25. BÖLÜM

ruhumu yakalayıp indirdiler oradan,
o ıssız gökyüzünden bu kuşkulu dünyaya,
La Niebla/ M. De Unamuno

Görmemiş gibi yap, günahkâr olanın oyununu,
Düşlere doğduysa karanlık, kabuslarda güneş açar.
Kazanmış olan unutmaz kaybettiği yoksunluğu,
Elinde geleceği tutan, geçmişinden hızla kaçar.
Cennette günahkâr aramak iyiliği inkârdır,
Gecenin doğurduğu ışık, güneşin koynunda uyumaz.
Düzenbazın kalbini bu yalana inandır,
Her kalbin kuytusunda gün doğumu bulunmaz.

Hayat ayaklarımın üzerine iki tane çiviyi sertçe çakmış, sonra da sen ayakta kal diye yaptım diyerek beni teselli etmeye başlamış gibiydi.

Sayfalar dolusu bir kitabın ilk cümlesiyle başlayan hikâyelerin mürekkep değmemiş satırlarında gizlenmiş anlamlar, boşluğun değil sessizliğin temsiliydi. Sessizlik, kelimelerin kurtuluş getirmediğini fark ettiğinde, duvarlara çentik atmayı öğrenen küçük bir çocuğun keşfettiği ilk lisandı ve devamında gelen her cümle bir öncekinden daha küçük ve önemsizdi.

Çok derin yaralar almıştım, kalbimin esaretle kuşanmış her köşesi aldığım yaraların derinliğini gözyaşlarıyla doldurmuştu ama o derinliğin sınırları hala gözyaşlarıma açtı.

Bu, ağlayarak hiçbir yarayı yamayamayacağımı öğrendiğim ilk andı.

Bir kez daha ardına sığındığım sessizlik bu kez yeni lisanım olmamıştı çünkü sessizliğimin bile söyleyecek bir şeyi kalmamıştı. Geçmiş ile başlayan her cümlenin sonu geleceğe koşardı, insan ağlarken bile gözyaşının dineceğini bilerek ağlardı.

Hiçbir şey sonsuza dek sürmezdi, dün bitmişti, şimdi bitiyordu ve gelecek, bir gün bitecek olan emanet hayaller yığınından ibaretti.

Hangi kâbusun içinde olduğumu bilmeksizin gözlerimi boşluğa dikmiştim. Hangisi daha zor Tarık, diye sorduğum soru dün gibi aklımdaydı. Uyuyamamak mı yoksa uyuyup da kâbus görmek mi? Tarık’ın pencerenin önünde oturduğu ve yüzüne gölgeler düştüğü o gece, uyanıkken kâbus görmek cevabı, şimdi kafamın içinde dolanan kâbusların nasıl da canlı canlı derimi yüzebileceğinin kanıtıydı.

Zihnimin içi bir süredir sessizdi fakat çevremde olup bitenler fazlasıyla gürültülüydü. Bundan şikâyetçi değildim. Aksine insanlar gözlerimin içine baktığında ve benden bir kelime beklediğinde onlara söyleyecek hiçbir şeyim kalmamış gibi çaresizdim.

İçinde olduğum taksi kırmızı ışıkta durduğunda başımı yasladığım pencereye yağmur damlaları daha sert düşmeye başladı. Camı aşağı indirip yağmuru tenimde hissetmek istiyordum ama sildiğim gözyaşlarından sonra yanağımda hissedeceğim tek bir damlaya bile tahammülüm yoktu.

Sanki o anın içinde hapis kalmıştım ve bir adım bile ileri gidemiyordum çünkü atmaya çalıştığım her adımda derim çığlıkları boğazıma dizecek kadar acırken, toprağa karışan kanım mezarım için ödediğim bir bedelin ilk yarısıydı. Diğer yarısı da ruhum olacaktı.

Sihirkent’e gidiyordum. Yolculuk boyunca zihnimi bir şeylerden arındırabilmek için yanıma en sevdiğim kitaplardan bir tanesini almıştım ama dikkatimi veremiyordum. Kitap kucağımda, ellerimse hiçbir şeyi tutmaya gücü yokmuşçasına öylece kitabın üstünde duruyordu.

Kendimi çok aciz hissediyordum. Kimseye kendimi acındırmak istemezdim ama yılların ardı ardına devrildiği her zaman diliminde anlaşılmayı beklemiştim. Babam bile anlamak istememiş bile, en çok o sırtını dönmüş hatta.

Anlaşılmak kendini satmaktır, sözü yalnızca ardına sığındığım bir yalandı artık. Bunu ikinci kabullenişimdi. İlkini Dantes’in evine ilk gittiğim gün, asansörde bana sarıldığında hissetmiştim. Zaten kendime olan her yenilgimin temelinde Dantes vardı.

Yaklaşık üç gün önce kısa bir iş gezisine çıkması gerektiğini söyleyip ortadan kaybolmuştu. Her şeyin domino taşları gibi devrildiği o gecenin üstündense neredeyse iki hafta geçmişti. Dantes’in nereye gittiğini bilmiyordum ama söylediği gibi bir iş seyahatine gittiğine de inanmıyordum. O yine her zamanki gibi kendi işlerinin peşindeydi.

Dün gece ben uyurken bu akşam eve döneceğini yazan bir mesaj atmıştı. Ama sabah mesajı gördüğümde cevap vermek yerine kendimi dışarı atmıştım.

Araba hızla harekete geçtiğinde gözlerimi yağmur damlalarından ayırarak kucağımdaki kitaba indirdim. Binbir Gece Masallarından uyarlama bir kitaptı.

Küçükken annem bana masallar anlatırdı ama bunlar mutlu sonla biterdi. Binbir Gece Masallarını uzun bir zaman tatlı masallardan ibaret sansam da dört ciltlik serisini alınca iç yüzünü öğrenmiştim. Masallardan oluşan bir cehennem.

İlk masalı okumaya başladığımda ne kadar heyecanlı olduğumu hatırlıyordum. Ama hiçbir masal tek bir hikâyeden ibaret değildi, bir masalı okumaya başladığımda masalın içindeki bir karakter bir başka hikâye anlatmaya başlardı, ardından o hikâyenin içindeki karakter de bir hikâye anlatmaya başlardı ve üç, dört, beş… çok daha fazla masalın içine dalıverirdim. Ve ilk okumaya başladığım masalın sonunu hep en son öğrenirdim. İlk önce son anlatılan masal biter ve bir öncekine dönerdi, sonra bir öncekine ve bir öncekine… ta ki başladığı yere dönene kadar.

Bir çeşit girdap gibiydi. İçine girince kurtulmak o kadar kolay olmuyordu.

Öylesine sayfalarını karıştırmaya başladığımda altını çizdiğim satırlara denk gelmem kaçınılmazdı. Onlar benim günlüğüm gibiydi. Parmaklarım satırlarda gezindi. Ama her şeyin sebebi olan o laneti gözlerimi kapatarak okudum çünkü artık ezberlemiştim. 

Aldığın cana karşılık yüz can. Her şafakta bir can. Tek bir sabah bile eksik olursa hayallerini ve şehrini alırım senden. O canları da. Hem de bin katıyla.

Ardından Şehrazad’ın Halid’e anlattığı ilk masalı bulmam çok kolay oldu, neredeyse kitabın her satırını öğrenmiştim. İlk masal şimdi ne kadar da manidar geliyordu. “Bu, kendini keşfedebilmek uğruna her şeyini kaybeden fakir bir denizci olan Agip’in öyküsü.”

“Ahlaki bir öykü mü? Bana ders vermeye çalışıyorsun yani?”

“Hayır, seyyid. Ben sadece aklınızı çelmeye çalışıyorum.”

Belki de günler sonra ilk kez acı bir ifadeyle tebessüm ettim. “Sana bir masal anlatsam herhalde bu olurdu baba.” dedim kısık bir sesle.

Bana bambaşka şeyler hissettiren bir kitaptı bu. Masal dinlemek uğruna Şehrazad’ı öldüremeyen Halid mi yoksa masal anlatarak hayatta kalacağına inanan Şehrazad mı daha hüzünlü bir hikâyeye sahipti karar vermek çok zordu.

Özellikle de Halid’in sırf masal anlattı diye Şehrazat’ı öldürememesinin ardında yatan sebebi bilirken.

Sayfaları biraz daha karıştırdığımda altını çizdiğim başka bir cümlede duraksadım. “Geçmişinizi paylaşmış olmanız, geleceğinizi de paylaşacağınız anlamına gelmez, dostum.” 

Okuduğum zamanlar bana güzel gelen bir cümleydi muhakkak. Fakat şimdi geçmişimi paylaştığım biri vardı ve onunla geleceğimi paylaşamayacak olma düşüncesi, masal içinde masalda kaybolmak ve masalın son cümlesine asla ulaşamamak gibiydi.

“Bazı şeyler hayatımıza yalnızca kısa bir an için girerler. Sonrasında onları, başka gökleri aydınlatmaları için bırakmamız gerekir.” Cümle bana derin bir iç çektirdi. Neden eskiden anlamlı gelen her cümle artık içimde derinleşen bir yaraya dönüşüyordu?

“Başarılı bir masalcının dinleyicileri tek bir cümleyle bile kandırabileceğini duymuştum.”

“Muhtemelen başarılı bir yalancının da öyle.” diye mırıldanarak kitabı kapattım.

Taksi Sihirkent’e gidene kadar bir daha kitabı açmadım ve siteni devasa girişini gördüğümdeyse sırt çantama atıp yerine şemsiyemi çıkardım. Kalan yolu yürüyerek devam etmek istediğimden ödemeyi yaparak indim. Güvenlik ben girerken bana selam verdi. Şemsiyemi açtım ve yürümeye başladım.

Artık havalar çok daha soğuktu. Hayalet’in bana o fotoğrafı attığı günün üzerinden geçen günler son derece sessiz ve sedasız geçip gitmişti. Yine de çalan her telefonda irkilmeme, gözlerimin kocaman açılmasına engel olamıyordum.

Sabah Mihri kahvaltıya gel diye mesaj atmasaydı da evden çıkmak için kendime bahaneler bulacaktım, aslında o bahane Dantes gittiğinden bu yana aklımdaydı ama onsuz geçen üç günde yapabildiğim tek şey kendi karmaşalarımda boğulmak olmuştu. O yüzden Mihri’yle vakit geçirmek bana biraz olsun iyi gelecekti. Evren ve Mavi çoğu zaman yanımda olmuştu ama bu eski bir dost kadar güvende hissettirmiyordu.

Yağmurun şiddeti buralarda biraz daha azdı. Sakin adımlarla yürürken sanırım görmeyi beklediğim son şey sabah koşusuna çıkmış Tarık’tı.

Adımlarım bir anlığına tüm gücümü sel alıp gitmiş gibi duraksadığında hızlı bir nefes alıp verdim. Soğuğa rağmen üzerinde sadece şort ve tişörtü vardı ve sırılsıklam olması umurunda değil gibiydi.

İlk saniyeler beni görmedi. Belki de görmeden yanımdan öylece geçip gidecekti çünkü karşıya diktiği gözleri kendi kafasının içindekilerden başka hiçbir şey görmüyor gibiydi. Ama bana yaklaştığında koşu yoluna doğru bir iki adım atarak varlığımı görünür kıldığımda usulca yavaşlarken göz göze geldik. Koşusuna ara vermek yerine toprak araziyi geçip kaldırıma geldi ama hala olduğu yerde hareket ediyordu.

Babama meydan okuyan o adam böyle zamanlarda bana öylesine uzak geliyordu ki. Sıradan, göz önünde olmayan, doğal hallerini görmek beni her zaman şaşırtıyordu. Tarık’ı özlüyordum.

Bir şey söylemediğimi, şemsiyenin altında durup öylece ona baktığımı fark edince kablolu kulaklığını çıkardı ve omuzlarından sarkıttı. “Selam.”

“Selam.” dedim. Kısa, tutuk hislerle dolu bir sessizlik oldu. Yağmurun şemsiyeye düşen sesleri etrafımızdaydı.

“Uzun zamandır uğramıyorsun.” dediğinde koşudan kaynaklı hızlı nefesler alıyordu. Alnına dökülen saçlarından yanaklarına akan damlaları umursamıyordu.

Dudaklarımın hissizce kıvrılmasına engel olamadım. “Babamın sınırlarının içine girmek mi?” Başımı iki yana salladım. “Uzun bir süre bunu isteyeceğimi ya da yelteneceğimi sanmıyorum. Artık kendi güvenli alanlarım var.”

Tarık’ın yüz ifadesi kısa bir anlığına yumuşadığında bunun iyi hislerden kaynaklı olduğunu düşünmedim nedense. Neredeyse kahkaha atacaktı. “Güvenli alanların ha?” Bir eliyle alnındaki saçları hızlıca geri attı. “Hani, nerde?” derken kayıp bir şeyleri arıyormuş gibi sağıma soluma bakındı.

“Sinir bozucu olma Tarık.”

“Senin tek güvenli alanın benim, bunu hala anlamadın mı?”

“Tavşan gibi zıplamaya son verirsen bunun için sana teşekkür edip sarılabilirim.”

Bunu söylememi bekliyormuş gibi durduğu yerde koşmaya son verdi ve nihayet sakince bakabildim ona. Baktım ama ne söyleyeceğimi, o geceden sonra yeni bir başlangıca nasıl adım atacağımı bilemedim. Nihayetinde kelimelerim beni yine geçmişe götürdü.

“Teşekkür ederim,” dedim. “O gece için yani. Bizi orada bırakmadığın için.” Ama tamamen sırılsıklam olduğu için sarılmaya yeltenmedim.

“Artık anlaman gerekiyor, senin için oradaydım. Seni o odadan çıkarmak için. Çığlıklarını duyduğum sen olduğun için. Senin,” dedi üstüne basa basa. “O odada olduğunu bildiğim için geldim.”

Bugüne kadar her hapsolduğum odadan kurtulmam mümkün olmamıştı, Tarık da bunu biliyordu. Hayatta her daim kurtarılmayı beklediğimden değil ama bazen birinin senin için orada olduğunu, olacağını bilmek kadar kalbimi titreten bir şey olmuyordu.

“O gece yaptığın şey için sana hep minnettar kalacağım ama minnetimin kızgınlığımın önüne geçemediği zamanlar olacak. Sana da Mir’e de kendimden daha çok değer veriyorum ama arkamı döndüğüm an aranızdaki gizli bir lisanla konuştuğunuzu fark etmiyorum mu sanıyorsunuz?”

Özelikle son zamanlarda bunu sık sık hissediyordum. İşin içinde Tarık olunca kendime endişelenmemem gerektiğini hatırlatıyordum ama diğer yanda babam olunca hiçbir telkin çabam işe yaramıyordu.

“Ne sanıyorsun bilmiyorum ama benim o adamla senin haricinde hiçbir ortak noktam yok.” dedi Tarık sertçe. Kaşları çatıldığından alnının ortasında bir kırışıklık belirmişti.

“Var,” dedim üstüne basa basa. “Mir hakkında sandığımdan çok daha fazla şey biliyorsun. O gece mesela, orası öylesine önünden geçerken çığlıklarımı duyduğun bir oda değildi, babamın Mir’le olacağını biliyordun. Mir’in beni geri getirmek isteyeceğini biliyordun.”

Sözümü kesmeye yelteneceğini anlayınca araya girmesine izin vermedim. “Sen Mir o telefonu açtığında benim duymamı istemediğin bir şey söyleyecektin. Mir de biliyor bunu, o yüzden saniyesinde telefon hoparlörde diyerek uyardı seni.”

Tarık sessiz kaldı ama dudakları ne kadar sessizse gözleri de aynı oranda gürültülüydü. Tüm bunların üzerinde durmamı beklemediği şeyler olduğunu saklayamıyordu. Sertçe yutkunarak gözlerini kıstı.

“Mir’in şu an nerede olduğunu da biliyorsun değil mi?” Bunu gerçekten biliyorsa eğer bu konuda ne düşünmem, ne yapmam gerektiğini bile bilemiyordum. Herkese karşı almam gereken bir savunma olmalı ve kendimi korumalıymışım gibi hissediyordum. “Biliyor musun?” diye sordum kısıkça.

“Buralarda değil mi?” diye karşılık verdi. “Seni yalnız mı bırakıyor?”

“Komik olma, onca olandan sonra görüşmediğinize inandıramazsın beni. Tek ortak noktan ben olsaydım yenilgiyi kabullenemeyen sen, o gece alır beni kendi evine götürürdün. Ben olurdum yanında, sen de benim yanımda. Düşünüyorum da Tarık, yıllarca kardeşini gizlice kollayan bir adam olduğunu söylüyorken beni hiç tanımadığın bir adamın evine gözün kapalı nasıl yolladın? Oraya bu kadar kolay taşınmama nasıl izin verdin?”

“Benim iznime mi ihtiyacın vardı, Lara?” Her an bir şeyleri yumruklayacak gibi katı konuşuyordu fakat olaya tamamen yanlış yerden bakıyordu.

Sıkkın bir hamleyle arkasını dönüp yürümeye başladığında hemen hareketlenerek ona yetiştim.

“Sorun senin iznine ihtiyacım olup olmaması değil, Tarık. Sorun senin benim gitmeme hiç ses çıkarmayışın. O zamanlar işime geldi tabi ama düşününce bir kez bile kal demedin.”

“Ayrı eve çıkıyorum ayağına gidip Çağlar’ın evine yerleşen senken bana bunun hesabını soramazsın.” Çıkışı o kadar sertti ki bir an ne cevap vereceğimi bilemedim.

“Sözde sınava hazırlık kursuna gidecektin, hepsi palavra. Daha dile geldiği ilk anda hepsinin yalan olduğunu biliyordum. Ama beni de herkes gibi gören sen diğerlerinden ayrı bir açıklama yapma ihtiyacı duymamış olmalısın. Annem gelip söylemese belki de uzun bir süre hiç haberim olmayacaktı.”

“Jülide’nin bildiğini ve sana durumu açıklayacağını biliyordum tamam mı? Bu yüzden ne sen Mir’e geldiğinde benim orada olmama şaşırdın ne de ben senin bunu nasıl öğrendiğini sorguladım. Zaten tüm gerçekler gözlerimizin önündeydi.”

Umarsızca başını iki salladı. “Senden duymayı tercih ederdim.”

“Benim de senden duymayı tercih ettiğim şeyler var. Gözlerimin önünde olan ama senden duymam gerektiğine inandıklarım var.”

“Önce kendi kalbinin söylediklerini duymaya ne dersin? Sınavın üzerinden dört ay geçti Lara, bomboş geçirdin zamanını. En azından bir sene daha üniversiteye hazırlanarak şansını denersin sanıyordum, senden yedi yaş büyük bir adamın evine taşınıp belirsizlik içinde yaşamanı değil.”

“Aah yettiniz ama,” diye bağırdım kendimi tutamadan. “Sınav sabahı evde uyandığımda seni gördüğümü hatırlamıyorum. Gece eve bile gelmemiştin! Madem bu kadar önemliydi yanımda olsaydın o gün. Herkes bu konuda üstüme gelip duruyor. Bilerek kaçırmadım ben sınavı!”

Çıkışımdan etkilenmeyerek güldü. “Sonraki sene bilerek girmediğini göğsünü gere gere söyleyebileceksin bu gidişle.”

“Nelerle uğraştığım hakkında hiçbir fikrin yok.” Ona açıklama yapmakla uğraşmak bile istemiyordum. Sınav önemliydi ama tamamen başarısız bir hayat da yaşamıyordum. Bir yayıneviyle sözleşme imzalamıştım sonuçta. “Asıl sen kendine bak.”

“Ben Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkilerde yüksek lisans yaptım.”

“Ondan bahsetmiyorum.” dedim sabırla içimi çekerek. Olağanüstü başarılı akademik kariyeri şu an bana sadece hayatta ne kadar geride kaldığımı hatırlatıyordu. “Kardeşler arası ilişkilerde de kariyer yapmayı dene bence biraz. O gece neden hiçbir şey olmamış gibi babama itiraz bile etmeden yine arabasına binip gittin.”

“Şaşırtmıyorsun beni,” Ruhu kırgınlıkla çevrelendiğinde sesi hiç yok derecesinde kırılan adama bakarken onun göremediğim yanlarıyla da baş edebilir miyim diye düşünüyordum. Bir ormanda gözüm kapalı elbette yürürdüm ama ne ayak bastığım toprağı tanırdım ne de kokusunu aldığım çiçekleri. “Sen zaten hep böyleydin.” dedi alayla. “Hiçbir zaman söylediklerimden ziyade içimde tuttuklarımı göremedin.”

İçim paramparça olmuş da sesim içimdeki boşlukta nasıl yankı yapıyormuş duymak istercesine güldüm. “Senin beni izlediğin kadar ben de seni izledim Tarık Solar. Kimseye güvenmeyen, aynadaki aksine bile düşman, her şeyi tek başına yapan bir adamsın sen. İçinde tuttuklarını göremediysem aramızdaki sahte nefretin sana bakmama engel olması yüzündendi.”

“O sahte nefrete rağmen görüyordum ben seni. Hatta bazen gördüğüm tek şey sen oluyordun.”

“Yapma Tarık! Konumuz bu değil.” Geçip giden yılları geri getirememenin pişmanlığından zaten kurtulamıyordum ve o yetmezmiş gibi daha çok üstüme geliyordu. Ve ben bunun sebebinin asıl konudan uzaklaşmak olduğunu anlayıp sinirleniyordum.

“Konumuz senin Mir’e olan sert tavırlarına rağmen sırtını dayayacağın bir adammış izlenimi vermen. Yabancı bir adamın evinde sorgusuz sualsiz kalmama izin vermek mi? Asla sana göre değil. Hele o yabancıyı evine almak,” Gülümsemem alaycı bir tınıya büründü. “Sen bana bile yıllar sonra gösterdiğin eve birkaç aydır tanıdığın bir adamı aldın. Sebebi sadece ben değilim. Sizin ilk ortak noktanız her zaman babamdı. Ben hep ikinciydim.”

“Bir şeyler için kendince mazeretler uyduruyorsun.” Her zamanki gibi ikimizden de kaçıyordu.

“Ben artık korkak biri değilim, Tarık. O odada olmayı hak etmiyordun. Bize yönelik bir öfkeyi kendi üstüne çekmek seni kahraman yapmaz. Bunu bile benim için değil de Mir için yapmışsın gibi geliyor nedense. Sen Barbaros Solar’ın oğlusun ama onun düşmanı olduğunu bildiğin bir adamla aynı evin içinde uyuyacak kadar ne yaşadın?”

Ne yaptılar sana Tarık? Neden kimsenin dönüp bakmadığı bir portre gibi soldun asılı olduğun duvarda?

“Ben senin için oradaydım.” Sanki benimle değil de boş tavanla konuşuyordu.

“O gece yaşananlar kafanı karıştırdığından böyle konuştuğunu biliyorum. Evet Barbaros Solar’ın oğluyum ama sen hep onun kızı olmanın zorluğundan yakınırken oğlu olmanın ne demek olduğunu hiç bilemedin.”

Gülümsemesi zamanda binlerce yıl geri gidilse de bulunamayan bir anı parçası gibiydi. “Uzun zaman önce demiştin ya, ben babamın zindanının dışında kalan taraftayım, sen ise zindanından çıkmasına izin vermediği tarafta. Aslında nasıl bir zindanın içinde olduğumu hep biliyordun, Lara. Ama babamın bizi hapseden yönünü kabullenmek istemediğin için seni suçlamam.”

“Artık babamı suçluyorum.” dedim açık açık.

“Babam… babamız…” Bir kayba şahit olmuş gibi başını yavaşça iki yana salladı. “Dost kadar düşman, baba kadar cellat yönünü biliyorum ben o adamın. Emin ol sen dâhil herkes biliyor artık babamın hep sakladığı ikinci parçasını.” Çünkü her şey yavaş yavaş ikiye bölünüyordu artık hepimiz için. Herkes bastırdığı duygularıyla, kötüler iyilerle ve iyiler de kötülerle birlikte var oluyordu.

“Ama yanında duruyorsam ardında kendinden başka bir sebep arama. Ben her zaman dostumun düşmanlarıyla da iyi geçinmeyi bildim alçaklık olup olmadığını umursamadan. Hiçbir zaman adil savaşmadım ve sırf babamın öfkesinden sizi korudum diye bana aptal muamelesi yapacaksan sana diyecek hiçbir şeyim yok.”

Konu yine çıkmazlara doğru sürüklendiğinden hırsla soludum. “Aptalsın ve çok zorsun Tarık,” Geçmişte yaşadıklarının kaydını bilmiyordum ama Tarık’ın yeşil gözlerinde üzeri karalanmış o kadar eski cümle vardı ki harap olmamış hiçbir sayfası kalmamış gibiydi. “Bu kadar iyi sır saklıyor olman da senin lanetin.”

“Evet, benim lanetim de bu. Herkesten daha iyi sır saklıyor olmak.” Dudağının kıyısında gerçeğin en karanlık haliyle yüzleştiğim ama yalanın ise ışıl ışıl parıldadığı bir gülümseme belirdi. “Üzerindeki laneti hissediyor musun? Bir sırrın beraberinde getirdiği karanlığı tanıyor musun yoksa inandığın karanlık, zaten sırrın kendisi mi?”

“Sakladığın sırların beraberinde yalanı getirdiğini mi söylüyorsun?” diye sordum paniğe kapılarak. Yalanlardan yiyeceğim vurgunu yemiştim, bundan bir adım sonrası kıyımla sonuçlanırdı da kıyıma kurban giden sadece ben olmazdım.

“Az önce beni itham ettiğin şey bu değil miydi? Arkanı döndüğün vakit Çağlar ile gizli bir lisanla konuştuğum? O zaman arkanı dönmeyeceksin Lara Solar. Gerçekler gözlerinin önündeyse görmek için arkanı dönme. Sessizlikte bir lisandır. Hiç onu dinlemeyi denedin mi?”

“Bu kadar kolaysa, arkamı dönmediğimde göreceksem neden beni uğraştırmadan kolay yoldan söylemiyorsun bana ne gizlediğinizi?”

“Çünkü,” dedi Tarık, “Sen arkanı dönmesen de biz senin baktığın yerde değiliz. Ve hiç orada olmadık.”

Söyledikleri kafa karıştırıcıydı. Bir anlamın karşısına koyup zihnimde yanan bir ışıkla bakamıyordum gördüklerime.

