
“Bacaklarım,” Kıkırdadım. “Jöle olmuş.”
“Şu düştüğümüz hallere bak.”
“Senin yüzünden!” diye bağırdım başım göğsüne gömülüyken.
“Ben mi dedim kedi gibi üzerime tırman diye!”
“Ben mi dedim beni al da taa oralara çıkar diye!”
Dünyanın tüm soluğunu içine çeker gibi derin bir nefes aldı. Bir elini sırtıma sardı ve mahcup bir şekilde gülümseyerek harekete geçti. Kendi suçu olduğunu kabullenmişti. Sarsak adımlarla hemen yanımızdaki salıncaklara doğru yürüdük. Ona yaslanıyor olmama rağmen bacaklarımın üzerinde zar zor duruyordum.
Çocuklar için yapılmış salıncaklardan birine beni oturttuğunda salıncağa rahatlıkla sığabildim. İlk an soğuk olduğundan yeniden ayağa fırlayacak olsam da bacaklarım buna müsaade etmedi. Ellerim halsizce kucağıma düştü, aynı saniyelerde Dantes yavaşça önümde eğildi, başını kaldırarak gözlerini gözlerime değdirdi.
Birbirimizi dinlediğimiz bir sessizliğin içinde konakladık. Kucağımda duran ellerimi kavradığında yüzündeki endişeyi saklayamadı. “İyi misin? Fazla mı ileri gittim?”
Onda en sevdiğim şeylerden biri, bana attığı her adımda, verdiğim her tepkiyi dikkatle değerlendirmesiydi. Sadece kendi duygularını ya da yapmak istediklerini düşünmüyordu. Bir bütünmüşüz gibi, yaptığı eylemin bana kötü etki edecek olması onu da yaralayacakmış gibi tepkilerimi yorumlamaya çalışıyordu. Canım yanıyorsa canı yanıyor, gülüyorsam benimle gülüyordu.
Nazik bir kalbi vardı.
İster istemez ona karşı olan tavırlarımı gözden geçirdim. Bana adım atan genelde hep oydu, ben ayakları bataklığa saplanmış bir virane gibi olduğum yerde dururken bataklığa saplanmak uğruna bana gelen hep oydu. Ona karşı yeterli merhameti göstermediğime inanıyordu, haklıydı. Sebebinin kendi olduğunu düşünüyordu, haklıydı.
Ama bunlar yavaş yavaş eskide kalıyordu. Beni kırdığı zamanların bir yansıması olarak, daima içindeki intikamcıdan nefret ettiğimi öne sürerek ona sert davranan, yargılayan ben olmuştum.
Bıçak çekmeden yaralamak diye bir şey varsa, Dantes’e yaptığım tam olarak buydu. Ama neden bana böylesine ihtiyaç duyan bu adamın gözlerindeki yalnızlığı görememiştim?
Babamın gözlerine bakıp da “Neden yaptın?” diye sorarken gözlerinde ailesine ait son kalıntıları gördükten sonra, yıkımıyla yüzleşirken altında kaldığı enkaza şahit olduktan sonra yargılarım yavaş yavaş ayağa kalkmış ve bana sırtını dönmüştü.
“Hey,” Beni kendime getirmek istercesine ellerimi sıktı. “Bir şey söyle bana Lara, susma. Susarsan yanlış bir şey yaptığımı düşünürüm ve bu beni kahreder.”
Gözlerindeki beklenti, dudaklarımıza sinen anılarımızla dolup taştı. Aynı beklentiden kalbimde de vardı. “Yanlış olan hiçbir şey yoktu.” diye mırıldandım. Onunla bunu konuşabiliyor olmak bile akıl kârı değildi. Biri yürüdüğüm yolu ucundan çekip ayağımı kaydırmış da sonsuz bir düşüşe teslim olmuş gibiydim.
“O zaman neden bu kadar sessizsin?” Dudakları ince birer çizgi gibi gerildiğinde endişelerini yok edecek bir şeyler söylemem gerektiğini fark ettim.
“Babamın yaptıkları için çok üzgünüm.” Babamın ona attığı tokadın acısı hala kendi yanağımdaymış gibi avucumu yanağına bastırdığımda dudaklarını araladı ama onu susturdum. “Biliyorum benim bir suçum olmadığını söyleyeceksin. Sorun bu değil, ben gerçekten çok üzgünüm.” dedim.
“Lara-“
“İlk kez aslında hissettiğin şeyin intikam hırsı olmadığını, yalnızca ailesini kaybeden bir adamın acısıyla baş etmeye çalıştığını gördüm. Sen babama baktın ve neden diye sordun, oysa o ana kadar her şey fazlasıyla hayali ve uçuktu. Ama sen hayatını yıkan bir adama baktın, ona bakmak seni kahretti. Onca şeye rağmen babamdan intikam almak değil de-“
“Yaptıkları için pişman olduğunu duymak istedim.” diye tamamladı cümlemi sessizce.
“Babam gerçekten senin hayatını alt üst etmiş.” diye kabullenmekten başka bir şey gelmedi elimden.
“Ama bunun seninle bir alakası yok artık.” Cümlenin sonunda konaklayan artık kelimesi huzursuzca sırıttı. “Baban kim olursa olsun, ben seni sadece sen olduğun için istiyorum. Tıpkı babana da dediğim gibi seni ondan kurtardım.” Bakışlarında beklenti belirdi. “Kurtardım değil mi Lara?”
Bir şeylerden kurtulmuştum, bunu inkâr edemiyordum. Diğer yandan babamdan kurtulmak demek, artık babasız kalmam demek miydi? Acı göğüs kafesime saldırdı. Neden sırtımı dönemiyordum o adama? Neden onca şeye rağmen ama o benim babam diyecek kadar kalbimin bir köşesinde yeri vardı?
Bu hisler Dantes’e ihanet ediyormuşum gibi hissettiriyordu ama diğer yandan hala babamı severek ihanetlerin en büyüğünü kendime yapıyordum.
“Olsun,” Sessizliğimden iç çekişmelerimin farkına varmış gibi bakışları puslandı. “Babanı sevmeye devam et, bu yargılanmaya açık değil.” Ellerimi yumuşakça okşadı. “Sadece ikimiz arasında kaldığında artık elini uzattığın o olmasın.” derken sesine tünemiş çırılçıplak bir çaresizlik vardı. “Sen de bir gün kaybettiğim bir parçaya dönüşme, babana bakmaya bile tahammülüm yok ve sen bir gün bir tercih yapmak zorunda kaldığında beni değil de onu seçersen…”
“Seçmem.” dedim, “Bu gece onu seçtim mi? Seçmedim. Seninle aynı safta savaştım, müttefikin oldum. Çünkü seninle kaybetmek, babamla kazanmaktan çok daha anlamlıydı. Her ne kadar kayıplarımdan biri o olsa da. Muhtemelen benden şu anda nefret de ediyordur ama,”
Tıkanan nefesim bir kelime daha etmeme izin vermedi.
“Sevgi,” dedi Dantes. “Birini sevmek, bir savaşı kaybetmenin en muhtemel yolu. Sen sevgiye teslim olmuşsun. Sen bu gece benimle birlikte kaybettin ama esasında babana savaştığın için, içinden ağlıyorsun.”
“Bilmiyorum,” Derin nefesler alarak uzayıp giden geceyi izledim. Bakmak istediğim Dantes’ti ama bazen kendime bunu bile layık görmüyordum. “Ne hissetmem gerektiğini bilemiyorum. Sanki ne hissetsem hepsi yanlış. Kalbim yanlış, babam yanlış, sevmek yanlış,” Ellerimi sıktığında bakışlarımı ona düşürdüm. “Ama bunca yanlışın arasında sen hiç de yanlış gelmiyorsun, Mir.”
Bakışlarını benden çekerek kendi içindeki bir uçuruma gömüldü. “En büyük yanlışın benim, henüz bilmiyorsun.”
Cümlesi hakkında uzun bir münakaşaya girecek gücüm yoktu. “Bir süre babam hakkında konuşmayalım.” dedim burnumu çekerek. “En azından birkaç dakika. Zaten kalbim patlayacak gibi, biraz sakinleşmeye ihtiyacım var.”
Sessizce başını sallayarak beni onayladı. Benim onda bir yara olarak yer etmem yetmezmiş gibi çoktan ruhu da iç kanamalı hastalıklara yakalanmış gibiydi. Başını kaldırmadığında bir elimi kömür karası saçlarının arasına kaydırdım. “Bana bakmayacak mısın?”
Cevap olarak başını usulca dizlerimin üstüne yatırdı ve gözlerini kapatarak yanağını bacağıma sürttü. “Bir süre burada dinlenebilir miyim?” diye sordu, bu cevap bekleyen bir soru değildi. Hâlbuki durduğu pozisyonda hiç rahat görünmüyordu. Dantes’in nefesleri bacağıma çarparken saçlarını okşamaya devam ettim.
“Yirmi yedi yaşında dağ gibi adamsın ama şu an dizlerimde uyuyan küçük bir oğlan çocuğu gibisin.” dediğimde dudakları iki yana kıvrıldı ama yine sessiz kalmayı tercih etti. İçini çekerek başını kucağıma daha da yerleştirdi ve ben kendimi tutamayarak sessizce güldüm.
“Vay be,” dedim keyifle. “Sen gel teraslarda beni tek kolunla kaldır, sonra da gel kucağıma kedi gibi kıvrıl. Yirmi yedi yaşında olduğuna emin misin?”
“Yaşımı artık rahat mı bıraksan acaba?” diye mırıldandı. Yaramazlık yapmak istercesine dudakları çıplak bacağıma sürtününce sıcaklığının bıraktığı his parmak uçlarıma kadar ısınmama neden oldu. “Zaten bana sorduğun ilk sorunun yaşım olmasının yaşattığı sarsıntıyı hala atlatabilmiş değilim.”
Benden bu kadar büyük olması beni rahatsız etmiyordu. Yaşlarımız söz konusu olduğunda tek düşünebildiğim yaşının büyüklüğü kadar fazla acıya maruz kaldığı oluyordu. Yirmi yaşında ya da on sekiz yaşındaki Çağlar Mir ile tanışmak, onunla vakit geçirmek nasıl olurdu kim bilir?
“Sen ne sormamı isterdin peki?” diye sordum çekinceyle. “Seni ilk gördüğümde yani?”
Nefesleri yavaşladı. Kirpikleri bacağıma sürtündüğünde gözlerini açtığını anladım ve saçları arasında duran elimi ensesine kaydırarak onu yatıştırmak istercesine parmak uçlarımı ensesinde gezdirmeye başladım.
Gökyüzünün yıldızlardan arınık olduğu bu karanlık gecede, Dantes geçmişin içinden gelen zamana tutsak bir sesle, “Adımı sormanı isterdim.” dedi, zaman göğsünde yanmaya başlayan bir alevmiş gibi. “Sana adımı söylemek isterdim.”
“Bana adını zaten ben sormadan söyledin.” Kafam karıştı, eğer adını bana sunmasaydı kim bilir belki de soracağım ilk soru bu olurdu. Olmayabilirdi de çünkü o zamanlar Dantes olarak öyle bir yer etmişti ki kafamda adını öğrenmeme rağmen Dantes demeye devam etmiştim. Hala da bu düşünceden kurtulabilmiş değildim.
“Yine de ilk soran sen olsaydın,” Başını dizlerimden kaldırdığında, ensesindeki elim boynuna doğru kaydı. “Belki kim olduğumu hatırlardım.”
“Kim olduğunu hatırlamıyor musun?” İsimlerin neden onda bu kadar derin anlamlar barındırdığını hiçbir zaman anlayamayacaktım.
“Çoğu zaman,” Yutkunarak bakışlarını parkta dolaştırdı. “Reddediyorum.” dedi, sahip olunan bir ismi reddetmek kişiyi bir hiç haline getirmez miydi? “Susturuyorum.” Sessizliğine gizlenen savunması da dediklerini tasdikleri. “Olduğum kişi olmak değil de olamadığım kişi olabilmek istiyorum.” Başını kaldırarak kapkara gözleriyle bana baktı. “Ama artık onu çoktan kaybettim.”
“Onu derken kendini kaybetmekten bahsediyorsun ama şu an karşımda duruyorsun. Sandığın kadar kayıp değilsin, sadece öyle olduğunu sanıyorsun. Mir isimlerin ne önemi var, önemli olan isimleri taşıyan kişilerin neler yaptığı. Yoksa Dantes de Monte Cristo da tek bir insan ama sahip oldukları isimler altında öyle farklı bir kişilik haline geliyorlar ki ister istemez onları ayrıştırıyoruz. Sen kendisiyle ayrışmış biri değilsin, sen Çağlar Mir Güzyeli’sin.”
Dantes, gülümsedi.
Bana verebileceği tek cevap buymuşçasına sıkıntıyla bir elini saçlarına daldırdığında hemen parmaklarını yakaladım. “Bozma saçlarını.” diye azarladım onu. “Çok havalı duruyorlar böyle.”
Uzanıp dağılan birkaç tutamını da özenle geriye yatırdığım sırada yarım ağız gülümseyerek beni izliyordu. “Oldu işte.” Hafifçe geri çekilerek kendi eserime baktım.
“Kendini daha iyi hissediyor musun?” Dantes yeniden ellerimi tuttu ve bana beklentiyle baktı. Gözleri ışıldıyordu. Birkaç saniye bacaklarımı kımıldattım ve beni taşıyabilecek kadar güçlerini geri kazandıklarını fark ettim.
Kıkırdadım. “Bacaklarım geri dönmüş.”
Yeni bir kahkahanın eşiğinden döndü. “Biraz yürüyelim ister misin?” diye sordu.
Sorusunun ardından, otele geri dönelim cümlesini telaş içinde beklesem de beni bu telaşımı dindirmedi. Aksine, tıpkı istediğim gibi babamla yaşananları görmezden gelirken ardımızda koca bir karmaşa bırakmamış gibiydik. Ama ardımda bıraktığım bir şeyler yine de vardı.
Tarık Solar.
Otel odasına girdiği andan itibaren yaşananlar hızla zihnimden aktı. Erdal’ı vuruşu, Dantes’i tek nefeste kurtarışı ve babama meydan okuyuşu. Yaptıklarının bir bedeli olacak mıydı? Telefonda babamla ayrıldığını söylemişti ama öylesine yoğun bir hırsa sahip olan babamın ayağına taş gibi takılmışken hayatına hiçbir şey olmamış gibi devam edebilecek miydi?
Hem, bir daha otele dönmemi istememesinin sebebi neydi? Dahası, Dantes’in beni geri götürmek isteyeceğini nereden biliyor olabilirdi?
Dantes’e hiçbir şey belli etmemeye karar verdim. İçimdeki şüpheye sırtımı döndüm ve Dantes’e gülümsedim. “Yürüyemezsem tek kolunla kaldırıp mı gezdireceksin beni?”
Rahat bir tavırla omuz silkerken kendine güveniyor görünüyordu. “İstediğin buysa gezdiririm.”
İstediğim bu değildi, istediğim elimi tutarak benimle birlikte hiç ayrılmayacağımız bir yolda yürümesiydi. “Sana yük olmak istemem.”
“Yük mü? Kuş kadar küçük bedeninle mi? Asla. Ama kalbime yük olmakta özgürsün, sanırım bu yükle yaşayabilirim. “Hadi gel,” dedi ayağa kalkarken. “Yürüyelim biraz.”
Birkaç saniye daha salıncakta oturup bacaklarımın durumunu iyice kontrol ettim. Nasıl oldu da kontrolü bu kadar kaybettim anlayamıyordum ama söz konusu Dantes olduğunda her şey mümkündü. İki yandan zincirlere tutunarak ayağa kalktığım sırada Dantes de siyah ceketini çıkardı ve itiraz etmeme fırsat vermeden omuzlarıma koydu, kollarımı teker teker cekete geçirerek bana giydirdi.
“Ama şimdi de sen üşüyeceksin.” diye mırıldandım.
“Üşümem ben,” derken daha da sıcaklıyormuş gibi gömleğinin kollarını dirseklerine doğru birkaç kere kıvırdı. Damarlarının belirginleştiği kolları gün yüzüne çıktı.
Ellerimi ceketinin cebine soktum. Başımı eğip kendime şöyle bir bakış attım. “Ceketin neredeyse elbisemin boyuna yetişecek.” dedim, kendimi hafifçe sağa sola salladığımda güldü.
“Yerden bitmesin de ondan.”
“Sana etek kısmı yok denecek kadar az olan bir elbise giydirdim demiyor da bacaklarıma laf atıyor.” Homurdandım. “Densiz.”
“Bacaklarına laf atmak ne haddime,” Dantes başını yana yatırarak aç bakışlarla çıplak bacaklarımı süzdü. “Bu gece çok işimize yaradılar.”
“Mir,” Dişlerimin arasından hırladım. “Tek kelime daha etme.”
“Ama bacakların,” Bakışları buğulandı. “Çok yumuşaktı.”
“Bu şekilde bakmaya devam edersen bir daha göstermem ki.”
“İstediğin kadar gösterme, ben onları da öpmenin bir yolunu bulurum…” Sırıttı ve beni taklit ederek ekledi. “…ki.”
“Ya sen benim bacaklarımı öpüp ne yapacaksın?” Telaş içinde elbisemin eteklerini çekiştirdim. “Sapık mısın biraz?”
Eğlendiği her halinden belli oluyordu ki. Gülerek başını iki yana salladı ve gömleğin kollarıyla uğraşmayı bitirdikten sonra sol elini cebine sokarken itiraz etmeme fırsat vermeden sağ kolunu omzuma attı ve beni kendine çekerek bedenine yasladı.
Her hareketimiz birbirine uyumlu ve tamamlayıcıydı. Mıknatıstan yapılmış yapboz parçaları gibi istemsizce ona çekilerek eksik olan boşluklarını tamamlıyordum, o da benim için aynı şeyi yapıyor, kırılmış bir kıza yeniden bütün olmayı öğretiyordu. Adımlarımız senkronize bir şekilde birbirini takip etmeye başladığında hala gülümsüyordu.
“Niye sırıtıyorsun sen?” diye sordum kaşlarımı çatıp. Yüzündeki sırıtma genişlediğine göre bu soruyu sormamalıydım.
“Aramızda diyordum,” Bana tepeden bir bakış attı. “Bir hayli yükseklik farkı var değil mi?” dedi keyifli bir sesle.
Saçlarıma çarpan nefesi gecenin rüzgârına karıştı. Utanç içinde rüzgârın yüzüme yaydığı saçlarımı kulaklarımın ardına sıkıştırmaya çalıştım. Çocuk parkından ayrılmıştık ve şimdi oteli ardımızda bırakarak bir kaldırıma çıkmış, nereye gittiğimizi bilmeden yürüyorduk. Yükseklik farkı dediğim andan itibaren yaşananları hatırlamak, karnımın içinde binlerce ipin düğümlenmesine neden oldu.
“Sen de haklısın tabi,” Yanağımın kıyısında duran elini ara ara hafifçe sallıyordu ve parmaklarını bile isteye yanağımda dolaştırıyordu. “Yirmi yedi yaşında dağ gibi adamım, bana ulaşmak öyle kolay değildir.”
Hızlıca yan dönüp elini ısırmaya çalıştığımda parmaklarını benden kaçırdı. “Ego koktu buralar.”
“Kokacak tabi kızım, yirmi yedi yıllık hayatımın en mükemmel şeyini yapmış olabilirim biraz önce.” Onu yeniden ısırmayacağımdan emin olunca bu kez de parmakları çenemin altında dolanmaya başladı.
“Her şeyi geçtim de,” Çenemin altını gıdıkladı. “Küçük bir kedi gibi patilerini bana saplayıp üzerime tırmanma çabalarına ne demeli?” Başını geriye yatırarak gür bir kahkaha attı.
“Ama ayıp ya!” diye yükseldim bir anda. Kolunun altından çıkmaya çalıştığımda tutuşunu sıkılaştırarak beni iyice kendine yasladı. “Ben ne yapabilirim sen bu kadar kocamansan? Bana bak koca adam, eğer bir daha seni öperken kalkışacağım eylemlerle dalga geçersen,” Hırsla soludum. “Öptürmem bir daha!”
“Kalkışacağın eylemler mi?” Yüzüne yayılan şaşkınlık ifadesi, söylediğim cümleler içinde en yanlış olana odaklandığını gösteriyordu. “Üzerime tırmanmaktan başka şeylerde yapacaksın yani?” Hızlıca bir hamleyle avucunu başımın tepesine koyup saçlarımı karıştırdı. “Hele bir yapma, o zaman görüşeceğiz seninle.”
Hırladım. “Tekmeleyeceğim seni.”
“Öperken mi?”
“Döverken.”
“Demek arada bir sert eylemlere de girişeceğiz.” Resmen zevkten dört köşeydi.
Kızmak istedim ama kızamadım. Verdiğim tepkilerin tümü, öpüşmenin bana yaşattığı heyecan ve utancın bir yansımasıydı. “Fırsatçılığından hiçbir şey kaybetmiyorsun biliyor musun?” dedim biraz daha sakin bir tınıyla.
“Sus, seni yine ham yaparım görürsün.” Sesinin tınısı, zamanın içinde yitip giden bir fısıltıydı.
“Bu arada,” Tek elimi cebimden çıkarıp yanağımdaki parmaklarını tuttum ve ellerimiz birbirine kenetlendi. “Eğer beni bu gece öptüysen, gece on ikiyi vurana kadar yalana yer vermemelisin hayatında.”
Beklentiyle ona baktım ve yüz hatlarını inceledim. Bir yalanı bertaraf etmeye çalışan savunmacı bir ifade görürüm sanıyordum ama her zamanki yüz ifadesini taşıyordu. “Bugün bana hiç yalan söylemedin mi sahiden?”
İçini çektiğinde duvarları yalanlardan inşa edilen bir zindan üzerimize çöktü. Mücadele ettiği duyguları onu alt ediyormuş gibi kederli bir ifade yerleşti yüzüne. “Söylemem gereken anlar oldu belki ama,” Bakışlarını bana düşürdü ve üzerine devrilen duvarların altında kalmış enkazın izlerini saklayamadı. “Söyleyemedim.”
“Bunu söylerken ki yüz ifaden neden bu kadar hüzünlü?” diye sordum. “Sanki yalan söylememek senin için bir kayıpmış gibi.”
“Ne desem bilemiyorum Lara. Başlangıcımız bir yalanın koynunda olunca devamını nasıl getireceğimi bilemiyorum. Çok yalan söyledim sana bugüne kadar, muhtemelen söylemeye devam ettiğim anlarda olacak ama artık söylediğim her yalan vicdanımı ateş gibi yakıyor.”
Vicdan azabı hissetmek, mutluluğa çelme takmanın harika bir yoluydu.
“Söyleme o halde,” dedim. “Mir bu gece birbirimize olabilecek en kuvvetli şekilde bağlandık.” dediğimde tatlı tatlı gülümsedi. “Öpüşmemizden bahsetmiyorum seni sersem, savaşımızdan bahsediyorum. Babama sırtımı dönüp de senin elini tuttuktan sonra bir daha babama koşa koşa gidebileceğimi sanmıyorum. Yanında olmasını bu kadar istediğin birine hala yalan söyleyebiliyor olman…”
“Şimdiye kadar hep babana yapacaklarımdan korktun.” Haklılığı dilime prangalar vurdu ama gerçeklerin ağırlığı her zaman oradaydı. “Ne benim ailemi dağıtması ne de kabullenmek istemediğin bir gerçek olan annenin katilini tutması, bunları hepsi bir kenarda hesap gününü bekliyor. Bilmeni isterim ki kan akıtmadan da ondan intikam alabilmemin yolları var. Bu gece yaşadıkları onu uzun süre kudurtur, bunun tatmin duygusuyla yetineceğim.”
Gerçekler fazlasıyla saklanmış olduğundan, gördüklerim adam akıllı bir yargıya varmama yetmiyordu. Yetenler de canıma okuyarak babamın ne kadar adi bir adam olduğu gerçeğiyle yüzleşmeme neden oluyordu. “Yani,” Önümüzde uzayıp giden ışıklı geceye baktım. “Otele geri dönmeyecek miyiz artık?”
Bir kalp atımı kadarlık süre sustum.
“Döneceğiz Lara,” dedi Dantes. Bana güç vermek istercesine ellerimi sıktı. Sorduğum sorunun ardında korku olduğunu sandı ama ben bir şüphenin kollarında, ihanetin nefesini hissediyordum. “Sözümü tutacağım, babana bir şey yapmayacağım ama bu kendi hamlemi yapmama engel değil.”
Kendi hamleleri, kendi oyunları ve planları… bugün değilse bile başka bir gün onu durdurabilmenin bir yolu olacak mıydı?
“Bir şey söylemeyecek misin?”
“Babamın sana yaptıklarından sonra bir şey söylemeye hakkım yokmuş gibi hissediyorum. Aranızda bir geçmiş davası olmasaydı bile bu gece yaptıkları bir karşılık verilmeyi hak ediyor. Ne diyebilirim,” Bakışlarımı uzaklara çevirdim. “Senin şakağına dayanan bir silah gördüm ben, senin yanağına inen tokadı kendi ruhumda hissettim. Bunu benim babam yaptı, acımasızlığı o kadar gün yüzündeydi ki sana bakmaya bile yüzüm yokmuş gibi hissediyorum.”
Artık insanların neden babama Tanrı’nın Kırbacı dediklerini anlıyordum. Yargısı kendi ellerindeydi, ona karşı koymaya çalışanlara tahammülü yoktu, tüm ipler onun elinde olmalı ve etrafındaki herkesi kontrolü altında tutmalıydı. Babam bir başına ayakta kalarak değil etrafındaki insanları devirerek yükselen bir adamdı.
Söylediklerim üzerine Dantes duraksayarak beni kendine çevirdi. Omuzlarımı mengene gibi kavrayan parmaklarındaki gerginlik, tenimi yakan bir baskı uyguluyordu. “Babanın günahlarından kendini sorumlu tutmanı anlayamıyorum. Neden? En masum olan senken, neden?”
Masumiyetin tanımı neydi? Ben kendimi masum olarak görmüyordum. Hiçbir şey yapmamıştım belki ama pek çok şey yapan babama olan hislerimden geçemedikçe, içimdeki masumiyetten geçiyordum. Yanıyordum, kül oluyordum. Babam için sönüyordum ve o da küllerimi ezip geçiyordu. Böyle böyle tükeniyorduk.
“Kendi babanı bir düşün,” dediğimde Dantes beklemediği yerden ağır bir darbe almış gibi sarsıldı. Baba kelimesi, beni olduğu kadar karşımda duran adamı da yaralıyordu. “Eğer senin baban başkalarına bu şekilde zarar verseydi, geceleri rahat uyuyabilir miydin? Babam vicdan azabı hissetmiyor olabilir ve hissetmediği her şey bende vuku buluyor.” Usulca yanağına dokundum. “Ben bu yanağa inen tokadı nasıl unutayım?”
Ve şahit olduğum sadece buydu. Geçmişte babam bu adama bir acı vermişti, karşılığında ondan her şeyini almıştı.
“Artık acısını hissetmiyorum bile.” diye mırıldandı. Ama geçmişte yaşadıklarının acısını içinden söküp atamadı. “Bunu her seferinde söyleyeceğim Lara, babanın yaptıkları yüzünden seni asla yargılamayacağım. Özellikle de orada sen elimi tutmuşken,” Yanağını avucuma sürttü. “Ama merak ediyorum, neden babanın bana yaptıkları yüzünden acı çekiyorsun da aynı acıyı annenin ölümü için duymuyorsun?”
Bu sorunun tek bir cevabı vardı ve o cevap yine beni babama çıkarıyordu. “Ben Gün Işığımı öldürmedim.” deyişi hala aklımdaydı. Belki bu da esaslı bir yalandı. Hayatımda yalandan başka ne kalmıştı? Ve ben ne zamandır bir yalana inanarak acılara sırtımı dönmeyi göze almıştım?
Dantes, sessizliğimden ve titreyen gözlerimden doğru cevabı çekip aldı. “Çünkü hala anneni öldürdüğüne inanmak istemiyorsun.” dedi.
İnkâr edemedim.
“Bu yüzden önceliğim artık o katili bulmak.” dedi Dantes. Elini yanağında duran elimin üzerine koyarak beni yıllanmış bir anıdan kurtardı. “Gerçekleri öğrendiğinde canın yanacak ama istediğin mutlak bir gerçek. Bir gün sana o gerçeği vereceğim. Bu gece sona erdiğinde, biraz nefes aldığımızda artık katilin peşine düşeceğim. En baştan başlayacağım hem de, tek bir kanıtı bile gözden kaçırmadan adım adım izleyeceğim.”
“Katil bulunduğunda her şeyin düzeleceğine olan inancım,” Hüzünle gülümsedim. “Yerle yeksan.”
“Unutma,” Çeneme küçücük dokunarak başımı hafifçe geriye yatırdı. Gecenin hırsızı gözlerindeki inanç, benim umutsuzluğuma meydan okuyan bir düşmandı. “Düştüğün her seferde, seni kaldırmak için orada olacağım. Bu gece babanın yanında nasıl elimi tuttuysan ben de öyle sıkı tutacağım elini. Seni bırakmayacağım, sen beni bırakmadığın müddetçe.”
“Savaşmak istediğim kişi sen değilsin, Mir.” İçimdeki titreme bir nefeste düşecek olduğumun kanıtıydı. “Sen, birlikte savaşmak istediğim kişisin.”
