24. BÖLÜM

Ama insan yalnız kendisi için yaşarsa bunun için korkunç bedeller ödemez mi?
The Picture Of Dorian Gray/O. Wilde

Sessizlik nakışlı kelimeler konuştum sana,
Kara perde gözlerinde, geçtiğim yerlerin izleri.
Dikiş tutmaz bir sancı ağlıyor kirpiklerin,
Düğümledim yanaklarına düşlerinden yaralı olan hisleri.
Ruhuma bıraktın kervan geçmez bir yalnızlık,
Ölenin ardından gülünmüş gibi yaşanmış hayatlar.
Senin kalmak sandığın yokluğu anlatmış gittiklerin,
Kabuslarıma tünemiş özgürlüğün rengiymiş zifiri.

Gerçek, senin istediğin kadar değil, gerçek hep sana verdikleri kadar. Fazlasını beklemen seni sadece hayal kırıklığına uğratır.

Gerçekler, zamanın içinde büyüyen bir çiçek değildi, zamana yayılan kökleriyle geçmişi çürütüp geleceği ıssız bir araziye çeviren zehirli bir fidandı.

Tesirini kaybeden her düşüncenin yeri bir başkasıyla dolarken her giden düşünce beraberinde bir hayali daha gerçek olmadan götürür ve yerine gerçek olması imkânsız bir başka hayal koyardı. İmkânsız hayallerle yaşamaya alışan ben, yerimi yadırgamayı bırakmıştım. Bazen sadece durur ve bir adım ötemde olana ama elimin değmediğine bakardım.

Katlanamayacağım kadar derin acılar içinde kıvranırken ölümü arzulamak, o an yaşamımın son bulmasından daha çok rahatlatırdı beni. Yaşarken ölmek isterdim, kaçarken durmak isterdim, elimi uzattığıma dokunmak ama ona çok fazla yaklaştığım vakit bir adım geri çekilmek isterdim. Bazen sadece durmam gerektiğini hissederdim, yaralanmamak için.

Bu gece gerçeğin peşinde bu kadar hırsla koşmasaydım, şimdi önümde duran bu sahnenin bir izleyicisi olabilir miydim? Bir adım geri çekilmeliydin, Lara ama durmak aklına bile gelmedi. Oysaki en çok durman gereken yer burasıydı, elini uzattığında yanacaksın, yapmamalıydın.

Ama yaptım.

Belki de olmam gereken yer hiçbir zaman burası olmamıştı. Çünkü burada anlam yoktu, burada anlamsızlık vardı. Burada insanlar yoktu, burada katile dönüşmüş bir gerçek yığını vardı. Ellerinde silahlarla beni bekliyorlardı ve ben durmak için çok geç kalmıştım.

Yüzüme vuran soğuk bilenmiş bir bıçak gibiydi. Üşüdüğümü zannetsem de emin olamıyordum. Muhtemelen bir aynanın karşısına geçsem soğuktan önce tutuşmuş bir kızın gözleri ile karşılaşırdım.

Yüreğimin ortasına koca bir bilinmezlik asılmıştı. Bu bilinmezlik sanki kalbimin boynuna dolanan bir intihar ipiydi ve bir adım daha atacak olsam kalbim bilinmezliğin kollarında can çekişmeye başlayacaktı.

Dantes ilahi bir güzellikle orada duruyordu. Duruyor ve bekliyordu. Susuyor ve dinliyordu. Heybetli bedeni takım elbisesinin içinde o kadar kendinden emin ve güçlü bir portre çiziyordu ki bir ressam olsam onu resmetmeye gücüm yetmezdi. Onun güzelliği tüm tuvallere ağır gelirdi, o halde nasıl tamamlanmış bir resim olarak kalbimde asılı kalabilmişti?

Derin bir sessizliğin içinde konakladığımızdan sessizliğimin ona bir şey ifade edip etmediğini merak ettim. Kelimeler dudaklarımı terk etmişti ve şimdi dinleme sırası ondaydı. Ama ben konuşamazken şimdi beni anlayabilir miydi? Çünkü bu kez sessizliğim bile ne söyleyeceğini bilmiyordu.

Bu kez sırrını kimsenin çözemediği bir farkındalığın içindeydik. Sanki bir an öncesi ve bir an sonrası çevrilen bir kitap sayfası gibi farklılaşmıştı. Nefes almıştım, Dantes hep tanıdığım adamdı. Nefesimi vermiştim, şimdi orada bambaşka bir adam duruyordu.

Her şeyin başlangıcı oydu ama merkezine beni koymuştu.

Evrenin sırrını çözemesem de Dantes benimle ona ait olan bir sır paylaşmıştı ve bu evrenin sırrını çözmekten bile daha anlamlıydı. Dantes tamamen gizemli anlamlarla kuşanmıştı.

Çatıya yayılan ölüm sessizliğine karışan sert rüzgâr kimsenin dilinin çözülmesine kâr etmiyordu. Ortama yayılan şaşkınlık en az içimdeki sarsıntı kadar gerçeklerle doluydu. Dışarıdan hala dimdik görünüyordum ama kendi temelinin üzerine yığılan gökdelenler gibi, ruhumun üzerine yığılıp kalmıştım.

İleriye adım atamıyordum.

“Lara?” Dantes’in fısıltısı bir kez daha kulağıma dolduğunda irkildim. Her an arkamda belirecek, nefesi enseme çarpacakmış gibi geliyordu. Bana bakmıyordu. Elindeki silahın namlusu hala Hayalet’in şakağında, gözleri birbirlerine kenetlenmiş haldeydi. “Güzelim, korkma. Hadi gel yanıma.”

Sesindeki şefkat korkumu biraz olsun bastırdı. Yutkunduğumda boğazımda kısa bir tıkanıklık oldu ve kollarımı karnıma sardım. Dantes’e doğru yürümek şimdi çok zordu. Hâlbuki hiçbir engel yoktu, o beni çağırdığında ben hep giderdim. Gel, derdi. Geleceğim.

“Eğer o kız buraya bir adım bile yaklaşırsa olacaklardan ben sorumlu değilim.” Hayalet’in ses tonu araya girince aniden donan bir buz kütlesine dönüştüm. Tüm cesaretimi toplayıp bir adım atacakken sesindeki keskinlik beni duraksattı. Dantes’in aksine bana baktı ve maskeyle gizlenmiş yüz hatlarındaki nefreti karanlığın kollarında uyuklasa dahi gördüm.

“Defol git buradan.” dedi, bana hitaben.

Sesi çok az geliyordu, Dantes’e bu kadar yakın olmasa onu duyamayabilirdim. Dantes hiç kımıldamadan ona bakmaya devam ederken dik durmaya çalışarak bir adım attığımda Hayalet hırlarcasına bir ses çıkardı ve adamları silahsız olmasına rağmen yolumu keseceklerini belli eden bir hareketliliğe girişti.

Aynı saniyelerde Fırat üç kişinin silah taşımasının koca bir orduyu bertaraf etmede yetersiz kalacağını anlamış gibi fevri bir hamleyle silahını yukarı kaldırdı ve çığlık atıp ellerimi kulaklarıma kapamama neden olarak iki el ateş etti. Gökyüzüne.

“Sıkarım lan topuğunuza.” Sesi bir mermer kadar sertti. “Bas geri, bas bas!” Kalabalığı karşısına alarak bana sırtını döndü ve adamlarla arama girdi. Az önce gökyüzüne savaş açan o değilmiş gibi bir şeylerin üzerimize yıkılmasından zerre korku duymuyordu.

Adamlar ise aç kurttan farksızdı. Silahsız olmalarına rağmen aynı anda Fırat ve Ateş’in üzerine çullansalar bizimkilerin hiç şansı olmazdı.

Hayalet de bunun farkına varmış gibi gevşek gevşek güldüğünde Dantes’in gerginliğinin arttığını buradan bile fark ettim. “Sen o silahı ateşleyemezsin, Güzyeli.” Bakışları silah taşıyan üç adamın üzerinde dolandı. “Ama ben istersem üzerine bir ordu salarım. Adamlarım bunu yaptığınıza sizi pişman eder.”

Ve akıp giden zamanın içinde gerginlik ruhumuza dolarken daha önce hiç duymadığım yabancı bir ses araya girerek zamanı bizim için durdurdu. “Onlar senin değil benim adamlarım.” dedi.

Bakmak istemediğim halde biri beni çağırmış gibi sesin sahibine baktım ve neden kalbimin çağrısına böylesine beklenmedik bir tepki verdiğini anlamaya çalıştım.

Kibirliydi, bunu rahatlıkla anlayabiliyordum. Derin ve fazlasıyla boğuk tınısında yaşlılığın getirdiği bilge havayı taşıyordu ama henüz yüzünü net görmediğimden gözleri hakkında kesin bir şey söyleyemiyordum.

Olgundu, paniklememişti. Siyah bir takım elbise üstüne kaşe kaban giymiş ve çizgili bir atkı boynunun iki yanından aşağıya sarkıyordu. Bastonunu önünde tutuyor ve iki elini de bastonun tepesine koymuş bir halde Dantes’e bakıyordu. “Etkilendim doğrusu, Güzyeli. Senden bu kadar zekice bir hamle beklemezdim.”

Yumuşak konuşuyordu ama şefkat ya da anlayış namına hiçbir şey taşımıyordu kelimeleri. Sakinliğinin altında yatan yıkımı sezmemek mümkün değildi.

“Çünkü beni yalnızca bir piyon olarak gördün.” Dantes Hayalet’i göz hapsine almaya bir son verip üç adım geri çekilerek ikisini de rahatlıkla görür hale geldi. Ateş hemen yakınındaydı. Silah yaşlı adama dönük olsa da ateş etmeyeceğini herkes gibi ben de biliyordum. Belki de adamlar bundan güç alıyordu.

“Seni oyunun içine aldım ama asla sıradan bir piyon olarak değil.” dedi yaşlı adam. Bir oyunları olduğunu elbette biliyordum ama ilk kez bu kadar net bir şekilde şahit olmak kaburgalarıma balyoz darbesi indirdi.

En başından bu yana sırtımı yasladığım duvarın ardında gerçekler olmadığını kabullenmiştim. Buna rağmen Dantes’in yanında olmak istemiştim ve her şey sona erdiğinde bir yıkım olacaksa yalanların altında kalacak muhtemel kişi olmak istemiyordum.

İnsanlara sırtımı dönüp yüzümü kendime çevirdiğimde, yarayı yalanlardan almış bir kız göreceğime gerçeğin bıçağından geçmiş bir kız olmam gerekirdi. En onurlu davranış bu olurdu, aksini düşünemiyordum.

“Sana oyuncu lazımdı.” Dantes’in öfkesi gecenin içinde ışık gibi parlıyordu. Onca şeyden sonra bir kazanan olmak değil de kullanıldığının farkına varmak ne demek bilirdim ve şimdi geçmişte kalan hislerimin aynısını o da tadarken keşke bu hissi ondan alabilseydim.

“Ve evet sıradan bir oyuncu değil, hisseden bir oyuncu lazımdı. Sana istediğini verdim ama sıra sana geldiğinde hiçbir zaman gerçekten ne hissettiğimi umursamadın.” diye devam etti sessizce.

Coşkulu bir sesle değil de yalnızca o duysun diye kulağına, ben seni umursadım, diyebilmek isterdim.

Karşısında duran adamdan bir baba şefkati mi beklemişti? Bir oyunun içine girdiğini biliyorsa oyun kurucudan bir şeyler beklemesi saçmalık olurdu ama hayır, onu bu kadar kızdıran şey hislerinin umursanmaması değildi, hislerinin kullanılmasıydı.

Sanki bana yaptıklarını bir başkası ona yaptığında ne hissettiğimi gerçek anlamda anlamış ve bu hissin ağırlığını taşıyamamıştı.

“Seni umursamamış olsaydım şimdi karşımda bu kadar güçlü durabilir miydin?” diye sordu yaşlı adam. Sesindeki gururu saklamaya gerek görmüyordu, Dantes’in yaptıklarına rağmen karşısında bu kadar güçlü bir adam görmek onu gururlandırmıştı.

“Kendi çıkarların için kullanmak da bu umursanmaya dâhil miydi?” dediğinde çoğu şeyi kafamda oturtamadım. Buradaydım, Dantes ona gelmemi istemişti. Ama gerçekten ne için yaşanıyordu tüm bunlar? “Gerçekten merak ediyorum, anladığım zaman hiçbir şey olmamış gibi bütün bunları devam ettireceğim mi sandın?”

“Beni ortaya çıkaracak kadar mı gözün döndü?” Hayalet’in araya giren ses tonuyla bedenim beklentiyle kasıldı. Sesinden bir yüz yaratamadığım o adam bir kez daha tam karşımdaydı, bir zamanlar gizemli ve esrarengiz olduğunu düşünsem de onunla geçirdiğim kısacık vakitlerden sonra yalnızca korkak olduğunu düşünüyordum. Oyunu kaybetmekten korkuyordu. “Hangi krizi aşamadık Güzyeli? Neden kızı bu işe karıştırdın?”

Sesi sakindi çünkü anladığım kadarıyla Dantes’ten hiç hoşlanmıyor olsa da onu kaybetmek işine gelmiyordu.

“Lara senin için burada değil.” dedi Dantes. “O,” dedi beni kast ederek. “Senin için burada.” Yaşlı adama baktı.

Yaşlı adam en başından bu yana bunu bekliyormuşçasına güldü.

Ben ise hiçbir şey anlamayarak daha da bilinmezliğin içine çekildim.

“Fırat,” dedi Dantes sakince. “Lara’yı sen getir. Korkuyor.”

“Korkmuyorum.” diye yalan söyledim ama beni duyduğuna dair bir tepki vermedi. Sadece onu duyduğumu biliyordu. En başından bu yana. Birleştirdiğim parçalar o kadar şok edici bir şekilde bir araya gelmişti ki zihnimde, sanki geçmişim hiçbir zaman bana ait olmamıştı. Hep onun elinde çırpınan yanlış bir zaman dilimiydim ve Dantes beni alıp olmamı istediği o sona ulaştırmıştı.

“Yerinizden kımıldamayı aklınıza bile getirmeyin. Durun durduğunuz yerde.” Fırat uyarısının ardından gözlerini kalabalıktan ayırmadan geri geri yürümeye başladı. Bana doğru.

Silahını bir an olsun indirmiyordu çünkü karşısında duran her adam üzerlerine atlamak için hazırda bekliyordu.

Fırat bana doğru geldikçe adamlar da küçük küçük adımlarla üstüne geliyordu. Karşı taraf silahsız bile olsa nasıl çıkacaklardı bu kadar adamın arasından?

Yanıma gelene kadar tedbiri bir an olsun elden bırakmadı. Hatta o kadar dikkatliydi ki adamlara bakmaktan yanıma geldiğini fark edemeyip pat diye bana çarptı. “Cimcime,” Hızlı hızlı nefesler alırken sırıttı. “Az kalsın eziyordum seni.”

“Fırat,” Hemen kolunu tuttum. “Bana devasa büyüklükte bir açıklama yapmanız gerekiyor.”

“Sakin ol yavru kuş,” dedi şefkate bulanmış ses tonuyla.

Mavi’yle konuşurken de ara ara bu tonu kullanırdı. Bedenindeki gerginliği saklayamıyordu ama yüzüne baktığımda hayattan zerre korku duymayan umursamaz bir adam gördüm. Silahı sol eline geçirerek sağ elini belime koydu ve beni usulca kendine çekti. “Tüm gücü bacaklarına yolla, bu gece ayakta kalman gerek.”

Bunu söylemesine, bana destek olmasına ihtiyacım vardı çünkü bacaklarım savunmasız birer ceylan yavrusuna aitmiş gibi sendeliyordu. Güç almak istercesine koluna daha sıkı tutunduğumda, “Gelsene seninle yürüyelim şöyle biraz.” dedi.

Kafamın içi tüm düşünceler önüne bariyer çekilen bir çıkmaza dönüştü. “Şu an ne yapıyoruz tam olarak?” diye sorduğumda, Dantes kulağımın içinden hiç beklemediğim bir anda, “Bana geliyorsun.” dedi.

“Aman Allah’ım!” Dehşet içinde avuçlarımı dudaklarıma kapattım. “Siz beni duyuyor muydunuz?” Kulaklığı taktığım ilk andan bu yana dudaklarımdan dökülen kelimeler ışık hızında zihnimden geçip gitti.

“Sakin ol kız,” Fırat gülmemek için kendini zor tuttu. “Benim kulaklıktan duyuyor seni. Seni biz duysak Hayalet de duyardı, riske atar mıydık hiç?”

Yaşadığım rahatlamayla derin bir nefes verdim. Adımlarımı Fırat’ın adımlarına uydurmaya çalıştım ama nafileydi. Dengemi bu kadar iyi sağlayabilmemin nedeni oydu. Beni tutuyordu, düşmem yakındı. Olanların şaşkınlığını göğsümden söküp atamadıkça toparlanmam mümkün değildi.

“Beni kandırdınız.” dedim, bilhassa bunu Dantes’in duymasını istemiştim.

“Senin de bizi kandırmış olman durumu eşitler.” dediğinde kaşlarımı kaldırarak ona baktım. Durumun eşit olduğu falan yoktu.

“Zihnimle oynadınız.” dedim bu kez. Oysa her şeyi düşünüp taşınan biriydim. Bilhassa Dantes hayatıma girdiği günden bu yana hislerim yoldan çıksa da zihnimin yoldan çıkmaması için elimden gelen her şeyi yapmıştım.

“Hepsi onun başının altından çıktı.” Çenesiyle Dantes’i gösterdi. Dantes konunun merkezinde kendisinin olduğunu biliyordu ama yüz ifadesinden hiçbir şey belli olmuyordu.

Orada dururken herhangi bir karmaşa olmasını önlemek ister gibi tetikteydi ve gözlerini yaşlı adamdan ayırmıyordu. Aralarında akıl almaz bir gerilim vardı.

“Koridorda beni yakaladın.” Olağanüstü beceriksiz kaçış maceramı düşününce acı içinde inledim. Fırat’a duyduğum güvensizliğin bir bedeli olur sansam da bu konuda beni alt etmişti.

“Seni korumak için oradaydım zaten.” Bir anda belimdeki elini kafamın arkasına koydu ve saçlarımı karıştırdı. Bana güven vermek ister gibi, bu güvene olan inancımı tazelemek ister gibi. “Tazı gibi koşturup durmasaydın buraya ulaşmana yardımcı olacaktım.”

“Başka şansım var mıydı?” Sağ salim buraya gelmiş olmama rağmen ensem karıncalandı. “O adam bana vuracak sanıştım.” Sen beni yakalayacaksın sanmıştım.

“Sence buna izin verir miydim? Daha ilk öpücüğünüz şerefine Promaja’da kutlama yapacağız kızım.”

Dile getirdiği şeyin beni utandırması gerekirken duygularımın yoğunluğu utancımın önüne geçti. Hislere her zaman çok değer vermiş ama kölesi olmamaya gayret etmiştim. Bu konuda başarılı olduğum söylenemezdi ama hislere teslim olmamaya çalışmak da bir yerde direniş sayılırdı.

Ama Dantes ile ilgili konuşmak bile kanımın kaynamasına neden olurken Fırat bana gülerek baktığında bastırdığım utancım geri geldi ve bakışlarımı kaçırdım. “Röntgenci misin nesin sen? Nasıl anladın ya nasıl?”

“Lara,” Dantes’in sesi kulağımın içinde fısıltı gibiydi. “Kendi kuyunu kazmak üzeresin.”

“Ne röntgeni kızım, şuradaki koca adamı görüyor musun?” derken gözleri Dantes’in üstündeydi ve Dantes Fırat’la bu konuşmayı yapmamdan memnun olmadığını saklamaya gerek görmüyordu. “Boşluğa bakıp bakıp kendi kendine gülüyordu lan. Anlamayıp da ne yapayım? Cinlerle ya da perilerle sohbet edip gülmediğine göre…” Yan yan bana baktı. “Boşluğa bakıp gülüyordu resmen…” Dünyanın en vahim olayı buymuş gibi içini çekti.

“Ben ne duyuyorum tam olarak şu an?” Ateş şoka girmiş bir şekilde boşta olan elini dudaklarına kapattı. Onda da kulaklık olduğunu tamamen unutmuştum. “Ne zaman öpüştünüz? Evli olan benken en son niye benim haberim oluyor?” Metrelerce öteden gülen suratını gördüm.

“Ateş…” Utanç içinde gözlerimi kırpıştırdım. “Sen de mi?”

“Sen de mi ne demek ya? Kızım bu adamın lisedeki tüm kirli çamaşırları bendeyken ne demek sen de mi? Benden iyi sırdaş mı bulacaksın sanki?”

“Askerdeki tüm kirli çamaşırları da bende,” dedi Fırat meydan okurcasına. “Ne var yani? Benden daha iyi sırdaş olur.”

“Susun artık.” Dantes’in ses tonu araya girince Fırat güler sanıyordum ama Dantes’in ne kadar ciddi olduğunu anlamış gibi yutkundu.

“Tamam ya,” Yanı başımda suçlu suçlu mırıldandı. “Seninle de hiç eğlenilmiyor.”

Derin bir nefes alan Dantes’in kısacık bir an gecenin hırsızı bakışları bana çarptı ve bacaklarıma amansız bir titreme hediye ederek önüne döndü.

Tek bir bakışıyla bile beni dağıtabiliyordu. İstese bana yapamayacağı şey yoktu.

Adımlarımız kum saatinden dökülen kumlar gibi zamanın içine düşerken geceyi aydınlatan tek şey tepemizdeki davetsiz aydı. Adamlarla aramızdaki mesafe bitti bitecekti. Belli etmemeye çalışsam da korkum alıp başını gitmişti ve bu kadar öfkeli adamın arasında nefes alıyor olmak akıllılık işi değildi.

“O adam kim Fırat? Beni kiminle tanıştıracaksınız?” Aslında cevabı biliyordum ama bildiğim gibi olmasın istiyordum içten içe. “Gelmişken Hayalet’i de aradan çıkarsak olmaz mı?”

“Lara,” Fırat’ın ses tonu da bir anda ciddileşti. Omuzumda duran parmakları bir demir kadar sertti. “Çok ciddi bir durumun ortasındayız. Oradaki adamla seni bir araya getirmek bu plan olmasa imkânsızdı. Tüm ayarlamaları yapmak ne kadar zordu tahmin bile edemezsin. Bir daha onu görme şansın olmayabilir. O yüzden aklında ne varsa hepsini sor ona. Hem de hepsini.”

“İyi de kim ki o?” Biliyorsun Lara, sorma ya da inkâr etme.

Fırat cevaplarını aldığı sert solukların arasına gizledi. Duymaktan ziyade yüzleşmem gerekiyordu. Mesafeler kapandı, yollar bitti. Fırat en sonunda beni sağ salim Dantes’in yanına getirdiğinde yanımdan ayrılmadı. Ateş de sakince Dantes’in diğer tarafına geçti ve ikisi bizi kalkan misali sardı.