Daha fazla konuşmak istemediğini belli edercesine kulaklıklarını geri taktığında bana kayda değer hiçbir şey vermeyişinin hayal kırıklığıyla ona yaklaşmak istedim. Ama Tarık temasımdan kaçınarak hızla arkasına döndü ve koşarak beni geride bıraktı.

Peşinden koşmanın o kendini kapattığında bir işe yaramayacağını bilmenin yorgunluğuyla içimi çektim. Site bugün fazlasıyla sessiz ve kasvetli duruyordu ya da benim hiçbir şeyi aydınlık bir gözle görecek halim yoktu.

Kaldırım boyunca yavaş adımlarla yürümeye devam ettiğim sırada telefonum çaldı.

Beklediğim o günün geleceğini biliyordum, Hayalet elbette sessizliğini bozacaktı. O gece beni öyle bir aceleyle aramış olmalıydı ki numarasını gizlemek aklına bile gelmemişti ve ben de öylece kaydetmiştim numarasını, onun olup olmadığını bilmeden. Ama şimdi ekranda yeniden onun adını gördüğümde artık ne zaman istersem ona ulaşabileceğim bir numarası olmasının tuhaflığını yaşıyordum.

Çağrıyı cevaplayıp telefonu kulağıma götürürken etrafıma bakındım. Artık gizlice beni takip edip bir anda arkamda belireceği zamanları arkamızda bıraktığımızı umuyordum. “Fazla vaktim yok.” dedim konuşmasına bile izin vermeden. “Ne istiyorsan çabuk söyle.”

Kısa süren sessizliği benim için bir işkence gibiydi. Ardından kulağıma dolan gülüşüyle bu işkence daha acı verici bir hal aldı. “Bir şey isteyen, bir şey bekleyen taraf sen değil miydin oysa?” diye sorduğunda sertçe yutkundum.

“Ben bunlarla uğraşmak istemiyorum. Bana ne anlama geldiğini bilmediğim şeyler söyledin ve şimdi de arıyorsun çünkü…” Cümlemin sonuna bir soru işareti bıraktım.

“Sihirkent’te olduğunu biliyorum. Orada işin bitince seni sitenin yakınlarından alacağım. Sana göstermek istediğim bir şey var ve bu çok hoşuna gidecek.”

Bahsini ettiği şeyin o adamla, babamla ilgili olduğunu kalbimin en derinlerine kadar biliyordum ama bununla yüzleşmek ya da bana daha fazlasını verebileceğini bilirken Hayalet’i görmek ister miyim bilmiyordum.

Kalbimdeki yaraların derinliği geleceğe kollarını açmış beklemiyordu. O derinlik geçmişle dolmuştu ve geçmiş benim için çocukluk demekti.

“Hayalet bak,” derken tenimden süzülen birkaç damlayı sildim. Mihri’nin evine yaklaşmıştım. “Hayatım zaten yeterince zor, daha da zorlaştırmaktan keyif aldığını biliyorum ama bu olay, o adam benim eğlence anlayışımın dışında ve senin de bunu malzeme yapmana izin veremem. Bazı şeylere saygın olması gerekiyor!” dedim sesimi yükseltmeme engel olamayarak.

“İşin bittiğinde bana teşekkür edeceksin.” dedi sadece. “Seni bekliyor olacağım.”

Telefonu kapattığında karşılık vermeme fırsat bile vermemişti. Zihnime saldıran bunaltıcı düşüncelerin kalbimi kerpeten gibi sıkıştırdığını hissettim. Şemsiyeyi hızlı bir hamleyle kapatarak başımı geri yatırdım ve bu kez yağmurun tenime düşmesine izin verdim. “Sanırım seni anlıyorum Tarık.” diye mırıldandım.

Ben de şimdi yağmurun altında nefes alamayana kadar koşsam kalbimdeki bu ağırlık geçer miydi? Onun bunu yapmasının sebebi bir şeylerden kurtulmak olmalıydı. Hayatın yaralayan yüzüyle onlarca kez yüz göz olduktan sonra insan bıraktığı izlerden kurtulmak, kendini aklamak istiyordu.

Mihri’nin evine geldiğimde ona söz verdiğim vakitten geç kalmıştım ama bunu sorun etmemişti. Beni pencereden gören arkadaşım kapıyı açıp bahçeye koştuğunda üzerime çöken ağırlık biraz olsun dağıldı. Hiç tereddüt etmeden ona eşlik ettim ve çığlık çığlığa bağırarak bahçenin ortasında birbirimize sarıldık.

“En büyük prenses kim?” diye cıvıldadı.

“Benim gotik prensesim!”

“Hiç gelmeyeceksin sandım ya.” Hala gözleri ışıl ışıldı. Üzerinde siyah bir pantolon ve kazak vardı. Uzun, simsiyah saçlarını başının tepesine üç tane kurşun kalemle dağınık bir topuz yapmıştı ve her zamanki gibi çok güzel görünüyordu.

“Çok özledim seni, Mihri.” Ellerini tutarak geri çekildim ve canlılığından hiçbir şey kaybetmeyen gözlerine özlemle baktım. “Çekmişsin sen biraz, boyun kısalmış.” dediğimde işaret parmağını büküp tak diye kafama vurdu.

“Topuklu giymediğimden bir kere. Ayrıca ben senin ablan olacak boydayım ettiğin lafa bak.” Kolunu omzuma attı ve beni eve doğru götürmeye başladı. “Sıçana dönmüşsün kız.”

“Sabah sabah ne motive edici iltifatlar bunlar.” Gözlerimi devirdim.

“Üzülme üzülme, geçer hepsi.” Bir teselliye ihtiyacım varmış gibi omzuma vurduğunda kahkaha atmamak için kendini zor tutuyordu.

Açık bıraktığı kapıdan içeri girdiğimizde kapıyı arkamızdan kapatmak üzereyken bir güç kapanmasına engel oldu. “Beni de içeri almayacak mısın, Mihrimah?” Tarık’ın araya giren kınamalı ve sakin ses tonu üzerine Mihri zınk diye duraksadı.

“Ayy bunun burada ne işi var?” Ama arkasını dönüp de kapıyı kapatana kadar Tarık çoktan içeri girmişti. “Sen niye geldin ya? Sabahları çektirdiğin yetmiyormuş gibi evime bari gelme.”

“Sabahları mı?” Benim yokluğumda neler oluyordu Sihirkent’te kim bilir. Kötü anılara rağmen Mihri’yle burada geçirdiğimiz vakitleri çok özlediğimi fark ediyordum. “Ne oluyor ki sabahları?” diye sordum bir Tarık’a, bir Mihri’ye bakarken. Tarık hızlıca duş almış ve takım elbise yerine kazak ve kot pantolon giymişti.

“Okula giderken yolumu kesiyor, Lara.” Mihri tek ayağını yere vurarak küçük bir çocuk gibi sızlandığında Tarık’ın yüzünde bir gülümseme vardı. Bize tepeden küstah bakışlar atarken keyfine diyecek yoktu. “Kayra beni almaya geliyor sabahları, siteden yürüyerek çıkıyoruz. Bu buz suratlı adam da her sabah işe giderken bize denk gelip sevgilime kötü kötü şeyler söylüyor!”

“Orada dur bakalım biraz,” Tarık yanımızdan geçerken Mihri’ye çaktırmadan topuzundaki kalemlerden birini çıkardı. “Sevgilin bu kadar utangaçsa ben ne yapabilirim? İki dakika erkek muhabbeti yapamıyoruz. Seninle bile daha rahat erkek muhabbeti yapılır, düşün.” diyerek içeri geçtiğinde Mihri donakalmıştı.

“Erkek mi dedi bana bu herif şimdi?” Hırsla burnundan soludu. Dudaklarımı birbirine bastırarak omuz silktim.

“Bak işte yine bir dakikada beni deli etmeyi başardı.” Çipil gözleri öfkeyle dolduğunda gülmemek için kendimi zor tutuyordum. “İlişkide karakterim baskın diye niye ben erkek oluyorum? Tamam Kayra’yla tanışmak için ilk adımı ben atmış olabilirim, ilk ben kahve içelim demiş olabilirim, ilk ben elini tutmuş olabilirim, ilk ben çıkma teklif etmiş ve ilk ben öpmüş olabilirim ama…” Duraksayarak kaşlarını çattı. “Bu ilişkide niye her şeyi ilk ben yaptım?” Hayretle dudakları aralandı. “Yarın benden çekeceğin var Kayra, bittin sen.” Evet, kendi kendini dolduruşa getirmişti.

“Çekingen bir karakteri var diye Kayra’yı suçlayamazsın.” dedim ona.

“Haklısın aslında,” Koluma girdi ve senkronize adımlarla mutfağa doğru yürümeye başladık. “Gerçi artık o kadar da çekingen değil.” Konuşurken aklına bir şey gelmiş gibi kendi kendine gülüyordu. “Utansa da bazen beni şaşırtan adımlar atabiliyor-“

“Sevgilinle yaptığın şeyleri asla duymak istemiyorum!” Kolundan çıktım ve ellerimi kulaklarıma bastırarak mutfağa koştum.

Kahkaha atarak peşimden geliyordu. “Ya niye? Gelsene, ileride siz de yaparsınız sevgilinle.”

Mutfağa girer girmez burnuma önce nefis bir koku çarptı ve ardından gördüğüm üç kişiyle adımlarım yavaşlayıp durma noktasına geldi. Nilüfer abla, yoğun çikolata kokusu burnumu işgal eden kruvasanı tabaklara servis ediyordu.

Onun hemen yanında duran Jülide ise Nilüfer ablaya bir şeyler anlatırken karşılıklı gülüşüyorlardı. İkisinin üzerinde de soğuk havaya rağmen kısa bir elbise vardı. Çok sade ve günlük dursa da ikisi de çok güzel görünüyordu.

Tarık’ın peşimden buraya gelme nedenini şimdi anlamıştım. Jülide’nin burada olduğunu biliyor olmalıydı ve annesinin sırtını göğsüne yaslayarak sıkı sıkıya sarılmış, gözlerini kapatıp çenesini Jülide’nin omzuna koymuştu. Jülide’nin bir eli ise Tarık’ın yanağına yerleşmiş ve orada kalmıştı.

Jülide muhtemelen babamın Tarık’a gerçek anlamda nasıl davrandığını, nasıl dizginlerini elinde tutmaya çalıştığını hiç öğrenemeyecekti çünkü Tarık ona söylemezdi. Öğrense Jülide buna sessiz kalmazdı. Tokat olayından sonra bile araları fazlasıyla soğumuş, Jülide onu gördüğüm çoğu seferde alyanssız gezer hale gelmişti.

“Senin yokluğunda da biz Jülide’yi evlatlık aldık işte.” diye fısıldadı Mihri.

Dibime kadar girmişti. “Nasıl bir sinsilikse artık, annemin arkadaşlığını kazandı. Biliyordum böyle olacağını, vallahi biliyordum. Benim pamuk kalpli annemi o sivri diliyle sokacak diye ödüm kopuyor.”

“Sana bir haberim var, Mihri.” Ben de onun gibi fısıldıyordum. “Oradaki kadın var ya,” Oğluyla konuşurken gülümseyen Jülide’nin gülümsemesi bana da bulaştı. “O aslında Jülide değil.” Dünyanın en önemli sırrını ona açıyormuş gibi heyecanlıydım. “O artık benim annem.”

Mihri korkuyla ciyakladı. “Hass-“

“Mihrimah!”

“Aşk olsun annecim ya, Hasbin Allah neler duydum ben az önce diyecektim. Sizin de bana zerre güveniniz kalmamış.” Nilüfer ablanın kınayan bakışlarını görmezden gelip daha da kulağıma eğildi. “Bu arkadaşlığa ihanettir yalnız. Bizim aynı anda aynı kişileri sevip onlardan nefret etmemiz gerekiyor.”

“O halde ben Tarık’ı da çok seviyorum.” dedim pat diye.

“Kim koymuş bu kuralı ya?” dedi saniyesinde. Topuz olan saçlarını omzundan savururmuş gibi yaptı. “Herkes kendi istediğini sevip istediğine sövsün arkadaşım. Ben gelemem öyle katı kurallara.”

Biz Mihri’yle kıkırdayarak fısıldaşırken Jülide bana göz kırptığında gülümsemeye çalıştım. Jülide dün nasılsa bugün de öyle biriydi ama gülüşünde bile bana özel bir anlam var olmuş gibiydi.

Bakışlarımı kaçırdığımda Nilüfer abla ile göz göze geldik ve hoş geldin dercesine bana bir öpücük yolladı. “Masaya geçin kızlar, kahvaltınızı ettikten sonra odaya çıkarsınız.”

“Gel beni de ye diyor ya, canım tatlı annem.” Mihri masaya geçerken Nilüfer abla gözlerini devirdi. Ben de Mihri’nin karşısına oturdum. Nilüfer abla son kalan şeyleri masaya getirirken Tarık da Mihri’nin başından çaldığı kalemle Jülide’nin dağınık saçlarını ensesinde zarif bir topuz yapmakla meşguldü.

Önüme döndüm ve tabağımı bol karbonhidratla doldurmanın bana iyi geleceğine karar verdim. Kafamın içi sakin olmaktan çok uzaktı çünkü. Dışarından durgun bir deniz gibi görünsem de içeride birbirine giren hislerimin peşini bırakmayan firari bir düşman vardı.

Kendimi iyi olduğuma inandırıp gülümsediğim her seferde düşüncelerimin sırtı kamburlaşıyor, altından kalkmaya çalıştığım yük dayanamayacağım bir hal alıyor ve kafamın içindeki diğer yarım güçsüzlüğüm karşısında benimle dalga geçerek gülüyordu. O yanım Hayalet’le gitmekten korkuyor olmalıydı.

“Anlat bakalım Lara, haberler sende. Neler yapıyorsun bizden uzakta?” Nilüfer abla derin sessizliği benim üzerimden bozunca başımı kaldırdım ve herkesin bana baktığını gördüm. Vereceğim cevabı geciktirip ağzıma koca bir dilim börek attığımda söyleyebileceğim cümleleri sıralıyordum. 

Bir süre önce dedemle tanıştım ve annemin hayatını umursamayan bir adam olduğuna kanaat getirdim, diyebilirdim. Babam ilk kez bana gerçek yüzünü bu kadar yakından gösterdi ve baba kız ilişkimiz şimdi kökleri kurumuş bir çiçeğe benziyor, diyebilirdim.

Tarık iyiymiş gibi numara yapıp acısını alaycı gülümsemeleriyle bastıran bir adam ve bu yüzden onu pataklamak istiyorum, diyebilirdim.

Ama en çok, keşke beni görebilseydiniz, demek isterdim. İçimdeki mevsimlerin değiştiğini ve artık yaz diye bir mevsim kalmadığını, soğuk kış günleriyle sınanan her günümde Kış Askeri dediğim birinin benim için kışı güzel bir hale getirdiğini fakat fırtına devam ettikçe ve kar dinmedikçe ayakta kalmaya çalışan bu kızın hiçlikle sınanan günler geçirdiğini anlatabilmek isterdim.

“Her şey yolunda.” Diğer yarımın yüzündeki gülümseme donduğunda, ben yüzümde sahte bir direniş taşıyordum. “Bildiğiniz gibi, evdeyim. Genelde hep bir şeyler yazmakla meşgulüm. Kitabımı baskıya hazırlamakla uğraşıyorum.”

“Onu biliyoruz canım. Senin yazar olacağına inancımız hep vardı zaten ama başıma bir şey gelmeyecekse,” Gülümseyerek Tarık’a yandan bir bakış attı. “Şu aynı evde yaşadığın iş adamıyla durumlar nasıl onu merak ediyorum ben. Adı neydi? Demir mi?”

“Hayır, Mir.” dedim hemen. Benim tek nefesime sığan ama bir ömür nefesimdeymiş gibi hissettiren bir isim. “Ama bir saniye, abla sen de mi bizim onunla aynı evde yaşadığımızı…” Kaşlarımı çatarak Mihri’ye baktım.

“Vallahi ben söylemedim.” Mihri çenesiyle Jülide’yi gösterdi. “O tıslamış anneme.”

Yaptığı yılan göndermesi üzerine ben gözlerimi kocaman açarken Jülide gözlerini kısarak güldü. “Tıslayan yılan sokmaz ama sen yine de bana çok güvenme, Mihrimah.” Bunu derken yüzünde fazlasıyla ürkütücü bir ifade olduğundan Mihri yutkunarak annesinin arkasına saklandı.

“Bilmeyen mi vardı zaten?” Tarık konuşurken hiçbir şey umurunda değilmiş gibi kahvaltısını ediyordu bir yandan. “Sağır sultan bile duydu, sen herkesten sakladığına kendini inandır.”

Sabahki isyanından sonra dile getirdikleri benim için biraz kırıcıydı. Bense yalan söylemekte sandığımdan daha başarısız olduğumu fark etmenin şaşkınlığını yaşıyordum.

“Canlarım size ne ya,” diye araya girdi Mihri. “Yirmi yaşındaki bir genç kızın kendi kararlarını verebilecek hakkı olmalı. Diyelim ki ben de yirmi yaşıma geldiğimde erkek arkadaşımla aynı eve çıkmak istesem mesela-“

“O benim erkek arkadaşım değil.” dememle eş zamanlı olarak, “Bunu babana söyle de olacakları gör.” diyen Nilüfer ablayla cümlelerimiz birbirine girdi.

Herkesin sesi bir anda yükselince ortalık birkaç saniyeliğine karıştı ve nihayetinde Mihri babasından korkusundan somurtarak sustu.

Babamın evden ayrılmama izin verirken ki kayıtsızlığı bir kez o karmaşanın içinde yüzüme vurdu. Sanırım o bile en başından bu yana Dantes’in evine taşınacağımı biliyordu. Ama bu onun için pek de önemli bir detay olmamıştı anlaşılan.

“Sen Mihri’ye bakma Lara, her ailenin dinamiği farklıdır. Mihri de er geç anlayacak bunu.”

“Ama anne-“

“Mihrimah,” Tarık esrarengiz bir sesle araya girince Mihri hızla ona döndü. Tarık başını eğmiş, çatalıyla peynirleri eşeliyordu ama yüzündeki haylaz ifadeye bakılırsa aklından arkadaşımı çıldırtacak birtakım düşünce geçiyordu. Mihri onun pot kıracağını anlamış gibi yapma dercesine kaş göz işareti yapmaya başladığında başını kaldırdı ve çarpık bir şekilde gülümsedi.

“Geçen cuma gecesi holdingden dönüyordum da,” Mihri’nin dudakları aralandı. “Sitenin girişinde sana benzeyen-“

“Cuma geceleri ben erken yatıp mışıl mışıl uyuyorum ya Tarık,” Mihri dişlerini sıkarak güldü. Cuma geceleri onların aile gecelerinden biriydi. Erdem abi eve erken gelir, tüm akşam birlikte vakit geçirirler ve erkenden uyurlardı. Erdem abi genelde o gece aileden kimsenin dışarıda olmasını istemezdi. “Acaba ne dediğine dikkat mi etsen?”

Tarık başını usulca yana yatırdı. “Senin odan ikinci katta değil miydi?” dedi kafası karışmış bir halde. “Bir yerin kırılmamıştır umarım.” Resmen Mihri’nin camdan çıkıp evden kaçtığını ima ediyordu.

“Üstüme iyilik sağlık, resmen iftiraya uğruyorum.” Mihri’nin cümlesi üzerine Nilüfer abla içini çekti. Sanırım Mihri’nin o gece evden kaçtığını zaten biliyordu ama sesini çıkarmamıştı.

“Sen yine de bir sonrakine ayakkabılarını evden çıktıktan sonra giy kızım.” dedi sakince. “Babanın uyumadığı bir vakte denk gelirsen sevgilin seksen iki anayasasını tersten okumak zorunda kalabilir.”

“Ne kadar da tehditkar bir aile…” Mihri söylenerek Tarık’a bakmaya devam etti ve işaret parmağını boynuna götürüp kesiyormuş gibi bir hareket yaptığında Tarık kısık bir kahkaha attı.

Mihri’nin tarafında olduğumdan gülmemem gerekiyordu ve kendimi tutmaya çalışırken ağzıma tıkıştırdığım peynirli poğaça boğazımda kaldı.

“Bu gidişle çarpılacaksınız bir gün.” diye söylendi Tarık.

Ve Tarık’tan intikam almak isteyen Mihri yediklerini hızlıca yutup Jülide’ye döndü. “Senin de işin çok zor be Yılan Hanım, tüm sosyeteyi çalkalandıran bir siteyi yönetiyorsun ama oğlun hakkında atıp tutan sitelere bir şey yapamıyorsun. Son haberi gördüm de çok üzüldüm senin adına Tarık,” Üzüntüsü epey sahteydi.

“Babandan korkundan kız arkadaşını sakladığın yazılıyor. Koskoca Tarık Solar…” derken kollarını iki yana açarak Tarık’ın büyüklüğünü tasdiklemeye çalıştığında boğazımdan bir kıkırtı kaçtı. “…ödlek.”

Herkes şok olurken Tarık tek kaşını kaldırdı, dudağının kıyısını usulca yukarı kıvrıldı. “Buna üzülmüş gibisin, Mihrimah.”

“Buna değil sana üzüldüm zavallı şey, kimseyi tavlayamadığından hakkındaki dedikodular aldı başını gitti. O kadar mı beceriksizsin kız ilişkilerinde? Ah, pardon, senin hiç ilişkin olmamıştı değil mi? Söylesene Yılan Hanım, istemez miydin şöyle boylu poslu bir gelin?”

“Son yayınlanan habere baktığımda,” Jülide gayet sakince konuşmaya başladığında bu kadar sakin olması Mihri’yi hiç mutlu etmemişti. “Gizemli varis Tarık Solar’ın kalbini fethedecek kızın dünyanın en şanslı kızı olacağı yazıyordu. Benim oğlumun kalbi bir kale,” Mihri’ye gülümserken gözleri oğlunun üstündeydi. “O kimsenin boyuna posuna bakmaz, o kimseye boyun eğmez. Sadece kalesine gelecek kişinin hırslı ve sabırlı biri olması gerekiyor ki fethedilebilsin değil mi?”

“Aynen anne, tam olarak o dediğinden.” Tarık burnundan soluyarak güldüğünde sus dercesine omzumla omzuna çarptım.

Jülide haklıydı ama Tarık’ı tam anlamıyla tanımadığı fazlasıyla belliydi. Tarık Solar fethedilmek istemiyordu, kimsenin sınırlarına girmediği bir kale olarak mutluydu ama onun da duvarlarına sinen yalnızlıktan canının yandığı anlar gelecekti.

“Anneye laf yok.” Jülide kendi çatalıyla bir lokma Tarık’a uzattığında Tarık eğilerek tek seferde yedi.

“Ve sana gelince,” Şimdi de topa tutulma sırası bendeydi. “Balo gecesi adamın biriyle sarmaş dolaş dans ederken aklından ne geçiyordu?” dediğinde az kalsın kahvemi masaya püskürtüyordum.

“Evet ya, babam çok yoğun olduğundan katılamadık biz o geceye.” dedi Mihri hüzünle. Gelmemesi bir kayıp değildi. O kadar çok kötü şey olmuştu ki o gece şanslı olan oydu.

“Ne diyorsun Jülide ya? Dans falan etmedik nereden çıkardın?” Yanaklarımı sımsıcak bir kızıllık bastı ve kalbimin atışları kulaklarıma kadar tırmandı. Mihri yanağını avucuna yaslayarak öyle mi dercesine sırıttığında bana hiç inanmamıştı.

“Videolarınız internete düşmüş kızım,” diye fısıldadı masada bana doğru eğilerek. “Cümle alem gördü terastaki o romantik anlarınızı.”

“En başından belliydi zaten magazincilerin peşinizi bırakmayacağı. Önceki haberlerden sonra yan yana gelmeme konusunda daha dikkatli olmanız gerekmez miydi tatlım?” Nilüfer abla haklıydı ama terasa kadar da takip edileceğimizi hiç düşünmemiştim.

“Neden bu durumu bu kadar ilgi çekici buluyorlar anlamıyorum.” Tarık’ın bakışlarını kısacık bir üzerimde hissederek konuşmaya devam ettim. “Gerçekten onların merak edecekleri kadar sıra dışı insanlar değiliz. Bizim için ölüp biten fanlarımız da yok. Neden bu kadar merak ediyorlar Mir’le aramızda olanları?”

“Ha aranızda bir şey var yani?” dedi Jülide, gözlerini kıstı.

“Jülide şimdi şöyle-”

“Açın kulaklarınızı ve bir dizi palavrayı dinleyin şimdi.” diyen Tarık konuşurken çok önemli bir meseleden bahsediyormuş gibi çatalını sallıyordu bir de.

Bıkkın bir şekilde çatal ve bıçağımı masaya bıraktığımda hepsi bana bakıyordu.

“İnsanlar her şeyi merak eder, Lara. Çoğu kendi hayatından o kadar sıkılmış halde olur ki başka insanların hayat karmaşasından zevk alır, bu olsun ister. Senin baban tanınmış biri.” Bir şey söyleyecek olduğumda Jülide elini kaldırarak beni susturdu. “Bu senin inkâr edebileceğin bir şey değil. Baban ünlü, tanınan, bir kesimin hiç sevmediği ama diğer kesiminse hayran olduğu biri. Zengin, cazibesi var, bunu biliyorsun. Tarık da sen de artık büyüdünüz ve insanlar sizi her geçen daha çok merak edecekler. O yüzden attığın adımlara dikkat etmek zorundasın.”

Jülide’nin söylediği hiçbir şeyi inkâr edemeyerek Tarık’a döndüm. “Sen bu konuda ne düşünüyorsun, Tarık?”

“Üzerimdeki bütün meraklı gözlerden nefret ettiğimi.” dedi hiç düşünmeden.

Yavaşça önüne bakan Tarık’ın ne hissettiğini bilemiyordum. Masanın altından uzanıp kucağında duran elini çekingence tuttuğumda birbirine kenetlenen parmaklarımız sıcak ve soğuğun buluşması gibi birbirine karıştı. Ben sıcaktım, o soğuktu. Bana bakmadı ama son ana kadar soğukla mühürlenmiş benliğinde bir gün güneş olabilme isteğimi anlamış olmalıydı.

Elini saniyeler içinde tutuşumdan kurtarmaya çalıştığında ona engel olamadım.

Tarık bana bakmazken başını mutfak camına çevirdi ve yağmur damlalarının cama vuruşunu, her damla onun içindeki yangına düşüyormuş gibi sükûnetle izledi.

