26. BÖLÜM

Sözün kısası, umutsuz menfaatler için umutsuz oyunların döndüğü umutsuz bir zaman bu.
A Tale Of The City/C. Dickens

Mahkûmun gözlerinde kalmış çentiklerden izler,
Özgürlüğe çapa atıp firar etmiş oradan.
Merhamete muhtaç kalan suçu kendinde gizler,
Yalana kucak açan çok ağlarmış sonradan.
Karanlıklar özgürlüğü bir nefeste siler de,
Zindanların ardında gün doğumu yoktur hiç.
Yanar sessiz günahlarla en masum hisler de,
Ardına bakmadan gitmiştir çoktan gidecek olan.

Ruhumun çöl arazisine dönüştüğü ıssız bir gecede, masallara son veren şafak vaktinin katili kalbime saplanan güneşten bir mızrak oldu.

Ruhuma uzak diyarları yakın kılan resimler çizilmişti ama resim hala orada olsa da uzaklıkları bana getiren eller ruhumu terk etmişti.

O resimlere bakıp uzaklıkları, yalnızlığı, yalnızlığın koynunda beslediği huzuru bulmak çok kolaydı fakat tüm düşlerin birbirine geçtiği her seferde ruhum yalnızlığı değil yalnızlığı bana getiren adamı aradı.

İnsanların sevgiye olan açlığının kemiklerini çürütmediğini biliyordum ama bir ruhun o açlıktan en büyük payı alarak usulca çürümeye başladığını öğreneli çok olmamıştı. Sevmek eylemi zalim bir sevgili gibi insanın koluna girerse o andan itibaren yürünülen tüm yollara tek bedenden iki gölge düşerdi ama gölgenin sahibi başını eğip aşağı bakmaya cesaret edemezdi. Şiirlerdeki kanayan satırlar yazıldığı sayfayı yaktığında, en çok seven kişi kalbini boğan mürekkeplerden nasibini alırdı ve mürekkeple boğulan bir kalbin suskunluğu çığırtkan hislerin karşısında başını yere eğerse, gözünden düşen yaşlar gölgelerin kalbinde kaybolurdu.

Herkes bir şeylere sahip olmak isterdi bu hayatta, herkes bir şeyleri arayıp dururdu.

Ve benim arayışımın sonundaki kapının ardında özgürlük olsa da bu özgürlüğün duvarlarının inşa edildiği tuğlalar, Dantes’in bir zamanlar beni almak için paramparça ettiği If Şatosu’ndandı.

O duvarların ve taşların sesi vardı. Özgürlük şarkıları masallarda kaybolmuş ve esaretin ağıtları gerçek hayatta yerini almıştı. Kalbimde ve zihnimde dolanan karanlık budala bir aşığa benziyordu. Ne nereye gittiğini, ne niçin gittiğini ne de zihnimi ne için işgal ettiğini biliyordu fakat neyin var diye sorduğumda beni işgal eden karanlığa, sen varsın demesi her şeyin cevabını zaten açık ediyordu.

Her şeyin gözlerimin önünde paramparça oluşunu işgal edilmiş bir zihinle izlemeye devam etmek bunca zaman verdiğim mücadeleye hakaret gibiydi. Yine de karşı koyamayacağım bir an geleceğini biliyordum.

Bir süre sonra nefes alamaz hale gelirdim çünkü, boğazımdan bir geçmiş sızısı geçerdi. Sonra durur ve acınası halime şöyle bir bakar, belki çığlık atardım ama giden çoktan gitmiş olurdu.

Dantes’in yarım kalan masalı her hayali yarım kılmıştı. Oysaki mutsuz da bitse bu masalın sonunu duymaya ihtiyacım vardı ve ben her zamanki gibi daha sona gelmeden sonlarla sarmalanan kelimelerin kurbanı olmuştum.

“Şu an bambaşka şeyler yapıyor olmalıydık.” Mihri’nin soğuk hava yüzünden titrek çıkan sesi üzerine ona döndüğümde burnu kıpkırmızı kesilmişti. Benim de ondan bir farkım olmadığına emindim ama içimdeki yangının sızısı bazı hislere engel oluyordu.

“Bak da eserinle gurur duy.” Spor kıyafetleri içindeki bedenini gösterdiğinde gördüğüm tek şey son derece fit bir bedendi.

“İlk kez koşu yapıyormuşuz gibi dramatik davranma,” Gülmek ve onunla içinde bulunduğumuz durumun tadını çıkarmak isteyen yanım durgundu, sadece koşmaya devam edip soğuğun tenimde bıraktığı o keskinlikle yüzleşmek istiyordum. “Dramatik atak geçirmek bana mahsus bir kere.”

“Her yer karla kaplıyken bırak da istediğim atağı geçireyim.” Her kelimesinde soğuk hava yüzünden dudaklarından buhar çıkıyordu. Bugün temposu yavaştı ve birkaç adım arkamdan koşuyordu. “Bayılsana kız şöyle bir kere dramatik olanından.” diye devam etti sonra gülerek. “Sana kollarımı açarım.”

“Beni bilerek kara fırlatacağına o kadar eminim ki.” Bu kez kendimi tutamayarak güldüm ve bana yetişemesin diye biraz daha hızlandım.

“Hem sen neden gün aşırı Sihirkent’e geliyorsun ki? Bu kadar çok geleceksen hiç taşınmasaydın.” diye söylendi arkamdan.

“Gün aşırı gelmiyorum.” diye karşılık verdim. “Tarık’ı bulabildiğim tek yer burası olduğu için geliyorum. Geri kalan zamanlarda hep babamla oluyor.”

“Şuradan yanında Barbaros Solar’la koşarak yolumuzu kesse ne yapabilirsin sanki?” dediğinde hızla arkamı dönüp ona kocaman gözlerle baktım. “Ben ayaklarım kıçıma vura vura geri dönerim haberin olsun. Sana babacığınla iyi şanslar.” Bana yalandan bir öpücük yolladı.

“Durduk yere niye çağırıyorsun ya?”

Niye kötüyü çağırıyorsun derler ona Laracım.” Koşarken ellerini masumca havaya kaldırdı. “Deyim işte, ne yapacaksın.”

Cevap vermek yerine önüme döndüm ve koşmaya devam ettim. Zaten doğruyu söylüyordu, ne söyleyip de aksini iddia edebilirdim ki? Bir süre daha yüksek tempoyla koşmaya devam ettim. Ara ara arkama baktığımda Mihri daha rahat takılıyor, hatta koşarken bazen telefonuyla ilgileniyordu. Zaman sonra nihayet Tarık’ın bedenini metrelerce ileride görebildim. “Tarık’ı gördüm. Ben ona yetişmeye gidiyorum.” dedim ardımda kalan Mihri’ye.

“Yolun açık olsun!” diye bağırdı. “Ben eve kaçar!” Sonra da beni bırakarak hızla arkasını dönüp geldiğimiz yoldan geri koşmaya başladı.

Benim de Tarık’a yetişebilmek için daha hızlı koşmaktan başka çarem kalmamıştı. Bu kez nihayet üzerine uzun kollu bir şeyler giymeyi akıl edebilmişti ama bacaklarındaki şortu yüzümü buruşturmama neden oldu. Soğuktan hiç etkilenmiyor gibi görünüyordu. Bense onu bulabilmek için koşu parkurunda koşturduğum süre boyunca defalarca donma tehlikesi atlatmış olabilirdim.

Ona yetişmeme çok az mesafe kaldığında, “Tarık!” diye seslendim arkasından ama beni duymadan koşmaya devam etti. Yine kulaklık takıyor olmalıydı.

Kendime düşünmek için çok fazla zaman tanımadım. Duraksayıp yerden bir avuç kar aldım ve olanca gücümle on metre önümde giden adama fırlattım. Her şey çok anlık gelişmiş ve beraberinde bir dizi şaşkınlık getirmişti. Tarık hızla arkasına dönerken ellerinin varla yok arası bir hamleyle beline gittiğini gördüm. Belki de bir hayaldi çünkü her şey çok hızlı olup bitmişti.

Şaşkınlığım içimde büyüyen bir çığ gibiydi. Saniyeler içinde nefes nefese kalmış bir halde Tarık’la göz göze geldiğimizde aramızdaki mesafeye rağmen çatılan kaşlarını ve şaşkınlığını gördüm. Hızlı bir hamleyle saçlarını geriye atarken omuzları yükselip alçaldığında anladım ki rahatlama hissiyle derin bir nefes aldı.

Ama bu rahatlık çok kısa sürdü. Saniyeler içinde yüzündeki şaşkınlık yerini insanı ürküten bir öfkeye bırakırken sert adımlarla yanıma yürüdü. Bir yandan da kulaklığını çıkarıyordu. Her adımında geri kaçma isteğimi bastırmaya çalışarak ayaklarımı sabit tutmaya zorladım.

“Aklını mı kaçırdın?” Düz bir çizgiyi andıran dudaklarından kelimeler sertçe döküldü. “Sana zarar verebilirdim.”

“Yanında silah mı taşıyorsun?” diye sordum kısıkça. Bana zarar verme ihtimali yoktu ama yine de bakışlarımın kısa bir anlığına ellerine kaymasına engel olamadım.

Tarık gözlerini kapatıp derin bir iç çekti. “Hayır, sadece refleksti.”

Dudaklarımı birbirine bastırdım. “İnanayım mı?”

“İstersen inanma. Aksi olsa da şaşırmaman gerektiğini bil sadece.” Birkaç saniye daha ikimizin de sakinleşmesini bekledikten sonra arkasını dönüp yavaşça yürümeye başladığında ona eşlik ettim. “Ne işin var burada?”

“Patchland City’e oturalım, kahve içerken konuşuruz çünkü buz kütlesine dönmek üzereyim.” Ellerimi üşüyen yanaklarıma bastırdığımda gözlerini devirdi ve kolunu omzuma atarak beni kendine çekti. Yol boyunca ağzının içinden bir şeyler homurdandığını duyabiliyordum.

Kısa süren yürüyüşümüzde, ona geliş sebebimin zihnimi işgal etmesi kaçınılmazdı. Dantes’in gecenin hırsızı gözleri belirdi zihnimde ve onu hatırlamak yine kalbimde bir şeyleri tetikledi. Dantes’in varlığı her yanımı sardı.

Hayatımda edindiği yeri düşündüğümde bazen benden bile daha fazla yer kaplıyormuş gibi geliyordu. Kendime tahammül edemediğim her seferde ruhumu yatıştırıp aynadaki yansımayı benim için anlamlı kılan kelimeleri vardı. Kelimelerle işi bittiğinde ise gecenin hırsızı gözleri devreye girer, kalbimdeki yamalı gökyüzüne kendi gecesini sunardı.

Oysaki ben ondaki gökyüzüne hiç istediğim kadar ulaşamamıştım.

Şimdilerde ise o gökyüzüne dayadığım merdivenin basamaklarındaki sallantıyı hissediyordum. Benden kaçmıyordu ama kelimeleri tükenmişti, elimi tutuyordu ama kışı yaza çeviren sıcaklığı şimdi bir buz kütlesine dönüşmüş, kendi içine üşüyen bir adam olarak o soğukluğu kabullenmişti. Vicdanının çığlıklarını metrelerce öteden duyduğum oluyordu ve o sessizce bana bakıp gülümsemekle yetiniyordu. Oynadığı her rol faydasız bir girişimdi.

Günlerdir Dantes’i hapseden duvarları aşamıyordum. Bu yüzden Tarık’tan yardım istemeye gelmekten başka çarem kalmamıştı.

Günün birinde bu savaşta birilerini kaybedeceğimiz gerçeğiyle her geçen saniye daha gerçek bir şekilde yüzleşiyorduk. Belki de ben çoktan kaybolmuştum. Kaybolmuştuk, kaybetmiştik. Dantes için bir kazanç olduğumu inkâr edemiyordum ama aynı zamanda kazandığı kadar kaybettiği derin bir parçaydım.

Arabada geçirdiğimiz o dakikalardan sonra Dantes’in yarım kalan cümlelerini tamamlama şansı olmamıştı. Ben de Fırat’ın kaçırılmasının yarattığı dehşetin ortasından sağ kurtulmaya çalışırken bir daha sormak istememiştim.

Ama düşünmeyi de bırakamıyordum. Bir tarafımı toparlayacak olsam diğer tarafım benim sıram geldi dercesine dağılmaya başlıyordu.

Tarık ile kafeye ulaşmamız çok sürmedi. Benim için açık tuttuğu kapıdan içeri girdiğimde, “Sen otur, ben kahveleri alıp geliyorum.” dedi. Lafını ikiletmeden pencere kenarındaki masalardan birine oturdum ama pencereler sonuna kadar açık olduğundan içerisi çok sıcak değildi.

Neyse ki Tarık Bana sıcak Americano almıştı. Masaya koyar koymaz ellerimi bardağın etrafına sararak kendime çektim. “Sevdiğim kahveleri biliyorsun.” dedim.

“Sen benimkileri bilmiyor musun?” Karşıma oturarak rahatça arkasına yaslandı. Kokusundan anladığım kadarıyla kendine duble Türk kahvesi almıştı. Bardağın kulpundan değil de gövdesinden tutarak büyük bir yudum aldığında tek ihtiyacı olan buymuş görünüyordu.

Bana baktığında gözlerinde hala bir dolu sessizlik vardı. Görüşmeden geçen zamanların ona yalnızca daha büyük bir yalnızlık ve içe kapanıklık verdiğini görüyordum, her seferinde bir öncekinden daha kötü durumda buluyordum onu sanki.

Tarık Solar okunması imkânsız bir kitap gibi orada dururken tüm kelimeler etrafında pervane olmuştu ama o yalnızlığı seçmişti. O hep yalnızlığı seçerdi. Bazı insanların kaderi bu şekilde yazılırdı; kim gelirse gelsin hayatına, daima geleni uğurlamak için hazır beklettiği bir kapısı olurdu. Tarık’ın bir değil binlerce kapısı vardı ve benim ondan gitmeyi reddettiğim her seferde arkasını sönüp giden o oluyordu.

Neden yalnızdı bu kadar?

Neden içindeki derinliğin sınırlarını aşamıyordum?

Ona aklımdaki soruyu sormadan önce bambaşka bir cümle döküldü ağzımdan. “İlk kez kaç yaşında silah kullandın, Tarık?” diye soruverdim.

“Bu da nereden çıktı?” Rahatsızlığını saklayamadı, hatta buna gerek bile görmedi. Bardağın etrafında huzursuzca kımıldanan parmaklarını ritmik hareketlerle masaya vuruyordu.

“Sırf sana kartopu attım diye elin silaha arayacak kadar alışmışsın varlığına, merak ettim ben de.”

İnkâr edeceğini sansam da zalim bir tınıyla gülümsedi. “Yaşın bir önemi yok, öylece başlayıverdi işte.” Kirpiklerinin altından bana baktığında gülümsemesi yüzünden silinse de zalimliği bıraktığı yerde duruyordu. “Elimde silah yerine fotoğraf makinesi tutmak isterdim ama hayat sana ne verirse onu almaktan başka şansın olmuyor.”

Hiç çekme şansının olmadığı fotoğraflardan sızan sessiz gürültüler kulaklarımı tırmaladı. Bir fotoğrafın da pekâlâ sesi olabilirdi, özellikle de çeken kişi o kadraja ruhuyla bakabiliyorsa. “Artık hiç fotoğraf çekmiyorsun. Baban öldükten sonra bırakmıştın değil mi fotoğraf çekmeyi? Yani gerçek baban.”

“Sevdiğim şeylerin fotoğrafını çekemiyorum artık. İçimden gelmiyor,” Bakışları ellerine kaydı. “Ellerim fotoğraf çekmenin nasıl bir şey olduğunu unutmuş bile olabilir.”

Ellerini masadan indirdi ve dışarıda gözlerini gezdirdi. Yalnızca bir adım uzağındaydım. Uzansam dokunabilirdim ama dokunsam uzak diyarlara savrulma ihtimali hep vardı. “Diyelim ki sevdiğim her şeyin ve herkesin fotoğrafını çektim, ne anlamı var ki? Yalnızca arkalarında sessiz bir hatıra kalır. Onları kafamdaki seslerle hatırlamak istiyorum artık, sessiz bir fotoğraf karesiyle değil.”

“Ama babanın tüm fotoğraflarını yaktığımda çok kızdın bana.” dedim suçluluk duygusu içinde.

Ne kadar uzun zaman geçerse geçsin Tarık’ın fotoğrafları yaktığımı fark ettiğimde boğazından dışarı fırlayan o sessiz çığlığı unutamıyordum.

Aramız kötüyken toprak altına atmak kolaydı ama birinin sevgisini kabullenince saklanan acıları da onunla birlikte geliyordu. Sevmenin bedellerinden biri buydu.

“Bunca yıllık süren düşmanlığımız-” diye devam ediyordum ki bir anda bana dönerek sözümü kesti.

“Hala düşman olarak büyüdüğümüzü mü düşünüyorsun?”

Yüz hatları keskin, ifadesi serti. Tamamen bana dönüp kollarını göğsünde kavuşturdu. Bakışları beni keskin bir bıçak gibi parçalara ayırmasaydı gözlerimi kaçırmadan ona bakmaya devam edebilirdim.

“Hayır, düşmanım değilmişsin.” Sesimi biraz yükseltecek olsam ruhunun sessizliğine saygısızlık yapacakmışım gibi geldiğinden fısıldıyordum. “Sen benim koruyucu meleğimmişsin.”

“Yapma, romantize edilecek bir geçmişimiz yok. Sadece olanı söylüyorum sana.”

Gözleri bana eski bir anıyı anımsattığında, geçmişimde ne kadar çok hatıraya hükmettiğini derin bir sükûnet içinde kabullendim. Anıların sesi olmazdı ama Tarık’tan bana kalan her anının toprağı eşeleyen heceleri vardı. “Bence yanlış düşünüyorsun.” Bunun benim için anlamını bilemezsin.

“Şu sıralar düşünmüyorum, umursamıyorum. Çoğu şey gibi insanların varlığı da anlamsız. Tüm düşünceleri ittiğimde geriye kalan yegâne şey bu. Bazen yaptığın her şeyin boşa gittiğini hissedersin Lara. Elimde onlarca ihtimal vardı, geriye benden hiçbir şey kalmayacak olanı seçtim. Şimdi de kardeşim bile ona silah çekebileceğim korkusuyla uzaklaşabiliyor benden.”

Bu düşünceye katılmıyordum. Tarık kendini tüketen bir zamanın sarkacında savrulsa da eninde sonunda doğru zamana denk geldiği anlar olacaktı. Saniyeler var oluş inancını tazelemeye yetmezdi, dakikalar ise yalnızca ziyandı. Günlerden bile çok daha fazlasına ihtiyaç vardı.

Zihnimdeki sarkacın düşüncelerime çarptığı her seferde aynı noktaya saplı kalıyordum. Yıllar… Doğru zaman ve doğru yer ancak harcanan yılların ardından geliyordu. Ondan öncesi ise zamanın kendi içindeki çırpınışlarından ibaretti.

“Benimki de sadece refleksti.” dedim buna inanmasını umarak. “Tamam Tarık, tamam ben geçmişi romantize etmeyeyim ama sen de dramatize etme. Hala bir şeyleri yola koyabilmek için geç olduğunu sanmıyorum.”

Avuçlarımda sıcak bir his doğarak satır çizgilerimi ateşe verdiğinde ellerimi yumruk yaptım. Yapmasaydım koşarak Tarık’a gidip boynuna atlardım ama beni geri itme düşüncesi göğsümün kuytusunda pusuya yatmış bekliyordu. “İnandığın şeyler-“

“İnandığım şeyler mi?” Dudaklarından her kelimeyi alaya alan bir gülüş döküldü. “Neye inandığım hakkında hiçbir fikrin yok inan bana. Ya da neye inanmadığım hakkında.” Başını yana yatırarak gülümsediğinde yüzünü ölümcül güzellikte bir ifade almıştı. “Bilmek ister misin?” diye sorduğunda dudaklarımı birbirine bastırdım.

Bana düşünmek için sunduğu mühlet boyunca dudaklarımı kemirdim. Duyacağım şeylerin beni yaralamayacağına inansa zaten sormazdı ve inandıklarından ziyade inanmadığı şeyler zihnimin etrafında fır dönüyordu. Günün birinde çıkıp da sevgiye ya da kardeşliğe inanmıyorum gibi bir cümle kurarsa diye kalbim acı içinde bekliyordu.