Karşı gruptaki adamlar ise silahsız olmasına rağmen aç kurt gibi etrafımızda dolanıyor ve üzerimize atlamak için bir açık bekliyordu. Buradan çıkamayacaktık.

Derin bir nefes aldım ve yanında durduğum adamın adını andım. “Mir?”

“Lara,” İsmimi sakince söyledi ama bakışları bana değmedi çünkü hala yaşlı adamla bakışıyorlardı. Silahı tutan elindeki tüm damarlar meydana çıkmış, ellerinde koyu renk yollar çizmişti. Rahat görüntüsü tamamen bir kandırmacaydı. Rahatlığının altında taşıdığı panik ve korku benim için varlığını belli ediyordu.

Artık ihtiyacım olmadığından kulaklığı çıkardım.

“Onu buraya getirmemeliydin.” dedi yaşlı adam. Bana bakmadı. Benden bahsetti ama yokmuşum gibi davrandı. Ses tonundaki tanıdık gelen aksan nedensizce boğazıma sert bir düğümün dolanmasına neden oldu. Yutkunarak hafifçe Dantes’e daha çok yaklaştım ve bedeninin kıyısına sindim.

Varlığı bana güç veriyordu. Nasıl yapıyordu anlayamıyordum ama hala bir oyunun içinde olduğumuzu bilmeme rağmen olmam gereken yerin onun yanı olduğunu hissediyordum.

“Ben getirmeseydim görmeye yeltenir miydin?” diye sordu Dantes. Gözlerindeki öfke çağlayan gibi aktı ve önce yaşlı adamı sular altında bıraktı. “Sana en başında defalarca sordum. Her seferinde dedin ki; Lara zarar görmeyecek çünkü benim için önemli.”

“Lara benim için önemli.” dedi yaşlı adam sektirmeden.

Dantes’in oşta kalan parmakları parmaklarıma dolandığında olanları kavramaya çalışan zihnim darmaduman olmuştu. Ben hep kendimi sahipsiz sanıyordum ama bu adamın konuyla alakası neydi? “Yalan söylemeyi kes artık! Burada kendini inandırabileceğin kimse yok.”

Parmalarıma dolanan parmakları yay gibi gerildiğinde sakinleşsin diye elinin sırtını okşadım. Dokunuşumu hissetti, ona dokunmak yanan bir kâğıda dokunup kül olan satırları okumaya çalışmak gibiydi.

Yaşlı adamın bakışları kısacık bir anlığına bana değdi. Adamın yüz çizgilerinde ardı ardına devrilen yıllar gizliydi. Hiç konuşmadan bile bana binlerce şey anlatabilirdi, yine de duyacaklarımın beni mutlu edeceğini garantisini veremezdi. Çünkü o yüz hatlarında mutluluk yoktu. Aksine yıllar boyunca şahit olduğu ıstırabın izleri kazınmıştı ama bu ona empati yapmamı gerektirmezdi. Eğer Dantes bu adamın karşısında duruyorsa, benim de yanında durmam için bir sebep yoktu.

Yüzümü yan çevirip yavaşça Dantes’in kolunun arkasına saklandım.

“Bu konu hiçbir zaman seninle alakalı olmadı, genç adam.”

“Hem de hiç, Güzyeli.” dedi Hayalet sertçe. “Sen bu konunun dışındasın.”

“Sen sus lan, Hayalet Protokol.” Fırat elindeki silahı Hayalet’e çevirip ateş ediyormuş gibi yaptı ve aynı anda dudaklarından ateş etme sesi çıkararak onu hiç ciddiye almadığını belli edince dudaklarım seğirdi.

“Bu gece siz değil ben konuşacağım.” Dantes’in parmakları parmaklarımın arasından usulca sıyrıldığında yumruk olan ellerim korkunç bir şeye şahit olacakmış gibi buz kesti. “Uzun zaman önce bana bir silah verdin.” Elindeki silahı hırsla salladı ve kalabalıkta gergin bir hareketlilik olunca yaşlı adam tek elini kaldırarak onları sakinleştirdi.

“Hatırlıyor musun? Bana, hayatta her şeyi bir silaha çevirebilirsin, dedin.”

“Çünkü herkesin basılacak bir tetiği vardır.” dedi yaşlı adam sakince. “Evet, sana bunu söyledim. Eğer o kişiyi silaha çeviren sen olursan da,”

“Tetik her zaman bende olurdu değil mi?” Dantes’in gülümsemesi bir ateş gibi geceyi aydınlattı. Ona uzansam yanacaktım, bir adım sonramız hep yangındı ama bana geceyi yakan bir ateş gibi gülümsediğinde bile ona gitmekten hiç korkmadım.

“Kızın güvenini kazanamıyorsan güvensizliğini bir silaha çevirmemi istedin. Ben de tam istediğin gibi yaptım.”

Zihnimin içine düştüğü kuyu kör karanlıklarla doluydu. Buna rağmen omzunun üzerinden bana öyle bir baktı ki karanlığı kılıçla ortadan ikiye ayırdığını hissettim. O bana baktı ve artık dünya bildiğim bir yer olmaktan çıktı. Dantes harekete geçerek önümden çekilirken tüm gözlerin açık hedefi haline geldim ve paniklememe izin vermeden arkamda durdu. Sırtım göğsüne temas ettiğinde sanki hiç kopmayacak ipliklerle birbirimize dikilmiş gibiydik. Sonra ellerini gururla iki yana açtı ve nefesi saçlarıma çarparken konuştu. “İstediğin silah tam karşında duruyor ama namlu bu kez sana bakıyor.”

Bir silah olmanın ne demek olduğunu bilmezdim. Bir savaşa girdiysem daima ya yenilen ya da hep direnmek zorunda kalan taraf olmuştum. Dantes’in yarası olmayı kabullensem de onda yaralar açan taraf da değildim. Ben kurşunlara sırtını dönen biriyken ama Dantes’in kolları arasında herkese ateş edebilecek bir silah gibi hissederken o kurşunları avucumda taşımak zor gelmedi. Dantes her ne yaptıysa kendisi için değil, ikimiz için yapmıştı.

“Tanıştırayım Lara,” Sesi geçmişin içinden çıkıp geldi ama geleceğin içinden çıkıp geliyormuş gibi hissettirdi. “Karşında duran adam-“

“Zaten biliyorum kim olduğunu.” diyerek sözünü kestiğimde şimdi oyunun kurallarını değiştirme sırası bendeydi.

Saniyeler içinde şaşkın bakışların üzerime çevrilmesi kaçınılmazdı. Bu bakışların arasında en çok Hayalet’in bakışları dikkatimi çekti, göz göze geldik. Bunun olması gerekmiyor dercesine başını usulca iki yana salladığında elinde bana engel olabilecek hiçbir şey yoktu.

“Sen benim dedemsin, Azad Birdal.” dedim yeniden adama dönerek ve gülümsedim. “Nasıl biliyorum siz de bilmek ister misiniz?” Çenemle Hayalet’i gösterdim. “Onun sayesinde. Uzun zaman önce bana kendi elleriyle senin fotoğrafını verdi sanki asıl düşmanının kim olduğunu bil dercesine. Şaşırmış gibi görünüyorsunuz, yoksa bu yapmaması gereken bir hamle miydi? Sizi zamansız mı ifşa etti?” Yeniden Hayalet’e döndüm. “Öyle mi? Kusura bakma, sanırım bu yaptığının aramızda kalması gerekiyordu. Ama ben hiçbir zaman aramızdakilere sadık kalacağımın sözünü vermedim sana.”

“Bunun hesabını soracağım senden.” diye fısıldadığında ondan zerre korku duymadım. Aksine Azad Birdal’ın ona dönen öfkeli bakışlarından ve hırsından son derece memnundum.

“Senin kimseden soracak hesabın yok, evlat.” Azad Birdal’ın keskin sesi Hayalet’i bir adım geri çekilmeye ittiğinde derin bir nefes aldım.

Sonra yaşlı adam bana baktı. Sukutunu kaybetmeyen bakışları altında kontrolü kaybeden taraf olmak istemezdim ama geçmiş oradaydı. Annemin hüzünlü ses tonu beni bu ana mıhladıkça karşımdaki adamın hiçbir bakışı bana dokunmadı.

Ama varlığını da görmezden gelemiyordum. Bir adım geri çekilmek istemem nafileydi, zaten tamamıyla Dantes’e yaslanmış bir haldeydim. Elleri beni yakaladı ve sarmaşıklardan oluşan zehirli bir bahçeye düşmüşüm gibi yanmaya başladım.

Düğümler birbirine girdi. Sağduyumu kaybetmem işten bile değildi. Çabaladım ama yapamadım. Düşündüm ve durduramadım. Acı geldi ve mıh gibi kalbimin ortasına çakıldı. Bir daha da oradan söküp atamadım.

Anneme dair aradığım izler hayallerimden öteye gidememişti. Ben kendi babamda bile anneme ait izler bulamamıştım ve şimdi karşımda duran adamda da anneme ait tek bir emareye şahit olmadım. “Madem olaylar bu noktaya geldi, torunumla tanışmadan gitmem kabalık olur.”

“Ben senin torunun değilim.” Tek bir parçam bile ona karşı yakınlık hissetmiyordu. “Sen annemle beni terk ettin.”

“İnan bana,” dedi gözlerini ağır ağır kapatıp açarak. “Öyle olmadı.”

“Nasıl olduğunu duymayı çok isterim.” İçimden taşan nefreti durduramıyordum. Annem mezarından kalkıp yanımıza gelse ve babasının boynuna atlasa ben yine de bu nefretten kurtulamazdım. Her kız çocuğu babasını kolayca affedebilirdi, bunu bizzat deneyimlemiştim. Ama annemin o adama sarılması içimdeki nefretin üstüne başka bir duyguyu koyamazdı.

Annem bir gece ağlayarak kollarını bana sarmış ve “Senin için yaşıyorum.” diye fısıldamıştı kulağıma. “Senin için yaşıyorum ve senin için öleceğim.” Küçücük aklımla annem o an ellerimden kayıp gidecekmiş gibi göğsüne sinmiş ve ölme diye ağlamıştım. “Her şey bir gün ölür,” demişti beni uyutmadan hemen önce. “Her şey bir gün ölür benim minik karıncam. Yıldızlar bile. Gökyüzündeki son yıldız ölene kadar ben senin için yaşayacağım.”

Annem ölmüştü, yıldızlar yaşamaya devam ediyordu.

“Bu gece anlatacak çok şeyin var babalık.” Dantes’in şimdiye kadar o adamın yanında olduğunu kabullenmek, kıyıya dalga dalga vuran denizin içine doğru yürümek gibiydi. Ona yürürsem boğulur muydum? Gözlerindeki gecede bile yolumu bulmuşken geçmişiyle benden bu nefesleri alır mıydı?

“Neden yıllarca sana sırtını döndüğünü anlatacak, Lara. Biz dinleyeceğiz ve bana aksini söyleyip, üzerine bir de beni bunun tam tersiyle kandırdığını da anlatacak.”

Bir anda elini omzumdan indirdi ve yan tarafıma geçti. O an yüz hatlarının nasıl gergin olduğunu ve an kopacak bir tele benzediğini fark ettim. Silah tutan elin indirmiyordu. Karşımızdaki adamın ne kadar güçlü olduğunu tahmin edemesem de onun için canını vermeye hazır insan ordusundan anladığım kadarıyla sadakatli bir çevresi vardı. Ama yanımdaki adamın sadakati konusunda yanılmıştı. Dantes boşta olan eliyle elimi tuttu ve Azad Birdal’ın karşısında yan yana durduk.

“Yıllar önce, vurulduktan sonra hastanedeyken yanıma bir adam geldi ve tüm hayatım o günden sonra tamamen değişti. O adam dedenin ta kendisiydi.”

“Ve sen de yanına gelen o adama minnet borcunu ona bir silah doğrultarak mı ödüyorsun, evlat?” dediğinde ses tonundaki aşağılama dolu tını tepemin tasını attırdı.

“Mir’le konuşurken ses tonuna dikkat et.” dedim dişlerimi sıkarak.

Bir kalkan gibi Dantes’in önüne geçme isteğimi bastırdım. O kurşunların önüne atlamanın da sonrasının da Dantes için ne kadar zor olduğunu biliyordum ve Dantes yaralarına hiç yokmuş gibi acımasız davranırken aynı şeyi yapmak istemiyordum. “Şimdiye kadar kendini öyle inandırmışsın belli ki ama Mir sizin oyuncağınız değil.”

“Sor bakalım o da aynı şeyi düşünüyor mu?” dedi Hayalet alayla.

“Sus sen korkak herif.” Sesim kurşun gibi sert çıkmıştı. “Yoksa bana söylediğin diğer sırlarınıza da ifşa ederim.”

“Yalan söylüyorsun!” Sesinde ilk kez böylesi bir öfke ve panik vardı. “Sana Azad’ın fotoğrafından başka hiçbir şey vermediğimi ikimiz de biliyoruz!”

Gülümsedim.

“O konu hakkında daha sonra konuşacak çok şeyimiz var.” diyen yaşlı adam dişlerini sıktı ve yeniden Dantes’e döndü. “Bugün herkes beni hayal kırıklığına uğratıyor. Özellikle de bana minnet duyman gereken sen.”

“Sana artık minnet borcum yok,” diyen Dantes’in duygularını bir aynadan dahi olsa görmek ve tanımak istedim. Bana gösterdiği her duygunun ardında bir başkası uyurken hangi gerçeğe inanacağımı bilmemek en büyük çıkmazımdı. Bana gösterdiği her şey gerçek olabilirdi, hem de her şey. Ama o gözlerde yatan kuyunun dibinde bir ışık yakmadıkça hiçbir zaman göremediklerimden emin olamazdım. “Sana artık nefret borcum var.” diye devam etti. “Hayat bir savaşsa neden cephede saklanayım ki? Sen beni bir masaya oturtup o savaşın içine aldın ve benden yardım istedin.”

“Barbaros’u devirmek için.” dedi Azad Birdal. “Dün gibi aklımda.” Bunu söylerken tepkimi görmek ister gibi bana baktı.

Gözlerinin çok derinlerinde annemin gözlerine benzeyen küçük bir iz, o bana baktıkça devleşerek toprağın altından çıkıyormuş gibi harelerinde vuku buldu. Görüntüler beraberinde sesleri getirdi. Annem gülümsedi ve gözleri kısılınca güzel gözleri zarif birer elmasa dönüştü. Gülüşler arttı, ses yerini acımasız çığlıklara bıraktı ve şimdi annemin gözlerine bir mezar dolusu toprak yığıldı.

Annem benim için öldü, ben annemin gözlerinde gömülü kaldım.

Dantes güldüğünde nefesi geceye karışmak yerine saçlarıma karıştı. Bir adım ileri de gitsem geri de gitsem, yalana da sarılsam gerçeğe de kucak açsam gözlerim açıldığında mutlak bir zamanın içinde benim için var oldu. “Senden tek bir söz istedim. Atacağımız her adımda bir tek Barbaros zarar görecekti. Bana ne dediğini hatırlıyor musun? Torunuma dokunmayacağız. Onu Barbaros’a kaptırdım ama kızımın emanetini geri alacağım.”

Dantes’in istediği tek sözde kendini değil de beni düşünmüş olması gerçeği kabul edemeyeceğim kadar kafa karıştırıcıydı. Karşımda duran bu adamla babamı devirmek için bir yola çıktıysa, üstelik bu yıllar önce olduysa ve o zamanlar daha bana bile yabancıysa nasıl olmuştu da o tek söze ben sığabilmiştim?

“Kızımın emaneti öyle mi?” Azad Birdal’a bakarken dudaklarımdan çürümüş topraklara gömülü bir gülümseme geçti. “Sen bir kere bile kızına sahip çıkmadın ki şimdi onun emanetine sahip çıkasın. Burada olup da senden o hesap sorsun isterdim,” Ve bir babadan hesap sormanın insan ruhuna ne kadar ağır geldiğini çok iyi bilirdim. “Annemi ve beni umursamadığın yetmediği gibi bir de diğer insanları mı kandırdın?” Dantes elimi sıktı. “Gerçekten yaptın mı bunu?” dedim tiksinircesine.

“Bunun çok geç farkına vardım.” Dantes’le tamamen karşımızdaki adama odaklandığımızdan birbirimize bakmaya cesaret edemiyorduk ama bakabilseydim, bana yaşattığı onca karmaşaya rağmen yanımda olduğu için minnet duyduğumu bakışlarımla anlatırdım.

Lara’yı hep korudum dedin bana. Kızın ve torununla çok yakın olduğunu ve annesinin son dileğini yerine getirip torununu yanına alacağını söyledin.” Annemin son dileği dediği de neydi? “Ama ben ne öğreniyorum? Yıllar boyunca bir kere bile ne kızını ne de torununu düşünmemişsin aslında. Hepsi kurmacaydı. Sırf Lara’yı plana dâhil edeyim diye beni onu umursadığına inandırdın ama aslında Lara’ya olacaklar umurunda bile değildi!” Öfkeyle bağırdı. “Konuşsana!”

“O kadar basit değil.” Azad Birdal konuştuğunda bir plana dâhil edilişim ilk kez bu kadar gerçek bir şekilde tescillendi. Ruhumu alıp uzaklara gitmek için bundan daha uygun bir zaman düşünemiyordum. Bir plana dâhil edilmiştim, bu elimi uzatıp da kavuşmayayım diye geri çektiğim arzular gibi değildi. Bu, hiç içine girmek istemediğim bir kitabın zorla başrolü olmak gibiydi.

“Evet bazı yalanlar söyledim,” Burnumdaki sızının sebebi karşımdaki adam mı yoksa yanımdaki adam mı bilemedim. “Ama hiç yanlarında olmasam da kızımı ve torunumu gerçekten önemsiyordum.”

“Annem seni sevmiyordu bile.” Burnumu çekerek o acıyı görmezden gelmeye çalıştım. Yokmuş gibi yapmak basit bir kaçış yöntemiydi ama içimde dalga dalga çoğalan hayal kırıklığı o kadar hızlı büyüyordu ki yokmuş gibi yapamıyordum bile. “Yıllarca senden hiç bahsetmedi. Benim babasız olduğum kadar annem de babasızdı.”

“Lara-“

“Adımı ağzına alma.” dediğimde kaşları çatıldı. “Anneme biraz saygın olsun.”

“Bazı şeyler sandığından ibaret değil kızım.” Kızım kelimesi diline yabancılaşmıştı. “Muhtemelen uzun bir zaman beni bir daha göremeyeceksin. Gerçi bu da fazlasıyla sürpriz oldu ama,” Dantes’e öfkeli bir bakış attı. “Konuşalım biraz.”

Hareketlendiğinde herkes bir anda toparlandı ve Dantes bir adım önüme gelerek beni arkasına aldı. Azad Birdal bastonunu yavaşça zemine vura vura yanımızdan geçti. Adamlarına olduğunun yerde kalın anlamına gelen bir işaret yapmayı ihmal etmemişti. O, çatının kıyısına doğru yürüdükçe Dantes’in bakışları da onu takip etti. Peşinden gitmemi beklediğini ikimiz de anlamıştık.

Ama hareket edemiyordum.

“Güzelim,” Dantes’in yumuşak ses tonunu duyunca başımı kaldırdım. İçinde bir geceyi saklayan gözlerinin derinliğine dalmak istedim ama bunu yapamayacak kadar yorgundum. İkimiz için yeniden yazdığı geçmişin sınırlarını tamamıyla öğrenmek istesem bana yeniden o kapıyı açar mıydı? “Bir kez olsun konuş onunla. İçinde kalan ne varsa dök, biliyorum sana yaptıklarımı telafi etmez. Muhtemelen şu an delice kızgınsın onu tanıdığımı senden sakladığım için-“

“Bu zaten bir süredir bildiğim bir gerçekti ama babamı haklı çıkardığın gerçeğini değiştirmedi.” dedim kırgın bir sesle. Kırgınlığım onun haksız çıkmasına değildi. Kırgınlığım babamın haklı çıkmasınaydı.

Dantes içini çekti. “Gecenin sonunda bana istediğini yap,” Sen beni yakmasan da ben çoktan yandım, der gibiydi. “Ama ondan önce dedenden sorman gereken o hesabı sor.”

Perişanlık içinde parmaklarımı saçlarıma daldırdım ve yüzümden çektim. Ardından avuçlarıma yanaklarıma kaydırdığında tenimin soğukluğuyla yüzleştim. Ne zaman altından kalkamayacağım bir duyguyla yüzleşsem tenim buz kesiyordu. “Yapacağım.” dedim ellerimi indirirken. “Ama sonra senden de bir şeylerin hesabını sormam gerekecek.”

Sessizce başını salladı.

Çatının kıyısında duran ve ona gitmemi bekleyen adama baktım. “Yalnızca iki metre ötende olacağım.” diye fısıldadı kulağıma.

Derin bir nefes alarak çatının kıyısına yürüdüğümde Dantes’in ayak sesleri de arkamdan geldi. Manzarayı görmek için başımı arkaya çevirdiğimde Fırat ve Ateş’in bariyer gibi aramızda dikildiğini ve burnundan soluyan kalabalığın üzerimize yürümesine engel olduğunu gördüm. Sanırım Hayalet Fırat ile konuşuyordu ve öfkesini buradan bile hissedebiliyordum. Hemen önüme döndüm.

Azad Birdal çatının kıyısında durmuş benim gelmemi bekliyordu. Ağır adımlarla yürüyüp tam karşısında durduğumda otoritesinden bir şey kaybetmemişti. Burada çok daha sert bir rüzgâr esiyordu. Tenimden bıçak darbeleri geçiyormuş gibi bir soğuğa teslim olmama rağmen çölün ortasında öylece duruyormuşum gibi sesimi çıkarmadım.

Dantes bizi duyabileceği kadar yakın bir mesafeye gelince sakin bir nefes aldım. Orada olması iyiydi.

Azad Birdal tek elini bana uzattı. “Resmi olarak tanışalım o zaman. Ben Azad Birdal.”

Bu kadar rahat bir şekilde kendini takdim edişine az kalsın kahkahalarla gülecektim. Benden beklediği karşılığı anneme sırtımı döndüğü vakit kaybetmişti. Parmaklarım saatlerce buzun içinde kalmış gibi soğuktu ve daha da soğuyup kopacaklarını bilsem bile bu adamın elini tutmazdım. “Hangi dedenin torunuyla resmi olarak el sıkıştığını gördün sen bugüne kadar? Dur ben söyleyeyim, kızına sırtını dönenler yapar senin yaptığını.”

“Kızıma sırtımı dönmedim.” demesi üzerine kendimi tutamayıp dudaklarıma tırmanan alaycı gülüşün dışarı sızmasına izin verdim. Yaptıklarıyla geçmişi değiştireceğini sanabilirdi ama onda asla Dantes gibi geçmişimdeki anıların anlamını değiştirecek bir kabiliyet yoktu.