“Bu hayat bizim tercihimiz değildi.” dedi kısıkça.

“Lüks bir hayatın imkanlarından son damlasına kadar yararlanırken bu söyledikleriniz birazcık minicik bencillik olmuyor mu ama?” Mihri’nin mırıltı gibi dile getirdiği şeyler üzerine ona döndüm.

“Sonuçta şimdiye kadar bundan hiç şikâyetimiz olmadı ki bebeğim. Kanımızın son damlasına kadar ailemizin imkanlarını kullandık biz.” Sırıttı. “Hem de çok fena.”

Aslında haklıydı ama onun hayatında perde arkası denilen bir karanlık olmadığı için bundan şikayetçi değildi.

Ben annemin yaşamasını bu zenginliğe tercih ederdim, Ankara’ya yolum düşmesin ve akıl hastanesinde geçirdiğim günler hiç yaşanmasın isterdim.

Cebindeki parayla ay sonunu getirmeye çalışan ama hayatından, gençliğinden zevk alabilen biri olmak isterdim. Ama şimdi ellerimde sadece birazdan buluşmak zorunda olduğum karanlık bir adam vardı.

Aydınlığın yerini geceye teslim ettiği bir vakitte, eylemlerin üzerine çöken gölgeler ne yaptığımızı saklayabilirdi ama düşüncelerimi saklamaya yetecek kadar koyu bir karanlıkla henüz tanışmamıştım.

Bir aynanın karşısına geçip yansımama bakmaktan nefret etmeme rağmen gözlerimdeki kabulleniş alaycı bir şekilde bana sırıtıyordu. İnkâr edebilirdim ama görmezden gelemezdim. Duymamış gibi yapsam da kelimeler avuçlarıma kazındıysa unutmaya çalışmanın ne anlamı vardı?

Yaşananlar artık bana ait olmaktan çıkmıştı, güçlü olmaya çalışsam da güçsüzlüğüm titreyip duran avuçlarımda saklıyken zamanı gelince ardına saklandığım her sırrı yok edeceğimi, on yaşımı on bire sürükleyen azaplı günleri açık etmek zorunda kalacağımı biliyordum.

Bunu göze almıştım.

Son sürat gelen bir araba ayaklarımın dibinde keskin bir hamleyle durduğunda kemikleri çürümüş bir canavarın uyuduğu bir mezara kürek darbesi indiren zihnimden, çocukluğuma ait bir çığlık geçip gitti. Keşke gelmeseydin.

Kalbim o kadar sürgün yemişti ki hayatın sağladığı adaletten, şimdi yargıyı veren kişiye dönüp sen bana bunu yaptın desem suçum aklanır, yargılayan bana yaşattıkları için sürgüne mahkûm olurdu. Masumiyetin nefesi sıkılan bir yumruğun içine gizlenmişti ve o yumruğun sahibi merhametsizlikle kutsanmıştı.

Kapıyı açıp arabaya bindiğimde o yumruğun karnıma inişini fiziki olarak hissetmesem de canımı yakan bir şeyler vardı.

Mihri’nin evinde saatler geçirmeme rağmen beni beklemeyen Hayalet Sihirkent’ten çıktığım anda arayarak geliyorum demişti ve şimdi de yanımdaydı. Daha ben emniyet kemerini bağlayamadan gaza bastığında başım koltuğa çarptı.

“Yavaş.” dedim tıslarcasına. Artık alışkın olduğum siyah maskesi yüzündeydi ve başında da şapkası vardı. Sadece gözleri o karanlığın içinde aydınlık bir çizgi görünüyordu ama gözlerinde sakladıkları için bambaşka şeyler söyleyebilirdim.

“Seni beklerken yeterince oyalandım.” Bundan sıkılmış gibi görünüyordu ama bu kadar ısrarcı olduğuna göre vazgeçilemez bir yanı da vardı.

“Beklemek zorunda değildin.” Konunun nereye varacağını, neyi nasıl soracağımı bilmemenin tutukluğunu üzerimde hissettim. On yaşımın sessizliği geçmişten gelen bir darbenin etkisiyle her an çığlıklara dönüşecek gibi diken üstündeydim.

İstemsizce ellerimi bacaklarımın arasına sokarak titremesini saklamaya çalıştım. “Çoktan gitmiş olabileceğini düşünmüştüm.”

“Bekleyeceğimi çok iyi biliyordun, Lara.” dediğinde bir an ona bakakaldım. İlk kez adımı istediğim şekilde ve doğru tonlamayla söylüyordu. Sonsuza kadar beni sinir etmek tam tersini yapacağını düşünmüştüm. “Özellikle de elimde senin için bir hediye varken.”

Ellerimi kulaklarıma bastırarak çığlık çığlığa bağırmak isteyen bir yanımı sakinleştirmeye çalıştım. Tüm yaşananlar ellerinde silahlarla karşımda dikiliyordu ama ben daha eskiden kalan şarapnelleri bile söküp atamamıştım tenimden. “Bir hesaplaşma istemiyor muydun?”

İstiyordum ama bedeli ne olacaktı kim bilir? Bir süre ikimiz de sessiz kaldık. Son sürat sürdüğü arabayı Ankara’nın kalabalığından uzaklaştırıyordu. Her dakika evler daha da azalırken ıssız arazilerin arttığı yerlere gittiğimizi fark etsem de ona itiraz etmedim. Bunun yerine hafif yan dönerek ona baktım.

“Sedat’ın akıl hastanesindeki adam olduğunu nereden bildin? O kadar kısa sürede nasıl araştırdın? Benim aklıma bile gelmeyen bir ihtimali sen nasıl bir gecede çözüp bana verebildin?”

Konuyu onun açmasını beklemeden kelimeler dilimden döküldüğünde omuzlarımdan kalkan ağırlığı fark etmemem imkansızdı. Onun konuyu açmasını beklerken kıvranmak çok daha acı verici olacaktı.

“Bende Barbaros Solar’a ait sandığından çok daha fazla bilgi var, parçaları birleştirmek kolay oldu.” Birleştirdiği parçalardan biri babamla o adamın yan yana olmasıydı. Bu benim için bir parça değil parçalanmışlıktı. Elime kalbime koyup acısını dindirmeye çalışmak istedim ama hareketsizdim. “Barbaros çok sever birilerini hapsetmeyi, işkence etmeyi, delirtmeyi. Sana da farklı muamele edeceğini sanmak ahmaklık olurdu.”

“Nereden biliyorsun? Kimlere bunları yaptığını gördün ki?” diye sormamla öyle gür kahkaha attı ki irkildim. “Tarık’a sorsana bir gün.”

Babamın Tarık’a karşı olan zaafını biliyordum. Onu en yakınına almış ve vazgeçilemez bir parçası yapmıştı. Tarık için aynı şey geçerli değildi ama onun da babamı bırakamadığı bir gerçekti. Bunun bedelinin bu kadar ağır olabileceğini hiç düşünmemiştim.

“Ne kadardır tanıyorsun babamı?” diye sorarak konuyu değiştirdim.

“Uzun zamandır.” demekle yetindi.

“Detay vermek ister misin?” Küçük bir girişimde bulundum.

“Hayır.” Kestirip attı.

“Babamdan onu devirmek isteyecek kadar nefret ediyorsun ama sebebini bilmek hakkım değil öyle mi? Mir en azından bana nedenler veriyor, anlatıyor.” dediğimde gülerek başını iki yana salladı. “Yani… zaman zaman anlatıyor. Ama sen?” İsyanımın haklı olduğunu o da biliyordu ama tavrıma karşı tamamen ilgisizdi. “Üstelik sen bile dedemle birliktesin. O gece çatıda gördüklerime göre yorumlayabilirim ki dedeme herkesten daha yakınsın.”

Gözlerinde bir şeyler parladığına yemin edebilirdim. “Beni sever.”

Bu kez gülme sırası bendeydi. “Benden daha çok sevdiği kesin.”

Hayal kırıklığına uğramaya alışan kalbim bazı şeyleri artık çok çabuk kabulleniyordu. Direnmemenin bir sonu olmadığı gibi faydası da yoktu. Bazen sadece, tamam, kaybettim demek iyi geliyordu.

Hayalet yüzümde nasıl bir ifade yakaladı bilmiyorum ama önüne dönerken sertçe nefes aldığını ve bir şeylere canının sıkıldığını fark edebilmiştim. Ona sormak istediğim çok soru vardı ama o da diğerlerinden farklı değildi. Sadece işine geldiği zaman bir şeyler söylüyordu. Yine de çatıda dedemin en sağlam adamı olarak arkasında durduğunu bilirken kendimi durduramadım.

“Yaşanan onca şeyden sonra biraz olsun bana işine yarar bir şeyler veremez misin?”

Sorduğum soruya karşı ilk an tepkisizdi.

Araba artık tamamen şehirden çıkmıştı ve Hayalet nihayet ıssız yollara girmişti. Hatta bir mühlet sonra yoldan da çıktı ve toprak arazilerin içinde, hiç ağaç olmayan kurak tarlalarda ilerledi, ta ki adına hiçlik diyebileceğimiz yerlere gelene kadar.

Eli hala direksiyondayken bana dönüşünü gerilim dolu bir ruh haliyle izledim. “Nasıl bir bilgi işine yarar tam olarak?” diye sormasını beklemiyordum.

Tutuklaştım. O benden hemen bir soru beklerken aklıma soracak hiçbir soru gelmedi. “Sen… ıı…” Derin bir nefes aldım sakinleşmek için. “Ne kadardır dedemin yanındasın? Mir’i yanına alma amacını biliyorum ama sen nasıl dahil oldun bu hikâyeye?”

Hayalet’in gözlerinde beliren şaşkınlık belirgindi. Daha net, daha amaca hizmet eden bir soru sormamı bekliyordu belki ama bu sorunun cevabı da benim için çok şey ifade edecekti. O bunun farkında olmasa da.

Cevabını gerçekten verecek mi diye merakla beklediğim dakikalarda arabayı ıssız arazinin ortasına sert bir hamleyle park etti. Direksiyonda duran ellerinde eldivenler vardı ama ben yine de o ellerin gergin olduğunu anlayabiliyordum.

“Güzyeli’nden yaklaşık bir yıl kadar önce beni buldu.” Bir yandan da arabanın kapısını açtı ve indiğini görünce hiçbir kelimesini kaçırmak istemediğimden ben de hızla inerek arabanın etrafından dolanıp yanına geldim.

“Normalde bulunması zor biriyimdir.” Bilmez miyim? “Ama Barbaros’a olan öfkesi ve hırsından güç alıyordu. Beni buldu ama daha bulur bulmaz istediği gibi biri olamayacağımı biliyordu. O da beni daha işe yarar şekillerde kullanmaya karar verdi. Bu da benim işime geldi.”

“İstediği gibi biri olamayacağından kastın ne?” Bana bakmadan yürümeye başladı. O arka bagaja doğru ilerlerken bir adım uzağından yürüyordum ben de. “Seni ne için istiyordu ki?”

Hayalet bagajın yanına geldi. Bir elini arabaya koyarken bana döndü, gözlerinde bunları konuşmak istemediğini belli eden bir ifade vardı. Eldiven takılı elleri sabırsızca yumruk olup açılıyordu. “Güzyeli’nin yerinde olması gereken kişi bendim.” dediğinde keskin bir nefes aldım.

Düşündüğüm şekilde olmaması için zihnimi sakinleştirmem gerekiyordu ama o kayıtsızca ve söylediklerinin yalan olmadığını belli eden bir sakinlikle konuşurken bu çok zordu. “Nasıl yani?”

“Hala anlamıyorsun değil mi?” Yüzünün çoğunu kapatan maskesine rağmen gülüşündeki acımasızlık barizdi. “Bütün bu olanlar,” Ellerini iki yana açtı. “Bir kurgunun parçası. Güzyeli’yle kendini bir masala inandırma çünkü bunlar sadece planlanan olması gereken şeyler. Ben olmadım o oldu, o olmasa bir başkası girerdi hayatına deden senden istediğini alana kadar.”

Duyduklarımın acımasızlığını kaldırabilmem mümkün müydü bilmiyordum. Bu kez elimi kalbime koymadan duramadım. Acıyı en derinlerimde hissettim. Başta öyleydi, dedim kendime. Başta öyleydi ama Dantes’in artık aynı adam olmadığını biliyorsun sen de.

Biliyorum. Biliyorum ama gerçek bu işte.

Dolan gözlerimi görmesin diye başımı yana çevirip ıssız araziye baktım. Burada kara bulutlar vardı ama yağmur henüz buraya uğramamıştı. “Mir’e hissettiğim şeyleri sana asla hissetmezdim.” dedim boğuk bir sesle.

Kahkaha attı. “Hissetseydin yanmıştık.” Bunun onu eğlendiren bir tarafı var gibiydi.

“Sence bu komik mi?” diye sordum şaşkınlıkla.

Başını salladı. “Fazlasıyla.”

“Kaçık.” Beni anlamasını beklemiyordum ama durum bu şekilde gülebileceği bir durum da değildi.

“Bu kaçık adamdan başka kimse sana istediğini vermeye yeltenmedi ama.”

“Neymiş tam olarak istediğim?” Ben bile artık hayattan tam olarak ne istediğimi bilemezken bu kadar emin oluşunda beni huzursuz eden bir şeyler vardı.

Pat pat bagajın kapağına vurmasının ardından güçlü bir hamleyle bir anda bagajı açtı. Açılan boşlukta önce bir şey göremedim çünkü durduğum yer buna izin vermiyordu. Sabırla bekledi. Ben hayatın beni bu kez neyle yüzleştireceğini aslında içten içe bilirken yavaş adımlarla ona doğru ilerleyerek açtığı bagajda ne olduğuna baktım. Orada kafası bir örtüyle kapatılmış, eli kolu bağlı bir adam vardı.

Şok hissi üzerime dalga dalga geldi ve bu sarsıntıyı kabullenmekten başka çarem yoktu. Bir adım geri çekilirken tüm vücudum buz kesmiş ve saniyeler içinde bacaklarımın gücü çekilmişti. Titremesinden korktuğum ellerimi ceplerime soktum, titremesinler diye dudaklarımı ısırdım. Bana bunu neden yapıyorsun diye haykırmak isteyen tarafımı susturdum. Bugün çığlık atmaya çok ihtiyacım var.

Hayalet’in bagajdaki adamı hiç zorlanmadan dışarı çekip yere fırlatmasını sessizlik içinde izledim.

“İşte sana çok isteyeceğini düşündüğüm bir şey.” demesinin ardından hızlı bir hamleyle adamın kafasındaki örtüyü çıkardı.

Sedat Baylan.

Kalbim boğazımda atar hale geldi. Nefes almak suyun altında çığlık attıktan sonra insanın boğulmaya başladığı o anı fark ettiği saniyelere denk bir eyleme dönüştü. Suyun altında değildim, çığlık attığımda yoktu ama boğulmaya başlamıştım.

“Sen bu adamı nasıl… nereden…” Dehşet içinde Hayalet’e baktım. “Nasıl yaptın bunu?” Dudaklarımdan iniltiye benzer bir nefes döküldü.

“Yapmamış olmamı mı tercih ederdin?”

Bazen zihnimin içi o kadar sessizleşirdi ki dünyada kendimden başka kimsemin olmadığını düşündüğüm anlar olurdu. O anlarda kimsenin yakınlığı bana bir şey hissettirmez, içimde büyüyen yalnızlık bir karadelik gibi genişleyerek bana dair her şeyi içine çekerdi. Ölmüş bir yıldıza benzerdim.

Kalbimin atmaktan vazgeçeceğinden korktuğum saniyeler geçti. “Hayatın boyunca bir daha böyle bir fırsat eline geçmeyebilir.” dediğinde gözlerim yerde yatan adamın üzerindeydi. Ölmemiştim ama ölmüş kadar olmuştum o saniyelerde.

Hayalet söylediklerinde haklı olabilirdi ama yine de kaçmak isteyen yanım o kadar güçlüydü ki şimdi biri koş git diyecek olsa arkama bakmadan koşup kaçabilirdim. Ama kimse bunu yapmadı.

Yaşam sürecinde ileri gidildikçe, geçmiş, önünden geçilen manzaralar gibi uzaklaşarak siliniyor. Ben de rüyasında yaralandığını gören, baktığı ve hissettiği yaraları nerede aldığını bilmeyenler gibiyim, diyen Edmond Dantes’in büyük bir yanılgısı vardı.

“Ben o adamla konuşamam…” Bir adım geri çekildim. “Yapamam bunu.” Midem bulanmaya başladı. Düşmemek için arabadan destek almak zorunda kaldım.

Yanıldın Edmond, dedim satırların ruhuna. Yaşam sürecinde ileri gidildikçe geçmiş önünden geçilen manzaralarda yıllanmış bir resim olarak duruyor. Evet ben de rüyasında yaralandığını gören ama baktığı ve hissettiği yaraları nerede aldığını çok iyi bilen biriyim.

Seninle aramızdaki fark bu. Sen geçmişi uzaklaşan bir manzaraya benzettin fakat buna rağmen yıllar sonra If Şatosu’na yeniden ayak bastın.

Birkaç saniyeliğine Hayalet’in gözleri üstümdeydi. Düşecek miyim yoksa ayakta duracak gücü geri toplayacak mıyım diye bekliyordu muhtemelen ama düşmedim. “Derin nefesler almaya devam et.” Talimatını yerine getirerek toparlanmaya çalışmamı izlerken düşüncelerini ve ruh halini kontrol altında tutmakta çok iyiydi.

Sonrası ise engel olamayacağım kadar hızlı gelişti. Hayalet bagajdan aldığı bir şişe suyu adamın yüzüne döktüğünde Sedat irkilerek uyandı ve ağzına dolan suları tükürdü. Yüzünde morluklar ve yaralar vardı. Sanki uzun zamandır işkence görüyor gibi dağılmıştı. Neler olduğunu anlamak ister gibi etrafına bakındı ve Hayalet’i gördü. “Sen kimsin lan!” diye bağırarak peşine bir dizi küfür ekledi.

Sesini duyduğumda on yaşım hızla gözlerini açtı ve geçmişimin içinden dehşete kapılmış gözlerle bana baktı. Aynı dehşet benim gözlerimde de vardı ve bir sonraki nefesimde ayakta duracak gücü kendimde bulamayabilirdim.

Güven bana, demek isterdim çocuk Lara’ya. Hepsi geçti… Geçti ne demek öğreneceksin büyüyünce. Ama sadece anlamını. Geçmiş olma hissini değil.

Hayalet adamın yanına ulaşıp koca parmaklarıyla çenesini kavradı. “Bana bak geçmişini siktiğimin pezevengi, senin kafana sıkar şu toprağa gömerim kıyamete kadar cesedini bulamazlar. Diline sahip çık!” Elinin tersiyle ona tokat attığında Sedat daha doğrulmaya bile fırsat bulamadan toprak zemine devrildi.

“Kim olduğunu bile bilmiyorum!” Öfkesi yerini şoka ve şaşkınlığa bırakırken inlemelerini bastıramadı. Hatta neredeyse ağlayacaktı.

“Ama ben seni akıl hastanesinde çocuklara neler yaptığını biliyorum ibne.” Hayalet onun tepesinde zebellah gibi dikilirken beni bile ürküten bir yanı vardı. Kendini siyahların içinde kamufle ederken karanlığın getirdiği her şeyi korkusuzca sahiplenmişti. “Şimdi o çocuklardan birine hesap vereceksin.”

İşte o zaman Sedat’ın bakışları bana dönmeyi akıl edebildi. Oysa en başından bu yana orada, gözlerinin önünde duruyordum. Tıpkı çocukken olduğu gibi. Keşke geçmişte de tercihini beni görmemekten yana kullansaydı.

Onunla göz göze geldiğimde anladım ki kendimi kandırma çabalarımın hepsi koca bir başarısızlıktı. İzlerin üstünü boyayabilirdim ama varlığını yok edemezdim. Kendimi hiçliğe itecek olsam bile yaşamın bana bıraktığı her anı hiçlikte benimle birlikte yaşamaya mahkûmdu.

O, gerçekten de karşımda duruyordu. Bir adım geriye çekilmek istesem de bacaklarıma söz geçiremedim. Ayaklarımın saplandığı beton beni geçmişe mıhlamıştı.

“Sen…” Sesi pürüzlüydü ve kısıktı. “Seni tanıyorum.” Doğrulmaya çalıştı ama elleri arkasından bağlı olduğu için bu çok zordu. “Demek hepsi bu yüzdendi!”

Hayalet sert adımlarla yanıma gelip beni kolumdan tuttuğunda özgürlük boğazıma takılmış bir kanca kadar çaresiz hissettiriyordu. Dudaklarımı araladım ama ilk saniyeler o kadar boş hissettim ki kendimi söyleyecek hiçbir şey bulamayarak Hayalet’in beni çekmesine ve Sedat’ın önüne getirmesine izin verdim.

Ne yaşatmıştı bu adam bana? Hepsi kapalı kapılar ardında kalan ve diğer insanların zerre umurunda olmayan bir felaketti. Neden? Neden kimse beni kurtarmaya gelmemişti? “Kanının son damlasına kadar ondan hesap sormaya hakkın var.” Hayalet’in sesini o da duydu ve irkildi.

Zihnimin en derinlerinden gelen sese boyun eğerek başımı kaldırdığımda Hayalet’le göz göze geldim. “Senin seni hapis tutan o kadına yaptığın gibi mi?”

Hiçbir zayıflık belirtisi göstermeden gözleri kısıldı. “Yerinde olsam kendi meselelerimi başkalarınınkinden üstün tutardım. Eğer istemiyorsan alır tıkarım onu bagaja, bir daha da hayat boyu karşına çıkmayacağından emin olurum.”

Belki de istediğim buydu. Tercihim bundan yana olsa hayatımın geri kalan gecelerinde başımı yastığa koyabilir miyim diye düşündüğüm kısacık saniyelerde kan ter içinde uyanacağım kabusların hayali zihnimi işgal etti.

Hayalet’e cevap vermek için ona döneceğim sırada, “Baban nasıl?” diye sordu bir anda Sedat kanımın donmasına neden olarak. “Tanrı’nın Kırbacı, Barbaros Solar.”

“Onun karanlığa hücresinin en karanlık köşesindeki bir toplu iğneyi görebilecek kadar çok alıştığı söyleniyor.”

“Bunun için on dört yıl gerekti.”

Monte Cristo’nun yıllarca içinde boğulduğu karanlık, sayfalardan gerçek hayata uzanan bir cümleye dönüştü. Monte Cristo otuz dört numaralı zindanının önünde durdu ve iç çekti. Nefesi enseme çarpmış gibi irkildiğimde ruhunda Dantes’in izlerini taşıdığını hala biliyordum. Kont hüzünle gülümsedi ve omzunun üzerinden arkasına baktığında bir başka zindan kapısı gördü.

Gülümsemesi genişledi ama gözleri bulutların gezindiği bir gökyüzüne döndü. “Hala burada mısın on numaralı mahkûm?” dedi sessizce. “Hala karanlıkta ellerinin titrediğini göremiyor musun? Kaderin kırık çocuğu… sen karanlığa alışamayacak kadar korkuyorsun ondan.”

Babamın adını duyduğum an dünya sessizleşti. Yavaşça arkamı dönerken yüzüme yerleşen ifadeden kendi cinayetine tanık olmuş küçük bir kızın yıkılışı okunuyordu. Kaderin kırık çocuğu… “Sen babamı sahiden tanıyorsun.”

Hayalet’in bakışlarını üzerimde hissedebiliyordum. Yavaş bir hamleyle kolumu bıraktığını ve kollarını göğsünde birleştirerek bir adım geri çekildiğini de.

Tıpkı bir gardiyan gibi arkamda duruşu bana kendimi güvende hissettirmemeliydi ama bugün dünya sadece on dakikalığına tersine dönebilirdi.

Sessizce Sedat’a doğru yürüdüm ve dikkatle yüzüne baktım. Ağlamak üzereyken gülümsüyor, içimdeki yaşama sancısını tek nefeste hissizlikle değiştirebiliyordum. Bunların sebebi yaşadığım içsel dengesizlik miydi?

Sebebi benim, diye fısıldadı Kont.

Sebebi Kont’a olan önyargılarını kaldıran benim, diye devam etti diğer yanım. Senin korktuğun hırs ve öfke ancak seni anlayacak biri tarafından sana verildiğinde kabullenirdin ve sana bunu Kont’tan başka kimse veremezdi.

Elimi uzatsam ona dokunabileceğim kadar yakınına ulaştığımda sert bir rüzgâr esti ve burnuma kan kokusu geldi.

Soğuğun üflediği nefes dudaklarımdan firar ederken merhamet de vicdan da acıma da donarak yok olmuş, yerine intikam ve hırsın bir araya getirdiği ölümcül güzellikte bir başkaldırı kalmıştı.

Tam da Monte Cristo Kontu’nun hissedeceği gibi bir duygu.

Merak ediyordum Dantes de babamın gözlerinin içine baktığında böyle mi hissediyordu?

“Ona babanla aralarındaki bağlantıyı sor.” dedi Hayalet.

“Bütün mesele buydu ha?” Sedat korkuyorsa bile belli etmiyordu artık, beni görmeden önceki ve sonraki tavırları tamamen farklılaşarak beni şoke etmişti. O kadar umurunda olmayan ve önemsiz bir detaymışım gibi bakıyordu ki bana inanamadım.

“Senin sadece akıl hastanesinde sıradan bir doktor olman gerekiyordu.” Konuşurken ellerimi ceplerime sakladım yine titrediğini görmesin diye. “Babamı nereden tanıyorsun? Neden yan yana fotoğraflarınız var? Kimsin sen?”

“Zavallı kız, akıl hastanesinde kaldığın günler gerçekten de delirmenin sınırındaydın değil mi?” Akıl hastanesinde kaldığım günler deliliğin değil ölümün sınırındaydım. Zemini su alan bir gemi gibi yavaş yavaş kendi içime gömülüyordum. “Halüsinasyonlar görüyordun, kâbuslar.” Gülüşü bile bir insanda pek çok şeyi öldürebilirdi. “Gerçek olmayan şeylerle kafayı bozmuş bir kızken şimdi böyle karşımda durabileceğine kim inanır?”