“Sence de çok güzel savaşmadık mı?” Yüzündeki katılık çözüldü ve hızlı bir nefes alarak bana daha da yaklaştı. “Dostoyevski’nin ruhu şad olsun, sayesinde babanı nasıl çıldırttık ama.”
Bizden cevap alamadıkça iyice kontrolden çıkan babamı hatırladım. Gülmemem gerekiyordu ama kendimi tutamadan sersemce gülmeye başladığımda Dantes’de bana eşlik etti ve bir süre kendimizi toparlayamadık.
“Cüzdanımı versene bana,” dedi nihayet toparlandığında. “Şuradaki büfeden sigara alayım kendime. Sen de bir şey ister misin?”
“Hayır, teşekkürler.” İç cebinden cüzdanı çıkardım. Cebinde başka bir şeyler daha vardı parmaklarıma temas eden ama o bana bakarken üstünde durmadım. Cüzdanı ona verdim ve Dantes hemen geliyorum diyerek uzun adımlarla büfeye doğru yürüdü.
Ardından bakarken hala yüzümdeki gülümsemeye mâni olamıyordum. Bir felaketin içinden kıl payı kurtulmuş olsak da sanki tüm hayatımız birbirimizden ibaretmiş gibi davranıyorduk ve birlikteyken bir şeylerin üzerinden gelebilmemize bayılıyordum. Fakat yüzümü gülümseten bu tatlı anlara rağmen Tarık’ı kafamın içinden söküp atamıyordum.
Sırf nasıl olduğunu görmek için bile Dantes ile yeniden otele dönebilirdim.
Ve bir şekilde babamdan telefonumu geri almalıydım. Zaten saldırıda kaybettiğim telefondan sonra bunu da Dantes vermişti, içinde Kerem ile maillerim ve yayıneviyle olan görüşmelerim vardı. Telefonumu kesinlikle geri almam gerekiyordu.
Dantes’in geri gelmesini beklerken ceplerini karıştırarak oyalanmaya karar verdim. İç cebini bu kadar faal kullanma alışkanlığı, ona özel bir davranış gibiydi. Gözlerimi kısarak parmaklarıma temas eden nesnelerin ne olduğunu anlamaya çalıştım. Anahtarları buradaydı, ve çakmağı da. Papyonunun yumuşak dokusunu da hemen tanıdım ve sessizce güldüm. Birkaç bozukluk ve bir şeylerle daha doluydu.
Yüzümdeki gülümsemenin, bir şüphenin bende doğuracağı katılığa kurban gideceğini bilseydim yine de gülümser miydim?
Kaşlarımı çattım. Elime gelen yabancı bir şeyi çıkarırken sırtımdan aşağıya yayılan ürperti sanki bana gizli bir mesaj vermek istiyor gibiydi. Birkaç ıvır zıvırı sol elime aldım ve sağ avucumda duran ten rengi iki nesneye kuşkuyla baktım. Şimdi ensemde Tanrı’nın nefesi vardı ve ben sahte mutluluğun kollarında kendimden geçerken bir günahkarın kollarında yaşadıklarımın beni çıkaracağı sona acımasızca gülümsüyordu.
Bunlar kulaklıktı ama sıradan insanların kullanabileceği türden olanlardan değildi. Başımı kaldırarak önümdeki boş sokağa bakarken şaşkındım. Casus kulaklıkları.
Bazı özel organizasyonlarda babamın adamları kullanırdı haberleşmek için. Bazen bana da verirlerdi güvenlik amacıyla, nerede olmam gerektiğini sürekli bilmeleri ya da beni acil yanlarına çağırmaları gereken durumlarda korumaların birkaç kere kulağıma taktığı olmuştu.
Ne zamandır bunlar Dantes’deydi ve ne zamandır kullanıyordu? Kullanmış mıydı yoksa kullanmayı mı düşünüyordu? Geceye başladığımız andan itibaren olanları düşündüm. Babamın yanındayken kullanıyor olsa bizi kurtarmaya gelen kimse olmaz mıydı? O halde henüz kullanmamıştı da yapmayı planladığı hamlesi için kullanmayı mı bekliyordu?
Birkaç saniye içinde Dantes büfeden çıkarak birkaç basamağı seri adımlarla indi. Bana geri gelirken elinde telefonu vardı ve kaşlarını çatmış bir halde dikkatle telefona bakıyordu. Kulaklıkları usulca aldığım yere geri koydum ve her şeyi bıraktığı bulacağını sanmasına izin verdim.
Yürürken uzun uzun onu izledim. Bana verdiği sözlerden dönmeyeceğine inanıp inanmamam şu saatten sonra çok da bir şey ifade etmiyordu çünkü her halükârda onu durduramayacağımı biliyordum. Bir şüphe yüzünden ona sırtımı dönemezdim. Henüz hiçbir şey yapmamıştı, sonunda beni yıkacak bir şey yaparsa dimdik karşısında durmak için hazırda bekleyecektim ama o an gelene kadar gecemizi mahvetmek istemiyordum.
Ve her seferinde bu ikilemin arasında kalmaktan nefret ediyordum. Bir an bile, şüphelerden arınık bir mutluluk vermiyordu bana.
Yanıma yaklaştığını fark ettiğinde başını kaldırdı, telefonunu kapattı ve pantolonunun cebine attı.
Saniyeler içinde artık sessizce yürüyorduk ve kendiliğinden yönümüz otele dönmüştü. Birkaç dakika sürerdi belki oraya ulaşmamız ama o birkaç dakikada Dantes ile olan her saniyeyi değerlendirmek istiyordum.
“Kasım ayının ortasındayız,” dedim, yürürken sürekli gözleri gökyüzündeydi ve aradığım cevapları bana gözlerini saklayarak veremezdi ne yazık ki. “Ve bu gece gökte yıldız yok. Orada görebileceğin tek şey karanlık.”
Benim gözlerime baktığında gördüğün tek şey ne?
“Gözleri gökte olsaydı, yıldızlar da onun yüzünde,” dedi sessizce, yanağımda hissettiğim sıcak parmaklarının temasıyla ona baktım gözlerindeki derinliğin beni yutmasına izin verdim. “Utandırırdı yıldızları yanaklarının parlaklığı.”
Dudaklarım titredi. İçimde bir gökyüzü belirirken karanlığın varlığı artık ruhumuz tarafından bu geceliğine bertaraf edilmiş olmalıydı. “Mir-“
“Sana gökteki yıldızları izlemek istediğimi düşündüren ne?” Yanağımdaki eli aşağıya doğru kayarak parmakları dudaklarımı teğet geçti ama ruhum için aynı şeyi söyleyemezdim. “Başımı göğe kaldırmadan görebileceğim bir yıldız varken hem de.”
“Sönmüştür o yıldız.” diye mırıldandım.
“Sönse bilirdim.” Parmaklarımı sıktı. “Sönseydi ben de yok olurdum. Yıldızların olmadığı bir gökyüzüne, gökyüzü denir mi?”
“Yıldızlar,” dedim onda kaybolan ruhumun peşine düşerken. “Gökyüzünden başka bir yerde yaşayabilir mi?”
Sessiz kaldı, sanki yanlış bir şey söylese parlayan tek yıldızını kaybedip çökecek bir gökyüzüymüş gibi ruhunu sessizliğe teslim etti.
Gözlerim gökte değildi, kuşkusuz onun da aslında. Bu yolu yıldızları izlemek için değil, kendimizi dinlemek için yürüyorduk.
Gece yaşadığımız felaketlerden sonra fazlasıyla huzurlu hissediyordum ama her şey gibi bunun da biteceğini bilmek kalbimi kırıyordu. Kaçamayacağımız bir an gelecekti. “Mir?” Konuşmaya başladığımda sesimdeki tınıdan pek de iyi şeyler söylemeyeceğimi anlayarak içini çekti ve bakışlarını gökyüzüne çevirdi. “Babam seni nasıl yakaladı?”
Saniyeler devrilirken kalbi avuç içimde çırpınan bir kuş gibiydi. Cevabını almak istediğim sorudan en büyük beklentim Hayalet’ti. Dantes müttefiki tarafından düşmanın kollarına bırakıldığını biliyor muydu?
“Hayalet’ten bir telefon aldım.” dedi sakince ve bunu ona nasıl söylesem diye beynimi kemiren endişeden beni kurtardı. “Buluşmak için beni üst katlardan birine çağırdı. Gittiğimde beni bekleyen o değildi, babandı.”
Şaşırmış gibi mi yapmalıydım? Bizzat Hayalet ile konuştuğumu söylemek istiyordum ama bundan önce bilmiyormuş gibi davranıp birkaç saniye ağzını aramaya karar verdim. “Neden böyle bir şey yapmış?” diye sordum, sesimi şaşkın tutmaya çalışsam da yalnızca boğuluyormuş gibi çıkıyordu. “Siz aynı tarafta değil miydiniz?”
“Demek ki bazen dostlar, düşmandan daha çok zarar veriyormuş insana.” diye mırıldandı. “İlk kez yaptığı bir şey değil, beni beklemediğim anlarda babanın kollarına atıp duygularımı alevlendirmeyi sever. Kaybetme korkusu insana neler yaptırıyor değil mi?”
Bahsettiği korku bir insanı değil savaşı kaybetme korkusuydu. Dantes’in daha önce babamla nasıl bir iletişimi olduğunu düşünmem bir yana, Hayalet’in yaptığı eylemin ona ne ifade ettiğini öğrenmek istiyordum.
“Duygularının alevlenmeye mi ihtiyacı var? Babamı görmediğin zaman, uzak kaldığın zaman gerçekten de içindeki öfke sönüyor mu?”
“Bilmem,” Ses tonu belirsizdi. Göğsü yavaşça yükselip alçalırken manidar bir şekilde gülümsedi. “Baban yoksa acım artıyor, baban varsa öfke acıyı bastırıyor. Sen varsan,” derken bakışları yavaşça bana döndü. “Acı da öfke de içimde koca bir boşluğa dönüşüyor ve bu hepsinden daha kötü hissettiriyor çünkü o boşluk bizzat sebep olan kişi tarafından dolmazsa, ben yapayalnız kalıyorum.”
“Yapma,” dedim kısıkça. “Benim varlığım da çare etmiyor ki sana. Şimdiyi düşün, ben yanındayım ama ben varken bile acıyla öfke hala içinde duruyor. İkisinden de geçemiyorsun, sanki hayatına anlam katan iki parçaymış gibi. Gitmelerine izin veremiyorsun.”
“Gittikleri anlar oldu.” diye itiraz etti. “Ama itiraf etmeliyim ki acımı ve öfkemi kaybettiğimde, kendimi gerçekten boşlukta hissettim. Bu da beni düşünmek istemediğim muhtemel bir sona çıkardı; babandan intikamımı aldıktan sonra ne olacaktı bana? Öfkem de acımda kaybolursa, yaşamak için hangi duyguya tutunacaktım?”
Bizi ayakta tutan şey duygular mıydı? İçimdeki duygu denizine dalacak olsam yüzme bilsem dahi boğulurdum fakat Dantes’in içindeki denizde iki damladan fazlası yok muydu?
“Bir duygu gider, yerine başkası gelir. Sonuçta bir kalbin var. O halde eninde sonunda giden duygularının yerine daha güzel duygular gelebilir. Seni mutlu eden, öfke gibi yakıp yıkmayan.”
“Sen inanıyor musun buna?” Yeniden gökyüzüne dönerek bakışlarını kaçırdı. “Benim,” Kirpikleri gözlerine ağır geliyormuş gibi gözlerini yavaşça kapatıp açıyordu. Adımları da yavaşlamıştı duygularıyla eş zamanlı olarak. “Giden duyguların yerine başka duyguların gelmesine ihtiyacım yok. Benim ihtiyacım olan, gelmesini istediğim…” Sözler kalbine kıymık gibi batmış olmalı ki sustu. “Neyse işte,” dedi sessizce. “Hiçbir giden geri gelmiyor nihayetinde. Getiremiyorsun.”
“Geri gelmesini istediğin bir şeyler var gibi, Mir.” Omzunu omzumla hafif dürttüğümde sesini çıkarmadı.
Bir manzarayı izler gibi onu izlemeye başladım. “Unutma ki kayıpların yasını kazanmış olanlar değil hiç kazanamamış olanlar tutar. Biz kazanamayan taraftayız. Kaybedişimize ağlıyoruz.”
“Bir nefeslik canımız var aslında değil mi?” Boşta olan avucunu belimin kuytusuna yerleştirdi. “Onu da ota boka harcıyoruz.”
“Peki seni sattığı için Hayalet’e haddini bildirmeyecek misin?” diye sordum hırsla. “Resmen seni kurbanlık koyun gibi babamın önüne attı. Neymiş efendim, öfkesi sönmüş de ancak babam bu öfkeyi yerine getirebilirmiş. Neymiş efendim, babamın sana zarar vermeyeceğini biliyormuş. Gördük, Tarık gelmese ne halde olurduk tahmin edebiliyor musun?”
“Bir dakika,” Dantes’in kaşları çatılırken sert yüz hatları olabilirmiş gibi daha da sertleşti. “Ne dediğinin farkında mısın sen? Nereden biliyorsun bunları?” Öfkeyle harmanlanan bakışları, bir fırtına gibi açık denizlerden kıyıya doğru yaklaşmaya başladı.
Kızacağını bilsem de eninde sonunda söyleyecektim zaten ona bunları. Hayalet gibi bir etmen söz konusu olduğunda, Dantes’in tarafında olmam gerekiyordu. “Kızma bana,” Sesimi sakin tutmaya çalıştım ki onu da yatıştırabileyim. “Babamın seni yakaladığı sıralarda balo salonunda yanıma gelip birkaç kelam etti.”
“Ettiği kelamlar kadar sikeyim onu.” Dantes hırsla solurken benim sakinliğimin yanına bile yaklaşamadı. “Bir şey yaptı mı sana? Canını yaktı mı?” Bakışları karadı. “Dokundu mu?”
Dudaklarım tereddütle aralandı. Anlatmaya karar vermiştim de bu kadarına ben bile hazır değildim. “Şey…” Mırın kırın ettim.
“Ağzının içinde geveleme lafları, açık açık söyle, ne oldu?” Öfkesi gittikçe arttığından pes ettim ve kısıkça mırıldandım. “Dans ettik biz.” Yutkundum. “Hayalet’le.”
Bir ölüm sessizliği, bu kasım gecesinde hüküm sürdü. İkimizi de yutana dek.
“Bunu yaptığına inanamıyorum.” Öfkelenmişti, hem de çok fena. Adımları hızlanarak beni arkasında bıraktığında peşinden koşturmak zorunda kaldım.
“Mir biraz sakin olur musun?” dememi umursamadan cebinden sigara paketini çıkardı. “Bırak kendince sağda solda eğlenip dursun, hem iyi tarafından bakarsan babam karşısında bir adım önde sayılmaz mısın artık?”
“Konu baban değil.” Nihayet çıkardığı sigarayı dudaklarının arasına yerleştirdi ve bir elini rüzgara siper ederken yaktı. “Konu senin onula dans etmiş olman.” Sigara yüzünden kelimeler tam çıkmadı dudaklarından.
“Dans sayılmazdı bile. Kalabalığın arasında konuştuk sadece.”
“Neden? Neden onunla konuşma ihtiyacı duyuyorsun?” İki parmağının arasına sıkıştırdığı sigarayı aldı ve bana karmaşık bir ifadeyle baktı. “Bizimkilerden yardım istemek çok mu zordu? Fırat’tan yardım istesen seni ona bırakır mıydı sanıyorsun?”
Gözlerini gözlerime diktiğinde beklediği ifadeyi taşımıyordum. O da saniyeler içinde bunun farkına vardığında dudakları ince birer çizgi halini aldı. “Sen,” Kaşlarını çattı. “Kimseden yardım istemedin çünkü onunla konuşmak istedin.” dedi, bu kabullenebilmesi imkânsız bir gerçekmiş gibi.
Ama ben inkâr etmeye gerek görmedim. “Sürekli kaç kovala oyunlarından sıkıldım.” Bunda haksız sayılmazdım. “Sen de bana kim olduğunu söylemiyorsun. Belki onunla yakından vakit geçirirsem kim olduğunu tanırım sandım.”
“Lara, yapma güzelim.” dedi sıkkınlıkla.
“Neden?” Neredeyse küçük bir çocuk gibi sızlanacaktım. “Neden bana kim olduğunu söylemiyorsunuz?”
Bakışları bir karadeliğe dönüştü. İçinde taşıdığı sırların boyutu bu karadeliği dolduracak kadar büyüktü ama sona geldiğinde sırları gibi kendinin de o karanlıkta kaybolup gideceğini tahmin edemiyor muydu?
Artık yürümüyorduk, kaldırımın ortasında karşılıklı birbirimize bakarken pes eden taraf Dantes oldu ve bir yenilgi ifadesiyle kaldırımın kenarına oturdu.
Saniyeler sonra ben de yanına yerleştiğimde sadece bekledim. “Kim olduğunu söylersem yanımda kalacağının garantisi var mı?” diye sordu sessizce. Tepemizde yanan sokak lambasının ışıkları tenine düştü ama kendinde ışığın yansımasını bile görmüyordu.
Kalbim tepetaklak oldu. Onca şeye rağmen hala yanında duruyorsam bana bu soruyu sormaması gerekiyordu. “Kalırım, neler yaptın da kaldım, Mir. Bunda da kalırım. Altından kalkamayacağımı mı sanıyorsun?” Çaresiz bir şekilde kollarımı bacaklarımın etrafına doladım.
“Altından kalkamayacağını sanmak değil, altından kalkamayacağını biliyorum.” İtiraz edecek olduğumda işaret parmağını dudaklarıma bastırdı. “Tüm sırlar birbirine bağlı ama geleceği değil geçmişi ayakta tutuyorlar. Eğer sana kim olduğunu söylersem düğümler çözülür, her sır beraberinde bir başkasını açıklamayı gerektirir ve ilk andan tam da gökyüzünün altında birbirimize baktığımız şu ana kadar olan yaşadığımız her şey,” Bir nefes alımlık sustu. Oysa gözleri sonsuzluk kadar çığlık atıyordu. “Artık geçmiş bile olamayacak kadar hiçliğe karışır.”
Hiçliğe karışan yalnızca geçmiş değildi. Söyledikleri geleceğimizi de hiçliğe iten bir dizi felaketten ibaretti. “Şimdi değilse bile başka bir gün öğrendiğimde olacaklardan korkmuyor musun? Her gün beni kaybetme korkusuyla nasıl yaşıyorsun?”
“Yaptıklarımın kabul edilebilir bir yanı yok ama babanın anneni öldürttüğünü sana kanıtladığımda, belki gelecek geçmiş kadar büyük bir hiç olmaz.”
“Birbirimizi mahvediyoruz.” Başımı umutsuzca iki yana salladığımda alnıma dökülen saçlarımı geriye iteledi. “Bizim için bir gelecek hayal edebiliyor musun?”
“Belki de bizim için bir geçmiş hayal ediyorumdur.” dedi gülümseyerek.
Geçmiş, acı çeken bir kızın kaburgasına dolanan kızgın bir sicim parçasıydı. “Nasıl yani?” diye sorarken de onun alnına dökülen saçlarını geriye yatırdım.
“Babam olsaydı bana derdi ki, neden hayatını geleceği düşünerek yaşıyorsun da olası geçmişlerin senin için ifade ettiği anlamı yok sayıyorsun?” Konuşurken elleri fevri bir tavırla hareket ediyor ve sigara dumanı bir sis perdesi gibi aramıza süzülüyordu. “Geçmişin senin sandığından ibaret olmadığını bilirsen, gelecek senin için daha başka bir şey haline gelir.“
İlk kez babasından bu kadar açık bahsediyor olmasının şokunu, kısa süre içinde söylediklerini anlama çabalarım aldı. Ama ondan da vazgeçtim. Sadece durdum ve babam deyişinde yüzüne yerleşen ifadenin yirmi yedi yaşındaki bu adamı nasıl da değiştirdiğini, anılara daldıkça gözlerine yerleşen özlemin bir kum fırtınası gibi iliklerine sızdığını gördüm.
“Hımm,” Birkaç saniye kekeledim. “Hiçbir şey anlamadım desem?”
“İlk kez babamdan bahsediyor sayılırım değil mi?” Uzaklara dalmış gibiydi ama aynı zamanda hiç olmadığı kadar da bendeydi.
“Sadece, bu gece onu anmam gerektiğini hissettim.” Sigarasından upuzun bir nefes çekti ve üflerken konuştu. “Babamın yanında oldukça utangaç birine dönüşürdüm ama yanımda olsaydı utana sıkıla da olsa bu gece seni babama anlatmak isterdim.”
Babasının şu anda nasıl olduğunu bilmiyordu. Bu belirsizlik, annesinin gözleri önünde öldürülmesinden bile daha çok canını yakıyormuş gibi ruhu alev almıştı. Yutkunduğunda âdemelması sertçe yükselip alçaldı, gözleri kapanıp açıldı, dudaklarını araladı ve sonra birbirine bastırdı.
Sanki ne yapsa, ne söylese olduramıyordu.
“İstersen onun yerine babanı bana anlatabilirsin.” dedim anlayışla. “Gerçi babana beni anlatmanın yerini tutmaz ama ben de dinlerim seni. İstersen arada babanmış gibi yapıp azarlarım bile.”
Gözlerinin kıyıları kırışacak kadar derinden güldü. İçten.
“Babam beni azarlamazdı, babam bana sesini bile yükseltmezdi. On yedi yıllık hayatımı düşünüyorum da bir kere bile kalbimi kırmadı.” Birkaç saniye duraksayarak kendini toparlamaya çalıştı. “Buna rağmen zıtlaştığımız konular epey fazla olurdu ve çoğunda beni tatlı kelimelerle kendi tercihlerine ikna ederdi. Nasıl yaptığını da hala anlayabilmiş değilim.”
“Peki ya çoğunluğun geri kalanı?”
“Ah, onlar da beni ikna edemediği bazı olaylar. Yenilgisi bile asildi. İstediği şeyi yapmıyorsam, gülümseyerek kabullenir ve gitmeme izin verirdi.”
“Ve sen de onun dediğini yapmadığın için pişman olurdun?” diyerek bir tahmin yürüttüğümde kısık bir kahkaha attı. “Kesinlikle. Ama kendi tercihlerimin olumsuz sonuçlarını hiçbir zaman başıma kakmamıştır. Aksine her seferinde gülümseyip geçerdi, bunu yaşadığın iyi oldu dercesine.”
Babasından bahsederken yüzüne yansıyan ifade, benim aynaya bakarken daha önce hiç görmediğim bir ifadeydi. Burnumun direğinde küçük bir sızı belirdiğinde bakışlarımı gözlerinden kaçırdım. Ben babamın kokusuna bile hasretken, babam bana kokusunu bile çok görürken Dantes’in sahip olduğu babaya gıpta ettim. Bencillik olacaktı belki ama keşke onun babası benim de babam olsa dedim. Kızmayan, sesini yükseltmeyen, korkutmayan bir babayla yaşamanın hayali, Barbaros Solar’ı düşündüğümde yalnızca hayal olarak kalıyordu.
“Ne iş yapıyordu peki?” Sesimden bir şey anlamaması için kendimi delicesine kasmıştım. Tıpkı Dantes gibi benim ruhum da iç kanamalı bir hastalığın pençesindeydi. Kurtulmamı sağlayacak tek ilaç da artık sarılamayacağım kadar uzaktı bana.
“Sana bunları anlatmamalıydım.” Hislerimi çok kolay anlamıştı. “Benim güzel Lara’m, kalbini kırmak istememiştim.”
“Sen kırmadın kalbimi.” Hiç kibar olmayacak bir şekilde burnumu çektim. “Kimin kırdığını da çok iyi biliyorsun ama anlatmaya devam et. Babanı senden dinlemek hoşuma gitti. Huzurlu hissettiriyor. Senin gençliğini hayal ediyorum.” Gülümsemeye çalıştım. “Yirmi yedi yaşında olmayan halini yani.”
Dantes bir süre sessiz kaldı ve kollarını dizlerine yasladı. Sabırla anlatmasını bekledim, onun içinde zor olmalıydı. “Babam bir matematikçiydi, aynı zamanda iyi bir ekonomist, iş adamı ve bilime tutkun biriydi. Bir dönem akademisyenlik dahi yapmıştı. Konuşmaktan çok düşünmeyi severdi, anlatmadan anlaşılmayı bekler, bazen susarak dünyanın en iyi anlatıcısı olurdu. Onun için daima sorgulanmaya açık şeyler vardı. Beni de kendi yolundan götürmek istiyordu ama ben biraz daha serseri takıldığımdan bir yerde çizgimi kaybetmiş olmalıyım.”
Sessizce güldüm. “Sen kötü çocuksun.”
Kahkaha attı. “Ben utangaç bir serseriydim.”
“Yaa,” Sana inanmıyordum dercesine dudaklarımı büzdüm. Sokak lambasının altında otururken ona bakıyordum da kimse gibi değildi. Bambaşkaydı. “Lisede pencere kıyılarına oturup kız tavlıyordun sen bir kere.”
“Günahıma giriyorsun, Lara.” Sahte bir alınganlık belirtisi gösterdi.
“Günahına girmedim, Mir. Farkında değil misin bir günah varsa pata küte birlikte giriyoruz.”
“Çok haklısın,” Bundan rahatsız değil gibiydi. “Ama tuhaftır ki bu günahtan korkmuyorum. Babam da korkusuz biriydi, çok nadir bir şeylerden korku duyar ya da endişe ederdi.”
“Ona benziyorsun.” Babasıyla gurur duyduğu sesinin her zerresinden anlayabiliyordum.
“Aslında pek değil. Ben korktuğum zaman kontrolü kaybeden biriyim, babamın hayatı boyunca bir an bile kontrolü kaybettiği olmadı.” Durgunlaşır gibi oldu. “En büyük felaketlerde bile.” Söyledikleri beni düşündürdü. Bu kadar kontrollü olabilmek akıl işi miydi?
Ben korktuğumda bazen kendi adımı bile unutur hale gelirdim.
“Bir şeylere çok fazla takılı kalmazdı. Pişmanlık duymadan yaşamak ne demek tahmin edebiliyor musun?” diye sorarken sessiz bir nefes çekti içine. “Geçmişinde kalan duyguların ya da olayların esaretine girmezdi, benim aksime. Çünkü ona göre tek bir zaman, tek bir geçmiş ya da tek bir gelecek yoktu.”
Kaşlarımı çattım. “Af edersin? Tek bir gelecek olmamasını anlıyorum ama tek bir geçmiş yoktu derken?”
Dantes’in ses tonu gayet sakindi. Sanki bana açıklayacağı şeyleri daha öncesinde defalarca düşünmüş ve normalliğini kabullenmiş gibiydi. “Sana birden fazla geçmiş olmadığını düşündüren ne?”
“Çünkü tek bir zaman çizgisinde yaşıyoruz.” dedim, yapabileceğim en mantıklı açıklama buydu.
“Ya da öyle olduğuna inanıyoruz.” dediğinde kendimi tutamayıp kahkaha attım ve bu tepkime karşılık olarak çenemi yakaladı. Göz göze geldiğimizde yüzümdeki gülümsemeye alayla bakıyordu. “Paralel Evren diye bir şey duymadın mı sen hiç?” diye sordu aynı alaycı gülümsemesiyle.
“Duydum tabi ki,” Çenesinin altını gıdıkladım. “Neredeyse tüm Marvel filmlerinde.”
Söylediğim şey üzerine gecenin içine yayılan gür bir kahkaha daha attı. “Şöyle söyleyeyim, olabilecek en basit ve bilimsel olmayan şekliyle anlatacağım.” dedi. “Bu konu hakkında düşünmeyeli uzun zaman olduğundan biraz zorlanabilirim ama şansımı deneyeyim.”
“Marvel filmlerinden kopya çekme ama.”
“Lara.”
“Tamam ya, anlat hadi.”
“İçinde yaşadığımız evrenin nasıl yaratıldığını düşünüyorsun?” diye sordu başlamadan önce.
Kendimi fizik ya da kimya derslerinden birinde gibi hissediyordum ki iki dersi de asla sevmezdim. “Daha önce üzerinde hiç detaylı düşünmedim desem kızar mısın bana?” Düşünürken yüzümü avuçlarımın arasına yerleştirdim.
“Tanrı yarattı diyebilirim ama şöyle bir şey var ki,” Gözlerimi kıstım. “Evrenin, dünyanın, cennetin ve cehennemin, dolayısıyla sonsuza kadar sürecek ölümden sonraki hayatın hepsinin Tanrı’nın elinden çıktığını söylersem, bu beni biraz düşündürür. Çünkü Tanrı sonsuz bir varlıksa, kendisi gibi sonsuz olan başka bir şey yaratabilir mi? Evren sonsuza dek ayakta kalmayacak, kıyamet bunun habercisi ama diğer taraf için… ne bileyim. Bazen keşke öldükten birkaç yüz yıl sonra yeniden doğsak ve başka hayatlar yaşasak diye düşünüyorum.”
“O zaman evrenin sonsuz olmadığına inanıyorsun ama Tanrı’nın yarattığına da inanmıyorsun.” diyerek kendince bir çıkarım yaptığında içimi çektim.