“Yalancı.” Ve o an aslında bu adama sormak istediğim ne kadar çok soru olduğunu fark ettim. Nefret ediyordum belki ama bu merakımı gidermeme engel olmamalıydı.

Kollarımı gergince karnımın etrafına sardım. “Annem neden sizi bırakıp İstanbul’a geldi?” diye sordum pat diye. “Neden sizden uzakta, orada bir başına yaşamaya başladı?”

“Bunu sana baban mı söyledi?” Sesinde küçümseme doluydu. Babam ile olan derdi sadece annemin ölümüne mi dayanıyordu merak ettim. Babam öyle olduğunu düşünüyordu fakat babama inanmamıştım. Şimdi ona inansam da Dantes’e yaptıklarından ve Dantes’in yaptıklarından sonra pek de bir şey ifade etmiyordu benim için. “Öyle olmalı, taşradan kaçan genç bir kıza tutulduğu romantik hikâyesini sana da mı anlattı?”

“Babam annemi seviyordu.” dedim gayriihtiyari bir savunma dürtüsüyle.

“Güneş’im…” Derin bir nefes aldığında annemin adı aramızda bir süre ceset gibi asılı kaldı. “Barbaros’u sevmiyordu. Onu sadece bir kurtuluş olarak görmüş olmalı.” demesi Dantes’i sessizce güldürdü. O bile anlattıklarına inanmıyordu. O halde yıllarca nasıl ona anlatılan yalanlara kör kalmıştı?

“Bunu nereden biliyorsun? Sen hiçbir zaman annemle babamın birlikteliğine şahit olmadın ki?”

“Anneni tanıyor olmam bu tahmini yapmama yetiyor. Annen benden kaçtı, kaçtığı yerde babanla tanıştı ve ona sığındı çünkü başka sığınabileceği kimse yoktu. Ama babandan da istediği desteği alamayınca geri dönmek zorunda kaldı. Kucağında bir bebekle.” Yüzü rahatsız edici bir şekle büründü. “Toplum bunu kabul görmezdi.”

“Toplumunuzu sikeyim.” diye hırladı iki metre ötemizdeki Dantes.

Annem benim yüzümden istenmemişti. Ben kollarında bir fazlalık gibi kalmıştım. Şimdiye kadar hissettiğim tüm hayal kırıklıklarını toplayıp içimde biriken okyanusun derinliklerine attım ama hislerimden önce ben bir ceset gibi suyun dibine battım.

Bunu kabul görmeyenin sadece toplum olmadığı o kadar belliydi ki. Belki annemi gerçekten de çok seviyordu ama kucağında gayrimeşru bir bebekle dönen kızına artık aynı gözle bakamadığını saklayamıyordu.

“Neden annem senden kaçtı?” diye sordum bir kez daha, sesimi normal tutmak için çabaladım. Zayıf düşmemem gerektiğini bilmek, istediğim gücü avuçlarıma koymuyordu. Kan kaybeden birine sırt çevirip, yaşa, demenin ne anlamı vardı? “Babamla tanışmadan önce ne yaşadınız onunla?”

Azad Birdal suçlu bir nefes aldı. Nefesini verirken söyleyeceği şeyin bir şeyleri kurtarmaya yetmeyeceğini biliyor gibiydi. “Onu evlendirecektim.” dedi sakince. “Uygun olan bir eşle.”

Annemin yalnızlığı hala kalbimin ortasında açık bir kitap gibiydi. Bana baktığında her zaman yüzü gülerdi ama sırtını döndüğünde gözyaşlarını göremesem de kokusu burnuma dolardı. “Zorla evlendirecektin yani annemi.” Hissettiğim öfkeyi yansıtamadım bile, sadece istemediği bir adamla evlenmekten kaçan annemin sürüklendiği hayatın yasını tuttum. Ben de o yasın bir parçasıydım. “Muhtemelen tanımadığı bir adamla, bir iş alışverişi gibi evlendirecektin onu öyle mi?”

“O zamanlar evet, hoş bir düşünce tarzı değildi ama bir yerde mantıklı gelen bir şeydi. Annen evleneceği adama hiç şans vermedi. Hâlbuki ona gerçekten kıymet verecek bir gençti. Güneş ile evlenmeyi dört gözle bekliyordu. Hayatı boyunca el üstünde tutulma şansı varken hayatının en büyük aptallığını yaparak düğüne birkaç gün kala kaçtı.”

Geçmişin artık sandığımdan ibaret olmadığını bilirken duyduğum bu hikâye benim için yalnızca masaldı. Annem oradaydı, durmuş ve bana bakarak gülümsüyordu. Ben yalnızdım, ayaklarımın bastığı bu zemin henüz donmamış bir betondu ve ona yürümemi engellemişti. Oysa annem bir an olsun kızına gelmekten vazgeçmemişti. Kızı için canını feda edebilen birinden daha üstün bir ruh tanımamıştım ve dedemin gözlerine bakarken anlıyordum ki beni bu dünyada kimse annem gibi sevmemişti.

“Bir yatağın altındaydım biliyor musun?” Zaman süratle ayağımın altından kaydığında geçmişim düşmeyeyim diye avuçlarını sırtıma yasladı. “Annem öldüğünde bir yatağın altında saklanıyordum.”

Uzaklara bakıp kimseleri görmek istememe hayalim çok kısa sürdü. Kime bakabilirdim şimdi? Kime bakmak bana iyi gelirdi? Dantes çok güzel bir seçenekti ama hayatın bana yaşattıkları kalın birer ipe dönüşerek boynuma dolanmıştı, artık kimseye bakmaya gücüm kalmamıştı.

“Senin için çok zor olmalı.” dedi Azad Birdal, dalga geçer gibi. Tek söyleyebildiği buydu.

“Senin için zor değil miydi?” diye sorduğumda bir an tutuklaştı.

“Kızımın intikamı için buradayım.” dedi bu kez. “Babandan hesap sormak için.” Sanki bu yaşadıklarının ne kadar zor olduğunu kanıtlayacakmış gibi.

“Neyin hesabını soracaksın babamdan?” Hissizliği dudaklarıma çağırma çabalarım kelimelerim titreyerek çıktıkça son buldu. Çoğu şeyi unutup hiçlikle mutlu olmak isterdim ama hiçlik bile bu acıyı benden çekip almıyordu.

“Senden kaçıp da sokakta kalan anneme ev olduğu için mi? Babam berbat biri olabilir ama hiçbir şeyi yokken annemi her şeyi yapmış bir adam.” dedim. “O senden daha iyi bir baba.” Bunu söylerken içim yanıyordu. Dantes’in beni duyduğunu bilmek ise acımı katlıyordu. Oysaki düşünmemi istediği şeyin bu olmadığını çok iyi biliyordum.

“Kızım…”

“On yaşındaydım.” Yeterince konuşmamış, konuştukça gözümden daha da düşmemiş gibi bana kızım deyince dilimde bağlı düğümler teker teker çözülmeye başladı. “O yaştayken böyle bir şey yaşamanın nasıl hissettirdiğini bilebilir misin?” Bir kez daha hiçliği çağırmayı denedim, kapımı çalan gerçeklikti.

Azad Birdal’ın gözlerinde gördüğüm özlemin gerçekliğinden emin değilken asla beni etkilemesine izin vermedim. “Bilemem ama anlayabilirim seni.”

“Asla anlayamazsın.” Geçmiş hiçbir zaman sadece geçmişe ait kalmıyordu. “Beni odadaki yatağın altına sakladı. Ağlıyordum çünkü kötü bir şeyler olacağını biliyordum ve annem benimle saklanamayacak kadar büyüktü. Annemin çığlık atması gerekiyordu ama atmadı. Katil odaya girdi, anneme doğru yürüdü. Neden hiç sesi çıkmıyordu? Katilin sadece ayaklarını görüyordum. Annem neden onu gördüğünde çığlık atmadı ki? Onu kurtaracak kimse yoktu ama yine de korkmadı mı? Çok korkmuştur kesin.”

“Ah, kızım…”

“Sonra kızının bıçaklanmış bedeni odanın ortasına devrildi.” Hissettikleri benim yaşarken hissettiklerimin yanına bile yaklaşamazdı. Bir kez arkasını dönüp gittiyse bıraktığı enkazla yüzleşmesini istedim. Benim yaşadıklarım geri gelmeyecek olsa da ben o yatağın altında inlerken yanımda olmayan herkes acı çeksin istedim.

“Gözleri açıktı. Sen hiç ölmemiş ama ölmek üzere olan çaresiz bir göze baktın mı Azad Birdal? Ben baktım. Ölüyordu ama ölürken bile sanki benim için ağlıyordu. Ölürken bile Güneş Birdal gibi değil, bir anne gibi bakıyordu.”

Azad Birdal yavaş yavaş beklediğim tepkileri vermeye başladı. Kıyafetleri onu boğuyormuş gibi yakasını çekiştirdi ve gözleri uzaklara daldı. Ankara’nın ışıklı manzarası ona merhamet etmezdi. Üzerindeki fiyakalı kıyafetlerle güçlü biri olduğuna kendini inandırsa da benim gözümde düşmüş bir adamdı.

Sustum ve devam etmem için beni teşvik etmesini bekledim. Onun teşvikine ihtiyacım olmaması bir yana, biliyordum ki yarım bıraktığım bu cinayeti duymak için bir daha fırsatı olmayacaktı. Yanında olmadığı kızının nasıl öldüğünü merak ederek, “Sonra?” dedi fısıldarcasına.

Ruhumun dudaklarına acı bir gülümseme yerleşti. İnsanlar beni hiç yanıltmıyordu.

Peki ya sonrasını duymayı hak ediyor muydu? Sonrasını duymaya tahammülü olacak biri var mıydı? Geçmiş orada durmuş bana göz kırpıyordu ve gelecek kollarını açmış gelecek için hazırda bekliyordu. Asla birbirlerinden ayrı değillerdi.

“Sonrası karanlık,” dedim sessizce. Hem herkes beni duysun hem herkes bana sussun istedim. “Sonrası boşluk. Ama öyle büyük bir boşluk ki ne yapsan dolmaz. Katil o gece annemi öldürdükten sonra kaçmadı Azad Birdal, beni de yatağın altından çıkardı ve öldüresiye dövdü, muhtemelen öldüğüme inandığında bırakıp gitti.”

Herkes insan olurdu ama insanlığı ruhunda taşıyan insan sayısı çok azdı. Annem ve ben en insancıl ruhlara sahiptik ama insafsız birinden aldığımız yaralarla ölmüştük. Aslında tüm hikâyenin özeti buydu.

“Lara, inan bana kızımı ben de çok severdim. Tüm bunlar ne için sanıyorsun? Annenin intikamı-“

“Annemin intikamını almak isteyen gitsin katilini bulsun.” Tiksintiyle harmanlanmış ses tonum karşımdaki adama saplanan bir kurşun gibiydi. Anlattıklarımdan sonra tüm dengemi kaybedip düşmem gerekirken karşısında hala dimdik durabilmeme hayret ettim. Belki de gerçekten artık eskisi kadar güçsüz değildim.

“Annem ölmüş gitmiş, senin kendinden başka kimseye yararın yok. Sonra gidip bir de en az benim kadar yaralı bir adamı yalanlarınla yanına çekmişsin. Annemle beni koruyup kolladığını mı söyledin Mir’e? Babamı devirdikten sonra seninle mutlu mesut yaşayacağımı mı söyledin?”

“Bunu umdum.” dedi başını yana eğerek.

“Ben o geceyi yaşarken neredeydin Azad Birdal? Barbaros Solar iyileşmem için beni akıl hastanesine yatırdığında neredeydin? Ben akıl hastanesinde defalarca dayak yerken, istismar edilirken neredeydin!”

Anıları yok etmek istesem de zaman bir insan suretine bürünerek elime eskimiş bir kitap koydu. Okumasam geçmişim yanacaktı, okudum, yanan bugünüm oldu.

Biraz ötemde duran Dantes daha fazla duymak istemiyormuş gibi bir an ellerini kulaklarına götürdü. Sesler gerçek birer görüntüye dönüşerek karşımıza dikildiğinden dayanmak eskisinden daha zordu. Dantes’in silahı tutan elleri, anıları içinde tutan zihnim gibiydi. Tetiğe bassak birilerinin canı yanardı ama yaktığımız candan önce kendi içimize kanamaya başlardık.

Bunu duymayı beklemiyordu, akıl hastanesinde bana bir şeyler olduğunu hep biliyordu ama belki de günlerini hep en iyisini tahmin etmeye çalışarak geçirmişti ama olan biten buydu işte. Elimin tersiyle gözümden akan bir damla yaşı sildim.

Dantes’in üzerimdeki sarsılmış bakışlarını istemiyordum. Gerçekleri ona vermek istemiyordum. Bana sadece bir yıldıza bakar gibi baksın istiyordum, bir karadeliğe değil. Beni bilmeni hiç istemedim Dantes, en azından bu şekilde. Ama senin beni bilmediğin bir gelecek olmadığı gibi geçmiş de olmayacak. Sen benden tüm geçmişini gizlemeyi seçsen de.

“Azad Birdal ben seni hayatımda istemiyorum. Benim için ölen annemi istememiş bir adamı ben neden isteyeyim? Senin derdin annem değil, senin derdin annemin senden çaldıkları olmasın.”

Duraksadım ve akıl hastanesinin konunun merkezi olmamasını umarak konuyu en ilgi çekici noktaya getirdim.

Kısılan gözlerinde beliren beklentiyi karşılıksız bırakmadan muhtemelen akıbetini duymak istediği konuyu açtım. “Cevap versene? Güneş’in benden çaldıklarını geri istiyorum desene.”

Söylediğim şey Dantes’in de karşımdaki adamın da duraksamasına neden oldu. Beklediğim tepki tam olarak Azad Birdal’ın gözlerinde beliren bu ışıktı. O ışık onu aydınlattı ama benim üzerime bir karanlık gibi çullandı.

“Neden bu kadar şaşırdın dede?” Sesimin her zerresinden alay akıyordu. “Hayalet söylemedi mi gidip kasada ne olduğuna baktığımı? Belki elim boş çıktım dışarı ama,” Bu hala sürdürdüğüm koca bir yalandı. “İçinde olanları görmedim mi sandın yoksa?”

“Paralar hala onda mı?” Bu konuyu bilen tek kişinin o olduğunu Hayalet’in çıkardığı kızgınlık dolu homurtudan anladım. Daha kendi içlerinde bile güven sorunları varken bir oyunu yürütmeye çalışmaları takdir edilesiydi. Dantes’in oyunlarına büyük bir darbe indirmesi ise ayakta alkışlanılası. “Güneş paraları Barbaros’a vermemiş mi?”

Kasanın içindeki hesap kartlarını düşündüm. Annem tüm bunları yapmayı nasıl başarmıştı bilmiyordum fakat küçücük bir kutuyla bana akıl almaz sürprizler sunmuştu. “Neden babama verdiğini düşündün?”

Kollarımı göğsümde kavuşturdum ve karşımda duran adama bakarken çenemi dikleştirdim. Bana bu anı yaşattığı için Dantes’e minnet duyuyordum ve anlıyordum ki çektiğim acıları, hak eden bir başkasına sırtlamak yükümü hafifletiyordu. Neden yıllarca acı içinde çırpınan hep ben olmuştum?

“Çünkü o zamanlar elimde Barbaros’un hayatını yerle bir edebilecek şeyler vardı ve ben elde etmek için çok uğraştım. Annen bunu fark ettiğinde yeniden hayatıma girdi. Beni kandırdı. Hala babana sadık olmalıydı onca şeye rağmen. Elimdekileri çaldı. Servetimin yarısını da kendi üstüne geçirdi. Sonra da seni alıp Mardin’den Ankara’ya kaçtı. Çok emindim elindekileri babana vereceğine.”

“Yanılmışsın.” Anlattığı hikâye kulağa ne kadar mantıklı gelirse gelsin Azad Birdal kızını hiç tanımıyordu. “Annem tüm parayı bana miras bırakmış.”

Ortama derin bir sessizlik yayıldı. Oldukça derin bir sessizlik…

“Yani sen-“

“Bir servet sahibiyim Azad Birdal, aynen öyle.” Para için başkasının hayatını yıkan insanlardan olmaması neye fayda ederdi? Paraları gündeme getirdiğim an gözlerinde beliren beklentiyi görüyordum ya, beni karşısında gördüğünde bile böyle bir beklentiye ev sahipliği yapmamıştı.

“Hayır umutlanma, geri vermeyeceğim. Zamanı gelince gerçekten gerekli bir durum için kullanacağım o parayı. Belki de bağışlarım.”

“Orada bir servet var!” Azad Birdal öfkeyle çıkıştığında Dantes ondan daha öfkeli bir şekilde bize doğru bir iki adım atınca kendine hâkim olmaya çalışarak konuşmaya devam etti. “Annen o parayı benden çaldı.”

“Ne yapabilirim?” dedim. “Bütün bu olanların hiçbir zaman benimle ilgili olmaması gerekiyordu ama şu saatten sonra sahiden ,ne yapabilirim?”

Belki gözlerinde gerçek bir pişmanlığın filizlendiğini ve gözlerinde beliren ışığın paralar için değil de kızının emaneti için yandığını görseydim tereddüt etmeden paraları ona geri verirdim. Gördüklerimin bir yanılgı olmasını dilerek onu izlemeye devam ettiğimde o ışık hala benim için yanmıyordu.

Birkaç saniye sessizce bana baktı. Onun sakinleşmeye çalıştığı süre boyunca ben de Dantes’e göz attım ve benden hiç ayrılmayan gecenin hırsızı bakışlarıyla buluştum. İçinde kaybolacağım kadar karanlık olsa da her zaman benim için yeni bir yol bulabilirdi. Ama o yollarda dikenler görüyordum şimdi, kana bulanmış derin düşünceler ve benim düşüncelerimin derinlerine inmek isteyen bakışlar. Duyduğu ve öğrendiği her şey ona saplanan yeni bir kurşunmuş gibi yaralı görünüyordu aslında.

“Peki ya belgeler?” Azad Birdal’ın sesini duyunca kendimi toparlayıp ona döndüm. “Belgeleri ne yaptın?”

“Kasada belge falan yoktu, elim boş çıktım.” dedim üstüne basa basa.

Alabilmek için ölümüne dayak yemişken ve orada duran Hayalet benim için kılını bile kıpırdatmamışken elimdeki en gerçek kozu kimseyle paylaşacak değildim.

“Babamın hayatını yerle bir etmek istiyorsun öyle mi? Sen gerçekten ne istediğini biliyor musun ki? Şu an annemi düşünürken bile öfkeyle doldu gözlerin. Bu mu senin kızına olan sevgin ve almak istediğin intikam? Kaybettiğin paraların intikamı olmasın bu? Babam yüzünden annemin senin istediği evliliği yapamaması ve işlerine taş koymasının sebebi.”

“Zaten sıçmıştın iyice sıvadın ihtiyar.” diye söylendi Dantes.

“Kızımı ne kadar sevdiğim hakkında hiçbir fikrin yok.” Azad Birdal kızına olan sevgisinin sorgulanmasından hiç hoşlanmadı. “Onun için yapmayacağım şey yoktu. Tek kardeşti, gözümün nuru gibi büyüttüm onu. Ayağına taş değdirmedim. Sırf sonunda kalleş bir adamın evinde can versin diye büyütmedim.”

“Senin o kalleş dediğin adamın ekmeğini yiyorum ben yıllardır!” diye bağırarak Azad Birdal’ın üstüne yürüdüm. “O olmasa akıl hastanelerinde, yetimhane köşelerinde çürürdüm! Bir kez bile beni düşünmemişken karşıma geçip de babam hakkında hiçbir şeyin hesabını soramazsın! Bunca zaman neredeydin Azad Birdal?”

Yakasına yapışmamak için yumruk olan ellerimin içinde tüm hislerim kırışmış bir halde duruyordu. Beni düşünmese de olurdu ama annemin bir başına hayatta kalma çabalarını gördükten sonra ona asla acımıyordum. Benim hislerim yavaş yavaş çürür, yerine yenisi doğardı. Yenisinin de eskisinden farkı olmazdı ama bir müddet ayakta kalmama yeterdi. Fakat annem o çürük hislerden kurtulmayı hiçbir zaman başaramamıştı.

“Baban seni almama izin vermezdi.” Artık çok yakındık. Gözlerini fazlasıyla iyi görebiliyordum ve o gözlerin anneminkilere benzememesi için elime bir fırça alıp gözlerinin üstünden sert darbelerle geçerek bakışlarını bir yabancıya ait kılabilirdim. “Ta ki elinden her şeyini alana kadar.”

“Babamın elinden her şeyini alınca sana geleceğimi düşündüren ne?” Öfkeyle soluyup ellerimi iki yana açtım. “Benim adıma kararlar almaya son verin! Çocuk değilim artık, kendi kararlarımı yalnız ben veririm ve şu an tek düşündüğüm şey senin ne kadar aşağılık bir adam olduğun.”

“Güneş’i Barbaros Solar öldürdü!”

“Kanıt göster!” diye bağırdım. “Her şey lafta! Kanıt göster bana!” Dudaklarımdan hayret dolu bir gülüş döküldü. “Babalar neden böyle?” dedim gülmek ile ağlamak arasındaki o ince çizgide. “Neden kız çocukları babalarının yanında güvende hissedemiyor kendini? Bir babadan korkmak, onun yanına gidememek nasıl hissettiriyor sen bilmezsin. Sizin paranız var, gücünüz var. Neden? Çünkü erkeksen toplum sana bunları doğduğun an kendiliğinden verir. Ya annem? Onun kaderi de senin seçtiğin biriyle evlenmek çünkü sen babası olduğun için ona her şeyi yaptırabileceğini sanan bir zavallısın!”

En başından bu yana annemin her şeyi ardında bırakıp başka şehre gelmesi için kendimce sebepler üretip bir köşede hazır bekletmiştim. Düşünmek istemediğim tek ihtimal ailesinin onu kapı dışarı etmesiydi ve şimdi dönüp baktığımda geçmişe, düşünmekten korktuğum tek bir ihtimalin eline kalmıştım.

Azad Birdal söylediklerimden etkilendiyse bile belli etmedi. Ben nefes nefese bir halde karşısında dikilirken yüzünde mimik oynamadan bana bakmaya devam etti. Zaman aktı ve sular duruldu. Nefeslerim düzene girdi ve Azad Birdal dudaklarını ıslatarak yutkundu, ardından bana kahkaha attıran o cümleyi kurdu; “Annen öldüğünde babanın evindeydi.”

“Sen buna kanıt mı diyorsun?”