Bu yüzden, “İstemem.” diye mırıldanmış olmalıydım. “Bazen düşüncelerin beni korkutuyor.”

“Aynı oranda yaptıklarımdan da kork, Lara.” dedi yorumlanamaz bir tonla.

“Sen beni korkutacak şeyler yapmazsın.” dedim hızlıca. Küçük bir çocuğun inancına sahip gibiydim. Annesi tarafından kolayca kandırılıp uyutulacak bir benliğim vardı ve insanlar bunu fark ettiğinden olsa gerek beni nasıl yönlendireceklerini çok iyi biliyorlardı.

“Ben o kadar emin olmazdım.” Koyulaşan gözleri rahatsız edici bir dikkate sahipti. Nasıl bu kadar bitkin görünürken bir bakışıyla hala bana hükmedebiliyordu anlayamıyordum. Gözleri bana dur diyordu, gelme Lara, o adımı atma. Ben senin ulaşabileceğin bir son değilim.

Yüzündeki alaycı gülümseme eksilmeden telefonunu açıp, masaya ikimizin de ekranı görebileceği bir açıyla koyduğunda kaşlarımı çattım. “Onun nerede olduğunu biliyor musun?” diye sordu aynı anda.

Ekranda ne olduğuna bakmak için kendimi ikna etmem birkaç saniye, fotoğraftaki kişinin Fırat olduğunu kabullenmem ise biraz daha uzun bir zaman aldı. Ağzıma acı bir kuruluk yayılırken yumruk olan ellerimi sıkıp açtım.

“Arayışınız nasıl gidiyor? Sizden alınanı geri alabildiniz mi?” Konuşurken tüm ifadeleri bana zıttı. Benim yüzüm koca bir şaşkınlıkla doluyken o dünyanın en sıradan konuşmasının ortasında gibi umursamazdı.

“Fırat’tan mı bahsediyorsun?” diye sorarken fotoğrafa hızlı bir bakış daha attım. Bu, Dantes’e gönderilen fotoğrafın aynısıydı. “Tarık,” göğsüm hızla inip kalktı. Bir umut ya da hayal kırıklığı aynı anda kalbime koşturmuş da yolları kesiştiğinde içimde katliam yaratmışlardı. “Fırat’ın nerede olduğuyla ilgili bir tahminin mi var?”

“Buraya zaten bunu sormak için gelmedin mi?” diye sordu açık açık.

“Evet ama-“

“O halde neden benim ruhsal bunalımlarımla ilgilenmek yerine istediğini alıp gitmiyorsun?”

“Yani… bir tahminin var mı?”

“Tahminden de öte,” dedi umursamaz bir sesle. “Biliyorum.”

Bu kadardı, beni geceler boyu uykusuzlukla baş başa bırakan bir şey Tarık için bir hiçti. Elbette her değer verdiğim şeyin onun için bir şey ifade etmesini bekleyemezdim ama aynı aynanın içinden birbirine bakan iki ruhun hiç mi aynı yansımada kesiştiği anlar olmayacaktı?

“Nasıl bilebilirsin ki?” Kahve bardağını şaşkınlık içinde kavradım. Buraya gelirken sadece umuyordum ama gerçek bir beklenti içine sokmamıştım kendimi.

“Arslan Polatlı babama nispet yapar gibi haberini uçurmuş.” Polatlı’nın, artık babam ve Fırat’ın düşman olduğundan, Fırat’ın en başından bu yana Dantes’e çalıştığından haberi yoktu. Sanıyordu ki babamın adamlarından birini yakaladı. Dantes, en azından küçük bir iletişim kırıntısı bekliyordu karşı taraftan. Böylece Polatlı’ya yanlış bir hamle yaptığını açıklayabilirdi ama adama ulaşabilmek şu sıralar mümkün değildi.

Ve Tarık zihnimin her kuytusunun acı içinde can çekişmesine neden olan cümleler kurmaya devam ediyordu. “Siyasette ihanetin bedeli ne olur düşündün mü hiç? Özellikle de Fırat gibi ölümünün kimsenin umurunda olmayacağı insanlar için.”

“Biz onu umursuyoruz.” dedim sertçe ve Fırat’ı savunma ihtiyacıyla. “Ardında onu umursayan, seven bir sürü insan var.”

“Diğer tarafta da yaptığı onlarca yaşa dışı iş var. Emin ol küçük kardeşim, ölümü pek çok insan için hiçbir şey ifade etmeyecek.”

“Hepimiz için bu geçerli değil mi zaten Tarık?” Cebinden sigara paketini alıp dudaklarının arasına sigara koyuşunu izlerken içimde kabaran bir hiddet vardı. Nadiren sigara içerdi ve içiyorsa gerçekten canını sıkan şeyler yaşıyor anlamına gelirdi.

“Ne olmasını bekliyorsun tam olarak? Tüm dünyanın ölümünün ardından yas tutmasını mı? Fırat için öyle olmayacağı gibi senin için de öyle olmayacak” dediğimde çakmağın alevi aramızda parıldadı. “Birinin ölümü sadece bir avuç insan için anlamlıdır. Evet Fırat’ın bizden başka umursayanı yok ama senin için de öyle değil mi?”

Söylediklerim onun için bir şey ifade ediyorsa da hisleri görünmezlik pelerinin ardında koşturuyor olmalıydı. “Sen sırf insanlar sana hayran, kızlar peşinde koşuyor diye ölümünün ses getireceğini mi sanıyorsun? Tarık hepimiz sessiz sedasız öleceğiz. Bir gülüşün için çığlık atan insanlar değil, şu sessizliğinde bile seninle olan ben, biz varız sadece. Gerisi yalnızca tiyatro. Birbirimizden başka kimsenin umurunda değiliz.”

Kısacık bir anlığına öldüğümü, öldüğümüzü düşündüm. Zamanın benim için ayırdığı saniyeleri bir mezarcının üzerime fırlattığı topraklar aldı.

Oysa yıllardır içimde sayısız mezar biriktirmiş, her mezara benden geriye kalacak olan bir parçamı gömmüştüm. Öyle ki şimdi benden geriye hiçbir şey kalmamış, her şeyim toprağa kaynamış gibiydi. Bundan bir adım sonrası sadece formalite bir cenaze olurdu.

“Tam da ihtiyacım olan şey ses getiren bir ölümdü zaten.”

Tarık sigarasından derin bir nefes çekerken kuşandığı alaya rağmen kafasından sonu cenazeye geçen düşünceler geçtiğine emindim. Benim kendi mezarlarım vardı ama Tarık’ın ruhundaki ıssız araziye girecek olsam benimkinden farklı bir manzarayla karşılaşacağıma sahiden emin miydim?

“Fırat’ın nerede olduğunu gerçekten biliyor musun?”

“Biliyorum,” Tarık bana tepeden bir bakış attı. Ardından hala tanıdığı kız mıyım diye baştan aşağı süzdükten sonra gözlerinde bir şeyler yanıp söndü ama anlayamadım. “Ama açıkçası ona ne olduğunu ya da olacağını umursamıyorum.”

“Nasıl bu kadar-“

“Acımasız mı olabiliyorum?” Elini umarsız bir edayla sallarken tavırlarının beni boğduğunu, kelimeleriyle benim için sınırlar çizdiğini ve o izin vermedikçe onun sınırlarını asla geçemeyeceğimi hissettim. “Bana neyi okumayı öğrettilerse, yazabildiğim tek şey odur belki.”

Ona öğrettikleri şeyin acımasızlık olduğunu inkâr etmiyordu. Bunu babamın yaptığı ise güpegündüz ortadaydı. Yine de ben onu, o on altı yaşındayken tanımıştım. Bundan daha fazlası, bundan daha öncesi olması gerekiyordu. “Sana okuttukları şey ezberden ibaret, yazdıkların da.” dediğimde gözlerindeki ifadeden ürktüğümü inkâr edemedim.

“Gerçekten içinden gelerek yazdığın,” Hissettiğin… “Pek çok şeyin kendi babandan kaldığına eminim. Sadece okumak,” Hissetmek… “İşine gelmediğinden bir ezberin peşinden koşuyorsun.”

“Ya da sadece ben böyle biriyimdir.” dedi umursamaz bir sesle. “Kimseye iyilik yapmak zorunda değilim, kimseyi gülümsetmek zorunda değilim. Kimsenin canını kurtarmak zorunda da değilim.”

Sesi bir fısıltıya büründü ve bana bıraktığı tek savunma inkâr oldu ama bu inkara tutunmak için elimde kalan tüm gücümü çekip aldı.

“Herkes bensiz de başının çaresine bakabilirler değil mi?” Öyle acı bir şekilde güldü ki bu gülüş bütün suçları dudağının kuytusunda toplamış gibiydi. Sanki kahkaha atsa bir dolu suçluluk kusacaktı. “Her şeyi sarpa sardırdım ve şimdi,” Sigara tuttuğu elinin iki parmağını masada duran elimin sırtında gezdirirken dumanlar parmaklarımın etrafında dolaştı. “Köşeme çekilip olan biteni izliyorum. Tam da Tarık Solar’dan beklenen bir hareket.”

Geçen zaman her seferinde onu güçlü yapan tüm detaylarını siliyor gibiydi. Ya da güçlenmesi gereken yönlerini yok ediyor, yok olması gereken ne varsa canlı bir şekilde karşımda beliriyordu. Daha da yalnızlaşmış, acımasızlaşmış ve artık gözlerinde beni yeşil bir ormanın huzurunda boğan o adam kaybolmuştu. “Ne oldu sana böyle, Tarık?”

Ne o sorunun cevabını verebildi, ne de ben cevabı duymaya cesaret edebildim.

“Biz çok farklıyız seninle,” dedi bu kabullenilmesi gereken en gerçek şeymiş gibi. “Sen dünyasın.” Gözleri kelimeleriyle birlikte gözlerime kenetlenmişti. “Sen iklimsin,” Elindeki bitmiş sigarayı küllüğe basıp ezdi. “Mevsimsin,” Kemikli parmakları sigaradan bir şeylerin hırsını alır gibiydi. “Topraksın,” Sesindeki tınıya bakılırsa o toprağın altında kalması kaçınılmazdı. “Gökyüzüsün.”

“Peki ya sen?” Masada duran eline uzandım. “Kendini ne olarak görüyorsun, Tarık Solar?” Sabah yıldızı olmadığını düşündüğün zamanlarda?

“Ben karanlığım, geceyim, yalnızlığım, sessiz bir kaosum.” Gözleri acı bir ifadeyle kapandığında başını eğdi ve alnını ellerime yaslarken o ve on ait şeyleri ne kadar çok özlediğimi fark ettim. “Dünyaya iyi gelmeyen ne varsa oyum.”

Tarık’ın sessizlik içinde hislerini izin verdim. Nefesleri hızlanır sanıyordum ama aksine daha da ağırlaşmıştı. Yüzyıllık bir yorgunlukla nefes alıp vermeye devam ettiğinde dünya ayaklarının altından çekilen ve tutunacak hiçbir şeyi kalmayan çaresizlerin çırpınışları oradaydı.

“Akıl hastanesinden eve ikinci kez dönüşünü hatırlıyor musun?” Başını kaldırdığında elini daha fazla tutmama izin vermeyerek kendini geri çekti. Hatırlıyordum dercesine başımı salladım.

“Senin için özür niyetine bir sürü hoş geldin hediyesi hazırlamıştım biliyor musun?” Konuştukça henüz nasır kaplamamış bir yaramı deştiğinden habersizdi ama ben sevdiğim insanlardan hatıra kalan yaraları severdim. Bana sevildiğimi hatırlatırdı. Acı verici olsa bile.

“Ama sen benden önce davranıp babamın tüm fotoğraflarını yakınca gözüm döndü.”

İşte tüm bu gereksiz düşmanlığın esas nedeni buydu. O neden bendim. O neden, gözünü öfke ve nefret bürüyen, tutulmayan bir söz yüzünden kötülüğün kollarına düşen küçük bir kızın kendince intikam alma çabasıydı.

Akıl hastanesinden ikinci dönüşümde Tarık’ın babasından kalan tüm fotoğraflarını, mektuplarını, anılarını, dünyayı gezmek için üzerine notlar aldığı haritalarını… her şeyi yakmıştım. Bir an bile tereddüt etmeden.

Zaman bizimle dalga geçercesine tüm felaketleri birkaç dakikalık aralarla yaşamamıza izin vermişti. O gün eve geldiğimde Tarık beni birkaç dakika daha erken bulsaydı, şimdiye kadar hiç haberim olmayan o hediyeleri bana verir ve özür dilerdi. Belki ben o anda öfkemi yutar ve bana kollarını açan bu adamı affederdim.

“Evcil hayvanını öldürdüğüm için çok pişmanım, Tarık. Sanırım o zamanlar herkesin dediği gibi biraz olsun delilik vardı içimde. Hayır, lütfen dinle beni,” Kalkıp gitmek ister gibi göründüğünden paniklemiştim. “Bırak bir kez olsun ne yaptığımızı açık açık söyleyelim, kurtulalım gitsin.”

Ağlamamak için verdiğim çaba takdir edilesiydi. “O zamanlar çok yalnızdım ben, annem gitmişti ve onun yerini kimse doldurmuyordu. Sadece ondan geriye kalan minik bir kuş kalmıştı bana.” Konuşabildiğim tek dostum, Wendy. Peter Pan kitabındaki perinin adını verdiğimiz o kuş.

“Bazen o kadar yalnız kalırsın ki insanlar yanında olmayınca kendine başka dostlar bulursun. Beni anladığını biliyorum, Tarık. Sen babanın anısını Leon’un varlığıyla yaşatıyordun, ben de annemin anısını Wendy’nin varlığıyla. Sesiyle, kokusuyla, tek bir kanat çırpışıyla bana annemi geri veriyormuş gibi geliyordu. O kadar çok yalnız kalıyordum ki kafesinin başında ağlayıp içimdekileri ona anlattığım oluyordu. Akıl hastanesindeyken de yanımdaydı üstelik, annemden sonra varlığına tutunabildiğim tek can oydu.”

Tarık her şeyi biliyorum dercesine iç çekti. “Ve sonra Leon, Wendy’nin kafesini açtı değil mi?”

“İlk başta ne olduğunun farkında bile değildim. Sadece birkaç cıvıltı ve kanat sesi duymuştum ve ardından o artık yoktu. Kafesi boş gördüğümde hissettiklerimi tahmin bile edemezsin. Sanki annem ve annemden geriye kalan her şeyin gidişini bir kez daha izlemek zorunda kalmıştım. Sonra Leon’un boş kafesin etrafında paytak paytak dolandığını gördüm. Düşünmedim bile, onu yakaladım ve boğazını sıkmaya başladım. Ne kollarımda bıraktığı pati yaraları ne de parmaklarımı ısırıyor oluşu beni durdurmadı. Hareketsiz kalana kadar onu tutmaya devam ettim. İtiraf etmekten çok utanıyorum ama bunu yapmaktan ürkütücü bir zevk almıştım.”

“Çocuktun sadece,” Parmakları bu kez parmaklarıma kenetlendi. Bir dokunuşu bin kelimeye bedel, bir bakışı binlerce yıla yetecek kadar çok şey barındırırdı içinde. “Keşke ben de o zamanlar bunun farkına varabilseydim.”

Onu suçlayabileceğim hiçbir şey göremiyordum artık. Sadece geçmişimiz için üzülüyordum. Bizi bir araya getiren babamdı, bunun için ona minnet duyuyordum fakat diğer yandan iki evladı olarak bir köşede sessizce ağlayışımızın babam için hiçbir şey ifade etmiyor oluşunu anlatacak kelimeler bulamamıştım.

Tarık, geçmişe kısa bir yolculuk yapmış gibi sessizleşmişti. Ben sakinleşmeye çalışırken parmaklarımı okşuyordu. Onun beni avuçlarımda Leon’un cesediyle bulduğu anı hatırlıyordum da, hayatım boyunca unutamayacağım en acılı anlardan biriydi. O gece yağmur yağıyordu, ne yapacağımı bilemediğim için Leon’un cansız bedenini alıp arka bahçeye çıkmıştım. Tarık koşarak yanıma gelmiş ve Leon’u elimden alırken beni bir köşeye fırlatmıştı.

Düşmüş ya da başımı kanatmış olması hiç umurunda olmamıştı. Sadece nefret kusmuştu, ağzına gelen ne varsa saymıştı. İlk kez o gece Tarık’ın bana vuracağından delice korkmuştum ama Tarık elbette bana vurmamıştı.

Birlikte Leon’u arka bahçeye gömerken ben ona, olanları babama anlatmaması için yalvarmıştım, söylerse babamın beni akıl hastanesine geri yollayacağını ve oradan delice korktuğumu itiraf etmiştim. O da beni doğduğuma pişman edeceği tehditlerle daha çok ağlatmıştı.

Ama bana o sözü vermişti.

Sonrasında ise beni sürükleyerek banyoya götürüp başımda açılan yaraya pansuman yapmıştı.

O zaman da gözleri şimdiki gibi içinde yangınları saklayan bir ormandı. Biraz daha cesur olabilseydim o bakışları zamana yayar ve onsuzluğa hiç yer ver vermezdim hayatımda. Fakat banyonun bir köşesinde oturmuş ağlarken, yapabildiğim tek şey önümde diz çömüş olan Tarık Solar’dan bakışlarımı kaçırmak olmuştu.

Gözlerine bakarsam bana daha çok zarar vereceğinden korkmuştum.

Fakat şimdi en büyük zararı o gözlerden mahrum kaldığımda alıyordum.

Evet sözünü tutmayıp beni babama söylemişti ama onu anlayabilirdim. Anlamayabilirdim de.

Ama acıdan ve kahırdan yorgun düşen benliğim bir tanecik gerçek gülücüğe ve kucaklamaya hayır demezdi. O yeniden bana hoş geldin der, ben biraz ağlar ve sözünü tutmadığı için göğsünü yumruklardım. Sonra da ağlarken muhtemelen Tarık bana sarılırdı ve böylece yıllarca süren bir dostluk başlardı ama geç kalınan birkaç dakika yerine düşmanlığı getirmeyi tercih etmişti.

“Hastaneden döndükten sonra beni dinlemen gerekiyordu.” dedi esefle. “Dinlemeli, beklemeliydin. Yaptığın şey yüzünden bir anda seni haksız konuma düşürdüm ve tüm telafilerim anlamını yitirdi.” diye devam ettiğinde parmaklarını sıkıca parmaklarıma sardı. ” Her şeyi mahvetmiştin. Beni babama bağlayan tüm anılarımı söküp atmıştın. Başka fotoğrafı yoktu, anlıyor musun? Annene ait son fotoğrafın yandığını hayal et, benim yaktığımı.”

“Muhtemelen seninle aynı tepkileri verirdim.” Burnumu çekerek dürüstçe onayladım.

Ben arka bahçede fotoğrafları kül ederken Tarık’ın beni gördüğünde ve ne yaptığımı anladığında boğazından dökülen o acılı tınıyı hala hatırlıyordum.

Leon’u öldürdüğüm sahnenin daha acılı bir versiyonu gibiydi. Koşarak yanıma gelmişti ve az kalsın beni yaktığım ateşin üstüne düşürüyordu ama bunu umursamamıştı bile. Ellerini ateşin içine daldırmasına ramak kalmıştı. Baştan aşağı titriyordu.

Titreyen parmakların dans eden alevlerin kıyısında çırpınışı hala gözlerimin önündeydi.

“O gün ikinci kez bana vuracaksın diye korkmuştum. İlkinin ne zaman olduğunu tahmin edersin zaten.” Ondan sonraki günlerim de koca bir korkuyla geçmişti ama o an… o an… her şeyin yok olup gidişini izleyen Tarık’ın gözleri alevlerden bana dönerken elleri yumruk olmuştu ve zaman bir sandığın içine kilitlenmişti. Bu kez bana vuracağından emindim. Bana vuracağını biliyordum.

Korkuyordum ama bir yandan da ona yaşattığım acı için delice bir haz duymuştum.

Ama Tarık yine bana vurmamıştı.

Şimdi farkına varıyordum ki akıl hastanesinde geçirdiğim günlerden sonra herkesin bana bir kötülük yapmasını beklemiştim ama Tarık ona ne yaşatırsam yaşatayım hiç o kötülüğün parçası olmamıştı.