“Çarpılmak istemem, Mir. Ben inançlı biriyim ama bu düşünmüyorum anlamına gelmesin.” Dudaklarımı düşürerek ona baktım. “Ama bunun Paralel Evren ile ne alakası var? Sence Tanrı birden fazla evren mi yarattı?”
“Ben de inançlı biriyim, Lara.” dedi anlatacaklarından önce. “Ama babam sayesinde istemediğim kadar çok şey düşünüp okudum. Babamın üzerinde düşünmeyi en çok sevdiği şeylerden biri buydu. Yani evreni Tanrı yaratmadıysa, bir şekilde var olması gerekiyordu.”
“Ve o var oluş da?” Neden bilmiyorum ama yüzündeki bilge ifadeyi izlemek çok keyifliydi. Burada değil de sanki büyük bir kalabalığın önünde, taktığı kemik çerçeveli gözlükleriyle konuşma yapan bir adamı andırıyordu. Öğretmen olmanın ona çok yakışacağını düşünmeden edemedim.
“Evrenin başlangıçta küçük ve tek parça bir şey olduğunu düşün. Zaman içinde patlayarak dört bir yana dağılıyor ve o küçük parçadan meydana gelen bir daha büyük, genişleyen bir evren doğuyor.”
“Evet,” dedim hemen. “Ama sen de diyorsun işte, bir tane evren doğuyor.”
Ona hemencecik inanmayıp itiraz etmem karşısında gururlu bir öğretmen gibi gülümsedi. “Biz neyden meydana geliyoruz, Lara?”
Kaşlarımı kalırdım. “Topraktan?”
İçini çekti. “Başka? Seni var eden en küçük parçanı düşün.”
Var oluşun en küçük parçası. İster istemez Hayalet ile yaptığım konuşma aklıma geldi. Cevabı bu sayede bulmam fazlasıyla kolay oldu. “Atom.” dedim kendimden emin bir şekilde.
“Evrenin parçalanarak genişlemesi sırasında atomlar da her yere dağıldıysa, aklına gelebilecek her yere, o zaman dağıldıkları yerde de bir başka varlığın en küçük parçasını oluşturmazlar mı?”
“Iıı…” Gülmemek için alt dudağımı dişledim. “Oluştururlar mı?”
Dantes bu yaramaz tavrım karşısında sahte bir kızgınlık ifadesi takındı. “Oluşturur Lara ve tüm parçacıklar aynı parçacıktan koparak etrafa dağıldığı için haliyle birbiriyle bağlantılıdır. Biz mesela, evrenle bağlantılıyız. Aramızda inkâr edemeyeceğimiz bir çekim var,” Yarım ağız sırıttı. “Haliyle evrenin başka bir köşesinde sana bağlı varlıklar var.” Gözlerini gözlerime çevirip gizemli bir sesle fısıldadı. “Senin gibi.”
Söylediklerinin bana ne hissettirmesi gerekiyordu bilmiyorum ama yalnızca başka dünyalarda oradan oraya koşturan minik Lara Solarlar hayal etmeye başladım ve bu bana inanılmaz haz verdi. Ben hiç iyi bir öğrenci değildim.
“Senden bir tane daha olduğunu hiç sanmıyorum.” diyerek kıkırdadım.
“Lara gerçekten,” Başını iki sallayarak dudaklarını birbirine bastırdı. “İflah olmazsın.”
“Demek başka bir evrende şu an seninle başka şeyler de yapıyor olabiliriz.” Derin düşüncelere daldığımda Dantes kahkaha attı. “Bir de beni arsızlıkla suçlarsın.”
“Sus,” diye azarladım onu. “Umarım paralel bir evrende bana hala yalan söylemiyorsundur. Koskoca evrene düşman edeceksin beni. Neymiş efendim, bizim için bir geçmiş hayal ediyormuş, hiç de bile. Sen önce gelecekte bana yalan söylememeyi öğren.”
Ani çıkışım karşısında sessiz kaldı ve bir süre çatık kaşlarla onu izlememi izledi. Yüz ifadesi durgundu. Söyledikleri tamamen uydurmaca da olabilirdi ama onunla her şeyi konuşmak fazlasıyla keyifli geliyordu. “Bizim için gerçekten bir geçmiş inşa ettim,” dedi en sonunda. “Hiç farkında değilsin.”
“Seni geçmişimi saklayan bir günlük olarak gören birine söylüyorsun bunları.” dedim gözlerimi devirerek.
“Ciddiyim Lara, az önce evrenin oluşumuna dair tek bir teori anlattım ama babam olsa anlattıklarımdaki eksik bilgilere gülüp geçerdi. Çünkü,” Yüzlerimiz arasında çok az mesafe vardı ve her kelimesinde bakışlarım olmaması gereken yerlere kayıyordu. “Kuantum fiziğine göre derdi babam, yaşadığımız evrene ait tek bir geçmişten bahsedemeyiz. Geçmişler vardır.”
“Ama bu imkânsız.” diye mırıldandım. “Bir tane zaman var ve biz o zamanı yaşayarak geçmişe dönüştürürüz. Gelecek ise yerini geçmişe bırakmak için hazırda bekler.”
“Geleceği değiştirebilir misin Lara?”
“Tercihler değişirse evet, neden olmasın.”
“O halde sana geçmişi değiştiremeyeceğini düşündüren ne?” diye sordu tek elini kaldırıp parmaklarını yüz çizgilerimde gezdirerek.
“Çünkü geçmiş yaşandı.” dedim dehşete kapılmış bir halde.
“Gözlenebilen geçmiş yaşandı, kesinlikle. Mesela seni öpmemi ele alalım,” dedi yumuşak ve tatlı bir sesle. Parmakları dudaklarımın üzerinde özlemle dolaşmaya başladığında, hızlanan nefeslerim ve kalbim kanımın damarlarımda şaha kalkmasına neden oldu. “Tam da şu an yanaklarının kızarmasından itibaren,” Isınmaya başlayan yanaklarımı okşadı. “…geriye giderek seni ilk öptüğüm ana kadar olan her şeyi eksiksiz hatırlayabiliriz. Hem de her detayını. Çünkü içinde olduğumuz şimdiki zaman hakkında net bir bilgimiz varsa, geçmişimiz için de aynı şey geçerlidir.”
“Yani?” Titrek bir sesle konuştuğumda ne anlattığı hakkında hiçbir fikrim yoktu. Sadece bana çok çok yakın duran güzel yüzünü seyre dalmıştım.
Yaşadığım heyecanın farkına varmış gibi, konuşurken gülümsüyordu. “Ama bir de henüz haberimizin olmadığı ama yaşanmış geçmişler de olabileceğini hiç düşünmedin mi? Tıpkı gelecek gibi belirsiz olan ve olasılıklardan oluşan bir geçmiş. Geleceğin olasılıklarla dolu Lara ama emin ol sen tek bir geçmiş yaşadığını sansan da geçmişinde de olasılıklar var. Geçmişinde,” dedi bastıra bastıra. “Senin yaşanmadığına inandığın bir dünya yaşanmış olasılık var.”
Nedense bu söylediğinin bilimsellikle alakalı değil de, ikimizin geçmişinde yaşanan ama benim henüz haberimin olmadığı bazı olaylara dokunduğunu hissettim. Geçmiş ve gelecek bizim için her zaman derin bir yara gibiydi ama o böyle söyleyince, sanki ardımda bıraktıklarım sandığım kadar canımı yakmayacakmış gibi geldi. Bu düşünceye inanabilir miydim? Dantes’in benden sakladığı casus kulaklıklarını düşününce, pek çok şey gibi bu düşünce de toz olup havaya karıştı.
“Ve bu olasılıkları sen mi yarattın?” diye sordum şüpheyle.
“Gelecek senin için ne kadar belirsizse, geçmişte mutlak olduğuna inandığın şeylerin de o kadar belirsiz olduğunu göreceksin. Bunu söylemeye çalışıyordum.” dediğinde, yaşanan ama benim henüz haberimin olmadığı muhtemel bir geçmişten bahsettiğine artık emin olsam da yaşadığımı bilmediğim bir geçmişi nasıl bilebilirdim?
“Evrenin büyüsü…” İçini çekti. “Bazen içinde yaşadığımız evreni düşününce yaşadıklarımız ya da yaşattıklarımız o kadar anlamsız geliyor ki.”
“Birincisi, bunu senden duymak fazlasıyla ironik, Mir.” Nefesini sertçe dudaklarıma doğru verdiğinde içim titredi.
“İkincisi, anlamsız ama bir şeyler yaşamak zorundaydık değil mi? Hiçliği kendime yakın bulsam da, çoğu zaman hiç var olmamış olduğumu düşünsem de gerçekten bir hiç olmanın ne demek olduğunu anlayabilmem mümkün değil. Düşünsene,” dedim fısıltıyla. “Aslında yoksun, bedenin, zihnin, düşüncelerin, hiçbir şey yok. Tuhaftır ki var olmaya o kadar alışmışım ki olmasam bile var olmak için çırpınan bir zihne sahip olurdum gibi geliyor.”
“Eğer var olmasaydın düşünecek bir zihne de sahip olmazdın. Sadece şu an aynaya baktığın kişiyi görmüşken, hiç var olmama fikri sana çok uzak geliyor.”
“Tıpkı yaşadığıma inandığım mutlak bir geçmiş olduğunu bilirken, geçmişim olmadan yaşamanın da bana uzak gelmesi gibi.” dedim.
“Aferin küçük civciv.”
“Sen çok iyi bir öğretmensin. Annen gibi öğretmen olmak ister miydin?” diye sordum.
“Neden soruyorsun? Evleneceğin adamın devlet memuru olmasını istediğin için ağzımı mı arıyorsun? Biraz ağırdan al Lara.” Avuçlarını geriye uzatıp rahatça kaldırıma yaslarken bana göz kırptı. “Niyetini çok kolay açık ediyorsun, Yalan Yıldızım.”
“Ondan mı sordum sanki. Bu gece ilk kez bana babandan bahsettin. Onun düşüncelerinden ve sevdiği şeylerden. Bu bir ilk, insanın özel eşyalarını kullanmaya kıyamaması gibi, baban hakkında konuşmaya kıyamadığını düşünüyorum bazen. Sanki senin için o kadar özel ki, konuşmak ona saygısızlık olacakmış gibi susuyorsun.”
Duraksadı, “Öyledir belki.” Bakışları kısa bir anlığına gökyüzüne kaydı.
“Ama gerçekten merak ediyorum, eğer bu olaylara hiç bulaşmasaydın, aileni kaybetmemiş olsaydın büyüyünce ne olmak isterdin? Anlattıklarına bakılırsa varlıklı bir aileden geliyorsun. Senin geçmişin hakkında hiçbir şey bilmiyorum. Arkadaş canlısı mıydın? Serseri miydin? Çapkın mıydın? Uysal mıydın ki bu çok zor gibi. Sonra ne bileyim… yemek yaparken annene yardım eder miydin ya da babanla oturup satranç oynar mıydın?”
“Kesinlikle oynardım.” dedi beni şaşırtarak. “Üzücü olansa, hiçbir zaman babamı satrançta yenemedim. Hep sabırsız davranarak hızlı hamleler yapıyordum. Babam yanlış bir hamle yapacağımı anladığında sessizce gülerdi ve ben o gülüşten yapacağım hamlenin beni yenilgiye götüreceğini anlasam da yapardım.”
“Yani bilerek babana yeniliyordun.”
“Ama sonuçta gülmeyip bana yolumun yanlış olduğunu göstermese de aynı hamleyi yapacağım için her halükârda yenilmiş olacaktım. Benimki sadece bilinçli bir yenilgiydi.”
Dantes gibi bir adamın yenilmeye tahammülü olduğunu pek sanmıyordum. Bu gece bile babama yenilmektense ölmeyi göze almıştı. “Neden bilerek yeniliyordun ki?”
“Çünkü yenildiğim zaman babamın neden yenildiğimi söylemesi ve bana stratejiler vermesi hoşuma gidiyordu. O kadar zekiydi ki Lara,” Sesindeki hayranlık inanılır gibi değildi. “Satrançta kazandığımız tüm taşları satranç tahtasının kıyısına sırayla dizdirirdi. Oyun bittikten sonra, en sondan başlayarak taşları tahtaya son oldukları yere geri koyar ve eğer hangi hamleyi yapsaydım yenilmeden devam edebileceğime dair bir sürü olasılık türetirdi. İstisnasız, her taşın yerini hatırlardı.”
“Sence de bu biraz delice değil mi? Hafızası nasıl o kadar güçlü olabilir? Ayrıca,” Dudaklarımı büzerek onu şöyle bir süzdüm. “Öyle bir babaya göre sen birazcık saf kalmış olabilir misin?”
Gülümsemesini bastıramadı. Bu gece o kadar çok gülüyordu ki gözlerime inanamıyordum. “Babama her seferinde yenilme nedenlerimden biri neydi biliyor musun? Çünkü her oyunda, yenildikçe taşları geriye sararak bana kazanmanın onlarca farklı yolunu göstermesini heyecanla beklerdim. Ben babama yenildikçe kazanmanın yollarını öğrendim, hem de hepsini. Sırf doğru zaman geldiğinde tek bir taşı bile kaybetmeden oyunu kazanabilmemin bir yolunu bulabilmek için, yüzlerce belki de binlerce farklı hamleyi kazıdım aklıma, günü geldiğinde kazanabilmek için.”
“Bu kadar mı önemliydi senin için kazanmak?” İster istemez şimdi ki savaşımızda da babama karşı kazanabilmek için tüm yenilgilere razı geldiğine dair bir hisse kapılmıştım.
“O zamanlar sadece babama kendimi kanıtlamak istiyordum. Bir kere dokunsa saçlarıma, bin kere içim titrerdi.” Gözlerine yerleşen ifade, savunmasız bir çocuğun savaş meydanında çaresiz kalması gibi çaresizdi. “Bir kere sarılsa bana, bin kere ağlayasım gelirdi. Tanısaydı seni de çok severdi.” Gülümsemesine kayıplar karıştı. “Seninle sabahlara kadar kitaplar hakkında konuşurdu ve sen sabah kendini Anna Karenina’nın indeksini tamamen öğrenmiş halde bulurdun.”
“O kadar zeki olduğumu sanmıyorum.” diye mırıldandım. Ben babamın Rousseau okumasını bile şaşkınlıkla karşılamıştım ve Dantes’in babası tıpkı bir matruşka gibi içinden mucizeler çıkarıyordu.
“Sorun zekâ değil,” dedi hemen. “Sorun öğrenemeyeceğine inandığın şeye hangi gözle baktığın. Kendine bir bak, nasıl oluyor da okuduğun yüzlerce kitabın yazarlarını, kahramanlarını, yaşanan olayları, yayın evlerini, ülkelerini, hatta sayfa sayılarını bile eksiksiz bilebiliyorsun? Daha bir kere bile yanıldığına şahit olmadım. Sorun zekâ değil, öğrenmek istediğin şeyin sana ne ifade ettiği.”
Zihnimin içindeki açık araziye ekmeye çalıştığım inançlarıma tutundum. Toprağım kuru olunca inançlarımın da kuruması çok sürmüyordu ama o bana böyle bakınca, yerkürenin metrelerce kat aşağısında da çakılsam, içimde bir şeyler yeşertebilirmiş gibi hissediyordum.
“Babam yüzünden aileni kaybettiğin için çok üzgünüm.” Çaresizliğime bulaşmış çaresizliğinden çığlıkları içinde barındıran bir karmaşa doğarken gözlerindeki ifade sertleşti.
“Ben de tam bunu söylemeni bekliyordum.” dediğinde, sözleri bıçak gibi içime saplandı ve geçmişin kanayan yarası bıçaktan ellerine bulaştı.
“Ne için?” diye sordum tedirginlikle.
“Seni öperek susturabilmek için.”
Nefesim dudaklarıma kapanan dudaklarıyla, parmaklıkları üstüne kapanan bir zindanda kalmış gibi içime hapsoldu. Şimdi geçmiş binlerce farklı şekilde yeniden ardımda beklerken ben o olasılıklardan birinin içindeydim.
Dudakları istekli bir temasla dudaklarıma dokunduğunda tepemizde yanan sokak lambasının ışıkları arttı sanki, aydınlık çoğaldı, gözlerimin ışıktan kör olması gibi. Dakikalarca güneşe baktıktan sonra gerçek dünyanın sadece ışık huzmelerinden ibaret olması gibi.
Hisler görüşümü yok eden o ışıklar gibiydi. Göğsümün ortasında bir geçmiş filizlendi, ben yaşamıştım ama bana ait değildi çünkü yaşadığım birkaç geçmişten yalnızca biriydi. Oysaki çok tanıdık ve kabul edilesiydi.
Nasıl sessizce öptüyse dudaklarımdan aynı sessizlikle geri çekildi ve gülümseyerek bana bakarken bu anın, şimdinin hayatımın sonuna dek hatırlamak istediğim nadir anlardan biri olduğunu fark ettim.
“Zihnimde nasıl derin bir yerin olduğunu anlatamam.” Sesi bir fısıltı gibi çıkıyordu. “Oysaki sadece kafamın içinde ama benden çok daha büyük bir yer kaplıyor orada.”
“Bilimde bunun için de bir karşılık bulabilir misin?” Gözlerimi kırpıştırdım ve tepemizde duran karanlık gökyüzüne nefes nefese kalmış bir halde baktım. Yıldızlar orada değildi, buradaydı.
“Daha kendime bile açıklayamıyorum olanları.”
“Sen bilimle açıklayamazsın,” Gökyüzündeki karanlığın ardına saklanmış yıldızların hepsi ne olduğunu biliyordu. “Ama ben edebiyatla açıklarım.” diye fısıldadım onun duyamayacağı kadar kısık bir sesle.
༄
Dantes ile orada ne kadar kaldık bilmiyorum. Zihnim sürekli gelgitlerin içinde çırpınarak geleceğe dair olasılıkları reddediyordu ama kucağına düştüğüm gerçek ne yazık ki otele geri dönmeme neden olmuştu.
Sakın geri gelme, Lara.
Kafamın içindeki ses Tarık’a aitti. Güven duygusunu kalbimin ortasında büyüten bir adamın dediklerine itimat etmeyecek kadar akılsız değildim ama Dantes ben olsam da olmasam da otele geri dönecekmiş gibi kararlı olduğundan ve kıyamet kopacaksa uzaktan izlemek yerine içinde olmayı göze aldığımda geri adım atmadım. Ne olursa olsun, iyi ya da kötü onu bırakmayacaktım. Yapabileceklerine rağmen.
Otele ön kapıdan değil de koşarcasına çıktığımız arka kapılardan girdik. Girmeden önce Dantes’e ceketini geri vermiştim. Şimdi de asansörün aşağıya inmesini bekliyorduk.
Ona aşağıdan bir bakış attım. Gayet sakin ve kontrollü görünüyordu. “Mir?” dedim sakince.
Hemen bana baktı. “Sence,” Tereddütle parmaklarımla oynadım. “Sence bize baktıklarında şey yaptığımızı anlarlar mı?” Üstümüze başımıza fazlasıyla çeki düzen vermiştik ama hala ateş gibi yanan gözlerimizden ve kızarıklığı geçmeyen dudaklarımızdan emin olamıyordum.
“Anlamazlar herhalde,” Dantes de pek emin değil gibi görünüyordu. Boşta olan eliyle ensesini kaşıyıp sıkkın bir nefes aldı. “Diğerleri sanmıyorum ki anlasın ama,” Tedirgince alt dudağını dişledi. “Fırat konusunda ben de pek emin değilim.”
“Niye?” dedim hemen. “Anlarsa bizimle dalga mı geçer?”
“Ne dalga geçmesi?” Dantes’in dudakları seğirdi. “Şampanya patlatır şerefsiz.”
Önüme döndüğümde tedirginliğim eskisinden daha fazlaydı. Ardımda kalan yaralılarla dolu bir savaş meydanına geri dönecek kadar gözümü karartmama sebep olan duyguları düşündüm. Uzak geçmiş değil de yakın geçmişin bana bıraktığı anılar zamanın zihnime bıraktığı bir el bombasıydı. Şimdi bombanın pimini çekerken patlamadan yara almasını umduğum muhtemel kişilerin değer verdiklerim olmamasını umuyordum ama kendi içimdeki bir bombayı nasıl savaş meydanına atacaktım?
El bombasının pimini çekmiştim fakat cesetler gelecekte beklediğim bir sonraki adıma ait değildi. Şimdiye aitti. Şimdide ben vardım. İçinde olduğum zamanda, sebebi olacağım kıyım için kendimden başka kimseyi suçlayamadım.
Asansör nihayet zemin kata indiğinde ve iki yana açıldığında sessizce içeri girdik ve bir süre öylece durduk. En sonunda uzanıp da balo katının düğmesine bastığında, gerçek dünyaya ait bir mayına bastığını hissettim ama o mayın patlamadı. Kapanmak üzere olan asansör kapısının arasına iki güçlü el girdi ve savaş meydanları derin bir sessizliğe gömüldü.
Ardından Tarık henüz kapanmamış olan asansör kapısından içeriye bir hayalet gibi girdi ve kapı kapandı.
Sonrası yalnızca fırtına sonrası sessizlikti.
Bedenim saniyesinde varlığına tepki verdi. Adımlarım kendiliğinden ona meylettiğinde, “Dur orada.” dedi sertçe ve bir itaatkâra dönüştüm. Asansörün kapısı kapandı, dünya ardımızda kaldı.
“Azıcık gelseydim Tarık…”
“Sana dur dedim.”
“Ben istemek sana sarılmak…” Kekelemeye başladım.
Tarık burnundan soludu.
Sanki orada değilmişim gibi beni es geçen bakışları öfkeyle Dantes’e döndü. Dudakları ince bir çizgi, yüz hatları her an kırılmaya hazır bir buz kütlesiydi. “Senin ecdadını sikeceğim.” dedi Dantes’e sıkılı dişlerinin arasından. “Ne bok yemeye geri getirdin onu!?”
Dantes’in de gerginlikte ondan bir farkı yoktu. Benim henüz içine dâhil olmadığım bir şeyin parçası olduklarını anlamamam için aptal olmam gerekirdi.
Nedense içimdeki şüphe tohumları Tarık söz konusu olduğunda hiç filizlenmiyordu çünkü onun yaptığı her şeyin haklı bir sebebi olduğunu düşünecek kadar güveniyordum. Ama söz konusu bu gece yaşananlar olduğunda ne düşüneceğimi bilemiyordum.
“Tarık ben kendim geldim.” Ses tonumu sakin tuttum, kafamın içindeki cesetleri görmesin diye. Bir cesetle yaşadığımı bilip de mezarlıktan ibaret olduğumu anlamasın diye. Ama bakışları ağır ağır bana dönerken belki de Tarık benden daha çok ceset taşıyordu içinde.
“Telefonda sana söylediklerim…” Cümlesinin sonuna koyduğu üç noktayı, gözlerinde beliren hayal kırıklığı tamamladı. “Sana güveniyorum demiştin.”
Ona olan güvenim, hiçbir şey hissedemeyecek kadar hissizleşsem bile kaybolmayacak en güçlü duygumdu. “Evet sana güveniyorum.” Güven duygum gözlerinde zerre duygu kırıntısı yaratmadı. “Ama geri dönmeyeceğimin sözünü sana hiç vermedim.” dedim kısıkça.
Söylediklerim onu yaraladı. Bunu ifadesiz kalan gözlerinden anladım. Çünkü hislerini saklamak için o kadar çok uğraştı ki nihayetinde hislerini görmesem de vermiş olduğunu mücadeleyi görmek her şeyi gözlerimin önüne serdi. İzin verseydi koşarak boynuna atlar, bu kırgınlığı ondan bir şekilde alırdım ama aramıza koyduğu mesafeyi aşamıyordum.
“Ona geri gelme mi dedin Tarık?” Dantes’in ani çıkışıyla Tarık ve ben anlık bir duraksama yaşadık. Yine bakışmaya başladıklarında bu kez Dantes’in yüzünde de hayal kırıklığı dolu bir ifade vardı. Sanki söylemek istedikleri sadece bundan ibaret değildi ama bundan daha fazlasını da söyleyemezdi.
“Neden?” Dantes bu kez mutluluğa hiç yakışmayacak bir şekilde gülümsedi.
“Vazgeçtim.” dedi Tarık. Vazgeçtiği şeyin ne olduğunu bilmiyordum ama iliklerime kadar benim de içinde olduğum bir mevzudan bahsettiklerinden emindim.
“Neyden vazgeçtin?” diyen sorumu, Dantes’in “Neden vazgeçtin?” sorusu takip etti.
Soruları cevaplayacak kişi Tarık’tı ama bana döndüklerinde iki ruh arasında sıkışmıştım. Bir şeyler oluyordu ama olan şeyleri öğrenmeme izin vermiyorlardı. “Benden sakladığınız bir yakınlığınız mı var?” diye sordum şüpheyle.
Cevap olarak Tarık ve Dantes birbirlerine döndüğünde hışımla sağ ayağımı yere çarptım. “Sessizce birbirinize bakıp durmayın!”
“Neden vazgeçtim biliyor musun?” Tarık ellerini ceplerine sokarak kelimelerini bilinmezliğin içinden çekip çıkarır gibi konuştu. Böyle yaptığında sakladığı anlamları anlayamayacağımı sandı ama gözlerindeki ifadeyi saklayamadıktan sonra anlamları saklasa neye yarardı? “Çünkü ne söylesem anlamıyorsunuz.” diye devam etti sessizce. “Doğru zaman ve doğru yer anlayışı bu kadar karışmışken vazgeçme sebebimi sorgulamaya hakkın var mı?”
“Neden bana neyden vazgeçtiğini söylemiyorsun Tarık? Sende mi benden bir şeyler saklıyorsun?” Sormaya korktuğum onca soru arasında, ruhuma en çok azap çektireni dile getirdim. “Sende mi bana yalan söylüyorsun?”
Bu kez gözleri bana döndü. Dantes’in bakışları da üstümdeydi. Tarık tarafından söylenen bir yalana, sanıyorum ki asla tahammül edemezdim. Onun yerine bana eskisi gibi düşman olsa daha iyiydi.
“Senin bana soru sormaya bile hakkın yok, Lara.” Beni şuracıkta bir kaşık suda boğmak ister gibi bakıyordu. “Ben seni silah dolu bir odadan çıkardım, sen ne bok yemeye geri geldin!” Sesi asansörde yankılanınca irkilerek bir adım geri çekildim.
“Ona zarar gelmesine izin vermezdim.” diye çıkıştı Dantes. “Yardımların için teşekkürler ama bu konu seninle alakalı değil.”
“Aynısını babam da söylüyordu biliyor musun?” Tarık alayla güldüğünde babamın varlığı aramızda soğuk rüzgârlar estirdi. “Ne sanıyordun, seni kurtardım ama hiçbir şey yokmuş gibi mi davranacağım? Kedin ne bok yersen ye ama babamla aranda olan hiçbir şeye Lara’yı karıştırmana izin vermeyeceğim artık.”
Dedikleri üzerine Dantes öyle alaycı bir kahkaha attı ki sesi asansörde acı bir şekilde yankılandı. Yüzündeki yorumlaması güç ifadeye bakakaldım. “Bunu söylemek için biraz geç kalmadın mı Tarık?” Yavaş adımlarla ona doğru ilerleyip karşısına dikildiğinde burun buruna geldiler. “Bana bunları sen mi söylüyorsun sahiden?” Öfkeyle soludu. “Sen?”
“Beni yargılayacak son kişi bile değilsin.” Tarık’ın hala beyaz eldivenleri takılı olan elleri yumruk olmuştu. Bir şeylere vurmak ister gibi gergin, vurmak istediği kişi Dantes’miş gibi öfkeliydi. “Ben senin dostun değilim, babam da öyle. Varlığına sesimi çıkarmıyorsam tek sebebi arkanda duruyor.” Dantes’in arkasında duran bendim.
“Konuyu saptırıyorsun,” Dantes başını usulca yana yatırdı. “Konudan kaçıyorsun.” Ara ara asansör ışıklarını takip ediyordum ama bir türlü balo katına ulaşamıyorduk ve burada sıkıştıkça ikisinin de öfkesi artıyordu.
“Onca şey yaptım ben bugüne kadar, bir kere bile sonuçlarıyla yüzleşmekten kaçındığım olmadı. Aç gözünü Tarık Solar,” dedi sesi yükselirken. “Sebep olduğun şeylerin sonuçlarına dön de bir bak!”
“Sen,” Tarık hışımla Dantes’in yakalarına yapıştı. “Beni yargılayamazsın!”
“Sen beni yargılamayı biliyorsun ama.” Dantes Tarık’ın hamlesi karşısında kılını bile kımıldatmadı. Sanki yapacağı her şeye razıymış gibi. Oysa yargılardan bahsediliyorsa aldığı hüküm en ağır olan oymuş gibi geliyordu.
“Tarık!” Düşünmeden aralarına girmeye çalıştım. Dantes’in göğsünde yumruk olan ellerini yakaladım ama değil elini açmak, bir parmağını bile kımıldatamadım. “Lütfen zarar vermeyin birbirinize. Sakinleşince yeniden konuşun. Lütfen.”
Tarık yavaşça başını eğerek bana baktı. Dantes hala içinde binlerce sırrı sakladığı gözleriyle Tarık’a bakıyordu ama Tarık söylediğim şeyler ikisi zarar görmesin diye dile getirdiğim bir istek değil de onu delik deşik eden bir istekmiş gibi bakıyordu.