Akıl hastanesinin kapısı açıldığında karşımda tıpkı şimdiki gibi dururdu. Ama ben artık korkuyla yatağa sinen kız değildim. Ruhumun bir kâğıt gibi ortadan ikiye ayrılmasını umursamadım. Bir tarafım dizlerinin üzerine çöktü ve yüzünü ellerine gömerek hıçkırıklarla ağlamaya başladı. Ama ben ifadesizce ona baktım.

“Kendini böyle mi aklıyorsun? Deli damgası yemelerine güvenerek mi çocukları taciz ediyordun? Nasıl olsa kimse onlara inanmaz diye.”

“Aklı yerinde olmayan birinden gerçekleri konuşmasını bekleyemeyiz. Senin gibi. Tamamıyla akli dengeni kaybetmiştin, hala öyle olduğundan mı zırvalayıp duracaksın başımda?”

“Ben hiçbir zaman delirmedim.” Sağlıklı düşünemediğim günlerin sebebi delilik değil küçük bir çocuğun çalınan hayatından geride kalan boşlukta yolunu bulma çabalarıydı. “Ve senin bana ne yaptığını çok iyi hatırlıyorum.”

Ve o adam, iğrenç bir kahkaha attı. Nihayetinde bir şeylerden güç bulmuş olmalı ki dizlerinin üzerinde duracak kadar doğrulmayı başarabildi.

“Seni iyileştirme çabalarımı böyle mi yorumluyorsun? Yazık. Hâlbuki o zamanlar yazdığım tüm raporlar akli dengenin yerinde olmadığını kanıtlıyor. Öyle olmasa,” Beni daha iyi görebilmek için kafasını kaldırdı. “Neden baban seni geri yollasın? Sen de biliyorsun yavaş yavaş delirdiğini.”

Tanrım! Hafızamı koru! İşte buradaki dönemimdeki tek yakarışım, dedi Monte Cristo If Şatosu’nun duvarlarına bakarak. Artık özgürlüğüme kavuşmayı değil, hafızamı korumayı istiyordum, delireceğimden ve her şeyi unutacağımdan korkuyordum. Tanrım! Aklımı korudun ve hiçbir şeyi unutmadım.

Unutmadım Sevgili Kont, diye fısıldadığımda sesim If Şatosu’nun umutsuzlukla örülü duvarlarının arasında yankılandı. Delirmeden kurtulmayı başardığımız bir esaretin sonucu, delilikten bile daha büyük bedelleri olan bir özgürlükle takas edilmişti.

“Allah belanı versin.” dedim tiksinircesine. “Bana gerçeği söyle!”

“Madem biliyorsun ne diye soruyorsun!” diye bağırdı benimkinden çok daha gürültülü bir şekilde. “Barbaros bir zamanlar iyi bir dosttu ama artık ona faydam dokunmadığında siktir edip çıkardı beni hayatından! Başka mesela yok.”

Gözlerime tırmanan yaşları geri yollamaya çalışarak dudaklarımı ıslattım. Yanaklarım kendimi sıktığımdan geriliyor, dudaklarım sızlıyor ve yaşlarıma çatı olan kirpiklerim titriyordu. “Ne demek istiyorsun sen?” Eğer aralarında fayda çıkar ilişkisi varsa belki de arkadaş değillerdi. Babam neden böyle bir adamla arkadaş olsundu?

Tutunmaya çalıştığım umutlar öylesine zavallıcaydı ki Monte Cristo bile sessizleşmiş, tutunduğum umutların yalnızca hayal kırıklığı olduğunu anlayacağım o anı bekliyordu.

“Her yakınlık beraberinde bir çıkar getirir. Bu sana bir şeyler hatırlatmıyor mu?” Konuşurken bir yandan da gözlerini ıssız arazide dolaştırıyordu ama çabası nafileydi, Hayalet varken kaçabilmesi imkansızdı.

Ne kirli ve boş bir dünyaydı içinde yaşadığım. Ruhların ayaklarını özgürlüğün elleri düğümlemiş, insanlar körlüğü aydınlık sanmış, en güzel şarkıları sağırlar söylemiş ve en çok sevilmek istenenler sevgisiz kalmıştı.

Anlıyordum ki hiçbir savaş başladığı yerde bitmiyordu. Kimse kanının ilk aktığı topraklarda ölmüyordu. “Babam bana ne yaptığını biliyor muydu?” diye sordum. İçimdeki şehirlerde ıssız bir rüzgâr esti ve bomboş kalmış sokaklarımdaki lambalar gıcırdayarak söndü.

Adam gülerek toprağa kan tükürdü. “Onu babana sorsana.”

“İmkânsız.” Çaresizlik bir çocuğun kılıçla karşısına dikildiği bir düşman gibiydi. Avuçlarım kanarken bile hala tutmaya çalıştığım o kılıcın ağırlığı ancak beni yorgun düşürüyordu. Zaferler kazanılmak için vardı, benim zaferlerim ise kayıplarımla taçlanıyordu. “Arkadaşı olduğun için getirmiştir beni senin çalıştığın hastaneye. Hiçbir baba kızını senin gibi bir pisliğin eline bırakmaz. Haberi olsa asla yapmazdı.” Yapmadın değil mi baba?

“Barbaros’un bilmediği bir şey var mı sanıyorsun sen?” Artık canımın acısına yetişemiyordum. Tüm benliğim acıdan var oluyordu da ben yalnızca acının kirpiğine takılmış bir damla gözyaşıydım.

“Yalan söylüyorsun.” Sesimdeki titremeyi de ne kadar çaresiz olduğumu da gördü ve bundan keyif aldığını saklamaya gerek bile görmedi.

Başımı iki yana sallarken bakışlarımı ondan çekmedim. Daha önce kandırılmayı bu kadar çok istediğim bir an olmuş muydu? “Babamdan nefret ettiğin o kadar belli ki. Şimdi eline onu karalama fırsatı geçmişken beni kandırmaya çalışıyorsun sen.”

Viraneye dönen kalbimde tek bir ses bile kalmamış gibiydi. Yankısını uzun süre duymak istediğim çocukluğumdan kalma gülüşler sessizliğin taşıdığı bavulun içinde uzaklara sürüklenmişti.

“Sen neye inanmak istiyorsan.” Sedat gülerek omuz silktiğinde dişlerimi sımsıkı birbirine bastırıyordum. Hayalet hala sessizce arkamda beklerken üzerimdeki baskı artıyordu. Acele etmem gereken bir durum yoktu ama bir an önce bu adamın yanından gitmek istiyordum.

Gözlerimi kısa bir anlığına üstünden çekerek arazide dolaştırdım. Vakit ikindi vaktiydi, havada kara bulutlar olmasa gün batımı manzarası seyredilebilecek topraklardaydık ama görebildiğim tek şey ıssızlıktı.

Yeniden Sedat’a döndüğümde öylece yüzüme bakıyor olduğunu gördüm. “Hala nasıl hiçbir şey olmamış gibi yüzüme bakabiliyorsun?  Bana yaptıklarını öğrendiğinde seni canlı canlı doğrayacak insanlar tanıyorum.”

Sedat beni aşağılarcasına güldü. “Umurumda değil.”

Bir uçurumun eşiğindeydim. Sorular dilimin ucunda birikmişti ama bile isteye asıl sorudan kaçıyordum, oyalanıyordum. Ama nasıl soracağımı ve alacağım cevapta nasıl ayakta duracağımı bilemezken kendimi çok küçük hissediyordum.

“On yıl önce annemi öldüren katil kim?” diye sordum en sonunda, kendime düşünmek için zaman bile tanımadım.

Ayağa kalkamadan düşmeyi, yaşamı tanımadan ölmeyi öğrendiğim o gecenin izleri hala o kadar canlıydı ki bazı geceler nefes nefese kalmış bir halde uyanıyordum. En kötüsü de bu bir kâbus değil, sadece geçmişti.

“Bilmiyorum ben katilin kim olduğunu falan.” Sedat’ın tamamıyla ilgisiz çıkan ses tonundan bir gerçek yakalayabilmek mümkün değildi.

Öğrenmek istediğim her şey tek bir geceye bağlanıyordu. Bir çocuğun acısı onun için bir şey ifade etmiyor olabilirdi, ifade etse zaten bana akıl hastanesinde yaptığı şeyleri yapmazdı.

Ama çocukların canı yıllar sonra bile aynı yaradan acımaya devam ederdi. Dışarıdan iyileşen hiçbir yaranın acısı içeriden kaybolmazdı.

“Yine de bildiğin bir şeyler olmalı,” Bir o kadar da sağır olmaya ihtiyacım vardı. İçeriden hala acıyan yaralarım çığlık çığlığa bağırıyordu. Bir isim… beni uçurumdan aşağıya itmek için bekliyordu.

“Şu yaşına kadar gelip de hala annenin katilini bulamamış olman ne kadar da üzücü.” Sahte bir acıma duygusuyla burun kıvırdı. “Ah doğru ya, baban katili bulmak konusunda hiç istekli değil, değil mi?” Alaycı bir kahkaha attı. “Barbaros sadece kendini kurtarmayı sever.”

“Neden babamdan nefret eder gibi konuşuyorsun?” diye sordum sertçe. “O senin arkadaşın değil mi? Babamın katili bulmak istemediğini nereden çıkardın?” Aslında sormam gereken bunu nasıl bildiğiydi ama bu acı gerçeği sessiz bir yutkunma eşliğinde derinlerime gömmüştüm.

“Barbaros Solar sadece kendi rahatını düşünen bencil pisliğin tekiydi. Bunu çok sonra anladım, insanları tavlayıp bir kukla gibi etrafında oynatmakta ustaydı. Ayak bağı olan insanlardan ve olaylardan nefret ederdi.” Kukla kelimesi beynimdeki bütün alarmları devreye aldığında ellerimi çaresizlik içinde buz kesilmiş yüzümde dolaştırdım. “Barbaros’un hayatındayken asla özgür bir hayat yaşayamazsın. İnsanlar değişir. Baban değişti, ben değiştim.” Başını usulca yana yatırdı. “Annen bile değişti.”

Bir an nefes alamadım. “Annem mi?”

“Uzun yıllar önce annenle de tanıştım. Muhtemelen o beni kısa süre içinde unutmuştur ama ben bir kere gördüğüm birini bir daha unutmam. Ve yıllar sonra Güneş’i yeniden Ankara’da görünce bunun onu son görüşüm olduğunu anlamıştım. Diğer yandan… o da bunun farkındaydı.”

Ama benim annem akıllı bir kadındı. Bile isteye ölümün üzerine yürümezdi, arkasında yetim bir kız çocuğu bırakacağını bilerek bunu yapmazdı. Yapmamalıydı. Hiçbir şey yapamadıysa bana olan sevgisinin onu yaşatması gerekiyordu.

“Annenin öldüğü gece olanları izlemek sonu çoktan çekilmiş bir filmi izlemek gibiydi.” diye devam etti Sedat Baylan. Konuşurken çoğunlukla bana baksa da hala karanlık araziyi arada bir kontrol ediyordu bir kaçış girişimi umuduyla. “Annen sonunun ne olacağını biliyordu, yine de o eve gitti. Ne kadar dramatik. Hayatının son gününü, son günün olduğunu bilerek yaşamak herkese nasip olmaz.”

“Bunu kanıtlayabilecek bir şeyin var mı? Annemin öldürüleceğini zaten bildiğini kanıtlayabilir misin?”

“Bütün hayatını saklanarak ve seni de beraberinde saklayarak büyütmüş olması bir kanıt değil mi zaten?”

“Annemi dedem mi öldürdü?” diye sordum pat diye. “O mu yaptı?”

“Deden mi?” Başını geriye yatırarak ürpertici bir kahkaha attı. Karşımda normal bir adam durmuyordu, kaybedecek hiçbir şeyi kalmamış bir adam duruyordu. “Dedenin bu hikâyede kaybettiği tek şey gururuydu.” dedi sakinleşince. “Açıkçası onu hiç görmedim ama bir zamanlar babandan dinlemiştim. Kızını seven değil sahiplenen bir adammış duyduğum kadarıyla. Haliyle kaybetmeyi kendine yedirememiştir.”

Nedense Azad Birdal’ın o kadar basit bir adam olduğunu sanmıyordum. Dantes’i hayatıma dahil etmesinden itibaren yaptıklarını düşününce, gururu incinen bir adamdan çok daha fazlası olduğu belliydi.

“Peki ya Murathan Almaz?” diyerek konuyu değiştirdiğimde yüzündeki gülümseme yerini şaşkınlığa bıraktı. Sanırım Murathan’ı tanımamı, adını ağzıma alacak kadar cesur olmamı beklemiyordu. Halbuki en büyük gizemlerden biriydi hapishanedeki o adam.

“Murathan Barbaros’un arkadaşıydı, hakkında bildiğim çok şey yok. İkisi yan yanayken beni pek aralarına almazlardı. Sonuçta onlar okumuş adamdı ama ben basit bir deli doktorundan başka bir şey değildim gözlerinde. Sadece işi düşerse kapımı çalardı Barbaros.”

“Ne gibi işler?”

“Bazen yapılması gereken kirli ayak işleri olurdu.”

Bir cinayetin ardında kalan izleri temizlemek onlardan biri miydi diye sormak isterdim ama duymayı, bilmeyi kaldıramazdım.

Parmaklıkların ardında, yaşadığımız onca şeyden habersiz ama her şeyin suçlusu olduğu için özgürlüğü elinden alınan adamı düşündüm. Adından ve o eski fotoğraftan başka hiçbir şeye tanık olmamıştım. Ve hala kurban mı yoksa gerçek suçlu mu olduğunu bilmiyordum. Öğrendiğim şeyler attıkça suçların yüklendiği suretler sürekli değişiyordu. “Babamın arkadaşıydı dedin ama ben aralarında bir husumet var sanıyordum.” dedim, Dantes’in bana anlattığı buydu.

“Sana dedim, herkes zamanla değişti ve saflarını da değiştirdi.” Yani bir zamanlar babamın arkadaşı olan Murathan Almaz zamanla onu karşısına mı almıştı? Bu yüzden onun üzerine bir cinayet yıkmış olabilir miydi? Sırf artık onun tarafında değil diye. Gözlerimi sımsıkı kapatıp açtım kendimi toparlayabilmek için.

“O adam katili kiralayan adam mı yoksa tüm suçu üzerine mi yıktılar? Bu konu hakkında bildiğin bir şeyler var mı? Babam belki o geceden sonra yardım istemek için sana gelmiştir?”

“Murathan’ı çok yakından tanımıyorum ama bir zamanlar babanın sahip olamadığı her şeydi. Aşk, aile, para, statü… hepsine sahipti Murathan. Bildiğim tek şey aynı anda hem dost hem de düşman oldukları.”

“Katili Murathan’ın kiralamadığını söyleyebilir misin?”

“Söylersem babanın suçlu olduğuna inanır mısın sanki?” Sedat beni küçümsercesine süzdü. “Sen katilin kim olduğunu öğrenmek falan istemiyorsun aslında.”

Yeniden doğrulmaya çalışırken inlemesini bastıramadı. “Sen sana öyle bir isim vereyim ki baban masum çıksın istiyorsun. Muhtemelen hayatın boyunca katilin ismine kulaklarını tıkayacaksın. Bir kere baban masum desem, tereddütsüz her şeye arkanı dönüp gidersin.”

“Sen bana katili söyle, bırak isimlerle ne yapacağıma ben karar vereyim.”

Haklılığı içeriden beni çürütmeye başlayan bir şarapnel parçası gibiydi. Ama saklamak zorundaydım hislerimi çünkü bazen kendimden bile utanıyordum babama olan sevgim ve inancım yüzünden.

“Katilin kim olduğunu, işin arkasında kimin olduğunu bilmiyorum.” dedi Sedat hissiz bir yüz ifadesiyle. “Sadece o gece bir şeyler olacağını herkes biliyordu. Öyle garip bir geceydi. Olacakların habercisi gibi deli bir fırtına vardı. Fırtına dindiğinde saat çoktan gece yarısını geçmiş, her şey olup bitmişti.”

O geceki fırtınanın pencereye çarpışı, camlardan gelen sesler ve uzun süre etkisinden çıkamayacağım o rüzgâr… zaman zaman bunların hayal gücümün bir ürünü olduğunu düşünürdüm ama değilmiş.

“Barbaros için sen de temizlenmesi gereken bir iştin,” diye devam etti. “O yüzden seni akıl hastanesinde bırakmak işine gelmiştir.”

Ondan bir adım uzağa çekildiğimde ayaklarım bir şeylere takıldı ama düşmedim. Çaresizliğim onun hoşuna gidiyordu. Bir çırpınışın eşiğinde onlarca noksan cümleyle kitaplar yazmaya çalıştım ve her sayfam boş kaldı. Geçmiş bir silgi gibi geleceği silerken gelecek geçmişi silmek için hiçbir şey yapamadı. “Baban senin delirmeni istiyordu. Aklını kaybetmeni. Ona muhtaç kalmanı. Nefretinin bedelini ödemeni. Ve ona tapmanı. Bildiğim tek şey bu.”

Babamın unuttuğum kokusunu rüzgâr sürükleyerek bana getirdi ve hatıralar canlandı. Babam beni sevdiyse bile, bu sevgi onu kurtaramayacak kadar küçüktü. Bu sevgi beni bile kurtaramamıştı.

“Barbaros Solar tüm evlatları için aynı şeyi istedi. Hepsini biliyorsun, tanıyorsun aslında. Hepsi seninkine yakın bir kader yaşadı ama en nefret ettiği sendin çünkü sen babanın unutmak istediği bir yanının parçasısın. Yaşatmak istediği değil.”

“Bunları duymak istemiyorum artık.” dedim sesim titreyerek. “Beni kandırıyorsun. Sırf babama düşman olayım diye.”

“Duymak istediğin gerçekler değil miydi? Katili tutan kimdi bilmiyorum ama anneni korumak her zaman babanın elindeydi. Ve elinden geleni yapıp yapmadığını sabaha kadar tartışabiliriz burada. Ama babanın masum olduğunu duyamayacaksın.”

Dünyanın sesleri durdu, zihnimdeki tüm çarklar birbirine geçti ve düşüncelerim boşluğa süzülerek beni yapayalnız bıraktı. Tek kelime bile edemedim. Sendelemeye başladığımı düşmeyeyim diye Hayalet beni kolumdan tutup da destek olduğunda anladım.

“Onda istediğim cevaplar yok.” Konuşurken sesim çok kısıktı. “Katili bilmiyor. Sadece babamdan nefret eden eski bir arkadaşı.”

“Gel.” Hayalet daha fazla ısrar etmedi. Zaten adamla bir derdi olan o değildi ama bir şekilde benden daha öfkeli görünüyordu.

Beni arabaya kadar götürdüğünde kapıyı açtı ve ön koltuğa oturduğumda kapıyı üzerime kapattı. Sonrasında adamın yanına geri gitti ve bir şeyler söylediğini tahmin ettim ama yanıma gelip oturduğunda adam hala oradaydı.

“Onu burada mı bırakacaksın.”

Arabayı çalıştırırken bana kısa bir bakış attı. “Birazdan gelip alacaklar.”

“Yalnız değil miydik?”

“Karışık bir durum.” demekle yetindi.

O, arabayı harekete geçirirken arabanın camını indirdim ve o sırada arazinin çok uzak bir köşesinde gözle görülmesi çok zor olan siyah gölgeyi seçebildim. İlk baktığımda fark edememiştim ama şimdi biz oradan ayrılıyorken o siyah arabanın Sedat’ı almaya geldiğini anlamam çok kolay oldu. En başından bu yana yalnız değildik anlaşılan.

Araba hızlandığında rüzgâr çok sert estiği için camı kaldırdım ve yanımdaki adama döndüm. “Neden yaptın bunu, Hayalet?” Sormam gereken ilk soru bu değildi muhtemelen ama kafa karışıklığım alıp başını gitmişken hangi soruların doğru olduğunu bilemiyordum. “Seninle bir derdi yoktu. Tüm mesele onunla benim aramdaydı. Onunla yüzleşmeye ve bu yükten kurtulmaya ihtiyacım olduğunu inkâr edemem ama bunu yapman için sebepler bulamıyorum kendimde.”

“Sebepleri bulmak için aramana gerek yok.” Bana baktığında yüzüne yerleşen ifadenin tamamını görebilmek isterdim. Bu kadar tanıdık hissettirirken ardına sığındığı yabancılığın sebebini bilmek isterdim ama o yalnızca sert yüz ifadesiyle yeniden yola döndü. “Bir tek sebep var, onu da aynaya baktığında görürsün zaten.”

Göğsümün ortasından dönen bir hançerin bıraktığı hasarı duyumsadım. Kırılan parmaklarımdan çıkan ses bile hala kulaklarımdayken beni yağmurun altında yalnızlığa terk eden bu adamın bir gün o yağmurdan kurtulmama yardım etmek için atacağı adımlar geçmişin hasarından kalan seslerden baskın geldi.

“Benim için mi onu bulup karşıma getirdin yani? Benim için? Babamdan nefret ederken ve yoluna sürekli taş koyduğum için beni tekmelemek isterken? Açık konuşalım Hayalet, sen benim için bir şeyler yapacak biri değilsin. O kadar değilsin ki yanındayken canımın güvenliğinden bile emin olamıyorum.”

Söylediklerim arabanın soğuk havasında bir buhar kütlesi gibi dolandı. Yalnız bırakılan Lara Solar’ın kırgınlığı sesime yansıdı diye kendime içten içe kızdığım sırada, Hayalet de kendi kendine bir şeylere kızmış gibi dişlerini gıcırdattı. “Senin için değildi.” diye itiraz etti. Kısa süre içinde toprak araziden çıkıp ara yollara çıktığımızda daha da hızlı kullanmaya başladı arabayı. “Sana yaptıkları içindi.”

Bu, sanırım beklenmedikti. “Bana yaptıkları için?”

Yumruk olan avuçlarımı açtım ve sonra yeniden sıktım. Bedenimdeki gerginliği atabilmek için uzun bir süre ağlamam gerekiyordu ve ne kadar erken başlarsam o kadar iyi olurdu. “Yani bu benim için yaptın demek. Aynı kapıya çıkmıyor mu? Yine de senin için bir sebep olmam çok anlamsız.” dedim başımı iki yana sallayarak. “Sen canlı canlı parmaklarım kırılırken bile acımadın bana.”

Parmaklarım çektiğim acıyı tasdiklercesine buz gibi olmuştu. Hayalet arabanın hızına rağmen kısa bir anlığına bakışlarını yoldan ayırdı ve o bakışlar kucağımda duran ellerime kaydı. Parmaklarım titredi. Aynı saniyelerde onun direksiyonu sıkan elleri gerildi ve yeniden önüne döndü.

“Merhametsiz gibi görünebilirim ama değilim.” Bunu söylüyor olmasına rağmen sesinde merhamete dair tek bir iz bile yoktu. Bir parça bile. “Merhamet etmek istemediklerimin canına okurum orası ayrı ama benim bile geçilmemesine inandığım bazı çizgiler var. Çocuklar gibi ya da-“

“Hapsedilmek gibi mi?” diye sordum, yeniden yağmaya başlayan yağmuru izliyordum.

Kırmızı ışıkta durduk bir süre, içerisi ile dışarısı bambaşka bir evrenmiş gibi hissettiriyordu. “Sebep bu muydu? Akıl hastanesinde kaldığımı öğrenince acıdın mı bana? Ya da orada neler yaşadığımı öğrenince? Bana sormadan geçmişime müdahale edebileceğini sana düşündüren ne?” dedim sertçe. “Sanki senin o hiçbir işe yaramayan merhametine ihtiyacım var da.”

“Geçmiş insanı öfkelendirir. Bazen yanlışlıkla ağzından kaçan küçük bir kelime bile. Ama ben sana kendi isteğimle yaşadıklarımı anlattım. Bunu bana karşı kullanıp canımı yakmaya çalışman ya da bana acıman umurumda değildi ama sen yapmadın. İstersem kuracağım birkaç cümleyle yarım dakika içinde seni ağlatmayı başarabilirim ama sen bana bunu yapamazsın. Ben sana neden acıyayım?” Gözleri kısıldığında güldüğünü anladım. “Açıkçası bugünkü Lara Solar da umurumda değil ama o az önce orada olan sen değildin. O yüzden o hamleyi yaptım.”

Az önce Sedat Baylan’ın karşısında duranın çocukluğum olduğunu ima etmişti.

“Bir şeyi en küçük parçasına kadar tanırsan ona sahip olursun,” Balo gecesi dans ederken söylediği cümleyi dile getirdiğimde kaşlarını çattı. “Bana bunu sen söylemiştin. Beni en küçük parçama kadar tanıdığını sanıyordun belki de, aslında tam tersi olduğunu öğrendin. Buradan sola dön.” dedim. Gitmem gereken bir yer daha vardı bugün.

“Bazı boşluklar olduğu bir gerçek.” Kabulü gözlerimi kısmama neden oldu. “Uzun zaman önce doldurmaya çalışmıştım ama sen çatıda dile getirene kadar net değildi.”

“Fazla üstü kapalı konuşuyorsun.” dedim itiraz dolu bir sesle. “Bana değil de kendine konuşuyor gibisin. Bahsettiğin şey ne?”

“Seni çok uzun zaman önce, ayrıntılı bir şekilde araştırmıştım. Bakma bana öyle alev topu gibi,” Neredeyse kahkaha atacaktı. “Benim gibi birinden bunu beklemen gerekiyordu. Ve senin hayatında da boşluklar vardı. On yaşından öncesinde nerede, ne yaptığın çoğunlukla bilinmiyordu. Deden bile bilmiyordu ki bu annenin seni ne kadar iyi sakladığının bir kanıtı. Diğer yandan on yaşında tamamen kayıplardaydın. Barbaros Solar seni yeniden gündeme getirene kadar nerede ne yaptığın hakkında hiçbir şey bilmiyordum. Tahminim yurt dışına gönderdiğinden yanaydı.”

Ve çatıdayken akıl hastanesinde kaldığımı öğrenmişti.

“Senin gibi cici bir hayat yaşayan bir kız çocuğuna göre şaşırtıcı bir geçmiş. Paranın satın alamayacağı şeylerden birini kaybetmişsin.” Yumruklarını sıkıp açtı. “Özgürlüğünü.”

Özgürlüğüm uzun bir zaman benden alınan ve yeri yurdu bilinmeyen bir uğraştı. Tırnaklarımla duvarları kazısam da, boşluğun içinde çığlıklar atsam da biri beni kurtarmadıkça geri kazanamamıştım. Ne acı, hiçbir zaman kendi özgürlüğüm hakkında söz hakkım diğer insanlardan fazla olmamıştı.