“Babana ait hiç mi fotoğraf kalmadı?” Olmayacak bir düşüncenin peşinde koşturur gibi hissetsem de çabaladım. Nasıl olur da bir fotoğrafçının kendine ait fotoğrafları bu kadar az olurdu? “Belki bir tanecik…”

“Babam kendi fotoğrafının çekilmesinden nefret ederdi. O ve ona ait son kalan fotoğraflar yok artık. Babam artık hiç var olmamış biri gibi.” Bir zamanlar hepimizin olacağı gibi.

Başını eğerek kalbimi eğip büken bir tınıyla konuşmaya devam etti. “Artık yüzünü eskisi kadar net hatırlayamıyorum.”

“Tarık…” Ne söylenirdi şimdi? Elimde ona iyi gelecek hiçbir şey olmadığını fark ettim. Elinden ona iyi gelecek şeyleri aldığımı bilmek ise acısını bir kül yığını gibi içime uçuruyordu.

O gün bahçedeyken Tarık fotoğrafların yanışına son anına kadar şahit olmuştu. Sonrasında gelen kayıplarla dolu sessizlikte uzunca bir süre oturmuştuk. Ben hüzünlü hazzın bende yarattığı değişimi kabullenmeyi beklerken o babasının bir daha hiç göremeyeceği yüzünün hayalini kurmuş olmalıydı. Sonrasında ise ok gibi bir hızla ayağa fırlamıştı.

Gözlerindeki bakıştan bu yaptığımın karşılığını vereceğini anlamıştım.

Titreyen bacaklarımı güç bela harekete geçirip peşinden koşmuştum ve nitekim yanılmamıştım. Tarık doğruca babamın benim için ayırdığı odaya girmişti. O zamanlar çok fazla kitabım yoktu. Çoğu çocuk kitaplarından oluşan küçük bir koleksiyonum vardı, odada bana ait eşyaların sayısı o kadar azdı ki bir şey aradın mı bulunması çok kolaydı.

Senin… demişti Tarık, annene ait fotoğrafları yakma sırası da bende.

Aklım başımdan gitmişti. O ana kadar yaptığım şeyin ne kadar büyük bir ağırlık taşıdığını anlamamıştım fakat annemin bana kalan son fotoğrafını kaybetme düşüncesiyle yüzleşince, içimde aldığım öçten tek bir damla haz bile kalmamıştı.

Tarık o fotoğrafı nereye saklayacağımı biliyormuşçasına tüm kitaplarımı dağıtarak fotoğrafı aramaya başladığında ağlamaya başlamıştım. Annemin ölümünden sonra hiç bu kadar derin bir acıyla ağladığımı da hatırlamıyordum. O kitapları dağıttıkça onu durdurmaya çalışmış, elini tuttuğumda beni itmesiyle düşmüş, yeniden kalkmış ve yeniden çabalamıştım.

Ta ki ikimiz de yorgun düşene kadar.

Ta ki ben kollarımı Tarık’ın bedenine dolayıp, yüzümü sırtına gömerek yapma diye yalvarana kadar.

Yapmamıştı. Durmuştu. Bu onun için bir yenilgi ama benim için gözyaşları dolu bir zaferdi. Ama sonrası daha da acıydı. Çünkü sarıldığım bedenin de sarsıldığını, ben gözyaşlarımı sırtına akıtırken kitaplarımın da onun gözyaşlarıyla ıslandığını biliyordum.

Neden yaptın, diye sormuştu kısıkça. Neden benden babamı aldın?

Ardından çaresizliğe bir dirhem öfke karışmış ve Tarık hızlı hızlı solurken, annenin fotoğrafını bulup yakmadan ölmeyeceğim, diye fısıldamıştı. Gözyaşlarımızla birlikte bizi bir yeminin içine hapsetmişti ve ben o günden sonra geri kalan hayatımın her gününde Tarık bir gün annemin fotoğrafını bulup yakacak korkusuyla yaşamıştım.

Bazen odama girdiğimde eşyalarımın yerini değişmiş bulurdum ve o günlerde odama gelip fotoğrafı aradığını anlardım. Ama her seferinde farklı bir yere saklardım ve eşyalarım artıkça korkum azalmıştı çünkü fotoğrafın bulunma ihtimali de düşmüştü.

O gece, Tarık Solar’ın ağladığını gördüğüm ilk ve son geceydi. Muhtemelen hayatı boyunca bir daha hiç ağlamamıştı.

“Eğer içindeki öfke biraz olsun sönecekse,” dedim kırık bir sesle. “Sen de annemin fotoğrafını yakabilirsin. Onu sana veririm.”

“Onu zaten bulmuştum.” Zihnim bir süreliğine pili bitmiş gibi sendeledi. Şaşkınlıkla gözlerim kocaman açıldığında gözleri gözlerimdeydi.

“Bulmuş muydun?” Kulaklarımdan deniz dalgalarını anımsatan bir uğultu geçti. Dediği gibi fotoğrafların sesi olmazdı ama annemden bana kalan o fotoğrafın seslerden daha fazlası vardı. “Ne zaman?”

“Senin fotoğrafları yaktığın gece.”

“Ama nasıl olur? Sen o gece bulursan kesin yakacaktın o fotoğrafı.”

“Öyle yapacaktım.” Sesi sırasını şaşırmış bir mevsim kadar dengesiz fakat dünyamı etkisi altına alan bir iklim kadar baskındı. “Ama küçük bir kız yüzünü sırtıma gömüp yapma diye ağlarken, ondan en değerli anısını alabilecek kadar katı yürekli değildim.”

“Benim aksime.” diye fısıldadım.

Parmak uçları saçlarımın kıyılarında dolaştığında her şeye sırtımı dönüp kaçmak ve yaptıklarının bende yarattığı ağırlığın atında çürüyüp gitmek istedim.

“Kendince sebeplerin vardı, ben seni hep anlıyordum. Ne Leon ne de fotoğraflar, hepsinin bende bıraktığı acı silikleşti artık.” Bu düşünce onu hiç üzmüyormuş gibi gülümsedi ama gözlerine çakılı o sessiz keder hala oradaydı.

“Neden dünya sadece seçtiklerimizden ibaret değil?” dedi.

Tarık’a bakarken onun ihtiyacı olan şeyin seçtikleri değil de daha başka bir şey olduğunu hissettim. Daha uzak bir yerde. Çok çok daha uzaklarda… Henüz o bile bunun farkında değildi.

“Bunca keşmekeşin içinde söylediğin pek mümkün değil ama istersen bir sınır çizebilirsin. Bu sınır seçtiklerin değil ama seçimlerinden ibaret olur. Hep öyleydi.”

“Seçimler ha…” Gözlerinde sınırlar belirip kayboluyor ama dünyasının seçtiklerinden ibaret olmasını isteyen Tarık, daha gözlerindeki seçimleri bile anlamama izin vermiyordu. “İnsanların çizdiği sınırların değiştiremediği tek şey,” dedi içini çekerek. “Her sınırın ötesinde yaşanan dalkavukluk.”

“Senin zaten etrafındaki insanlar için yaratığın bir dünyan var, Tarık. Vazgeçtim,” dedim az önce söylediklerimi geri alarak. “Başka dünyalar aramayı ya da yaratmayı bırakmalısın. Ben hep senin dünyanda seninle olurum.”

“Benim gibi adamlar senin kafanın içindekinden çok daha farklı hayatlar yaşarlar. Beni ne kadar iyi tanırsan tanı asla senden sakladığım o karanlık sınırları göremezsin ama yalnızca bir kereliğine, bir kereliğine” dedi üstüne basa basa. “Hiçbir şeyi umursamayıp kendime izin verdiğimde, seni tanımaya, anlamaya, gerçek bir kardeş gibi sevmeye… Hepsine izin verdiğim o gecenin sonunda isteseler seni benden kolayca alabilecekleri gerçeğiyle yüzleştim.”

Onu böyle bir şeyle yüzleştiren kimdi? Nedense aklıma babam geliyordu, Tarık’la olan uzaklığımızdan hiçbir zaman rahatsızlık duymamıştı. Ve şimdilerde onunla olan kardeşlik bağımız arttıkça babam huzursuzlanıyordu. Çünkü Tarık’ın benim için değişebileceğinden korkuyordu içten içe. Öyle olabilirdi de. Tarık o gece kapıyı kırıp içeri girdiğinde bu gerçeği herkes fark etmişti.

Tarık karmaşık sessizlik uzayıp giderken benden bir kalem istediğinde sebebini anlayamasam da çantamdan çıkarıp verdim. Masadan bir peçete alarak bir şeyler karalamaya başladı.

“Nedir bu?” diye sordum eğilip yazdığı şeyi görmeye çalışırken.

“Fırat’ı tuttukları eski fabrikanın adresi.” Sesi tamamıyla ifadesizdi. Ölen ölmüş kalan kalmış da ona düşen tek şey mezar kazmakmış gibi. “Hiçbir şeyle uğraşamayacak kadar yorgun ve tarafsızım. Adresi sizinkilere ver. Kendileri halletsinler.”

Bir haftadır gözüne uyku girmeyen Dantes’i düşündüm. Ben hareketsizce onun yatağında kıvrılmış yatarken, o beni uyuyor sanırken çakan çakmağın sesini, içtiği sigaraları saydığım geceleri düşündüm. Evin içinde dolanan sessiz adımlarının kalbimde yarattığı ağırlıkla mücadele ettiğim ama onun kalbi için bir şey yapamadığım onca gecenin hayali gözlerimin önüne geldi. Her gecenin sonu bir öncekinden daha kötü, her şafak bir öncekinden daha karanlıktı.

Kendimde Tarık’a teşekkür edecek takati bile bulamadım. Onun yerine minnettar bir şekilde gözlerine baktığımda içindeki merhametin yanan bir ateşten ziyade bir evi harabeye çeviren yangınlara denk olduğunu gördüm. “Her zaman olduğu gibi yine başı sıkışınca yanına gelinen adam oldum.” derken manidar bir şekilde gülümsedi. “Aksi olsa benim için bile fazla beklenmedik olurdu zaten.”

Gözlerimdeki minnettarlık saniyesinde silindi ve peçeteyi tutan elim bir yumruğa dönüştü. “Senin yanına bunun için gelmemiştim.” dedim ama yalanım gözlerimden okunuyor olmalıydı.

“Yine de içinde bir umut kırıntısı taşımadığını söyleyemezsin.” Kalemi bir kenara bırakıp ellerini ceplerine soktu ve çekinmeden bana bakarak bir şeyleri inkâr etmemi bekledi.

“Özür dilerim.” dedim mahcubiyet dolu bir sesle. “Gerçekten bu konuda başka kimden yardım isteyeceğimi bilemedim. Mir sana gelmeyecek kadar gururlu.”

“Aynı zamanda arkadaşını babamın yanına köstebek olarak sokacak kadar da aptal.”

“Evine ilk geldiğin gün Fırat’ı orada gördüğünde anlamıştın değil mi?”

Omuz silkmekle yetindi. Parçaları birleştirip bağlantı kuramayacak kadar aptal değildi ama her şeyi biliyor olmasına rağmen sessiz kalması beni biraz korkutuyordu.

“Neden hiçbir şey belli etmedin? Seni rahatsız eden bir şey yok muydu bu durumda?”

“Hiçbir şey belli etmediğimi ya da Çağlar’la senin olmadığın bir zamanda hatırı sayılır konuşmalar yapmadığımı düşündüren ne?”

“Hah!” diye bağırdım bir anda kendimi tutamadan. “Benden gizli gizli görüşüp konuştuğunuzu biliyordum işte. Söylesene, Mir’in hayatımızdaki varlığıyla ilgili ne kadar şey biliyorsun ve ne düşünüyorsun bu konuda?”

“Erkek arkadaşı için onay bekleyen kız çocuğu tonunu yok et hemen.” dedi sertçe. “İlişkinize onayım yüzde sıfır.” dediğinde kaşlarımı çattım. “Aranızda engeller yaratan sahiplenici abi rolünü sonsuza kadar oynayabilirim.”

O an iyi ki Dantes’in bana verdiği yüzüğü işaret parmağıma takmışım diye düşündüm. Böylece daha zararsız bir aksesuar gibi taşıyabiliyordum onu. “Belki de biraz daha az pasif agresif olmayı denemelisin.” diye minik bir öneride bulundum.

Tarık Solar derin bir çekti ve bakışlarını pencereden dışarıya çevirdi. Ama dudağının kenarında benden saklamaya çalıştığı o gülümsemeyi gördüğüme çok emindim.

Göğsümün ortasında dönüp duran girdap içimden pek çok şeyi çekip almıştı ve şimdi çaldıkları göğsüme çarpıp duruyor, benden çalınanlar beni yaralarken o girdaptan kurtulmak için çabalıyordu.

Geri döndüğümde vakit epey geçmişti çünkü Tarık’la eve dönmüştüm. Duş alıp yeniden hazırlanmam gerekmişti. Çok terlediğim için o halimle geri dönmek, hasta olma riskiniz göze almak istememiştim. Ben bütün işlerimi bitirdiğimde Tarık çoktan çıkıp gitmişti bile.

Apartmanın önünde Dantes’in arabasını park halinde gördüğümde adımlarım yavaşlarken kalp atışlarım hızlandı. Onu burada bulmam beklenmedikti ama anlaşılabilir bir şeydi. Üzerine gelen duvarlardan kaçmak istediğinde kendini dışarı atar ve eve giriş anahtarını kaybetmekte bir sakınca görmezdi.

Dantes arabasının içinde bir başına oturuyordu. Penceresi sonuna kadar açık olduğundan onu rahatlıkla görebiliyordum. Soğuk havaya aldırmıyor gibiydi. Başını koltuğa yaslamış, bir kolu pencereden dışarı sarkmış ve parmaklarının arasında duran sigara dumanını rüzgâra teslim etmişti. Gözleri kapalıydı. Dağınık saçlarından parmaklarını defalarca kez geçirdiği düşünülürse, yine onu harap eden bir olay yaşamış olmalıydı.

Arabanın etrafından sessiz adımlarla dolandığımda beni fark etmedi. Kapıyı açtığımda ise irkilerek gözlerini açtı ve başını koltuktan ayırırken gözleri gözlerime değdi.

O gözler bir intihar ipini boynuma geçirebilirdi ama öyle derin bir şekilde bakıyordu ki ip boğazımda olsa da tabureyi ayaklarımın altından çekmezdi.

Üzerinde siyah takım elbisesi vardı. Son zamanlardaki savrukluğunu düşününce şaşırmadan edemedim. Beyaz gömleğinin birkaç düğmesi açılmış ve çözülmüş kravatı boynunun iki yanından aşağıya sarkmıştı.

“Seni özledim.” dedi sessizce. “Sabah erkenden gitmişsin.”

O an tüm kederine rağmen gülümsedi. Sanki, seni özlemek bile güzel der gibi bir cümle gözlerindeki şeritten aktı ve geride benim doldurmam için ayırdığı boş şeritler bıraktı.

Dizinin üzerinde duran eline uzandığımda parmaklarım elinin sırtındaki damarların üzerinden kayarak parmaklarına dolandı. Bir dokunuş binlerce dokunuşa bedel olabilirdi, tenimizin birbirine değdiği her an iki gezegenin birbiriyle çarpışması gibi hissettiriyordu ve bizden geriye kalan enkaz galaksideki o karanlık boşlukta süzülüyordu.

“Ben seni hep özlüyorum.” diye karşılık verdiğimde gözlerindeki şeritler istediği karşılığı bulmuş gibi doldu ve ardından yok olarak saf, sade, duru bakışlarıyla beni yüz yüze getirdi. Uzamaya başlayan sakallarına ilk zamanlar hep yabancılaşıyordum ama bu sadece gözlerine bakana kadar sürüyordu. Tüm tanışıklığım oraylaydı.

“İyi misin, Mir?” Yeniden içten gülümsediğini görmeye, yok olup giden benliğinde bir hayat belirtisi yakalamaya ihtiyacım vardı. Uykusuzluktan göz altlarında beliren koyu renk ile bir tanışıklığımız kalmamalıydı.

“Arslan Polatlı’nın yanından geliyorum.” Avuçlarım arasında duran teni gerilerek daha da soğudu. Zaten buz gibi olan arabanın içinde zaman sonra parçalara ayrılarak buz kütlelerine dönüşüp döküleceğimi sandım. Dantes elini ters çevirerek benim elimi tutan taraf olduğunda kendini ne kadar sıktığını anlayabiliyordum. “Yolladığın adrese gitmeden önce barışçıl yolla Fırat’ı geri alabilir miyiz diye denediğim faydasız bir girişimdi.”

Arslan Polatlı babam kadar adi oyunlar çevirmiyor olabilirdi ama onunda kendince adi yöntemleri vardı. Dışarıdan bakınca kibar ve nazik görünüyordu. Beni kaçırdığında bile dünyanın en sıradan şeyini yapmış gibi nezaketini kaybetmemiş, bana kahve ikram etmişti.

“Teşekkür ederim bu arada,” diye devam etti. “Tarık’ın bu işe karışmasını istemezdim ama.”

“Tarık zaten bütün bunların içinde, sen benden daha iyi biliyor olmalısın.” Sesimdeki imayı saklayamadım. “Sadece tarafsız kalmak istiyor, daha doğrusu dahil olmak istemiyor gibi göründü bana.”

“Sana bir şeyler mi söyledi?” dediğinde gözleri kısılmıştı.

Omuz silktim sadece. “Bilmediğim şeyler değildi, artık bir şeylere yüksek tepkiler verebilmem için sınırlarımı zorlaması gerekiyor.”

Sıkkın bir nefes aldı. “Fırat’ın çaldığı belgeleri geri vermedikçe Polatlı onu asla salmayacak.” derken gözleri ağır ağır açılıp kapandı. Sanki Fırat’ın kurtulduğu haberini alsa burada kendini uykunun kollarına teslim edecekti.

Ben ise söylediklerini bir mantığa oturtamadığımdan kaşlarımı çatmıştım. “Ne belgeleri?”

Derin bir nefes aldı ve elini elimden çekerek kömür karası saçlarından geçirdi. Zaten dağınık olan saçları parmaklarından su gibi kayıp geçti ve yüzünün etrafına yayılırken Dantes’in elleri yumruk oldu. “Fırat’ı babanın yanına soktuğumuzda kendini açık etmemesi için ona söylenenleri yapması gerekiyordu. Baban onu Polatlı’nın yanına soktuğunda onlarca yolsuzluk belgesini kopyalayıp babana taşıdı.”

Babamın odasında tuttuğu şifreli kasayı hatırlamam çok sürmedi. “Mir,” İşe yarayıp yaramayacağı meçhuldü. Şu an tek istediğim şey onun sırtından bu yükü alabilmekti. “Babamın o belgeleri nerede sakladığını biliyor olabilirim. Eğer istersen…”

Dile getirirken bile içime yayılan dehşet hissi damarlarımda sinsi sinsi dolandı. Artık babamı daha iyi tanıdığımdan ona karşı atacağım her adımın bir bedeli olduğunu öğrenmiştim. Dantes beni içimdeki bu dehşetten kurtararak, “Hayır.” dedi itiraz kabul etmeyen bir sesle. “Seni de babana kaptırmaya hiç niyetim yok, Lara.”

Adım dilinde bumerang gibi dönüp durdu. Kafasının içinde de sürekli ona geri dönen bir düşünce olup olmadığımı merak ettim.

İlk hayırını reddederek yeniden teklif edecek kadar cesaretim yoktu. Başka yolunu bulamayacaklarından emin olsam ısrarımı sürdürürdüm ama kendi korkularımı da görmezden gelemiyordum.

“Peki ya şimdiki plan ne?” diye soracak kadar ileri gittiğimde, kendi de bazı şeyleri karanlığın altına süpürüp yok etmek istiyormuş gibiydi ama ne karanlık gerçeği saklamayı kabullendi ne de aydınlık bize umut vaat edecek bir başka gerçekle geldi.

“Hazırlanıyoruz.” dedi sakince. “Fırat’ı almaya adresteki fabrikaya gideceğiz.”