“Tarık-“
“Çok umurundaymışım gibi adımı söyleyip durma artık!” diye bağırdı içimi yakan bir sesle. Avuçlarım kalp kırıklıklarımla dolmaya başladı, gözlerim de kalbimden taşan hüzün okyanusunun gözlerime firar etmesiyle.
“Orada dur bakalım,” Dantes de beklemediğim bir hamleyle Tarık’ın yakalarını kavradı. Yumrukları bir kaya gibi sertti, tutuşlarından ise onlar istemedikçe kurtulmaları mümkün değildi. İster istemez birkaç adım geri çekilmek zorunda kaldığımda Tarık ne söylediğinin yeni farkına varmış gibi şaşkındı ama Dantes bu yüz ifadesine acımadı.
Tarık ona baksın diye sertçe sarstığında Tarık Solar içsel bir sarsıntının eşiğindeydi. “Sana değer veren birine daha ne kadar bok gibi davranmaya devam edeceksin?” dedi sıkılı dişlerinin arasından. “Şu kız yediği yemekten içtiği suya kadar yaptığı her şeyde seni anıyor. Sen gelip her seferinde kalbini kırıyorsun, sırf işler senin istediğin gibi gitmiyor diye.”
“Kimsenin merhametine ihtiyacım yok.” dedi Tarık soğukça.
“Merhamet değil bu bok kafalı!” Dantes onu sarstığında daha da hırslandı. Onlara bakarken birbirinin neredeyse aynısı olan iki savaşçı görüyordum. “Birinin seni sevdiğini anlamaktan aciz misin? Ağzıyla kuş mu tutsun sana yaranabilmek için? Adam ol da kardeşine biraz abilik yap!”
Tarık’ın bana çok güzel abilik yaptığını inkâr edemiyordum ama ardında saklandığı duvarları aşamadıkça güzel anılar çok çabuk terk ediyordu zihnimi ve ben yeni anılar yaratmak için Tarık’a koşmaya çekiniyordum. “Sen benim abiliğimi sorgulayamazsın. Gerekirse kardeşim için ölürüm de.”
“Sor bakalım Lara’ya onun için ölmeni istiyor mu? İnsan gibi sevgisine karşılık ver istiyor. Her götün sıkıştığında ketumluğunun ardına sığınma, kendini ona aç istiyor. Götüne girsin merhamet senin. Onun seni sevdiği gibi sen de onu sev istiyor. Şimdi al bu öğrendiklerinle ne yapmak istiyorsan yap.”
Bunları dile getirdiği için Dantes’e öfkelenir miyim yoksa minnet mi duyarım buna daha sonra karar verecektim. O an tek önemli olan Tarık’ın ne tepki vereceğiydi. Dantes onu öfkeyle bıraktığında ve yakasındaki ellerden kurtulduğunda asansör sarsılarak durdu. Dantes Tarık’a son bir bakış atıp üç koca adımda dışarı çıktı.
“Dikkatli ol, Çağlar.” Tarık bakışlarını boşluktan ayırmadan konuştuğunda Dantes duraksadı. “Babam hala buralarda.” Aralarındaki gerginliğe rağmen Dantes’i umursuyor oluşunu kalbimin kırıklığına rağmen hüzünlü bir gülümsemeyle izledim. “Bir daha kıçın sıkışırsa kurtarmam seni.”
“Hiç de kıçım sıkışmamıştı.” Dantes söylene söylene yürümeye başladığında Tarık’ın dudaklarına alaycı bir gülümseme yerleşti. Ama bu o kadar küçük bir gülümsemeydi ki görüp görmediğimden emin olamadım. Ama emin olduğum şey gözlerindeki ifadenin ne kadar samimi olduğuydu.
Kapılar yeniden kapandığında hareket etmeyen dört duvar arasında iki korkuluk gibi hareketsizce durmaya devam ettik. Düşünceler içimdeki korkuluklardan korkup kaçmayacak kadar yoldan çıkmıştı. Bir ıssız araziye koruma çabalarıma gülüp geçmek istiyordum ama kafamdaki tarlayı bir gün iyi mahsullerle doldururum umudumdan hiç vazgeçmiyordum.
“Seni umursamadığım hiç olmadı. Öyleymiş gibi bir izlenim verdiysem bu benim hatamdır. Bazen istemeden bencillik yapabiliyorum Tarık ama hiçbir bencilliğimin sonunun sana dokunmasını istemedim.”
“Bazen bencil olmak gerekir, bunun için sana kızmıyorum.” O da benim gibi başını kaldırmıyordu. Görmekten çekindiği ya da görmek istemediği kişi olduğum gerçeğiyle yüzleşmek istemiyordum. “Öyle söylemek istememiştim, Lara.” Bakışlarını kaldıracak gibi olduğunda onun farkında değilmiş gibi uzaklara baktım. “Bana verdiğin her duyguyu son zerresine kadar hissediyorum.”
“Ama seni umursamadığımı düşündün.” dedim kırgın bir sesle.
“Çok kızgınım, kafam karışık. Birbirine girmiş meselelerin içinden çıkamıyorum ve sen gelme dediğim halde şimdi gelmiş karşımda duruyorsun.” dedi, onun sesinden de kırgınlık akıyordu. Gözlerimizin ayrı kalmasına daha fazla dayanamadım ve usulca başımı kaldırdım. Gözleri dikkatle beni izliyordu, en başından bu yana baktığı benmişim gibi.
Dudaklarımdan ufak bir tereddüt geçti. “Çok mu kızgınsın geri döndüğüm için?”
“Hem de nasıl. Seni şu an aklın başına gelene kadar pataklamak istiyorum.” dediğinde dudaklarımı birbirine bastırdım ve omuzlarımı içeri doğru çekerek bir adım geri gittim.
“Neden geri geldin?” Dudaklarında hiç tahmin etmeyeceğim kadar derin bir acı vardı. Geri gelme sebeplerimden birinin onun iyi olduğunu görmek olduğunu söyleseydim bana şimdikinden daha çok kızar mıydı? “Neden?” dedi bir kez daha. “Etrafımız tehlike kaynıyorken neden?”
“Geri gelmemin pek çok sebebi var ama senin ardımda kaldığın bir yere sırtımı dönüp gidemeyeceğim için olabilir mi? Gelmek istedim, geldim. Çünkü sen de buradaydın.”
Derince içini çekti. “Gerçekten iyi misin? Bir bakayım sana.”
Onu sağ salim karşımda görmemin mutluluğu bir yana, olanların yarattığı kederin ve sarsıntının izleri hala yüzündeydi. Usulca çeneme dokunup da başımı kaldırdığında dudakları ince birer ip gibi gerilmiş, beni boğmak üzere olan sular onu çoktan alaşağı etmiş gibiydi.
“Çok korktum, Tarık.” Amacım bunları söylemek değildi. Aksine gülümseyip gayet iyi olduğumu kanıtlamak istiyordum ama iyi olmanın yanına bile yaklaşamazken ayaklarıma bağlanan taşlarla uçurumdan aşağıya çekiliyordum. “Babam-“
“Babam, bu gece tanıdığımız adam değil.” dedi sözümü keserek. Oysa babamın her halini yakından tanıyormuş ama tümüyle yabancılaşmak istiyormuş gibi bakıyordu. “Aynı şeyin bir daha yaşanmasına izin vermeyeceğim.”
“Neden o odada olduğumuzu ya da babamın Mir ile ne derdi olduğunu sormayacak mısın?” Sormasını elbette istemiyordum. Dantes’in sırlarına ihanet edemezdim ama Tarık her şeyi sorgulayacak biriydi. Babamı benden daha iyi tanısa da bu yaptıklarının ardındaki sebepleri öğrenmesine engel değildi.
“Bunu konuşacağım kişi sen değilsin.” Yumuşakça çenemi okşadı ve avucu yanağıma doğru kaydı. “Sadece iyi olduğunu görmek istiyorum.”
“Ama sen bizi bir savaş meydanında gördün.” Şansımı fazla zorluyordum. “Hiç mi merak etmiyorsun?”
“Konunun seninle değil de Çağlar’la ilgili olduğunu bilecek kadar aklım başımda. Ve sen,” Bu kez iki elini de yanağıma koydu ve başını eğdi. “Bir daha bu konunun içine dâhil olmayacaksın. Olmana izin vermeyeceğim.”
“Peki ya Mir?” Aralarında düşmanlık mı vardı yoksa dostluk mu tam olarak emin olamıyordum. Aralarındaki ilişki annesinden dayak yerken bile anne diye ağlayan çocukların ruh halini anımsatıyordu bana. “Babam sana çok kızdı. Sonra sen hiç tanımadığın bir adamı babama tercih ettin.”
“Benim babama tercih ettiğim sendin.” Milyarlarca insanın arasında, gözleri gözlerime değdi ya, o yanımdayken bana bir şey olmaz sandım. Tarık benim yanaklarımı okşadı ve ben kendimi hiç yalnız hissetmedim, güvendeydim. Geçmişimiz orada bize sırıtıyordu ama Tarık’ın tatlı gülüşünden daha etkili değildi ruhumda. Tarık bana bir kere gülüyordu, benim kalbim bin kere çarpıyordu.
“Senin o odada olduğunu bilmesem, kılımı kıpırdatmazdım.” diye devam ettiğinde yüzümdeki gülümseme katılığı karşısında ayakta kalamadı.
Söyledikleri fazla acımasızcaydı. Dantes de sütten çıkmış ak kaşık sayılmazdı ama Tarık tarafından bu kadar kolay gözden çıkarılabiliyor olması kalbimi kırdı. “Bence yalan söylüyorsun.” diye mırıldandım. “Senin kalbinin güzelliği, Mir’in de o odada kalmasına izin vermezdi.”
Bir mum hızlıca alev alarak geceyi nasıl aydınlatırsa öyle bir aydınlık vardı gözlerinde. Tek sorun her mumun bir gün sönecek olmasıydı. Tarık da bunu biliyormuş gibi iyiliğin varlığına bel bağlamıyordu çünkü eninde sonunda yakından tanıdığı o karanlığa geri dönüyordu.
“Sen benden korkmadın mı bu gece?” Sorusu kalbimin ortasında acı bir çığlık gibi patladı. Yanaklarımı bırakıp birkaç adım geriledi ve sırtını asansör duvarına yaslayıp bana ölgün bir bakış attı. “Hep tanıdığın adam mıydım? Neden ellerimde silah varken sana sarıldığımda kaçmadın da kollarımın arasında durmaya devam ettin? Ne zamandır eli silah tutan adamlara sırtını yaslıyorsun, Lara?”
“Sen elinde değil silah, ceset tutuyor olsan bile korkmam ben senden.” dedim tek nefeste. “Gerçi onu yapmayacağını biliyorum ama neden korkayım? Kapıyı kırıp odaya girdiğinde,” Adımlayarak tam önünde durdum ve ona mahzun gözlerle baktım. “Yaşadığım rahatlamayı tahmin bile edemezsin. Sanki bir tabuttaydım ve sen gelip bana elini uzattın.”
“Ya da tabutun kapağını üzerine kapattım.” dedi sessizce.
“Hiç de bile.” Halsizce iki yanda duran ellerini tuttum. “Biraz acımasız bu eller ama güven dolu. Sahte olan hiçbir şey yok sende. Uyurken bana anlatılan bir masal gibisin, her seferinde huzurlu bir uyku çekmeme neden oluyorsun.”
“Anlatılan çoğu masalın ardında vahşet dolu bir gerçek yattığını kimse söylemedi mi sana?” Ellerimi hafifçe sıktı. Kemikli parmakları korkunç bir şeye şahit olmuş gibi buz gibiydi.
“Söz konusu sen olunca gerçeklere sırtımı dönmek işime geliyor.” diye itiraf ettim. Çekingence bakışlarımı indirdim ve göğsünün üstünde duran kırmızı broşu izlemeye başladım. “Senin yalanların bile güzel gelir sanırım bana.”
Sessizlik nefeslerimize karıştı ve yavaşça yükselip alçalan göğsü bir yaşam ağacı gibi göründü gözüme. Tarık’ın göğsünde yaşam vardı, nefes vardı, içinde sakladığı kalbin tenhalarında herkesten daha çok yaşamaya muhtaç kalan ölümün kıyısında bir ruh vardı.
Dantes’in dedikleri artık çok daha anlamlı geliyordu. Geçmişin senin sandığından ibaret olmadığını bilirsen, gelecek senin için daha başka bir şey haline gelir. Artık geçmişimin sandığımdan daha fazlası olduğunu biliyordum ve gelecek benim için daha anlamlı hale geliyordu.
“Seni ardımda bırakıp gitmek ne kadar zordu biliyor musun? Ya babam sana bir şey yapsaydı? Yapmaz da,” dedim kısık sesle. “Oğlusun sonuçta yapmazdı ama ne kadar gözü dönmüş olduğunu düşününce…”
“Kaç kere söyleyeceğim önceliğin kendin olsun diye. Babam sandığımız gibi bir adam değil Lara, bu şekilde öğrenmen benim de kalbimi kırıyor. Seni korumam gerekirdi.”
Cevap vermediğimde derin bir nefes aldı ve uzanıp asansör düğmesine bastığını gördüm. Kapı açıldığında balo salonunda çalan müziğin kısık ezgisi kulaklarımıza doldu. “Seninkinin kıçı başka belalara bulaşmadan gidelim. Kurtarmam bir daha yoksa.”
Masumca saçlarımı kulaklarımın arkasına sıkıştırdım. “Bence kurtarırsın.”
Gözlerini devirdi. Asansörden çıkıp salona yürümeye başladığımızda etrafı kolaçan ediyordu. O ana kadar silahların hala onda olduğunu fark etmemiştim ama içimden bir ses silahsız olmadığını söylüyordu.
İlk seferde yalnız girdiğim ve babamın zoruyla çıktığım koridoru aşarken bedenin gerildi. Tarık bana göz ucuyla baktı. İkimizin de maskesi yoktu ve bence bu gecenin maskeli olmasının tek sebebinin Hayalet’ti. Yoksa başka türlü nasıl karşıma çıkacaktı?
“Babamı görüyor musun?” diye fısıldadım kalabalığın arasında dolanırken.
“O şu an sakat kalan adamlarını toparlamakla meşguldür.” dedi katı bir sesle. Hiç tereddüt etmeden bizimkilerin olduğu masaya yürümeye başladı. Onlardan başka hiçbir arkadaşının olmadığını düşünmek üzücüydü.
“Babamın onay vermemesinden korktuğun için herkesten sakladığın bir gizli sevgilin olduğu dedikodularının dolaştığını biliyor muydun?” diye alakasız bir soru sorduğumda şaşkınlıkla bana baktı.
“Sahiden mi?” Yüzü komik ve çarpık bir ifadeye büründü. “Hakkımda böyle mi diyorlar?”
“Kelimesi kelimesine aynısını diyorlar hem de. Ben de şaşırdım tabi duyduğumda ama öyle bir şey olsa haberim olurdu herhalde dedim.” Kolumla kolunu dürttüm. “Olurdu değil mi?”
“Bilmem,” Omuz silkti, aslında konuya son derece ilgisiz görünüyordu. “Boş ver Lara, olsa ne olmasa ne.”
“Boş veremem Tarık, kıskançlıktan ölürüm öyle bir şey olursa çünkü ben seni çok geç buldum.” Sesimdeki serzenişi fark etmemesi imkansızdı. “Çocukluktan bu yana çok yakın olsaydık kıskanmazdım ama daha senin yakınlığına doyamadan bir başkasına yakın olman haksızlıkmış gibi geliyor. Bazen bencil olmak gerekir dedin, benim bencilliğim de bu olsa olmaz mı?”
İstediğim şey kesinlikle bencillikti. Bir gün mutlaka âşık olacak ve kendini sevdiği kadına teslim edecekti. Gerçi aşk kavramına ancak alayla bakan birinden aşk adına çok da bir şey beklemiyordum ama belli mi olurdu. Sadece gitme vakti gelene kadar en sevdiği olarak ben kalayım istiyordum.
“Sırf âşık olacağım için senden gideceğimi düşünüyorsan tam bir aptalsın.” Aşk kavramını ilk kez alaycı bir söylemle reddetmedi. “Aşk dediğin ne? Bir avuç boş çırpıntı. Ama burada sen varsın, bir ömre sığabilecek koca bir emek.”
“Sevgi neydi?” diye bir fısıltı döküldü dudaklarımdan.
“Sevgi…” Tarık vereceği cevabı daha iyi duymamı istercesine bana doğru eğildi ve ben ciddi bir cevap vermesini beklerken güldü. “Sen beni hep kıskan.” Eldivenli eliyle hızlıca saçlarımı karıştırdı. “Bu aşktan daha çok keyif veriyor bana.”
“Âşık olup süründüğün günleri de göreceğiz inşallah.” dedim tatlı bir sesle. “Tarık Solar aşk acısından sarhoş olmuş, gelmiş Mir’den nasihat istiyor, Fırat oradan kahkahayla gülüyor, Ateş evliliğe giden en kısa yolu anlatıyor falan.” Hevesle ona baktığımda keyfi hiç de yerinde değildi. “Yaşansın bak bu.”
“Olağanüstü çirkin fantazilerini kendine sakla.” diye homurdandı ve yürümeye devam etti.
“Ya niye?” Heyecanla koluna girip yanı başında seke seke yürümeye başladım. “Merak etme ben asla kız tarafını tutmam.”
“Susar mısın lütfen?”
“Sen bir kızdın gibi. Bence sana en yararlı nasihat Fırat’tan gelir bak demedi deme.”
“O önce sevdiği kıza sahip çıkmayı öğrensin.” Alayla soludu. “Kızı kaybetmek üzere haberi yok.” Tarık bile Fırat’ın Nil’e âşık olduğunu anlamıştı da bir Fırat anlamamıştı.
Bizimkilerin olduğu masaya yaklaştığımızda diğer masalardan daha canlı bir hareketlilik olduğunu gördüm. Herkesin keyfi yerindeydi ama Dantes çok huzursuz görünüyordu. Elindeki bardağı sallayıp dururken başını kaldırdığında göz göze geldik ve başını umutsuzca iki yana salladı. Tam o sırada küçük bir pıt sesiyle birlikte masaya Fırat’ın kahkahaları yayıldı. Elinde yeni patlattığı şampanya şişesi tutuyordu.
“Tarık!” Panikle duraksayarak Tarık’ın yakalarına yapıştım. “Gitmeyelim. Götürme beni oraya! Düşman hattına giriyoruz.” Neredeyse ciyaklayacaktım. “Meydey meydey. İmdat!”
“Saçmalama.” Tarık ellerimi yakalayıp beni kolunun altına çekti ve sürüklercesine yürüttü. “Başka tanıdık yok nereye gideceğiz?”
“Her yer olur ama orası olmasın. Allah’ım, vallahi yalan söylüyorlar Tarık. Asla öyle bir şey yapmadık!”
“Ne yapmadınız?” diye sordu şüpheyle.
“Bir şey yaptığımı söylerlerse o şeyi yapmadık, valla bak. Onların hepsi yalancı!” dediğimde masaya çoktan ulaşmıştık. “Yalan söylüyorlar! Günahıma giriyorla…”
Şaşkın bakışlar üzerimize dönünce Tarık’ın kolunun altından çıkarak çenemi dikleştirip asilce saçlarımı arkaya savurdum. “Selam…” Hiçbir şey olmamış gibi güldüm. “Sohbet koyu sanırım, siz devam edin.” Hâlbuki kimse konuşmuyordu. “Ben de işte hiçbir şeyden bahsetmiyordum Tarık’a…”
“Cimcime!” Fırat coşkuyla bağırdığında tüm asaletim yerlerdeydi. Ürkerek Tarık’ın göğsüne sindim ama nafileydi. Fırat yuvarlak masanın etrafından hızlıca dolanarak yanıma geldi ve elime bir bardak tutuşturdu. Şampanya doldurmaya başladı. “Kutlama yapıyorduk biz de.”
“Fırat sikeceğim ecdanını şimdi. Rahat bırak kızı.” dedi Dantes öfkeyle.
“Aşk olsun kardeşim, ne yaptım sanki?” Farkında olmadan şampanyayı o kadar çok doldurdu ki tüm köpükler parmaklarıma taştı. Zavallı parmaklarım panikle titriyordu. Fırat hafifçe eğilerek gözlerini güç bela gözlerime değdirdiğinde ona çekinceyle bakıyordum. Alay eder ya da dalga geçer sanıyordum ama samimi bir ifade görmek beni afallattı. “Cimcime,” dedi yumuşakça ve gülümseyerek ekledi. “Kulübe hoş geldin fıstık.”
Kekeledim. “Sanırım…” Dantes’le kısacık bakıştım. “Hoş buldum mu?”
“Çak bakalım.” Elini kaldırdı ve koca avucunu yüz hizasına getirdi. Gözlerine hadisene dercesine bir bakış yerleştiğinde pes ettim. Sağ elimi kaldırarak yumuşakça avucuna dokundurdum ve Fırat’tan coşku dolu bir ses daha çıkmasına neden oldum. “İşte bu be! Artık en yakın derttaşım sensin. Kafan attığı vakit bir telefonla Promaja’da içki gömmeye gideceğiz. Anlaşılmayan bir şey?”
“Böyle bir şey yaparsan benim sana kafa atacak olmam dışında mı?” Tarık başını yana yatırarak gülümsedi. “Bence çok iyi anladık.”
“Aman ya,” Fırat doğrularak Tarık’a ters bir bakış atmayı denedi ama Tarık’ın sert bakışları karşısında başarılı olamayarak geri adım attı. “Ben zaten ona limonata içirecektim. Ayıp oluyor kafa atmalar falan.”
“Aferin,” Tarık Fırat’ın omzuna pat pat vurdu. “Kimin kardeşiyle dans ettiğini unutma.”
“Ben de kardej istiyorum.” diye bir ses aramıza girince tüm bedenim gevşedi ve derin bir nefes aldım. Mavi ayak ucuma gelmiş elbisemin eteklerini çekiştiriyordu. “Lara, ben de Ormanlık abiyle senin kardejin olabilir miyim?”
“Olamazsın.” dedi Tarık alayla. “Git babana söyle sana kardeş yapsın.”
“Mavi!” Evren diğer taraftan utançla seslendi. Maskesini çıkardığı beyaz tenine tatlı bir kızıllık yayılmıştı ve Ateş gözlerini ondan alamıyordu. “Çabuk buraya gel!”
“Ama onlarla kardej olmak istiyorum ben!” Küçük kız sertçe ayaklarını yere vurdu. “Bana kardej yaparsanız küçücük olur ki. Ben Ormanlık abi gibi büyük bir kardej istiyorum.”
“Biz varız ya Cimcime.” dedi Fırat yumuşakça.
Mavi dudaklarını düşürdü. “Sizle arkadajız,” Tarık’a gözlerini kırpıştırarak baktı. “Beni de kardej olarak alsana Ormanlık abi.”
“Hayır.”
“Lüütfeen.” Mavi beni es geçip Tarık’ın bacaklarına sarıldığında hemen Dantes’in olduğu tarafa kaçtım.
Tarık hepimizi şaşırtarak eğildiğinde ve Mavi’yi kucağına aldığında yüzü acı içinde kasıldı ve nefesim boğazımda tökezledi. O kadar küçük bir çabada canının yanması ya da zorlanması normalde imkânsızdı. Doğrulduğunda derin bir nefes alıp Mavi’yle konuşmaya başladı. Şimdi gülümsüyordu ve yüzünde acıdan eser yoktu. Belki de ben yanlış görmüştüm.
Dantes elimdeki bardağı ani bir hamleyle kapmasıyla dikkatim dağıldı. Nefes bile almadan tek seferde hepsini içti. “Piç kurusu.” diye homurdandı. “Tek bakışta anladı olanları. Hayır alnımda mı yazıyor anlamıyorum. Nasıl anlamış olabilir?”
Kendi aşk hayatına zerre hayrı dokunmayan Fırat’ın bizim ilişkimizdeki gelişmelere böylesine vakıf olması takdir edilesiydi.
Yaptığımız şeyi biliyor oluşu beni dehşete düşürüyordu ama elden ne gelirdi? En azından beni utandırmak yerine kulübe almıştı. Kulüp de neyse artık.
“Neyse ki sadece o anladı.” dedi Dantes. Göz göze geldiğimizde bakışları yumuşadı ve elini belime koyup beni kendine çekti. “Bu arada, diğerleri henüz babanla olanları bilmiyor, şimdilik aramızda kalsın.”
“Kalsın.” diye mırıldandım.
O ana kadar Nil’in masada olmadığını fark etmemiştim. Hemen Fırat’a baktım. Keyfi gayet yerinde görünüyordu ama olanlardan haberi olunca bu kadar sakin kalması imkânsızdı. Hayal kırıklığına uğrayacaktı, şiddetli bir şekilde. Henüz yüzleşmeye cesaret edemediği hislerinin ayaklar altına alındığını öğrenince bir tekme daha atacaktı.
“Neredeydiniz?” Bu şüpheli ses tonu Ateş’e aitti. Diğerlerinin aksine durgun bir ruh hali vardı. Olgun baba figürünü bu gece özenle üzerinde taşıyordu ve bana bakarken de bu hissi son zerresine kadar hissettirdi. Kalbim birtakım zamansız duyguyla baskılandı. “Yarım kalan konuşmamızdan sonra aradım seni ama ulaşamadım.”
“Telefonum kırıldı.” dedim paniğimi belli etmemeye çalışarak.
“Bu nerede olduğunuzu açıklamıyor Lara. Kırmızı alarm diye bağırdığın durum neydi?”
“Size ne bizim aramızdaki kırmızılı durumlardan.” Dantes çıkışarak Ateş’e sert bir bakış attı. “Onu sıkıştırmayı bırakın, benimleydi.”
Ateş şüpheyle gözlerini kıstı. “Sizde bir gariplik var.” Dantes ve beni sessizce süzüp duruyordu. O sırada Fırat ise bize imayla bakıp sırıtmakla meşguldü. Ben bu geceyi nasıl sağ atlatacaktım?
“Nil nerede?” diye sordum hem Fırat’ı yoklamak hem de konuyu bizden uzaklaştırmak için. Hayalet’in Nil’in yanındaki tavrı gözümün önünden gitmiyordu. Birden tüm bedenimi ateş bastı, ben öğrendiğim bu gerçekle ne yapacaktım?
Masadaki kısa bir sessizliğin ardından Evren birkaç metre uzaktaki bir noktayı işaret ettiğinde Nil’in Adnan denen adamın yanında durduğunu gördüm. İçimde kaynayan öfke beni esir aldı, karşı koymaya fırsatım bile olmadı. “Ben şimdi geliyorum.” diyerek Dantes’in kolları arasından çıktım ve kalabalığın arasından Nil’in yanına doğru yürüdüm.
Beni hemen fark etti, zaten tüm dikkati bizim masadayken onun yanına yürüdüğümü anlaması çok kolaydı. Aramızda metreler kaldığında Adnan’a bir şeyler söyledi ve hızlı adımlarla yanıma gelip karşımda durdu.
“Lara?” Sesindeki endişeden zerre etkilenmedim. “İyi misiniz?” Artık gözüme hiç de prenses gibi görünmüyordu.
“Bunu gerçekten soruyor musun?” Neredeyse kahkaha atacaktım. “Ne yaptığını sanıyorsun sen, Nil? Hayalet’in Mir’i babama yakalatmasına sesini çıkarmadın resmen! Senin yüzünden az kalsın ölebilirdi!”
“Sandığın gibi değil.” Omzumun üzerinden bizimkilerin olduğu masaya endişeli bir bakış attı. Hepsinin buraya baktığını tahmin edebiliyordum. Endişelenmiyordum, öfkeleniyordum. Hangi hırs bir insanın hayatını bu kadar değersizleştirebilir anlamaya çalışıyordum ama gözleri bana istediğim cevabı vermiyordu. “Gerçekten müdahale etmek istedim ama ne kadar korkutucu biri olduğu hakkında hiçbir fikrin yok. Konuşmama izin vermezdi.”
“Bahanen bu mu? O kadar korkutucu birinin sana o kadar yakın olmasına izin vermene de bir açıklaman var mı? Çünkü bence Fırat’ın bunu bilmesi gerek. Hayalet, Fırat’ı kıskandırmak için takıldığın adamlar gibi biri değil.”
“Biliyorum, bilmez miyim?” Telaş içinde omuzlarımı kavradı. Anlayışıma ihtiyacı varmış gibi bakıyordu ve çaresizliği içimdeki öfke ateşinin üstüne toprak atmaya başlasa da henüz tamamen sönmemişti. “Bazen bana olması gerekenden daha yakın davranıyor bunu inkâr edemem. Lara sevdiğim kişinin Fırat olduğunu biliyorsun. Ama…”
Nefesimi tuttum. “Ama?”
“Ama bazen gösterdiği ilgi hoşuma gidiyor. Fırat’ın asla bakmadığı şekilde bana baktığı zamanlar oluyor ve ben sevgiye ne kadar ihtiyacım olduğunu anlıyorum. Uzun zamandır ailemden ayrıyım, babam Fırat’ı benim için hep bir geçici heves olarak gördü. Oraya taşınmama izin verdi çünkü Fırat gibi adamları çok iyi tanıdığını, eninde sonunda elim boş bir halde geri döneceğimi söyledi. Babama inanmayı reddettim, hala da ediyorum ama yıllardır boşuna çektiğim kürekler kalbimi yordu artık.”
“Fırat’ın seni sevmediğini düşünüyorsan tam bir aptalsın.”