“Sen beni babamın zenginliğinde çiçekli böcekli bir hayat yaşayan biri sanıyordun değil mi?” dedim her şeyi anladığımı belli eden bomboş bir gülümsemeyle. “Bu yüzden mi benden nefret ediyorsun? Gerçi öyle bile olsa bu nefreti hak etmiyorum ya.”

Dışarıdan çoğu insana öyle görünüyordum muhtemelen. Düşününce bugüne kadar isteyip de alamadığım hiçbir şey yoktu ama perde arkasında ben hep kaybettiklerimin bıraktığı hislerle mücadele halinde olmuştum. Asla insanların gördüğünden ibaret değildim. Onların da benim gördüğümden ibaret olmadığını bin bir farklı şekilde öğreniyordum.

“Yaptığım yanlışlardan biri buydu.” dediğinde hızla Hayalet’e baktım. Bir hatasını kabullenmesi bir yana, başka kimler hakkında önyargılarla can yakmıştı kim bilir. “İkinci yanlışım da ilkinin aynısıydı ama kişiler farklıydı.”

İkincinin kim olduğunu sormama fırsat vermeden konuşmaya devam etti. “Ama sen de o gece çatıda bilerek söyledin değil mi? Herkes duysun ve bu artık sır olmaktan çıksın diye. Bunun yükünü daha fazla taşıma diye.”

“Bilemem.” diye mırıldandım. “O an sadece dedemin yüzüne canını acıtacak şeyler haykırmak istedim.” Yeniden ona döndüm. “Dedeme güveniyor musun? Bence o da sadece kendi çıkarlarını düşünüyor.”

“Kimlerin kendi çıkarları için neler yaptığını duysan şaşırırdın.” dedi. “Şok olurdun hatta.”

Hissedeceğim şoka rağmen hepsini bilmek isterdim ama Hayalet bana bunu vermezdi. Yolculuğun geri kalanı garip bir sessizlik içinde geçti. Benim düşüncelerimin ne olduğunu o biliyordu muhtemelen ama ben onun kafasından geçenler hakkında hiçbir şey bilemiyor oluşumu kabullenmek zorundaydım.

Nihayetinde bu tuhaf yolculuk son buldu ve beni tarif ettiğim adrese getirdi. Kimin evine ya da neden buraya geldiğimizi sormadan sadece inmemi bekledi. Yutkunduğumda boğazımda tuhaf bir tutukluk oldu. Ona baktığımda elleri direksiyondayken dümdüz karşıya bakıyordu.

Arabanın kapısını açtım ama inmeden, “Teşekkür ederim.” diye mırıldandım varla yok arası bir sesle.

“Pardon, anlayamadım.” dedi sahte bir şaşkınlıkla.

Cevap vermeden ona kötü kötü bakmakla yetindim. Arabadan indiğimde ve gittiğinde gülüyor olduğuna çok emindim.

Zaman beni aldı ve hiç olmaması gereken bir yere sürükledi.

Ben buraya bile isteye sürüklendim.

Aslında olmamam gereken bir yerde, yapmamam gereken bir şeyin içindeydim. Çok akıllı olduğumu söyleyemesem de kendimce doğru olduğuna inandığım şeyleri yapmaya devam ediyordum. Sonuçları en çok benim açımdan ağır oluyordu, her şey sona erdiğinde yara bere içinde kalan ben oluyordum ama bu yapmama engel değildi.

Hayalet’in tamamen uzaklaştığından emin olduktan sonra yürümeye başladım. Tam olarak nereye geldiğimi anlamasın diye birkaç sokak önce inmiştim.

Dantes’in yokluğunda yaptığım ilk şeylerden biri kasadan aldığım belleği kontrol etmekti. Onca zaman çok bile sabretmiştim ama sonuç pek de iç açıcı değildi. Annem sandığımdan daha zeki bir kadın olmalıydı ki bellek şifrelenmişti. Tek başıma açabilmem mümkün değildi. Ben de Kerem’e mail atarak yardım istemiş ve ondan bilgisayar alanında elinden her iş gelen bir arkadaşının adresini almıştım. Aklıma gelen en mantıklı çözüm bu olmuştu.

Adresi bulmam kolay oldu. Çok düşünmüştüm buraya gelip gelmemek konusunda. Hayalet ile konuşurken bile zihnimin arka kısmında kendim ile konuşmaya devam etmiş ve vazgeçiş yolları aramıştım.

Sonrasında ise Dantes’in bana anlatmaktan vazgeçtiği gerçekleri hatırlamıştım.

Konuşmuş olsaydık ikimizin de artık farklı yerlerde olacağımızı biliyordum. Gerçek sonu gelmeyen bir sarmaldı. Merhametli, anlayışlı ve sevecen yanlarım hala buradaydı fakat artık içimdeki duygular bunlardan ibaret değildi.

Artık öylece durup etrafımda yarattıkları sarmalı izlemek istemiyordum.

Sokak arasında kalan, küçük bir bilgisayar tamircisi dükkânı gibi görünen bir dükkâna girdim. Bellek yanımda olduğundan yol boyunca çok gergindim ve sürekli etrafıma bakınma ihtiyacı hissetmiştim.

Sanki takip ediliyordum. Ama ne zaman arkama dönüp baksam ya boş bir sokak ya da kendi halinde yürüyen insanlar görüyordum. Sanırım paronayaklaşmıştım.

Hayalet’in ziyareti yüzünden dükkâna belirlediğimiz saatten bir saat daha geç geldim. İçeri girdiğimde yanık kablo kokusuna benzeyen bir koku burnuma doldu ve yüzümü buruşturdum. Etrafta tamire ihtiyacı olduğu belli olan bir sürü bilgisayar vardı ve dükkânın uç kısmında bir adam oturuyordu.

İçeri girdiğimi görünce başını bilgisayardan kaldırdı ve gergin bir yüz ifadesiyle bana bakarken, “Lara Solar?” dedi tedirginlik içinde.

Tedirginliğine bir anlam veremeyerek ona doğru ilerleyip başımı salladım ama o ayağa kalkarken aklıma bir şey gelmiş gibi duraksadım. “Size adımı söylemiş miydim?”

Çünkü söylediğimi hatırlamıyordum. Onunla Kerem’le konuşurken kullandığım mail hesabımı kullanmıştım. Adam birkaç saniye bocalarken sendeleyen gözlerinde bir panik ifadesi belirdi ama bu çok kısa sürdü. Boğazını temizleyerek masasının önündeki koltuğa oturmamı işaret ettiğinde daha özgüvenli görünüyordu. “Kendimce yöntemlerle öğrendim diyelim.”

Ah, demek ondan.

“Hesabımı mı hackladiniz yani?” Sesimin sertliği ile kullandığım kelimelerin resmiyeti birbirine tamamen zıttı. “Onca zaman Kerem istese kim olduğumu şıp diye bulabilirdi yani. Öyle mi?”

“Eh,” Omuz silkerek benimle eş zamanlı olarak sandalyesine geri oturdu. “Birkaç kere Nihil’in kim olduğunu bulmam için bana yalvarmışlığı var.” Yüzümdeki dehşet ifadesini görünce rahatlayarak güldü. “Elbette o kadar saygısız değilim.” Endişe etme dercesine elini salladığında bana hiçbir faydası dokunmadı.

“Yaa,” diye homurdandım ağzımın içinden. “Adımı ben söylemeden bilen bir adam mı söylüyor bunu?” dediğimde çenesini kaşıyıp ellerini masanın üzerinde birleştirdi.

“Pekâlâ, sana nasıl yardımcı olabilirim? Kerem eğer sana yardımım dokunmazsa beni dergi gibi dürmekten söz etti.”

Sırt çantamın derinliklerinde sakladığım belleği çıkarırken Kerem’in bu cümleleri dile getirişini hayal ettim ve bu yüzüme küçük bir gülümseme konmasına neden oldu. Belleği masanın üzerine bırakıp ona kaydırdığımda sert bir soluk aldı ve o an alnında minik terler biriktiğini fark ettim. “İyi misiniz?”

“Evet,” dedi hemen, hızlıca. “Bu küçük dükkân çoğu zaman beni bunaltır.” Hâlbuki içerisi gayet serindi. Dışarının soğuğundan bahsetmiyordum bile.

Onun gerginliğinden payımı alarak elimi geri çektim. “Bellek bu, mesajlarda da bahsetmiştim zaten.” dedim kısıkça. “Sadece şifresini kırsanız yeterli. İçindeki belgelere sakın bakmayın.” Sesim uyarı doluydu. Adam bana neden der gibi baktı ama yüzümdeki ciddiyeti görünce bir şey sormadı.

Belleği almak için bir hamle yapmadığını görünce, “Ee,” dedim kaşlarımı çatarak. “Almayacak mısınız?”

“Evet, evet.” Uzanarak belleği kendine doğru çekti. Bir eliyle ensesini ovuştururken parmakları titrer gibi oldu. “İyi olduğunuza emin misiniz?”

Ortama çöken sessizlikte birbirimize bakmaya devam ettik. Adam belleği avucunda oynatıp dururken arkasına yaslandı ve anlam veremediğim bir şekilde bana baktı. Ben de gözlerimi kaçırmadan ona bakmaya devam ettim.

Saniyeler belirsizlikle doldu, saatin tik tak sesleri o sessizliğe bir el bombası gibi düştü ve adam en sonunda belleği bilgisayara takarken bakışlarını benden çekti. Sanki o saniyelerde kelimeleri kullanmadan benimle konuşmak istemiş fakat bunu yapamayacağını fark ederek pes etmiş gibiydi.

Sonrasında ise tüm dikkati ekrandaydı. Siyah şifreli ekranla karşılaştığında yüzünde tek bir mimik bile oynamadı. Aksine şimdi daha özgüvenli görünüyordu. Masasında üç tane bilgisayar yan yana açık vaziyetteydi ve hepsi birbiriyle bağlantılı gibi görünüyordu.

Adamın şifreyi çözmek için uğraştığı süre boyunca gergince koltukta oturdum ve gözümü üzerinden ayırmadım. Arada bir başını kaldırıp bana bakıyor ve dudaklarını kıvırıp gülümsemeye çalışıyordu ama gülümsemesi o kadar eğreti duruyordu ki bir süre sonra ikimize de rol yapmayı bıraktı ve sadece kendini işine verdi.

Hayatımın en gergin on dakikasını yaşadım. Bir yanda babamın hayatını yıkacağını söyledikleri belgeler, diğer yanda Dantes… kendi kendime sürekli buna hakkım olduğunu hatırlatıp durdum. Benden alınan şeye karşılık kendi gerçeğimi elde etmek istiyorsam kimse bunun için beni suçlayamazdı.

Hiç sıcak olmayan havaya rağmen adamın şakaklarından terler akmaya devam etti. Klavye sesleri bir süre sonra başımı ağrıtan bir gürültüye dönüşürken kulaklarımı tıkamamak için kendimi zor tuttum.

“Hala bitmedi mi?” diye sordum on beşinci dakikadan sonra. Esneyip kollarımı kaldırarak omuzlarımı gevşettim. “Çok yorucuymuş.”

“Tüm işi yapan kişinin ben olduğumun farkındasın değil mi?” Adam tekerlekli sandalyesinde bilgisayarlar arasında dolanmaya son vererek arkasına yaslandı. “Üstelik bunu yaptığım için senden para da almayacağım.”

“Ama ödemeyi hazırladım.” dedim hızlıca. Sırt çantama pat pat vurdum.

“Yaa, senden para alayım da Kerem beni dergi gibi dürsün değil mi?” Olmaz dercesine başını iki yana salladı ve kollarını göğsünde kavuşturdu. “Ayrıca, emin ol verdiğin paraya değmezdi.” dediğinde parmaklarımın panikten karıncalandığını hissettim. “Belleğin içinde dosya falan yok.”

“Anlayamadım.”

“Gel ve kendi gözlerinle gör.” derken sandalyesini hafifçe yana ittirdi ve bilgisayarın önünde bir kişilik daha yer açtı ama ben oturduğum yerde kalmaya devam ettim.

Belleği alabilmek uğruna çektiğim işkenceler hızla gözlerimin önünden geçti ama bu his babamı düşündüğümde çok daha gerilerde kaldı. Babamın hatırlayamadığım kokusuna bile hasret kalışım hala büyüyemediğimin en büyük kanıtıyken kızına büyümeyi öğretmeyen babam da artık olmasını istediğim yerde değildi.

Hissizlik içinde ayağa kalkmamla eş zamanlı olarak geçmişin sesi kesildi. Küçük adımlarla masanın etrafından dolandığımda artık adamın yanındaydım ve ikimiz de gözlerimizi ekrana dikmiş bakıyordum.

“Hani içinde hiç dosya yoktu?” diye fısıldadım.

“Yok zaten.” Adam benim yaşadığım dehşetin aksine biraz daha sakin kalarak omuz silkti. “Bu bir dosya değil. Bu bir video kaydı. Şifreyi kırdırırken ne bulmak istiyordun bilmiyorum ama içinde bu video kaydından başka hiçbir şey yoktu. Seni temin ederim.”

“Sorun yok.” Yavaşça masanın kıyısına tutundum. “Kerem sana güvendiği için ve ben de Kerem’e güvendiğim için sana geldim.” Birkaç saniye gergince ayak parmaklarımın üzerinde yükselip alçaldım. “Sence videoyu açsak mı?”

“Ne bileyim kızım ben.” Adam sert bir nefes alıp kazağının boynunu gevşetti. Neden biri ensesine silah dayamış gibi davranarak benim gerginliğimi daha da artırıyordu asla anlamıyordum. “Ya içinden şu an dünyayı etkisi altına alan bir felaketin komplo teorisi çıkarsa?”

“Ne?” Gözlerimi kocaman açarak ona baktığımda kıs kıs güldü.

“Merak ediyorsan aç izleyelim işte, bu kadar düşünmeye ne gerek var.”

“Babamın kim olduğunu ve nasıl bir karmaşanın içinde olduğumu bilseydin bu kadar rahat konuşamazdın.” Hafifçe kamburlaşarak fareyi tuttum ve videonun üzerine kaydırdım.

“İçinden çıkan her neyse sen de artık benimle o görüntüye suç ortağısın.” diyerek adamı dehşete düşürmemin ardından ileriye doğru atılsa da bana engel olamadan çift tıkladım. Videoyu açtım.

Önce sadece karanlık vardı.

Sonra karanlığın yerini geceye doğan bir ışık aldı.

“Lara…” Bir isim… İsmim… Karanlık renklere ve renkler de birleşerek bir siluete büründüğünde, zaman göğsümün ortasına bir çiçek gibi köklerini yaydı ama damarlarıma bıraktığı tek şey zehirdi. Önce saçlarını gördüm, bir sonbahar mevsiminde rüzgârda savrulan yapraklara benziyordu. Mevsimleri önünde diz çöktürecek bir güzelliği vardı, iklimler ise onun kölesiydi.

Ardından gözlerine baktım. Unutulmuş bir simanın getirisi ilk başta kayba kapı açardı ama oradan gelen geçen kimse olmayınca o kapının da kendi kendine kapandığı olurdu.

Onun gözlerinin sessizliği vardı. Küçükken de bunu bilirdim. Bir dirhem nefesine kelimeleri katmadığında kıt kanaat bir çabayla gözlerine bakar ve benden sakladığı her şeyi görürdüm.

Ama o benden hiçbir şey saklamazdı.

Oysa şimdi karşımda yıllanmış bir anı duruyor ve sakladığı her şeyiyle bana gülümsüyordu.

Annem bana gülümsüyordu.

“Eğer bu videoyu izliyorsan, kızım…” İsmim, felaketle son bulacağına inandığım bir cümleyle devam edince hissettiğim sarsıntı dünyamın yıkılışını tarif etmede yetersiz kaldı. Özlemim bir çığ gibi içimde büyüdü fakat kederli gülümsemesi özlemimi gidermeye bile izin vermedi. Annem orada durmuş bana baktı ve ben onsuzken asla zihnimdeki ışıkların yanmayacağı gerçeğiyle yüzleştim. “Ben artık yanında değilim demektir.”

Ondan sonrası yalnızca kulaklarımın çınladığı bir sarsıntının enkazıydı. Ellerim bir titremeye teslim olduğunda, “Kapat şunu.” diye fısıldarken yanımda duran adamın kolunu sıktım. Fareyi çoktan elimden çekip almıştı.

Görüntü yavaşça akmaya devam ederken annem usulca bir elini kaldırıp yüzüne dökülen saçları kulağının arkasına sıkıştırdı. “Kapat dedim sana! Kapatsana!”

Sanki içimden bir yıldız kayıp gitmişti ve bu görüntüler o boşluğu doldurma çabalarımdan ibretti. Annemin silik de olsa bende anıları vardı. Ben çocuktum, o gencecikti. Şimdi ise ben büyümüşken o bıraktığım gibi duruyordu ya öldüğü gerçeğiyle uzun zaman sonra ilk kez bu kadar gerçek yüzleşiyordum.

Annem… o öleceğini sahiden de biliyor muydu?

Adam ani çıkışımla iyice panikleyerek görüntüyü kapattığında duyulan tek şey hızlıca aldığım nefeslerdi. Terleyen ellerimle belleği yerinden hızla söktüm ve masanın etrafından dolandım. Sırt çantamda hazırda beklettiğim parayı çıkarıp masasına bıraktım. Dikkatimi dağıtmam gerekiyordu. Az önce hiçbir şey duymamıştım değil mi? Gerçek değildi, gerçek olmaması gerekiyordu.

“Borcun yok dedim sana.” Adam masasına bıraktığım parayı eliyle ittiğinde hiç oralı olmadım. Belleği çantamın derinliklerine yollarken dünyayla arama buzdan bir duvar örme çabalarım nafileydi. “Zaten bir beden ödeyecekmişsin gibi görünüyor.”

Kast ettiği şeyin ne olduğunu yorumlayacak zihinsel gücüm bile yoktu. Sırt çantamı yeniden omuzlarıma geçirdim. Montumun kapüşonunu da başıma taktım ve teşekküre benzer bir şeyler mırıldandığımı sanarak kapıya doğru yürüdüm. Dudaklarım bile uyuşmuş gibiydi. Annemin sesi kulaklarımda bir çan gibi yankılanıyor ve saat daima on ikiyi vurduğundan hiç susmuyordu.

Dükkânın kapısını açtığımda hissettiğim ilk şey soğuk havaydı. Dışarıda adım atmadan önce boş gözlerle sokağa bakındım. Yavaşça geçip giden arabalara ve yağmurdan ıslanan insanlara baktım. Onlar gibi olmalı, kendimi hayatın akışına bırakmalıydım fakat öyle amansız bir yerden darbe yemiştim ki şimdi yaşamın bana cazip gelen tüm yönleri kaybolmuştu.

Derin bir nefes verdiğimde dudaklarımdan silik bir duman kütlesi döküldü. Aynı saniyelerde yanıma gelen biri hızlıca dükkâna girmek için bir hamle yapınca sendeleyerek kapının pervazına çarptım ama o kişi bunu yaptığının farkında bile değildi. Beni ittirerek açtığı boşluktan içeri dalıp, “Selam kardeşim.” dediğini duydum heyecanla. “O nerede? Gitti mi? Toplantıdan erken çıkamadım, kaçırdım değil mi? Lanet olsun!”

Kendimi toparlayarak omzumun üzerinden geriye baktığımda, sırtı bana dönük sesin sahibi, dükkânın ortasında tüm heybetiyle dikiliyordu. Ellerini asker yeşili paltosunun cebine sokmuş, gergince ayak parmaklarının üzerinde kımıldıyordu.

“Kerem?” diye fısıldadığımda sesimi ben bile duyamamıştım.

Kerem’in omzunun üzerinden masasının başında duran adam ile göz göze geldiğimizde bir ölüm sessizliği dükkânın içine çöktü. Adam bir Kerem’in arkasında duran bana bir ona baktı. O saniyelerde kimse tek kelime etmedi ve Kerem’in nefes alışları yavaşlarken, “Hassiktir.” diye fısıldadığını duydum. “Tam şu an arkamda duruyor değil mi?”

Adam geveledi. “Aslında pek sayılmaz.”

Aslında tam olarak Kerem’in iki metre arkasında duruyordum.

“Sence arkamı dönsem kaçıp gider mi?” diye sordu Kerem tok bir sesle. Bu soruyu arkadaşından çok bana sorduğunu biliyordum.

Ama hazır değildim. Hem Lara Solar olarak hem de Nihil olarak uzun zamandır onu kandırıyordum ve ikisinin de ben olduğumu öğrendiğinde dostluğumuz aynen devam eder mi bilemiyordum.

Sessiz sedasız kaçabilmemin mümkün olduğunu pek sanmıyordum ama yine de yutkunarak kapanmak üzere olan kapıyı kavradım ve geri çektim. “Seni şerefsiz,” Ve Kerem’in hırlamaya benzer bir ses çıkarmasıyla duraksadım. “Ondan para alma demedim mi sana?” Tuttuğum nefesimi geri bıraktım. Bir an için bana şerefsiz dedi sanmıştım.

“Düşünmen gereken şey bu değil kardeşim. Düşünmen gereken şey,” Adam bana göz kırptı. Bedenimin yarısını kapı aralığından dışarı kaydırdım. “Tam da şu an kaçıp gitmek üzere.”

Evet kaçmak istiyordum aslında ama bir şeyler bunu yapmama engel oldu. Belki de sebebi içimde tuttuklarım ve birilerine her şeyi anlatarak hafiflemeye olan ihtiyacımdı. Kerem iyi biriydi, ona yalan söylememi hak etmiyordu ve ben bun ona daha fazla yapamazdım.

“Gitme.” dedi Kerem hızlıca. Bir elim hala açık kapıda dururken onun da bir hamle yapmadığını fark ettim. Kalmamın benim tercihim olmasını istiyordu. Ben de öyle yaptım.

Derin bir nefes alarak kapıyı bıraktım ve kendi kendine kapanmasına izin verdim. Sonrasındaysa tırnaklarımla oynayarak tedirginlik içinde arkamı dönüp Kerem’e baktım.

O an zihnimden ona gerçek yüzümü gösterdiğimde söyleyeceğim cümle geçti. Hiçbir şey olmadığıma öyle eminim ki, beni ancak hiçliğe inandığında tanıyacaksın.

Hiçlik hep benim tercihim olmuştu. Var oluşa sırtımı dönmek istediğimde elimi uzattığım oydu. Katlanmak zor olunca bir gün hiç olacağımı ya da her şeyin hiçliğe gömüleceğini düşünmek rahatlatıcıydı. Ve Kerem şimdiye kadar bir kez bile bana neden bu mahlası seçtiğimi sormamıştı. Sanki ona yolladığım yazıları okudukça ruhumu görmüş de hiçlikle olan bağıma saygı duymuştu.

Nefesimi tuttum ve Kerem Kuzgun’un vereceği tepkiyi bekledim.

“Benimle dalga geçiyorsun.” Sesi kısıktı, şaşkındı. Gözleri gördüğü kişi gerçekten ben miyim anlamak ister gibi kısılmış ve dudakları gerilmişti. “Benimle dalga mı geçiyorsun?” diye sordu bir kez daha.

Dudaklarımı birbirine bastırarak başımı iki yana salladığımda gözleri bu kez hayretle kocaman açıldı.

“Açıklayabilirim.” diye mırıldandım.

“Açıklasan iyi edersin.” dedi. Farkında değildi ama normal ses tonuyla konuşamıyor, hatta bağırıyordu neredeyse.

Kerem’in şaşkın bakışları uzun süre üzerimden kalkmadı. Bundan kaçamayacağım gerçeği çok açıktı. Kerem donmuş kalmıştı, tamamen yabancı biri olsaydım bu tepkiyi vermezdi muhtemelen. “Hadi gel, sana bir kahve ısmarlayayım.” diyebildim nihayetinde.

Bana cevap vermedi ama harekete geçti. Yavaş adımlarla yanıma geldiğinde, kapıyı açtığında ve dışarı çıktığında gözlerini bir an olsun üzerimden ayırmazken önüne bakmadığından iki adımlık merdiveni göremeyip sendeleyerek küfür etti. Az kalsın kaldırıma düşüyordu. Ağzımdan gayriihtiyari bir kıkırtı kaçtığında dik dik bana baktı.

Yakınlardaki kafelerden birine ulaşmamız çok sürmedi. O cam kenarındaki masalardan birine oturmuşken ben de ona ve kendime sıcak bir kahve alıp masasına doğru yürüdüm. Kahvesini önüne bıraktığımda başıyla küçük bir teşekkür hareketi yaptı.

“Şimdi,” dedi masaya doğru eğilerek. “Önce bana şifreyi söyle yoksa buna beni inandıramazsın.”

“Belleğin şifresini mi?” dedim bir an anlayamayarak.

“Ne belleği, Tweety? Nihil’in bana kim olduğunu kanıtlamak için söyleyeceği şifre. Parola.” Gözlerimin önünde parmağını şıklattı. “Alo! Gerçek Nihil bana saniyesinde cevabı vermişt-“

Hiçbir şey olmadığıma öyle eminim ki beni ancak hiçliğe inandığında tanıyacaksın.”

“Siktir sen gerçekten de osun.” Bunu kabullenmenin şaşkınlığıyla derin bir nefes alıp arkasına yaslandı. “Peki ya ikinci şifre ne?” dedi bu kez sabrımı sınamaktan biraz bile pişmanlık duymadan.

“İkinci şifre falan yok.”

“Peki ya sen nereden biliyorsun benim yazıştığın o adam olduğumu?”

“Arkadaşının dükkanına gelip beni bastın kim olduğumu bulmak için! Ayrıca sosyal medyadan takip ediyorum seni uzun zamandır.”

“Sahi mi?” Bir an gözleri parlayacak oldu ama hemen kendini toparlayıp burnunu kırıştırdı. “Stalker.”

“Diyene bak. Hani söz vermiştin bana, ben istemedikçe kim olduğumu bulmaya çalışmayacak ve peşimden koşmayacaktın. Arkadaşına mail hesabımı hacklemesi için yalvarmışsın yahu. Ben sana böyle mi yaptım?”

“Haklısın, Lara haklısın. Sen benimle başka biri gibi tanışıp arkadaş oldun. Yetmedi editörün oldum çünkü lanet olası kitabına bayıldığımdan bu fırsatı kaçıramazdım ama bunların hepsi olurken zaten bir yıldır tanıştığımızı söylemek aklına gelmedi senin.”