Gittikleri yerde onları ellerinde beyaz bayrak taşıyan insanlar karşılamayacaktı. Ve onlarda kuşkusuz bu kez beyaz bayraklarla gitmeyeceklerdi. “Kim kim gideceksiniz?” Bu da bir başka çıkmazdı. Kalbimin ayaklarına dolanan yorgun gölgesi göğsümde bir sendelemeye sebebiyet verdiğinde, Dantes’in ilk sıraya kendini koyacağı gerçeğiyle can çekişiyordum.

Ve konuşmaya başladığında dudaklarından dökülen ilk kelime, “Ben.” oldu. Devamını getirecekti ama kelimelerim dudaklarının yolunu tıkadığında, “Ben de?” diyerek kendimi onunla birlikte geleceğin karanlık girdabının içine fırlattım.

Fakat Dantes daha ben karanlığa karışmadan ellerini bana uzattı. Onun olduğu yerde karanlık olmayacakmış gibi bir katılıkla ona sunduğum seçeneği reddetti. Yok artık dercesine burnundan solurken, “Ve Ateş.” diye devam ettiğinde pes etmedim. “Ve ben.” diye ekledim.

“Ve Hayalet.” dedi bastıra bastıra. Sanki bir çeşit kelime oyunu oynuyorduk ve ben kendimi öne sürdüğüm her kelimede yanıyordum. Ya da onu yakıyordum. “Korkut abi de gelecek.”

Tekrar şansımı deneyecek olduğumda başını iki yana sallayarak konuşmama bile izin vermedi. Arabanın pencerelerini kapatıp kapıyı açtığında eş zamanlı olarak ben de arabadan indim.

Arabanın etrafından dolanarak yanına gittim ve kolunun altına sığındım. Burası son durağımdı. Burası gidebileceğim son yoldu. O kolunu sıkıca omzuma dolarken onsuz atacağım adımların beni sürükleyeceği sonda dipsiz uçurum boşluklarını görüyordum.

Çoğu zaman karşı karşıya duran iki uçurum biz olsak da uçurum boşluğu bizden bağımsızdı. Aramızda ikimizi de yutacak bir karanlık olduğunu uzun zamandır görmezden geliyorduk ve bu konuda epey ustalaşmıştık. Sanki sonsuza kadar yüz yüze bakan ve cenneti hayranlıkla izleyen bir kuyu olacaktık.

Tıpkı telefonla bunları kulağıma fısıldadığı zamanlar gibi.

“Beni de yanında götürmen için seni ikna edebilmemin bir yolu yok mu yani?” Kolunun altından çıkarak ondan önce davranıp merdivenin ilk basamağına çıktım ki boylarımız birbirine denk olsun.

Dantes içini çekip başını eğerek bana baktı.

Somurtarak bir basamak daha çıktığımda ise dudakları seğirdi. “Az ye de başın arşa değmesin.” diye ters ters homurdandım.

Ellerini belimin iki yanına koyduğunda koca avuçları belimi baştan başa sarmalamıştı. “Boyum Tanrı vergisi.” İki basamak yukarıda olduğumdan artık başımı kaldırmadan ona bakabiliyordum. “Şükretmem gerek, Tanrı bu bedeni yaratırken pek çok konuda cömert davranmış.” Bunu söylerken benim anlayamadığım bir espriye gülüyormuş gibiydi.

“Kol kaslarına bakınca sana çok hak veriyorum koca adam. Bu kasları yapmak için çok çalışmış olmalısın.”

“Aslında hepsi askerde yediğim cezaların ödülü.” dedi yumuşak bir sesle ve bir basamak yukarı çıktığında ben de hemen bir basamak geri kaçtım.

“Fırat’la aynı birlikteydik ve sürekli kavga ederdik, sonra komutanlarımız bize ceza verirdi. Hatta bizim yüzümüzden tüm ekibin ceza yediği bile olurdu.” O günleri yaşıyormuş gibi hüzünle gülümsedi. “Cezamız bittikten sonra da bizim yüzümüzden ceza aldılar diye bir de ekipten dayak yiyorduk.”

“Ne?” Kendimi tutamayarak gür bir kahkaha attığımda gözlerini yüzümden ayırmadan beni izledi. “Dövüyorlar mıydı sizi? O kadar çok ceza alacak ne yapmış olabilirsiniz ki?”

“Bir düşüneyim,” Yeniden bir basamak daha çıktı ve bu kez geri kaçmama izin vermedi. Belimde duran elleri sırtıma doğru kaydı. “Malzeme kamyonunda kavgaya tutuşup kamyonla bölük binasına girmek, geceleri binadan kaçıp içeriye içki sokmak ve sarhoş olup bağıra bağıra şarkı söylemek, sigara içerken izmarit söndürmeyi unutup binada yangın çıkarmak…”

Anlattıklarını hayal etmek hem çok zor hem de çok kolaydı. Fırat’la mı yoksa Ateş’le mi arasındaki bağ daha güçlü anlayamadığımdan kıyaslamayı bırakmıştım. İkisine de kendinden daha çok değer verdiğini görebiliyordum ve aralarındaki bağın bu kadar güçlü olmasının sebebi iyi gün değil kötü gün dostu olmalarıydı. Kanlı bıçaklı bile olsalar, biri tehlikedeyse diğeri onun için orada olurdu.

“Fırat çok güçlü, Mir. Bunu benden daha iyi bilmene rağmen gözüne uyku girmiyor. Birazcık kendine iyi davransan olmaz mı? Onu sağ salim geri alacaksınız. O da senin için aynı şeyi yapardı. Fırat senin için her şeyi yapardı.”

“Biliyorum, bilmez miyim?” Gözleri duyun derinliklerine dalar gibi gözlerimin içine dalsa da o an gördüğü ben değildim. “Onun gibi bir adamın dostluğunu kazanmaktan hep onur duydum. Keşke bunu Fırat’a da söylemiş olsaydım.”

“Hissettiğine eminim. Duygusuzum falan diye geziyor ortalıkta ama sizden gördüğü ilgi çok hoşuna gidiyor biliyor musun? Sadece bunu kabullenmek istemiyor. Bence onu kurtarınca çok güzel hakkından gelebiliriz. Beni biliyorsun, pamuk şekeri kalbime kimseler karşı koyamaz.”

“Bunu Fırat’a söylediğinde yüz ifadesini görmeyi çok isterim.”

“Aslında ben, sen Fırat’ın yüzüne karşı, ‘seviyorum ulan seni’ dediğinde oluşacak yüz ifadesini görmeyi çok isterim.” derken güldüm.

Dantes kaşlarını çattı. “Bunu, bu şekilde, az önce yaptığın tonlamayla söyleyeceğime inanıyor musun gerçekten?”

“Neden?” Kalbim kırılmış gibi yalandan dudaklarımı büzdüm. “Yoksa sen ilanı aşk etmeyi bilmiyor musun?”

“İlanı aşk diyor ya. Fırat’la beni nikâh masasına mı oturtmak istiyorsun kızım sen?”

“Ay deliye bak.” diye ciyakladım panikle. “Ondan mı dedim ben sanki. Küstüm, boz.” Çaprazladığım parmaklarımı ona uzattım.

Parmaklarımı yakalayıp uçlarını öperken kirpik altından bana baktı. “Ama ben bir tek sana talibim. Başka kimseyle ilgilenmiyorum.” Sonra da kıvırdığım parmaklarımı açarak avuç içimi öptü. Dudakları sıcacıktı. Avucumdaki çizgiler bir anda alev aldı ve dudaklarından dökülen kelimeler küle dönüştü. Ben yine de söyleyemediği her şeyi okudum ve ezberledim.

“Tamam öyleyse,” diye mırıldandım.

Dantes doğrulduğunda beni sıkıca belimden kavradı ve ayaklarımı yerden kesti. Merdivenin kalan birkaç basamadığını çıktıktan sonra ise yeniden ayaklarım zemine bastı. Sonra başımın tepesini öptü, elimi tuttu ve eve doğru yürüdük.

İçeri girdiğimizde ikimizde sessizdik. Yaklaşan fırtınanın fısıltılarını duyuyordum. Bu eve onunla el ele girdiğim pek çok sefer olmuştu ama neden şimdiki seferimiz gelecekten bir his çalmış da sonun başlangıcına benzeyen fısıltıları o sessizlikle birlikte getirmişti. Bu korkunç hissin ben de yarattığı panikle bakışlarımı çehresinden ayırmadım.

Dikkatli bakışlarım gözünden kaçmadı, bana dair kaçırdığı tek bir detay bile yokmuş gibi hissediyordum. “Neden o kadar dikkatli bakıyorsun?” derken bir eliyle kapıyı kapattı.

“Bilemiyorum.” Avuçları arasında duran elim sızım sızım sızladı ama buna bir isim koyamadım. “Garip bir şey hissettim az önce.” Bakışlarım adım adım onu izledi. Bir yolun sonundaki karanlığı görüp de körlemesine o yola dalmak gibiydi Dantes’i izlemek.

“Sanki bu eve bir daha el ele giremeyecekmişiz gibi hissettim.” diye itiraf ettim.

Dantes’in sert soluğu o saniye saçlarımdaydı ve dudakları da soluğundan geri kalmadı. Bir yağmurun toprakta yeşerttiği filizler gibi, içime doğru sağanak gibi yağmaya başlayıp ruhumu sel atında bıraktı. “Korktuğundan böyle hissediyorsun.” Aksi olmayacağını kanıtlarcasına elimi sıktığında gülümsemeye çalıştım. “Bu eve ne senin elini tutmadan ne de sensiz girdiğim günlerin düşüncesini aklıma getirmem ben.”

Yine de tabanı delik bir tekneyle okyanusa karşı koymanın bir yolunu bulabilir miydi?

Eğer o uçurumdan aşağı düşersek şansımız Edmond Dantes gibi yaver gider de kendimizi atacağımız bir kıyı bulabilir miydik? Bir ada. Adını bizim koyacağımız.

Temasımız fazla uzun sürmedi çünkü Nil ile Evren de şu an Dantes’in evindeydi. Bir kriz durumu yaşandığından son zamanlarda hep birlikte vakit geçiriyor, özellikle Nil’i yalnız bırakmamaya dikkat ediyorduk. İlk günler Nil fazla sakindi çünkü anladığım kadarıyla daha önce Fırat’ın daha tehlikeli durumlara düştüğü olmuştu ama Fırat’ın yokluğu arttıkça ve ona dair izler tozlanmaya başladıkça paniğin yarattığı gürültüler artmıştı. Son günlerde yanına bile yaklaşmaya korkuyordum.

Zira Dantes başta olmak üzere Fırat’ı bulamayan herkese nefret besliyor gibi görünüyordu.

Koridoru da el ele aştık ama Dantes salona adımını atarken elimi usulca elinden kurtarıp içeri girmesine izin verdim. Sadece kendi kederiyle savaşmayıp Fırat’ın yokluğuyla yüzleşen herkesin vicdan azabını taşıması omuzlarındaki yükü katlıyordu. Kapı eşiğinde durup içeride olan bitene baktım.

Nil koltuklardan birine kıvrılmış, derin bir uykudaydı. Üzerine konan battaniyeye sıkı sıkıya sarılmıştı fakat uyurken bile içine akan gözyaşlarının yansıması yüzündeydi. Evren ise onun ayak ucuna oturmuştu. Bizi görünce yorgun bakışlarını kaldırdı ve ona doğru yürümekte olan Dantes’i izledi. Bakışlarındaki keskinlik Dantes’i sendelettiğinde gerildim.

Dantes mahcup bir şekilde, “O nasıl?” diye sordu Evren’e. Nil’e bakıyordu.

“Sana yağdırdığı küfürler dışında mı?” Evren keyifsizce güldü. Onun zarif yüz hatları ilk kez bu kadar yorgun ve bitkindi. Mavi’nin yanındayken daima gülümsese de şu manzara aslında onun da maskelerin ardına sığındığını gösteriyordu. “Fırat sağ salim geri gelmezse olacakları düşünmek bile istemiyorum.”

“Onu geri getireceğiz.” dedi Dantes.

Evren bir süre hiçbir şey söylemeden Dantes’e baktı. O bakışların hedefi olmak… koşturarak yanlarına gitmek ve kollarımı iki yana açıp Dantes’i o bakışlardan kurtarmak istedim. Evren bile ona böyle bakıyorsa, Dantes bu vicdan azabına nasıl dayanıyordu?

Ters giden bir şeylerin olduğunu anlamış gibi Evren’e doğru yürüdüğünde tırnaklarımın avuçlarıma battığını güç bela fark edip yumruklarımı gevşettim. “Sen iyi misin, Evren?” diye sordu.

Evren yüz ifadesi değişmedi ama bakışlarındaki dünyanın çöküşüne buradan bile seyirciydim. Seyircisi olduğum bu sahneyi belki de izlememem gerekiyordu.

“Oradaki Ateş de olabilirdi, biliyorsun.” dediğinde Dantes koltuğun yanı başında donakaldı. “En başından bu yana birilerine zarar gelirse karşında beni bulacağını söyleyip duruyorum. Çağlar, üstelik zarar gören ilk kişi de Fırat değil.”

Omzunun üzerinden bana kısa bir bakış attığında kapının yanında tedirgince kımıldandım. “Lara’nın hastanelik edilmesinin sarsıntısını bile atlatamadım ben. Siz unutmuş olabilirsiniz ama parmakları kırık olduğu için bir daha yazamayacağı düşüncesiyle gizli gizli ağladığını ben biliyorum. Siz yaraları sadece gördüklerinizden ibaret mi sanıyorsunuz?”

Anılar su yüzüne çıkınca iyileşen parmaklarımda eskiden kalma bir soğukluk dolandı. Bana sürekli iyileşeceğim söylenmişti ama yalnız kaldığım her an acımasızca kırılan parmaklarıma baktığımda hıçkırıklar boğazıma dizilmişti. O gün uğradığım saldırı, o adamın parmaklarımı acımadan geriye kıvırışı… sanki ruhumdan bir parça sökülmüştü de dikilmiş olmasına rağmen ipler henüz kaynamamıştı.

Dantes dudaklarını aralayacak olduğunda onu susturdu. Bunu onaylamadım. Hayır, Dantes’in de şu an konuşmaya ihtiyacı vardı. Sessizliğin koynunda uyuduğu pek çok gecede teselliyi benim kollarımda bulmuştu ama içini bir harabeye çeviren hislerini dile dökmenin bir yolunu bulamamıştı. Şimdi Evren onu susturdukça ve Dantes’in içindeki o harabede sessizlik arttıkça harabenin etrafındaki evler de yok oluyor, geriye çölde bir başına konaklayan o adamın nefesleri kalıyordu.

“Anneyim ben Çağlar. Hepinizin içini sizden daha iyi görüyorum. O günlerde senin üstüne gelmediysem tek sebebi Lara’nın seninle iyileşmesiydi. Balo gecesi yüzünüzdeki yaraları görmezden geldiysem tek sebebi değecek bir şeyler uğruna mücadele ettiğinize inanmamdı.”

Bir mücadele olduğu muhakkaktı ama meseleler o kadar iç içe geçmişti ki kimse için mutlak bir zaferden söz edilemezdi.

“Evren, sana çoğu şeyi anlatamadığımı biliyorum.” Ve Dantes’in ses tonundaki suçluluk kalbimin kapısını çaldı. Onu içeri alıp dinleyecek kadar merhametliydim ama anlaşılan herkes benim gibi değildi. Belki de yanlış olan bendim, bunu kim bilebilirdi? “Neden anlatamadığımı anladığını da biliyorum.”

“Ben öğrenmek istemediğimden.” Evren başını yana yatırarak ona sessiz bir onay sundu fakat anlayışı sadece bu kadardı.

“Bilgi tehlike getirir. Ne kadar az şey bilirsem kızım ve benim güvenliğim için daha iyi olur. Ama eğer canı yanan kişi bir gün Ateş olursa gerçekten bu kadar sakin kalmam. Ateş’i bir tercih yapmak zorunda bırakırım.”

Ses tonu çelikten bir zırha bürünerek Dantes’i ilk kez bu kadar keskin bir şekilde karşısına aldı. “Ve inan bana çok acımasız olurum.”

“Seni seçmesini isterim,” Dantes yarım kalan adımlarını tamamlayıp onun yanına geldiğinde ve usulca önünde diz çöktüğünde Evren başını eğerek onu takip etti. Dengi olan birine değil de, ondan daha küçük olan kurtarılmaya muhtaç bir çocuğa bakar gibi baktı Dantes’e ama Dantes’in bu bakışları fark ettiğinden emin değildim. “Zaten seni seçer. Ama seni o noktaya getirmemek için elimden geleni yaparım. Evren sen hepimiz için anne gibisin. Benden hoşlanmadığın zamanlar bile evinin kapısı bana daima açıktı. Bunu unutur muyum sanıyorsun?”

“Unutmasan iyi olur.” Evren Dantes’in ona uzattığı ellerini tereddütsüz tuttu. Birleşen ellerine baktığımda hissettiğim tek şey saf bir huzurdu.

“Seni de Fırat’ı da kardeşim gibi görüyorum artık. Yıllardır bir aradayız. Ama şu hale bak, bir yandan kazanırken diğer yandan dağılıyoruz. Ben kızımı bu şekilde büyütmek istemiyorum. Sürekli babasının başına bir şey geleceği korkusuyla yaşamak istemiyorum.”

“Bunun benim için de ne kadar zor olduğunu tahmin edemezsin.” dedi Dantes sessizce. Önce koltukta derin bir uykuda olan Nil’e, sonra kapısının kıyısında onu izleyen bana baktı. Yeniden Evren’e döndüğünde suçluluğu katlanmış ama yanına onu bir gün huzur erdirecek, sonlara yakışır bir ifade yerleşmişti. Bir kitabın son sayfasında insana derin bir nefes aldıran o ifade.

“Ama bu sondu.” diye devam etti. Evren’e bakıyor olsa da sözlerinin hedefi benmişim gibi hissettim. “Evren,” Sessiz bir nefes aldı ve kalbimdeki çöldeki her kum tanesi bu nefesten nasiplendi. “Her şeyi bitirmek üzereyim.”

Kalbimi gerçek anlamda tanımaya hiçbir zaman fırsatım olmamıştı çünkü attığım her adımda yeni bir şey keşfederek yüzümü o keşfe çevirmek ile sırtımı dönmek arasında bocalarken bulduğumu kaybetmiştim. Şimdi Dantes bana kalbinin hiç kaybolmayan bir yönünü sunduğunda, ona bakmaktan başka ne gelirdi elimden?

Evren’in ellerini öyle sıkı tutmuştu ki sanki bu son çaresiydi. Burası son düzlük ya da tırmandığı son uçurumdu. O uçurumun sonunda ne vardı? “Lara’ya olan biten her şeyi anlatacağım. Fırat’ı kurtardıktan sonra. Beni affedeceğini, yanımda kalacağını söylüyor. Aksi olma ihtimali olsa bile hepsini göze aldım. Söz veriyorum bu geceden itibaren hiç sır olmayacak hayatımda. Hayatımızda.

Sözleri o kadar içtendi ki oracıkta diz çöküp ağlasaydım kendime bunu çok görmezdim. Şehriyar kendi masalını anlatacak mı yoksa bu masal da unutulmaya yüz mü tutacak diye kendi kendimi yediğim her saniye boşunaydı. Oysa sessizlikle dolu gecelerde kendi içimdeki çelişkiler ne çok canımı yakmıştı. Dantes… o hiç benden vazgeçmemişti.

Bir vazgeçişin bedeli olduğu kadar, sadakatinin de bedeli olacaktı kuşkusuz ama birlikteyken bunu da aşabilirdik.

“Sana güveniyorum.” Evren’in yumuşayan ses tonu üzerine Dantes ile aynı anda derin bir nefes aldık. Annesinden azar yemekten son anda kurtulan çocuklar gibi hissettiğine çok emindim. “Önce Fırat’ı kurtar. Sonra, orada bizi izleyen tatlı kızı sana bir yüzük alması için ikna et.” derken gülümsemeye başladı. “Boş parmaklarına bakıp iç çektiğini görmekten bunaldım artık.”

Dantes’in yüzüne mahcup bir gülümseme yerleştiğinde aynı gülümsemenin benim yüzümde de olduğundan fazlasıyla emindim. Sol elimde duran annesinin yüzünü varlığını hatırlatırcasına tenimde bir sıcaklık bıraktı ve ben bu sıcaklığı minnetle kabullendim.

Dantes ayağa kalktığında Evren rahat bir nefes alarak arkasına yaslandı. Sonra Dantes hızlıca uyuyan Nil’in yanına yürüdü ve eğilerek şakağına şefkatli, sevecen bir öpücük bıraktı.