“Neden herkes bu konuda söz hakkı olduğunu düşünüyor,” dedi öfkeyle. “Birlikte olduğumuz her gece, gitmek istersen seni zorlamam diyen bir adamdan bahsediyoruz. Defalarca kez ailesi olmasını istemediğinden, asla çocuk istemediğinden bahseden biri. Böyle birinin beni sevdiğine nasıl inanayım? Bütün hayatı gelir geçer şeylerden ibaret, hiçbir şeyin kalıcılığına ihtiyaç duymuyor.” Ellerini omuzlarımdan indirdi. “Benim bile.”
“Hayatın hakkında umursamaz yorumlar yapmıyorum, Nil. Ama kabul etmen gerek ki yaşadığın kafa karışıklığı herkesin hayatına dokunuyor. Şu an karşında duruyorsam sebebi Fırat değil, Hayalet’i Mir’e tercih etmiş olman. Sana Fırat gibi bakmadığını söylüyorsun ama bir bilsen gerçekte nasıl biri olduğunu, hiç bakmaması için dua edersin.”
“Artık hiçbiriyle uğraşmak istemiyorum.” Omzumun üzerinden Fırat’a baktığında hayat karşısında çok çabalamış ama elinde hiçbir şey kalmamış bir insan gibi görünüyordu. “Gerçekten bıktım çabalamaktan. O kadar umurunda olsa bir kez olsun yanıma gelirdi. Benden başka bir sürü kızla konuştuğunu gördüm, gece onlardan birini evine götürse şaşırmam artık.”
“Biz kızlar olarak gerçekten ne istediğimizi biliyor muyuz acaba?” Ellerimi şaşkınlıkla iki yana açtım. “Erkekleri kıskandırmak için başkasıyla görüşürüz. Kıskandığımız kişi masayı basarsa kıro olur basmazsa ilgisiz olur. Ne saçma bir dünya bu.” dedim alayla. “Sevgi bu değil ki.”
“Ne vardı yani masayı basıp beni Adnan’ın yanından çekip alsaydı? Anlamıyor musun Lara? O kadar ilgisiz ki Hayalet’in bana yakınlaşma çabalarını bile fark etmedi.”
“Sen de bunun öcünü Hayalet’le yakınlaşarak mı alıyorsun?” diye soludum. “Nil hayatına biraz olsun değer veriyorsan o adamla görüşme. Aklını başına al.”
“Bu seni ilgilendirmez.” Öfkeli bakışları üzerime çevrildiğinde donakaldım. “Küçücük yaşınla benim hayatımda söz söyleme hakkına sahip değilsin. Ne kadar tanıyorsun ki Fırat’ı gelip de bana savunuyorsun? Sen kimsin?”
Onunla aynı anlayışı paylaşabileceğimize olan inancımı yerle yeksan etti. Bir orta yol bulunursa öfkemi de görmezden gelecektim ama beni küçük görüyor oluşu daha da öfkelenmeme neden oldu.
“Gördüklerimi kendime saklamayacağım, Nil.” Saniyeler içinde kendimi toparlayarak omuzlarımı dikleştirdim. “Hayalet’le aranızda olanlar umurumda değil ama sen Mir’in yakalanmasına sesini çıkarmadın, o da bunu bilecek. Başka bir zaman ihtiyaç duydukları anda güvendikleri ilk kişi sen olmayacaksın.”
“Benim özel hayatım hakkında konuşma hakkına sahip değilsin.” Sinirden dudakları titriyordu. İhaneti mi yoksa Hayalet’le olan yakınlığımı onu daha çok panikletiyordu karar veremedim.
Ama açığa çıkaracağım sır yakınlığı olmayacaktı. Fırat’ın bunu benden duymasını istemiyordum. Diğer yandan öğrenmesi de gerekiyordu. Hatta herkesin öğrenmesi gerekiyordu. Nil’in hayatı tehlikede olabilirdi.
“Ya gece bitene kadar Mir’e, Hayalet’in yaptıklarından haberdar olduğunu anlatırsın ya da benden duyar.” dedim taviz vermeden. Keşke içimdeki endişeyi de dile getirip çaresizlik içindeki bu kıza sarılabilseydim. Elinde hiçbir şey kalmadığından uçurumdan düşmemek için yanlış dallara tutunuyordu.
“İyi, git söyle.” Gözlerinin dolduğunu saklamak için bakışlarını kaçırdı. “Zaten sırf elim neşter tutuyor diye iki gram saygı gösteriyorlardı bana, ona da son versinler.”
“Dalga mı geçiyorsun?” Yanına yaklaşıp yavaşça kollarını tuttum. “Nil, Mir sana herkes kadar değer veriyor. Diğerleri de öyle. Nasıl böyle düşünürsün?”
“Ben aralarına onlarla aynı amaç uğruna girmedim Lara. İlk başlarda yalnızca Fırat’ın peşinde dolanan yapışkan bir kızdım. El mahkûm beni de aralarına almak zorunda kaldılar”
“Ve bence bundan pişman değiller.” Bundan sonrası nasıl olurdu bilemiyordum ama aslında Nil de en başından bu yana Fırat ile aynı şeyi hissediyordu. Değersizlik duygusu.
“Nil?” Fırat’ın yumuşak ses tonu aramıza girdi ve elimi tutarak beni hafifçe geri çekti. Nil’in gözlerinin dolmasına neden olan ne kadar duygusu varsa hepsi anında yok oldu. Dudakları ince birer çizgi gibi gerildi. Fırat’a bakarken yüzünde tek bir duygu kırıntısı bile belirmedi.
“Çağlar’la ben konuşacağım.” dedi bana hitaben. “Yaptığım şeyin sorumluluğunu alabilirim. Sadece bana biraz zaman ver.” dediğinde yaşadığım rahatlamayla derin bir nefes alıp başımı salladım. Aynı saniyelerde neyden bahsettiğimizi anlayamayan Fırat’ın kaşları çatıldı. “Bir şey mi kaçırıyorum.”
“Seni ilgilendirmez.” Nil öfkeyle Fırat’ı göğsünden itti ama Fırat yerinden kımıldamadı bile. “Onca şeyden sonra gelip de umurundaymışım gibi rol kesme bana. Bakma da öyle uzun uzun. Git, istemiyorum seni artık.”
“Konuşmuyorsun bile benimle günlerdir.” Fırat sesindeki özlemi saklayamamıştı. Buradan bakınca o da dağ gibi duruyordu ama kızıl bir kızın karşısına geçiyor, tutuklaşıyor ve tüm kelimelere yabancılaşıyordu. “Neden bize yeni bir şans vermiyorsun?”
“Sen sadece sonu yatakta biten konuşmalar istiyorsun.”
Onları yalnız bırakıp gitmem gerektiğini biliyordum. Fakat Fırat hala elimi tutuyordu ve farkında olmadan avucunda duran parmaklarımı bir taşın altında kalmış gibi eziyordu. Kalbinde olanlara da aynısı olduğundan emindim. Canım acıdı, sesimi çıkarmadan yanında durmaya devam ettim.
Boşta olan elimi yanında olduğumu belli edercesine sırtına koydum. Sırtında bir yaşam yükü vardı. O yük ölümün yükünden daha ağırdı. Nil, “Beni seviyor musun Fırat?” diye sorduğunda çoktan omuzları kamburlaşmış ve sahip olduğu yükler onu ezmeye başlamıştı.
Beklentiler aramızda kara bir bulut kütlesi gibi çoğaldı. Hiç yağmur yağmadı ama yetim kalan duygular sırılsıklam ıslandı. Birinin sükûneti ve diğerinin öfkesi iki kurşun gibi çarpıştığında ikisinin de geri adım atmaya niyeti yoktu. “Bu soruyu cevabını duymaya hazır olduğunda tekrar sor, Nil.”
Nil alaycı bir şekilde güldü ve yüzündeki maskeyi öfkeyle çıkarıp Fırat’ın göğsüne fırlattı. “Siktir git.” Kızıl saçlarının çevrelediği yüzünde, bir teslimiyet çiçeği filizlendi. “Seni tamamen bırakıyorum.” dedi sessizce. “Yarın o binadan taşınacağım. Sen de altına alacak başka kızlar aramaya başla. Bu gece konuştuğun o yabancı kızlar ziyadesiyle işini görür.”
Söylediği şeyin şoku beni sarstı. Her şeyi beklerdim de bu kadar kolay bir vazgeçişe hazır değildim. Gerçi ben ne biliyordum ki kolay diyordum. Yıllardır aşk acısıyla boğuşan ikisiyken söz hakkım yokmuş gibi geliyordu. “Lara,” Fırat gerginlikten buz kesmiş parmaklarını gevşettiğinde uyuşan parmaklarıma kan gitmeye başladı. “Bizi biraz yalnız bırakır mısın?”
Bir kez daha yumuşakça Fırat’ın sırtını okşadım ve sessiz adımlarla arkamda iki yıkıntı bırakarak yanlarından uzaklaştım.
Masaya geri döndüğümde Dantes’in bedeni kaskatıydı. Gerginliğinin nedenini anlamak için bakışlarını takip ettim ve balo salonuna giren Barbaros Solar’a takıldı gözlerim. Oradaydı, benim olduğum yerde. Ama benimle değildi, hiçbir zaman olmamıştı. Saatler önce eline silah alıp da bir cellada dönüşmemiş gibi önüne gelen iş adamlarıyla selamlaşıyor, tokalaşıyor ve gülümseyerek sohbet ediyordu. Yüzüne bakan herkes ona gülümsüyordu.
Erdal yanında yoktu.
Tarık’ın bakışları da babamın üstündeydi. Kısacık bir an Dantes ile bakıştılar. Sonra hızlıca başlarını başka yönlere çevirdiklerinde beni kollarına attıkları merak duygusunun farkında değillerdi.
Bir başlangıcın mı yoksa sonun mu eşiğindeydik bilmiyorum ama ortada durmadığımız kesindi. Sürüklendiğimiz bir yön vardı.
“Buraya bakıyor, Mir.” Bir adım gerilediğimde sırtım Dantes’e çarptı. Bana endişelenmemi söyleyen mırıltıları, kulağımda tatlı bir esintiydi ama kalbimin, babamın kaybına tuttuğu yasın ağıtları kadar baskın değildi.
Zihnim ağıtlar yakılan bir masal diyarıydı.
Biten masalın başkahramanı babam ve masal diyarını ateşe veren yangının külleri ise kalbimdeki çöplük yığınıydı.
“Birlikteyken hiçbir zaman ondan korkmayacağız, Lara.” Dantes’in fısıltısı, zihnimdeki masal diyarının kapılarını tamamen kapattı.
Artık adı anılmaması gereken kitapları hayatımdan çıkarma vaktim gelmiş miydi? Eğer doğru olan buysa kalbimdeki suskunluğun kelimelere olan muhtaçlığının sebebi neydi?
“Bir daha babamla eskisi gibi olamayacak mıyım?” Sesimin titremesine mâni olamadım. Mavi, neden bu kadar üzgün olduğumu anlamak ister yavaşça bacaklarıma sarıldığında avuçlarım kendiliğinden saçlarına kondu. Kabullenmek sandıkları kadar kolay olsaydı, ben bunca savaşı boşuna vermiş olurdum. Bu savaş meydanının çıkışı hangi taraftaydı?
Dantes yere eğilerek Mavi’yi kucakladı ve annesinin kollarına bırakmadan önce alnına minik bir öpücük kondurdu, küçük kız kollarını annesinin boynuna doladı.
Şimdi Dantes’in gözleri, gözlerime dokunuyordu. “Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak ama ondan kaçamazsın da. Sadece eskisinden daha korkusuz olduğunu göster ona. Benimle birlikte.” Korkusuzca tutmam için bana elini uzattı.
Onunla birlikte olmak, sahipsiz bir acıya annelik yapmak gibiydi. Acılar içimizde büyürken büyüttüğümüz her acının sırtını sıvazlamak ve rahatı yerinde mi diye saçlarını okşamak gibiydi. Dantes’in içinde büyüyen acıları bin beter olarak bir katile dönüştüğünde, avuçlarına kan bulaşmasın diye kendi avucumu koydum avucuna. Şimdi acının saçlarını okşar gibi ruhunu okşadığı kişi bendim.
“Bize bir şey yapamaz değil mi?” diye fısıldadım. Sıcak parmaklarına bir kurtarıcıya tutunur gibi tutundum.
“Hiçbir zaman yapamayacak.” dedi Dantes güven veren bir sesle.
Tarık arka taraftan alaycı bir ses çıkardı. “Kıçımla gülüyorum.”
Nefesimizi tutarak ona baktığımızda tek kaşını kaldırmış, elindeki kadehi keyifle dudaklarına götürüyordu. Kabul etmemiz gereken bir gerçek vardı ki, bu gece o olmasa halimiz haraptı. O da bunun farkındaydı ve tek başımıza ayakta kalma çabalarımızı izlerken ona olan muhtaçlığımızı hatırlayıp bize gülüyordu. Dantes bu duruma epey bozuldu. Haliyle bende.
Dantes’le bir süre somurtarak boşluğu izledik. “Haklı olabilir.” diye mırıldandı en sonunda.
Dudaklarımı birbirine bastırıp başımı salladım. “Kabul etmezsek başımıza kakıp duracak gibi.”
Hala boşluğu izliyorduk. “Egoist sanki biraz.”
“Katlanılabilir düzeyde. Sen ne dersin?”
“Eh,” dedi ve aynı anda başımızı kaldırıp Tarık’a baktık. Tarık ne konuştuğumuzu duyduğunu belli eden bir yüz ifadesiyle gözlerini devirdi. Kendimizi tutamadık ve saniyeler içinde kahkahalarımız salonda yankılandığında bir anlığına her şey çok güzeldi. Eğlenceli ve doğal. Ama bu çok kısa sürdü.
Tarık’ın hala yüzünde bir gülümseme varken bakışları kısa bir anlığına omuzumun üzerinden bir noktaya odaklandı. O noktanın, her şeyin merkezinde olan bir ateş olduğunu hissederek başımı arkama çevirdiğimde, babam inanamayan gözlerle yüzümüzdeki gülümsemeye bakıyordu.
Dantes’in dudaklarının kıvrımına ölümü çağıran tehditkâr bir gülümseme yerleşti. “Onu senden kurtardığımı söylemiştim.” diye dudakları kımıldadığında baban onu duyamasa bile ne söylediğini anlamış olmalıydı.
Barbaros Solar’ın bedeni dik ve kendinden emin olsa da ceplerine soktuğu ellerinin yumruk olduğunu tahmin edebiliyordum. İçimdeki kırıklığın bir gün tamir olacağına inanırım sanıyordum ama işte, uçurumun iki yakası nasıl ki hiçbir zaman bir araya gelmezse, içimdeki kırıklıkta öylesine iki yana ayrıydı. Sebebi benimle aynı renk gözleri taşıyan bir adamın bana yaptıklarıydı.
Ama babamın gözleri neden Dantes’te değil de bendeydi?
Babam sanki bana kırgınmış gibi bakıyordu. Onunla kalmadığım için.
Bir hain sıfatına konulduktan sonra bir daha yüzüme bakmaz sanırken kalabalığın arasında tekil hale gelerek tüm hayatımı esir almasının sebebi neydi?
En sonunda beni esir almaktan vazgeçip de yanımdaki adama döndü. Dantes gülümsedikçe babamın öfkesi daha da arttı. Yüzündeki nefretin sınırları benliğinden dışarı taştı. Şüphesiz burada yalnız olsak sonumuz hiç iyi olmazdı ve bundan sonraki günlerimi Dantes’in güvenliği için endişe ederek geçirecek olmak beni şimdiden kahrediyordu.
Babam hiç kibar olmayan bir şekilde kalabalığı yararak salonu terk edene kadar sessizce arkasından baktık.
“Seni asla ona vermeyeceğim.” dedi Dantes. Gözleri mıh gibi gözlerime çakıldı. “Benim yanında kalmak istediğim müddetçe benimsin. Gitmek istersen de benimsin, gittiğinde de benim olacaksın.” Sözlerinin kesinliği beni korkutacak türdendi. “Damarlarında onun kanı dolaşıyor olabilir ama benim içimde akan kan sensin. Seni,” dedi bastıra bastıra. “Bırakmam.”
Nasıl oldu da beni bu kadar sahiplendiğini merak ettim. Ben onun nefret ettiği bir adamın kızıysam, bu nefret duygusunun ucundan kıyısından nasiplenmiyor oluşum, geçmişine bir ihanet darbesi indirmez miydi?
Yoksa ben kan akıtmadan ruha inen bir ihanet darbesinin kurbanı mıydım?
“Baban az önce neyi kaybettiğini değil, kendi elleriyle ne yarattığını gördü.” Bir kolunu omzuma dolayarak beni kendine çekti. “Bizi.”
Biz, kuşkusuz bir yaratıcının elinden çıkmıştık ama şimdi dönüp de hayatımın başlangıcı olan noktaya baksam göreceğim kişinin kim olacağına karar veremiyordum. Gelecek kadar belirsiz olan geçmişimdeki senaryoların herhangi birini yaşamış olan ben, belki de tam da bu ana yaşadığımı sandığım geçmişle değil de bir başka geçmişle gelmiştim. Henüz bunun farkında değildim.
“Bizi yaratan babam değil,” dediğimde gecenin hırsızı gözleri kısılarak dudaklarımdan dökülecek her cümleye düşman kesildi ama hayır, ben onun düşmanı değildim. “Bizi biz yarattık, Mir. İkimiz bir arada olmak istediğimiz için buradayız, başkası bizi buraya ittiği için değil.”
Hayat bir zaman çizgisinin üzerine yazılan satırlardan ibaretse, kalemin başıboş dolandığını kabullenmek işime gelmedi.
Uzun bir süre kımıldamadan birbirimize baktık. Sanki o zaman çizgisinde yazılması gereken asıl satırların ne olduğunu bilirken inadına yazılanın üstüne yeni yazılar yazmaya çalışıyorduk. Birlikteyken bir karmaşaya dönüşüyorduk.
“Lara!” Mavi’nin coşkulu çağrısını alınca bir adım geri çekilerek kendimi toparladım. “Dans edelim mi birlikte?” diye zıp zıp zıplıyordu.
“Tarık nereye gitti?” Etrafıma bakındığıma ona görememek beni şaşırttı. Daha iki dakika önce yanımızdaydı.
“Babanın salondan ayrıldığı sıralarda sessizce çıktı o da.” dedi Evren. “Keyfi yok gibiydi.”
“Anladım.” diye mırıldanırken benim de keyfim kaçmıştı. Umarım Tarık’ın yine babamla belaya girmezdi ama bu çok düşük bir ihtimaldi değil mi? Sıkkınca içimi çektiğim sırada Dantes’in titreşen telefonunu çıkardığını gördüm.
Tek kolu omzuma dolanmış olduğundan çok yakınındaydım ve haliyle telefondaki her şey benim de gözlerimin önündeydi.
Gelen mesaj ruhuma öfke dolduran birindendi. Hayalet’ten. “Barbaros’la olan manidar bakışmalarınız bittiyse şimdi iş zamanı, Güzyeli. Sizi bekliyoruz.”
Dantes’in parmakları klavyenin üstünde gezindi. Yapmayı beklediği hamlenin ilk adımları gözlerimin önünde atılırken, geleceğe attığı her adımda ardında kalbi kırık bir kız olarak kalıyordum.
Dantes henüz mesaj yazmamışken ekrana ikinci bir mesaj düştü. “Selam Ölüm Perisi, senden bir dans sözü daha alabilir miyim?”
İkimiz de aynı anda başımızı kaldırdık. Dudaklarımdan sert bir soluk çıkmasıyla eş zamanlı olarak, Dantes rahatsız edici bir küfür mırıldandı. Hayalet’ten onun da nefret ediyor olması tek tesellimdi.
Elindeki telefona uzandığımda parmakları bir an duraksadı, sonra sessizce telefonu avucuma bıraktı. Onca şeye rağmen benden geçmiyor oluşu, kalbimi kendinden geçiriyordu.
Boğazımı temizleyerek parmaklarımı klavyenin üstünde dengeledim ve Hayalet’e yazabileceğim en mükemmel cevabı yazıp yolladım.
“B*k ye.”
Dantes’in kısık sesli gülüşü kulağıma doldu. Hayalet’e meydan okumamdan hoşlanmıştı. “Olağan üstü etkili bir sansür.” diye mırıldanırken dudakları yanağıma sürtündü.
“Hak etti.” Sağ elimi yanağının diğer tarafına koyduğumda huzurlu bir mırıltı çıkardı. “Ona mı gideceksin şimdi?”
“Gitme mi diyeceksin?” Sesi merak doluydu. Olanlardan sonra gerçekten vereceğim kararların beni bu savaşın hangi tarafında tuttuğunu merak ediyordu.
“Bu gece yapmayı planladığın şeyler var, yapma diyemem artık sana.” İçime çektiğim nefes bir ömre bedeldi. “Yine de aklım sende kalacak.”
“Aklın…” Burnunun ucuyla yanağımı dürttü. “Babanda değil de bende mi kalacak sahiden?”
Ürkek tereddüdünü anlıyordum. O kadar zaman babamın tarafında olduğumu belli eden cümleler kurmuşken, şimdi önceliğimin kendisi olduğunu kabullenmekte zorlanıyordu.
“Aklım,” dedim üstüne basa basa. “Sende kalacak, Mir.”
“Babana zarar vermeyeceğim.” dediğinde yan dönerek ona baktım. “Dile getirmesen de hala bu ihtimalin seni korkuttuğunu biliyorum. Bir babayı sevmenin ne demek olduğunu hep çok iyi bildim ama senin sevgini görmezden gelmek istedim. Yokmuş gibi davranırsam vicdanım rahat olur sanıyordum ama acım hala burada.”
Kemikli eli yanağımın üzerine serildi. “Bu gece seni babasız bırakmayacağım.” Cümlelerinin güzelliğine kendimi kaptırıp bir rüyanın kollarına düşmeme ramak kala, son cümlesi içime kor gibi düştü. Peki ya diğer gecelerde ne olacaktı?
“Geçmişin yaşandığını bilmediğin olasılıklarını hatırlıyor musun, Lara?” Telefona yeni bir mesaj düştü. Bakmak için başımı eğecek oldum ama Dantes avucunu yanağıma bastırarak ondan gitmeme izin vermedi. “Olasılıkları hatırlıyor musun?”
“Evet.” Fısıltım dudaklarına karıştı ve beraberinde tatlı bir gülümsemeyi getirdi. “Bana söylediğin her şeyi hatırlıyorum. Ben uslu bir öğrenciyim, öğretmenimin söylediklerini asla unutmam.”
“Güzel,” Onu yargılayamayıp hala kolları arasında oluşumun kalbini ne kadar rahatlattığını gözlerinden anlayabiliyordum. Korkuyordu, bir gün ona inanmayacağım bir an gelir diye. Geçmişte de ona inanmak istemem diye. Onu bir inançsızlıkla sınayabilmem için tüm geçmişimizi ve geleceğimizi yakması gerekiyordu ve bu o kadar kolay olmamalıydı.
“Geçmişin olasılıklarını denemekten korkma Lara.”
“Ama ne için?” dedim merakla.
“Zamanı gelince anlayacaksın.”
“Ne zaman gelecek o zaman?” Biz ne hakkında konuşuyorduk şu an hiçbir fikrim yoktu. Ardına saklandığı sırrı, sırrın ne olduğunu açık etmeden avuçlarıma bırakıyordu sanki.
“İşaretleri takip et,” İşaret parmağını alnıma koydu ve usulca burnumun ucuna doğru kaydırdı. “Bazen bir ses, bazen bir sessizlik. Bazen bir geçmiş, bazen bir gelecek. Bazen hissettiğin duygular ve bazen,” İçini çekti. “Sana hiç hissettiremediğim duygular. Ama cevap orada. Olasılıkları denemen gerek. Düşün mesela, eğer karşına hiç açamayacağına inandığın bir kapı çıkarsa ne yapardın?”
Gergince dudaklarımı ıslattım ve hızlıca bir hesap yaptım. “Yangın tüpüyle kırardım… doğru cevap değil sanırım.” dedim dudaklarımı düşürerek. Çünkü dile getirdiğimde neredeyse gözlerini devirecek olmuştu.
“Ne yapmam gerek o halde?” diye sordum umutsuzlukla. “Karşıma hiç açamayacağıma inandığım bir kapı çıktığında.”
“Bence en sevdiğin kitabın bittiği yeri hatırla.” dedi sessizce.
Önümde yüzlerce kitap dizildi ve kitaplar kadar çok son hatırladım. Bir kitabın bittiği yer kapıları açabilmede nasıl işime yaracaktı hiçbir fikrim yoktu ama Dantes’in gözlerinde çok güçlü bir inanç vardı. Aslında bana hiçbir şey söylememişti. O halde neden çok şey anlatmış gibi gururlu bir ifadeyle bakıyordu?
“Çağlar,” Fırat’ın sesiyle kenetlenen bakışlarımız ayrıldı. “Vakti geldi.”
“Babacım,” Ateş Mavi’yi yere bırakırken küçük kız bundan hiç hoşnut kalmadı. “Gidecek misin?”
“Birazdan geri döneceğim prensesim.”
Mavi’nin Ateş’ten ayrılma çabalarını izlemek eziyet verici olduğundan Dantes’in telefonuna gelen son mesajı açtım. “Babana son sözünü söyledin mi, Küçük?”
“Seni kışkırtıyor.” dedi Dantes hemen. Sesinde telaş sezdim. Telefonu almaya yeltendiğinde ona vermedim ve dişlerimi sıkarak mesaj yazmaya başladım. “Mir senin burnunu kırmıştı değil mi? Dikkatli ol, yeni darbenin nereden geleceği belli olmaz ama sen yine de bana çok yaklaşma.”
Cevabı ışık hızında ekrana düştü. “Yaralarımı da sen mi saracaksın? Hani Güzyeli’ni gözünü kıpmadan deştikten sonra yaptığın gibi.”
İçime yayılan öfkenin haddi hesabı yoktu. “Bak bu fena kaşınıyor.” Tüm kibarlığımı bir kenara bıraktım ve parmaklarım harflerin üzerinde birer mayın gibi gezindi. Hayalet’e yazdığım son mesajı tek nefeste yolladım. “BOK YE!”
Sonra da telefonu hışımla kapatıp Dantes’e verdim.
“Nereye gidiyorsun babacım?” Mavi hala sızlanıyordu. “Biraz daha dans etsek olmaz mı?”
“Başka zaman yine ederiz prensesim, söz.” Ateş ise Mavi’yi yatıştırmak için elinden gelen her şeyi yapıyordu.
Mavi sızlanarak annesine ilerlediğinde Evren, Ateş’e döndü ve aralarında bizim yorumlayamayacağımız kadar derin bir bakışma geçti. “Bir süre sensiz takılırız, çok oyalanmayın olur mu?” Sözlerinin altındaki kendinize dikkat edin imasını sezmemek mümkün değildi. Yutkundum. Ben de Dantes’e kendine dikkat et demek istiyordum ama kelimeler o an dilme gelmedi.
“Şimdi gidiyorum.” dedi Dantes yavaşça kulağıma. “Ama geri geleceğim.”
“Şimdi git.” diye fısıldadım ben de ona. “Ama seni bekleyeceğim.”
Benden ayrıldıktan sonra “Hadi,” diyerek Fırat’ın omzuna dokundu. Üç adam birbiriyle bakıştı, ne planlar ve hamleler geçti kafalarından kim bilir. Aynı anda arkalarını döndüler ve kalabalığı hiç çaba harcamaksızın yararak salonun çıkışına yürümeye başladılar. Bir şey yapmalarına gerek bile yoktu, onları gören herkes anlaşmış gibi birkaç adım geriye çekiliyordu. Nihayetinde gözden kaybolduklarında, avuçlarım Dantes’in yokluğuyla karıncalanmaya başladı.
“Endişelenme.” Evren sakince yanıma geldi ve koluma dokundu. Mavi annesinin maskesiyle oynuyordu. Yine de babasının gidişine olan hüznü yüzündeydi. “Her zaman ne yaptıklarını bilirler.”
Nil, Hayalet ve babam söz konusu olduğunda hiç sanmıyordum.
“Korkmuyor musun Evren?” Yönümü tamamen ona döndüm ve can havliyle elini tuttum. “Olayların ne kadarına hâkimsin bilmiyorum ama Ateş’in kendini tehlikeye atmasından, başına bir şey gelmesinden korkmuyor musun?” Mavi’ye endişeli bir bakış attım.
“Korkmuyorum.” Zarif yüz hatlarına tam da bir anneye yakışır gülümseme yerleşti. Korku ve panikten çok sükûnet ve ağırbaşlılık doluydu. “Eğer Ateş’e kendine dikkat et deseydim bu kadar sakin olmayabilirdim ama o kendisi için değil, bizim için dikkat ediyor kendine. Her seferinde, bize sağ salim geri gelmesini söylüyorum. Kendisi için değil, bizim için koruyor kendini çünkü ona ihtiyacımız olduğunu, onsuz yapamayacağımızı biliyor. Bu da savunma içgüdüsünü tetikliyor. Mavi’nin babasız kalmaması için elinden gelen her şeyi yapar.”
Söylediği şeyin mantığını saniyeler içinde kavradım. Dantes ile olan anılarımızı düşününce, ben bizim için asla böyle bir anı yaratmamıştım.