“O evi babandan başka bilen kimse yoktu. Muhtemelen öldüğü gün de sizi oraya götürdüğünü ondan başka kimse bilmiyordu. Arabayı bizzat kendi kullandı değil mi? Onca adamı, şoförü varken ikinizi o eve sessiz sedasız götürdü. Ayrıca annenin düşmanı bile yoktu. Kim neden öldürmek istesin onu?”

“Belki de birileri paraları aldığını biliyordu. Manyağın teki para için yapmış olamaz mı? Babam neden yapsın? Senin dediğine göre zaten annem her şeyi babama verecekmiş. Öyleyse emin ol babam sandığının aksine annemi yaşatmak için elinden gelen her şeyi yapmıştır.”

“Yanlış yorumluyorsun.” dedi panikler gibi, babamı haksız çıkarmaya çalışırken daha da haklı konuma düşürmesi elini kolunu bağladı.

“Sen de sinirlerimi bozuyorsun. Hadi kendi kafanda kurduğun saçma sapan şeyler için bir şeylere kalkıştın. Ondan ne istedin?” derken elimle Dantes’i gösterdim. “Belli ki yanına yoldaş diye almamışsın. Sırf babamdan senin kadar nefret eden birini buldun diye onu bir silaha dönüştürebileceğini mi sandın?” Dantes’in tüm dikkatinin üzerime yoğunlaştığını hissettiğimden gerildim. “Sen Mir’in yaşadıklarına saygı duyuyor musun?”

“O adam,” Azad Birdal’ın bakışları kısa bir anlığına Dantes’e kaydı. “Babanın kurbanlarından yalnızca biri. Herkesi alabilirdim yanıma ama en çok kurtarılmaya ihtiyacı olan oydu. Kendini öldürmek istemişti. Ben de ona bir yaşam amacı verdim.”

“Ama ben o yaşam amacını değiştireceğim.” diye fısıldadım ki Dantes beni duymasın. Dedemin gözleri kısıldı. “Mir sadece yalnızlık içinde kalmış bir adammış ve sen onu alıp ateşe atmışsın. Sanıyor musun ki intikam onu iyi kılacak? Ne kadar harap düştüğünü hiçbiriniz görmüyorsunuz? Mir’i harcamanıza izin vermeyeceğim.”

“Güzyeli yolundan dönmeyecek.” Azad Birdal kendinden fazlasıyla emin konuşuyordu. Ya insanların kalbine dokunarak değiştirmenin ne demek olduğunu bilmiyordu ya da Dantes’in kalbinin taştan olduğuna inanıyordu. “Eğer yolundan dönmeye karar verseydi, seni benimle değil oradaki maskeli adamla tanıştırırdı.”

Hayalet ile göz göze geldiğimde gerçekler yanan bir muma dönüşerek ateşin altında usul usul eridi. Geride kalan kalıntıların yeni bir ateş yakmaya gücü yetmezdi.

“Şimdi benimle konuşuyorsun çünkü onu kandırdığımı anladı. Evet yıllardır onu kandırıyorum. Geçmişte seninle çok yakın olduğumuzu ve babandan kurtulduğumuzda yanıma alacağımı söyleyip durdum çünkü bunu duymaya ihtiyacı vardı. Tek şartı senin zarar görmemendi ama ben sana hiç zarar vermedim zaten. Gerçekler ortaya çıktığında nasıl olsa geleceksin bana. Çünkü kan bağın olan en yakın kişi benim.”

“Sana gelmeyeceğim. Gerekirse kendimi bir çatıdan atarım, yine de geldiğim sen olmazsın. Çünkü sen,” İşaret parmağımı göğsüne değdirdim. “Annemi sahipsiz bıraktın ve inan bana sahipsizlik insanın canını çok yakıyor. Şimdi vicdanını rahatlatmak için bana kol kanat geremezsin. Bu azapla yaşa ve öl.”

“Annen benimle olmanı isterdi.” dedi bu beni ikna edecekmiş gibi.

“Sen annemin ne istediğini asla bilemezsin. Soğuk gecelerde annemin sarılıp uyuduğu sen değildin bendim. Kendisi üşümüyormuş gibi beni ısıtmak için çabalardı hep. Sen zenginlik içinde yaşarken tek başına çalışıp bana bakıyordu. Korkudan, kızını yanına alıp babasının yanına gidemiyordu bile.”

Gözlerine pişmanlık yerleşir gibi oldu ve o andan itibaren tıpkı istediğim gibi vicdan azabı ruhuna saldırdı. “Yanıma gelseydi bir çaresine bakardık.”

“Yanına gelseydi beni bir yetimhaneye bırakır, annemi de yolunu gözleyen o adamla zorla evlendirirdin. Ama ayıplanma korkusundan susmak zorunda kaldın çünkü fazla üstüne gidersen annem beni açık ederdi değil mi? Sizin için ne büyük bir utanç kaynağı,” Öfkeden gözlerim dolmaya başladı. “Ne malum sizin törenizin annemi öldürmediği.”

Gülecek oldu. “Biz töreyle yaşamıyoruz. Modern bir aileyiz.”

“Ne ailesi?” Ellerimi iki yana açtım. “Hani aile?”

“Lara-“

“Ailemi rahat bırak.” Gerçek bir ailenin parçası olamadığımı bilirken inatla bir şeyleri aile diye sahiplenmem, aslında bir yere, birilerine ait olmaya ne kadar ihtiyaç duyduğum gerçeğiyle beni yüzleştirdi. Bir baba ilk seçeneğim olabilirdi, o da beni bir sandalyeye oturtup kendi savaşının içine çoktan çekmişti. “Annemi de rahat bırak mezarında. Kan davan mı var neyin varsa al ve git hayatımdan ve mümkünse giderken kapıyı da kapat.” Ve geri gelme bir daha.

“Eğer ben gidersem,” Bakışları yeniden Dantes’e kaydı. “En güçlü askerimi de almadan gitmem.”

Bakışlarını takip ettim ve orada kendinden emin bir şekilde duran adama baktım. Dünya ters yüz olsa da sanki hep dokunacağım kadar yakınımda olmaya devam edecekti. Dantes kaşlarını kaldırdı. Azad Birdal’ın söyledikleri bir şeyleri tetiklediyse bile hiç belli etmedi.

İçimdeki öfke harlandığında sakince önüme döndüm ve, “Alamazsın.” dedim. “Çünkü o asker en güçlü silahını bırakıp da silahsız bir bunakla gitmez.”

Eğer bu gerçek bir savaşsa, Dantes’in elinde bir silaha dönüşebilirdim. Eğer o bana ayakta durma gücü veriyorsa ben de onu güçlendirirdim ve bundan zerre gocunmazdım.

Azad Birdal ikimizi de umutsuz bir bakış attı. “Zorunda bırakırım.” Kaşlarımı kaldırdım. “Sen bilmiyorsun ama o adamı ben yarattım. Onu bulduğumda zavallının tekiydi. Konuşmuyordu, gülmüyordu, yemiyordu, ölümü bekleyen bir kemik yığınıydı. Bugün karşıma çıkıp da bana meydan okuyorsa ancak onunla gurur duyarım çünkü ne kadar güçlü bir asker yarattığımı gördüm.”

“Sen onu baştan yaratmamışsın,” Dantes’in bana baktığını bilmek konuşmamı güçleştirse de direndim. “Çünkü o hala konuşmuyor, gülmüyor, yemiyor. Bazen hala ölümü bekliyor. Ona hayat falan vermedin sen. Hırs verdin sadece. Öfke verdin. Öfke kimseyi hayatta tutmaz. O bile korkuyor öfkem geçince ben neye tutunacağım diye. Ve sen de şunu aklına kazı ki hepiniz gittiğinde, Mir’in içindeki tüm hırs ve öfke gittiğinde ben onun için orada olacağım. Siz değil.”

Dantes’in varlığını sadece bedenen değil de ruhen hissettim. Kelimeler yalnızca hislerinin küçük birer temsili olabilirdi ama bana istediğim her şeyi vermişti. Daha fazlasına ya da daha azına ihtiyacım yoktu. Bazen kelimelere bile ihtiyacım olmuyordu. Bir gün kimse yokken, ıssızlığın ortasında birbirimizin gözlerine bakacaktık. Aldığımız nefesler bile şiddetli bir gürültüye dönüşürken konuşma gereği duymayacaktık. O kadar iyi tanıyacaktık ki birbirimizi, konuşmadan anlatmayı öğrenecektik.

“O bizi bırakamaz.” Azad Birdal’ın acımasız gülüşü, düşüncelerimin önüne perde gibi indi. Zaten hayallerime elimi uzatsam dokunamazdım ve yetmezmiş gibi karşımdaki adam zihnimin içine de müdahale ederek o görüntüleri benden almaya uğraşıyordu.

“İstese de yapamaz.” diyerek içini çekti. “Sebebini sana söyleyemez ama yanılıyorsun kızım, Çağlar Mir Güzyeli bize sırtını dönemez. Çünkü sen ona yetmezsin. Sen ona istediği kurtuluşu veremezsin.”

“Belki veremez,” Dantes söylenilenleri kabullenerek yavaşça yanımıza yürüdü. Kabullenişinin beni kırması gerekiyordu ama ondan gelen acılara alışmıştım. Bir aynaya bakar gibi ona baktım. “Ama bu beni kurtaramayacağı anlamına gelmez.”

Belki de hiçbir zaman sandığım kişi olmamıştı.

Dedem kaşlarını kaldırdı. “Vaz mı geçiyorsun?”

“Vazgeçemem.” Dantes’in sesi hissizdi. Bahsi geçen konunun uğruna çabaladıkları dava olduğunu anlayabiliyordum. Sanki kökü toprağa saplı bir ağaçtı ve vazgeçtim dediği an ruhu kurumaya başlayacaktı. “Ama Lara’yı ardımda bırakmayacağım.”

Bana dönüp bir sormalıydı, acaba planın içindeyken onun yanında olmak ister miyim diye? Çünkü bu şekilde olmasını istemiyordum. Bel bağladığım umut tamamen bir şeylerin son bulmasıyla can bulacak bir umuttu ve ne yazık ki Dantes’in istediği son bizim için yeni bir başlangıç demek değildi. “O seni ardında bırakacak, Güzyeli. Bu gerçeği göz ardı ediyorsun.”

“Belli mi olur?” Dantes yavaşça gülümsedi. Gülümseyişinde geçmişe sırtını dönen ama geleceği apaçık gören bir adamın hüznü belirdi. “Belki de vakti gelmeden önce bazı düğümleri çözmek ister canım.”

Gecenin hırsızı gözleriyle bana baktı ve değiştirdiği geçmişimizin kaderini geleceğimiz için de mümkün kılacak sandım. Öyle bir baktı ki bana, şimdi burada çekip öpecek ve tüm dünyaya meydan okuyacak sandım. “Onun için gözden çıkaramayacağım hiçbir şey yok. Bu kıytırık intikam planı bile.”

“Zamanından önce konuşacak olursan öylece oturup seyredeceğimi mi sanıyorsun yoksa?”

Sözler damarlarımdaki kanı kuruttu ve hıçkırıklarım boş bir su kuyusuna dönen kalbimin duvarlarında döndü durdu. Azad Birdal kendi kanımdan biriydi ama tehditlerini saklamadığı kelimeleri önümüze sürerken tüm beklentiler, hayallerin öne sürdüğü boş bir vaade dönüşerek o kuyunun dibine çakıldı.

“O halde biraz insan ol da torunundan özür dile. Şu hale bak, bizi kandırdığın yetmezmiş gibi bir de gelmiş karşımızda dikleniyorsun.”

“Özür dileyecek bir şey yok.” dediğinde zaten bunu bekliyormuş gibi gülümsedim. “Senin hep Güneş’e benzediğini düşünmüştüm ama beni hayal kırıklığına uğrattın. En azından o ara sıra da olsa mantıklı kararlar verebiliyordu.”

“Haddini bil ihtiyar!” Dantes bağırarak aramıza girdiğinde görüş açım kısmen kapandı.

“Had bilme sırası sende.” Azad Birdal adamlarına döndü. “Ellerinde silah olduğuna bakmayın kimseye ateş edemezler. Adamların yarısı benimle gelsin, yarısı burada kalacak ve bu üç adam bu gece buradan dersini almış bir şekilde çıkacak. Kıza dokunmayın yeter.”

Kız. Lara Solar değil. Artık hayal kırıklığı bile hissedemiyordum. Bir insanın ruhu ne kadar boşalırsa bir insana karşı, o kadar boş kalmıştım.

Dantes beni tamamıyla arkasına aldı. Bana bir şey olacağından korkmuyordum ama üç adam için duyduğum korkuya engel olamadım. En başından bu yana zaten buradan ellerini kollarını sallayarak çıkamayacaklarını biliyordum.

“Değdi mi yaptıklarına?” dedi Azad Birdal. “Şimdi buradan elin yüzün morarmış halde çıkacaksın, sonra gelip benimle yine aynı masaya oturacaksın. En başından atacağımız her adımı konuşmadık mı, Güzyeli? Dersini almadan bir daha o masaya gelme.”

Azad Birdal yanına aldığı bir dizi adamla yanımızdan ayrılırken Hayalet birkaç adım yakınımıza geldi. “Siz de gidin.” dedi kalan adamlara ithafen. Birkaç şaşkın mırıltı dolandı. “Bu Güzyeli’yle benim aramda, kimse karışmayacak. Hadisenize!” diye bağırdı hala kımıldamamış adamlara. “Def olun!”

Dantes olur dercesine gülerken Azad Birdal’ın kalan son adamlarının etrafımızda dolanarak geçip gitmelerini izledim. Bu karmaşadan kurtulmak hepsinin işine gelmiş gibi saniyeler içinde yok olduklarında tedirginliğimden hiçbir şey kaybetmemiştim.

“Lara,” Dantes’in yumuşacık çağrısı ruhumun etrafında davetsiz bir misafir gibi dolandı. “Uzaklaş yanımdan.”

“Kendini koruyacağına söz vermiştin.” diye fısıldadım.

“Korkma, silah yok.” dedi sakince. “Bu adil bir mücadele olacak.” derken elindeki silahı fırlattığında Fırat hızlı bir hamleyle yakaladı. O ve Ateş de tedirgin görünüyordu ama Hayalet’e karşı bir hamle de yapmıyorlardı. Kısacık bir an Fırat’la göz göze geldim. Hayalet’i gösterip işaret parmağıyla boynunu kesme hareketi yaptı. Dantes’e bir şey olmayacağına güveniyorlardı.

Hayalet o sırada Dantes’e doğru yürürken gülerek ceketini çıkarıyordu. “Uzun zamandır kırdığın burnumun intikamını almak istiyordum, Güzyeli.”

“Ne duruyorsun?” Dantes’in avuçları üşümeye başlayan yanaklarımın üzerine sıcak bir örtü gibi serildiğinde hasret kaldığım sıcaklığı tüm hücrelerime sızdı. “Gitsene.”

“Göz göre göre kavga edeceksin onunla, Mir. Nasıl gideyim?”

“Sen görmen gereken her şeyi gördün. Bundan sonrasını bırak da ben halledeyim.” dedi sessizce. Nefesi dudaklarıma çarptığında içimden tatlı bir ürperti geçti. Omzunun üstünden Hayalet’e baktığında ise dudaklarım nefesinin yokluğuyla üşür hale geldi. “Bir halt yapamaz bana.”

“Mir-” dememe kalmadan Hayalet Dantes’e beklenmedik bir yumruk geçirdiğinde, düşmeyeyim diye Dantes beni birden fırlattı ve kendi de diğer tarafa savruldu. Bir anda kendimi Ateş’in kolları arasında bulduğumda beni sıkı sıkıya tutuyordu.

Dengemi zar zor sağlayarak dağılmış bir halde Dantes’e bakakaldım.

“Plan asla bu şekilde son bulmuyordu.” diye hayıflandı Ateş.

“Bırak da Çağlar hırsını alsın Hayaletten.” dedi Fırat son derece gamsız bir sesle.

Hayalet ve Dantes bütün gecenin hırsını çıkarmak istercesine birbirini yumruklarken kalp atışlarım çoktan göğsümde bir delik açmaya başlamıştı.

“Müdahale etmeyecek misiniz yani?” diye sordum şok içinde. Bilhassa Ateş’in beni bırakmaya niyeti yok gibi görünüyordu.

“Her ne kadar öyleymiş gibi görünseler de burada birbirine düşman olan kimse yok, Lara.” Ateş’in söylediklerini keşke inkâr edebilseydim. “Bir iki yumruk sonra ikisinin de hırsı geçer. İzle.”

“Senin de Azad’dan farkın yok.” diyen Dantes yediği son yumruktan sonra dudağının kenarından sızan kanı elinin tersiyle sildi. Elim kolum bağlanmıştı. Bir savaşı ya öfkesi fazla olan kaybederdi ya da kaybedecek bir şeyi olan. İçimden bir ses, Dantes’in ikisine de sahip olduğunu söylüyordu.

“Yalanın köpeği oldum sizin yüzünüzden. Şu kızın yanında aldığım nefesler bile yalan!”

Hayalet kahkaha attı. “En başından bu yana biliyordun zaten böyle olacağını? Şimdi kızla yatmaya başladın diye mi zoruna gidiyor yaptıkların?”

İma ettiği şey üzerine öfkem beni yenik düşürecek olsa da en yoğun hissettiğim duygu haline geldi. Belki Dantes’in benim yanımda aldığı nefesler bile yalandı ama yalandan bile olsa yanında en rahat nefes alabildiği kişi bendim. Birine nefes olmanın ne demek olduğunu onun gibi adamların anlayabilmesi mümkün değildi.

“Madem bazı şeyleri bu kadar gözden çıkardın,” Hayalet ağzında biriken kanları hırsla yere tükürdü. Dantes’ten uzaklaştı ve elini başının arkasına atarak maskesini çıkarmaya yeltendi. “O zaman bırak da senin işini kolaylaştırayım.” Bir anda çatıdaki tüm sesler, zaman durmuş gibi duraksadı.

Herkes Hayalet’e bakakalmıştı. Bundan bir adım sonrasında hiç yalan yoktu, bundan bir adım sonrasında Dantes ile aramızdaki tüm karanlık perdeler kalkabilirdi ama karanlığın nefesinden önce kendisi aramıza sızdı.

“Dur!” diye bağırdı Dantes.

Ve gerçek aramızda öylece asılı kaldı. Hala sesler ve nefesler vardı ama görüntüler yoktu. Hiçbir zaman olmamıştı. Gerçek bir maskenin ardında gizlenirken kalbimin ortasına yorgun bir hayal kırıklığı yığıldı.

“Neden? Çok zoruna gidiyorsa anlat kim olduğumu. Neler yaptığımızı ve yapacağımızı. Ama hayır, sen de biliyorsun ki benim kim olduğumu anlarsa bir nefes bile yanında kalmaz o kız senin.” Yanılıyordu, beni biraz olsun tanımıyordu.

“Güvensizliğini silaha çevirdin öyle mi?” Hayalet ellerini indirdi. Kırmızı renk maskesi hala yüzündeydi. “Namluyu her seferinde kendi göğsüne çeviriyorsun haberin yok, Güzyeli.”

Namlu kimin göğsüne dönüktü bilmiyordum ama oluk oluk kanayan bendim. Her sabah iyileşmeyen yaraları üzerine çiçekli elbiseler giyen ve gece olduğuna kendi yaralarına sarılarak uyuyan bendim. Ne zaman ki Dantes’e sarılarak uyumaya başlamıştım, şafak söktüğünde tenimden kan sızmaz hale gelmişti.

Sertçe Ateş’i göğsünden ittim ve kendimden uzaklaştırdım. “Mir,” Dantes’e ürkütmekten korktuğum bir çocuk gibi adım adım yaklaşırken şafak söktüğünde onda da kanayan tek bir yara kalmasın, her yarası bana sarıldığında geçsin istedim. Bir elimi ona uzatmıştım ve parmak uçlarım ona kavuşma ihtiyacıyla karıncalanıyordu. “Mir izin ver çıkarsın. Gitmem.” Adımlarım bir kuş gibi hafifti. Dantes ne yapacağını bilemez bir halde bana bakıyordu.

O gözlerde şimdiye kadar hiç şahit olmadığım derin bir karmaşa gördüm. Her şeyin bitmesini delice istiyordu ama bittiği yerde orada olmayacağımdan o kadar emindi ki buna cesaret edemiyordu.

“Sana yemin ederim kim olursa olsun bırakmam seni. Yalvarırım çıkarsın.” Aramızda yalnızca bir metre kala durdum. Elim havada asılı kalmıştı ve parmaklarım ona kavuşmayı bekliyordu.

“Gidersin.” Ona uzattığım elime bakarken anladım ki o da en az benim kadar elimi tutmak istiyordu. Bana dokunsa hep onun yanında olurdum, bir nefesten de daha yakındım, göğsünde taşıdığı kalpten de. Sadece bunun farkına varması gerekiyordu.

“Kalmazsın.” dedi bir kez daha. “Çünkü onu görmen bir suçluyu aklayıp beni asıl suçlu yapar. Onu görürsen…”

“Kollarına atladığın bu adamın ne kadar adi olduğunu görürsün.” dedi Hayalet.

“Hey, bak bana.” Hayalet’i umursamadan sessizce Dantes’e seslendim. Gözleri zorla da olsa ona uzanan elimden kaldırdı. Şimdi gözlerimde geleceğin değil de bizi asla ayrı kılmayacak bir geçmişin vaatleri saklanıyordu. “Geçmişimi değiştirebileceğimi öğrettin sen bana. Bundan sonra da aynısını yaparız,” dedim fısıltıyla. Ona bir adım daha yaklaştım. “Değiştiririm, unuturum…” En çok ihtiyacı olduğuna inandığım şeyi söyledim. “…affederim.”

Bir idam ipinden sarkıyor da nefes alamıyor gibi can çekişiyordu gözleri. “Affetmezsin.”

“Bana bir şans ver,” Küçük bir adım daha atarak nefeslerimizin birbirine karışacağı kadar yakınına geldim. Uzansam dokunacaktım ama o bana dokunsun diye uzanmadım, bekledim.

“Annelerimiz de böyle olmasını isterdi.” dediğimde kimse görmesin, dokunmasın, kırmasın diye bir buz kütlesinin içine sakladığı iradesine inen ilk darbeyi gördüm ve son darbeyi indirmekten çekinmedim. “Baban,” Sert bir nefes aldı. “Baban da öyle olmasını isterdi, Mir.”

Eğer bir duyguyu terk etmesine neden olacaksam ona gerçek bir anlam vermeliydim.

Dantes’in gözlerinde saklanan anlamlar, önce bir cesedin dudaklarından çıkan son nefesmiş gibi hiçliğe karıştı. Ardından ruhuna hiçliği çekermiş gibi derin bir nefes alırken gözleri gözlerimin derinlerine akmaya başladı. Fırat’ın arkamdan sessizce bir küfür savurduğunu ve, “Bu gerçekten oluyor mu?” dediğini duyar gibi oldum.