Nil’in uyanık olup bu ana şahit olmasını çok isterdim. Çoğu zaman kendini hep dışlanmış ve fazlalık görüyordu. Fırat’ın ayağına dolanan bir ip gibi… ama öyle değildi. Dantes Evren’e nasıl bakıyorsa ona da öyle bakıyordu.

Hayalet’le arasında olanları, Dantes’in babama yakalanacağını bildiğini ona söylemiş miydi hala bilmiyordum. Bu meseleyi ikisinin arasında bırakmıştım ama içimden bir ses Dantes bunu bilse bile -ki bence çoktan biliyordu- onu anlayacağını söylüyordu. Yalnız ve üzgün olan bir ruh yolunu kaybedince kötü ellere geçmemeliydi. Geçince işte böyle insanlar ondan faydalanıyorlardı.

Dantes salondan çıktığında ben de hazırlanmak için kendi odama geçmiştim. Çok fazla uğraşmama gerek kalmamıştı gerçi. Sadece kıyafetlerimi değiştirdim. Kışın bile rengarenk giymeyi severdim ama kıyafetlerimin büyük kısmı hala eski evimdeydi. O yüzden elimdekilerde bir pantolon kazak kombini yaptım, dikkat çekici olmak istemiyordum. Yine de kırmızı deri ceketle kombinimi tamamlamış olmam pek de akıllıca bir seçim değildi sanki.

İçeri geçtiğimde Dantes odasında değildi, mutfaktan sesler geliyordu. Oraya gittiğimde bir elinde telefon varken bir yandan da kahve yapıyordu. “Bana dronla çektiğin görüntülerden birkaçını yolla.” dediğinde kiminle konuştuğunu az çok tahmin edebiliyordum.

“Sakın tek başına kahramanlık yapmaya kalkma sikerim belanı.” dediğinde boğazımı temizleyerek varlığımı belli etme ihtiyacı hissettim.

Dantes omzunun üzerinden bana kısa bir bakış attığında içini çekti. “Tamam dedim.” Telefonu kulağıyla omzuna sıkıştırarak raftan iki bardak indirdi ve kahve doldurmaya başladı. “Hayır Lara’yı getirmiyorum tabi ki.” Usulca masaya geçerek oturduğumda beni aralarında isteyen birinin olması tuhaftı. “Sence ne gibi bir faydası olabilir orada?”

Sonra bir an bana dönerek önüme kahve bardağını bıraktı. “Yanlış anlama,” dedi bana ithafen. “Seni küçük gördüğüm için söylemiyorum.” Telefondaki bir şeyler söylediğinde Dantes gözlerini devirdi. “Sen yanlış anlayabilirsin.” Kendi bardağını da sertçe masaya bıraktı. “Siktir git Hayalet. Kapat şu telefonu da görüntüleri yolla bana.”

Sonra Hayalet’in vereceği cevapları umursamadan telefonu kapattığında karşımdaki sandalyeyi çekip oturdu. “Hayalet benimde mi gelmemi istiyor?” diye sordum. İçimde çoğalan beklenti gittikçe varlığını daha çok belli ediyordu. Belki aptallıktı bu kadar istekli olmam ama içimden bir ses orada olmam gerektiğini söylüyordu.

“İsteklerini de alıp kendini bir uçurumdan aşağıya atmakta sonuna kadar özgür.” Tavrı sert ve bu konuda taviz vermeyecek gibiydi. Benimse direnmemi söyleyen zihnim son derece gürültülüydü.

Kahvesinden içerken kısacık bir an gözleri gözlerime değdiğinde o da bunu gördü. “Sana benimle gelemeyeceğini tasdiklemek için aynı cümleyi kaç kere kurmam gerekiyor?”

“Ben kendimi tehlikeye atmayacak kadar aklı başında olduğumu düşünüyorum.” diye direttim. “Kollarımı iki yana açıp senin önünde siper olarak gezecek değilim ya.” Gerekirse bunu yapabilecek deli bir yanım vardı, bunu inkâr etmemekle birlikte dile getirmemek en sağlıklı olanıydı.

“Benim güzel Lara’m,” Dantes konuşmadan önce birkaç derin nefes boyunca susarak gözlerimin içine baktı. Orada ne gördü bilmiyorum ama ruhum ona çapa atmış da bana bakmayı kesebilmesi için suya gömülen o zinciri koparması gerektiğini hissetmiş gibi göğsü ağır bir darbeyle çalkalandı. “Bana verdiğin adres eski, şehirden uzakta bir fabrika. Yıkıntı. Silahlar ateşlense kimsenin ruhunun duymayacağı bir yer. Seni oraya götürür müyüm sanıyorsun?”

“Evet,” dedim hiç düşünmeden. “Çünkü biz bir takımız.”

Takım olma düşüncesinden hoşlandıysa bile hiç belli etmedi. Aksine, “Hayır,” dedi hızlıca. “Biz seninle başta sevgili olmak üzere pek çok şeyiz ama bu akşam elimizde silahlarla sırt sırta verdiğimiz bir takım değiliz.”

“Öyleyiz. Gecelerin gecesinde de öyleydik. Silahlarımız birbirine dönse de uzun zamandır sırt sırta veriyoruz. Ben de bu akşam sizle geleceğim çünkü Fırat’ın yardıma ihtiyacı olacak. Sessizce arabada beklerim. Ne kadar yaralı olduğunu biliyorsun. Yardımcı olurum, varlığım ona iyi gelir.”

“Sonra da kurda kuşa yem olursun.”

Her cümlesinde moralimin daha da bozulduğunu fark ettiğinde uzanıp masada duran elimi tuttu. “Korunmaya ihtiyacın olmadığını biliyorum ama senden sorumluymuşum gibi hissediyorum. Öyleyim. Parmağında benden bir parça taşıyorsan bu kadarına söz hakkım olsun Lara. Bir şeyleri yapmana zorla engel olan bir sevgili olmak istemem ama sen silahların olduğu bir geceye bodoslama dalıyorsan çok aptal bir sevgili olursun.”

Gitmeme engel olmasının mantıklı nedenlerini elbette biliyordum ama burada kalamazdım da. Hem ben en çok onun yanında güvendeydim. Onun görmediği anlarda pek çok şey yaşamıştım. Annemin geçmişten çıkıp gelen sesini duyduğum andan itibaren düşüncelerim intihar ipine asılmış gibiydi.

Anne hasretini en az benim kadar iyi bilen Dantes’e, o sesi duyduğum ilk anı anlatmak istiyordum. İçimde kaldıkça birikerek duvarları kül kaplanan bir kuyuya dönüşüyordum ama kuyunun dibindeki ateş hiç sönmüyordu.

Beni en iyi anlayacak kişiyle konuşamayacaksam konuşacak kimsem kalmamış demekti.

Annemin sesini duydum, demek istiyordum ona.
Öleceğini bilen bir insanın gözlerini gördüm ben bugün.

Fakat konuşamazdım çünkü dile getirdiğim her kelime uyuması gereken bir gerçeği yatağından ederdi. Yine de yanında olup gözleriyle konuşmak bana iyi geliyordu. Dantes’i evde oturup ne zaman gelecek diye beklemek değil gittiği yerde onunla olmak ve geri birlikte dönmek istiyordum.

“Beni ardında mı bırakacaksın?” diyerek bu kez de vicdanına oynadım. Kedi yavrusu bakışlarıma kıyamadığını bildiğimden gözlerimi hüzünle kıstım. Alt dudağımın titremesi ve Dantes’in baş parmağıyla dudaklarımı yumuşakça okşaması da cabasıydı.

“Hem Hayalet’i de uzun zamandır görmüyordum. Ona da bir merhaba derim.”

“Lara,”

“Mir,” Adı bile dilime hasretle prangalanmış gibiydi. “Sebebini anlayamadığım bir şekilde içimde sonu kayba çıkacak bir his var. Bu his beni yiyip bitiriyor. Şimdi sizden birini daha kaybedemem. Beni ayakta tutacak bir şeylere ihtiyacım var. Bırak da birilerine iyi geldiğimi bileyim. Fırat’ın beni hiç sahip olmadığı kız kardeşi gibi gördüğünü söylüyordun, lütfen bırak da bu kardeşliğin hakkını vereyim.”

“Eğer sana bir şey olursa Fırat benim kadar senin de canına okur. Seni oraya götürürsem canıma okuyacak bir sürü insanla çevriliyim. Lütfen gelme,” Neredeyse küçük bir çocuk gibi sızlanacaktı. “Bir gözüm arkada kalınca dikkatim dağılıyor. Seni koruyayım derken ya bana bir şey olursa?”

Bu kez resmen o benim vicdanıma oynuyordu. “Gerçi sen iyiysen bana ne olacağı umurumda değil.”

“Ama Mir,” Ayağımı yere çarpmamak için kendimi zor tuttum. “Sen gidince de benim aklım sende kalıyor. Bunu tartışmayalım. Bana bir şey olmayacak, hem ben Barbaros Solar’ın kızıyım. Hangi siyasetçi bana zarar vermeyi göze alıp adını lekeleyebilir ki. Öyle bir şey olursa çıkacak haberleri düşünebiliyor musun? Kimse kariyerini bu kadar kolay harcayamaz.”

“Sanıyor musun ki sana bir şey olursa bundan kolayca paçayı sıyırmazlar.”

Kendince elbette haklıydı. Yine de benim kedi yavrusu bakışlarım ve arabada kalacağıma dair verdiğim sözler baskın geldiğinde kendine küfürler ede ede pes etti. “Tarık seni oraya götürdüğümü öğrenirse bana bir yumruk geçirmesi kaç salise sürer?”

“Kimse söylemezse gerçeği öğrenmez.”

Masallar içinde gerçeği barındırmazdı ama bizim masalımızın gerçekleri vardı. Her gerçek beraberinde yıkılmış bir evin kapısını açacaktı. If Şatosu’na adım atmayacaktık ama esaretimiz hep bizimleydi. Ne zaman derin bir nefes alsam zindanımın tanıdık kokusunu alıyordum ve bundan daha da içler acısı olan artık kendi zindanımda Dantes’in kokusunu da duymamdı.

Gülümsediğinde yüzünde oluşan çizgilere dokunmak için ona uzandım. “Gerçekleri anlatmaktan vazgeçmediğin için çok teşekkür ederim, Mir. Korkudan tüm hafta soramadım sana, vazgeçtiysen de bilmeyeyim, acısı sonraya kalsın diye.”

“Sana bırakacak bir acım kalmadı artık.” Yanağına yerleşen elimi tutarak beni kendine çektiğinde çağrıyı almam saniyeler bile sürmedi.

Ayağa kalktığımda üç adıma masanın etrafından dolandım. Dantes sandalyeye sırtını yaslayarak beni bacaklarının arasına çektiğinde tek bacağına oturarak kolumu omzuna doladım. Burası güzeldi, sığınak gibi.

Kendini bana gizemli bir dünya gibi sunmuş, her sınırını işgal edip onu fethetmeme izin vermişti. Çok başarılı bir zafer değildi, her toprakta yaprağı kurumuş bir gülün kökü vardı ama kokusu hala oradaydı. Yarım yamalaktık. Eksiltilmiş bir ruhtan ibarettik, geri kalanımız da birbirimiz için yaşıyordu.

“Fırat’a, onu kurtarmak yerine benimle oynaştığını söyleyeceğim.” dedim dudaklarımı büzerek.

Dudakları dudaklarıma bir keman yayının hassasiyetinde sürtünürken derin bir nefes çekti içine. Onun kadar sabırlı olmayıp dudaklarına hızlı bir öpücük bıraktığımda tanıdık bir melodi nefesiyle birlikte içime akın etti. “Çünkü sen benimle hiç oynaşmıyorsun.” derken dişleri yanağıma sürtündü.

Bir hafta önceki olanlardan sonra akıl hastanesinde yaşadıklarımın yeniden gündeme gelmesine hiç izin vermemiştim. Olayın mahiyeti onun nazarında benim düşüncelerimden çok daha başkaydı. Bende baskın olan acı ve keder, yeri geldiğinde ise intikam duygusuydu. Ama Dantes’e dönüp baktığımda onda tamamıyla yok etmeye benzeyen bir his yakalıyordum ve bu sadece onu değil, beni de beraberinde sürükleyen bir karar olurdu. O yüzden unutmamız için çabalıyordum.

Çoğu zaman Dantes unutmadığını, unutmayacağını belli etse de.

Ama bunu bana yansıtmıyordu. Bir kez acımızı paylaşmıştık ve o kitabı kapatarak rafına geri koymuştuk. Artık Dantes ile göz göze geldiğimde o satırları okumak istemiyordum. Zamanı gelince kitap kendiliğinden yere düşüp açılabilirdi ya da ben bir hal çaresine bakardım. Fakat Dantes’in bana bakarken değişmeyen bakışları aldığım nefeslerdeki tıkanıklığın geçmesinin sebebiydi.

“Arkadaşın zincire bağlı acı çekiyor, sen burada aşna vişne. Ayıp değil mi ama?” dedim kınamalı bir tonla.

İçinde fırtınalar koparken -benim gibi- dışarıya verdiği bu umursamaz izlenime kanmadım. Sadece kısa bir anlığına rahat bir nefes almasına izin verdim ve o nefeslerin sahibi olmak beni gururlandırdı. Koca bir şehri avuçlarımla inşa etmişim de Şehriyar bunun için elimi tutup o şehre benimle birlikte girmiş gibi.

Dudaklarımı es geçerek çeneme şefkatli bir öpücük bırakmasının ardından gecenin hırsızı gözlerini gözlerime dikti. Yüzlerimiz arasındaki yarım karışlık mesafeye bir kitaba sığmayacak kadar çok cümle sığabilirdi.

“Seni sevmenin nasıl bir şey olduğunu bilmiyorsun.” dediğinde hala gözlerime bakıyor, gözlerimde bir uçurum eşiğinde durmanın ne demek olduğunu görüyordu.

Ve ben gökyüzünü izler gibi gözlerini izlerken kaçtığım her şeyin o gökyüzünde sıraya dizilmiş olduğunu görmeme rağmen manzaramdan vazgeçmiyordum. Kimsenin bakmak istemediği bir derinliğe bakıyor, ellerini uzatmaktan korktukları karanlığa parmak uçlarımla dokunarak bundan daha fazlasını arzuluyordum.

“Seni sevmek gibi bir şey olduğuna çok eminim.” dedim, bir sınanmanın eşiğinde olduğumu hissedip, yanlış da olsa istediğim seçimin sonuçlarıyla yüzleşmeye razı geldim. “Yani biliyorum, Sevgilim.”

Bilmekten de öte hissediyor, anlamaktan ziyade hislerin tadına varıyordum. Ona baktıkça dilimdeki kuruluk çözülüyor, kelimelerin kilidinin kırılması çok sürmüyordu. Bundandır ki yılların içimde sakladığı cümlelerin dizilişi değişmese de anlamları değişiyordu.

Avuçlarımı yüzüne koydum ve usulca tenini okşadım. Yaz mevsimini anımsatan sıcaklığı üşüyen tenime çok iyi geldi. Sonra boynuna, omuzlarına, kollarına ve kavisli sırtına dokundum. Parmak uçlarımla bedenindeki izleri ezberledim, yara izlerinin üzerinden geçtim. Kalp atışlarını duydum. Onu tanımama izin verdi, ellerimi yeniden yanaklarına geri koyduğumda ise bu seyahatten çok memnun kalmış gibi anlamlı bir bakışla gülümsedi.

Bana dünyanın merkezinde bulduğu bir hazineye bakar gibi baktı.

Seni sevmek gibi bir şey… ben sanırım bu hissi artık çok iyi biliyorum.

İçimdeki kötü bir şeyler olacak hissinden kurtulamıyordum.

Belki de bu yüzden Dantes ile gitmeyi bu kadar çok istiyordum.

Beni anladığını sanmıyordum. Kabul etmiş olmasına rağmen yanında olduğum süre boyunca bunun kötü bir fikir olduğunu düşüneceğini de biliyordum. Ama içimdeki karanlığı renklere bulayabilseydim hislerimi ona da izah edebilirdim. Sanki bensiz giderse, gittiği gibi dönmeyecekmiş gibi geliyordu.

Ama ben yanında olursam, gittiğimiz gibi geri dönebilirdik.

Bu geceyi sağ atlatmamız gerekiyordu çünkü yarım kalan bir masalımız vardı.

Masalların çürüyüp gideceği, kelimelerin kifayetsiz kalacağı hikâyelerimiz vardı.

Çıkmamıza yakın Dantes üzerimde kırmızı deri ceketin trafik lambası gibi gezmekten bir farkı olmayacağını söyleyerek sinirlerimi bozmuş ve değiştirmemi söylemişti. Ben de odama geçip cırtlak turuncu renkte bir şeyler giymemek için kendimi zor ikna ederek nihayetinde siyah bir ceket giymiştim.

Odamın kapısını açıp dışarıya adımımı attığımda, Dantes’in zaten çıktığını ve koridorda beni beklediğini gördüm. Baştan aşağı siyahlar içindeydi. Sırtını odamın karşısındaki duvara yaslamıştı, boyu dizlerine kadar uzanan siyah kabanı onu sarmalamıştı. Kömür karası saçlarını özensizce ama yine de çekici görünmesini sağlayacak şekilde geri yatırmış ve kabanının yaka kısmını yukarı kaldırarak boynuna siper etmişti. Birinin gözlerinin içine bakarak, yavaş adımlarla ona yürüse, karşısındaki kişinin vay haline diye düşündüm. Belinin iki yanına da silahlar kıstırdığına emindim ama bu konuda yorum yapmadım.

Başını eğmiş elindeki telefonla ilgilendiğinden koridora çıktığımı görmemişti. Diğer elinde de küçük bir sandviç vardı. Bana da bir şeyler yememi teklif etmişti ama canım istemediğinden geçiştirmiştim onu. Dalgınca sandviçinden küçük bir ısırık almasını ve dudaklarını ıslatarak lokmasını yemesini yutkunarak izledim. Dudağının kenarında kalan bir ekmek parçasını serçe parmağıyla dudaklarından içeri iteleyip, “Daha ne kadar beni izlemeye devam edeceksin?” diye sordu.

Yakalanmanın verdiği utançla ilk saniyeler kapının önünde bocaladım. “Gelsene,” Dantes başını kaldırıp bana baktı. “Yemem seni.” Sonra gözlerime bakarken sandviçinden bir ısırık daha aldı.

“Kesin yemezsin.” Ona doğru yürüdüm. Etkileyici görüntüsünü bir kez daha baştan aşağı süzmeden edemedim.

İşin garip yanı şu ki, Dantes bana benim ona baktığım gibi bakıyordu ve bu kombinimi yeniden gözden geçirmeme neden oldu. Onun yanında sönük kalıyordum, küçük bir oğlan çocuğuna benziyor olmalıydım. Dikkat çekmezdim, bakanın nefesini de kesmezdim ama Dantes yanına gittiğimde beni kendine çekip başını boynuma gömdü ve kokumu derince içine çektiğinde, hissettiğim sıradanlık onun nefeslerinde yok oldu.

“Şimdi yakalanacağız birilerine.” diye fısıldadım ama beni bırakmasını istememin sebebi birileri değil de kendi içimde olup bitenlerdi.

“Çok da umurumdaydı. İlk kez sevgilim oluyor benim, onunla istediğim yerde istediğimi yaparım.” Sırtı hala duvara yaslı dururken kolunu iyice belime doladı ve beni tamamen kendine çektiğinde ayaklarım ayaklarının üzerine bastı. Düşmemek için kollarına tutundum.

Sonra ona aç olmadığımı söylemiş olmama rağmen sandviçini dudaklarıma değdirdi. İtiraz etmeden onun ısırdığı yerden onunkinden daha büyük bir ısırık aldım ve yemeye başladım.

“Şurada ekmek mi kalmış?” diye sordu kaşlarını çatarak.

“Ne?”

“Kırıntı.”

“Hım?”

“Bakayım.”

Bir anda eğilerek dudaklarımdan öptü ve nefeslerimi boğazlarıma dizdi. Bir nefesten bile kısa sürmüştü fakat geri çekildiğinde yüzünde öyle güzel bir ifade vardı ki zamanı durdurabilme yeteneğimin olmamasına içerledim.