“Peki ya sen?” Evren gözlerimi görmek ister gibi hafifçe başını eğdi. “Çağlar için bu kadar endişeleniyorsan, sana sağ salim geri gelmesini söylemeliydin. Çünkü benim tanıdığım Çağlar,” Çenemi tutarak yumuşakça başımı kaldırdı. “Kendisi için değil ama senin için sağ kalmak uğruna elinden gelen her şeyi yapar.”
Beni düşündüren de buydu, göğsümün ortasında tetiklenen bir korku vardı, sebebi Dantes’in umursamazlığından geliyordu. Oysa kelimelere sahiptim, birinin benim için ifade ettiği değeri gözlerinine bakarak dile getirseydim o gözlerde beni boğacak hiçbir şey kalmazdı. İnsan neden kendisi için değil de bir başkası için yaşamayı göze alırdı?
Tek başına yaşamak, uğruna mücadele edilmeyecek kadar sırt dönülesi olduğundan mı yoksa biriyle beraber yaşama düşüncesinin karşı konulmaz cazibesine direnilemediğinden mi?
Var olma çabasının sırrı ne olursa olsun ben kendi cevabımı bulmuştum. Bunları şimdiye kadar akıl edememiş olduğuma ise inanamıyorum. Kendimi tutamadan hızla Evren’in boynuna atladım ve teşekkür ederime benzer bir şeyler mırıldandıktan sonra heyecanla kalabalığın arasına daldım. Ardımdan bakarken gülümsediğine, kızıyla gurur duyan bir anne gibi hissettiğine emindim.
Onları tam da asansöre binerken yakaladım. “Mir!” Sesim koridorda yakılandı.
İçim de koridor kadar boştu ve yankılarını duyduğum sadece Dantes’ti. Beni duyduklarında dört koca benden şaşkınlıkla duraksadı. Dördüncü kişi, kırmızı maskeli biriydi. Onun da burada olması beni bir gram rahatsız etmedi, aksine o kadar işime geldi ki hissettiğim coşku katlanarak arttı.
“Lara?” Dantes diğerlerinin yanından ayrılırken büyük adımlarla bana doğru geldi ve koridorun ortasında buluştuk.
Ateş’in ittire kaktıra Fırat’ı asansöre soktuğunu göz ucuyla gördüm ama aynı şeyi Hayalet için yapamamıştı. Hayalet ellerini ceplerine sokarak dudaklarındaki alaycı ifadeyle bize bakmaya başladı.
“Bana geri gel.” dedim Dantes’e dönerek. Hiçbir kötü hissin esaretine girmeden yalnızca gözlerinde kaybolmayı sevdiğim bu adama baktım ve baktıkça daha da kayboldum. “Sana ihtiyacım var.”
Dantes afalladı. “Ne?” Sözlerim belli ki onda belli bir yere oturmadı. O halde ben de anlamasına yardımcı olmalıydım.
Yaşanmamış geçmişin olasılıklarını ve yaşanacak geleceğin belirsizliğini zihnimin içindeki en karanlık köşeye yollayarak parmaklarımın uzunda yükseldim. Sağ kolumu Dantes’in boynuna dolayarak onu kendime geçtim.
Geçmişin ona yaptıkları dudaklarında hala kanayan ve dikişe ihtiyacı olan bir yaraydı ve ben bu yarayı yok etmek ister gibi dudaklarımı dudaklarına bastırdım. Nefesimi nefes alamayan birine can katar gibi dudaklarından içeriye üfledim ve Dantes’in ruhunu cehennemin hangi katında olursa olsun çekip oradan çıkardım.
Çünkü henüz ölümün kıyısında değildik, yaşamın kıyısında birbirimize bakıyorduk. Çünkü henüz yanmaya başlamamıştık bile, yalnızca ateş yakmayı öğreniyorduk.
Benden böyle bir hamle beklemediğini donup kalan bedeninden anladım ve ne yaptığımı daha derinden anlasın diye, ruhunun derinlerine kadar öptüm onu. Saniyeler içinde donuklaşan bedeni çözüldü ve kemikli parmakları enseme yükselirken saçlarımı sert bir hamleyle kavrayarak başımı geriye yatırdı. Diğer eli çıplak sırtıma mıknatıs gibi yapıştı. Gömleğinin yakalarını kavrayarak bedenimi hafifçe yukarı çektim. Sıcak dudaklarının hazzını her zerremde hissettim.
Küçükken düşen çocuklarına öpeyim de geçsin diyen anneler yalan söylemiyordu. İçimdeki her hastalıklı his, Dantes ile bütün oldukça yok olmaya başlıyordu.
Benden ayrılacak gibi olduğunda bu kez izin vermeyen ben oldum. Zihnim tamamen susmuştu. Hiçbir şey duyamıyordum ve göremiyordum. Yine de kör ve sağır olduğunu söyleyemezdim. Öyle olsa hala nasıl Dantes’i duyuyor ve görüyor olabilirdim. Boğazından tatlı bir mırıltı döküldüğünde doğru yolda olduğumu anlayarak gülümsedim. Şimdi yakasını kavrayan elim göğsünün her köşesinde dolaşıyor, her bir kalp atışını hissediyor ve damarlarında dolanan kanın gittiği yolu biliyordu.
Bizim gittiğimiz yolun sonunda ışık yoktu ama kime neydi? Ben Dantes ile karanlıkta yürümeyi seviyordum.
Nihayetinde ikimizin de nefese ihtiyacı olunca dudakları usulca dudaklarımdan ayrıldı. Tenimde hissettiğim tatlı sızı cayır cayır yanmaktan beterdi. Dantes gözlerimin derinlerine dalıp da ne hissettiğimi anlamak ister gibi bana bakakaldığında, nefes almayı beceremediğimden konuşamadım. Az önce yaptığım şeyin şokunu ona baktığımda daha iyi anladım ve dudaklarımdaki sıcaklığın aynısını yanaklarımda da hissettim.
“Biliyorum,” Gözlerine tatlı bir heyecanla baktım. “Bir şey söylemek zorunda değilsin.” Bana söylediği cümleleri aynen ona sunarken yüzüne yayılan ifade tüm acılara sırtını dönmüştü. “Ama,” Boğazımı temizledim ve ona daha çok yaslandım. “Şimdi burada söylemek istediğim şeyler var demen gerekiyor.”
Sessizce yüzüme bakmaya devam etti. Belki de ne söylemesi gerektiğini düşünüyordu. Ne geçiyordu kafasından? “Ben… sanırım…” Dantes gülümseyerek derin bir nefes verdi. “Bildiğim tüm kelimeleri unuttum.”
“O zaman ben ikimizin yerine de konuşacağım.” Parmaklarım ensesine kaydı. “Bu gece ne yaşanırsa yaşansın sana ihtiyacım var. Kendini koru, bir daha seni acı çekerken görmek istemiyorum. Senin için değilse bile benim için koru kendini. Çünkü sen acı çekince ben acı çekiyorum. Bana bu acıyı verme. Bana seni ver. Sağ salim bir şekilde.”
Dantes başını hafifçe geri çekerek bana şaşkınlıkla baktı. İnsan aynanın karşısına geçip onu yaralayan kelimeleri ezberledikten sonra hep aynı muameleye layık olduğunu sanıyordu ve biri o kelimeleri cımbızla çekip aldığında ruhundan, tıpkı Dantes gibi ne tepki vereceğini bilemiyordu. O boşluğa düştüğünü sandı ama ben Dantes’e elimi uzattım.
“Benim güzel Lara’m, neler diyorsun sen böyle?” dedi fısıldarcasına.
“Mir, lütfen dikkat et kendine. Babamın iyice gözü dönmüştür artık. Seni yeniden yalnız yakalarsa ne yapacağı belli olmaz. Söz veriyorum sana artık hiç sensiz uyumayacağım ama bunun için sana ihtiyacım var. Tam buraya,” Yavaşça göğsüne vurdum. “Başımı her gece uyurken buraya koyacağım. Eğer sen de istersen.”
Gecenin hırsızı gözlerine yayılan şaşkınlık, onu öptüğüm zamankinden bile daha fazlaydı. Kendini umursamadan yaşayan bir insanın, başkaları onu umursadığında vereceği tepkilerin ters tepme ihtimali her zaman vardı ama Dantes benim ruhumu bu kadar iyi tanırken her sözümün temelinde bir gerçek yatığını biliyordu.
“Uyumadan önce sana iyi geceler öpücüğü vereceğim.” dedi alnını alnıma yaslayarak. Göğsünün içinde dört dönen solukları hala duyduklarına inanamadığının kanıtıydı.
Avuçlarım göğsünde hareket etti. “Uyumadan önce bana iyi geceler öpücüğü vereceksin.” diye fısıldadım. “Ama bunun için sağ kalman gerek.”
“Ölene kadar seninle uyuma ihtimali, öldükten sonra sonsuza dek cennette kalmaktan bile daha güzel.”
Duymak istediğim şeyler kesinlikle bunlardı. İliklerime kadar rahatlamış bir halde geri çekildiğimde titreyen bacaklarım beni güç bela ayakta tuttu ve Dantes de düşmeyeyim diye bir süre bırakmadı.
O sırada hala asansörün önünde duran bir beden gördüm. Yüzüme yayılan gülümsemeyi kontrol edemedim. Birilerinin keyfi benim kadar yerinde değildi. Hayalet’le göz göze geldiğimizde kasılmış yüz hatlarından az önce gördüğü sahnenin onu ne kadar çileden çıkardığını anladım ve bu bana inanılmaz bir haz verdi. Gülümsemem onu çıldırtacak bir şekilde genişlemeye devam etti.
Hayalet bakışlarını bizden çekerken kaskatı bir surat ifadesiyle asansöre bindi.
“Şimdi gidiyorum,” dedi Dantes. “Ama bu gece seninim. Her gece seninim.”
“Dikkatli ol.” dedim bir kez daha. Benden tamamen uzaklaştığında coşkuyla harmanlanan hislerim sakinleşmeye başladı. Dantes asansöre doğru yürüdü. Arkasından birkaç küçük adım attıysam da yolun yarısında duraksadım. Kapının önüne geldiğinde durdu ve bana döndü. Gülümsedi. Gülümsedim.
Geçmiş hala orada bir yerdeydi, olasılıklar da benimle birlikte keşfedilmeyi bekliyordu.
Dantes derin bir nefes alıp asansöre bindiğinde ve kapılar kapandığında koridora yayılan sessizlikte konakladım. Yüzümdeki gülümsemenin yerini, acımasızlık ve ihanetin nefesiyle kutsanmış bir yüz ifadesi aldı. Yutkundum, başımı eğdim ve birkaç saniyedir yumruk şeklini almış sol elimi açtım.
Öpüşürken Dantes’in yaka cebinden çaldığım casus kulaklığı avucumda duruyordu.
Göğsümün ortasında dolanıp duran bir duygu vardı. İyi ya da kötü olduğuna karar veremiyordum ama beni etkisi altına alacak kadar güçlü olduğunu biliyordum. Tıpkı birazdan yapacak olduğum şeylerin sonumu getirmeye çok yakın olduğunu bildiğim gibi.
Sakin adımlarla asansörün önünde doğru yürüdüm. Ayaklarımın gücü tetiklenen heyecanımla birlikte geri geliyor, geçmiş orada bir yerlerde duruyor ve geleceğin belirsizliği gittikçe azalıyordu. Asansörün önünde durdum ve yükselmeye devam eden sayıları sükûnet içinde izlemeye başladım. Aynı saniyelerde kulaklıktaki sadece karşı tarafı duymama neden olacak tuşa bastım ve kulaklığı kulağıma yerleştirdim.
Bu kez ruhuma sağır kalacak, gerçeklere kulağımı açacaktım.
Duyduğum şey, sessizlikti. Sabırla bekledim. Elimde beklemekten başka bir şey yoktu. Sayılar artmaya devam etti, zaman akmaya devam etti. Bu lanetli gecede içimdeki sağduyu uzaklaşmaya ve delilik katlanmaya devam etti. Ta ki tanıdık bir ses kulaklarıma dolana kadar.
“Kızla sevgili mi oldunuz?” Hayalet’in huzursuz ve alaycı sesini duyduğumda, kalbimdeki çarpıntı göğüs kafesimde balyoz darbesi gibi bir etki yapıyordu. “Bu muydu yani bu işin geleceği nokta?”
Nefesimi tutup Dantes’in vereceği cevabı bekledim. İlk kez sesini duymaya hem korkuyor hem de böylesine ihtiyaç duyuyordum. Ama ondan önce beni duymadığından emin olmam gerekiyordu. Dudaklarımı araladım. Her şeyi riske atıyor da olabilirdim ama denemek zorundaydım. Fısıldadım. “Mir?” Fısıltım benim için çığlıktan farksızdı. “Beni duyuyor musun?”
“Sus da çeneni kırmayayım.” Fırat’ın ses tonu araya girince irkilerek bir adım geri çekildim. “Amına koduğumun Hayalet’i.” dedi ve benimle konuşmadığının farkına vararak derin bir nefes aldım. Duyulmuyor olmalıydım, duyulsam tepki verirlerdi. Hepsinin kulaklığı birbirine bağlı olmalıydı.
“Beni duyuyor musun tahta kafalı Hayalet?” dedim biraz daha gür bir sesle.
Hayalet’in alaycı kahkahası kulaklarımda çınlayınca yüzümü buruşturdum. “Aşk hakkında konuşacak son kişi sensin.” dedi küçümsercesine. Beni duymuyordu, Fırat’la konuşuyordu. “Kızıl sevgilin ne yapıyor acaba şu an?”
“Adam kandırmak dediğin böyle olur,” dedim alayla. “Şimdi siz konuşa durun, ben sizi seve seve dinlerim.”
“Sana ne benim sevgilimden?” diye hırladı Fırat. Keyifli ruh halim saniyesinde yok oldu, Hayalet bir şeyler söyleyecek korkumdan yumruklarımı sıktım. Dört duvar arasında sıkışmış haldelerken Nil ile olan yakınlığını açık ederse sağ çıkabileceğine inanıyor muydu gerçekten?
Birden daha önce aklıma gelmeyen bir ihtimal zihnime düştü. Hayalet’in Nil ile yakın olma sebebi, Kuklacıları birbirine düşürmek olabilir miydi? Neden olmasındı ki? Zaten hepsinden nefret ettiği belli oluyordu.
“Kesin atışmayı.” Dantes’in sesi, yüzü burada yokken bile gözümün önünde konuşuyormuş gibi baskın, erkeksi ve kabul etmeliyim ki kalbimi hızlandıracak türdendi. “Özel hayatım seni ilgilendirmez. Ben senin kiminle ne yaptığına karışıyor muyum?”
“Ben planın merkezinde olan bir kızla yatmıyorum da ondan.” Rezil herifin tekiydi. Aramızdaki şeyin ne kadar özel olduğunu bilmeden bir yatağa indirgeyecek kadar rezildi. Omurgamdan aşağıya öfkenin tetiklediği bir ürperti yayıldı.
“Bok ye Hayalet.” diye hırladım.
“Ne yaparsan yap,” diye araya girdi Dantes. “Koridorda gördüğün sahnenin seni kudurttuğunu anlamadım mı sandın yoksa? Sana kötü bir haberim var, asla o sahneyi bozmaya gücün yetmeyecek.”
Dantes’in aramızdaki ilişkiye sahip çıkıyor oluşu beni sersem sersem gülümsetti. Ne olursa olsun günün birinde teslim olacağı tarafın intikam arzusu değil de bana olan hisleri olacağına inanan bir tarafım vardı ve ben bu düşünceden vazgeçemiyordum.
Hayalet kahkaha attığında bir kez daha yüzümü buruşturdum. Sesindeki rahatsız edici tınıyı hisseden tek ben olamazdım. “Elbette ben bozmayacağım. Bozacak olan sensin. Yolun sonunu bilirken kızı koluna takıp yürüyecek kadar aptal mısın?”
Yolun sonu dedikleri her şeyin bittiği o gün müydü? Gelecek her an değişebilecek bir zaman çizgisinden ibaretse, yolun sonunun bizim için aydınlığa çıkmasının bir yolunu bulamaz mıydık?
“Yaşamak istediğim hiçbir şeye karışamazsın.” dedi Dantes. Birkaç hışırtı oldu. Muhtemelen yürümüş ve tam Hayalet’in karşısında durarak gözlerinin içine bakmıştı. Hareketlerini kolaylıkla tahmin edebiliyordum, bu da onu tanıyor oluşumun ödülüydü. “Bu benim tercihim.”
“Senin tercihin mi? Şu an içinde olduğun hayatın hiçbir parçası senin tercihin değil. Dahası sana verdiğimiz bu hayat bile senin değil. Sen sadece-“
“Ne lan ne!” diye bağırdı bir anda Ateş. Ani çıkışını beklemediğimden yerimden zıpladım. Kulağıma boğuşma sesleri doldu. “Yaşlı bir bunağın gücünün ardına sığınmış zavallının tekisin. Gelmiş burada her şey seninmiş de biz sana aitmişiz gibi hava atıyorsun! Senin ecdadını sikerim!” Bağırışı kulağımın içinde kırbaç gibi şakladı.
“Yürü be Ateş!” dedim heyecanla. “Haddini bildir ona.”
“Senin Çağlardan gram üstünlüğün yok! Duydun mu lan beni! Sahip olduğu her şey onun! Siz sadece ortalığın amına koyan bir hırs verdiniz ona!” Hislerimi bu kadar iyi yansıtıyor oluşuna inanamadım. “Başka hiçbir bok değil! Ona yeni bir hayat veren de siz değilsiniz. Bu adam bugün burada bu kadar güçlü duruyorsa, sebebi aşağıda bıraktığı kız.” diye hırladı.
“Evet,” Çenemi dikleştirdim. “O sebep benim bir kere.”
“Bir daha Çağlar’a hükmedebileceğini ima eden laflar edersen her kelimeyi harf harf götüne sokarım senin.” Ateş’in konuya nokta koyduğunu belli eden baskın ses tonu, bir süre derin bir sessizliğe sebep oldu. Asansör hala yavaş yavaş yükselmeye devam ediyordu. Kaçıncı kata kadar çıkacaklardı böyle?
“Ateş,” Dantes’in ses tonunda koridorda benimle konuşurken ki gibi bit şaşkınlık sezdim. Sanırım Ateş’ten böyle ani bir çıkış, belki de savunma beklemiyordu. Her şeyi hak ettiğine inanan tarafı, sanırım içten içe Hayalet’in söylediklerini kabullenmesine neden olmuştu. İster istemez kalbim kırıldı. Dantes asla onların sandığından ibaret değildi, çok daha fazlasıydı. “Bırak, uğraşmaya bile değmez.”
“Ne kadar zavallısınız,” dedi Hayalet sakince. “Sen kendini öldürmeye yeltenen bir zavallısın.”
“Sen de cinayet işleyen bir zavallısın. Hangimiz daha acınası durumdayız acaba? En azından benim elime başkalarının kanı bulaşmadı.” Geçmişten gelen kurşunların yarattığı gerginlik benim bile tüm hücrelerimi alarma geçirdi.
“Aynı düşüncelerin sana kurşun saplayan o kız için de geçerli mi?” Hayalet neredeyse burnundan soluyordu. Ve nasıl bir kazayı cinayetle bir tutabiliyordu? Geçmişte bile isteye bir kadını sırtından bıçaklayan Hayalet’ti. Ama o kadın için öldü de dememişti, sadece onu yaralı bırakarak terk ettiği ana kadarını biliyordum.
“Onu kendin gibi bir şerefsizle bir tutma!” diye bağırdı Dantes.
Gürültüler arttı. Sanırım asansörde dördü de birbirine girmişti. Hayalet’in onlar karşısında hiç şansı yoktu. Gözlerimi sayılardan ayırmadan yükselmesini takip ettim. Kollarımı göğsümde kavuşturdum, ayağımla sabırsız bir ritim tutturdum ve kısık sesli bir ıslık çalmaya başladım.
Kulağımın içindeki gürültülere bazen küfürler bazen de inleyişler karışıyordu. Sonra bir ara bir şeyler asansör duvarına çarpıyormuş gibi pat pat sesleri duyuldu. Sabırsızlığım arttı. En sonunda asansör otuzuncu katta durduğunda ıslık çalmayı kestim.
Asansörün yanında asılı duran kat çizelgesine hızlıca göz attım ve kaşlarım şaşkınlıkla yükseldi. Otuzuncu kat, çatı katıydı.
“Amına koduklarım,” Hayalet sanırım yere tükürdü. “Siktirin gidin.”
“Façanı düzelt şeker oğlan,” dedi Fırat alayla. “İtibarın sarsılmasın.”
“Çok konuşmayın da kapıları tutun.” Hayalet Fırat’ın söylediklerini umursamadı. Sesler artık boğuk gelmiyordu ve anladığım kadarıyla asansörden çıkmışlardı. “Kimse kafasına göre çatıya girip çıkmayacak.” Daha sonra ise sessiz bir şekilde konuşmaya devam etti. “Aşağıya birkaç kişi yolla, kızın gözlesinler. Ne olacağı belli olmaz.”
“Kıza bir şey olacağından mı korkuyorsun abi?” dedi yabancı bir ses.
Hayalet insan hayatını zerre ciddiye almayan bilindik bir tınıyla güldü. Parmak uçlarıma kadar panik duygusuyla doldum ve boş koridorda endişeyle etrafıma bakındım. “Hadi koçum hadi, kızın attığı her adımdan haberdar edin beni. Aptal değilse bizim ne yaptığımızı merak edip peşimize düşecektir. Sınırları zorlarsa indirin ensesine bir darbe, gece bitene kadar odalardan birine kapatın. Haksız mıyım Güzyeli?” diye seslendi. “Seninki peşimize düşerse ne yapalım?”
“Vuramazsınız bana.” Ellerimi enseme siper edip birkaç adım geriledim. Durduğum koridor bir anda dünyanın en tehlikeli yeri haline gelmişti.
Dantes’in vereceği cevabı beklerken parmaklarım enseme saplandı. Bana bir şey olmasına izin vermeyeceğini biliyordum. Bana gelecek her darbede benden daha çok sarsılacağını biliyordum ama öyleyse neden söyledikleri düşüncelerimi yalanlıyordu? “Ne zamandır kafandaki planları yaparken bana danışıyorsun?” Ruhuma yabancı kalan bu ses tonu, üşümeyi sevdiğim kış mevsimine hiç yakışmıyordu. “Takıl kafana göre, kimi yolluyorsan yolla. Ama ona zarar gelirse o zaman başka dilden konuşurum seninle.”
“Tercihlerine ne oldu, Güzyeli?” diye dalga geçti Hayalet. Oysa her tercih bir isteğin ardından gelirdi. Dantes’in istediği bensem tercihini şimdi neden beni umursamamaktan yana kullanıyordu?
“Beni gözden çıkarması bu kadar kolay olamaz ki.” Ellerimi halsizce iki yana indirdim. “Aklından ne geçiyor, Mir?”
“Tercihlerim senin siktir olup gitmenden yana.” dedi Dantes.
Orada sakince durmaya ve Danes’in bende yarattığı belirsizlikle mücadele etmeye devam edebilirdim, asansörün yeniden aşağı inmeye başladığını görmeseydim. Alınması gereken bir risk vardı, diğer asansöre binme fikri çok cazip gelse de işlerini riske atmayacaklarını tahmin ettiğimden başka bir yol düşündüm. Olabilecek en mantıklı seçenek merdivenlerdi.
Ve koşmaya başladım. Merdivenlere doğru. Çatı katına çıkana kadar neredeysen on beş kat tırmanmam gerekecekti. Şanslıysam nerede olduğumu dair akıllıca bir tahminde bulunmazlardı ama şansım ne zaman yaver gitmişti ki.
Düşmemek için tırabzanlara tutunarak basamakları aştım. Her adım geleceğe dair bir olasılığı içinde barındırıyordu. Dantes’e hissettiğim şüphe şimdi içimde gittikçe kabaran, dalgaları kıyıya taşan bir okyanusa dönüşüyordu ve ben yüzme biliyor dahi olsam boğulmaya başlıyordum. Daha beş kat anca çıkmıştım ki, “Abi kız balo salonunda değil.” diyen bir ses yankılandı kulağımda.
“Lazer gözünüz mü var anasını satayım,” dedim öfkeyle. “Koca kalabalığın içinde olmadığımı nasıl anladınız?”
Dudaklarımdan birkaç tane daha hiç hoş olmayan kelimeler döküldü. Bacaklarımdaki her damar kopmak üzere gibi geriliyordu ve adımlarım bir süre sonra birbirine dolanmaya başladı. Pek çok kez düştüm, her seferinde pes etmeden yeniden ayağa kalktım ve tırmanmaya devam ettim.
“Asansörleri boş bırakmayın.” Hayalet’in dediklerini duyunca tercihimi merdivenlerden yana kullandığıma şükrettim. Devamında ise, “Katları arayın.” dedi ve içinde bulunduğum bir çıkmazın en dip noktasına dönüştüm.
Olacaklardan korkuyordum, göreceklerimden, henüz şahit olmadıklarımdan ve ben şahit olmayayım diye ortalığı birbirine kattıkları her şeyden korkuyordum.
“Kızı bulmadan sakın buraya gelmeyin.” diye konuşmaya devam etti Hayalet. Bir an olsun vazgeçmiyordu. Olanları bir oyun olarak görüyorsa ne ben kuralına göre oynamıştım ne de o kuralları umursuyordu. Hile yaparak birbirimizi yenmeye çalışıyorduk. “Katları, merdivenleri, gerekirse odaları bile arayın. Saklanabileceği her deliğe bakın.”
“Bu kadar kaos yaratmaya ne gerek var.” Dantes’in sesi, bunca şeyin içinde bana ne için mücadele ettiğimi hatırlattı. Zirveye ulaştığımda gördüğüm manzara beni bir kurşundan daha ağır yaralayabilirdi ama her şeyi göze aldığımdan yeni bir yaraya da yerim vardı. “Zaten çatıya açılan üç kapı var. İkisinde adamlarımız duruyor. Doğu yakasındaki kapı da yalnızca şifreyle açılıyor. İstese de buraya girmeyi başaramaz.”
“İyi akıl ettin, Güzyeli.” dedi Hayalet. “Doğu yakasına da bir adam gönderin.”
“Hayır.” Dantes’in karşı çıkışı o kadar sertti ki hazırlıksız yakalandığımdan ayağım basamağa takıldı ve bir kez daha dizlerimin üzerine düştüm.
Dizlerimde hissettiğim soğukluk, tenimden içeri sızdı. “Adamlara ihtiyacımız var, şifreli bir kapı için adam ziyan etmeye lüzum yok. İşi olmayan herkes çatıya gelsin.”
“İşime karışma, Güzyeli.”
“Asıl sen sınırlarımı zorlama.” Konuşurken yüzlerinde oluşan ifadeyi hayal etmeye çalıştım. Acaba Hayalet hala maske takıyor muydu yoksa es kaza yakalanmadan çatıya çıkabilir, kapıda bekleyen adamları aşabilir ve onları basarsam gerçek yüzünü görebilir miydim? “Haftalardır bu buluşma için bekliyoruz. Ziyan edecek tek bir anımız bile yok.”
“Kıyıda köşede sevgilinle öpüşürken ziyan edecek zamanın oluyor ama.”
“Onunla harcadığım zamanlar ziyan değil.” Dantes gülümsüyor gibiydi. “Kıskandığını bu kadar belli etme.”
“Kıskanmak mı?” Hayalet kahkaha attı. “Sadece sonunuzu izlemenin ne kadar keyifli olacağını hayal ediyordum. Kaybedeceğini bile bile kazandığını sanmak ancak senin gibi bir aptala yakışır.”
Ben de o sırada yirmi beşinci katın merdivenlerine çıkmıştım ki kulaklıktan yabancı bir ses, “Yirmi beşinci kat merdivenlerine ulaşmak üzereyim.” dedi, adımlarım hızlandı. Nefes almak artık çok zordu, dudaklarımı kapatamıyordum bile. Göğsüm yanmaya başlamıştı. “Şimdiye kadar kızdan iz bulamadım.”
“Ben de yirmi yedideyim,” dedi bir başka ses. “Aşağı iniyorum. Eğer merdivenleri tırmanıyorsa onu arada sıkıştırabiliriz.”
“Unutmayın,” dedi Hayalet. “Enseye bir darbe.” Panik tüm bedenimi esir aldığında merdivenlere tırmanmaya son verip yirmi beşinci katın koridorlarına kendimi attım.
“Yirmi beş temiz,” dedi biri.
“Yirmi yedi ve altı da öyle,” dedi diğeri. “Katlara dağılıyoruz.”
“Onu gördüm!” diye bağıran bir ses duyduğumda koridorda delice koşmaya başlamıştım. “Yirmi beş A koridorunda. Peşindeyim.”
“Seni sinsi şeytan,” Hayalet neredeyse fısıldıyordu. “Demek sahiden de peşimize düştün.”
Sesler kulaklıktan değil de gerçek haliyle kulaklarıma dolduğunda tüm yorgunluğuma rağmen olanca gücümle kırmızı halılarla döşenmiş lüks koridorlarda koşmaya devam ettim. Ardımdan adım sesleri geliyordu. Düşmeyi göze alarak ardıma omzumun üzerinden kısa bir bakış attım. Henüz içinde olduğum koridora girmemişlerdi. Koşuyordum ama labirente benzeyen koridorların sonu nereye çıkıyordu? Diğer uçta bir başka merdiven olmadığına fazlasıyla emimdim oysa.