“Aklıma gelmedi değil işte, söyleyemedim.” dedim kısık bir sesle.

Her zamanki yumuşak tavrı yoktu, ona yalan söylediğimi anladığı için bana tavır koyduğunu saklamıyordu. “Anlat bakalım.” Yine de sakince kahvesinden bir yudum alıp beni dinlemeye hazır konuma geldi. “Neden söyleyememişsin bu büyük sırrı? Çünkü devlet meselesi olacak kadar önemli değil mi?”

Kerem’in yeri benim için hep başkaydı. Yazdıklarımın değerli olduğunu bana hissettiren ilk insandı ve onun tek bir cümlesi bile beni depresyona sokabilirdi.

“Seni kandırmak istemezdim Kerem ama saklamam gerekiyordu.” Hızlıca açıklamam gerekiyordu çünkü her an beni bırakıp gidebilecekmiş gibi görünüyordu. “Jülide’nin sitesinde tek bir yazım yayınlandığında bile ne kadar çok insanın dikkatini çektiğini sen de biliyorsun. O yazıları yayınlarken Lara Solar olduğumu bilselerdi her cümlemin altında didik didik bir şeyler ararlardı.”

Bu açıklama yeterli değilmiş gibi gözlerini kıstı. “Kerem babam çok kızardı.” dedim tüm içtenliğimle. “Ben sana çok değer veriyorum ama bu riski göze alamazdım.”

“Ben kimseye söylemezdim.”

“Biliyorum ama ilk zamanlar tanımıyordum seni. Sonra da öylece devam etti işte.”

“Peki Jülide biliyor mu?” diye sordu biraz daha sakinleşmiş bir sesle. Başımı salladığımda içini çekti. “O yüzden katıldığımız kokteylde Jülide’nin beni kıskanacağını ağzından kaçırdın sen. Çünkü zaten benim dergimin düzenli yazarlarından biriydin.”

Yeni yeni bir şeyleri kafasında oturturken ona zaman tanıdım.

“Egoist misin kızım sen? Lara olarak ayrı Nihil olarak ayrı övgüleri toplamaktan keyif mi alıyorsun?” Ses tonu sertti ama gözlerindeki muzip ifadeyi yakalamıştım.

“Böyle söyleyince kulağa pek hoş gelmiyor biliyorum ama…”

“Şu işi bir en başından anlatsana sen bana.”

İşte başlıyoruz. Anlat bakalım, Lara.

“Nihil olduğumun sahiden duyulmasını istemiyordum. Benim babam siyasetçi. O yüzden bir şeylerle haber gündemine düşmek istemedim. Magazin dünyası çok acımasız, Kerem. Bazen bir bakış ya da bir sözden insanın hayatını kaydıracak şeyler yazabiliyorlar. Ben küçükken akıl hastanesine yatırılmış bir kızım. Babam karanlık düşüncelerin kafamdan gittiğini sanmalıydı.”

Bir nefeste dilimden dökülenlerin ardından Kerem kahvesini şaşkınca masaya bıraktı. “Ne anlatıyorsun sen şu an?”

“Gerçeği öğrenmek istemiyor musun?” dedim sessizce. “Çok şey birikti içimde. Eğer dinlemek istersen sana her şeyi anlatacağım çünkü birine anlatmazsam boğulacağım artık.”

“Sahiden akıl hastanesine yattın yani? Bu da başka bir yalan olmasın?”

Hızlıca başımı salladım. “Burası eskiden birazcık bozuktu.” derken işaret parmağımla şakağıma dokunduğumda dudakları şaşkınlıkla aralandı.

“Ben oranın bozuk olduğunu değil, kendine ait bir mekanizması olduğunu düşünüyorum.”

“Ama öyle düşünmeyen çok kişi oldu.” Acemi bir çabayla gülümsemeye çalıştığımda, bu çabamı buruk bir sessizlik içinde izledi. Söyleyecek çok şeyi olsa da ne söylese olduramayacakmış gibi pes etti.

“Gördüğün gibi biraz karmaşık bir hayatım var. Arkadaşına şifresini kırdırdığım belleği almak için başıma neler geldiğini tahmin bile edemezsin. Belleğin içinde de ünlü siyasetçi Barbaros Solar’ın hayatını bitirecek belgeler varmış ama sadece beklenmedik bir video çıktı. O da on yıl önce gözlerimin önünde öldürülen annemden kalan bir veda videosuymuş. Bu yüzden sanırım başta Mir olmak üzere herkes belgeler konusunda yanıldı.”

“Dur bir dakika, anlayabilmem için daha yavaş olmam lazım.” Ellerini yavaşla der gibi havaya kaldırdığında gülse de neyin içine düştüğünü anlayamayan yüz ifadesi onu ele veriyordu. “Bir kitap kurgusu dinler gibi dinliyorum anlattıklarını. Öyle imkânsız yani. İnanıyormuş gibi yapmaya devam edeceğim, sen anlatmaya devam et.”

Bana inanmıyor oluşunu sessiz bir tebessümle kabullendim. “Mir’i tanıyorsun zaten.” diye devam ettim. “O da intikam için babamın hayatına girmiş, öyle tanıştık biz. Bu hikâyede yanan ben oldum gibi bir şey. Tabi sonra bazı şeyler intikamdan üstün gelince geri adım attı ama bu kez babam onu ihanetini öğrendi.”

Kerem içeceğinden koca bir yudum aldı.

“Bu arada sence bu dünyada aşktan da üstün olan şey nedir?” diye sordum duraksayarak.

Kerem gözlerini kırpıştırdı ve boğazını temizledi. “Bunu daha önce hiç düşünemedim.”

“Şimdi düşün, aşktan üstün olan bir duygu ya da eylem?”

“Eylem mi?”

“Eğer edepsiz bir cevap verirsen ağzına kürekle kururum.”

“Ne kadar da edebi bir tehdit. Dediğim gibi hiç düşünmedim ama sanırım sevgi aşktan daha üstün bir duydu.”

“Sevgi ve aşk birbirine çok yakın ama aşk daha yoğun yaşanan ve uç bir duygu. Bu yüzden üstün olanın aşk olması gerekmiyor mu? Yani bir merdiven gibi düşün, aşk sevginin bir basamak üstünde.”

“Bu yüzden sevgi aşktan daha üstün oluyor.” dedi Kerem sakince. “Basamakları düşün, aşkın olduğu basamaktan düşersen yara bere içinde kalırsın ama sevginin olduğu basamaktan düşersen ayağa kalkman daha kolay olur. Sevgi güvenlidir, acıtmaz. Sadece sessiz bir sızısı vardır. Ama aşk öyle mi Tweety? Aşk ağlatır, çığlık attırır. Sen hiç aşkın olduğu yerde kendini güvenin kollarına teslim ettin mi?”

“Ah kesinlikle etmedim.”

“Neden sormuştun?”

“Hiç, sadece tanıdığım biri için aşktan da üstün olan şeyin ne olabileceğini tahmin etmeye çalışıyordum.”

Masanın üzerinde duran ellerimi izledim bir süre. Böyle duraksamadan olan biteni anlatınca ne kadar garip ve yaşaması nadir şeylermiş gibi geliyordu. Ama hayatta her zaman diğerlerinden farklı şeyler yaşamak zorunda olan insanlar vardı ve onların sıradanlığa duyduğu açlık benim de en büyük arayışlarımdan biriydi.

“Şimdi hayatımda babamdan intikam almak isteyen bir adam var ama arada ben olduğum için pek de başarılı olamıyor. Yine de Mir intikam almak için türlü oyunlara kalkıştı, hatta kaçırıldım bile onun yüzünden biliyor musun?” dediğimde kahvesi boğazına kaçınca birkaç kere öksürdü. “Polatlı’yı tanıyorsun değil mi? Arslan Polatlı? Sahi sen geçen seçimlerde hangi partiye oy vermiştin?”

Kerem kem küm etti ama ne dediğini anlayamadım.

“Öyle işte,” Ellerimi masanın altına indirdim. Midem hiç iyi olmadığından kendime aldığım kahveye dokunmamıştım. “Tabi bir de Mir’in bütün bu intikam planını yapmak için hiç tanışmadığım dedemle iş birliği yaptığını öğrendim, bu da bir başka hayal kırıklığıydı. Bir de Tarık var tabi. Onu tanıyor musun? Genelde magazin haberlerinden hiç düşmüyor. Babam onun cazibesini partisine genç seçmen çekmek için kullanıyor ama Tarık babamı hiç sevmiyor sanırım çünkü küçük yaşta onu karanlık işlere alet etti.”

“Az yavaş gel amına koyayım.” Dolmaya başlayan gözlerim hislerimin ne kadar kırılgan olduğunu ele verdi. Hiçbir şey olmamış gibi konuşup durmam yalnızca kendimi oyalama çabalarımın bir sonucuydu. “Tweety,” diye fısıldadı Kerem. “Doğru mu bu anlattıkların?” Dudaklarımı birbirine bastırarak kafamı salladığımda yüzünden bir sarsıntı ifadesi geçti ama benden daha güçlü kaldı.

Lara olduğumu yeni öğrense de Nihil olarak uzun zamandır dostumdu ve bunu hiç unutmamıştı. Sandalyesinden kalkarak yanımdaki sandalyeye geldi ve oturur oturmaz, “Gel buraya.” diyerek beni hızlıca kollarının arasına çekti.

“Gerçekten kızma bana, Kerem. Yazmanın benim için anlamı çok büyük, hatta hayattaki tek başarım yazmak ve benim kendimi savunabileceğim kale duvarımın olması gibi bir şey bu. Hepsi senin sayende ve bunu hiç unutmayacağım.”

“Unutmanı hiç istemem.” Benimle aynı duyguları paylaştığını biliyordum.

“Seni ilk gördüğüm gün mutlu olmadığını hemen anlamıştın, biliyor musun? Arabanın camından kendi yansımana bakarken gözlerindeki boşluğu yakalamak çok kolaydı.” Dostane bir tavırla sırtıma vurdu. “O zaman da birinin sana sarılmasına ihtiyacın var gibi görünüyordun.”

“Çok yalnızdım Kerem, uzun zamandır. O günler hayatımın tepe taklak olmaya başladığı ilk zamanlardı. Hayali bir bulutun içinde gökyüzüne yükselip yere çakılmıştım. O günden sonra güzel şeyler de oldu ama en zor olanı hep kendi içimde aşmaya çalışıyorum. Çok yoruldum.”

“Ama anlamıyorum, bunca yükü tek başına nasıl sırtlanıyorsun sen?” Omuzlarımdan tutup yüzümü dikkatle inceledi. “Magazine boy boy fotoğraflarının düştüğü şu adam neden yanında değil? Benim değil onun yanında içini dökmen gerekmiyor mu?”

“O da çok zor zamanlar geçirdi, hala geçiriyor. Bu asla tek taraflı bir şey değil. Sadece… sadece sana bunları atlatmak çok iyi geldi.”

“Bu kadar hızlı duygu geçişleriyle nasıl başa çıkıyorsun peki? Hayır anlamıyorum, iyi bir oyuncu falan da değilsin. Ben nasıl sana kandım?”

Ona içimi ısıtan bir gülümsemeyle baktım. “Sana çok değer veriyorum. Sen olmasan kendimi bu kadar geliştiremezdim. Her ay Lux için, sen beğen diye yazdıklarımı daha iyi kılmaya çalıştım ve senin beğendiğimi söylediğinde hissettiğim mutluluğun tarifi yok.”

Bir abi gibi saçlarımı karıştırarak gülümsedi. “O kadar küçük ve gözden kaçabilecek bir varlık olduğuma inandığım anlar, ruhuma giden yolların duvarlarında rastladığım insanların izleriyle sarsıldı.” Kimsesin Bilmediği Yollar ismindeki yazımdan yaptığı alıntı gözlerimi yaşarttı. “Sen hayatımda en derin izleri bırakan insanlardan birisin Tweety, bana kattığın değerleri küçük göremem. Sen de benim için çok değerlisin. Narsist bir kaçık olsan bile.”

Ona minnetle gülümsedim. Ama benim aklımda o yazıdan kalan bir cümle yankılanıp durdu. Sanki geleceğin habercisiydi.

Çünkü ne kadar çok çevrelenirsem kalabalıklar tarafından, o kadar kaybederim yolumu ruhuma doğru yürürken.

Geri dönüş yolunda hayat artık her zamankinden daha karanlıktı. Zihnime dolan düşünceler de öyle. Yağmurlu hava yüzünden çok trafik vardı ve Kerem’i bu trafikte daha fazla oyalamayıp eve yakın bir yerlerde inmiştim. Kalan birkaç sokağı yürüyerek geçtim.

Duayeri apartmanı karşımda belirdiğinde ellerimi ceketimin ceplerine sokarak kaldırımda durdum ve öylece karşıya baktım. Dantes oradaydı. Gelmişti.

Kalbim göğüs kafesimde tekledi. Bu, onu özlediğimi anlamanın en muhtemel yoluydu. Arabanın içinde oturuyordu ama penceresi tamamen inik olduğundan gözleri üzerimdeydi. Beni bekliyordu ve ne kadardır orada olduğu hakkında hiçbir fikrim yoktu, çoktan gece çökmüştü.

Karşıya geçmek için arabaların seyrelmesini beklerken gözlerimi ondan ayırmadım. Küçük yağmur damlaları üzerime düşünüyordu. Birazdan yine kuvvetli bir yağış başlayacaktı. O yağmurun altında tüm düşüncelerim akıp gidene kadar kalmak isterdim ama Dantes’in gözlerinin bana değdiği bir evrende ne kafamın ne de kalbimin içindekilerden kurtulabileceğimden emin değildim.

Arabalar biterken büyük adımlarla karşıya ilerlediğimde gözleri tek bir hareketimi bile kaçırmadan beni takip etti. Rüzgârın şiddetinin arttığı saniyelerde yanına oturdum. Sırt çantamı alıp aramızdaki boşluktan arka koltuğa bırakırken kokusunu burnumda hissetmemem imkansızdı. Boğazımı temizleyerek koltuğuma yerleştim.

Arabanın içi sıcaktı ve tenim bu sıcaklığı minnetle kabullendi. Dantes derin bir nefes aldığında ona döndüm. “Soğuktan burnunun ucu kızarmış.”  Ses tonunda hoşnutsuz bir tını vardı. “Böyle bir havada battaniyenin altına girip kitap okuyacak biri sanıyordum seni.”

“Ben de beni bırakıp üç gün boyunca ortadan kaybolmayacak bir adam sanıyordum seni, boş ver olabiliyor böyle şeyler.” Sesimin fısıltı gibi çıktığını sanıyordum ama insan ruhunda biriken bir çığlığı dudaklarında hapsetmeyi başaramıyordu. O çığlıklar dışarı çıkmak için dudaklarıma saldırıyor, o acı kalbimi tırnaklarıyla kanatarak parçalıyordu. Keşke ona anlatabilseydim.

Belki de yapabilirdim.

“Seni yalnız bıraktığım için kızgınsın.” Var olan durumu tasdikler gibi dile getirmesi olan bitene pek fayda sağlamadı. Üzerinde beyaz gömleği vardı ve saçları biraz dağılmıştı. Buradan bakınca sahiden de iş gezisinden dönmüş yorgun bir iş adamı gibi görünüyordu ama öyle olmadığının farkındaydım.

Gözlerim kısa bir anlığına bedeninde dolaştığında bacağının üstünde duran elin görmemle keskin bir nefes almam bir oldu. “Yaralandın mı?” Uzandım ve sağ elini yakalayacak olduğumda buna izin vermeden elini çekti ve direksiyonu kavradı. O zaman eklem yerlerindeki yeni açılmış gibi görünen yaraları daha net gördüm.

“Spor salonunda fazla vakit harcamışım.” Sesindeki umursamazlığı yüzündeki gergin ifade yalanladı. “Ciddi bir şey değil.”

“Kum torbasına atılan yumruklar böyle yaralar açmaz insanın elinde.” Yorumumu duymazdan gelerek arabayı harekete geçirdiğinde evin hemen yan tarafındaki otoparka sürdü arabayı.

Yağmurun şiddeti arttığından silecekler sürekli olarak çalışıyordu ve ritmin sakinleştirici bir etkisi vardı. Sessiz kaldığı süre boyunca ellerine bakmaktan alamadım kendimi. İki elinin sırtında ve parmak boğumlarında bir yerlere yumruklarını geçirdiğini belli eden kırmızı yaralar vardı. Kum torbası insana bunu yapamazdı.

Derinlerimde bir yerde aslında yaraların gerçek sebebini biliyordum. Biliyordum işte. Gerçek, karanlığın içinde parlayan gözlerle bana bakıyordu, tıpkı yıldızlar gibi. Göğsümü sıkan bir nefes aldım. “Birkaç gün daha gelmezsin sanıyordum.” dedim.

“İşim kısa sürdü.”

Cevabı hevesimi kıran türdendi. Yeterince şey birikmemiş gibi içimde bir de onun ilgisizliğiyle yaralanmak istemiyordum. Peki dercesine omuz silktim ve bacaklarımı kendime çekerek sağıma döndüm.

Acı gerçek bir insan gibi boğazımı sıkıyordu, Sedat’la olan beklenmedik yüzleşmem çocukluğumun en zayıf yanlarından birini ortaya çıkarmıştı. Bunu aşabilirim diyerek kendimi inandırmaya çalıştığım zihnimin içindeki kapıların altından bana gülen aşağılayıcı sesler duyuyordum. Kabuslar hep oradaydı.

Dantes arabayı otoparkın kalabalık olmayan bir köşesine park etti. Yağmur şimdi bardaktan boşanırcasına yağıyor ve silecekler aynı ritimle çalışmaya devam ediyordu. Sanki bir kum saati ters çevrilmişti ama içindeki kumlar bir türlü bitmediğinden bu arabanın içinde kilitli kalmış gibiydik. İkimizde inmeye yeltenmedik. “Ateş erkenden çıktığını ve tüm gün dışarıda olduğunu söyledi. Neredeydin?” Onun benim yaptıklarımı öğrenebileceği arkadaşları varken benim üç gündür sadece kafamın içindekilerle onu hayal etmeye çalışmam haksızlıktı.

Umursamaz bir yüz ifadesiyle ona döndüm. Başımı koltuğa yasladığımda yorgunluğumun yeni farkına varıyordum. “Biliyorsun bence nerede olduğumu.” dediğimde yüzümde bir harita gibi bakışları girmemesi gereken yollara girdiğini biliyordu. Her yol yanlıştı esasında, atılan her adım hezeyanla sonuçlanacaktı.

O da yorgunlukla sırtını koltuğa yasladı ama bana bakmaya devam etti. Göz altlarında uykusuzluğun emaresi olan koyu halkalar vardı. “Nereden bilebilirim? Daha yeni geldim sayılır.”

“Mir daha ne kadar bugün olanlardan haberin yokmuş gibi davranmaya devam edeceksin.” Sorum onun için beklenmedikti. Gözleri ağır ağır kapanıp açılırken içine bastıran sağanaktan boğulmanın tadına varmadan kurtulması çok zordu. O acıyı yaşamalıydı.

Avuçlarımda, ikimize ait olduğuna inandığım bir birikintiyi saklar gibi duygularımı saklamak istesem de yapamadım. Benim olanı ona vermekle de onun olanı kendime almakla da bir sorunum yoktu. Elleri kelepçeli olan varlığım bunu küçük görebilirdi, yaşadıklarımdan sonra yalnızlığın daha yüce bir olgu olduğunu düşünebilirdi ama ben birini kabullenmenin alçalmak tarafını da karşılıklı olduğu müddetçe kabul edebilirdim. Keşke o da bunu düşünerek gölgelere saklanmasaydı.

“Anlayamadım,” Sesinin her zerrinden beni bir başka yalana inandırmak isteyen tınıyı yakaladım. “Bugün bir şey mi ol-“

“O arabada olduğunu biliyorum, Mir.” dedim sertçe ve işte gerçek göğsümün ortasına böylece saplanıverdi. “Hayalet Sedat’ı bana getirdiğinde o arazide, belki de en uzak köşesinde durduğunu ve beni izlediğini biliyorum. Biz gittikten sonra Sedat’ı almaya gelenin de sen olduğunu biliyorum.”

Şaşkınlığı yaşanılanların acısından üstün gelemedi. Gözlerinde bir dizi belirsizlik vardı ama ben her şeyden emin bir şekilde ona bakarken bu hissi de kayboldu ve soğudukça soğudu teni. “Nasıl?” diye sordu kısıkça.

“Biz o arazideyken Hayalet’in gözleri bazen uzaklarda bir noktaya bakıyordu orada birileri olduğunu bilir gibi. Ayrıca Sedat’ı orada bırakıp gitti, muhtemelen arkamızdan onunla kalan sendin. Çok uzak da olsa arabayı gördüm oradan ayrılmadan.”

Ellerindeki taze yara izlerine baktım. “Ayrıca yaraları tanımakta ustalaştım sanırım.” dedim kısıkça gülerek. “Keşke iyi olmak konusunda da aynı şeyi yapabilsem.”

Dudakları mürekkebini akıtmak isteyen fevri bir kalem gibi aralandı ama dile gelen gözleri oldu. O kadar çok şey anlattı ki bana bir bakışı, dünyadaki tüm kelimeler anlamını yitirdi. Gözleri, mürekkebin döküldüğü sayfalar gibiydi. Yine de her kelime sahipsiz bir kalemden döküldüğünden satırların ifade ettiği anlamlar bize bir şey ifade etmedi. Onu anlayamadım, beni anlayamadığı kadar. Fakat onunla olmak istedim, benimle olmak istediği kadar.

Dantes başını eğdi ve ellerine baktı sanki dünyanın en ilginç şeyi elleriymiş gibi. Bana uzun uzun baksa, zemin ayaklarımın altından kayacak ve ben dünyanın ayakları altına aldığı o kız olacaktım. Yine de bana bakmalı ve gecenin hırsızı gözlerindeki gökyüzünde hala aynı yerde durup parıldadığımı görmeliydim.

Fakat Dantes ellerine bakmaya devam etti.

O gözlerini benden sakladı ve göğsümün ortasında yanan ateş sayfaları istila edip mürekkebi benzin niyetine tutuşturdu. Kulaklarıma dolan masallar bir girdap gibi derinleşti ve sessizlik beraberinde içine gömüldüğüm o masalları bir mezara çevirdi.

Ağlayacağımı sandım. Bana bakmadığı her saniye, zamanın elinden kayıp giden boş bir kum tanesi gibiydi.  “Bundan sonra böyle mi olacak yani?” diye sordum. “Artık bana bakamayacak mısın?”

Bunları söylememi bekliyormuş gibi hızla başını kaldırdı. “Sana bakamadığım, seni göremediğim bir dünyanın hayalini kurabiliyor musun?”

Bazı şeylerin asla göründüğü kadar olmadığını biliyordu. İçimde koca bir dağ saklıyordum ve baştan aşağıya karlarla kaplanmıştım.

“Neler olduğunu, nasıl olduğunu bilmek istiyorum, Mir.” Sesimdeki çaresizliği, onun bütün bunları gerçekten biliyor olduğu gerçeğini aşabilmek isterdim.

Bir acıya iyi gelen şey unutmak mıydı? Zihnimin içi kaldırım taşlarıyla döşeliydi ama her taşın altına gizli filizlenmeyi bekleyen bir acı pusu içindeydi. Kaldırım taşları arasından yaşama tutunmaya çalışan her çiçek insanlar tarafından ezilirdi ama acılar için aynı şeyin geçerli olduğunu sanmıyordum çünkü kökü çocukluk yarasına dayanan bir acının ezilip geçilmesi o kadar kolay olmazdı.

“Çatıda Azad Birdal’a akıl hastanesiyle ilgili söylediğin o korkunç şeyden sonra yapabileceğim tek şey bunun peşinde düşmekti.” dediğinde beni daha fazla beklenti içinde bırakmaması biraz olsun rahatlamamı sağlar sanıyordum ama nefesleri boğazıma diziliyor gibiydi. “Bakma bana öyle, evet sen istedin diye görmezden gelebilirim sandım ama kendime laf geçiremedim. Hayalet’ten yardım istedim.”

“Ne zaman?” Oysa Hayalet’le ondan gizli görüşmeler yapanın ben olduğumu sanıyordum. “O çatıdan birbirinizi öldürmek isteyecek kadar büyük bir nefretle ayrıldıktan sonra aynı gece nasıl olur da birlikte böyle bir şey planlayabilirsiniz?”

“Bizim aramızdaki ilişki böyle işte. Bugün ölesiye kavga etsek yarın hiçbir şey olmamış gibi devam ederiz, o da bunu biliyor. Her şey sakinleştikten sonra çatıda tek başıma kaldığım anı hatırlıyor musun?” dediğinde kafamı salladım. “O zaman Hayalet’e mesaj çektim. Bu işi hemen çözmemiz gerektiğini söyledim. Onun da hiç itirazı olmadı. Daha gece bitmeden her şey elindeydi.”

“Ama… ama sen hiç haberin yokmuş gibi davrandın?”

“Çünkü sen…” Sebebin sadece ben olduğunu anlamamı ister gibi baktı bana. “Öğrenmemi istemediğini açık açık belli ettin. Bu konuda sanki aramızda bir duvar vardı ve ardına geçmeme izin vermedin. Ben o duvarı yıkamazdım.”

İtimat etmemem gereken bir yığın düşüncenin etrafımda çepeçevre dolandığı ve beni muhtemel bir diz çöküşle sınadığı saniyeler boyunca, uzakları işaret eden haritaların bir köşesi yırtılarak beni bir çıkmaza sürükledi. Geçmiş o haritanın başlangıcındaydı ama gelecek için haritanın sınırları içinde olduğunu söyleyemezdim.

Sınırların ötesi, en ihtiyatlı hisler için bile tuzaklarla yamanmış bir avuç yaraydı. Sınırların ötesi, yaralara yabancılaşmayı unutan avuç içlerimdeki yamaların gördüğü yaralar için hazırda beklediği bir topraktı.

“Ama Hayalet yıkabilirdi.” diye mırıldandım.

Bu hissin bana verdiği şokla sert bir nefes aldığımda dünya yalnızca bulanıklıktan ibaretti. Bir süre camdan dışarıya boş gözlerle baktım ve bulutlu gökyüzünün dünyayı sarmalamasını izledim. En son ne zaman yüzümü gökyüzüne kaldırdığımda kendimi arınmış hissettiğimi hatırlamaya çalıştım ve cevapları bulmak, seslerden noksan bir şarkıda dans etmeye kalkışmak kadar imkânsız geldi gözüme.