Bana bile imkânsızmış gibi geliyordu ama Dantes’in kasılıp gevşeyen yüz hatları kendini ele veriyordu. Tek korkusu beni kaybetmekse ondan bu korkuyu alabilirdim. Yapabilirdim.

Bir demir gibi sert görünen parmakları hafifçe yükseldi. Kıyafetlerimizi uçuşturan rüzgârlar nefeslerimize karıştı. Bana doğru uzandığında ilk an dokunmaktan çekinirmiş gibi parmaklarından zayıf bir titreme geçti. Sanki dokunsa geri dönüşü olmayacağını biliyordu ama bunu göze almıştım.

Ona gülümsediğimde dünyamda ondan başka kimse kalmamış gibi hissettim. Bana gülümsediğinde bu ona yeterli gelmiş gibi bir ifade yerleşti yüzüne ve bakışlarını Hayalet’e çevirirken parmakları parmaklarıma kenetlendi. “Tamam,” dedi. “Çıkar hadi.”

Zamanın hangi anında yaşıyor olursam olayım, benim saatim her daim Dantes’in kalp atışları olacaktı.

Artık çatıda kimse nefes almıyordu. Tüm gözler iki adamın üstündeydi çünkü şu saatten sonra ne olacağının belirsizliği herkesin kafasını karıştırmıştı. Ben bile tam olarak ne yaşadığımızın farkında değildim.

Dantes, beni sakın bırakma dercesine parmaklarımı sıkarak hiçlikle doldurduğu nefesini usulca dışarı bıraktı. “Göstermeyecek misin yüzünü?” Kendini hazırlamıştı, bekliyordu. Yüz hatları ölümü kucaklamış gibi bembeyaz kesilmişti ama dudağının kıyısında onu mutlu kılan teslimiyet dolu bir gülümseme yer etmişti.

Hayalet maskeyi çıkarıp atsa bu kez ona dur demeyecekti.

Ama kayıp gidenlerin zamanların geri gelmemesi gibi, o an bir daha geri gelmedi. “Şansını kaybettin,” dedi Hayalet. Belki de Dantes dur demese bile zaten çıkarmayacaktı o maskeyi.

“Tam da tahmin ettiği gibi.” Dantes bir kez daha bana baktı ve gülümsedi. Parmakları gevşediğinde gözlerindeki kararlı ifadeye tutunmuştum. “Bana iki dakika ver,” dedi tatlı bir sesle, nefesleri içine sığmıyor gibiydi. “Sonra yine sana geleceğim.”

Başımı sallamamın ardından elimi bıraktı ve aynı saniyede Hayalet’in üzerine atıldı. İki şimşeğin gökyüzünde çarpışması gibi iki adamın bedeni çarpıştı ve boğuşmaya başladılar. Dantes Hayalet’e o kadar sert bir yumruk indirdi ki benim canım acıdı. Avuçlarımı dudaklarıma bastırdım yoksa çıkan çığlıklara engel olamayacaktım.

Hayalet darbenin etkisiyle yere düştü fakat kalkması çok kısa sürdü.

“Ne yaptığını sanıyorsun, Güzyeli?” Hayalet bir dolu kan tükürdü yine. “Ona inanmış olamazsın. Beni gördüğü an terk edecek seni.”

“Etmeyeceğim!” diye bağırdım coşkuyla

Dantes ve Hayalet birbiri üzerine atılmaya hazırlanan iki kaplan gibiydi. Dantes yarım ağız sırıtırken rahat bir tavırla ceketini çıkardı ve kıyıda bekleyen bana attığında havaya yakalayıp kucakladım.

Adım adım Hayalet’in etrafında dönerken kollarını sıvamaya başladı.

Sonra derin bir nefes alarak ellerini yumruk yaptı ve havaya kaldırdı. Hayalet de aynı şekilde gardını almıştı. Bir gözünün sürekli kapıda olduğunu fark etmiştim ve anlıyordum ki bulduğu ilk fırsatta kaçacaktı. Ama Dantes buna izin vermedi. Fevri bir hamleyle Hayalet’in üzerine atladı ve attığı yumruğun ardından yakalarına yapıştı. Hayalet ona kafa atana kadar her şey çok güzeldi.

Boğuşurlarken yere devrildiler. Nasıl oldu bilmiyorum ama Hayalet bir şekilde üste çıkmayı başardı ve ardı ardında Dantes’in yüzüne darbeler indirmeye başladı. Sırtımdan aşağıya soğuk terler aktı, ceketi tutan ellerim yine buz kesmişti.

Dantes kısa sürede Hayalet’i üzerinden fırlatmayı başardı ve nefes nefese kalmış bir halde doğruldu. Yüzünde tek damla kan olmaması bana rahat bir nefes aldırdı. Güçlü biriydi zaten bunu hep biliyordum. Sonra yeniden Hayalet’in üstüne atıldı. Hayalet onu boynundan kıskıvrak yakaladığında bir anda elini Hayalet’in yüzüne attı ve maskeyi yakaladı.

Birbirlerine bir şeyler söylediler. Duyamadım ama duysaydım Hayalet’in yine Dantes’i kendi tarafına çekmeye çalıştığına şahit olacağını biliyordum. Ama işe yaramadı. Dantes hızlı bir hamleyle öne doğru eğilirken Hayalet’i oyuncak bir bebek gibi ters takla attırarak yere fırlattı ve Hayalet düşüşünün ardından toparlanmaya çalışarak dizlerinin üstünde durdu.

Maskesi de koparak ayaklarının dibine düşmüştü.

Ama sırtı bana dönüktü.

Yüzü bir gölge gibi karanlıkların içindeydi.

“Dön arkanı!” Dantes’in sesi gecenin içinde kırbaç gibi şakladı. Gözlerini görmüyordum fakat çoktan dizlerinin üstüne düşmüş bir adam gibi yenilgiyle taçlanmıştı omuzları. Kaybettiğine inanıyordu.

Neden Hayalet’i bu kadar çok gizlemek istediğine hala bir anlam veremiyordum ama yenilmek uğruna bile olsa, bu gece bana bir gerçek vermişti. “Olacaklardan korkmuyordum.” Bitmişti, bitecekti. Korkuyordu ama bu da başka bir yalandı. Belki de sesimi çıkarmayacağım ilk yalanıydı. “Kaybedeceklerimden de korkmuyorum. Dön hadi. Dön de bitsin her şey.”

Çatıdaki ölüm sessizliğinde kara bulutlar dolanmaya başladı. Bu gece bana gerçekleri versin ve ondan gitmediğimi görsün diye zamanın çarklarının daha hızlı akmasını umdum. Hayalet’in sırtı hırsla yükselip alçalıyordu. Biraz döndürse başını, o gizemli yüzünü görecektim.

Şimdi bakacak olsam ona, geçmişimin tüm anlamı bir kez daha değişecekti ama ben yine de Dantes’i terk etmeyecektim.

Hayalet usulca eğilerek ayaklarının dibindeki maskesini aldı ve doğruldu.

Başını yan çevirdiğinde karanlıklar içinde kalan yüzüne ışıklar düşmedi. Dağılmış siyah saçları da yüzünü saklayan koca bir etmendi. “Kurtulmak için dışarı çıkmak çok zordur, Güzyeli.” dedi esrarengiz bir sesle ve Dantes’in yüzündeki umutlar, parçalanan bir ruhun aynaya düşen yansımasına dönüştü. Bir şeyler oldu, Dantes nefes alamıyormuş gibi dudaklarını araladı. “Ama kurban etmek için içeri girmek çok kolaydır.”

“Neyden bahsediyor?” Panikle öne doğru atıldım ve birkaç adımda Dantes’in yanına ulaştım. Sınırlarımı zorlayıp Hayalet’e doğru yürüyecekken bileğime mengene gibi bir çift el dolandı.

Şaşkınlıkla başımı eğdiğimde Dantes’in beni bileğimden yakaladığını gördüm ama gözleri hala karşıdaydı.

“Mir?” Kolumu çekiştirdim. “Bırak beni.”

“Yapamazsınız.” dedi Hayalet’e hitaben. Gözlerinde öyle derin bir çaresizlik belirmişti ki bir an orada bulunma amacımı bile unutarak o çaresizliğe saplanıp kaldım.

Bir kez daha dudakları aralandı ama transa girmiş gibi aynı şeyi tekrarladı; “Yapamazsınız…”

“Bedelini sana ödetmek en kolayı olurdu.” dedi Hayalet. “Oyunun kurallarını bozarken bizim buna sessiz kalacağımızı mı sandın yoksa? Senin bu hayatta hiçbir şeyin yok. Senin olanlar bile seninle değil. Bir daha böyle bir şey yaparsan senden önce başkalarının canı yanar. Sahip olamadıklarına tamamen elveda demek istemiyorsun aklını başına al.” Bir nefes sustu ve ardından yeniden maskesini yüzüne taktı. “Haftaya görüşürüz,” dedi imayla. “Aynı masada.”

Ardından ardında koca bir enkaz bırakarak koşup gözden kaybolduğunda Dantes’in ruhunda da bir şeylerin kaybolduğunu hissettim. Ona dokunmam gerekiyordu, öyle bir çıkmazın içine girmişti ki artık elimi uzattığım yerde bile değildi.

“Mir?” Ona dönerek boşta olan elimle yanağına dokunacak olduğumda ateşi tutuyormuş gibi aniden bileğimi bıraktı ve sendeleyerek bir adım geri çekildi.

Etrafında duvarlar örülü ruhum ona ulaşmak için enkazın altında kalmaya razıyken sesini duymak istedim. Sesini duyarsam sürünerek de olsa onun için o enkazdan çıkardım ama Dantes değil bana seslenmek nefes bile alamıyordu. Kaybolmuştu.

Sonsuzluk kadar uzun bir zaman sonra nihayet bana baktı.

O gözlerde suçluluktan öfkeye o kadar çok duygu vardı ki hangi birine bakacağımı şaşırdım. Ama bunlardan da öte, pişmanlık vardı. Hayalet’in bu kadar üstüne gittiği için pişman olmuştu. Bu kadar ısrar etmeyip, onu bu ısrara teşvik etmeseydim o tehdide hiç maruz kalmayacaktı.

Ama ben suçlu değildim, olamazdım.

Dantes sonuçlarının ona zarar vereceği karanlık bir yolda yürümeyi aydınlığa koşmak sanmıştı. Şimdi ışıkların olmadığını görünce ışıkları benim söndürdüğümü sanmamalıydı. Her şeye rağmen yanına gitmek istedim ama ayaklarım yere çakılı kaldı. Gözleri birer kör düğüme dönüşerek ruhuma bağlanmadan bir nefes kadar önce acı içinde içini çekti ve elleri yumruk oldu.

“Mir yemin ederim seni bir şeylerle tehdit edeceğini bilmiyordum.” Her şeyin hesabını yapan zihnim, bu kez yanlış bir araziye giriş yapmıştı. Orada umut ya da geleceğe dair tek bir ışık yoktu.

“Senin suçun değil.” Dantes bir adım daha geri çekildi. “Bir savaş varsa,” derken sesi artık çok uzaklardan geliyor gibiydi. “Kurşun sıkmadan açılan yaralar da hep vardır.”

Çok rahatsız edici dakikalar geçirdik. Dantes hiçbir şey söylemeden çatının bize en uzak köşesinde durmuş manzarayı izliyordu. Etrafında uçuşan dumanlardan sigara üstüne sigara yaktığını anlamak çok kolaydı.

Bir kere daha ayağa kalkamaya yelteneceğim sırada Ateş beni kolumdan yakaladı. “Nereye gidiyorsun?” Çatıya bırakılmış birkaç kırık dökük sandalyede sessizce oturuyorduk dakikalardır.

“Mir’in yanına gideceğim.” Kolumu kendime çekip parmaklarından kurtulmaya çalıştığımda beni bırakmadı. “Birkaç dakika daha yalnız kalsın sonra gidersin.”

“Ama Mir-“

“Üstüne gitme, Lara. Çok değil birkaç dakika daha ver ona.” dedi sessizce.

“Yalnız kalmak ona iyi gelir mi?” Ateş kaçmayacağımdan emin olunca beni bıraktı, gözlerim hala çatının kıyısında oturan o adamdaydı. “Neden yanında olamıyorum? Bana kızgın mı?”

“Hayır,” dedi Ateş hemen. “Onun kızamayacağı tek kişi sensin.”

Bakışlarım fırlatıldıktan sora sahibine dönen bumeranglar gibi Dantes’in üzerinden ayrılmıyordu. Bir şeyler, birileri ruhumu daha değersiz bir parçayla takas etmiş gibiydi. Nasıl hissettiğimi anlayabilmek için kendi içime dönüp baktığımda cevapları ruhumdan değil dilimde huzursuz bir tat bırakan o şeyden alıyordum ve bana verdiği tep cevap suçluluktu.

Kimse konuşmaya yeltenemiyordu. Hepsi de en önemli konudan kaçıyordu. Belki de benim hissettiğim suçluluğun aynısı onlarda da vardı. Bir yolda yürümeye başlamıştık ve ister istemez düşmemek için birbirimize tutunmuştuk. Şimdi beni ayakta tutan en önemli parçam kırılıp dağılmışken her şey yolundaymış gibi gülümsemeye devam edemezdim.

“O an bir daha geri gelmeyecek değil mi?” diye sordum umutsuzluk içinde. Hayalet’in yüzünün bir daha maskeden kurtulmayacağını biliyordum. En acı olanı da yanımda oturan adamlar gerçeği bilirken hala her şeye kör kalan bendim. “Neredeyse kim olduğunu öğrenmek üzereydim.”

“Bu işe kalkışırken vicdanımın bu kadar çok sızlayacağına siksen inanmazdım.” dedi Fırat sessizce. Onun gibi bir adamın kendi vicdan mahkemesinin kurulması bile şaşılasıydı. Bir amaç uğruna yaşamak istemiyorsa yaptığı hiçbir eylemin sorumluluğunu kabullenmezdi ama bu gece o da tanıdığım adam değildi. “Ne oldu kardeşim bize böyle?”

Ateş de ne söyleyeceğini bilemez gibi başını iki yana salladı. Yürüdüğümüz yolun bir çıkışı yoktu, bunu anlamıyorlar mıydı? “Sürekli neyi neden yaptığımızı sorguluyorum artık ben de.”

Sorgulamaya başlamaları bile takdir edilesiydi ama bu geceye gelene kadar yaşadığım şeyleri düşününce ulaşmak istedikleri o sona birkaç bin yıl geçmiş kalmış gibilerdi. Kaybedilenler oradaydı, kazanılan taraf zaten her zaman boştu.

“Doğru,” Sesim bir fısıltıdan farksızdı. “Siz yaptınız.” Bakışlarım hissizliği zırh gibi kuşandı. “Söylesene Ateş ben o sokakta tek başıma korkudan ölürken göğsüme bir silah doğrulttuğunuzda ne hissettin?” dediğimde bana öyle bir baktı ki sanki tüm kelimeleri tükendi.

“Ama sen beni kızın gibi görüyordun değil mi?” Dudaklarımın iki yana kıvrılmasına mâni olamadım. Acımı, hırsımı birinden çıkarmak uğruna elime bir silah alıp da gözlerimi kapatarak tüm karanlığa ateş ediyor gibiydim.

“Sen beni kızın gibi görme,” dedim, gözümden kayan yaş ne kadar zavallı bir durumda olduğumu bana kanıtlar gibi dudaklarımdaki gülümsemeye dokundu. “Görme ki Mavi benim yaşadıklarımın yanından bile geçmesin.”

“Bir kurşun sıksan bu kadar kanıma dokunmazdı, Cimcime.” Artık bana bakmaya da tahammül edemiyordu çünkü sevdiklerinin başına gelmesinden korktuğu ne varsa hepsi benim hayatıma dokunup geçmişti.

“Siz kurşun sıkmadan bana bundan daha fenasını yapıyorsunuz ama.” Artık ağlamaktan bile utanır hale geldiğimden hızlıca yanağımdaki yaşı sildim. “Siz oyun diyorsunuz ama oyun olmaktan çıktı artık her şey. Baksanıza ona,” Çatının kıyısında bir başına duran Dantes’i gösterdim. “Görmüyor musunuz ne kadar yıprandığını. Hala nasıl hiçbir şey olmamış gibi yaşamaya devam edebiliyorsunuz?”

“Emin ol Cimcime, olan her şeyin farkındayız.” dediğinde acınası bir kahkaha atarak Fırat’a döndüm.

“Davet gecesi Mir’i yalandan vururken de olan her şeyin farkında mıydın?” Madem savaşın içine yeterince girip ağır darbeler almıştım, bu kez de aynı darbelerden bir bir onlarda açmak istedim. Nasıl ki dedeme kan kusarken içimdeki bir çürükten kurtulmuş gibi rahatladıysam, bugüne kadar içimde bıraktıkları her çürük hissi onlara geri kusmak istedim. “Ne yaptıysanız bana yaptınız ama en büyük zararı hep Mir aldı.”

Dantes… sesini duymasam da beni çağırmış gibi kendimi engel olamayarak ona döndüm. Artık ona bakmak bile zor geliyordu. İyinin ve kötünün muazzam bir karışımı gibiydi, ikisi de onun için yaratılmıştı ve sanki istese de tamamen iyiliğe tutunup kötülüğü saf dışı bırakamıyordu.

Dudaklarının arasına yeni bir sigara koyduğunu gördüm. Sert rüzgârlar estiğinden birkaç olumsuz denemenin ardından sigarayı yakmayı başardı. Yalnız kalmak istiyordu. Kendine bile tahammülü kalmadığını tahmin edebiliyordum.

Acısını ondan almak istiyordum.

“Lara-“

“Mir’in yanına gidiyorum ve siz beni durdurmayacaksınız.” diyerek Fırat’ın sözünü kesip ayağa kalktım.

“Git ama fazla üstüne gitme.” diyen Ateş’e burnumdan soluyarak baktım.

“Ben düşüncesiz biri değilim.” dedim ters ters. Ne kadar kırgın hissedersem hissedeyim Dantes’in canını daha fazla yakacak değildim.

Takım elbisesinin içinde dimdik duran bedeni artık o kadar da güçlü görünmeyen adama doğru yürürken konuşmayı başlatmak için kafamdan milyonlarca farklı senaryo geçti ama sonunda zafer yine sessizliğin olmuştu. Kömür karası saçları bir pelerin gibi rüzgârda savruluyordu. Çatının kıyısına ulaştığımda bir metre ötesinde durdum. Adımların bir beton kütlesi kadar ağırdı. Şimdi ona bakmalıydım. Yanımda sakince nefes alıyor ve geceyi izliyordu. İzlediği ben olmalıydım.

Sessizce yutkunarak Dantes’e kaçamak bir bakış atığımda boş bir tabutu andıran gözleri Ankara’nın üzerinde dolanırken üzerime bir tabut kapağı kapanmış kadar çaresizdim.

“İyi değilsin.” diyebildim sadece.

“Hangimiz iyiyiz ki?” Dudaklarında lisanı peltek bir acı belirdi. Gülümsemeye yabancıydı ama henüz ağlamayı bilmiyordu. Yüz hatlarına gerçek duygularını saklayan bir örtü serilse de bir rüzgâr esmiş ve içindeki kıvılcımı ateşleyerek yüzündeki örtüyü de tutuşturmuştu.

Bana bakmadan, “Sen nasılsın?” diye sordu.

İsimsiz bıraktığı cümle sonu karnımın ortasına giren bir bıçak gibiydi. Yalan Yıldızım ya da Benim Güzel Lara’m demesini isterdim bana ama bu gece o bile fazladan bir kelime edemiyordu. Ruhum bir fazlalıkmış gibi hissetti. Dantes ise bir boşluğa düştü. Onu tutamadım ama arkasından uzandım. Ardından düştüğü boşluğa bakakaldım çünkü baktığım boşlukta bile ben vardım.

“Şaşkınım sadece biraz.” Normal bir sohbetin içindeymişiz gibi doğal davranmaya çalıştım. Gözlerimi kırpmadan ona bakarken pek de başarılı olduğum söylenemezdi. Dantes’in gecenin hırsızı gözlerine kavuşamayacağımı anlayınca ben de yönümü manzaraya döndüm ve kollarımı göğsümde kavuşturdum. “Bütün bu olanları anlamaya çalışıyorum.”

“Deden anlattı zaten her şeyi.” Söylenecek her şey söylenmiş de geriye başka hiçbir şey kalmamış gibi konuşuyordu. “Dört yıl önce beni bir hastane odasında buldu. Babanı tanıdığını söyledi. Annemin katillerini bulabileceğini söyledi. Babandan intikam almada bana yardım edebileceğini fark ettiğimde başka seçeneğim yokmuş gibi geldi.”

Aslında o kadar basit ve tahmin edilebilir bir hikâyeydi ki fazla derine dalmama bile gerek kalmamıştı. “Başından bu yana birlikte çalıştığın kişi hep oydu.” Onu suçlamak istemedim. Bir şeyleri telafi etmek için verdiği çabaları görmezden gelemiyordum ama sonuçta elleri boş kalan hep bizler oluyorduk.

“Öyleydi. İlk başlarda yaparım dediği hiçbir şeyi yapabileceğine ihtimal vermiyordum. Fırat da benimle birlikte kaldı ama ikimiz de tetikteydik. Herhangi bir terslik olduğunda basıp gidecektik.”

“Ama?”

“Ama deden kalmak için esaslı bir sebebe ihtiyacım olduğunu anlamıştı.” Hatırladıkları onu sessizce güldürdü. Göğsü yavaşça yükselip alçalıyordu ve omuzlarındaki yükün ağırlığı ruhundakinin yanında hiç kalıyor olmalıydı. “Çok kısa bir zaman içinde annemi öldüren iki adamı bulup karşıma getirdi.” dedi sigaradan oldukça uzun bir nefesi içine çekerken.

Bir anlığına aklımdaki her şey toz oldu. Manzaraya bakmaya son verip ona döndüm. Ben kendi cellatlarımla göz göze gelecek cesareti hiçbir zaman bulamayabilirdim. Kendimi ne kadar hazırlarsam hazırlayayım o gün geldiğinde ayakta kalabileceğimi sanmıyordum. “Nasıl dayandın onlara bakmaya?”

“Dayanmak mı?” Dudaklarından geçmişe ait bir çığlığa benzeyen kısık bir nefes döküldü. “Dayanmak diye bir şey yok, Lara. Yalnızca ne kadar zayıf olduğunu hatırlamak var. Sevdiğin biri orada ölürken hiçbir şey yapamadığını hatırlamak var. Ölümün ardından gelen sessizlikte,” Sustu ve gözlerine kara bir perde indi. “Kendi çığlıklarını duymak var.”

Çığlıklar geçmişin içinde dolandığı dört duvar arasından çıktı ve gecenin koynunda yeniden doğarak aramızda asılı kaldı. İyi olmak diye bir şey de yoktu. Yalnızca içeriden yanarken dışarıdan gülümseyip iyi olduğuna inanmak vardı.