Lokmamı yutarken boğazımda kalmaması için büyük bir uğraş verdim. “Bir ısırık daha?”

Kafamı iki yana salladım. “Aç değildim.”

“Emin misin?” Tekrar ekmeği dudaklarıma yaklaştırdı. Midemde kelebeklerin olduğunu, bu yüzden başka hiçbir şeye yerim olmadığını söylesem bana inanır mıydı?

“Eminim, sen ye. Çıkalım sonra.”

“Çıkın artık bir zahmet.” diye söylendi Ateş, yarı aralık dış kapının önünde ayakkabılarını giyiyor olmalıydı. Dantes gözlerini devirerek ekmeği hızlıca ağzına attı ve yemeye başladı. Ben de kolları arasından çıkıp kendime çeki düzen verdim.

“Hatta bu geceden sonra kendinize gerçek bir çıkma ayarlayın.” Ateş aralık duran dış kapıyı ittirerek koridorda şaşkınca ona bakan bize alaycı gözlerle süzdü. “Siz hala ilk randevunuza bile çıkmadınız değil mi?”

“Onlara sataşma.” diye seslendi Evren salondan. “Senin beni ilk randevuya çıkarabilmek için kalkıştığın oyunları unutmadım.”

Homurdandım. “Bir ailede herkes mi oyuncu olur yahu. Evren’e neler çektirdin kim bilir.” Ateş ve Evren’in aynı anda yankılanan gülüşüne bakılırsa kesinlikle Evren Ateş’e çektirmişti.

Öyle çok şey yaşanmıştı ki bir daha ikimizin de aklına gelmemişti. İçine düştüğümüz girdabın bir kaçışı yoktu, birlikte olsak da diğer çiftler gibi olamıyorduk. Dile gelmiş gerçek bir sevgililik ilanı bile yokken bazı şeyleri akışına bırakmak en doğrusu gibi gelmişti. Dantes’le tam olarak ne zaman sevgili olduğumuzu bile bilmiyordum.

“Çıkacağız,” Dantes boğazını temizleyerek elimi tuttuğunda ağır bir şekilde ona çevirdiğim bakışlarımın garip bir ifade ile dolduğuna emindim. “Ayarlamasını çoktan yaptık bile.”

“Yaptık mı?” diye sordum gözlerimi kırpıştırarak ve Dantes sus dercesine elimi sıktığında boğazımdaki yutkunma hissi nefesimi kesti. “Evet yaptık.” dedim hemen Ateş’e. “Biz sürekli randevuya çıkıyoruz zaten siz bilmiyorsunuz.”

“Nerede buluşuyorsunuz?” Ateş tek kolunu kapı pervazına yaslayarak kafasındaki siyah şapkayı düzeltti. “Çağlar’ın mutfağı? Salonu? Banyosu ya da koridoru?”

“Sadece bu kadarla yetindiğimizi düşünmen komik.” diyerek Ateş’e alaycı bir bakış attığımda aynı alaycı bakışlardan onun gözlerinde de vardı. Dantes ile kapıya yürümeye başladık.

Ateş hala bize gülmekle meşguldü. “Çağlar’ın o kadar yetenekli olduğunu sanmıyorum.”

Yanına ulaştığımızda Dantes homurdanarak Ateş’in şapkasının ön kısmın bir fiske geçirdi ve apartman boşluğuna uçurdu. “Çok konuşma.”

Ayakkabılarımızı giyip de asansöre bindiğimizde aramızda derin bir sessizlik vardı. Bu kez sessizliği zihnimle doldurmak yerine sırtımı asansör duvarına yasladım ve kollarımı göğsümde kavuşturdum. Dantes’e kirpiklerimin altından baktığımda ikisinin sessiz bir bakışma içinde olduğunu gördüm. “Mir,” dedim yumuşakça. “Sen neden beni hiç randevuya çıkarmadın?”

Sessizlik… Şaşkın bakışmalar artarken uzayan derin bir sessizlik.

Boğazını temizleyen iki şaşkın erkek, biri gözlerini kaçırıyor ve diğeri de… zaman bende kilitli kalmış da o da kapalı kapının ardına girmek istermiş gibi gözlerime kenetlenmiş. Dantes’in şaşkınlığını izlemek daima keyifli oluyordu ama bu kez ki şaşkınlığına bir tutam da geç kalınmışlık eklenmişti.

“Ben…” Birkaç saniyelik kekeleme sürecini sessizlik içinde ve kırgınca izledim. “Biz zaten sürekli birlikte takılıyoruz,” Ensesini kaşıdı, bakışlarını kaçıracak olsa da ona o kadar dikkatli bakıyordum ki kaçıramadı. “Bunu gerçekten istediğini düşünmemiştim.”

Söylediği şey üzerine kaşlarımı kaldırdım. “Aynaya son baktığımda ben de bir kızdım ve her kızla aynı şeyleri istemem ultra şaşkınlık verici bir şey mi?”

“Ultra şaşkınlık verici…” diye mırıldanan Ateş gülmemek için bütün iradesini kullanarak bize sırtını döndü.

Dantes Ateş’i duymazdan gelerek, “Sonuçta sen evde takılmayı daha çok seviyorsun.” diyerek hızlı bir açıklamaya girişti. “Kalabalığı ve gürültüyü sevmezsin ki,” Sanırım Ateş duymasın diye bana daha çok yaklaştığında artık fısıltıları bir nefes eşliğinde dudaklarımı temas edip dikkatimin dağılmasına neden oldu. “Birkaç mum eşliğinde birlikte geçirdiğimiz vakitler senin için de çok keyifli değil miydi?”

Böyle tatlı anlar yaşamamızı elbette tarif bile edemeyeceğim kadar çok seviyordum fakat içimdeki küçücük bir parça, romantik kitaplara bayılan, ki bu durumda o kadar da küçük olmuyordu, Dantes ile başka şeyler yapmayı da arzuluyordu. Sıradan ve diğer insanlara özgü şeyler. Dantes gözlerimde ne gördü bilmiyorum ama ellerini usulca yanaklarıma koyarak beni ona bakmaya zorladığında bir kez daha sertçe yutkundum ve nefes almaya çalıştım. Asansör duruyorken Dantes kulağıma eğildi. “En yakın zamanda,” diye fısıldadı. “Sözüm olsun.”

Parmaklarım heyecan içinde karıncalandı. Onu takım elbise giyip de beni kapıda beklerken hayal ettim, benim için kapıyı açtığını, rüzgârda uçuşan fularımı usulca boynuma geri taktığını, kırmızı elbisemi hayranlıkla süzdüğünü ve küçük bir restoranda birlikte şarap içtiğimizi…

“Tamam,” diye mırıldandım heyecanımı gizlemeyi başaramadan. “Madem bu kadar çok ısrar ediyorsun.” Hafifçe ayak parmaklarımın üzerinde yükselip alçaldım. “Seninle randevuya gelirim.”

Ateş asansörden çıkarken siz iflah olmazsınız dercesine başını iki yana sallıyordu.

Bu anın hayalini kurmaya daha sonra devam edebilirdim zira dışarıdaki soğuğa adım attığımızda hepimizin üzerine ağır bir gerginlik çökmüştü. Kapıdaki, siyah, kocaman bir arabanın yanında bizi bekleyen Fedai Korkut abinin yanına yürürken bu gerginlikten en büyük payı Dantes almıştı.

Fedai Korkut abi beni onların yanında gördüğünde resmen köpürdü. Benim yanımdayken büründüğü o tatlı ruh halinden çok uzaklaşarak kısık küfürler savurmaya başladı. Gitmenin kendi tercihim olduğunu söyleyerek araya girsem de fayda etmedi ve yol boyunca beni bir kaldırım köşesine bırakmak için Dantes’i ikna etmeye çalışıp durdu fakat hiç oralı olmadım. Kucağıma aldığım ilk yardım çantasına sıkı sıkı sarılıp yalnızca Fırat’ı düşündüm.

Babam olmasaydı hayatımın asla böyle olmayacağını düşündüm. Ve sonra annemin hayatıma yeniden dâhil olan sesini. O kadar hazırlıksız yakalanmıştım ki ne söylediklerini duymaya, ne de o sesi hayatıma dahil etmeye hazır değildim. Kamera karşısında beliren yüzü ise geçmişimden fırlayan bir hayalet gibiydi. Olması gereken yer burası değildi ama artık buradaydı. Üstelik hayal ettiğimden çok daha fazlasıyla birlikte.

Arka koltukta yan yana otururken Dantes dalgınlığımı fark ettiyse bile sesini çıkarmadı. Sadece elimi sımsıkı tutmaya devam etti.

Ve ben o kadar çok şey düşündüm ki sonunda geriye hiçbir şey kalmamış gibi geldi.

O koca boşluk yalnızca anlamsız nefeslerimle doldu.

Şehrin canlılığı yavaş yavaş ardımızda kalırken ıssız yollara saptığımızda ağaçları seyre daldım. Zarar görmeden bu geceyi atlatırsak hayatımızda olacaklar beni hem korkutuyor hem de heyecanlandırıyordu. Üstelik henüz gece bile değildi, güneşin batmak üzere olduğu bir saatteydik ve temennim hava kararmadan her şeyin bitmiş olmasıydı. Sanırım oraya gidince Dantes beni arabaya kilitleyecekti.

Nihayetinde uzayıp giden yolların sonu ıssız bir araziye çıktı. Fabrika deyip duruyorlardı ama burası eski bir depo gibiydi. Yoldayken bir ara Dantes telefonla Hayalet’in gönderdiği dron görüntülerine bakarken benim de gözüm kaymıştı. Fazla büyük değildi. Arazinin etrafına saçılmış boş variller vardı. Birkaç hurda eşya ve yıkıntı inşaat kalıntıları. Ürkütücüydü, hem de çok fazla. Ve arabayı bu yıkıntıdan uzağa, ağaçların arasında görünmeyen bir yere park etmişlerdi. Nasıl alacaklardı Fırat’ı oradan? Zarar görmeden nasıl çıkacaklardı bunu düşünmek kalbime ağır geliyordu.

Arabanın kapısı üç yandan aynı anda açıldığında hareketsiz kalan sadece bendim. Sindiğim pencere kenarında bakışlarımı ormana dikmiş, birazdan arkasını dönüp gidecek olan Dantes’in gözlerine son kez bakmamak için çırpınıyordum ama o beni bu telaştan kurtardı.

Arabanın önünden dolanırken kabanı bir anlığına yana savrulduğunda belinde takılı olan silahları saniyelik gördüm ve zihnimdeki savaş meydanındaki çatışma o bilmeden harekete geçti.

Dantes kapımın önüne geldi ve o koca cüssesiyle bir gölge gibi önümde dikilerek ormanla arama girdi. İşaret parmağının sırtıyla cama iki kere tıklattığında çağrıyı alarak doğruldum ve camı sonuna kadar indirdim. Açılan pencere boşluğunda ellerimiz mengene gibi birbirine dolandı. Dantes hafifçe eğilerek aramızdaki mesafeyi kapattığında nefesi soğuğu alt eden sıcak bir cennet soluğu gibiydi.

“Biz gelene kadar arabadan çıkma.” dedi uysal bir sesle. Geri geleceğinden çok emin gibi konuşuyordu ama zihninde savaş meydanları inşa eden bir kızı ardında bıraktığında ne kadar harap olacağını bilmiyordu. “Sen varken dikkatlim dağılıyor. Seni koruma dürtüsünden asıl olaya odaklanamıyorum.”

Usulca başımı sallayarak onay verdiğimde, verdiğim sözün arkasında durabilecek kadar iradeli olmayı umdum. Bir çığlık ya da zamansızca kulağıma çalınan bir silah sesinde irademin beni parçalara ayıracağını, olmam gereken yerin burası olmadığını fark edeceğimi de biliyordum.

Avuçlarımı ellerinin sırtındaki damarlarda gezdirirken ona özgürce dokunabilmeyi ne kadar çok sevdiğimi ve bana verdiği uzaklığın kalbimin etrafında bir ateş çemberi inşa ettiğini hissettim. Zor bir hafta geçirmiştik, olabilecek en zor haftalardan birini. Yine de bundan daha iyisine kavuşacağımız hayali, uykusuzda olsak her gece bizi birbirimize bağlamıştı.

“Gitmeden önce sana vermek istediğim bir şey var.” Konuşurken sesim derin bir kuyunun dibinden geliyormuş gibi sendeliyor, zaman zaman yitip gidecek oluyor ama yarım yamalak da olsa hedefini buluyordu.

“Aslında eve geri dönünce vermeyi düşünüyordum ama,” Parmak uçlarım ellerinin sırtından kayıp da kemikli parmakları üzerinde süzüldüğünde, soluğum bir alev çukurundan geliyormuş gibi canımı yaktı.

Ona bakarken ne kadar zorlandığımı anlayan Dantes bir elini yavaşça temasımdan kurtardı ve çenemi yakalayarak başımı kaldırdığında, gözlerindeki gecenin beni yakalayıp yutacağını, güneşin doğmadığı dümdüz bir arazide sonsuz karanlığın içinde öleceğimi düşündüm. Kaşları beklentili bir telaş içinde çatılmışken, “İyi misin, Yalan Yıldızım?” diye sordu yumuşak bir sesle. “Terliyorsun.”

Heyecandan mı panikten mi yoksa korkudan mı olduğunu anlayamadığım abartılı tepkiler verdiğimin ben de farkındaydım.

Uçsuz bucaksız bir arazinin heybetine karşı nasıl savaşabilirdim ki? Ancak kendimi oraya kendi isteğimle sürgün edersem savaşacak gücüm olurdu ama onda bile kazanacağımın garantisi olmazdı. Boşta kalan elimi cebime attığımda bakışlarımı Dantes’ten uzaklaşırdım ve cebimdeki küçük kutuyu çıkarıp açmamla eş zamanlı olarak pencerenin kıyısında duran elini kendime çektim.

Daha önce kalbimin bu kadar yoldan çıktığı, benim göğsümde konaklamasına rağmen başkası için attığı olmamıştı. Bu kalp benimdi artık bana ait gibi de hissettirmiyordu. İçerisinde esintiler taşıyordum.

En çok yaz mevsimini severdim ama artık yağan karı sahipleniyor, soğuğun can yakan nefesini kabulleniyordum. Avuçlarımı açmış ve kar tanelerinin satır çizgilerime düşmesini beklemiştim.

Kalbimin yeni mevsimi kış olmuştu ve ben kışı ilk kez bu kadar çok sevmiştim.

Dantes’in belirsiz, sessiz ve ne olduğunu anladığından olsa gerek karadeliğe dönüşen bakışları altında sol elinin yüzük parmağını zarifçe yakalayıp, kutudan çıkardığım yüzüğü o kemikli parmağa dikkatle geçirdim.

Yüzük parmağına o kadar rahat girdi ki sanki onun için özel yapılmış gibiydi.

“Bu yüzüğü bir ucuzluk dükkânından aldım.” diyerek utanç içinde itiraf ettim.

Gözlerine bakarsam heyecandan ölmekten korktuğumdan, kendi içime bakarak bu hisleri kabullenmeyi tercih ettim. “Daha iyisi olsun isterdim ama geciktirmek istemediğimden hemen aldım. Biliyorum çok ucuz ve senin bana verdiğin yüzüğün yanında kıymetsiz kalıyor-“

“Lara,” Dantes cümlemi öyle kesin bir şekilde kesti ki içimde bir kâğıt kesiğinden sızarmış gibi kelimeler sağa sola saçıldı. Bir mühlet sustu, sanki nasıl konuşulacağını unutmuş gibi. Bir eli hala çenemdeydi ve bakışlarının üzerimde olduğunu biliyordum. Ben ise parmağına taktığım yüzükten başka bir yere bakmaya cesaret edemiyordum.

“Lara bu çok…” Sert bir soluk aldığında nefesleri şakaklarıma çarptı ve başımı geriye yatırarak bir anda beni öpmeye başladı.

Çok derinden, tüm varlığını bu öpüşmeye adıyormuş gibi dudaklarımı esir aldı ve kalbimin ekseni kaydı. Gezegenler içimde birbiriyle çarpıştı. Paramparça oldum, mahvoldum bir araya gelemeyecek şekilde dağıldım ve bir daha hiç toparlanamayacağım sandım.

Bir zamanlar ruhum yalnızlığın kuyusunda boğulmuştu.
Şimdi yalnızlığın kuyusu, aşk saklı yıldızlarla doluydu.

Benden ayrıldığında bedenindeki tüm güç çekilmiş gibi bir eliyle pencere pervazına tutundu sımsıkı. “Nereden anladın yüzük takmayı bu kadar çok istediğimi?” Çene kemiğimi okşayarak içini çekti. “Halbuki hiç belli etmemiştim.”

Belli belirsiz gülümsedim. “Hissettiysem demek ki.”

“Sensizken ne kadar yalnız olduğumu da hissediyor musun?” diye sordu kısıkça. “Yıllarımın ne kadar boş ve dünyevi amaçlarla heba olduğunu? Çünkü ben hissediyorum. Gerçek anlamda hiç dört duvar arasına hapsolmadım ama hiç özgür değilmişim, Lara. Hep o duvarlara çentik atarak geçmiş günlerim. Sen yokken ölüm diyetindeymişim. Tanrı bana acımış olmalı, önce zindanımın kapısını açtı, sonra bana zakkum ağacımı verdi. Ama ödülüm bu olduğunda bile günahkâr olduğumu unutmama izin vermedi.”

Ellerini sıkı sıkıya tutarak kendime çektim. Yüzük parmağında hiç yabancı durmuyor, ait olduğu yere kavuşmuş gibi rahat görünüyordu. Dantes’in iki elinin de sırtını sırayla öptüğümde dudaklarından titrek bir nefes çıktı.

Eğer karşılıklı duruyor olsaydık bu temasım ona diz çöktürecekmiş gibi gücünü kaybetmişti.

Elleri ellerimdeyken gecenin hırsızı gözlerine baktım. “Ne zamandır orada gömülüsün?” diye fısıldadım.

“Ben… ne?”

“Tıpkı İki Şehrin Hikayesi’nde Mr. Lorry’nin kafasındaki hayalete sorduğu gibi.” dedim sessizce. “Ne zamandır orada gömülüsün?”

Dantes’in en sevdiğim yanlarından biri benim lisanımı bu kadar iyi biliyor olmasıydı. Bazen tek bir cümlemden sayfalar dolusu hislerimi çıkarabiliyor ve boş bir kitapmış da her hissimi ona yazabilirmişim gibi bana satırlar veriyordu. Hangi repliklerden bahsettiğimi hatırlayınca kaşlarının arasındaki kırışıklık çözüldü ve kendi hayatından bir parça olan o cevabı verdi. “Neredeyse on bir yıldır.”

On bir yıl… kasım ayının sonuna gelirken benim felaketimin üzerinden geçen süreyle aynı. Aynı anda ölmüşüz de mezarlarımız yan yanaymış gibi.

“Buradan çıkma ümidini kesmiş miydin?” diye sordum bu kez gözlerimi gözlerinden hiç ayırmadan.

Ümidimi keseli çok oluyor.” dedi sessizce.

“Hayata döneceğini biliyorsun değil mi?”

Öyle diyorlar.

“Yaşamayı istiyorsundur umarım.”

Bilmiyorum.

“Ne zamandır orada gömülüsün?” diyerek sohbeti başa aldım. Sorularım doğruydu ama cevapları birebir kitaptan olsa da hoşuma gitmemişti. Dantes yeniden, “Neredeyse on bir yıldır.” dediğinde bu kez daha umutluydum.

“Buradan çıkma ümidini kesmiş miydin?”

Cevabını dikkatle bekledim. Ümitsizlik büyük bir yaralayıcıydı. Ve Dantes kendi yaraları konusunda çok acımasızdı. Çoğu zaman kendine verdiği değerin azlığıyla yüzleştiğimde o heybetinin altındaki kalbin ne kadar kırılgan olduğunu anlıyordum.

“Hayır,” dediğinde kalbimi sıkan idam iplerinden biri koptu. “Hayır artık çok ümitliyim.”

Cevabından memnun kalmış bir şekilde gülümsedim ve ellerini kendime çekip yanağımın iki yanına koydum. “Hayata döneceğini biliyorsun değil mi?”