“Yirmi beşte kimse yok,” diyen yabancı sesi artık tanır hale gelmiştim. “Bu katta gördüğüne emin misin?”
İki kişi olduklarını sanırken araya giren üçüncü ses zihnimdeki savaş meydanına zırhlı bir asker misali görkemli bir giriş yaptı. “Bütün koridorları aradığınıza emin misiniz? Her katta bir sürü koridor var.” dedi Fırat. “Ben de geliyorum.”
Nefesimi tutarak başımı kaldırıp koridorları ayıran küçük işarete baktım.
Güven ve güvensizlik duygusu aynı anda düşman gibi saldırdı. Ne savaşabilirdim ne de müttefiki olabilirdim. Gülümseyerek bana bakan Fırat’ın yüz ifadesi gözlerimin önüne geldi. Her daim sırtımı yaslayabileceğim bir insan olarak oradaydı ama bu noktaya gelene kadar önüme çıkan engelleri düşününce, Fırat için bile büyütebileceğim bir şüphe vardı.
Ardıma bakmada koşmaya devam ettim.
Son koridora ulaşana kadar ardımdan gelip gelmediğini, bulursa bana ne yapmak isteyeceğini düşünüp durdum. Beni bayıltır mıydı? Sırf sakladıkları sırları öğrenmeyeyim diye beni bir odaya kilitler miydi? Bu gece Nil ile konuşurken elimi sıkı sıkıya kavrayan, eğilerek gözlerimin içine samimiyetle bakan adam hala oradaydı. Peki ya ben durduğum yerde onun için ne ifade ediyordum?
Yirmi beşinci katın son koridor ayrımına ulaştığımda tereddütle duraksadım ve iki yana bakındım. Bir tarafta E, diğer tarafta F kanadı. Ne olursa olsun koridor sonları çıkmaz sokak gibiyse zaten her türlü yakalanacaktım. O yüzden çok da umursamadan F koridoruna doğru atıldığımda sert bir bedene toslayarak popo üstü yere düştüm.
Bundan sonrası yalnızca ellerine düştüğüm kaderin bana ne kadar acıdığına bağlıydı.
Gözlerim odağını yitirdi. Savaşmaya bile fırsat bulamadığım bir savaşı kaybetmiş olmanın perişanlığıyla gözlerimi sıkı sıkıya kapattım ve herhangi bir yerden bedenime inecek darbeyi bekledim. Burası sonumdu, zirveyi görmeme hiçbir zaman müsaade etmeyecek dipti. Yanı başımda yumuşak ayak sesleri duydum ve korkuyla nefesimi tuttuğumda burnuma yabancı bir koku çarptı.
“Hey,” Birisi yavaşça omzuma dokunarak beni sarstı. “İyi misin genç hanım?”
Ses tonu yumuşaktı. Ve kesinlikle kulağımda yankılanan seslerden biri değildi. Başımı kaldırarak tereddütle gözlerimi açtığımda, orta yaşlı ve gülümsemesi güven veren bir adamla göz göze geldim. “Sen,” Adamın yüzüne yayılan şaşkınlık, kim olduğunu anladığımda benim yüzüme de yansıdı. “Jülide’nin kızısın.”
Karşımda duran adam, Jülide’nin masasına gelerek onunla konuşan adamdan başkası değildi.
“Yirmi beş D’ye giriyorum.” Fırat’ın söyledikleri şaşkınlığımın üzerine bir toz bulutu gibi çöktü. Geçti sandığına inandığım panik geri gelirken adama tek kelime etmeye fırsat bulamadan emekleyerek yirmi altı F koridoruna girip sırtımı duvara yasladım. Adam ise üç koridorun birleştiği açıklıkta ne olduğunu anlayamayarak doğruldu.
Ayak sesleri koridora girdi.
Ellerimle bana bakmayın diyen çılgın birtakım hareketlerde bulundum ama daha çok can çekişen bir ahtapota benziyor olmalıydım.
Adam şaşkınlığını gizleyemese de başını öte yana çevirdi ve muhtemelen diğer koridora giren Fırat ile göz göze geldi. Aynı saniyelerde ayak sesleri yavaşladı, kalbimde ise ölümden kaçan bir insanın telaşını anımsatan bir hız vardı. Avucumu göğsüme bastırıp başımı duvara yasladım. Tüm gücüm tükenmişti, eğer adam beni ele verirse devam etmeyecektim. Direnişim buraya kadardı.
“Af edersiniz buralarda sarışın bir kız gördün mü?” Fırat’ı hem kulaklıktan hem de koridordan duyuyordum. Duvarla iyice bütünleşerek adamın ifadesiz yüzüne baktım. Rol yapabilen biri olmadığı belliydi çünkü şaşkınlıkla aralanmış dudakları bir türlü bir araya gelip iki kelam etmiyor, takım elbiselerinin kol düğmeleriyle oynuyordu. “Size dedim ki,” Fırat’ın cümlesi adamın çalmaya başlayan telefonuyla kesildi.
Adam aradığı kurtarıcı buymuş gibi elini cebine attı.
“Kusura bakma genç adam, özel bir görüşme yapmak için sessiz bir yer arıyordum ve hayır, kimseyi görmedim. Şimdi müsaadenle,” Telefonu havaya kaldırıp salladı. Yüzümü buruşturarak ellerimi yüzüme kapadım. Zerre rol yapmayı beceremiyordu. Ben bile inanmamıştım.
Adam telefonu açıp kulağına götürdü. Tedirginlik içinde birkaç saniye bekledim.
Fırat gibi zeki birinin kolay ikna olmayacağını biliyordum. Bazen neden bu kadar mücadele ediyorsun ki diye soruyordum kendime. Yaptığım şeyleri kendime yakıştırmıyordum, odamda oturup uslu uslu kitap okuduğum günlerden bilmediğim yollarda koşturduğum günlere gelmek kendi kendime neden olduğum bir şey değildi.
Sebep ben değildim, sebep her zaman onlardı. Ben Kuklacılar için yalnızca beklenmeyen bir sonuçtan ibarettim.
“Gitti.” dedi en sonunda adam yüreğime su serperek. Yavaş adımlarla yanıma gelerek diz çöktü. “İyi misin? Peşindeki adam iyi niyetli gibi durmuyordu.” Fırat’ın niyetini tahmin edebilseydim avcıdan kaçan bir av gibi kendimi koridorlarda yerden yere atmayacağım muhakkaktı.
Sarsak bir şekilde güldüm. “Ne yapabilirler ki? En fazla enseme bir darbe indiriverirler işte.”
“Anlayamadım.”
“Boş verin.” Kalkmama yardım etmek için elini uzattığında tuttum. “Teşekkür ederim beni ele vermediğiniz için.”
“Genç bir kızı kurtların önüne atacak halim yoktu.”
“Yirmi altıncı kata çıkıyorum.” dedi Fırat kulağımın içinde. Bu kadar çabuk mu pes etmişti gerçekten?
Karşımdaki adam kafamın içinde başka bir sesle mücadele ediyor olduğumdan habersizce bana bakmaya devam etti. “Size bir şey sorabilir miyim?” dediğimde elbette dercesine bağını eğip kaldırdı. Tam bir centilmen gibi davranıyordu, yüzünde kötü niyet namına hiçbir şey yoktu. “Annemden mi hoşlanıyorsunuz?” diye sordum pat diye.
“Ne?” Adam kısıkça gülerek boğazını temizledi. Bakışlarını kaçırıp etrafa bakındığında korktuğum cevaplar avuçlarımdaymış gibi sarsıldım ve bu gerçeği avuçlarımda tutmak istemedim. Yumruklarımı sıktım. “Bunlar konuşulacak şeyler değil genç hanım.”
“Ama cevap vermekten kaçınıyorsunuz.” Kaşlarımı çatarak birkaç adım yana kaydım ve yeniden görüş açısına girdim. “Jülide de aynı şeyi yaptı? Neden soruma cevap vermiyorsunuz?”
Adamın koyu renk gözleri ağzımdan kaçırdığım cümleyi her harfine kadar sorguladı. “Jülide de mi evet ya da hayır demedi?” Sesinde yorumlayamadığım bir tını vardı.
“Verdi,” dedim hemen. “Tabi ki verdi ve hayır dedi. Sizden hiç ama hiç hoşlanmıyormuş, öyle dedi bana.” Başımı şiddetle iki yana salladım. “Ayrıca annem evli. Anne diyorum ona, duyuyor musunuz, an ne. Bakın çok iyi birine benziyorsunuz ama lütfen annemi bizden koparacak bir şey yapmayın.”
Yaptığım sersem açıklama beni bile ikna etmemişken onda etki göstermesini bekleyemezdim. Ama yeni kavuştuğum Jülide’yi kaybetmeyi de göze alamıyordum. Onunla ilgili henüz şekillenmemiş bir sürü hayal vardı kafamda, hiçbirini yaşamadan ölmek istemiyordum. “Jülide senin üvey annen değil mi?”
“O yüzden korkuyorum ya,” Omuzlarım hüzünle aşağı çöktü. Daha yeni kavuştuğum bir insanı kaybetme düşüncesi, hiç olmadığı zamanlardan bile daha ıstırap verici bir hal alıyordu. “Üvey annem olduğundan gitmesi daha kolaymış gibi geliyor ve ben gitmesini istemiyorum.”
“Gitme gibi bir ihtimali var yani?”
“Hayır!” Sesim koridorda yakılandı. Peşimde bir dizi haydut varken bu hiç akıllıca bir hamle değildi. “Annem babamı delice seviyor. Lütfen annemin kafasını karıştıracak şeyler yapmayın ya da söylemeyin.”
“Güzel kızım,” Adam anlayışlı bir şekilde gülümsedi. “Seven insanın kafası karışmaz zaten.”
“Sizi babama söylerim.” dedim vicdan azabı çeke çeke. “Ailemi dağıtmanıza izin vermem.” Asla bu yumuşak kalpli adamı babama söyleyemezdim. Babamla Jülide’nin pek sıcak bir ilişkisi olmadığını tahmin etsem de Barbaros Solar’ın, karısının başka bir adamla yakınlaşmasına vereceği tepkiyi tahmin edemiyordum. Muhtemelen adamın hayatını bitirirdi.
Adam tehdidimden zerre etkilenmedi. “Endişelenme, böyle bir şey yapmam. Ama en azından,” Dile getireceği cümleyi kafasına evirip çevirirken alnı hafifçe kırıştı. “Jülide’yle arkadaş olmam da seni rahatsız eder mi?”
Bunu düşündüm, Jülide çocuk değildi. Hayatına girip çıkan insanlara karışma hakkım yoktu ama bu adamın arkadaşlık için benden izin istemesi, Jülide için özel bir yerim olduğunu hissettirdi. “Sanırım hayır,” Mırın kırın ettim. “Arkadaş olmanıza izin verebilirim.”
Kısık sesli bir kahkaha attı. “Teşekkür ederim.”
“Hâlâ kızı bulamadınız mı?” Hayalet’in sesi kulağımda kırbaç gibi şaklayınca irkildim. “Benim gitmem gerek. Lütfen size sarışın bir kız soran olursa alt katlara doğru gittiğimi söyler misiniz?”
Başını salladı. “Peki. Dikkatli ol genç hanım, buralar kurt kaynıyor.”
Tamam dercesine başımı salladım. Yanından sıyrılarak geçtim ve ardımdan baktığını bildiğimden yavaş adımlarla geldiğim koridoru aşmaya başladım. Sakinliğim sadece köşeyi dönene kadar sürdü. Adamın görüş açısından çıktığım an ayaklarım yeniden harekete geçti.
Otuzuncu kata yaklaşmama çok az kalmış olsa da gerginlik içinde geçen her saniyede ulaşabileceğime olan umudumu yitiriyordum. Umudum kayboldukça öfkem artıyordu, bir yalan açığa çıkmasın diye hayatımdaki insanların beni gözden çıkarabilecek olma düşüncesi toprağa kök salsın istemiyordum. Toprağımda böyle bir ihanete yer yoktu çünkü. Issız kalmaya bile razıydım, yeter ki bana bunu yapmasınlar.
Kulaklıktan anladığım kadarıyla yirmi sekizinci kata kadar tırmanmışlardı. Yirmi yedinci katın merdivenlerini tırmandım ve bir umut o kata bir daha gelmezler de vakit kazanırım diye kata girdim. Ölüm sessizliğinin olduğu boş koridorlarda yürümeye başladım. Artık bacaklarımın gücü kalmamıştı, bir yere otursam dakikalarca kalkamazdım. Biri beni düşürecek olsa, ayakta kalamazdım.
“Yirmi sekiz de boş.” Öfkeyle harmanlanmış kelimeler yüzümü gülümsetmedi. Şimdi kurtulmuştum ama yakalanmadan en üst kata çıkamayacaktım. İzin vermezlerdi.
Dayanamayarak sırtımı duvara yasladım ve başımı tavana kaldırarak aldığım nefeslere odaklandım. Bir nefes diğerini takip etti, bir hissin ardından gelen başka bir his ilkinden daha çok canımı yaktı. Kalbimde çalmaya başlayan yoksunluk şarkısının notaları ruhumu esir aldı. Ta ki o sesi duyana dek. Koridorda benden başka birinin daha adım sesleri yankılandı.
İlk an dönüp bakmaya gerek görmedim. Çabalamış olmanın tatmin duygusuyla yetinmek istiyordum ama kaybetmek zoruma gidiyordu. Daha hiçbir şey öğrenememiştim bile. Umutsuzluk içinde soluklandım ve yavaşça başımı yana çevirerek koridorun başında beni izleyen adamla göz göze geldim.
“En azından denedim.” dedim Fırat’a, manidar bir şekilde gülümsedim.
“Başka bir zamanda yaşıyor olsaydık,” Aynı manidar gülümsemeyle karşılık verdi. Sesi zor duyulacak kadar kısıktı. “Seninle gurur duyduğumu söylerdim.”
Ama o zaman, bu zamana ait değildi.
Hayal kırıklığımı gizlemeye gerek görmedim. Sırtımı duvardan ayırarak koridorun ortasında durduğumda Fırat’ın yanına bir başka adam telaşlı adımlarla geldi ve beni gördü.
“Onu bulmuşsun.” dedi zaferle. Elini pat pat Fırat’ın omzuna vurdu. “Yapsan yapsan sen yapardın zaten.”
Fırat Alacatürk’ün yüzü şimdi boş bir sayfa kadar ifadesizdi. Tanıdığı birine değil de umurunda olmayan birine bakar gibiydi. Kulağımda başka sesler de duymaya başladım ama anlamlandıramadım. Anlamlandırmak istediğim şey Fırat’ın bakışlarıydı, onda da benim için bekleyen tek bir satır yoktu. Boşluk ve hiçlik buradaydı, bizimle birlikte.
Fırat’ın yanındaki adam önüne geçerek aramıza girdi ve Fırat’ı görüş açımdan çıkardı. Siyah bir takım elbise giymişti, gömleği dahi siyahtı. Bir zamanlar Fırat’ı da bu tarz bir kıyafetin içinde görmüştüm, bir zamanlar Fırat başka bir adamdı. Ama bugün kimdi?
Fırat’la aramıza giren adam belinden silahını çıkardı. “Arkanı dön.” dedi sertçe.
Ensemdeki karıncalanma tüm bedenime yayıldı. Gözlerim dolmaya başladı, görmezden geldim. Kalbim tir tir titriyordu, bunu görmezden gelmek o kadar kolay değildi. Acının sayesi kırmızı koridorun ortasında devleşerek bir canavar gibi karşımda dikildi. Betana saplanmış gibi ağırlaşan ayaklarımı harekete geçirerek yavaşça arkamı döndüm.
“Fırat,” Omzumun üzerinden ona bakmak istedim ama aramızda duran ve elindeki silahı balyoz gibi tutan adamdan onu görmem mümkün değildi. “Sana kızgın değilim.” dedim sessizce. Başımı eğdim, o kadar hızlı ve derin nefesler alıyordum ki sanki boğuluyordum. “En azından kendime gelene kadar güvende olduğumu bileceğim.”
“Çok konuşma, seni kaltak.” Adamın ayak sesleri yaklaştı.
Gözlerimi kapattım ve tüm bu olanların bir rüya olmasını diledim. Hayatımda şu güne kadar yaptığım şeyleri düşünüyordum da, hiç bile isteye kalp kırma ya da can yakma eğilimim olmamıştı. Verdiğim zararlar olmuştu bunu kabul ediyordum ama sebebi her zaman bana yapılan bir kötülüğe verdiğim tepkiden kaynaklanıyordu. Şimdi ne yapmıştım, bir gerçeğin peşine düşmek istemiştim. Nefesimi tuttum. Gerçeklerin en sert haliyle bana bir darbe indirmesini bekledim.
Metalin tene çarpma sesi koridorda yankılandığında iliklerime kadar titredim ve yok oluşun eşiğine geldim.
Düşmeyi bekledim, düşmedim.
Acıya odaklandım ama hala aynı hissizlikle ayakta dikiliyordum.
Ne olmuştu? Adam yanlış yerime mi vurmuştu?
Hızla bedenimi kontrol ederek arkamı döndüğümde gördüğüm manzara benliğime yıldırım gibi düştü. Artık Fırat’la aramıza giren bir beden yoktu çünkü bana vurmaya yeltenen adam yere boylu boyunca serilmişti. Sendeleyerek bir iki adım geri gittim.
Fırat öfke dolu bir yüz ifadesiyle solurken biraz önce adama vurduğu bariz belli olan silahını hışımla beline taktı.
Ben orada yokmuşum gibi davranıyordu. Hiç konuşmuyor ve benimle yan yana olduğunu belli edecek tek bir belirti göstermiyordu. Yerde yatan adamın yanı başına gidip eğildi ve yere düşen diğer silahı alıp belinin diğer tarafına taktı.
Sonra cebinden sigara paketini çıkardı, çatık kaşlarından zerre ödün vermeden dudaklarının arasında koyduğu sigarayı tutuşturdu. Aramıza dumanlar yayıldı ama gerçek hala gözlerimin önündeydi. Fırat yere eğildi, baygın adamın ayaklarını yakaladı ve sigarasını dudaklarının arasından çıkarmaya gerek görmeden adamı koridorda sürüklemeye başladı.
“Ben…” Fısıltım ona ulaşsın istedim, sesimi canlı tutmaya gücüm olmamasına rağmen. “…anlayamıyorum.”
Fırat beni duydu, adamı sürüklemeye kısa bir anlığına son verip bana baktığında keskin yüz hatlarında hem alaycı hem de gergin bir ifade vardı. Her zaman tanıdığım adamdan bir farkı yoktu, ruhu aynıydı, siması aynıydı, kalbi aynıydı. Burada beni alacağım darbeden kurtarmışken şimdi de gözlerini dikmiş bana bakıyordu.
Sigarasını dudağının diğer tarafına kaydırdı, hem de parmaklarını kullanmadan.
Çenesiyle, git artık diyen bir işaret yaptı.
Nereye gideceğimi biliyor muydu? Bilse bana engel olur gibi geliyordu ama yanılmadığım konusunda emin değildim. Gerçek sandığım şey benimle dalga geçen bir avuç yalandan da ibaret olabilirdi.
Düşünmeden Fırat’a doğru koştum ve aramızdaki mesafeyi kapatarak Fırat’ın boynuna atladım. Sürüklediği adamın bacakları birer saniye arayla pat pat yere düşerken Fırat’ın avuçları yumuşakça sırtıma kondu.
Her ne oluyordu bilmiyordum ama artık aynı tarafta olduğumuzdan şüphem kalmamıştı. Kendimi geri çekerek omuzlarına tutundum. Kaşları hala çatıktı, yaptığı şeyin gerginliğini omuzlarında taşıdığını görebiliyordum ve dostluğunu kazandığım bu adamın varlığına şükrediyordum.
Fırat’ın yanağına sulu bir öpücük bıraktım.
Beni kendinden iterek tiksintiyle yüzünü buruşturdu. Ama gülmemek için kendini zor tuttuğu belli oluyordu.
Sonrası yalızca sonunun nereye çıktığını bilmediğim bir yolda koşturmacaydı. Fırat’tan ayrıldım, kısacık bir an olanları algılamaya çalışarak ona bakmaya devam ettiğimde adamın ayaklarını yeniden yakaladı ve sürüklemeye başladı. O an kararımı verdim, ne olursa olsun bu gece bu koridorlardan çıkıp gökyüzünün altında beni bekleyen o çatıya ulaşacaktım.
Arkamı döndüm ve koşmaya başladım.
“Neler oluyor?” diye sordu Hayalet. “Az önceki gürültü neydi?”
Bacaklarımdaki tüm güç geri gelmiş, çıktığım her basamak benim için kolay bir adıma dönüşmüştü. Burada korku ya da tereddüt yoktu. Beklentilerimin çağrısı o kadar büyüktü ki hiçlik içimde mum gibi erimeye başladı ve sönme noktasına geldi.
“Biri düştü.” dedi Fırat. Dudaklarındaki sigaradan sesi peltek çıkıyordu.
“Kim düştü?” Hayalet hala yakalanmamış olmamın öfkesini saklayamıyordu.
“Ne bileyim kim düştü amına koyayım.” Fırat bıkkınlıkla söylendi. “Düşeni de ben mi tutayım?” Kendimi tutamayıp kısık sesli bir kahkaha attım.
“Kızı gördüm.” Sesine eklediği sahte heyecanın tınısını tanıdım. “Yirmi beşinci kattan aşağıya doğru iniyor! Herkes aşağıya insin. Bir kez daha kaybedersek bulamayız!”
“Merdivenlerdeyim.” dedi yabancı bir ses. “İniyorum.”
“Bok mu var merdivenlerde!” Fırat öfkeyle soludu. “Gidin asansörlere binin, birkaç kat aşağıya inip önünü kesin. Bunu da ben mi söyleyeyim?” Bunları söylerken güldüğüne çok emindim. Benim için merdivenleri boşaltıyordu, üst katlara yakalanmadan çıkabileyim diye. “Senin bulduğun adamları sikeyim Hayalet, bir gram akıl olmaz mı hiçbirinde?”
“Ayıp ediyorsun abi,” Az önce merdivenlerde olduğunu söyleyen ses alından bir tınıyla konuştu. “Biniyorum ben asansöre. Yirmiye inip önünü keseceğim. Arada kıstırırız.”
Yirmi yedi ve sekizinci katı kimselere yakalanmadan çıkmayı başardım. Yorgunluğum nüksettiğinden tırabzanlardan destek alıyordum ama bir an olsun pes etmiyordum. “Fırat,” Hayalet şüpheci bir şekilde yeniden konuştuğunda yirmi dokuzuncu katı arşınlıyordum. “Sen ne yapıyorsun?”
“Çekiyorum.” dediğinde o kadar gür bir kahkaha attım ki ellerimi dudaklarıma kapamak zorunda kaldım. Sonra nefesim kesildi, kendime gelebilmek için birkaç saniye duraksadım.
“Neyi çekiyorsun?” diye sordu Hayalet.
“Hayatın çilesini anasını satayım,” Neredeyse kahkaha atacaktı. “Ne boş yaptın.”
“Dalga mı geçiyorsun sen benimle!?”
“Geçmek demişken, içi geçmiş birini ayıltmak için ne yapmak gerekiyordu?” dedi Fırat alayla. Derin bir nefes verdiğinde sigarasını üflediğini anladım.
Sonra araya bir süredir duymadığım tatlı bir gülüş girdi. Konuşmuyordu, dudakları kelimelere uzaktı ama varlığı oradaydı. Dantes.
İçimdeki coşku arttı. Toparlanıp yolculuğuma kaldığım yerden devam ettim. Yirmili sayılara veda ettiğimde ve en son çıktığım koridorda otuz sayısını gördüğümde kalbimin içinde patlak veren heyecan her hücremi ele geçirdi.
Burası diğer katlar gibi sık odalarla dolu bir kat değildi. Daha seyrek kapılar vardı ve tam anlamıyla ıssızlık kokuyordu. Yavaş başlayan adımlarım ileri sarılan bir filme dönüştü. Doğu yakasına doğru koştum. Kulaklarımdaki gürültüler arttı. İnsanların telaşı artı. Dünyanın sesi arttı. Beni yakacak olduğuna inandığım gerçeklerin altına atılan ve yanmayı bekleyen hisler arttı.
“Senin keyfin niye bu kadar yerinde.” dedi Hayalet. “Bir boklar mı çeviriyorsun, Güzyeli?”
Güzyeli. Adından nefret etse de üzerine bir çizik atıp sahip olduğu isimden kurtulma şansı hiç olmamıştı.
Beni, varlığının üzerine bir çizik atmak zorunda bırakır korkusundan sırtımı döndüğüm çoğu şeyin karşısında dimdik duracak cesarete artık kavuştuğumda doğu yakasına giden koridorun sonuna gelmiştim. Önümde on basamaklık kısa bir merdiven duruyordu ve merdivenin bittiği yerde ise metal bir kapı beni bekliyordu.
“Hiç,” On basamaklık merdiveni eziyet verici bir yavaşlıkla tırmanmaya başladığımda Dantes’in sesi kulağımdaydı ve biliyordum ki artık elimi uzatabileceğim kadar da yakınımdaydı. “En sevdiğim kitaptan bir sahne aklıma geldi bir anda.”
“Tam da sırasıydı,” Hayalet hırsla soludu. “Misafirlerimiz geldi, ben benimkinin yanına geçiyorum. Sen de kendi misafirini karşılamaya hazırlan.”
Dantes sessizce güldü. “Seve seve.” Sessiz gülüşünde bile kimsenin bilmediği sırlar gizliydi.
Merdivenleri tırmanmayı bitirdiğimde yüzleşmekten korktuğum gerçeklerin bir adım uzağındaydım. Önümde duran devasa kapı geçmişi ve geleceği birbirinden ayıran bir portal gibiydi. Aşmak için ne yapmak gerekirdi? Şifreyi kırmak dışında. Eğer bu kapıyı açarsam geçmişten geleceğe mi yoksa gelecekten geçmişe mi geçecektim? Parmaklarım tuşlarda gezindi.
O ana kadar Dantes’in keyifli keyifli ıslık çaldığını fark etmemiştim.
Temasa duyarlı olan kapının şifre kısmı aydınlandı ve sayılar gözlerimin önüne serildi. Parmak uçlarım yanan bir geleceğin içinde dalmış gibiydi. İçimde büyüyen bir hırsın kurbanı değil de inancın kölesi olduğumdan sağduyumu kaybetmemiştim. Aksine, şimdi zihnim hiç olmadığı kadar berrak ve önümde duran bu şifreli kapıyı açmak için hazırdı.
Düşündüm, hayatım boyunca hiç yapmadığım kadar. Çok uzaklara sürüklendim ve onlarca kuyu kazdım. Kayboldum ve kazdığım kuyularda boğuldum. Oysa cevaplarım hiçbir zaman ışık yılı uzaklıktaki mesafelerde olmamıştı. Işıldayan sayılar gözlerimin önünde dans ederken zihnimi bu geceye ait tatlı bir anı sızdı.
Eğer karşına hiç açamayacağına inandığın bir kapı çıkarsa…
Zamanın nefesi de ensemde dolaşmaya başladı. Bundan bir adım sonrası sonsuz bir düşüştü, evrenin boşluğuna doğru. En sevdiğin kitaptan bir sahne aklıma geldi bir anda… dedi bir adım ötemde duran adam.
Sonra zamanda daha da geriye gittim ve yıldızsız bir gökyüzünün altında konakladım. Bizim için bir geçmiş inşa ettim… diye fısıldadı kulağıma.
Lara Solar’ın kafa karışıklıkları avuçlarında sönen bir küle döndü. O küller yanmış bir kitabın sayfalarından dökülüyordu. En sevdiğin kitabın bittiği yeri hatırla… dedi bana bir sırrı açarcasına.
Kendimi içinde kaybolacağım kadar büyük bir kütüphanenin içinde buldum. Etrafımda dizili kitaplarının hepsinin dili vardı. Acıdan mutluluğa, umuttan umutsuzluğa sayamayacağım kadar çok duyguya ev sahipliği yapan sayfalar beni çağırıyordu. Dünya etrafımda döndü, kitaplar etrafımda döndü.
Bütün bu karmaşanın ortasında omuzlarında pelerin olan, siyahlar içinde etkileyici bir adam tam karşımda duruyor ve gülümsüyordu. En başından bu yana. Monte Cristo Kontu.
“En sevdiğim kitap hep sendin.” diye fısıldadım ona.
Geçmiş de en az gelecek kadar belirsiz bir sayfaya dönüşürken kuantum fiziğinde, evrene dağılan parçacıkların varlığı buradaydı. Başka bir evrende tıpkı benim gibi var olan bir kız vardı. Benim kadar acı çekmiş miydi meçhuldü ama kalplerimiz birbirine bağlıydı. Acı her yerde aynıydı. Başka evrenlerde bile. Bir parçamın gökyüzünden beni izlediğini hissettim ve bu parçam bana gülümseyerek o gökyüzünün altına çıkmamı fısıldadı. Beni görmek istiyordu ama bunun için önümde duran kapıyı açmam gerekiyordu.
Eğer geçmiş de gelecek kadar belirsizse, son olduğunu sandığımız şeyler neden geleceğin başlangıcı olmasındı?