“Ne yaptı peki o adamlara?” diye sordum sessizce.

“Onları öldüren ben olmak istedim. Çok istedim Lara. Tetiğe basmayı delice istedim ama yapamadım. Her şey gibi buna da gücüm yetmedi. Azad Birdal benim yerime onları ölmekten beter etti. O andan sonra Azad Birdal’ın yanında olmamak için hiçbir sebebim kalmamıştı.”

Yeniden konuşabilmek için cesaretimi toplamam epey zaman aldı. Sessizlik aldı başını gitti ve en sonunda daha fazla dayanamayarak sordum. “Ne zaman planladın peki tüm bunları?”

Dantes ağlamak ile gülmek arasında bir yerde bocaladı. Yaptıklarıyla gurur duymuyordu, pişman da değildi. Sadece yapmıştı ve şimdi de sonuçlarıyla yüzleşmeye çalışıyordu. “Tam olarak ne zaman netleşti hatırlayamıyorum.”

“Ben de kaldığın ilk geceyi hatırlıyor musun?” diye sorduğunda kafamı salladım. “Orada dedenin hiç sizin yanınızda olmadığını söylemiştin. Yıllar boyu arayıp sormadığını ve bir başına bıraktığını.”

“Evet.” Dün gibi aklımdaydı. O gece Dantes’e beni öyle bir anda öp ki o gün bana söylediğin hiçbir şey yalan olmasın demiştim hatta. Gerçekler bilenmiş bir bıçak gibi etrafımızda dolanırken verdiği sözün tam olarak arkasında duramamıştı ama bu gece yaptıkları çok şeyi telafi etmişti.

“Azad Birdal bana tam tersini söylemişti yıllar önce. Kızım ve torunumu çek severdim. Çok yakındık, Barbaros onları benden aldı. Kızımı öldürdü, torunumu benden kopardı dedi. O söyleyince kulağa çok inanılası gelmişti.” Aldığı nefesler içine sığmadı, omuzları sıkkınlıkla yükselip alçaldı. “Ta ki gerçekleri senden duyana kadar.”

“O gece mi karar verdin bu plana?”

“Sayılır. Bazı şeylerin benim sandığım gibi olmadığını anladım. Sessizce araştırdım, Azad Birdal’ın kızı ölmeden önce nasıl bir hayat yaşadığını araştırdım ve sizden hiçbir iz bulamadım. Doğru söyleyen senmişsin. Sizi kullanarak beni kandırdığı için çok öfkelendim. Tek derdinin babanı devirmek olduğunu, sizi zerre umursamadığını bilseydim ben de bu kadar umursamaz olmazdım.” Dudaklarından pişmanlığa benzer bir ifade geçti ama bu çok kısa sürdü. “Ve bunun hesabını benim değil de senin sormanı istedim.”

Azad Birdal ile yaptığım konuşmadan sonra bir kez daha annemin ne kadar yalnız bir hayat yaşadığının farkına varmıştım. Annem benim yalnızlığımı her zaman çok güzel gidermişti ama ben onun yalnızlığını geçirmeye yetebilmiş miydim? “Sana güvenmiyor oluşumu gerçekten de bir silaha çevirdin.”

Dantes’in dudaklarını yorgun bir nefes gıdıkladı. “Babasının güvenini kazanmak uğruna, güvenini kazanmak istediğim bir kızı ilk başta vurulma numarasıyla kandırmak akıllıca bir hamle değildi.” dediğinde yaptıkları ilk hata en baştan ayaklarına çelme takmış gibi acı acı güldü.

“Sanırım kimse toparlamanın bu kadar zor olacağını tahmin etmemişti.” Gözlerinde eskiye ait bir dizi satır belirdi ama okumama izin vermemişti. “Babanın katil olduğunu görmüştün sonuçta, bana gelmen o kadar da zor olmamalıydı.”

Yine de attıkları adımlar ters tepmişti. Onca yaşanan şeyden sonra karşısındaki kızın hala babasından vazgeçemediğini görmek ona ne hissettiriyordu bilmek istedim. Babamdan vazgeçemiyordum ama ikisine de aynı anda sahip olamayacağımın bilinciyle yaşarken bir gün ellerimin boş kalacağı gerçeğini yok sayamıyordum.

“Ama oldukça zordu.” Yutkunarak ona bir adım daha yaklaştığımda bitirdiği sigarayı yere fırlattı ve elleri boş kaldı. “Sonunda sana geldim ama sana gelirken bile güvenimi yanımda getiremedim.” Gecenin hırsızı gözleri tüm söylediklerimi usulca kabulleniyordu. “Sen de güvensizliğimi kullanmaya başladın, bir silah niyetine.”

“Güvensizliğin hep bir silahtı zaten.” derken parmakları gerildi. Bir an bana dokunacak oldu ama sonra buna hakkı yokmuş gibi ellerini yeniden ceplerine soktu. “Sadece namluyu bir başkasına çevirdim.”

“Nasıl bilebilirdin ki? Gelmek istemeyebilirdim. Kulaklığı bulamayabilirdim. Yukarı çıkarken yakalanabilirdim. Kapının şifresini çözemeyebilirdim.” Ters gidecek o kadar çok ihtimal vardı ki riske attığı şeyler hayret edilseydi.

“Ama hepsini yaptın değil mi?” Gözlerinin içindeki karanlıkta gururlu bir ifade güneş gibi doğdu. “Yapamasaydın Fırat sana yine yardımcı olacaktı. Direkt söyleyemezdim çünkü her yerde dedenin adamları var. Bazen aldığım nefesleri bile gizlice gözlediklerini düşünüyorum.” Farkında olmadan tüm hayatına onları ortak etmişti. “Ayrıca bu senin kararın değil de birlikte yaptığımız bir plan olsaydı-“

“Bu kadar eğlenceli olmaz mıydı?”

“Bu kadar iyi işlemezdi. Bir yerde açık verirdin. Panikleyince duygularını pek iyi kontrol edebilen biri değilsin sen. Ruh halindeki değişimin Hayalet’ten kaçması mümkün değildi. En kötü merdivenlerde yakalanırdın ama bir şeyler keşfedecek olma dürtüsü seni tetikledi.” Kesinlikle bana olan buydu. “Gelmeyi başardın.”

“Seni haksız yere vurmuşum.” Gömleğinin altında yükselip alçalan göğsü keşfedilmeyi bekleyen gizemli bir dünya gibi ona dokunmamı bekliyordu. Şimdi, burada. Yara izini görmek yaptıklarımı geri almazdı ama avucumu yarasına koyarsam tüm acısını ondan alırım sandım. Avuçlarım karıncalandı. “Konuşmaya çalışmıştın hâlbuki o gece benimle ama seni dinlemedim bile.” Pişmanlıkla iç çektim. “Nasıl gözüm karardıysa.”

“Bilemezdin,” Sesinde hiç kızgınlık yoktu. “O gece sadece elinde bir çata dolusu silah taşıyan, gözünü intikam hırsı bürümüş biriydim. Bana güvenmiyordun, o saatten sonra da güvenmen çok zordu.” Ona hala güvenip güvenmediğimi bilmiyordum. Şu an çok ince bir çizgide yürüyordum ve ne hissetmem gerektiğine kesinlikle karar veremiyordum.

“Ama güvensizliğini tetikleyerek seni ardımdan sürükleyeceğimi biliyordum. Sana ceketimi giydirdim, kulaklığı bulacağını da biliyordum çünkü bir ağaçkakan gibi ceplerimi tırtıklamaya bayılıyorsun. Asla şaşmaz, bu gece de aynı şeyi yapacağından hiç şüphem yoktu” Yumuşakça gülümseyerek yönünü bana döndü. “Tam olarak ne zaman keşfettin?”

Somurttum. “Sigara almak için sen büfeye gittiğinde.”

Sessiz sedasız güldü. “İsabet olmuş. Hiç belli etmedin ama.”

“Evet, o sırada dakikalar önce yaşananları idrak etmeye çalışmakla meşguldüm.”

Yeniden eskisi gibi rahat sohbet edebiliyor oluşumuzun rahatlığıyla derin bir nefes verdi. Olanlardan sonra bazı şeylerin ters tepme ihtimali de vardı.

“Sanki senin hiç bilmediğin yönlerini keşfediyor gibiyim biliyor musun?” Onu baştan aşağı süzdüğümde rahatsızca yerinde kımıldandı. Henüz kapağı hiç açılmamış bir kitaptı ve bir gece ansızın başucumda belirmişti. Onu benden başka kimse açamaz ve okuyamazdı. “Hep seni tanıdığımı sanmıştım ama bu gece gerçekten bambaşka biriydin, Mir.” Çok daha güçlü ve yenilmez biriydi, ta ki son darbeyi alana kadar.

“Yeniden tanışalım o halde.” Yönünü tamamen bana döndüğünde saçları yüzünün etrafında savruldu. Rüzgâr beni sarsıyordu ama onun çelik kadar güçlü bedenine zerre etki etmiyordu.

“Tanışalım o halde,” derken bedenimde cereyan eden heyecanla elimi ona uzattığımda gözleri gözlerimden ayrılmıyordu. “Seni bir yerlerden tanıyor gibiyim,” Tatlı bir yabancılıkla gülümsedim. “Senin adın ne?”

Adı, onun gözlerine baktığımda dilimden dökülmesi gereken ilk kelimeydi ama geçmişte yanlış bir zamanın içinde doğup hayatımda büyümüştü. Onunla yeniden tanışırken hep istediği gibi soracağım ilk soru adı olmalıydı.

Tek elini usulca cebinden çıkardı.

Ve bana uzattı. “Mir,” Gülümsemesinde bir geçmiş filizlendi. “Adım Mir.” dedi bir kez daha. İsmini ilk kez kendi isteğiyle kabullenirken dudaklarından çıkan o nefeste artık ismine karşı bir düşmanlığı yoktu. Bu gece dudaklarımın arasından çıkan tek bir nefes olmaktan mutluydu.

Parmakları birer parmaklık gibiydi. Eğer elim o parmakların arasına kayarsa benim için inşa ettiği bir zindana girerdim ama bundan korku duymazdım. Sağ elimi gergince yumruk yapıp açtım. Ardından elimi yavaşça avucuna kaydırdım. “Demek adın Mir?” dedim sahte ama tatlı bir merakla. “Başında ya da sonunda başka bir hece yok mu? Öylece, Mir mi yani?”

“Tek heceden ibaretim.” Onun dudaklarından dökülen tek hece benim tüm nefeslerime hükmeder hale gelmişti. “Söylemesi kolay, tek nefese sığarım.”

“Ben de Lara,” Parmaklarım avucunda kuş gibi kımıldandı. Ona gitmekten başka çarem yokmuş gibi bir adım daha attığımda dudakları tatlı bir beklentiyle aralandı. “Ben iki heceyim. Söylemesi biraz külfetli bir isim.”

“Ama verilen her nefese değeceği kesin.” Nefesi zamanın içinde savrulan bir rüzgâr gibiydi, beraberinde uzaklara savurduğu ve kayıplarla sonuçlanan binlerce nefes tanımıştı ama bana bakarken, benim için vereceği iki nefese tüm ömrünü feda edebilirmiş gibi geldi. “Lara, iki hece. Ben de iki hece olabilmek isterdim senin gibi.”

“Sen benim tek nefesime sığ,” Gülümseyerek yüzündeki haritanın en kuytu köşelerinde bile dolandım. İki hece olmaktan kastını Çağlar olmak istemesine yordum ama bu da bir başka bilinmezdi. Bence Mir olmayı Çağlar olmaktan daha çok seviyordu. “Ben senin için iki nefes alırım.”

O nefesleri kaybedecek olsa tutunacak bir şeyi kalmayacak bir adama dönüşecekmiş gibi gözleri uzak yolculuklara çıktı. Sonra bana geri döndü, gittiği hiçbir yerde onun için aldığım nefeslerin bir karşılığı yokmuş gibi.

Elimi bırakmak ister gibi parmakları gevşediğinde ona izin verdim.

“Hayalet seni her neyle tehdit ettiyse engel olmanın bir yolunu buluruz.” deyiverdim kendimi tutamadan.

Ses tonunda bir kayıp filizlendi. “Bulamayız.”

Bu konuda kendime de pay çıkardığımdan içimde derin bir çukur açılmıştı ve ben o çukuru suçluluğumla doldurarak toprağıma kenetlenmiş bir mezara çevirmiştim. Yaşadıkları yetmezmiş gibi bir de sessizce, “Hak etmiştim zaten.” diye mırıldandığında mezarımın üstüne bir de Dantes toprak attı.

“Hiçbir şeyi hak ettiğin yok.” Onu kolundan yakalayıp kendime çevirmemek için zor dayandım.

“Neden?” Hissizliğe bulanmış bir gülüş çıktı dudaklarından. “Deden söylediklerinde haklıydı. Onları bırakamam çünkü sen bana istediğim kurtuluşu veremezsin.” dedi açıkça ve acımasızca. “Ben yine de seni seçtim bu gece ama bir bedeli olacağını elbette biliyordum. Yine de onları bırakamam. Tıpkı dediği gibi, yakında gidip onunla aynı masaya oturacağım.”

Sessizce bir köşeye çekilip ağlasam bile içimde biriken katran karası hislerden kurtulamazdım. Onu kurtaracak kişi olamamayı kabullenebilirdim ama nasıl bir çıkmazın içindeydi ki kurtuluş için onlara ihtiyaç duyuyordu? Üzerimize çullanan kara gökyüzü bana göz kırptı, bir aynaya bakar gibi hiçliğe baktım ve orada bile kendimi gördüm.

Boşlukta ve hiçlikte. Hiçbir şeyin olmadığı her yerde ben vardım.

“Babamı yıkmak için mi oturacaksın onlarla aynı masaya?”

“Şu an baban o kadar umurumda değil ki.” Parmaklarını saçlarına daldırdı. “Siktir olup gitsin mümkünse bir müddet hayatımdan.”

“Çünkü daha büyük dertlerin var.” Ve ben istediğin kurtuluşu sana veremiyorum. Ama bilmelisin ki Dantes onlarda seni kurtaran taraf olmayacak.

Sessiz kaldığında yeniden ona bakma ihtiyacı hissettim. Biraz daha yanına yaklaştım ve tam önünde durdum. Sırtıma vuran rüzgâr beni titretti ama Dantes hala başımın üzerinden Ankara manzarasına bakıyordu. “Bana kızgınsın.” dedim. “Hayalet’e maskeni çıkar diye diretmeseydim sessiz sedasız gidecekti. Onu ben kışkırtmış oldum.”

“Senin bir suçun yok.” derken gözlerini bana değdirmemesi sözlerindeki haklılık payını yok edecek kadar acımasızdı.

“Telafi edebileceğim bir şey varsa yaparım.”

“Sen farkında değil misin ben bu gece babanı haklı çıkardım. Dedenle çalıştığıma en başından bu yana emindi ve şimdi her şey ortada. Seni kandırdığım için kızgın değil misin? Gerçi bu bir sır değilmiş zaten, kabul etmeliyim ki hislerini çok iyi sakladın. Bir an bile bildiğinden şüphelenmedim.”

“İlk başta kızarım sandım ama sonuçlar sebeplerin suçunu hafifletiyormuş, bunu bu gece öğrendim. Sen beni dedemle görüştürdün ki görüşülmesi ne kadar zor biri olduğu belli. Bir orduyla geziyor. Annemi yalnız bıraktığı için hesap sorabildim ya ondan, geçti kızgınlığım.” desem de bana bakmadı ve başını iki yana sallayarak gece manzarasını izlemeye devam etti.

Onu affetmemi istemiyordu, bu yalan için onu suçlamamı bekliyordu.

Sakinliğinden cesaret alarak kollarımı önce belinin iki yanına koydum. Beni sınırlarının dışına itse ısrar etmeyecektim ama ona sarılmama muhtaçmış gibi özlemini hissettiğimden kollarımı usulca beline sararak çenemi göğsüne yerleştirdim ve alttan alttan ona bakmaya başladım.

“Pişt yakışıklı,” dedim sessizce. “Az baksana bana bir.”

Bakmadı, aksine ben yakınlaştıkça uzaklaşmak ister gibi bedeni gerildi. Avuçlarımı sırtına serdiğimde teninden hala tanıdık sıcaklığı alıyor olmak beni rahatlattı. Parmak uçlarımı tüy gibi hafif dokunuşlarla sırtında gezdirdim.

“Belki de ihtiyacımız olan şey Lethe’dir.”

“Lethe bu gece sana anıları unutturamaz, Lara.”

“Unutmasak da daha güzel anılar ekleyebiliriz.” Ona dair bir şeylerin üstünü örtebilseydim geçmişten önce geleceği karşıma alırdım çünkü geçmiş Dantes’in sızlayan yarasıydı. Yine de artık kanamıyordu. Oysa gelecek tamamen kan revan içinde kalmışken açık yaralar asla bir araya gelmiyordu. “Şimdi evimize gitsek ne güzel olur değil mi?” diyerek beklentileri lehine çevirdim.

Çağrıma cevapsız kalmayarak kollarını gövdeme doladığında elektrik yüklü bir bulutun içindeydim. Bakışlarını yüzüme sert fırça darbeleri indirdi ve parmakları sırtımda tuvalin üzerinde gezinir gibi gezinirken beklentisini karşılayacak resimler dokudu. “Sıcak bir yatağın içine girip sonsuza dek orada kalsak harika olurdu.” dediğinde nefesi dudaklarıma ilmek ilmek işlendi.

“Sarılıp uyuyacağız?” dedim kısıkça.

Başını usulca yana yatırdı. “Söz veremem.”

“Verirsin.” Rüzgârda uçuşan kömür karası saçları yüzüne dağıldıkça parmaklarım onlara dokunma isteğiyle karıncalandı ve o an hala tırnaklarımın sırtına baskı uyguladığını fark ederek tutuşumu gevşettim. “Sen bana sarılırsın.” dedim. “Ben sana sarılırım.”

“Sonra ben seni öperim.” Beklentisinin ne yönde olduğunu belli etmekten hiç çekinmedi. “Sen beni öpersin.”

“Sonra ben uyuya kalırım.” Önüne taş koyduğumda ise hiç bozuntuya vermedi. “Sen uyuya kalırsın.”

“Sonra ben seni uyandırırım…” Parmakları enseme doğru yükseldi ve saçlarımın uçlarıyla oynamaya başladı. “Ama nasıl uyandırmak…”

“Sonra,” Nefesim tıkanınca boğazımı temizledim. “Yataktan çıkıp kahvaltımızı yaparız güzelce.”

Dudaklarına yerleşen gülümsemede zihnimin içine sığmayan vaatler gizliydi. “Aksine,” dedi başını bana doğru eğerken. “Kahvaltımızı yatağın içinde yaparız…” Bakışları dudaklarıma kaydı ve ekledi. “…güzelce.”

“Ne yiyeceğiz ki?” diye sordum gözlerimi kırpıştırarak.

Önce genişçe gülümsedi ve bu gülümsemede bana söylemediği kelimeleri gizledi. Sonra da eğilerek burnumun ucuna minik bir öpücük bırakmasının ardından nefesi tenimde can buldu ve kulağıma fısıldadı. “Seni yiyeceğim tabi ki, Yalan Yıldızım. Hayatta kalmak için sen yetersin bana.”

“Sen,” Kendime gelebilmek için birkaç kere öksürdüm ve hafifçe geri çekildim. “Az önce çok ayıp şeyler söyledin bana sen.” Kaşlarımı çattım.

İnkâr etmeye gerek görmeden hislerini apaçık önüme serdi. Gökyüzünden aşağı düşüyoruz ama düştüğümüz yerde bile birbirimizi bekliyormuşuz gibiydi. Yüzündeki muzip ifade kaybolmadığında ve tamamen kollarının arasından çıktığımda meydan okumayı kazanmanın hazzını yüzünde taşıyordu.

“Aklından geçen o görüntüleri şimdi silip at yoksa…” Bana inat yaparcasına daha geniş güldü ve burnumdan soludum.

“Bak söylerim herkese hayatında ilk kez öpüştüğünü görürsün.” diye tehdit ettim onu. “Takvim yapraklarında bugüne çentikler atıp saklayacakmış derim hatta.”

“Söyle. Neden utanayım ki bu yaşıma kadar kimseyi öpmedim diye. Aksine gurur duyarım kendimle. Bir tek sen olduğun için hayatımda.”

Böyle bir cevap beklemediğimden bir müddet tutuklaştım. Sanki zamanı avucunda tutan biri gibi anılarına hükmetmişti. Ona istemediği şeyleri yaşatanlar olmuştu ama yeri gelmiş her şeyi kendi isteğiyle yapmış ve şimdi de bunu dile getirmekten hiç çekinmemişti. Oysa ben hislerim konusunda hep daha çekingendim. “Sadece takılıyordum, alınmadın değil mi?”

“Yoo,” Başını yere eğip ayağının ucuyla beton zemin eşeleyince bana hiç de öyleymiş gibi gelmedi. “Neden alınayım ki? İlahi Lara.” Sahte bir kahkaha attı. “Dart tahtasıyım ben sonuçta. Pat pat geçir lafları. Yok canım neden alınayım ben?” Birden başını kaldırdı. “Sonuçta ben senin ilk öpücüğünle dalga geçmiyorum.”

“Ama ben dalga geçmek için söylemedim onları.” Ellerimi hızlıca iki yana salladım. “Sadece seni utandırmak birazcık hoşuma gittiğinden…”

“Birazcık mı?” Resmen hayretler içindeydi. “Tehditlerin havada uçuşurken bana pek öyle gelmedi. Birazcık öyle mi? Yirmi yedi yılımı çapkınlıkla geçirmediğime pişman olmak üzereyim sayende.”

“Duymamış olayım.” Dokunduğu tek kızın ben olduğumu bilip de başka kızlara dokunma ihtimaline tahammül edemiyordum. Suçlulukla başımı eğdim. “Benim için de ilkti, Mir. Ben hiç keşke başka erkelerle-“

“Bir devamını getir o cümlenin bak ne yapıyorum.” dedi sertçe.

Tehdidinin ciddiyetinden hızla ellerimi ağzıma bastırdım ve kocaman açtığım gözlerle ona baktım. “Ayrıca öpüştüğümüz gün ve saatti gerçekten not edeceğim sana ne,” dedi meydan okurcasına. “Birimiz eğlence peşindeyken bırak da diğerimiz anıları saklasın.” Burnundan soludu. “Hayret bir şey.” Bana ters ters baktı. “Bu ilişkide kız tarafı ben miyim anlamadım ki.”

Bu kez hayretler içerisinde olma sırası bendeydi. Ellerimi ağzımdan indirdim. “Gayet de kızım ben bir kere.”

“Sus,” Dudaklarımı iki parmağının arasında sıkıştırdı. “Civcivsin sen.”