“Seninleyken zaten hiç ölmedim.” Avuçlarını yanaklarıma sererek bana doğru eğildi. Gözlerini ezberleyeceğim kadar yakınıma gelerek kalbimde bir mayın çukuru açtı. Sebebi kendisiydi, beni fethetmek için çıktığı bu yolda fethettiği şehrin içindeki her evde kendine bir yuva aramıştı ve ona istediğini vermiştim.

“Yaşamayı istiyorsundur umarım.” diye fısıldadım.

Usulca alnımdan öperken, “Çok istiyorum.” diye fısıldadı.

Bu verilen bütün sözlerden ve tesellilerden çok daha anlamlıydı. Bir süre hiç kımıldamadan o şekilde durduk. İkimizde ona verdiğim yüzüğün kapattığı eksikliğin keyfini çıkarırken Dantes’in keyifli hallerinin tadına vardık. Bu kadar çok sevineceğini, gözlerinin ışıldayacağını bilseydim bu kadar beklemezdim bile.

“Kar tanesi ha?” Şimdi bakışlarını yüzüğe indirmiş ve dikkatle inceliyordu.

“Aslında o bir yıldız.” diye düzelttim hemen. Hevesle doğrulup sol elini ellerimin arasına aldım. “Beş tane köşesi var görüyor musun?”

“Ama bu bir kar tanesi?” Ses tonuna gizlenmiş bir dünya gülücük gizliydi. Eğer başımı kaldırıp on baksaydım dudaklarının gizemli kuytularına erişebilirdim.

“Yıldızlardan bozma bir kar tanesi diyelim o halde.” diyerek kabullendim.

Koyu gümüş rengi, düz ve sıradan bir alyanstı ona taktığım. Ama alyansın üst kısmında, metalin içine gömülmüş siyah bir kar tanesi figürü vardı ve ona dediğim gibi yıldıza benziyordu. Aslında uzaktan bakınca tamamen bir yıldızdı fakat yakından dikkatle inceleyince beş köşesinin de kar tanesi gibi işlendiği görülüyordu.

Yıldız köşeli kar tanesi. Görür görmez bu yüzüğü Dantes’ten başka kimsenin taşıyamayacağını anlamıştım.

“Sahte olduğu için yakında rengini kaybedecektir. Eğer istersen ileride sana daha değerli metallerden yapılmış başka bir yüzük de alabilirim.” Babamın parasıyla almak istemediğimden yazılarımdan kazandığım üç beş kuruşla almıştım bu yüzüğü ona.

“Yenisini istemiyorum.” dedi dudaklarını ıslatarak. “Bu kalsın, yıldız köşeli kar tanesi. Çok sevdim.” Çarpık bir şekilde gülümsedi. “Çok çok sevdim hem de.” İçi parıldayan bakışlarla bana döndü. “Artık bana bakıp duran kızlara şu hareketi yapabileceğim.” derken sol eliyle saçlarını havalı bir şekilde geri yatırdı ve parmağındaki yüzükle izleyenlere bir görsel şölen sundu.

“Çok sersemsin.” Kendimi tutamayıp gülmeye başladım. “Doğru söyle, kızlara hava atabilmek için mi bir yüzük istiyordun?”

“Seninle denk olabilmek için.” Doğrulduğunda başımı geriye yatırıp ona gözlerimi kırpıştırarak baktım. Parmaklarını bir yelpaze gibi açmış yüzüğü incelerken, “Keşke bana verdiğin bu hediyeyi babama gösterebilme şansım olsaydı.” diye mırıldandı. “Kız arkadaşımın ne kadar harika olduğunu bir de ondan dinlemek,” Dudaklarını birbirine bastırarak hüzünle gülümsedi. “Çok güzel olurdu.”

Annesi için geri alabileceğimiz anılarımız yoktu ama babası hala yaşadığından bu konudaki umudumu kaybetmeyecektim. “Bir gün babana senin ne kadar harika bir evlat olduğunu anlatacağım, Çağlar Mir Güzyeli.” Tam adını kullandığımda bakışları bana değdi ama bu ismi hak etmiyormuş gibi kederliydi. “Bir gün babanla seni yan yana gülümserken göreceğim.”

Başını iki yana sallarken yüzündeki gülümseme derinleşti ve derinleştikçe bir bataklığa saplanır gibi oldu. “Bunun bedeli çok ağır olur.” Eli yumruk olurken yüzüğü saklamak istercesine ellerini ceplerine kaydırdı. “Bunun bedeli çok ağır olacak.

“Yani bedeli çok ağır bile olsa böyle bir ihtimal var mı?” diye umutla sorduğumda bakışları yerde, dudakları gergin ve yüz hatları ölüm kadar soğuktu. “Eğer endişelendiğin buysa, bir gün o bedeli seninle paylaşırım.”

Dantes derin bir nefes alırken bakışlarını uzaklara çevirdi. “Benim de korktuğum bu.”

Bir süre sessiz kalarak ikimizin de derin düşüncelere dalmasına izin verdi. Kendini toparladığında ise üzgün ifadesi tamamen kaybolmuş ve insanlara derin bir nefes aldıran Kış Askeri görüntüsü geri gelmişti.

“Şimdi pencereni kapat ve kapıları kilitle.” dedi sertçe. “Biz geri gelene kadar herhangi bir sebepten dışarı çıkmış olursan seni ne yaparım?”

“Iıı…” Tedirginlikle alt dudağımı dişledim. “Kulaklarımdan tavana asmak?”

“Ben yatağa bağlarım diyordum ama,” Gülmemek için boğazını temizledi. “Neyse,” Birkaç kere öksürdü. “Onun da zamanı gelir.”

“Ama sen beni yatağa bağlayıp ne yapacaksın ya?” diye parladım bir anda. Az kalsın pencereden dışarı fırlayacaktım. “Belki ben kulaklarımdan tavana asılmayı tercih ediyorum.”

Ayağının ucuyla toprağı eşelerken alayla güldü. “Tabi tabi,” diye mırıldanıyordu bir yandan da. “Senin işin ben seni yatak odasına kilitleyene kadar.”

“Seninki de hep lafta,” diye homurdandım. “Daha beni randevuya çıkarmayı bile akıl edememişken yatak odasının anahtarının nerede olduğunu bile bilmediğine eminim ben.”

“Ne diyorsun kızım sen?” Omuzları şiddetle yükselip alçalıyordu ve yüzü… yüzü bana av peşinde olan bir aslanı hatırlatıyordu. “Neymiş lafta olan gösteririm ben sana zamanı gelince. Birazdan baskın yapacağım, yaptığın kışkırtmaya bak.”

“Yoo ben bir şey demedim.” diyerek hemen savunmaya geçtim. “Sen söyle Fedai Korku Bey abi,” Yakınımızdaki bir ağaca sırtını vermiş bizi izleyen dev adama seslendim. “Ben gayet uslu bir kız değil miyim?”

Konuşmalarımızı duymasa da Dantes’in yüzündeki ifade kendini ele veriyordu ve Dantes arkasını dönüp de ona baktığında, Fedai Korkut Bey abi elini yumruk yapıp baş parmağını kaldırdı ve sonra aşağıya çevirdi. Dantes’e sen kaybettin diyordu. Kıkırdadım.

Dantes birkaç onaylamaz homurtunun ardından karşılık olarak sol elini cebinden çıkardı. Ve yüzük parmağını kullanarak onlara edepsiz bir parmak hareketi yaptığında ağzım dehşet içinde açık kaldı. Ateş gülmekten ikiye katlanırken Fedai Korkut Bey abi ise bana göz kırptı. İkisi de Dantes’in yaptığı hareket sayesinde yüzüğü görmüşlerdi.

“Mir,” Kabanının eteklerini çekiştirerek yeniden bana bakmasını sağladım. “Bir daha öyle ayıplı hareketler yapma.”

“Ne münasebet, sadece yüzüğümü gösteriyordum.” dedi masum bir sesle. “Bak,” Sol elini bana uzattı. “Sevgilim bana evlenme teklif etti.” dedi küçük bir oğlan çocuğunun hevesiyle.

“Ne?” Gür bir kahkaha attım. “Kızdırma beni, uyurken gizlice çalarım yüzüğünü görürsün.”

“Hiç de yapamazsın.” Ellerini yumruk yapıp yüzüğü avuçları arasına hapsetti. Ardından bakışları sertleşirken cevap vermeme fırsat vermeden, “Pencere ve kapılar Lara.” dedi. Ben mutsuzlukla penceremi kaldırıp kapıları kilitleyene kadar da gözlerini gözlerimden ayırmadı. Her saniyesinde sessiz bir uyarı ve rica vardı. Burada olmamdan duyduğu korkuyu saklayamıyordu ve ben içeride olacakları düşününce ona hak veriyordum.

Dantes bana son kez baktı.

Avuçlarımı pencereye koydum ve on dokunabilme arzusuyla yandım.

Cehennem kapısı ayaklarımın dibinde açılmış olsa bile on yürümekten korkmayacağımı düşündüm. Hayatıma kim girerse girsin, onda yandığım kadar kimsede yanmayacaktım. Bir başkası benim için sıcak bile olmayacaktı. Dantes’ten başka kimse olmayacaktı.

Dantes de bunu fark etmiş gibiydi. Yavaşça arkasını dönüp de cebinden çıkardığı siyah deri eldivenlerini eline takışını izledim. Parmaklarını hızlıca saçlarından geçirişini, eldiven olmasına rağmen sol eline attığı kaçamak bakışları ve diğerleriyle buluştuğunda elini beline atarak avuçlarına aldığı silahı sıkı sıkıya sarmalamasını…

Ve gözden kaybolmasını…

Kayıp giden bir yıldız gibi.

Hepsi tamamen gözden kaybolunca koltukta hafifçe öne doğru kaydım ve kendimi dışarıdan görünmez kıldım. Arabanın camları film kaplı olduğu için görülmek konusunda pek bir endişem yoktu. Kollarımı kendime sardım ve sonra o tedirgin bekleyiş başladı.

Fırat’ı almaları kaç dakika sürerdi? Yanımda duran ilk yardım çantası bana rahatsız edici bir şekilde göz kırpıyordu. Ona ihtiyacımız olmamasını umuyordum ama geçen hafta gördüğüm fotoğraftan sonra o kadar da emin olamıyordum.

Bir şeylerden güç almaya ihtiyaç duyduğumdan annemin sesine tutundum. Annem benim ayakta kalmamı sağlayan o güç olmuştu. On yıldır yokluğuyla ağır bir şekilde yüzleşsem de geri kalan on yılımı huzur içinde geçirmemi sağlamıştı. Her daim gökyüzünden beni izliyor olmalıydı. Yıldızlara baktığımda gördüğüm tek şey parıldayan minik noktalar olmuyordu, onlar kalp atışıydı, onlar nefesti ve göz kırpmaydı. Annemin hayali beni bir gökyüzü gibi sarmıştı.

Ama babam o gökyüzünde bir şimşek gibi parıldıyordu. Gürültülü ve görkemli. Ürkütücü ve ihtişamlı. Bakması zordu ama bir kere bakınca insanda yeniden bakma isteği yaratıyordu. Düşünüyordum da ben hayatım boyunca gök gürültüsü ve şimşekten korkmuştum.

Şimdiye kadar bir kere bile çakan bir şimşeğe çıplak gözle, gözlerimi kaçırmadan bakamamıştım çünkü o görkemli ışığın gözlerime değdiği an üzerime düşeceği gibi tuhaf korkularım vardı.

Yine de bu bakmak istediğim gerçeğini değiştirmiyordu.

Bu tıpkı babamı sevmeye çalışırken hissettiğim duygulara benziyordu.

Uzun bir zaman orada tek başıma oturdum.

Zaman uzadıkça arabanın içi beni boğmaya başladı. Hiçbir yerden ses gelmiyordu, güneş de batıyor ve orman karanlığı sahiplenirken sessizlik onlara eşlik ediyordu. Kendimi tutamayıp esneme evresine geçtiğim sıralarda duyduğum davetsiz sesler üzerine doğrularak hemen kendimi toparladım ve etrafıma bakındım. Dantes bana başkalarının da geleceğinden bahsetmemişti.

Araba sesi duyuyordum, birden fazla. Belki de öylece yoldan geçip gidiyorlardı. Seslere kulak kabarttım ve uzaklaşmalarını umarak beklemeye devam ettim ama beklediğim olmadı. Aksine yaklaştıkça yaklaştı. En sonunda fabrikaya doğru ışık hızında dört tane siyah araba ilerlerken dudaklarımdan sert bir küfür döküldü. Bu da neyin nesiydi böyle?

Ellerim kapının kilidine gitti.

Yoksa Arslan Polatlı kendine destek mi çağırmıştı? Gerçi onun burada olup olmadığını bile bilmiyordum. İçeride Fırat’ı tutan sadece adamlarıydı muhtemelen. Ne olduğunu öğrenmek için bu riski göze almam gerekiyordu.

Düşünmeden, daha sonra Dantes’ten yiyeceğim azarları göze alarak arabanın kilidini açtım ve dışarı çıktım. Havanın kararmaya başlaması ve baştan aşağıya siyahlar içinde olmam gizlenmeme fazlasıyla yardımcı oluyordu. İyi ki Dantes’i dinleyip kırmızı deri ceketimi değiştirmiştim.

Yalnızca fabrikanın ön kısmını görebileceğim bir mesafeye ilerleyerek kalın bir ağaç gövdesinin ardına sindim.

O dört araba simetrik bir şekilde yan yana dizilmişti. İlk saniyelerde içlerinden kimse inmedi. Gerginlikten avuçlarımı ağacın sert gövdesine bastırmıştım. Sonra en önde duran siyah arabanın kapısı açıldı.

Ardından diğer arabalardaki adamlar bir emir almış gibi ürkütücü bir hızla arabalardan çıkarken, “Siktir.” diye fısıldadım karanlığa. Hem de birkaç kere.

Babam gelmişti.

Arabadan inerken yükselen heybetini, bir gölgenin karanlığa hükmeden bir canavara dönüşünü izler gibi dehşet içinde izledim. Önce ışıldayan ayakkabıları yere bastı. Sonra bedeni kayarcasına arabadan dışarı çıktı ve lacivert takımının üzerine giydiği siyah paltosunu düzeltirken çenesini dikleştirip etrafına bakındı. Korkutucu görüntüsünü bir kenara bırakırsak, insana sırtını dayayabileceği güvenli bir dağ gibi hissettiriyordu.

Ama ben bu dağın derinliklerinde sakladıklarını görmüştüm. Bundandır ki o aldatıcı görüntüsüne kanmadım. Ne kadar etkileyici görünürse görünsün yaptıklarını ve yapmasından korktuklarımı düşündüm. Babam beyaza çalan saçlarını geriye savururken, arabasının etrafına dolanırken adamları etrafında bir bariyer gibiydi. En yakınında ise görmekten hiç haz etmediğim o insan, Erdal duruyordu.

Diğer tarafında ise kalbime yıldırım gibi düşen diğer adam, Tarık Solar vardı.

“Ama…” Sesim duyulmasın diye ellerini dudaklarıma bastırdım ama kelimeler damağımda çırpındı. Gökyüzü çatırdar gibi ortadan ikiye ayrıldı ve o boşluktan aşağıya hayal kırıklığı yağdı. Daha bugün kaçıp gitmek istediği söyleyen o adam, şimdi burada zincirlere dolanmış gibi duruyordu ama yüz ifadesi… sanki burada olmak kendi tercihiydi.

Babamın yanı başında dururken sessizce bakışlarını ormanlığın içinde dolaştırdığında nefesimi tutarak ağacın arkasına daha çok sindim.

Yine de o kısacık zaman diliminde yüzündeki ağırbaşlı ifadeyi görebilmiştim. Gözleri ise çok uzaktı. Anlamlarını çözemeyeceğim kadar uzak.

Bir kafile gibi fabrikaya doğru yürümeye başladılar.

Dantes’e haber vermem gerekiyordum. Hem de hemen.

Bir koşu gidip arabadan telefonumu aldıktan sonra toprağın üzerinde bata çıka arabaya geri koştururken birkaç kere dizlerimin üzerinde düştüm. Dantes ve Ateş tüm çağrılarımı cevapsız bıraktı. Telefonları yanlarına almamış bile olabilirlerdi. Son düşüşümden sonra pes etmiş bir şekilde kalktım ayağa, mücadele etmeyi bırakmıştım çünkü babamlar çoktan içeri girmiş olmalılardı. Avucuma batan kıymıkları silkelerken hiç hareket etmiyor oluşuma rağmen arkamda küçük bir çıtırtı oldu.

Korku göğüs kafesimi yumrukladı. Yanımda beni koruyacak hiçbir şey olmadığını fark etmemle eş zamanlı olarak olanca gücümle çığlık atmak için ağzımı araladığımda sırtıma sert bir beden çarparken ağzımın üzerinde sert bir baskı hissettim. Bir mengenenin arasında hapsolmuşum gibi sıkıştım ve burnuma deri kokusu doldu.

“Sakin ol.” Sesi hareketlerinin aksine yumuşak, beni sıkıca tutuyor olmasına rağmen can yakmayan bir yanı vardı.

“Kıpırdama, benim.” dedi artık yabancı gelmeyen o ses. “Dursana lan.” Topuğumla dizini tekmelediğimden canını yakmıştım.

“Manyak mısın sen?” diye hırladım Hayalet’in kollarından kurtulur kurtulmaz.

Yeniden özgüce nefes alabildiğim ilk saniye ellerimi dizlerime koyarak eğildim ve o deri kokusu ağzımdan çıkana kadar tükürdüm. Korkudan midem bulanmıştı ve midemdeki çalkantı kulaklarımda rahatsız edici bir çınlamaya sebep olmuştu. Bir elimi sol kulağıma bastırıp çınlamanın geçmesini beklerken sakinleşmeye çalıştım.

“Bu kadar abartılı tepki verecek ne var?” dedi düz bir sesle. “Seni bundan çok daha korkunç olaylara dahil ettim sanıyordum.”

“Bu yüzden başıma açtığın her belaya alışmış olmam mı gerekiyor?” Başımı kaldırıp da nefes nefese kalmış bir halde, karşımda lakayt bir tavırla duran adama baktığımda içim öfkeyle doldu.

“Bir daha bana bu şekilde yaklaşma, sadece bir kereliğine aramızdaki buzlar çözülmüş gibi göründü diye o duvarı görmezden geleceğimi sanma.”

“Sanmıyorum.” Hayalet benim aksime çok sakin bir ruh halindeydi. Olması gerekenden fazla sakindi hatta. “Özellikle aramızdaki duvarın ne denli aşılmaz olduğunu bu gece bir kez daha anlayacaksın, Ölüm Perisi. Ben senin koruyucu meleğin falan değilim.”

Bir an bile öyle olduğunu sanma gafletine düşmemiştim zaten. Dantes’le birlik olup, beni geçmişe ait bir yüzleşmenin ardından omuzlarımdaki ağırlıktan kurtulmama neden oldu diye kim olduğunu unutamazdım. En iyi ben hatırlardım onun nasıl bir adam olduğunu.

Ona karşı her daim şüpheyle dolu olan gözlerime, o kuyunun dibini görmek istermiş gibi dikkatle bakması beni rahatsız etti. “Güzyeli sana arabada kal demedi mi? Nereye gidiyordun böyle?” diye sorarken yavaş adımlarla bana doğru yürüdü.

Artık alışkın olduğum maskesi ve şapkasını takmıştı. Bir bariyer gibi kuşandığı kıyafetlerin altında sakladığı gerçek uzansam dokunabileceğim kadar yakınken asla elimi süremeyeceğim kadar uzaktı da. “Sen nereye gittiğini sanıyorsun? Mir’in yanında olup yardım etmen gerekirken neden ormanın ortasında yanımda beliriveriyorsun?

“Etrafı kolaçan ediyordum.” Yakasını düzeltip çenesini dikleştirdi. “Malum, sürpriz ziyaretçiler eksik olmuyor.” Bunu garip bir tınıyla söylemişti ve bu gözlerimi kısarak ona bakmama neden oldu.

“Ben de gördüm babamın geldiğini. Ve Mir’in haberi yok. Benim yanımda olmak yerine Mir’e haber vermen gerekiyordu.”

Sadece omuz silkerek, “Telefonları açamayacak kadar meşgul olmalı.” demekle yetindi.