Bir şeyin bitmesi demek yeni bir başlangıca adıma atmak demekti ve yeni bir kitaba başlayabilmek için önce o kitabın bitmesi gerekirdi. Son sayfası okunana dek. Son sayfa.
Bir kitabın son sayfası, geleceğin başlangıcı olacaksa geleceğe eğer kitabın kapanma vakti gelene kadar okumalıydım. Yüzlerce sayfa süren ve tüm hayatımı esir alan o kitabın kaç sayfa tuttuğunu düşündüm. Sayfalar rüzgâra teslim olmuş gibi hızla çevrilmeye başladı. Cevabı bana verecek kitabın bin beş yüz küsür sayfa olduğu netti, peki ya devamı?
İşaretleri takip et, demişti usulca tenime dokunurken, bazen bir ses, bazen bir sessizlik. Bazen bir geçmiş, bazen bir gelecek. Bazen hissettiğin duygular ve bazen sana hiç hissettiremediğim duygular. Ama cevap orada. Olasılıkları denemen gerek.
Olasılıklar en başından bu yana ikimizin içine işlemiş bir kitabın sayfalarında gizliydi. Avuçlarımı birbirine sürttüm ve beni gerçeğe götürecek ilk adımı attım, başlangıçtaki sayfayla. Dört haneli o şifre için ilk sayfayı çevirdim, bin beş yüz. İlk adım elbette başarısızlıktı ama bu beni yıldırmadı.
Birkaç sayfa daha çevirdim; bin beş yüz bir, iki, üç, dört, beş…
Her sayfada bir olasılık daha eksildi geleceğimden. Belki de eksilen olasılıklar geleceğe değil de geçmişe aitti. Zamanın sadece şimdiden ibaret olmadığını benden daha iyi bilebilen biri var mıydı şu hayatta? Geçmiş ve gelecek karmaşası çözülmesi imkânsız bir bulmaca gibi daima orada bekliyordu.
Birkaç sayfa daha çevirdim; bin beş yüz altı, yedi, sekiz, dokuz, on…
Beni bekleyen yalnızca küçücük bir zaman değildi, bir zaman yolcusuyla birlikte zamanların içinde yaptığım yolculukları düşünüyordum da neden sadece yaşadığımız andan ibaret olduğumuza inanmıştım ki? O benim elimi tutmuştu, bu bile zamana meydan okuduğumuzun en büyük kanıtıydı.
Birkaç sayfa daha çevirdim; bin beş yüz on bir, on iki, on üç, on dört, on beş…
On yaşındaydım, her şeyin başladığı yerde durmuş rüzgârın sesini dinliyordum. Zihnimin içinde peyderpey çoğalan bir çığlık vardı, geçmişin gecelerinden geliyordu. Ama nereden bilebilirdim? Belki de geçmişte olduğunu sandığım her şey aslında geleceğin bir parçasıydı. Öyle olmasa gelecek geçmişten medet ummadan yaşamaz mıydı? Oysa benim geleceğimde daima geçmişin çığlıkları yankılanacaktı.
Birkaç sayfa daha çevirdim; bin beş yüz on altı, on yedi, on sekiz, on dokuz, yirmi…
Asla aynaya baktığım kızdan ibaret değildim, farklı bir zaman çizgisinde yaşayan bir başka kız daha vardı. Benimle birlikteydi ama benimle olduğunun farkında değildi. O kız benim dayanağımdı, düştüğümü sandığımda kafamın içinde fısıldayan Lara Solar hiçlikten gelmiyordu. Zamanın içinden geliyordu. Kendim için daima var olmaya devam edecektim, başka zamanlarda ve yerlerde bile.
Birkaç sayfa daha çevirdim; bin beş yüz yirmi bir, yirmi iki, yirmi üç, yirmi dört, yirmi beş.
Geçmiş, dedi zamanın içinden fısıldayan o kız, gelecek kadar belirsizdir. Bizim bildiğimiz geçmiş aslında mutlak bir geçmiş değildir.
Kilit tık sesiyle açıldı. Bin beş yüz yirmi beş.
“Mir…” Dudaklarıma zamansız bir gülümseme yerleşti. “Senin için geldim.”
Neden gelecek değişime müsaitken geçmiş aynı kalmalıydı? Oysa olasılıklar yalnızca yarına değil düne de hükmedebilirdi. Bunu Dantes sayesinde bu gece o kadar iyi öğreniyordum ki gece sona erdiğinde öğretmenime bana öğrettikleri için esaslı bir teşekkür etmeliydim.
Kafamdaki tüm sesler çekilirken dünyanın gürültüsü geri geldi. Açılan metal kapıya avuçlarımı koydum ve başımı kaldırdım. Kalbimde çıkan fırtınaya dur diyememek bir teslimiyet belirtisiydi ama en azından henüz bacaklarımı kaybetmiş değildim. Önümdeki kapıyı usulca ittiğimde gözlerimin önüne serilen gece manzarası, geçmişim kadar karanlıktı.
İlk etapta hissettiğim yalnızca yüzüme çarpan soğuktu. Kontrol edemediğim hislerime çok iyi gelen soğuğun yerini karanlık devraldı ve gökyüzünde beliren ay da karanlığın katili olarak beni çatının orasındaki manzarayla baş başa bıraktı.
Kalabalıklardı, hem de çok kalabalık.
Her taraf takım elbiseli ve iri yarı adamlarla doluydu. Çatının tam ortasında duruyorlardı. Zeminde bir helikopter pistine ait kalın çizgiler görebiliyordum. İnsanlar çizgilerin etrafına dağınık bir şekilde konuşlanmıştı. Tanıdık simalar aradım, kapıyı biraz daha ittim ama bedenimi dışarı çıkarmamaya özen gösterdim. Ortam gergindi, kimse konuşmuyordu. Kulağımın içindekiler bile.
Gördüğüm ilk tanıdık yüz, bir maskenin ardına gizlenmişti. Hayalet, kalabalığın yoğunlaştığı bir yerde, merkez noktasında duruyordu ama bu gecenin merkezinde o olduğunu sanmıyordum. Yanında bir adam vardı, yüzünü göremiyordum. Sadece yan profili gözlerimin önündeydi. Kırlaşmış saçlarına ve hafifçe kamburlaşmış bedenine bakarak diğerlerinden daha yaşlı biri olduğunu söyleyebilirdim.
Sanki o yaşlı adam… “Sen fotoğraftaki adamsın.” dedim şaşkınca. Ve her şeyin merkezinde o var gibiydi. Elindeki bastonu yanı başında dimdik tutuyordu ve bedeni de fazlasıyla dik, duruşu kendinden emindi. Hepsi dümdüz karşıya bakıyordu.
Kapıyı sıkı sıkıya kavradım. Sanırım bir süredir nefes almayı unutmuştum. Soğuğa rağmen bedenimi ter basmış, ince elbisem bile bedenime fazla gelmeye başlamıştı. Nefeslerimi düzene sokmaya çalışarak herkesin baktığı noktayı kadrajıma aldığımda, gerçeğin ilk adımı gözlerimin önündeydi.
Dantes ve babam, çatının diğer ucunda karşılıklı duruyordu.
Ve Dantes elindeki silahı babamın yüzüne doğrultmuştu.
Kalbimdeki sevginin bir yarısı acı içinde bir çığlık attı. Bu çığlık babam için duyduğum endişeyi dile getiren bir çığlıktı ama ben hislerim dışa vurmasın diye dudaklarımı birbirine bastırdım. Dantes’in babama bir şey yapmayacağına olan inancım buraydı ve o inanç kalbimin diğer yarısı susturmuştu. Çığlıklardan ziyade sessizliği dinlemek, bu gece kalbime daha mantıklı geldi.
Dantes konuşuyordu. Kımıldayan dudaklarından ve fevri tavırlarından bunu anlayabilirdim ama kulaklıktan artık ses gelmiyordu. Birkaç kere kulaklığımı yokladım, hiçbir tuşa basmamıştım. Eğer Dantes’i duyamıyorsam sebebi kendisiydi.
Dantes babama doğru yürümeye başladığında babamın kılı kımıldamadı. Tek başınaydı, tek bir adamı bile yanında olmadan bu çatıya esir düşmüştü. Dantes’in en başından bu yana planladığı şeyin bu olduğunu tahmin edebiliyordum ama fazlası hakkında fikir yürütemiyordum. Buluşma demişlerdi, babamla buluşması gereken kimdi?
Dantes babamın karşısında durduğunda gülümsedi, silahını indirdi, silahsızken de senden korkmam dercesine. Her kelimesinin babama kurşun gibi saplandığını hissettim. Barbaros Solar’ın öfkesini metrelerce öteden bile tanıyabiliyordum.
Bir şeyler söyledi, babam alaycı bir şekilde gülerek başını iki yana salladı. Başka şeyler söyledi, bu kez Dantes’e saldırmak ister gibi yumruklarını sıktı. En sonunda konuşmaya yeltendiğinde ne söyledi bilmiyorum ama söylediği şey Dantes’in mutlak bir sessizliğe gömülmesine neden oldu.
Bu gece Dantes’in babam karşısında sessiz kalmasını değil, yapabilirse kelimelerle yaralamasını istiyordum. Çünkü babamla yalnız kalan ben olursam, onu kelimelerimle yaralamaktan çekinmeyecektim.
Babam Dantes’e doğru bir iki adım attığında aralarında neredeyse hiç mesafe kalmadı. Düşmanların gözleri, kurşunlardan bile daha yaralayıcıydı. Babam konuştu, her kelimesinde Dantes’ten hırsını çıkarmaya çalıştığını tahmin ettim. Yaptıkları yetmemiş gibi daha da üzerine gitti. Daha da kalbini kırdı ve benim kalbimde Dantes’in kırılan kalbi için yas tuttu.
Dantes uzun bir süre sessiz kaldı, başını eğip yeri izledi. Sert rüzgâr kömür karası saçlarında öyle güzel dans etti ki saçlarını rüzgârdan kıskandım. Sonra başını kaldırdı, yüzünde hiç olmadığı kadar katı bir ifade vardı. Gülümsedi ve babama tek bir kelime etti. Bu kelime babamın birkaç adım geri çekilmesine neden oldu.
Barbaros Solar hırsla soludu ve etrafına bakındı. İstemsizce kapının ardına daha çok sindim.
Dantes babama çenesiyle kalabalığın merkezinde duran yaşlı adamı gösterdiğinde babam Dantes’e bir daha bakma zahmetine girmeden yaşlı adama yürümeye başladı. Dantes nasıl bu kadar soğukkanlı olabilmişti? Otel odasında gözlerinde yangın gibi yanan acıları, kaosun baş gösterdiği şu vakitlerde hiçliğin içine karışmış, yerinde duygulardan ziyade yalnızca zihniyle var olan bir adam gelmişti.
Tam da şu an bende buradayım diyerek kalabalığın arasına dalsam ne olurdu acaba? Hayalet’i maskesiz görme hayallerim çöp olmuştu. Artık uyurken bile tanınmamak için maske taktığını düşünecektim.
Babam kalabalığa doğru yürüdükçe kalabalık hareketlendi. Hepsinin ellerinin tetikte olmak istercesine bellerine gitti. Hâlbuki babam gayet savunmasız, silahsız bir şekilde yürüyordu ve etrafındaki hareketliliğin farkına vararak, silahsızken bile düşmanlarını tedirgin edebildiğini fark ettiğinde dudaklarından alaycı bir gülüş döküldü.
O sırada hala babamın bıraktığı yerde duran Dantes, elini yavaşça kulağına götürdü.
Herkesten uzakta, çatının kıyısında bir başına durmayı tercih etti. Bedeni karanlık gökyüzüyle bir bütünmüş gibi görünüyor, saçları, kıyafetleri rüzgârda uçuşuyor, bembeyaz bir tenle sarmalanmış sert yüz hatları gecenin karanlığında daha da belirginleşiyordu.
Sessizlik uzadı. Oku fırlatmak üzere olan bir yay kadar gergindim ve bir şeyler yapma telaşı içindeydim. Babam yürüyüşünü tamamladığında yaşlı adamla yüz yüzeydi. Aralarında nasıl bir ilişki vardı tam anlayamasam da bu adamla karşı karşıya gelmiş olmak babam için tüm yenilgilerden daha ağırmış gibi bir ifade yerleşti yüzüne. Sahiden de o adam en başından bu yana tahmin ettiği kişi miydi?
Konuşmaya başladılar, benim duyamayacağım bir şekilde. Zaten onları anlayamayacağımdan diğer olanlara dikkat kesildim. Ateş ve Fırat görüş açıma girmişti. Fırat’ı görür görmez yüzüme bir gülümseme yayıldı. Hala bıraktığım gibi kaşları çatıktı ama keyfi yerinde gibi görünüyordu. Aralarındaki mesafeye rağmen Dantes ile aralarında anlamlı bir bakışma geçti.
Usulca onay verir gibi başlarını eğip kaldırdılar ama bunu benden başka kimse görmedi. Dantes elini kulağından indirdi ve belini yokladı. Bunu da benden başka kimse görmedi.
Özellikle Hayalet yaşlı adamın bir adım arkasında onun koruması gibi duruyor ve bakışlarını bir an olsun babamdan ayırmıyordu. Hatta o kadar dikkatliydi ki sanki babam onun için benim sandığımdan daha fazlasıydı. Bir dost olmadığı aşikârdı. Kaşlarımı gayriihtiyari çattım. Yoksa babam Hayalet içinde mi esaslı bir düşmandı?
“Bu maske…” Yüzümde maske olmamasına rağmen parmaklarımla usulca yüzüme dokundum. “Sen kendini benden gizlemek için değil, babamdan gizlemek için takıyorsun bu maskeyi.” diyen fısıltımı rüzgâr alıp uzaklara götürdü. “Ama neden?”
Cevapların arasında dalma fırsatı bulamadım. Ateş ve Fırat ayrılarak insan kalabalığının iki yanına doğru sinsi sinsi yürüyorlardı. Babam hariç herkes aynı taraftaydı ama her an birileri bir şey yapacakmış gibi gerginlerdi.
“Birbirinize olan güveniniz gözlerimi yaşartıyor.” dedim kısıkça. “Salaklar.”
Her şeyin bu kadar sessiz olması hiç hayra alamet değildi. Neden kimse konuşmuyordu ya da babamla yaşlı adamın konuşmasına müdahale etmiyordu. Sessizlik içinde geçen her saniye gerginlik artıyor, babam bir öfke küpüne dönüşerek bir şeyleri parçalamak istermiş gibi görünüyordu.
En sonunda babam daha fazla dayanamamış olacak ki yaşlı adama daha da yaklaştı. Bir eliyle yakasını kavradığında geride kalan herkes silahına davrandı ancak yaşlı adam tek elini kaldırarak onları durdurdu. Yine de herkes tetikteydi.
Hayalet için aynı şeyi söyleyemezdim. Babamı çileden çıkarmanın zevkiyle sırıtmaya başlamıştı. Benim burada olduğumu bilse yüz ifadesi nasıl olurdu, hayalini kurmak bana büyük bir haz verdi.
Nihayetinde babam ve yaşlı adam arasındaki konuşma son buldu. Babam öfkeyle geri çekildi. Hırsla kımıldanan dudaklarını okuyabilseydim, bu iş burada bitmedi gibi bir cümleye yorardım. İşaret parmağını yaşlı adama doğru sallayarak bir şeyler daha söyledi. Tiksintiyle yere tükürdü ve arkasını dönüp çıkış kapılarından birine doğru yürümeye başladı.
Bu muydu yani? Bahsini ettiği hamle sadece bu buluşmadan mı ibaretti?
Babamın gittiği saniyelerde birkaç adam da peşinden sinsice yürüyerek onu takip etti. Babamın tamamen gittiğinden emin olmak için onu takip ettiklerini düşünmekten başka seçeneğim yoktu. Bir şeyler yapmak isteseler yaparlardı değil mi?
“Çağlar,” dedi Fırat kulağımın içinde. “Barbaros gitti.”
Dantes gülümsedi. “Evet.”
“Kardeşim.” Bu kez konuşan Ateş’ti. Yerinde heyecanla kımıldandı. “Ben çok hazırım.”
Dantes bu kez kısıkça kahkaha attı. Yüz hatlarında ölümcül güzellikte bir başkaldırı ifadesi belirdi. “Şu andan itibaren…” Elini beline götürdü, gece kadar siyah olan bir silah çıkardı ve hazneye mermi sürdüğünü belli eden mekanik sesi duydum. “…kuklacı…” diyen Fırat’ın sesi araya girdi ve ikinci bir mekanik ses çatıyı esir aldığında, ne olduğunu anlamaya çalışan şaşkın mırıltıları, Ateş’in, “…öldü.” diyen fısıltısı bastırdı.
“Şimdi sahne kuklanın.” dedi Dantes derin bir nefes alarak.
Ateş silahını yaşlı adama doğrulturken Fırat’ın silahının namlusu Hayalet’in şakağındaydı.
Ortama yayılan bir şok dalgasının ardından onlarca adamın ellerindeki silahların sesi geceye karıştı ve tüm namlular Ateş ve Fırat’a döndü, tüm dengeler değişti ve taraflar birbirine silah çektiğinde sanırım dünya ayaklarımın altından kayıyordu.
“Ne yapıyorsunuz?” Dehşete kapılmış bir halde düşmeyeyim diye metal kapıyı kavradım. “Ne oluyor, Mir?”
“Ne bok yaptığınızı sanıyorsunuz siz?” Hayalet’in sesini çok derinlerden duyuyordum. Onda kulaklık yoktu, muhtemelen sesi Fırat’ın kulaklığından bana ulaşıyordu. Neler olduğunu o kadar anlayamıyordum ki, kendimi boş bir kitap gibi hissediyordum.
Hayalet öfkeyle Dantes’e döndüğünde, Dantes yavaşça kalabalığa doğru yürümeye başladı. Ay ışığının sebep olduğu gölgesi de onunla birlikte yürüyor, attığı her adım zarifçe birbirini takip ediyor, takım elbisesinin içindeki heybetli bedeni tek bir korku belirtisi bile göstermiyor ve keskin yüz hatlarında alaycı bir gülümseme konaklıyordu. Diğerlerinin yanına gelene kadar kimse tek bir hareket bile yapmadı.
Dantes yürüdü, yürüdü ve yaşlı adamın karşısına gelince duraksadı. Ateş’in bedeni gerildi, Ateş’e silah doğrultmuş bir düzine adamın da. Ama ne Ateş ne de Fırat üzerine çevrilmiş onlarca silahtan zerre etkilenmemişti.
“Bana yalan söyledin.” dedi yaşlı adama. Başını usulca yana yatırdığında elimi kalbimin üstüne koydum. “Buna sesimi çıkarmayacağımı mı sandın yoksa?”
Şaşkınlık dilime pelesenk oldu. Dantes’in bana yalan söylemesine alışmıştım ama birinin ona yalan söylemesi çok imkânsız bir ihtimalmiş gibi geliyordu.
Neden böyle düşünmüştüm? O da bir insandı, hep kazanacak değildi ya. Şimdi yalanların onda yarattığı sarsıntı en gerçek haliyle yüzünde ve yaşlı adama bakarken içinde biriken öfke gün gibi ortadaydı.
Yaşlı adam konuşmadı. Onu onaylamadı ama inkâr da etmedi. Dantes’in ise ondan duyacağı cevaplara ihtiyacı yokmuş gibiydi. Yaşlı adamın sessizliğine küçümseyici bir şekilde gülerek karşılık verdi ve usulca etrafından dolanarak Hayalet’in karşısında dimdik durdu. Boyları neredeyse aynı, yüzleri birbirine denkti.
“Bu yaptığının karşılıksız kalacağını mı sanıyorsun?” Hayalet’in derinden gelen ses tonu kin doluydu. “Bize silah doğrultsan ne bok olacak? Neyle tehdit edeceksin? Aklını başına al Güzyeli! Söyle köpeklerine silahlarını indirsinler yoksa bizden önce onların leşi yere serilir.” dedi öfkeyle. “Tek bir emrime bakar.”
“Ben bunun sonunu görmeyi çok istiyorum.” Dantes silahını ilginç bir şeyi izler gibi izlerken dudağının kenarı usulca yukarı kıvrıldı. “Şu emri versene bir, ne olacak hep birlikte görelim.” Aramızdaki mesafeye rağmen tanıdık yüz hatlarının her bir hareketini rahatlıkla seçebiliyordum. Onu tanıyordum, kimsenin tanımadığı kadar.
“Gemi batıyor kaptan, şimdi ne yapmalı?” Fırat’ın alaycı sorusu üzerine Dantes gülümserken kirpiklerinin altından ona baktı.
“Son şarkıyı çal kemancı.” Ateş ellerini iki yana açıp gülümseyerek yaşlı adamın etrafında umursamazca dolaşmaya başladı. “Nasıl olsa hiç geri gelmeyecek o yalancı!”
“Tiyatro çeviriyorsunuz.” Hayalet’in sesinde de zerre korku yoktu. Sadece öfkeleniyordu, bir grup insan tarafından alaya alındığı için. Yanındaki adamlardan birine baktı ve ateş et dercesine bir işaret yaptığında adamın bedeni dikleşti. Dantes tek elini cebine atarken çenesini kaldırdı ama küçümseyici bakışları yüzünden hiç eksik olmadı.
Hayalet’in işaret ettiği adam silahını Ateş’in bacağına doğrulttuğunda çığlıklar boğazıma dizildi. Ellerimi korkuyla dudaklarıma bastırdım, sırtımdan aşağıya akan soğuk terler tenimi mızrak gibi çizdi. Görmek istediğim gerçeklerin hepsi birer çöpe dönüşürken panikle ileri atılacağım sırada adam tetiğe bastı.
Tetiğin yankısı ardında bir ölüm sessizliği getirdi.
Ateş hala dimdik ayakta duruyordu.
Sessizliğin yerini Ateş’in kahkahaları alırken bacaklarımın beni taşıyacak gücü kalmadı. Sırtımı kapının metal pervazına yasladım. Hem üşüyor hem yanıyordum. Hem korkuyor hem de hiç korkmuyordum. Dantes karşımda yüzünde zerre korku ifadesi taşımadan dururken kalbim çelikten bir iple ona bağlanmış gibiydi. Farkında olmadan beni ayakta tutuyordu.
“Abi,” dedi ateş eden adam şaşkınlıkla. “Bize boş silahlar mı verdiniz?”
“Ne oluyor lan?” Hayalet öfkeyle yanındaki adamın üzerine atıldı ve elindeki silahı alarak yeniden Ateş’e doğrultup tetiğe bastı, çıkan ses yalnızca boş bir silaha aitti.
Sonra bir başka adamın silahını aldı, sonuç yine aynıydı. Öfkeyle üzerine atıldığı her adamın elinden kaptığı silah boş bir yankıydı.
Kafası karışmış ve nefes nefese kalmış bir halde son kez arkasını döndüğünde Dantes’in suratına doğrulttuğu silahla yüz yüze geldi. Kaskatı kesildi.
“Bundan uzun zaman önce,” Dantes uyumak üzere olan bir çocuğa masal anlatırcasına tatlı bir sesle konuşmaya başladığında tüm dünyayı ardımda bırakmıştım. Benim için var olan tek şey, onun ruhu ve kalbiydi. “Gecelerin birinde,” dedi başını yana yatırırken. “Bana bir çanta dolusu silah getirdin.”
Geçmiş bir kitap gibi gözlerimin önünde açıldı. Hayalet ve Dantes’in silah alışverişi yaptığı gecenin görüntüsü gözlerimin önündeydi. Orada duruyor ve saklandığı yalanın ardından bana bakıyordu. Geleceğin olasılıklarla dolu, Lara, diye fısıldıyordu bir yandan da. Ama emin ol sen tek bir geçmiş yaşandığını sansan da… Olasılıklar kurşun gibi zihnime çakılmaya başladı, geçmişinde de olasılıklar var.
Sırtımı yasladığım yerden doğruldum ve görülüp görülmemeyi umursamadan kapıyı ardına kadar ittim. Zaten o kadar kendi davalarına odaklanmışlardı ki varlığımın farkına varmaları imkânsızdı. Acımasız bir davaya dönüşen geçmiş hep en çok beni yakacak sanmıştım ama bu gece yanan karşımda duran maskeli bir adamdı.
Onu yakan, benimle birlikte yanmayı göze almış bir adamdı.
“Sözüme itimat etmen takdir edilesi,” dedi Dantes. “En az bana güvenmiyor oluşun kadar hem de.” Bir adım ilerleyerek silahın namlusunu Hayalet’in alnının ortasına değdirdi. “Bu gece bize hiçbir şey yapamayacaksınız. Nedenini zaten anladığını var sayıyorum.”
Anlayışımın sınırları Dantes’in her bir kelimesinde darmadağın oldu. Zihnimin içindeki sınırların başlangıcı da sonu da kayboldu. Burası her şeyin merkeziydi, başlangıca ve bitişe çok uzaktık ama dağılan sınırların yoksunluğunu ikimiz de hissetmedik.
“Bir yalanın ardına sığındım,” Tek bir geçmiş yoktur, dedi bir kez daha. Bana söylediği yalanların ardında duran şeylerden, bilmediğim bir geçmişi gözlerimin önüne sererek. Geçmişler vardır. “Karnıma bir kurşun yedim.” diye devam etti öfkeli bir fısıltıyla. Sebebi ben olduğum kurşun yarasının sızısı ruhuma saldırdı. “Ama hepsi sizin şu an karşımda boş silahlarla savunmasız duruyor oluşunuza değerdi. Hem de hepsi.” Senin yaşanmadığına inandığın bir dünya yaşanmış olasılık var, dedi o sızıyı karnımdan çekip çıkararak.
Orada duran adamların hepsinin ellerinde duran silahlar boştu.
Çünkü Dantes onu vurduğum gece eve getirdiği silahları bu gece için boşaltmıştı. Amacı en başından yana buydu, hiçbir zaman babam için bir suikast kurmayı falan planlamamıştı.
“Bu yüzden gecenin bir yarısı beni çağırdın.” Hayalet olanları benden çok daha geç anladı. “O halde neden o gece kız zerre umurunda değilmiş gibi davrandın? Madem bir gün düşman gibi karşıma dikilecektin neden tam tersiymiş gibi davrandın!? Amacın neydi?” Alnının ortasında duran namlu bile korkutmuyordu onu.
“Çünkü…” Dantes kelimelerini geçmişin en hüzünlü parçasına buladı. “Bana güvenmemesi gerekiyordu.”
“Neden?” diye fısıldadım Hayalet ile aynı anda.
Dantes yumuşakça gülümsedi. Sanki Hayalet’e değil de bana cevap veriyor gibiydi. “O cevabı çok iyi biliyor. Tüm işaretleri zaten avuçlarına bıraktım.”
İşaretleri takip et, bu gece defalarca andığım cümlesi artık unutamayacağım kadar derinlerime karıştı, bazen bir ses, bazen bir sessizlik… sesler de sessizlikler de bu gece beni buraya getirmişti,hepsinin peşine düşerek şimdiki sona ulaşmıştım. Bazen bir geçmiş, bazen bir gelecek… geçmişin asla sandığımdan ibaret olmadığını görmüş ve bambaşka bir gelecek ile karşılaşmıştım… bazen hissettiğin duygular ve bazen sana hiç hissettiremediğim duygular…
Bana hissettiremediği duygular…
Bana güveniyor musun, Lara, diye sormuştu dün gece kollarında uyukladığım sırada ve hayır demem onu zerre rahatsız etmemişti. Yarın gece bu soruyu sana neden sorduğumu anlayacaksın, demişti. Ve hissettiğin bu güvensizliği unutma, yarın gece işine yarayacak.
Bu gece burada oluşumun en temel sebebi, Dantes’e güvenmiyor oluşumdu. Farkına vardığım gerçek ruhumun derinlerinde bir mayın gibi patladı. Eğer Dantes’e güveniyor olsaydım şimdi Evren gibi aşağıda onu bekliyor olacaktım ama bu olsun istememişti. Önüme bıraktığı her işaretin sonunu bu çatıya çıkarmış, güvensizlik duygumu beni ona bağlayan bir ipe dönüştürmüştü. Buraya geleceğimi biliyordu, en başından bu yana. Beni beklemişti, beni istemişti.
“Ne içindi bütün bunlar?” Hayalet’in sorusu çatıya derin bir sessizlik çökmesine neden oldu. En başından itibaren sessizce olanları izleyen yaşlı adam, sersemlemiş haldeki diğer adamlar, zevkten dört köşe olmuş Fırat, yüzünden gülümsemesi düşmeyen Ateş ve dudaklarında geçmiş ile geleceği saklayan Dantes. “Ne için tüm bu bokları yedin kahrolası adam! Neden!?”
Anlıyordum ki vakit gece yarısına yaklaşırken herkesin son sandığı bu an geleceğin başlangıcı değildi. Bu son geçmişin başlangıcıydı ve geçmiş de en az gelecek kadar yeniden yaşanmaya hazırdı.
“Sevgilim…” Geçmişin senin sandığından ibaret olmadığını bilirsen, dedi sevgilim diye fısıldayan adam, gelecek senin sandığından daha başka bir şey haline gelir. Gelecek kadar belirsiz geçmişimin içine beni davet eden cüretkâr ses tonu kulaklarımı okşadı.
“Kulaklığını çıkar ve yanıma gel, Sevgilim.” O gülümsedi ve dünya süratle etrafımızda dönerken biz tüm zamanların içinde kaybolmaya başladık. “Burada seni tanıştırmak istediğim biri var.”