Konuşmaya çalıştım ama dudaklarım parmakları arasında esir olduğundan yapamadım. Bir süre beni bırakmadı. Sessizliğimin keyfini çıkaracak uzunca gözlerimde dolandı, çekingenliğime rağmen o saniyelerde gözlerimi bile kırpmadım ki yolculuğu sekteye uğramasın, gözlerimde aradığı neyse rahatlıkla bulsun ve buldukları onun olsun.

Saniyeler içinde bakışlarında bir şeyler değişti. Parmakları dudaklarımdan ayrılırken başını eğdi ve ellerimi yakalayarak kendine çekti, tutabildiği kadar sıkı tuttu. “Hep ben konuştum, ben anlattım bu gece.” Dudakları düz bir çizgi halini almışken başını kaldırdı. “Biraz da sen anlatmak ister misin?”

Anlayamayarak gözlerimi kırpıştırdım. “Neyi?”

“Seni. Sana olanları. On yaşını ve devamını. Sormama bile izin vermediğin akıl hastanesinde olanları.”

Kalbimin içine paslanmış iğnelerle dikili gökyüzünü ve beraberinde getirdiği yıldız mezarlığını düşündüm. Hatırlayınca çığlık çığlığa ağlarım sandığım bazı acılar vardı, artık onları hatırlamak sadece bir nefeslik sessizlik kadardı. “Annem,” Boğazımın kurduğunu hissedince yutkundum. “Annem beni gökyüzündeki son yıldız ölene kadar seveceğini söylerdi.” Dantes’e gülümsedim. “Yıldızlardan önce onun ölmesi ne kadar acı değil mi?

“Yıldızlar da ölür bir gün,” Dantes eğilerek ellerimin sırtını öptü sırayla, her teması bir kalp atışı gibi damarlarımdaki kanı harekete geçiriyordu. “Ölür ve bir karadeliğe dönüşürler. Oldukça görkemli bir sondur onlarınki. Gerçekten iz bırakarak ölmek çok az kişinin şansıdır ve annenin bıraktığı izler bir ölen bir yıldızın ardında bırakacağından bile daha fazla.”

“Mir benim unutmak istediğim çok şey var,” dedim sızlanırcasına. “Akıl hastanesinde olanlar da onlardan biri. Ama bazen o kadar çabalıyorum ki unutmak için, iyi olan şeyler de gidiyor.”

“Farkında değilsin ama zaman o kadar geniş bir kavram ki anılar ya da izler bir kişiye ait olamayacak kadar çok yer kaplıyor insan hayatında. Bu yüzden bir gün unutmaktan korktuğun bir şeyi hatırlamak istersen sana hatırlatmak için orada olacağım.”

Koca bir şehir gibiydim, kendi içime çöküyordum. “Ben sana susmak istemedim hiç.”

“Ama konuşmadın da.”

“Doğru satırların zamanı gelmedi.” diye direttim. “İçimde biriken kelime yığınını görseydin bana acırdın. Hepsinde sen varsın. Mir nasıl biri? Mir neleri sever? Mir nelerden korkar? Mir şu an ne düşünüyor? Mir beni tamamen bilse ne düşünür? Beni en iyi senin anlayacağını biliyorum ama bırak satırlar zamanla kendiliğinden gelsin. Bu gece değil, bu kadar çok şey yaşanmışken değil.” Yaşlı gözlerimi kırpıştırarak ona baktım. “Olur mu?”

Bir elimi göğsüne doğru çekerken diğer elimi bırakıp enseme kaydırdı avucunu ve uzun zamandır yapmadığı bir şeyi yaparak ensemdeki Dantes dövmesini okşamaya başladı. Artık o isme nefret dolu olduğunu hissediyordum ama ben tenimde taşıyorum diye saygı duyuyordu.

“Olur.” dedi pürüzlü bir sesle. “Ne zaman istersen gökyüzünü aydınlatmak için orada olacağım. Seni içimdeki karanlığa çekmek istemiyorum Lara. İlk tanıdığın adam değilim artık. O kadar çok şeyi gözden çıkardım ama bir sen çıkmıyorsun içimden. Ve bu beni delirtiyor. Nasıl oldu da her şeyden daha önemli hale geldin?”

“İçten içe hep kızıyorsun ama bana değil mi?” Bunu dile getirmek, önünde duran bir sayfaya hiç silinmeyecek bir gerçeği işlemek demekti. “İçindeki hırsın sönmesine sebep oldum, seni yolundan döndürmeye başladım ve Hayalet’in seni tehdit ettiği şeye sebep oldum diye kızıyorsun bana, belli de edemiyorsun çünkü aslında ben hiçbir şey yapmadım.”

“Hiçbir şey yapmadın,” Gözlerini kapattı ve alnını usulca alnıma yasladı. “Sadece gülümsedin.”

Her şeyin bedeli olan bir gülümseme.

En başından bu yana onu intikamından vazgeçirmek istemiştim. Başladığı gibi devam etmezse yolculuğu sadece ikimizden var edebilirim zannetmiştim.

Yol da oradaydı, yapılan yolculuklarda ama ikisi de değişmemişti. Sadece ben onun yoluna girmiştim, onunla yolculuk yapıyordum ama artık bu yol benim değildi. Şimdi ise ne demem ya da ne yapmam gerektiğini bilemiyordum. Her şeye karşı nötrdüm artık.

Onca şey yaşanan bu gecenin artık sona ermesi gerekiyordu.

Koridorlar artık daha sessizdi. Attığımız her adım geride bıraktığımız şeylerin yorgunluğunu üzerinde taşıyordu. Müziğin sesi kısılmış, balo salonunu şimdi insanların uğultusu işgal etmişti.

Tanıdığımız çoğu insan oteli çoktan terk etmişti. Dantes araçların otelin önünde bizi beklediğini söylemişti ve sessizlik içinde dışarı çıktığımızda gecenin bitiyor olmasının rahatlığıyla derin bir nefes aldım. Magazincilerin büyük bir kısmı dağılmıştı. Geride kalanların da ilgisini çekmiş gibi görünmüyorduk. Hepsi yorgunluktan bir köşeye yığılmıştı. Otelin önü arabasının getirilmesini bekleyen birkaç sosyetikle doluydu.

“Bizimkileri gördüm.” dedim sakince. Valeler sırayla bekleyen insanların araçlarını getirirken bir dizi karmaşa oluşmuş gibiydi. Fırat ve Nil görünürde yoktu. Sadece Evren ve Ateş vardı, bir de babasının kucağında kımıl kımıl duran sarı saçlı bir peri kızı.

Yanına ulaştığımızda Mavi keyifle cıvıldadı. “Hoj geldin Lara.”

“Hoj-” Duraksayarak boğazımı temizledim. “Hoş buldum, Mavi.”

Mavi Dantes’ten önce beni selamlayınca Dantes alındığını belli eden bir ses çıkardığında kendimi tutamayıp gülümsedim. Henüz gülümsemem yüzümden silinmemişken Evren’in yumuşak dokulu bakışları yüzüme değdi.

Dudaklarımın tatlı bir heyecanla aralanmasına engel olamadım. Onun teşviki olmasa Dantes’in peşinden koşup bana geri gel demeye cesaretim olmayabilirdi. Aklımdan geçenleri ve yaptıklarımı anlamış gibi tatlı bir şekilde gülümsediğinde yanaklarım kızardı. Dantes ile aramda olanları paylaşabileceğim bir annem yoktu ama -Jülide ile konuşmaya cesaret edebileceğimi sanmadığımdan onu saf dışı bırakıyordum- eğer konuşacak olsaydım Evren beni bir anne gibi dinlerdi.

Mavi uykusu gelmiş gibi görünse de babasının kucağında kımıldanıp kollarını annesine uzatınca, Ateş küçük kızı Evren’in kollarına bıraktı. Mavi annesinin yanağına minicik bir öpücük kondurdu. Sonra Evren’in hemen yanında duran Dantes’e kollarını uzatınca Evren gülerek küçük kızı Dantes’e uzattı.

Dantes kollarını açtığında Mavi cıvıldayarak Dantes’in kucağına girdi ama daha Dantes’in onu öpmesine fırsat vermeden solgun yanağına küçük bir öpücük kondurup kollarını bana uzattı.

“Aynen prensesim, elden ele dolaşıp bana geri gel.” dedi Ateş keyifle.

Hevesle kollarımı araladığımda Dantes Mavi’yi bana uzattı ve saniyeler içinde kollarımın arasında prensesler kadar güzel bir kız duruyordu. Tıpkı diğerlerine yaptığı gibi benim de yanağıma küçük bir öpücük kondurdu ve onu babasına uzatacak olduğumda kollarını sıkı sıkıya boynuma doladı.

“Senin kucağında kalmak için gelmijtim,” dedi kıkırdayarak. Küçük bir kuşun yuvasına yerleşmesi gibi iyice kollarımın arasına yerleşti. “Bu gece benimle hiç oynamadığın için senin kucağında kalacağım.”

Ateş yan tarafımdan hayretle söylendi.

“Duydunuz arkadaşlar,” Zevkten dört köşeydim. “Benim kucağımda kalacakmış.” Dantes’e imalı bir bakış attım. “Kıskanmayın lütfen.”

“Şimdi seni bir kucaklarım, kıskanmak neymiş görürsün.” diye söylendi ağzının içinden.

“Kucaklasın!” Mavi heyecanla başını göğsümden kaldırdı. “Mir’in kolları kocaman! İkimizi de kucaklayabilir ki.”

Emin ol Mavi, isterse bizi tek eliyle bile kucaklayabilir.

“Uyu bakayım sen.” Elimi başının arkasına koyup yavaşça onu göğsüme yasladım. Yumuşacık saçları parmaklarımın arasından su gibi akıp gidiyordu. Bebeksi kokusunu derin bir nefes eşliğinde içime çektim. Varlığı o kadar güzel hissettiriyordu ki, bağımlılık yapıyordu.

“Eve gidene kadar uyanık kalacağım. İddiaya girdik babamla, ben kazanacağım. O da uyumadan önce pasta yememe izin verecek.” Sesinden bile masumiyet akıyordu. Dünyada ondan daha güzel bir şey tanımamıştım. Pasta mevzusunu da annesi duymayın diye oldukça kısık sesle söylemişti ama Evren ile Ateş arasında geçen imalı bakışmaya bakılırsa Evren duymuştu.

“Pasta yok.” dedi sadece dudaklarını kımıldatarak Ateş’e.

“Ama canının pasta çektiğini söylüyor. Yemezse uyuyamaz.” Ateş de sadece dudaklarını oynatarak karşılık vermişti.

“Sana kızımızı tatlıya o kadar alıştırma dedim.”

“Sana o kadar güzel pastalar yapma dedim.”

Onların sessiz tartışması sürüp giderken ben de Mavi’nin burnunun ucuna minik bir öpücük bıraktığımda kıkırdadı. “Sen bana mı benziyorsun Lara?”

Zar zor açık tuttuğu gözlerini kırpıştırarak yüzümü ve saçlarımı incelemeye başladı. “Bence biraz birbirimize benziyoruz.” diyerek işaret parmağımla yumuşakça yanağını okşadım. Babasından aynı rengi almış gözleri puslanmış bir okyanus gibi insanı içine çekiyordu.

“Babam dedi ki kejke sen de onun kızı olsaymıjsın. Sana da çok güzel bakarmıj, annemle gizlice konujurlarken duydum ben. Biraz kıskandım ama sonra geçti. O zaman gerçek kardej de olurduk hem. Ormanlık abi beni kardej olarak almadı ama benim babam senin de baban olsa güzel olmaz mıydı?”

Bir avucumda kendi babamın bana yaşattıkları vardı. Bir avucumda ise yalnızca birkaç aydır tanıdığım küçük bir kızın masum dilekleri. “Baban kimseyi senin kadar sevemez Mavi,” dedim sessizce. Hiç anne olmamıştım ama olsaydım eminim ki çocuğumu her şeyden daha çok severdim.

Babamdan da aynı şeyi yapmasını ummuştum, onun en sevdiği olmak bile değil, yalnızca sevdiği, koruduğu, değer verdiği bir parçası olmak istemiştim.

Ateş belli etmese de göz altından bize bakıyor ve varla yok arası bir belirsizlikte gülümsüyordu. Kollarını Evren’in beline dolamış ve yanağını karısının saçlarına yaslamıştı. Kim inanırdı ki saçlarının yarısı kazınmış, bedeni dövmelerle, parmakları metal yüzüklerle kaplı bu sarışın adamın pamuk gibi bir baba olduğuna.

Ama öyleydi. Gerçi şimdi takım elbisesinin içinde daha sıradan görünüyordu ama yine de ben onu tanıyordum. Bir an gerçekten Ateş’in babam olduğunu hayal ettim. Sihirkent’te yanımda belirdiği ilk an aklıma geldi. O zamanlar da fazlasıyla girişkendi ama bana bir baba gibi yaklaşmamıştı. Herkes gibi o da beni sadece planın bir parçası olarak görmüştü. Ama şimdi kızı gibi görüyordu.

Çatıda ona söylediklerim için pişmanlık duydum, onu kızına olan sevgisiyle vurmamalıydım.

Ve kendi babam dururken bir başka babayı kıskanmak çok ağrıma gidiyordu.

“Biz ne zaman birlikte uyuyacağız, Lara?” Mavi’nin mahzun bir sesle sorduğu soru üzerine Dantes diğer tarafımda boğazını temizledi.

“Bu gece uyuyalım ister misin?” diye sordum. Özellikle Dantes duysun diye yüksek sesle söylemiştim. “Uyumadan önce Uğur Böceği ve Kara Kedi izleriz, mısır da patlatırız.” der demez pastaya sıcak bakmayan Evren’in bundan da hiç hoşlanmayacağını düşünerek dudaklarımı birbirine bastırdım.

“Çok isterim.” Ben nasıl yanağını okşuyorsam Mavi’nin parmakları da boynumda tatlı tatlı kımıldanıyordu. “Annem bana saç örmeyi de öğretiyor biliyor musun? Senin saçların uzayınca ilk benim örmeme izin verirsin değil mi?”

“İlk ben örecektim ama.” diye homurdandı Dantes. Sessiz sedasız kolu koluma değecek kadar yakınıma gelmişti ve bedeni yanı başımda beni kurşunlardan koruyacak bir kalkan gibi güçlü duruyordu.

“Saçlarımla istediği gibi oynayabilirsin.” Yüzüne gelen birkaç tutam saçı kenara çektim. “Ben de senin saçlarınla oynamayı seviyorum.”

“Lara sence ben büyüyünce sen olabilir miyim?”

“Büyüyünce ben mi olmak istiyorsun?”

“Sen çok güzelsin. Ben de senin gibi olmak istiyorum. Annem gibi de olmak istiyorum. Nil abla gibi olamam, onun saçları çok bajka çünkü. Ama sen olabilirim bence. Baksana saçlarımız aynı.” Bir tutam saçını alıp saçlarıma değdirdi ve hevesle bana baktı. “Büyüyünce sen olacağım ben.”

“Sen büyüyünce buradaki herkesten daha güzel olacaksın.” diye fısıldadım kulağına. Kıkırdayarak bana daha çok sarıldı. “Fırat nereye gitti?” Mavi’nin Nil’i hatırlatması Fırat’ın yokluğunun farkına varmamı sağlamıştı.

Evren dudaklarını araladı ama birkaç saniye cevap verip vermemek arasında kararsızca bocaladı. “Nil biraz fazla sarhoş oldu.” dedi en sonunda pes ederek “Yanlışlıkla Adnan’ın üstüne kustu.” Ateş kahkahasını gizlemek için yüzünü Evren’in saçlarına gömdü.

“Fırat’ın bedduası tutmuyorsa ben de ne olayım.” dedi Dantes keyifle.

“Her neyse işte,” Evren olanları izlerken epey keyif almış görünüyordu. “Tabi o sinirle Nil’i bırakıp erken gitti. Fırat geldiğinde Nil’i toparlamaya çalışıyordum, ayakta bile duramıyordu. Fırat son derece yardım sever kişiliğiyle kontrolü ele aldı ve sanırım onu eve götürdü.” derken hala gülüyordu. “Nil’e sıcak bir duş aldırıp uyutacaktır.”

“Aynen,” dedi Ateş. “Kesin öyle yaparlar.”

“Hişş,” Evren Ateş’i susturmak için karnına vurdu. Onlar gülüp eğlenebiliyordu ama ben Nil’in neden bu kadar dağıttığını biliyordum. Söz verdiği gibi Hayalet’in yanında olup da Dantes’in babama yakalanmasında payı olduğunu söylemezse söyleyen taraf kesinlikle ben olacaktım. Diğer yandan duygusal yakınlıkları konusunda ise çok derin bir huzursuzluk hissediyordum. Fırat öğrendiğinde orada olmak istemiyordum. Fırat öğrendiğinde haberimin olduğunu öğrenmesin istiyordum.

“Bizim araba geldi, size ayıp olmayacaksa önden gitsek olur mu?” dedi Evren yorgun bir sesle. “Bir an önce yatağıma kıvrılmak istiyorum.”

“Ben de,” dedi Mavi.

“Ben de,” dedim ben de.

“Ben de.” dedi Dantes.

“Yajasın! Eve gidiyoruz!” Mavi kucağımda cıvıldayınca kendimi tutamayarak güldüm. Evren Mavi’yi alıp bizimle vedalaştıklarında onlara el salladık. Mavi’yle birlikte uyuma planlarımız biraz daha bekleyecek gibi görünüyordu. Valenin teslim ettiği araçlarına binip gittiler.

Dantes arabayı beklerken beni kalabalıktan biraz uzağa çektiği sırada akıp giden arabalarında tanıdık bir plaka görünce gözlerim oraya takılı kaldı. Araba gitmek yerine bulduğu ilk boşlukta usulca kıyıya yanaşıp durduğunda Dantes’in bakışlarını üzerimde hissettim. Nereye baktığımı biliyordu.

“Babam gitmemiş.” diye mırıldandığımda gergin bir nefes aldı. Aynı saniyelerde arabanın ön kapısı açılırken Tarık seri bir hareketle arabadan indi ve kapısını kapatırken nerede olduğumu biliyormuş gibi direkt bana baktı.

“Sen de benim düşündüğüm şeyi mi düşünüyorsun?” diye sordum Dantes’e.

“Arka koltukta babanın oturduğu ve senin için burada olduğunu mu? Kesinlikle.” Dişlerini sıkmıştı.

Tarık ellerini önünde birleştirmiş kıpırtısız bir şekilde bana bakarken ne yapmam gerektiğinden pek de emin değildim. “Bizim aracımız da geldi.” diyen Dantes’ten bir adım uzağa çekildim.

“Babamın söyleyecek son bir şeyi varsa duymak isterim, Mir.” dedim kısıkça. “Bunun için bana kızar mısın?”

Dantes gözlerini kısmış Tarık’a bakıyordu. “Seni arabada bekliyor olacağım.” dediğinde sesinde kızgınlık yoktu ama tamamen nötr olduğunu söyleyemezdim.

Bu gece istediği tek şey araya giren bariyerler olmadan sadece eve gidebilmekken en büyük bariyeri belki de yine ben çekiyordum. Dantes bana bakmadan kendi aracına ilerlemeye başladı.

Onun gidişini ve beni tercihlerimle baş başa bırakışını sessizlik içinde kabullendim. Yüzümdeki mutsuz ifadeyi saklayamadan Tarık’a döndüğümde beni böyle bir tercihle yüzleşmek zorunda bıraktığı için Tarık’a da öfkeliydim. Neden peki Lara, diye sordu zihnim, sen de Tarık gibi hiçbir zaman Barbaros Solar’a sırtını dönemeyen o kız değil misin?

Tarık’a doğru yürürken, koşarak Dantes’in arabasına doğru yönümü değiştirmemek içim tüm irademi kullanmak zorunda kaldım. Biliyordum ki her iki adam da adımlarımı dikkatle izliyordu.

“Çok fazla vaktim yok.” Tarık’ın yanına ulaştığımda söylediğim ilk şey bu oldu.

İlk an kıpırtısız bir halde bana bakmakla yetindi. O da anlamıştı burada olmak istemediğimi ve istemediğim bir kapıyla beni yüz yüze getirdiğini. Sonra yüzünde kaskatı bir ifade varken hiçbir şey söylemeden arabanın arka kapısına uzanıp açtığında sanki bir duvarın altındaydım. “Konuşmak istemezsen seni kimse buna zorlayamaz ama,” derken bakışları arabanın içine kaydı. “Babam seni bekliyor.”

“Babam…”

Sonu zifiriyle biten güneşin doğduğu bir gün gibi doğmuştu kalbime ve her şey bitip de geride o zifiri kaldığında beni orada bir başıma bırakmıştı.

“Çok ısrar etmese ve güvende olacağını bilmesem burada olmana izin vermezdim.” Tarık kalbimdeki zifiri geceye dokunmak ister gibi bana uzandı ama dokunduğu yerde benden bir parça bulmaktan korkarcasına geri çekildi. “Sadece ne istediğini söylemen yeterli. Binmek istemezsen şimdi bu kapıyı kapatır yolumuza devam ederiz.”

Bir kez daha karanlıkla sonlanan kapıya baktım. Babamdan kaçmak uğruna kalbime çektiğim bariyerin de yalnız kaldığımda ve hasret içime üflediğinde yıkılacağını bilirken kaçmak benim için en kolayı olurdu.

“Söyleyecekleri dinlemeye değer mi ki?” Dudaklarımdaki titremeyi saklayamamak daha başlamadan burada durmamam gerektiğinin kanıtıydı ama o kanıtı da görmezden geldim.

Tarık’a bakarak beni onaylamasını bekledim. O evet derse kalmak daha kolay gelirdi. Kalbimdeki bariyerler üzerime yıkılacak olduğunda elleri beni enkazın altından çıkarmak için hep orada olurdu. Bana bunu hissettirmişti.

Oysa ki şimdi verdiği tek tepki kapıyı biraz daha aralamak oldu. Peki dercesine dudaklarımı birbirine bastırdım. Karanlık bir kuyuya düşer gibi usulca arka koltuğa oturduğumda üzerime kapattığı kapıyla irkildim.

Yine kaçtığım yerdeyim.

Babam buradaydı. Gerçekten buradaydı. Hayatımdaki pek çok insan gibi gerçekti ama birlikte yılları devirmiş olmamıza rağmen çoğu insandan daha az yer eder hale gelmişti. Bana yaşattığı hayal kırıklığı, kalbime giden damarların birine bağlanmış gibi her atışında hücrelerime yayılıyordu.

Elinde bir içki şişesi vardı. Bana baktı, bana beni görüyormuş ama gördüğü şeyler ona bir bıçak darbesi indiriyormuş gibi baktı ve önüne dönerken elinde tuttuğu şişeyi dudaklarına yaklaştırdı. “Gelmezsin sanıyordum.”