“Peki ya biz oradan ayrıldıktan sonra ne yaptın Sedat’a?”

Umurumda değildi açıkçası cevabı ama Dantes de dahil olduğu için artık bilmem gerekiyordu. Dantes’in bu konudaki tavrı umursamazdı. “Onu aldığımız yere geri bıraktım, evine.”

“Ya sizi polise şikâyet ederse?” diye tedirgin bir şekilde konuştum.

“İnan bana kendi suçlarının o kadar farkındaki polise giderse önce kendinin yanacağını biliyor. Bundan sonraki hayatını bir daha gidip onu bulmayalım diye dualar ederek geçirecek ve hep bunun korkusuyla yaşayacak.”

Bunu bilmek biraz olsun rahat bir nefes aldırdı bana. “Hala şaşkınım ama,” diye devam ettim. “Demek iş gezisi yalandı, bu yüzden ortalarda yoktun üç gündür.”

En başından bu yana bunun olacağını zaten biliyordum. Bilmek ve kabullenmek, işte alçalmak tarafı buydu. Kaybederek savaşmak, gücünü boşa harcamak, acıya acı katmak ama yapılan her eylemin sonucuna değdiğini düşünmek. Yine de kendimi ona her teslim olduğumda alçalmış değil de daha yüce bir duyguya teslim olmuş gibi hissediyordum.

“Hayat beni son günlerde hiç ihtimal vermediğim o kadar şeyle yüz göz etti ki açıkçası ne yapacağımı bilemez durumdayım.” Dudaklarına donuk bir gülüş yayılırken gözleri uzun bir süre pencereden dışarıdaki yağmur damlalarının üzerinde dolandı.

Sanki bir anda dışarı fırlayıp yağmurun altında çığlık atacak kadar fevri görünüyordu. Cesaretini toplayıp bakacak olduğunda biliyordum ki kalbim bakışlarında erimeye başlayacaktı.

“Ben sana anlatmakta pek başarılı değildim ama sen anlatabilirsin.” İhtimal vermediği o şeylerin ne olduğunu bana söylemesi için onu ikna edebileceğim yöntemler işe yarar mıydı?

“Ben de anlatmakta başarılı değildim ama senin beni görmekten, anlamaktan vazgeçmediğin o kadar çok an oldu ki, Lara. Sonra kendime bakıyorum,” Bakışlarını bana çevirdi. “Seni kör olmakla suçlayan ben, sendeki acıyı göremedikten sonra tüm dünyayı görsem neye yarardı.”

Ben de sandığı kadar gözleri açık biri değildim ama o da sandığı kadar kör kalmamıştı bana hiçbir zaman.

“Ben sana acı verdim, öfke verdim. Yaşadıkların yetmezmiş gibi içimdeki hırs yüzünden seni bile gözden çıkarabileceğimi hissettiğim anlar oldu.” Yalanın sırt döndüğü her cümlesinde gözlerinde Monte Cristo’nun ruhu belirip kayboldu.

Seni bile gözden çıkarabileceğimi hissettiğim anlar oldu. Bu cümlenin ağırlığı öyle fazlaydı ki onu kalbimde çok başka yerlere koyan benliğim suratına tokat yemiş gibi oldu.

“Senin böyle biri olduğunu en başından bu yana biliyordum.” dediğimde ondan çok kendimeydi söylediklerim. “Ama buna rağmen yanında kalmak istediysem bunun sorumluluğu senin değil ki.”

Ama biliyordum işte, Edmond Dantes hala içinde bir yerlerde yaşıyordu. Buna inandığımdan kafamın içinde ona Dantes demeyi bırakamıyordum. Hak ettiği, layık olduğu isim buydu. Kendini buna layık görmese bile.

Sonsuzluk kadar uzun gelen bir süre dikkatle bana baktı. Geceler bitti ve şafak gökyüzünde görkemli bir şekilde yerini aldı. Gazap hala oradaydı. Ama şafak her gecenin sonunda söküyordu. Yarım kalan bir masalı da beraberinde sürükleyerek.

Gözlerini benden ayırmadan sessiz bir hamleyle gömleğinin üstten iki düğmesini açmaya yeltendiğini görünce çığlık atarak ellerimi yüzüme kapattım. “Ne yapıyorsun be!”

Kulağıma kısık kahkahası doldu. Sonrası sessizlik ve sadece yağmur seslerinden ibaretti. Dantes boğazını temizledi. “Gerçekten mi Lara?” diye sorarken eğleniyor gibiydi. “Aç şu gözlerini, soyunduğum falan yok.”

Hadi ya.

Ellerimi usulca yüzümden indirdim. “Aklına başka başka şeyler gelmesin, sadece neler olduğunu anlayamadım bir an.”

Başka başka şeyler ha?” Başını usulca yana yatırırken bakışları nemlenmiş dudaklarımda biraz fazla oyalandı. Ardından bir şeylerin farkına varmamı ister gibi kaşlarını kaldırdığında iç çektim ve o an avucunda duran kolyeyi gördüm.

“Aa sen o yüzden…” Anladım dercesine yakalarını gösterdim ve utanarak dudaklarımı birbirine bastırdım. “Senin kolyen mi? Hep saklıyordun benden, boynunda bir kolye taşıdığını bile tamamen unutmuşum.”

“Zamanını bekliyordu diyelim.” Hala doğru zaman olduğundan emin değil gibiydi.

Ona baktım ve bu bir duygu karmaşasında boğulmama neden oldu.

Uzun zaman önce varlığının farkına vardığım kolyesinin ne olabileceğini düşündüğüm çok olmuştu ama hiçbir makul tahminde uzlaşamamıştım. Ne bulmayı bekliyordum bilmiyorum fakat kesinlikle böyle bir şey beklemiyordum. İnce, gümüşü andıran zincirden kolyenin ucunda bir değil birden fazla figür takılıydı.

Düşüncelerimin beni alıp uzaklara götürmesine engel olarak, “Bunlar asker künyeleri.” dedim şaşkınlık içinde. Ellerimi kolyeyi tutan elinin altına koyarak biraz kendime çektim ve daha yakından baktım.

Boynunda her şeyi taşıyor olabilirdi, hem de her şeyi. Anne babasının fotoğrafı ya da onlardan kalan bir anı. Ama sonu ölümle biten o yaşamın bir parçasını taşıması… hep ölümü hatırlayarak yaşamak gibiydi.

İki tane metal parçası dikdörtgen şeklindeydi. Renkleri bir zamanlar gri gibi görünse de hafiften solmaya başlamıştı, kaç yıllık olduklarını hesaplayabilmem için Dantes’in tam olarak ne zaman askere gittiğini bilmem gerekirdi. İki metal de birbirinin aynısıydı, kitap sayfası gibi üst üste konduklarında tek bir parça görünen iki farklı yansıma. “Hala saklıyor musun bunları sahiden?”

“Atmayı düşündüğüm çok oldu.” Dantes, kabul etmek istemese de geçmişin acı ve tatlı her anına farkına varamadığı bir bağımlılıkla yaşıyordu.

Sesini sıradan tutma çabaları, aldığı nefesleri onu ele verdiğinde hükümsüzdü. Yavaş ve sancılı soluklar alıyordu. Acı mıydı onu bu kadar sarsan yoksa kendini kollarına bıraktığı acının pişmanlığı mı? Belki de acısının yarım bırakılışına, dikilip tedavi edilmesine ve yaralı bir şekilde yaşamaya devam edişineydi her isyanı. “Bir şeyi ardında bırakmak istiyorsan o anıya ait her şeyi atmak gerekiyor ama benim gibi bazı aptallar-“

“Anılara değer verenler.” diyerek sözünü kestim. “Sen aptal değilsin. Sen yaşadıklarına rağmen anılara değer vermişsin.” Künyelerini atmamış olması belki onun için anlamsızdı ama dışarıdan bir göz olarak söyleyebilirdim ki kendini kurşunların önüne atmış olmasına rağmen o günlere kesinlikle kıymet veriyordu.

Künyelerin üzerinde yazılar olduğunu fark etmem yalnızca birkaç saniyemi aldı. Gözlerimi kısarak yüzüme yaklaştırdığımda en üst satırın her iki künyede de karalandığını gördüm. Metali karalamak zordu. Sanki sivri uçlu bir nesneyle yazılar silinene kadar kazımıştı.

Karalanmış satırın altında da doğum tarihi yazıyordu.

“On beş aralık… Doğum günün on beş aralık mı?” Daha önce söylediyse bile hatırlayamıyordum.

Başını salladığında dudaklarım istemsizce kıvrılmıştı. Mevsimler ardı ardına devrilirken Dantes kapısını çalan mevsimi evine aldığında daima üzerine kar taneleri düşüyordu. “Gerçekten de Kış Askeri’sin.”

“Artık asker değilim.” dedi kirpiklerinin gölgesi yanaklarına dökülürken.

“Umurumda değil, seni Kış Askeri olarak anmak hoşuma gidiyor. Ve sen Kış Askeri, yaklaşık iki hafta sonra yirmi yedi değil yirmi sekiz yaşında mı olacaksın?” Bundan hoşlanmadığımı acı içinde fark ettim ve sesime yansıtmaktan da geri durmadım. Dudaklarım mutsuzlukla aşağı düştü. “Seni yirmi yedi yaşında dağ gibi bir adam olarak anmak hoşuma gidiyordu.”

Kirpiklerinin gölgesi yüzünden kalktı, gözleri gözlerine değdiğinde bu kez gölgesi benim gökyüzüme dökülmeye başlamıştı. “Doğum günümü kutlamayız olur biter.” Sesi fazlasıyla umursamazdı. “Zaten kutlamaktan hoşlanmıyorum.”

“Neden?”

Ben de pek önem vermezdim doğum günlerine. Genelde Mihri’yle kafamıza göre takılırdık. Zaten ondan başka da doğum günümü kutlayan kimse olmazdı. İki ocakta doğmuştum, yılbaşı ertesi sayıldığından aile üyelerim o kutlamadan bu kutlamaya koşar, yeniden eve toplandıklarında doğum günüm çoktan geçmiş olurdu.

Dantes acı acı güldüğünde dudaklarına suskunluğu dikmek ister gibi gözleri sessizleşti. “Kiminle kutlayayım?” diye sordu cevabının ikimizi de kelimelerinde boğacağını bile bile.

“Annemle babam da doğum günlerini kutlamazdı zaten.” diye devam etti. “Sadece arkadaşlarımla kutlardım. Doğum günlerinin özel bir gün olduğunu fark ettiğimde ve benimkini hiç kutlamadıklarını anladığımda onlara darılmıştım ama zamanla alışmıştım da. Özel günlerde mum üflemek ya da balon şişirmek onlar için bir anlam ifade etmiyordu. Zaten birbirleri için özeldiler, bunu tek güne indirgemekten hoşlanmıyorlardı. Benim doğumum için de aynı şeyi yapıyorlardı.”

“Bu kötü bir şey değil,” dedim buruk bir tebessümle. “Seni her gün sevmişler.”

“Birine verilecek en güzel doğum günü hediyesi doğum gününü kutlamamaktır bence.” dedi, bu beni şaşırtan bir düşünceydi ama garipsemedim. “Ama sadece tanıştıkları günün yıldönümünde babam annemi bir yere götürüyordu, neresi olduğunu bilmiyorum. Kutlama gibi düşünme, öylece akıllarına bir şey gelmiş gibi günlük kıyafetlerle bir anda el ele tutuşup arabaya atlayarak kayboluyorlardı. Babamın annemi o gün nereye götürdüğünü hala delice merak ederim ama bana hiç söylemedi.”

“Baban gizemli bir adammış sahiden.” Hiç tanımadığım babasının hayali bir siluet olarak gözlerinde doğarken, Dantes artık yalnızlıkla yıkadığı zihnindeki pek çok anıya, eski bir dosta bakar gibi bakıyordu. “Tüm evrenin sırrını içinde taşıyan bir adam gibiymiş, hem de sizi o evrenin en değerli parçası yapmış.”

Keşke, diye düşündüm, keşke kaybettiklerini geri alabilmen için yapabileceğim bir şey olsaydı.

Bazen yaşananlar öyle bir hal alıyordu ki Dantes için hissettiğim hüzün benimkinin önüne geçiyordu. Sanki kendi acımı yakıp yıkacak gücüm oluyordu da bir tek Dantes için elim avucum boş kalıyordu.

Geçmiş için bir şey yapamamaktan nefret ediyordum. Ama en çok da geçmişe adım atamamaktan nefret etmiştim bugün. Annemin bıraktığı mesajı dinleyecek cesaretim olsaydı bundan daha güçlü bir şekilde durabilir miydim Dantes’in karşısında. Sen çok çabuk yıkılırsın, Lara. Acele etme. Zaten her yerin enkaz.

Burnumu çekerek başımı eğdim ve kolyesini incelemeye devam ettim. “Karaladığın yerlerde ismin mi yazıyordu?” diye sordum, cevabın evet olduğunu bilmeme rağmen.

Başını salladığında ismiyle olan mücadelesinin çok daha öncelere dayandığını düşündüm. Ben ona Mir demeye başlamadan ya da Dantes ve Monte Cristo çatışması yaşamaya başlamadan önceki zamanlara.

Künyeleri yana kaydırarak son figürü gördüğümde Dantes derin bir sessizlikle beni izliyordu. Daha önce hiçbir sessizliğin bu kadar anlamlı ve hiçbir bakışın bu kadar kelimelerle dolu olduğunu bilmezdim. “Ama bu…” Ben konuşamasam da Dantes’in bakışları anlatıyordu her şeyi.

“Bir yüzük, evet.”

Dantes ile gözlerimiz kesiştiğinde ben şaşkınlığın kollarındaydım, o ise hiç kurtulamadığı geçmişin. Aile özlemini dokunmadan hissediyor, bakmadan görüyordum.

Ellerimi istemsizce geri çektiğimde bu hamlemi bekliyormuş gibi sessizce güldü ve zinciri ucundan tuttuğunda figürler boşluğa sarktı. Bir yandan kemikli parmaklarıyla ama zarif hamlelerle klipsini açıyor, bir yandan da göz altından kelimeleri tükenen bana bakıyordu.

“Hayırdır?” dedi imalı imalı. “Bir suskunlaştın sen.”

“Yok…” Kısa bir an ne söylemem gerektiğini düşündüm ama sanırım panik yaptığımdan aklıma makul bir cümle gelmedi. “Ondan değil…” dedim sessizce.

Dudakları tatlı bir alayla aralandığında “Neyden değil?” diye sordu bu halimden fazlasıyla keyif alarak.

Zincirdeki figürleri mi çıkarıyordu bana mı öyle geliyordu?

“Bir şeyden değil.” dedim hemen. “Annenin yüzüğü bu muhtemelen. Ondan şaşırdım biraz.”

Gayet iyi toparlamıştım ama toparlanması gereken bir durumun içinde olduğumu sanmıyordum. Kendimi kandırmakta iyice uzmanlaşmıştım. Artık gerçeğin çemberi o kadar daralmıştı ki yalanların ardına sığınmak da kar etmiyordu.

“Evet, annemin yüzüğü.” Dantes başka bir şey söylemeden künyelerden bir tanesini ve yüzüğü zincirden çıkarırken onu nefesimi tutmuş bir şekilde izliyordum.

Kolyesini boynuna geri taktıktan sonra bu kez benim boynuma uzandı. İrkildim ama kaçamadım. Ya kaçmak istemedim ya da kaçamayacağımı düşünüp en başından pes ettim. Rüya kapısının anahtarını taşıdığım kolyem hala boynumdaydı. Ve hala benden başka kimse onun bir kasa anahtarı olduğunu bilmiyordu.

Dantes gözlerini gözlerimden ayırmadan kazağımın altında saklı duran kolyemi boynumdan çıkardı.

Boğazımdaki zincirin eksikliğini hemen hissettim. Tarık yanımda olmasa da uyurken anahtarı avucumun içine almak hem Tarık’ı hem de annemi yakınımda hissetmeme neden olduğundan bu kolyeni taşımayı bırakamıyordum.

Dantes kolyeyi çıkarırken zinciri saçlarıma dolandığında küçük çaplı bir karmaşıklık çıkınca canımı acıtmamaya dikkat ederek saçlarımdan kurtardı.

Ve o şu an boynumdan çıkardığı kolyemin klipsini açıyordu.

Parmakları kopmuş zaman çizgisini bir araya getirir gibi dikkatliydi. Dantes bana baktı, gözlerinde dünyanın iki yanına savrulmuş bir anıyı yeniden bir araya getirmenin tedirginliği vardı. Omuzları yükseldi ve alçaldı, bir anlığına yeniden tüm dikkatim bedenine kaydığında yutkundum ve Dantes bakışlarını kolyeme indirirken asker künyesini benim kolyemin zincirine taktı.

Bana baktığı saniyede, dur dememi beklemişti.

Dur demek hiç aklıma gelmemişti.

Ve bundan pişmanlık duymuyordum.

Kolyemi boynuma geri geçirirken ona kolaylık sağlamak içi başımı eğdim. Zincir yavaşça enseme yerleşti ve ben doğrulmadan Dantes başımın tepesine küçük bir öpücük bıraktı. Bana verdiği bu hediye sıradan bir eylemin parçası değildi. Bu gerçek bir bağlılıktı.

“Asker künyenin tekini bana verdin.” Sesli söylersem kulağa daha normal gelir sandım ama tıpkı düşündükçe zihnimin darmaduman olması gibi dilimden dökülen kelimeler de savruk ve yabancıydı. Parmaklarım boynuma yükseldiğinde göğsümün ortasında duran ağırlık geçmişin kanlı kazanına dalıp çıkmış gibi sıcaktı ve can yakıyordu. “Ama neden?”

“Sende kalsın istedim.” Bakışları hem göğsümde, hem de kolyeyi tutan parmaklarımda gezindi. “İki tanesi bana fazla geliyordu. Artık dengelenmiş hissediyorum.” Göğsümde duran sağ elimi yakaladı. “Kusursuz bir denge.”

“Kusursuz bir denge ancak eşitlikle sağlanır.” diye fısıldadım.

“Bende olanın sende de olması gerekir. Ve sende olanın da bende olmasını isterim.” Ben zaten kendimi olması gerektiği kadar onun kollarına bırakıyordum. Çünkü o da benim için aynı şeyi yapıyordu.

Ama aramızda gerçekler ve yalanlardan oluşan büyük bir dengesizlik olduğu gerçeği de durmuş bize bakıyordu. Ne zaman onların çelişkisinden kurtulabilmiştik ki?

Ellerimi kavramış parmakları ip gibi gergindi ve hisler oktan çıkan yay gibi sağa sola savruluyordu. Dantes gözlerimin içine bakıyordu ve küçük bir oğlan çocuğunu andırıyordu.

Dantes gözlerimin içine bakıyordu ve yirmi yedi yılını ardında bırakan nefes kesici bir adama dönüşerek aklımı başımdan alıyordu. Hapı yuttum.

Gözlerimin içine bakmaya devam ederken sağ elimi aldı, kendine çekti. Parmaklarıma soğuk bir metal değdiğinde annesinin koynunda sabahlayan küçük bir kız çocuğundan annesinin mezarını ziyaret eden genç kıza dönüşmeme neden olaylar, yıllar ve iklimler gözlerimin önünden geçti ama öyle bir iklim esir almıştı ki hayatımı, sanki hayatımın bundan sonrası hep aynı iklimin içinde geçecekti.

“Dur dersen hissettiğin her şeye saygı duyarım.” Dantes benim için yeni bir iklime dönüştüğünü bilmeden hayatımda ılık esintiler çıkardı ve güz rüzgârları gibi ruhumu okşadı bakışları.

“Ama izin verirsen durmayacağım, Lara.” dedi sessizce. “Sen benden bir adım önde olabilirsin, dengesizlik umurumda olmaz.”

İtiraz etme fırsatım vardı fakat dudaklarım beklenti diyebileceğim bir duyguyla aralanmıştı. Dantes ise her an üzerine bir saldırı olabilir ya da yaralanabilir gibi gergindi. Ona dur dememi bir saldırı olarak görecekti belki de. Başını eğmesiyle eş zamanlı olarak parmaklarımı birbirinden ayırdı.

Dünyamızın tüm dengesini bozacak bir hamle yaptığını biliyordu.

Bunu bir zafer değil yenilgi olarak görüyordu.

Yüzüğün soğuk metalini yüzük parmağımın çevresinde hissettim ve bir karadeliğin içine her şeyi çekmesi gibi ruhumda ne var yoksa hiçliğe doğru çekildi. Gözlerim yavaşça kapandı ve açıldı. Gerçeğin de yalanın da çemberi paramparça oldu. Dantes dur dememi bekledi.

Başımı eğdim ve birbirine karışmış ellerimize baktım.

Ben elimi hafifçe ona doğru iterken annesinin yüzüğünü parmağıma geçirdi.

Sonrası yoktu. Sonrası koca bir sessizlik ve beraberinde gelen o ne yapacağını bilememe duygusuydu. Nefes alamıyordum, bir anda çok fazla şey vermişti bana ve benden daha çok yer etmişti hayatımda. Bunu elbette bir zafer olarak görmezdi çünkü bana verdikleriyle bir bir vedalaşmıştı. Buna denge diyordu. Kaybetmek onun nazarında dengeyi sağlıyorsa yaşadığımız kayıpları düşününce terazimizin canı çok yanacaktı.

“Vay be,” diyerek derin bir nefes verdiğinde gözlerimiz kesişti. “Amma gergin bir andı.”

Dudaklarım seğirdi. Sırtımdaki buz soğuğunu düşününce gerginliğimin boyutunu tahmin etmek istemezdim. Yavaşça soluğumu dışarı verdim ve sarsakça güldüğümde Dantes başını eğerek parmaklarını saçlarına geçirdi. “Siktir ya, dur diyeceksin diye korkudan aklımı oynatıyordum.” Sersemce güldüğünden omuzları sarsılıyordu.

Kıkırdadım. “Diyebilirdim de.”

Ellerini saçlarından çekti. “Demedin?” dedi beklentiyle. “Sebebini merak ediyorum.” Ses tonu gittikçe kısıldı. “Neden bana dur demedin?”

Kelimeler dile gelseydi onu yaralardı ve ben bu adamı daha fazla yaralamayı hiç istemiyordum. Beni yine köşeye sıkıştırmak istediğini fark ettiğimden kollarımı göğsümde bağladım ve çenemi dikleştirerek başımı geriye yatırdım. “Sen neden bana annenin yüzüğünü taktın?”

Dudakları şaşkınca aralandı ama soruya da cevaba da hazır olmadığından hiçbir şey söyleyemeden geri kapandı. Cevabı yüzükten umar gibi parmağıma kısa bir bakış atması da çare etmedi. Yutkundu ve başını yana çevirdi. “Soruyor bir de, akılsız civciv.”

Başka bir şey söylemeyeceğini fark edince gülümseyerek kollarımı çözdüm ve başımı eğdim. “Emanet gibi saklayacağım,” Ben yüzüğü izlerken onun da bakışlarının üzerime çevrildiğini hissettim. “Anneninmiş sonuçta. Hiç kaybetmeyeceğim. Zincir kopup kaybolabilirdi, saklamak için burası daha güvenli.” derken parmaklarımı kımıldattım.

“Emanet niyetine taşı diye takmadım bu yüzüğü sana.” Sesi bir kaya gibi sertti. “O niyetle taşıyacaksan geri alacağım.”

“Sen de hangi niyetle taşımamı istediğini söyle o zaman.” Masumca gözlerimi kırpıştırdım.

“Bunu da anlayıp anlamazdan geldiğini biliyorum, yaramaz yerden bitme. Ver şu elini, yüzüğümü geri istiyorum.”

“Vermem.” Elimi hızla çekip göğsüme sakladım. “Yarısı benim oldu sayılır, verilen şey geri alınmaz bir kere. Bunu ilk okul ikinci sınıfta öğrenmen gerekiyordu.”

Yüzüğün parmağıma yaptığı ağırlık kesinlikle bir emanetten daha fazlasıymış gibi hissettiriyordu. Ateşten yapılmış değildi ama neden böylesine tenimi yakıyordu? Bir sebebi olmalıydı. Taşıdığı anlamlar yüzünden belki de ondan bu sıcaklığı alan bendim. Ama hangi anlamı taşırsa taşısın bu yüzüğü parmağımdan çıkarmak istemiyordum.

“Emanet değil o yüzük.” dedi Dantes, kaşları çatıktı ve kesinlikle emanet kelimesine düşman kesilmişti. “Sana verdim, senin oldu.” Bunu çok iyi anlamamı bekliyordu. “Emanet değil.” dedi bir kez daha.

Başımı eğip elime baktığımda dudaklarımda da parmağımdaki gibi yabancı bir his vardı. Ten rengim açık, parmaklarım da ince ve uzundu, bu yüzden yüzük parmağıma yakışmıştı ve baktıkça bakasım geliyordu.

Saniyeler içinde Dantes de elini benimkinin yanına uzattı ve parmaklarımızı birbirine kenetlerken yüzünden huzursuz bir ifade geçti. “Senin artık bir yüzüğün var,” Düşünceli görünüyordu. “Ama benim yok.”

Başını kaldırıp bana baktığında gözleri izinsiz girilip talan edilen bir arazi gibiydi ve yeni yeni yeşermesine alıştığı kayıp duygularını yeniden sahipleniyordu. Bu kez gözlerinde beklenti yeşermişti. “Bir erkek sana baktığında evli olduğunu anlayabilir ama bir kız bana baktığında evli olduğumu anlamaz.”

Söylediği şey moralimi bozdu. “Yani?” dedim ters ters. “Ellerini cebine sokup gezersin sen de.”

Özellikle her kızın yanından geçerken bir kez dönüp bakmak isteyeceği kadar güzel bir yüzü varken neden böyle bir şeyi dile getiriyordu şimdi?

“Bence ben de yüzük takmalıyım.” Huzursuzluğunun yerini tez zamanda öfke aldı. “Kızlar bana yürür yoksa,” dedi imayla. “Haksız mıyım?”

“Her yüzüksüz ve yakışıklı erkeğe yürüyor muyuz biz ya?” dedim hayretle. “Tamam bazıları gerçekten de yürünecek kadar fena oluyor ama…” Bakışları kararınca gülmemek için dudaklarımı ısırdım. “Bu nasıl bir özgüven? Çok istiyorsan sen de kendine bir yüzük alabilirsin.”

Hırsla gülerken burnundan soludu. Öfkesi daha da arttı, kaşlarının ortasında derin bir çizgi belirdi. “Almayacağım.” dedi, öfkesine nazaran ses tonu o kadar sakindi ki bu öfkeli olmasından bile daha tehlikeliydi. “Madem öyle yürüsün kızlar bana.”

“Yürüsünler baba ne,” Tırnaklarımı incelerken umursamazca omuz silktim. “Sen onlara yüz vermezsin ki.”

Hayretle kaşlarını kaldırdı. “Yüzük taksam daha kolay olmaz mı sence de?” Bana inat olsun diye bile, diğer kızlara yüz vereceğini ima etmemişti.

“Tak o zaman.” dedim, gülmemek için kendimi zor tutuyordum. “Takma mı dedim ben?”

“Tamam Lara,” Hırsla soluyup arkasına yaslandı ve kollarını göğsünde kavuşturdu. “Kendime yüzük alıp takarım ben.”

“Kızdın mı sen bana?”

“Hayır anlamıyorum ki yirmi yedi yaşında dağ gibi adamım, nasıl oluyor da bu ilişkide kız tarafı konumuna düşüyorum ben?” Çenesini dikleştirerek başını koltuğa yasladı. “Askerde adım attığım yer bile sarsılırdı benim.”

“Şimdi de bu tatlı hallerinle benim kalbimin sarsılması yeterli değil mi yirmi yedi yaşındaki dağ gibi adam?” Cümleyi tek nefeste söyleyince soluksuz kaldım ve ardından kendi kendime gülmeye başladım. Ben çok eğleniyordum. O hiç eğlenmiyordu.

Bir süre sonra gülüşlerim yerini sessizliğe bıraktı. Dantes de arkasına yaslanmış düşünceli bakışlarını yağmura dikmişti. Silecekler artık çalışmadığından ön camda durmaksızın bir yağmur akışı vardı ve bizi garip bir zamanın içinde hapsolmuşuz gibi hissettiriyordu. İstemsizce parmağımda duran yüzükle oynarken derin bir nefes aldım.

“Binbir gece masallarını okudun mu daha önce?” diye sorduğumda ona bakmıyordum.

“Hayır.” dedi.

“Ama konusunun ne olduğunu biliyorsun değil mi?”

“Masalın kendisini mi?”

“Binbir gece masalları denilen şey sadece masallardan ibaret değil. Masal anlatan bir kadın var, adı Şehrazad. Binbir gece boyunca masal anlatan kişi o. Yani masalları bizzat onun ağzından dinliyorsun, yazarın kaleminden çıkmış gibi değil.”

“Binbir gece boyunca kime masal anlatıyor?” Sanırım bu konuda gerçekten bir şey bilmiyordu. Halbuki Dantes’in çoğu kitap, fikir ya da başka şeyler hakkında fikri olurdu. Uyurken masal dinleyip dinlemediğini merak ettim. Acaba uykuya dalmadan önce onu son kez kontrole gelen annesi miydi yoksa babası mıydı?

“Hükümdarına anlatıyor.” Dantes sessizlik içinde dudaklarımdan çıkan her kelimeyi özümsedi. “Onu öldürmek isteyen hükümdarına anlatıyor. O hükümdar onun kocası.” dediğimde yok artık dercesine güldü.

“Yoksa kocası onu öldürmesin diye mi anlatıyor masalları?” diyerek öylesine bir tahmin yürüttü.

“Evet.”

“Ölmemek için masal anlatmak mı? Koskoca hükümdarı masallarla nasıl kandırıyormuş da ölümden kurtuluyor?”

“Masalları okumadığın o kadar belli ki.” Gözlerim yağmurdayken dalgınca yüzükle oynamaya devam ettim. “Bu bana her zaman çok romantik gelmiştir. Hükümdar, yani Şah Şehriyar evliyken karısının ihanetine uğruyor, karısı onu aldatıyor ve Şehriyar o günden sonra kadınlara karşı büyük bir nefret beslemeye başlıyor. Kendince bir karara varıyor. Aldatıldıktan sonra her gece yeni bir kadınla evleniyor, onunla birlikte oluyor ve şafak vakti ise karısını öldürtüyor.”

“Saçmalık.” dedi Dantes. “Diğer kadınların günahı neymiş? Birisi için hepsini öldürmek tam bir aptallık.”

“Zaten bu bir yere kadar sürüyor. Şehrazad, yani masalları anlatan kadın buna bir son vermek için Şehriyar ile evlenmeye gönüllü oluyor. Evlenip birlikte oluyorlar ve sonrasında Şehrazad Şehriyar’a bir masal anlatmaya başlıyor. Ta ki şafak vaktine kadar.”

“Ne oluyor şafak vaktinde?”

“Şehrazad masalı yarıda kesiyor, en güzel ve heyecanlı yerinde. Haliyle Şehriyar masalın devamını dinlemek istediği için bir gece yaşamasına izin veriyor ama ertesi şafak vaktinde de aynı şey oluyor ve bu döngünün binbir gece boyunca sonu gelmiyor. Ve masal ancak binbirinci gecede son buluyor.”

Şehrazad’ın sesini hiç duymamıştım ama sanki anlattığı masalları dinlemişim gibi ses tonu daima kulağımdaydı. Dantes ile benim de Kül Güzeli ve Çirkin Prens masalımız vardı. Ne ben çok güzeldim, ne de o çirkindi. Ama birbirimize denktik. Gözlerine baktığımda bu eşitliği görüyor, ruhumun sırtında asla bir kambur hissetmiyordum.

“O halde binbirinci gecede Şehriyar Şehrazad’ı öldürüyor.” diye tahmin yürüttü Dantes. “Öyle mi?”

Cevap vermeden gülümsedim.

“Öyle mi?”

Gülümsemem genişlediğinde art arda gelen binlerce gecenin karanlığı etrafımızda koyu bir duman gibi dolanmaya başladı. “Bu da benim sana anlattığım ilk masal olsun,” dedim. “Masalımın devamını duymak için beni her gece yaşatmalısın. Ta ki binbirinci geceye gelene kadar.”

“İyi de ne oluyor binbirinci gecede?” Tamamen kafası karışmıştı ve onu bu belirsizlikle bıraktığım için epey bozulmuştu. “İnternetten bakacağım.” dediğinde burnumdan soludum. “Mızıkçı.”

Dantes bu tavrıma güldü. “Şehriyar ne demek?”

“Hükümdar demek.” Bunu nasıl bilmezsin dercesine kaşlarımı kaldırdım. “Bazen senin bana yaşattıklarını o masallara benzetiyorum.” diye itiraf ettim.

Bu Dantes’i meraklandırdı. “Nasıl benzetiyorsun tam olarak? Çünkü sana masalsı bir hayat yaşatamadığıma çok eminim.”

Tanıştığımız ilk zamanlar için belki, fakat son zamanlarda bana unutulması imkânsız bir masal verdiğini geceler de olmuştu.

“Masallar bir tane değil, onlarca hatta yüzlerce var. Şehrazad bir masal anlatmaya başlıyor, o masal bitmeden masaldaki bir karakter bir başka masal anlatmaya başlıyor ve onun masalındaki bir karakter daha ve bu şekilde sayamadığın kadar çok masal iç içe geçiyor. Uzun bir zaman masalın sonu gelmiyor. Başlangıcını unutuyorsun.”

“Ve bu sana masalları değil de söylediğim yalanları hatırlatıyor değil mi?” dediğinde bu kadar kolay anlamasının şaşkınlığını, gerçeklerin ezilmesinin yaşattığı hüzün takip etti.

“Belki bana söylediğin ilk yalanın hangisi olduğunu bilseydim seni çözmek bu kadar zor olmazdı. Ama zamanla bana o kadar çok yalan söyler hale geldin ki, bazen yalanını kurtarmak için başka yalanlar söylediğini hissediyorum ve bu beni çok üzüyor. Bana söylediğin ilk yalan neydi, Mir?”

Dantes’in parmakları gerilmişti. O an kafasından tüm yalanların ardı ardına sıralandığını biliyordum. Kalbim çoğunu kaldıramıyordu ama alıştığımdan olsa gerek artık çok da umursamıyordum. Kötü olan buydu, bana hissettirdiği güzel duygular bir şekilde yalanları geri plana atmayı başarıyordu ama her şafak söktüğünde yarım kalan bir yalana gözlerimizi açıyorduk.

“Benim güzel Lara’m,” Dantes uzunca bir süre beni seyretti. “Bunu dile getirebilecek cesaretim olduğunu sanmıyorum.” Söyleyemeyeceğini biliyordum ama o bana böyle baktığında umutların küllerin arasında yeniden alev alması kaçınılmazdı.

Ufak bir rüzgâr lazımdı belki, ateş yandığında bile onun yanmayacağına dair bir teminat. Ama benim umutlarım onun yıkımıyken Dantes’e vereceğim bir teminat işe yarar mıydı gerçekten?

Fakat dudakları aralanmıştı ve bunu gerçekten yapıp yapamayacağını düşünüyor gibiydi. “Bu uzun bir zaman önceydi.” dedi sessizce. Ne kadar uzundu? Benimle ilk konuştuğunda mı? Beni ilk gördüğünde mi yoksa daha beni görmemişken bile yalanlarla mı doldurmuştu onda yaşamaya başlayan hayali varlığımı? “Binbir gece olmamıştır ama öyle yanlış şeyler yaptığım anlar oldu ki öğrendiğinde belki de beni öldürmek isteyen sen olursun.”

Son cümlesini duymazdan geldim ağırlığı altında ezilmemek için. “Bu kadar zor geliyorsa son yalandan da başlayabilirsin.” diyerek onu cesaretlendirdim. “Sondan başa doğru söylersen en başa geldiğimizde zaten her şeyi öğrenmiş olacağımdan o kadar da canım yanmaz. Hem seni affederim de. Hadi Mir, bana bir yalan söyle, sonra geriye doğru gidelim.”

“Benden ne istediğin, bazı şeyleri öğrendiğinde neler hissedeceğin hakkında o kadar fikrin yok ki.”

Sertçe gözlerini ovalarken kasılan her yüz ifadesinde mücadelesinin izleri vardı. Zaferini benimle paylaşmadıktan sonra o mücadelenin de bizim için pek bir anlamı olmuyordu.

Şehrazad kadar çaresizdim ve tek kurtuluşum kelimelerdi. Dantes de bana o kelimeleri vermiyordu. “Şehriyar Şehrazad’a binbirinci gecenin sonunda ne yaptı bilmiyorum ama eminim bizim sonumuz onlarınkinden daha acı olur. Kaldıramayacağın çok şey var.” dedi üstüne basa basa. “Kaldıramazsın.”

Her şafakta bir can… Zaten ben Dantes’in bana yalan söyleyerek yaşadığım her gün o gerçeklerin altında çırpınmıyor muydum?

“Sen bana hiç güvenmiyorsun, seni affedebilme ihtimalime hiç inanmıyorsun.”

“Konu artık benim affedilip affedilmemem bile değil!” Bir anda yükselen ses tonuyla irkildim ve göğsümdeki çarpıntı artarak kulaklarıma kadar ulaştı. Konu neydi o zaman?

“Konuşmak, anlatmak istiyorum elbette.” dedi. “En çok sen hak ediyorsun gerçeği duymayı, sana döktürdüğüm her gözyaşı için diz çökmeliyim ama anlamalısın ki yarım kalan masallar Şehrazad’ı kurtarmış olabilir ama her gece devam ettiğim yalanlar beni kurtarmayacak. Artık seni de kurtarmayacak.”

“Beni tanıdıktan sonra hala böyle düşünüyor olman biraz kırıcı oluyor. Benim kurtarılmaya ihtiyacım yok.” Başımı iki yana sallarken içimi çektim. “Belli ki senin de öyle.”

Onun bir gün tüm yalanlardan kurtulup, gerçek benliğiyle bana geleceğine olan inancım hala vardı.

Ve onu beklemek istiyordum. Eninde sonunda teslim olduğunda, yolun yarısından arkamı dönüp ona bakmak değil, en başından bu yana zaten yanında olup ona baktığımı görsün istiyordum.

“Seni ilk tanıdığımda, bu resmin eskimiş bir parçasını yaşıyorduk.” diye fısıldadı bir anda ve ne dediğini anlamak için bakışlarını takip ettim. Süratle yağan yağmur damlalarının arasında varla yok arası bir seyreklikte düşen kar tanelerini o zaman gördüm. Kış geldi.

“Beni tanıdığın ilk resim, ilk tanıştığımız an mı? Kış mevsiminde mi tanıştık?” diye bir tahmin yürüttüm. “Kar mı yağıyordu? Annemin cenazesi değil miydi ilk karşılaşmamız?” O gün karın yağdığına dair hatırladığım bir an yoktu.

Gülümsedi ve bu gülümseme kış mevsiminde de öteye geçip, koskoca bir çağı buzlar altında bırakmış gibi soğukla sarmalandım. “Binbirinci geceyi görecek kadar yaşayacağımı sanmıyorum.” demesi, benim için anlamsızlaşan gecelerin geleceğime yazılmasından ibaretti. “Her şey senin bana geldiğin o anda başladı ama bundan çok daha önce, biz sana gelmiştik zaten. Ama bu başlangıç değildi, bu gerçeğin ta kendisiydi. Seninle benim, biz olduğumu ilk andı.”

“Ne zaman?” Bembeyaz kesilen ellerim yumruk oldu. “Ne zaman, Mir? Hadi anlat bana, binbirinci geceye değil, ilk geceye dönelim seninle. Bir masalın başladığı ilk an, o ilk cümle. Gerçeğin ta kendisi olan.”

Dantes bir ıstırapla sınanıyormuş gibi berbat halde görünüyordu. Gülümsüyordu ama bu buza yatırılıp soğukla parçalanan bir gülümsemeydi. Bana dokunduğunda sıcacık olan bakışları, cehennem çukurlarını gördüğünden sıcak, Lethe’nin hiçbir zaman kendine hatıraları unutturacak olamayışı ise, bu çukurların önünde eriyip giden bir direnişti.

Ya donup parçalara ayrılacaktı ya da eriyip derin sulara karışacaktı. Fakat o an tüm bunlardan çok daha beklenmedik bir şey oldu. İçimde kıpırdanan bir şeyler vardı, Dantes de bunun farkındaydı. Arabanın boğucu havasında bu kadar yakından ona karşı koyabilmem imkansızdı.

İçim parçalanıyor ama sana çekilmeye engel olamıyorum. Sen daha önce hiç girdaba kapıldın mı?

Bunu yaptığıma pişman olmayacağım.

Dantes ne yapacağımı anladı. Bir anda doğrularak hareketlendiğimde üzerine tırmanmamla eş zamanlı olarak koltuğu hızlıca geriye kaydırarak kucağında bana yer açtı. Aradan geçen zamanda tenimde arzuladığım dokunuşlarının hayali bile tenimi karıncalandırırdı. Bacaklarımı iki yana açarak kucağına yerleştim. Kollarını bana dolarken dudaklarımı dudaklarına bastırdığımda bir eli saçlarıma dolandı, tadı dudaklarıma karıştı. Özlemim can yakıcı seviyedeydi. Hareketlerim telaşlıydı.

Dışarının soğuğu tenine işlememişti. Sıcak nefesleri dudaklarımdan içeri sızarken ellerimi ensesine kaydırarak baskıyı artırdım. Saçlarını kavradım, ruhum zaten avuçlarındaydı. Burası güzeldi, tanıdıktı. Parmaklarımın gezdiği teni yumuşak bir kumaşa dokunmak gibiydi.

Bir santim bile uzağında olmak istemedim. Ne o bana olan isteğini saklayabildi ne de bundan bir adım öncesinin önemi kaldı. Sen daha önce hiç girdaba kapıldın mı?

Bir kolu o kadar sıkı sarmalamıştı ki sırtımı aramızdan geçen bir hava akımı bile olmadığına emindim. Gövdesi kocamandı, sadece beni çatısının altına almak için inşa edilmiş bir ev gibi. Dışarıdaki yağmurun cama vuran gürültüsü arttı. Dünyanın karanlığı orada dururken kolları arasında bir geceye çekilmek en güzeliydi.

“Mir…” Biraz olsun nefes alabilmek için dudaklarımız ayrıldığında kalp atışlarımız yağmur damlalarından bile daha güçlüydü sanki. “Mir her şey çok canımı yakıyor.” dedim sessizce. Parmaklarımı kirli sakallı yüzünde ve belirginleşen boyun damarlarında gezdirdim usul usul. “Sadece seni istiyorum. Yalanlarını değil. Lütfen,” dedim fısıltıyla. “Bize bunu yapmasan olmaz mı?”

Uzun uzun bana baktı, çok çok uzun ve sessizce izledi beni. “Benim için hala umut var mı?” diye sorarken umudun defalarca kez kanıtlandığı o masallardan bihaberdi. “Bir kurtuluş ya da binbirinci gecenin sonunda doğacak bir şafak?”

“Hiçbir şey yoksa ben varım burada.” Ellerim yanaklarındayken onu hafifçe kendime çektim ve dudaklarına arzudan yoksun ama anlayışla kavrulan bir öpücük daha kondurdum. “Sen benim şehrime hükmettin.  Ben bu şehirdeki ışıkları senin için hep yakarım. Gerekirse her şehre yeni bir isim koyarız seninle, bu ülkeyi yeni baştan kurarız. Sen Şehriyar olursun, ben de Şehrazad. Her gece masallar anlatırım sana ama asla günleri saymam çünkü sonsuza kadar birlikte olacağımızı bilirim.”

Söylediklerim gözlerinde bir şeyleri daha tetikledi ve bu kez beni kendine çeken ve hırpalarcasına dudaklarımı öpmeye başlayan o oldu. Her zerresini hissedebiliyordum sanki tenimde. Ellerim gözleğinin yakasını çekiştirirken parmak uçları sabırsızca sırtıma batıyordu. Onu istediğimi o kadar saklayamıyordum ki dudaklarımdan kaçan bir inlemeyi durduramadım. Aynı saniyelerde boğazından hırıltılı bir sesin çıkmasına engel olamadı.

Bir anda sertçe dudaklarını benden ayırdı. Göğsü hızla yükselip alçalırken kaybetmenin mi yoksa kazanmanın mı eşiğinde olduğunu anlayamayan ruhum darmadağındı.

“O halde ben…” Nefes alamıyormuş gibi yüzündeki tüm damarlar belirginleşmişti. Çok yakınımdaydı, dudakları her kelimesinde karnımın karıncalanmasına neden olarak dudaklarıma değiyordu. Fısıltıyla konuşuyordu fakat her nefesi kalbimin gürültüsünden baskın geliyordu. “Ben seni tam şu anda binbirinci geceye ulaştırabilirim. Her şeyi bitirebilirim. Sonra da yeniden sıfırdan başlarız. Hiç yalanın olmadığı bir geceden.”

“Nasıl?” diye sordum nefesim kesilmiş bir halde.

“Şehrazad nasıl tüm masalları sonlandırıp ilk masalına kadar geri döndüyse öyle.” dedi tek nefeste. “Sana her şeyi anlatacağım, ilk yalanıma kadar.”

Gözlerimi kırpıştırdım, duyduklarımın gerçek olduğuna inanamadım. Yüzyıllardır süren bir masal zamanın içinden çıkıp geldi ve bize yoldaş oldu, satırlar ilk kez Dantes’e doğru adımladı, gerçek gözlerinde yazılmaya başladı.

“Daha fazla dayanamayacağım çünkü.” dedi pürüzlü, acılı ve kayıp bir sesle. “Kimsenin tehditleri umurumda değil, hepsiyle başa çıkabilirim sen yanımda olursan.” Dudakları sert bir hamleyle dudaklarıma kapandı ve ben daha anın şaşkınlığını üzerimden atamadan geri çekildi. Nefes nefeseydi, seçimini yapmıştı, onu daha önce hiç bu kadar kararlı görmemiştim.

“Sevgilim,” Koca avucunu yanağıma koyarak beni ona bakmaya zorladı. Sanki dünyayı değil, sadece ve sadece onu görmemi, anlamamı ve bir yıkımın başlangıcını atacağı bu saniyelerde enkazın altında onunla olup olmayacağımı anlamaya çalışıyordu.

“Şimdi, burada her şeyi sahiden itiraf etsem sana, hayatına bıraktığım her izin hikâyesini anlatsam ve ardına sığındığım her yalanı satsam, affeder misin beni?”

Gecenin hırsızı gözleri yağmur dökmeye hazırlanan kara bulutlar gibiydi. “Affederim.” Onu affedeceğime olan inancım, bizi bir arada tutan en güçlü duygumdu. Biliyordum, bunca zaman kendini bana teslim etmesine beklediğime değecekti.

O konuşmaya hazırlanırken sayfalar geriye doğru savruluyor ve her masalın biterek bir öncekine dönmesi gibi her yalan son bularak ilk yalana doğru koşuyordu.

Tam o sırada Dantes’in telefonu aceleci bir şekilde çalmaya başladı.

Bunu umursamadık. O kadar anın içindeydik ki, dünya yansa umurumuzda olmazdı.

“Bu çok zor, çok çok zor.” Dantes başını iki yana salladı kendini toparlayabilmek için. Geçmiş orada durdu ve kayıp giden geleceğe baktı, biz geleceğe gitmedik de gelecek bize gelmeye başladı. “Söyleyeceğim. Hem de her şeyi.” dedi bir kez daha. Gerçek, kayıp bir masal değildi; gerçek, bir masalın kaybolan ilk cümlesiydi. “Şafak söktüğünde ikimizde ölmemiş olacağız ama bu masal yine de bitecek.”

Dantes’in telefonu çalmaya devam ederken dikkati dağıldı. Sadece bir dakikaya daha ihtiyacım vardı.

“Sonra açarsın,” dedim dikkatini kendime çekmeye çalışarak. “Bırak.” Biliyordum ki o telefonu açarsa yakaladığım bu an bozulacaktı, o telefonda Dantes’i durdurmaya yetecek bir şeyler vardı.

Yanaklarını sıkı sıkıya tutarak benden başka bir yere bakmasına engel oldum. Zamanın sarkacı bir hançere sönüşmüş ve kalbimde dört dönüyordu. Daha değildi, binbir gecenin sırrının açığa çıkması için yalnızca birkaç nefese ihtiyaç duyuyordum.

“Hadi söyle, lütfen daha fazla tutma içinde.”

Kelimeler boğazına dizildiğinde konuşmak için bir güce ihtiyacı varmış gibi inleyerek bir kez daha beni sertçe öptü ve geri çekildi.

Telefon sesi bir anda kesildi ve aynı saniyelerde peş peşe mesajlar düşmeye başladı. Hiçlik her şeyi yutan bir girdap gibi etrafımıza yayıldığında, sessizlik hiçliğin kölesi olarak etrafımızı itaatkâr bir tavırla sarmaladı. Gerçeği düşman kesilen o sessizlik, kelimeleri bizden alarak gerçeği küllerle kapladı.

“Sevgilim,” Dantes’in fısıltısı sessizliği alt edecek kadar güçlüydü ama gerçeği küllerinden kurtaracak bir kıvılcım yoktu artık gözlerinde. Tüm masallar sona ererken geride bir tek her şeyin başlangıcı olan ilk masal kaldı. Binbirinci geceye gelince başlangıcı bulmanın imkansızlaştığı o ilk satır Dantes’in gözlerinde yazıldı. “Bana sadece neler olup bittiğini anlamam için bir saniye ver.” dedi.

O anın ellerimden kayıp gittiğini tam o saniyede hissettim.

Hiçbir şey söylemeden teslim olmuş bir şekilde kucağından kalkarak yeniden yan koltuğa kendimi bıraktım ve dağılmış bir halde arkama yaslandım. Nefes nefeseydim. Sanki bir yerlerden düşünüyormuş gibi sıkıca kapı kolunu kavradım.

Benden farkı olmayan Dantes uzanarak arabanın ekranında bir şeylere bastı. Arabaya bağlı olan telefonundaki mesajlar bir anda büyük ekrana düştü. Ve geriye doğru savrulan masal sayfaları bir anda alev aldı.

Şehrazad masalını anlatmaya devam etti fakat Şehriyar ne son satırı duyabildi ne de başlangıca geri dönebildi. Ne Şehrazad’ın canını alabildi ne de anlatılan masala dur diyebildi. Binbirinci gece ve katlanarak devam eden binlerce gece boyunca, yalanlar birbiri içine girerek bir masal gibi ölümsüzleşti.

Dantes’le ekrana düşen mesaja baktığımızda çoktan binbirinci gece katledilmişti.

“Fırat?” dedi Dantes. Mucizelere inandığım saniyeler hayatın bana sunduklarıyla sınanırken umut namına tek bir ışık bile kalmamıştı göğsümün içindeki karanlık cehennemde.

O an cama düşen yağmurun sesleri bile kayboldu, yerine Gazap ve Şafak kitabında, Şehriyar’ın laneti olan ve tüm hayatını değiştiren o uğursuz satırlar doldu.

Aldığın cana karşılık yüz can. Her şafakta bir can. 

Şafak sökmüştü ama bu çok kısa sürmüştü. O halde bir can kaybı olmamalı, lanet satırlardan çıkıp bizim peşimize düşmemeliydi. Öyleyse neden mürekkepten sızan her satırın şimdi avuçlarımdaki çizgilere süzülerek orada yeniden yazıldığını hissediyordum?

“Arslan Polatlı, Fırat’ın Barbaros Solar’a casusluk yapmak için yanına girdiğini öğrenmiş.” Dantes Ateş’ten gelen mesajı okurken sert bir nefes aldığında her şey bitmişti.

Tek bir sabah bile eksik olursa hayallerini ve şehrini alırım senden…

Bu şafakta masala son vermek istedim diye mi hayallerim ve şehrim alınmıştı benden?

“Kardeşim…” Dantes’in fısıltısı, usul usul yanarak satırlarının kıyımına sebep olan sayfalardan kalan bir avuç kül gibi kayıplara karıştı. Gece bitti, şafak doğdu, masal yarım kaldı ama binbirinci geceye ulaşılamamasına rağmen Şehriyar kendi sebep olduğu bir kaybın yasını tuttu.

…o canları da…

Mesajın hemen altında, bir sandalyeye zincirlenmiş, tüm bedeni kanlar içinde kalmış baygın bir adamın, Fırat’ın fotoğrafı duruyordu.

…hem de bin katıyla.

Bize ne hissettiğini söylemeyi ihmal etme!