“Ama geldim.” Sonunun nereye olduğunu bilmediğim bu yolculukta yolumu kaybetmiştim ve babama gitmek, yolumu kaybetmişken sonumun ona çıkması gibi hissettiriyordu. Babam düz bir yol değildi, babam bir çemberdi. Bu, neden her seferinde ona döndüğümü çok güzel açıklıyordu.

“Gelmemek için çok sebebin vardı.” Burada olmamın şaşkınlığını saklayamadığı cümlesinin ardından suskunlaştı. Çünkü sesinde ağır bir azap yakalamıştım. Ona çok fazla yakınlaşmaktan çekinerek sırtımı neredeyse kapıya yaslamıştım.

“İyi misin?” Soruyu sormaya hakkım var mıydı bilemedim. Bana ne yaparsa yapsın bir evlat olmanın yüreğime yüklediği yumuşaklık, babamı güçsüz gördüğümde kendini belli ediyordu. Onun kadar acımasız olmadığım için kendime kızdım ve babam yaptığımın aptallık olduğunu tescil edercesine alayla güldü.

“Harikayım.” Eline aldığı şişeyi şerefe dercesine havaya kaldırıp salladı. “Bundan daha iyi olamazdım herhalde.”

“Baba-“

“Bana baba deme.” dedi.

Ses tonundaki reddediş kalbime hançer gibi indi. Dilim suspus oldu çünkü şimdi konuşmak kırılıp dökülen bir gökyüzünü kör bir iğneyle dikerek bir arada tutmaya çalışmak demekti. İğneler de dikişler de bu göğü kurtarmaya yetmezdi.

“Babamsın ama sen benim.” diye fısıldadım. Bir an bana bakacak sandım ama dudaklarına yerleşen kelimeleri bana layık görmedi. Omuzları tonlarca ağırlığın altında kalmış gibi çökmüştü. Gün geldiğinde bir gün bu şekilde yalnız kalacağını hiç mi tahmin edememişti? Onun gibi adamların etrafındaki kalabalığın sebebi sevgi değil korkunun yattığı sadakatti.

“Telefonun ceketin cebinde. Kalmasın bende, al da git.” dedi sessizce. Ceketi koltukta aramızdaki boşluğa öylece fırlatılmış halde duruyordu.

Öne eğilerek uzandım ve sakin kalmaya çalışarak ceplerini karıştırıp telefonumu aldım. Tıpkı Dantes gibi iç cebine atmıştı. Boğazımı temizledim.

“O odada bana sırtını dönüp gittin.” Galibiyetle sonuçlanmasını umduğu savaşın onda yarattığı kayıplar vicdanımı sızlatmıyordu.

Koltuğa iyice yaslanıp derin bir nefes aldı. “Hayatta senden başka kan bağım olan kimse yok biliyor musun?” dedi bir anda.

Kan bağının gerçek sevginin kaynağı olmadığını bu gece kendi kanımdan biri tarafından yaralanınca zaten öğrenmiştim. “Sen Mir’e zarar veriyordun.” Benim de senden başka kan bağım olan kimsem yok diyerek birbirimizin yaralarına yama olabilirdik ama babamın önce bende açtığı yaralarını telafi etmesini bekliyordum. Fakat gerçekleşeceğine dair umudum yoktu. “Mir’e zarar vermeni izleyemezdim.”

“Sana zarar vermemiş olmam yetmez miydi?” Bana kısa bir bakış attığında siyaha çalan gözleri çoktan yalnızlığa davetiye çıkarmıştı. “Baban olmam yetmez miydi?”

“Bana da zarar veriyordun baba. Beni Erdal’ın kollarına bıraktın. O adam güvenilir biri değil.”

“En azından sadık biri. Yaralı olmasaydı yanımda olan tek kişi de o olurdu. Herkes gidince yanında bir yabancının durması ne demek sen bilmezsin.”

“Bilirim. Bir zamanlar sen de yabancıydın benim için ama ben senin yanında durmuştum gözümü kırpmadan.” Yabancı bile olsa babam olması yanında durmam için yetmişti. Oysa babam için önemli olan hiçbir zaman geçmiş olmamıştı.

“Artık yolumu gözleyen o küçük kız değilsin.” Gözleri karanlık bir manzaraydı ama kendi gördüğü çok daha başkaydı. Kendi yarattığı karanlığında bile başa çıkamadığı şeyler olduğunu biliyordum. Hal böyleyken benden yanında olmamı bekleyemezdi çünkü babam gücü yetmediğinde yardım istemez can yakmaya başlardı.

Her şeye rağmen yarın başka bir adam olacağını bilsem bu gece kollarımı boynuna dolardım ama benim babam sadece gördüğüm kadardı.

“Değilim.” dedim sessizce. “Artık küçük değilim, güçsüz değilim. Kimsenin yolunu gözlemiyorum çünkü yolunu gözlediğim kimse bana gelmedi. Ben de bana gelenlerle yetindim.”

Sen bana gelmedin, baba. Oysa ben seni hep bekledim o pencerenin kıyısında.

“Ona ne yaptığımı gerçekten merak ediyorum.” Konuyu değiştirerek içkisinden bir yudum çekti. “Bana tanıdığım birini hatırlatıyor ve bu his beni rahatsız ediyor. Daha da rahatsız edici olan bana kendimi hatırlatması. Bu kadar tanıdık hissettirmese çok daha fazla yanardı canı. Ama o adamda bir şeyler var, zamanını bekliyor.” Dalgınca şişeyi salladı. “İntikam istediği çok belli. Sadece bekleyeceğim. Eninde sonunda öfkesini kusmak için ona ne yaptığımı itiraf edecektir.”

Omzunun üstünden puslanmış gözlerle bana baktı. “Sana anlattığı şeyler için nefret emiyor musun benden? Tüm kirli geçmişimi gözlerinin önüne dökmedi mi?” Karizmatik yüzünde kalbimi yerinden oynatan bir gülümseme belirdi. “İstediği intikam için kızımı benden aldı, seni bana düşman etmedi mi?”

Beni ona düşman eden sadece babamdı. Bir gece karanlık bir sokakta, siyah bir arabadan inmişti. Arkası dönüp gitme şansı hep vardı ama o önünde bir başka adamı diz çöktürmeyi tercih etmişti. Yalanlarından önce kurşunlarıyla tanışmıştım babamın ve beni geçmişten önce sıktığı o kurşunla öldürmüştü. “Sana düşman değilim ama yanında olmak yanlış hissettiriyor artık.” Başka ne söyleyebilirdim?

“Git o halde.” dedi düz bir sesle.

Gidemedim.

“Gidersen de önemli değil. Bankada adına yeni bir hesap açarım. Geçimini benden uzakta da devam ettirebilirsin. İstediğin buysa.”

“İstediğim para değil. İstediğim yalnızca babaydı.”

“Ne yapacaksın?” Başını usulca iki yana salladı. “Elinde bir ben varım.” Hüzünlü gülümsemesi genişledi. Kravatı boynunun iki yanından aşağı sarkmış ve gömleğinin üstten birkaç düğmesi açılmıştı. “En azından benden kurtulmak için seçeneğin var. Benim babamdan kurtulmam hiç kolay olmamıştı.”

“Baba-“

“Bana baba deme.” dedi bir kez daha. Sesindeki sertliğe nazaran fazla sakin duruyordu. “Bir babadan kurtulmak istemenin ne kadar çaresiz hissettirdiğini biliyorum. En azından giderken beni kendi babamla aynıymışım gibi hissettirme.” Bana bakıyordu ama sanki gördüğü ben değildim. “Hiçbir zaman onun gibi biri olmadım ama bana barbarlıktan başka bir şey öğretmedi.”

“Değişmek için her zaman seçeneğin vardı.”

“Şu saatten sonra değişsem de yanımda kalmazsın. Sen en başından bu yana bana inanmadın. Sana dedim ki dedenle birlik olup hayatımı yıkmaya çalışıyorlar. Ama bil bakalım bu gece ne gördüm?” Bir gerçeği ortaya serer gibi ellerini iki yana açtı, avuçları bomboştu. “Tüm şüphelerimde haklıymışım. O adam dedenle çalışıyor.”

“Biliyorum.”

“Bu senin için sorun değil mi yani?” dedi hayretle. “Belli ki annenin hayatı dedenden kaçmakla geçmiş. Sen de annen gibi benden mi kaçacaksın?” Bakışları dalgalı bir denizdi ama artık ben boğulmuyordum. Ben çoktan dibi boylamıştım, batma sırası ondaydı. “Onun kaderini mi yaşayacaksın?”

Düşüncelerim konusunda o kadar çaresizdim ki zihnimde açılan her kapının ardından bir felaket çıkacakmış gibi korkuyordum. Babam koyu renk gözleriyle bana bakarken hiç de katil gibi görünmüyordu. Sadece içkiyi fazla kaçırmış yakışıklı bir iş adamıydı. Birazdan yanına gülücükler eşliğinde annem gelecekti. O da en az babam kadar sarhoş olacak ve düşmemek için ona tutunacaktı. Babam annemin sarhoş hallerini çok tatlı bulacak ve karısına takılacak, annem uykuya yenik düştüğünde ise onu kucağında arabaya taşıyacaktı. Bana bakarken tam anlamıyla bunu hissettiriyordu ama hiç gerçek olmayacak bu hayalden kurtulmak için gözlerimi kapatıp açmam yetti.

Annem hiçbir zaman onun yanına gelmeyecekti.

“Senden kaçmayacağım baba ama artık senin yanında da olamam.” İçimdeki suçluluk kökleri toprağa sıkıca tutunan bir çiçek gibi büyüdü. “Şahit olduğum adam beni korkutuyor. Acımasızlığın beni korkutuyor. Sanki şimdi sana sırtımı dönsem sırtıma bir kurşun sıkacakmışsın gibi hissettiriyorsun. Senden korkuyorum.”

“Bazen ben bile kendimden korkuyorum.” diye itiraf etti.

“Neden yapıyorsun tüm bunları? Neden sadece sahip olduğunla yetinmiyorsun da daha fazlasını istiyorsun?”

“Artık daha fazlasını istemiyorum. Artık elimdekileri korumaya çalışıyorum ama ne fayda. O adam hayatıma girdiğinden, lanet Karaman Holdinge ortak olduğum günden bu yana kaybetmediğim ihale, yolunda giden tek bir işim bile kalmadı. Sen hiçbir şey görmüyorsun, bilmiyorsun. İçeriden bitirmeye çalışıyorlar beni. Ne uğruna? İşlemediğim bir cinayetin yükü için. Annen mezarında ters dönmüştür!” dedi öfkeyle.

“Böyle söyleme.” Annemin mezarında rahat uyuması benden daha çok isteyen olamazdı. Ama biliyordum ki katili bulmadıkça ona da huzur yoktu. Biz burada sadece zavallıca hamlelerle bir şeylerin peşinde koşarken acaba yukarıdan beni izleyip ne kadar çaresiz olduğumu görüyor muydu?

“Ne söyleyeyim Lara? Tam olarak ne duymak mutlu eder seni?” dedi alayla karışık bir sarhoşlukla.

Ona vereceğim hiçbir cevabım olmadığını fark ettim. Dahası o da benden bir cevap beklemiyordu zaten.

“İçimdeki merhamet uzun zaman önce yerini hırsa bıraktı. Gerekirse önüme çıkan herkesi parça pinçik edeceğim ama ben yeniden aşağı düşmeyeceğim.”

Sırf düşmemek uğruna, iki uçurum arasındaki köprüden geçerken diğer tüm yolcuları köprüden aşağı atabilirdi.

“Yükselişinde yanında olamam ama,” Çünkü yükseldikçe ardında yalnızca cesetler bırakıyordu. Ben böylesine ağır bir veballe yaşayamazdım. “Bir gün yalnız kalırsan, düştüğünde kimse yanıma gelmez sansan da senin için orada olacağım.” dediğimde bu ihtimalin gerçek olması bile onu kudurttu.

“Hepimiz insanız, bugün durduğumuz yer yarın seyrettiğimiz bir manzaraya dönüşebilir. Eğer içindeki hırs yerini bir gün merhamete bırakırsa senin için geri dönerim,” Dudaklarım titrerken fısıldadım. “…babacım.”

Kollarımı boynuna dolamamak için ellerimi birbirine kenetlemiştim. Emin değildim ama onun gözlerinde de bana sarılmak ister gibi bir ifade var gibiydi. İlk kez birbirimize bu kadar içten açılmıştık ve onun sonunda da yollarımız ayrılıyordu. Bunun temelli bir veda olmadığını biliyordum. Bir gün babamın kokusunu yeniden alma hayalini hiçbir zaman kaybetmeyecektim.

“Hoşça kal kızım.” derken bir eli yükseldi ve yavaşça işaret parmağıyla yanağımı okşadı. Dokunuşu yumuşacıktı… yine de yanlış hissettiriyordu. Neden bana hiçbir zaman doğru bir hisle gelmemişti? “Kapım sana her zaman açık.”

Boğazıma koca bir yumru oturduğundan cevap veremedim. Gözümden düşmek üzere olan bir damla yaşı yerinde tutmayı denedim ama onu da yapamadım. Babam benim yerime akan gözyaşımı sildi “Ağlama,” dedi yumuşak bir sesle. “Dün nasılsa yarın da öyle olacağız. Temelli bir ayrılık değil bu.”

Hâlbuki beni ağlatan sadece onunla vedalaşıyor olmak değildi. Ben babamın ruhuyla vedalaşıyordum. İdealleri uğruna bir gün beni bile gözden çıkarabileceğini bilirken artık dünüm ve yarınım aynı değildi. Elini yüzümden çekti. Bana bakmak işkenceymiş gibi sertçe nefes aldı ve yüzünü diğer tarafa döndü. Bu git demekti, ben de öyle yaptım.

Hızlı bir hamleyle kapıyı açtığımda soğuk suratıma çarptı. Dışarı çıktığımı fark eden Tarık’ın bana doğru bir adım attığını gördüm ama ondan yana bakmadım. Bakışlarının ağırlığı omzumda olsa da ona dönemedim. Benim yanımda olamayacağını biliyordum, babama olan esareti omuzlarındaydı.

Sert adımlarla oradan uzaklaşırken bir kapı açılma sesi duydum, kendimle olan mücadelem yalnızca o beni görmeyene kadardı. Hızlı bir hamleyle arkamı dönmemle eş zamanlı olarak az önce benim indiğim arka koltuğa binerek kapıyı benden daha hızlı bir hamleyle kapattı. Benim sırtımı döndüğüm duvarlara yüzünü dönmek zorunda kalan oydu.

Konuşulması gereken çok şey vardı ama her yer hayal kırıklığı doluydu. Biraz ileride beni bekleyen Dantes’in arabasını gördüm. Direksiyonda Korkut abi vardı, Dantes arka koltuktaydı ve yüzünün yarısı karanlıkta kalmışken diğer yarısına bir sokak lambasının ışığı düşüyordu.

Arabaya ilerleyeceğim sırada elimdeki telefon titremeye başladı, adımlarım ağırlaştı. Rüzgârın dağıttığı saçlarımı kulağımın arkasına götürürken ekrana yabancı numaradan düşen mesaja baktığımda geçmişin kalbime düşürdüğü yıldırım oradaydı.

Açma diye fısıldayan zihnime kulaklarımı tıkamamam gerektiğini biliyordum ama böyle bir gecede, böyle bir anda bir fotoğraf konuyorsa avuçlarıma onu görmezden gelemeyeceğim kadar önemli olacağının farkındaydım. O yüzden adımlarım yavaşlarken o fotoğrafı açtım.

Gece yarısı bir başıma kaldığımda kimse duymasın diye avuçlarımı dudaklarıma kapatıp buna rağmen hıçkırıklarımı saklayamayacağımı bilseydim yine de açar mıydım?

“Sedat…” Fısıltım dudaklarımdan mı yoksa zihnimden mi geldi bilemedim. Adımlarım tamamen durduğunda tepemdeki gökyüzü üzerime çömüş gibi karanlıktaydım. Akıl hastanesindeki adam…

Annemin her zaman beni bir yerlerden izlediğini biliyorum fakat ilk kez bakışlarını bu kadar net hissediyordum. Bunca zaman ne yaşadığımı görmüştü. Son yıldız ölene dek yaşayacağına söz vermiş ve ardında benim gibi yaralı bir yıldız bırakarak yıldızların ait olduğu gökyüzüne gitmişti.

Annem ölmüştü, ben yaşamıştım. O karadeliğe dönüşmüştü, ben onun içine çekilmiştim.

Çalmaya başlayan telefonu saniyesinde açtım gözlerim etrafımdaki seyrelmiş insanların üzerinde dolaşırken.

“Sakin ol, Ölüm Perisi.” dedi Hayalet. “Kimseye benimle konuştuğunu belli etme.” Ben nefes nefese kalmış gibiydim ama onun da benden bir farkı yoktu. Sanki saatlerce koşmuş ve durması gereken bir an geleceğini unutmuştu. Telaş ve öfke sezdim ses tonunda. “Şimdi sana yalnızca bir kereliğine bir soru soracağım. Şimdiye kadar aramızda geçen bütün nefreti unut ve bana doğru cevabı ver. Bana doğru cevabı vermek zorundasın. Fotoğrafını yolladığım adam, çatıdayken bahsini ettiğin akıl hastanesindeki adam mı?”

Gözlerimin önünde bir yaşam sahnesi vardı ve oyuncuların sahnede en iyi performanslarını sergileyip, dünyanın geri kalanına izledikleri şeyin gerçek olduğuna inandırdıklarını hissettim. Ama bu gerçeğe inanmak istemedim, herkese sırtımı dönmek istedim. “Cevap neyi değiştirecek?” diye sorarken onu göremeyeceğimi bilsem de herkeste bir hayalete ait olabilecek yüzler aradım.

“Çok şeyi.” dedi Hayalet.

“Çok şeyden kastın ne?”

“Sadece bir kereliğine benimle mücadele etme ve bana doğruyu söyle!” diye bağırdığında devrilen bir şeylerin sesini duydum. Bu öfkeye sahip olmak benim hakkımdı ama benden daha büyük tepkiler veren bu adama karşı ne yapacağımı bilemedim.

Sadece bir kereliğine. Bu kez gerçeğin kazanmasına izin verdim. “Evet,” dedim sadece.

“Şimdi sana kaldıramayacağın bir gerçek daha vereceğim.” Sesi artık daha sakindi ama nefesleri hala hızlıydı. Sanki hiç durmadan bir yerlere yürüyor ve kaçırdığı bir şeyi yakalamaya çalışıyordu. “Ve bu gerçekten canını yakacak. Yine de öğrenmek ister misin?”

Bana verebileceği gerçek ne olabilirdi? Elimi gergince ensemde gezdirirken göğsüm telaşla yükselip alçalıyordu. Her şey bir yana o adamı tanıyor, biliyor oluşunu kendi içimde hiçbir anlama oturtamazken yeni bir sarsıntının eşiğindeydim. Arabanın yanına kadar geldim, Dantes önümdeki pencereyi indirmeye başladı.

“Evet,” dedim bir kez daha ona kısıkça. Dantes kiminle konuştuğumu anlamasın diye tek kelimeden fazlasını söylemek istemedim.

“O adamı sana getireceğim. Eğer istersen. Onu sana getirmek zorundayım, biraz sonra yollayacağım fotoğrafı gördüğünde anlayacaksın.” Hayalet benden beklediği başka cevap yokmuş, istediğini almış gibi bir telaşla telefonu kapattığında olanlara hiçbir anlam veremedim.

Elim ayağım buz kesmiş bir haldeyken kapıyı açtım ve arka koltuğa Dantes’in yanına oturdum. Yarısını açtığı pencereyi tamamen aşağı indirmeme sessiz kaldı. Gecenin hırsızı gözleri sanki saatler, günler, aylar boyunca yokmuşum ve şimdi bambaşka biri olarak karşısına dönmüşüm gibi endişeliydi.

“Neyin var?” diye sorduğunda araba hareketlendi ve suratıma çarpan soğuk sanki geçmişe ait bir geceden esti.

“Sadece eve gitmek istiyorum.” diye mırıldanırken telefonum bir kere daha titredi.

O fotoğrafı açmamalıydım. Her yanlış beraberinde başka bir yanlışla gelmişti. Bunun altından hayal kırıklığı çıkmaması mümkün değildi ama açmaktan başka şansım yoktu, çaresizdim. Yine de yapmamam gerekirdi, Hayalet hiçbir zaman bana bir gülümsemeyle gelmemişti ki şimdiki farklı olsun. Olmamıştı.

Fotoğrafta Sedat ve Barbaros Solar yan yanaydı. Dostane bir tavırla. Gülümsüyorlar. Onlar arkadaş. Onlar… arkadaş…

Aylarca bir pencerenin önünde oturup akıl hastanesinden biri beni alsın diye beklediğim günler gözümde canlandı ama ruhumda öyle büyük bir patlama oldu ki geçmişin acısı bugüne sıçrayamadı. Bir kez daha Dantes’in zamana yüklediğim anlamları değiştiren cümlesini hatırladım. Geçmişin senin gördüklerinden ibaret olmadığını bilirsen, gelecek senin için daha başka bir şey haline gelir.

Ellerim halsizce kucağıma düştüğünde Hayalet’ten gelen “benden haber bekle” mesajı gözüme dolan yaşlarla bulanıklaştı.

Öyle bir an gelirdi ki insan bir yaranın hiç kapanmayacağını, sessizleşmiş bir nefes eşliğinde anlardı.

O an zaman anlamını yitirir, geçmiş, zamanın ardında unuttukları, gelecek, zamanın elini uzatamadıkları haline gelir ve şimdi ise zamanın kalbi olurdu. İnsan şimdiki zamanda ölürdü. Anne ben ölüyorum. Bu çok acı.

Başımı koltuğa yasladığımda tenime vuran rüzgârın soğuğu arttı. Babam onu tanıyordu. Lara Solar bir zamanlar deli olduğuna inandırılmıştı. Babam onu tanıyordu. Dantes uzanarak kucağımda halsizce duran elimi yakaladı. Babam onu tanıyordu. Bakışlarım Dantes’e döndü ama onun gözleri çoktan geceyi seyre dalmıştı. Arabanın hızı artarken tenime dokunan rüzgârın seyri ağırlaştı.

Septimus Severus’un kazandığı bir savaşın ardından savaş meydanını izlerken dudaklarından dökülen tek bir cümle vardı. Omnia fui, nihil expedit. 

Kendimi gerçeklerden koruyamadığımdan hiçliği benliğime yamadığım o cümle tüm hikâyemin karşılığıydı. Her şey idim… 

Çünkü anlıyordum ki her savaş meydanı bir gün kanlardan arınır ama tarih tekerrür ettiğinde o meydanda yeni bir savaş başlardı… hiçbir şeye değmezmiş.

 

 

Bize ne hissettiğini söylemeyi ihmal etme!