Sabırlı kalabilmek için dişlerim sıkıp derin bir nefes alarak arkamı döndüm. “Nereye gidiyorsun?” Çamurlu zeminde bata çıka ilerlemeye başladığımda uzun adımlarla peşime takıldı. “Fazla dikkat dağıtıcı bir hamle. Kim vurduya gitmekten başka bir işe yaramazsın.”

“Saldırıya uğrarken de aynı şeyleri düşünmeni beklerdim.” Açık açık dile getirdiğim bu isteğim gerçek bir beklenti taşımıyordu elbette ve haliyle Hayalet sadece gülmekle yetindi.

Ayrıca babam da içerideyse bana bir şey olmazdı. Ardına sığınmamam gereken bir düşünceydi bu biliyordum ama babam bana şimdiye kadar fiziksel olarak zarar vermemişti. Orada olmamın faydalı olacağına inanmalıydım yoksa Dantes’in yanına gitmek için başka bir dayanağım olmazdı. Bir diğer dayanağım ise babamın Dantes’e bir şey yapmasına engel olmaktı.

“Oraya böylece elini kolunu sallayarak giremezsin.” Hayalet deri kaplı eliyle beni kolumdan yakaladığında yürümeye devam ettim. Adımlarını bana uyduruyordu. “Beni takip et ve ne dersem onu yap. Bir de seni korumakla uğraşamam.” O ana kadar omuzunda büyük bir çanta taşıdığını fark etmemiştim.

“İstisnalar olduğunu inkâr edemem ama genele baktığımızda o dediğini zaten yapmıyorsun.” dedim alayla karışık. “O yüzden tatlı canın sıkılmasın.”

“Şansını zorluyorsun, Ölüm Perisi.”

Homurdandım. “Şeytan diyor çarp bir tane, dünyayı tersten görsün.”

Sert adımlarla yürümeye devam ettim. “Sen mi vuracaksın bana?” Beni durdurmadı ama benimle birlikte yürümeye devam etti. Varlığı hem inanılmaz rahatsız hissettiriyordu hem de ormanın ortasında bir başıma kalmış olmaktan kurtulduğuma seviniyordum.

“Ben seni laflarımla dövüyorum, fazlasına gerek yok.”

“Aman ne güzel,” O an hiç beklemediğim bir şey yaparak kolunu rahat bir tavırla omzuma attığında şaşkınlıkla ona baktım. “Güzyeli kesin çok eğleniyordur seninle.” Dümdüz karşıya bakıyordu ve kolunun altında bir arkadaşı varmış gibi rahat görünüyordu.

“Derdin ne senin?” Omzumu silktim ama bu bir şeyi değiştirmedi.

“Temas bağımlısıyım ben.” diyerek dalga geçmekle yetindi.

“O yüzden mi balo gecesi Nil’e sarılıyordun?” Sesim onunkinden çok daha ciddiydi. Hayalet her şeyi bir oyun olarak görüyor olabilirdi ama yaptığı her hamlenin bir artçı sarsıntısı oluyordu ve o bunu umursamıyordu bile.

“Kızıllarla takılmak hoşuma gidiyor. Eğlenceli oluyorlar.”

“Nil Fırat’ı seviyor. Duygularını kullanıp onu manipüle etmeye kalkma. Sen asla onun gibi biri tarafından sevilmezsin.” Kafamı kaldırıp yüzüne bakmadığımdan nasıl bir ifadesi olduğunu bilemedim. “Böyle biri olmasaydın sen de seni sevecek insanlar tanıyabilirdin. Gülüyorsun ama hayatın gerçekleri bunlar, sevmek ve sevilmek. Ama seninki gibi bir adamın yaşam tarzını düşününce kimse tarafından tanınmayıp sevilmeden ölüp gideceğini söyleyebilirim.”

“Ben zaten öldüm.” dedi ilgisiz bir sesle. “Bu yüzden adım Hayalet.

“Duvarların içinden de geçebiliyor musun? Doğru söyle yoksa yüzün Casper’a benzediğinden mi saklanıyorsun.”

“Ha ha ha. Bu kalitesiz espri anlayışını nerede görsem tanırım. Yazık Güzyeli’ne.”

“Aslında sandığının aksine Mir’le tahmin bile edemeyeceğin şekillerde eğlendiğimiz oluyor.” Ona baktığımda çenesini dik tuttuğunu ve dümdüz karşıya, ağaçların arasındaki karanlığa baktığını gördüm. “Mir’in çoğu erkekten daha kaliteli bir eğlence anlayışı var,” diye devam ettim. “Tabi o yönünü sadece ben görüyorum.”

Gözlerini kıstı. “Ne mutlu sana.”

“Bizi kıskanma nedenini merak etmiyor değilim.” dedim dalgın bir sesle. Önüme döndüm ve yanımda olmasının iyi yönüne odaklanarak yalnız olmadığıma şükrettim. “Mir’in sahip olduğu mutluluğu mu kıskanıyorsun yoksa beni mi bunu da henüz anlamış değilim.” dediğimde tavrı hala ilgisizdi. “Ama bir kıskançlık var, buna çok eminim. Belki de senin yerini alan kişinin o olmasını sindiremiyorsundur.”

“Benim yerime Güzyeli geçmemiş olsaydı, şimdiye çoktan babanın hayatını kaydırmış olabilirdim. Bence Güzyeli’nin varlığına şükret.” dediğinde söylediklerinde ciddi olduğunu biliyordum. Onun merhametsizliği burada devreye giriyordu. Dantes’i durduran kendi yaraları vardı ama Hayalet’in yaraları onun sadece tetikleyicisi olurdu.

“Şükrediyorum.” dedim bir an bile tereddüt etmeden. “Her insanın birinin hayatına girmesinin sebebi vardır. Senin de bu şekilde, maskelerin ardına saklanarak hayatıma girişinin bir sebebi olmalı.”

Kahkaha atacak gibi görünüyordu. “Elbette. Maskelerin ardından çıktığımda hakkımda romantize ederek dile getirdiğin her cümleye lanet okuyacaksın. Benden bir beklentin olmasın, Ölüm Perisi. Hayatında istemediğin ne varsa onun karşılığı olduğumu anlayacaksın bir gün.”

Nihayet beni bıraktığında rahat bir nefes aldım ve bir adım uzağına çekildim. Belinden bir silah çıkardı ve sıkıca kavrarken yanına geldiğimiz fabrikanın etrafını hızlıca inceledi. Sanırım arka tarafa dolanmıştık. “Ben Güzyeli’ye acıyorum sadece.” dedi.

Sırtını duvara yasladığında ben de onu taklit ederek sırtımı duvara verdim. “Benim sana acıdığımdan daha fazla olamaz herhalde.”

Gözlerini kıstı. “Neyime acıyorsun tam olarak?” Bir ajan gibi duvar kıyısı boyunca ilerlemeye başladığında peşindeydim.

“Çok yalnızsın bir kere.” Yalnızca iki adım arkasındaydım ve takip mesafesini korumaya dikkat ediyordum. “Yalnızlık ilk başta güzel gelir ama senin benim gibi hapsedilen insanlar için ıstıraptan başka bir şey değildir. Hayatında seni gerçekten seven kimse de yoktur şimdi. Geceleri ne yapıyorsun?” diye sordum acımasızca. “Bilincini kaybedene kadar sarhoş olup bir koltukta sızıyor musun?”

Hışırtılar çıkararak durdu ve ben de durdum. Omuzun üzerinden bana baktı. Siyah şişme montunun içinde bedeni olduğundan daha heybetli görünüyordu. “Babanın şatosundaki yaşamı hapisle eş değer mi görüyorsun?”

“Evet.” dedim sessizce. Sayenizde anladım, öyleymiş diyebilmek isterdim ama bir yerde bunun benim tercihim olduğunu da kabullenmem gerekiyordu.

Karanlıkta kurşuna benzeyen gözlerini üzerime diktiğinde bedenimde yara almamış yer kalmamış gibi hissettim. Bu bakışın ardında bir savaşın hiç görmediğim yüzü ve cepheleri var gibiydi ve ben tanımadığım savaş meydanından nasıl zaferle çıkabilirdim?

“Duygusal bir an mı paylaşıyoruz, Küçük?” Yüzünde maske olmasaydı dudaklarındaki sessiz ve alaycı gülüşü göreceğimden çok emindim. Zaten gözleri onu ele veriyordu. Karşımda her şeyi yapabilecek bir kudrette duruyor ama bana ve çevremdeki insanlara iyi gelmeyecek ne varsa yapmaktan korkmuyordu.

Sadece şansımı denemek istedim. Neyi neden yaptığını asla anlayamayacağım bu adamın da belki ulaşılabilir bir ruhu vardır diye o arayışa çıkmak istedim ve, “Ne zamandır orada gömülüsün?” diye sordum. Ne zamandır o odada gömülü kaldın? Ne zamandır kendi içine gömülüsün aslında? Bunların cevabını almak istedim.

“Ben bir Hayalet’im, Ölüm Perisi. Mezara gömülü bir ceset değil.” Asla duygularını açık etmeyen bir cevap dudaklarından döküldü. Doğru mu söylüyordu yoksa onu tanımamı istediği kadarını mı veriyordu bana hiç emin olamadım.

“Buradan çıkma ümidini kesmiş miydin?”

Doğruldu ve soruları sormaktaki amacımı anlamak ister gibi gözlerini kıstı. Yüzü kadar duyguları da uzaktı bana. “Sen umut etmek gibi zırvalıklara inanıyordun değil mi?”

“Hayata döneceğini biliyorsun değil mi?”

“Söyledim sana, hayaletleri geri döndüremezsin. Öldüremezsin de. Ben yalnızca dünyaya musallat oldum.”

“Yaşamayı istiyorsundur umarım.”

“Siktir etsene şu dünyayı.” dedikten sonra arkasını döndü ve az önceki konuşmamız hiç yaşanmış gibi yürümeye devam etti.

“Edebiyattan zerre anlamıyorsun.” diye mırıldandım peşine takılırken. Fabrikanın arkasını arşınlayıp uç kısımdaki yangın merdivenlerine geldik ve sessizce tırmanmaya başladık. Merdivenlerin başında baygın bir adam yatıyordu. “Güzyeli yine formunda.” dedi ifadesizce. Bile isteye gözlerini benden saklıyormuş gibi hiç arkasını dönmedi, dönse de gözlerini görmeme izin vermedi.

Yanından geçtiğimiz baygın adamdan olabildiğinde uzakta yürüdüm. Çoktan açılmış metal kapıdan içeriye sıvıştığımızda yaptığı ilk şey kapıyı içeriden kapatmak ve yerde bulduğu kalın bir demir parçasını dışarıdan açılmasın diye kapı koluna geçirmek oldu. Böylece birilerinin bizi arkamızdan vurma ihtimalini azaltırken içeride kilitli kalmamıza neden olmuştu. Harika.

Yolumuza devam ettik. Her ne kadar varlığı rahatsız edici olsa da o olmasa yolu bulup buraya kadar gelemezdim. Sanırım ilk baygın adamı gördüğümde ardıma bakmadan kaçmaya başlardım. Ara ara önümüze baygın adamlar çıkmaya devam ediyordu ve her seferinde öncekinden daha çok geriliyordum.

En sonunda bizi fabrikanın alt katını gösteren bir açıklığa getirdi. Zaten üç katlıydı burası ve biz ikinci kattaydık. Biraz ilerimizde aşağıya inen merdivenler vardı ama merdivenlerin dibinde sırtı bize dönük iki adam görünce daha ileri gidemeyeceğimizi anladım. Hayalet ile diz çöküp bir duvarın arkasına sindiğimizde başımı uzatacak cesarete sahip olabildim ve onları gördüm.

Hepsi birbirlerine uzak mesafelerde duruyorlardı ve tuhaf bir şekilde sakinlerdi. Muhtemelen orada bulunan herkes silah taşırken nasıl sıradan bir iş toplantısındaymış gibi rahat olabilirlerdi?

Mekânın sahibi olduğunu belli eden Arslan Polatlı bir sandalyeye oturmuş ve bacak bacak üstüne atıp bir şeyler içiyordu. Onun biraz uzağında bilincinin yerinde olmadığı belli olan Fırat başka bir sandalyeye bağlıydı. Yine de kımıldıyor, kendine gelmeye çalışıyordu ve kımıldanan dudaklarının arasından küfürler döküldüğüne çok emindim.

Dantes Fırat’ın çok yakınındaydı. İstese bir koşuda yanına gidebilirdi ama etrafları silahlı adamlarla doluydu. Ateş ve Fedai Korkut Bey abi hemen arkasında duruyor ve Dantes’i arkasından gelecek bir hamleye karşı koruyorlardı.

Bu gecenin davetsiz misafiri olan babam ise en rahat olanıydı. İçeri yeni girdiği herkesin yaşadığı şaşkınlıktan belliydi zira Arslan Polatlı kaşlarını kaldırmış, gelen misafirine bakıyordu. Biz de olaya babam ve Dantes’in göz göze geldiği o saniyede tanık olmaya başlamıştık.

Çok kalabalıklardı, birine bakayım derken diğerinin yaptığı hareketi kaçıracağım diye kime bakacağımı şaşırmıştım ama babam bir mıknatıs gibi beni kendine çekti. Kalbimin içinden bir intihar ipinin daha koptuğunu duyumsadım. Annemin sesi yeniden ruhumu işgal ettiğinde o ses tonunun babama hiç yabancı olmadığını hatırladım. Annemin adını babamın andığını hayal ettim.

Babam ona Gün Işığım derken annem babama nasıl sesleniyordu öğrenebilmek isterdim. Birbirlerini gerçekten sevip sevmediklerini, uğruna verilen onca mücadeleye ve şu an içinde olduğum hayatı yaşamama değip değmediğini öğrenmek isterdim.

Tüm cevapların başı annemken babamın elini tutup annemden kalan o son görüntüyü babamla izlemek, sonra da omzunda ağlamak isterdim.

Ama bunlar sadece istekti. Ne o videoyu babamla paylaşabilir ne de artık babamın omzunda ağlayabilirdim. Ruhumun ona kucak açtığı her seferde sarıldığım hayal kırıklığını içimde hiç solmayan bir çiçek gibi büyütmüştüm. Şimdi babamdan bana armağan bir gül bahçem vardı.

Ağlamamak için büyük bir gayret verip içimi çektim ve ardından dudaklarımı birbirine bastırdım. Yine de Hayalet bana baktığında bu zayıflığımı gördü, dudaklarından bir gülüş çıkarken, “Hangisi için bu gözyaşları?” diye sordu. “Oradakiler de ne hak ediyorlardır ya şimdi onlar için ağlamanı.”

“Sen anlamazsın. Ayrıca ağlamıyorum, buna duygulanmak deniyor.”

Avuçlarımı yanaklarıma bastırarak babamın Erdal’ın çektiği sandalyeye, Arslan Polatlı’nın karşısına oturmasını izledim. Tıpkı onun gibi bir bacağını diğerinin üzerine atarken önce Dantes’e bir baş selamı verdi, sonra Polatlı ile konuşmaya başladı.

Dantes adeta bir put gibi duruyordu. Onun daha önce, öfkeli, saldırgan, vahşi pek çok ruh halini görmüştüm ama babamın karşısında bu kadar duygusuz, kör karanlığa bakar gibi bir ifadeyle baktığını hiç görmemiştim. Gözlerini bir saniye bile babamdan ayırmazken bu kez ruhunda daha önce şahit olmadığım bir şeye şahit oluyor gibiydim. Onun nesi var?

Tarık Solar ise bütün bunlardan uzakta, bir tane kolona sırtını yaslayarak ellerini ceplerine soktu ve sıkkın bir yüz ifadesiyle etrafına bakındı.

“Düşman dediğin işte böyle olur.” Hayalet aşağıdaki manzarayı alaycı gözlerle süzdükten sonra olduğu yere iyice yerleşti ve sırtında taşıdığı siyah çantayı önüne çekti. İçinden sert bir soluk almama neden olan kocaman bir tüfek çıkararak çantayı kenara fırlattığında ona dehşetle baktım.

“Tam bir keskin nişancıya layık değil mi?” Resmen zevkten dört köşeydi. “Çok iyi nişan alırım.”

“Siz kafayı yemişsiniz.” diye mırıldandım.

“O adamların Fırat’ı öylece bırakacaklarına inanıyor musun sahiden?” Şişme montunun cebinden bir kulaklık çıkardı ve bana fırlattı. “Tak kulağına.”

Kulaklıkla ona oynadığımız son oyunu hatırlamış gibi keyfi kaçmıştı. “Seviyorsun böyle ajancılık oyunlarını.”

“Sahi dedeciğim nasıl?” Saçlarımı olağanüstü bir yavaşlıkla kulağımın arkasına sıkıştırırken Hayalet’ e gülümsedim. “Arayı çok açtık olmuyor böyle, söyle beni tekrar ziyaret etsin. Özledim onu.” Sonra da ona göz kırparak kulaklığı kulağıma taktım. “Ah, bu hissi özlemişim.”

Hayalet önce kendi kendine bir şeyler homurdandı, sonra da tüfeğinin namlusunu aşağıyı görecek şekilde ayarlamaya girişmişken, “Kız da oyunda.” dedi. Sesini hem yanı başımda hem de kulağımın içinde duydum. Dedikleri yankı yapıyormuş gibi hissettiriyordu.

Onu umursamadan dizlerimin üzerinde yanına yaklaştım ve Dantes’i daha iyi görebileceğim bir mesafeye yerleştim. Yanına gelip onu sıkıştırmamdan rahatsız olan Hayalet beni dirseğiyle itti. Ben de ona omuz attım.

Metrelerce öteden Dantes’in keskin yüz hatlarına yerleşen öfkeyi ve sıkılan yumruklarını gördüm. Bizim olduğumuz köşeye hafifçe döndü ve bu küçük baş hareketini bizden başka kimse fark etmedi.

“Güvendeyim.” dedim hemen. Onu tehlikenin içinde görmekten nefret ediyordum. Benim için de aynı şeyi hissettiğini biliyordum ama dönüp dolaşıp yine kurşunların havada uçuştuğu bir senaryonun içinde buluyorduk kendimizi. “Babamın geldiğini görünce kendimi tutamadım, Mir.”

Söylediklerim Mir’in yüzündeki öfkeye zerre etki etmedi. Kendimi kurşunların önüne atsaydım da bu yüz ifadesine sahip olurdu. Çok sessiz bir öfke taşıyordu ve bu esip gürlemesinden bile daha korkutucuydu. Sanırım buradan çıkınca beni sahiden kulaklarımdan tavana asacaktı.

“Hayalet’in yanında ne bok yiyorsun sen, Lara?” Zira Ateş’in araya giden vahim ses tonu durumumu çok açık ele veriyordu. Bitmiştim ben. Bitmiştim.

“Neden kendini korumak için yanına aldığı silahlar yere fırlatılmış halde duruyor?” diye fısıldadım Hayalet’e. Elbette onunla birlikte bizden olan herkes bu soruyu duydu.

Hayalet ise gözünü namludan ve aşağıda nişan aldığı manzaradan ayırmadan güldü. “Çünkü buraya müzakere yapmaya geldi. Bir siyasetçiyi kendine düşman edip yeni bir savaşa girmek için değil. Şaşırtıcı bir şekilde Güzyeli son zamanlarda hep uzlaşmadan yana.”

Dantes öyle bir yüz ifadesi takındı ki sanki hemen arkasını dönüp Hayalet’e orta parmak çekecekti.

“İnsanları tanıdığını sanıyorsun ama yanılıyorsun. Dantes’in uzlaşmacı olması şaşırtıcı değil, o zaten böyle biri. Senin gibi kandan vahşetten keyif almıyor. Gerçek huzur istiyor hayatında, artık anlamsız kaosların peşinde değil. Baksana, Dantes’i babamın kucağına atman bile senin tarafına geçiremedi.”

Söylediklerim Hayalet’i tetikledi ama bu kez onu eğlendiren değil sahiden canını sıkan bir ruh halinin içindeydi. “Sadece babanın Güzyeli’yi tetiklemesini bekle.” dediğinde sesindeki ciddiyetin benden çok Dantes’e olduğunu hissettim. Nitekim sonra konuşmaya devam etti. “Sakın tetiklenme, Güzyeli.” dedi. “Daha çok işimiz var.”

O an fark ettim ki Hayalet’in kışkırtmalarına, bizi birbirine düşürme çabalarına rağmen ben Dantes’in sahip olduğu her parçasıyla gurur duyuyordum. Sadece olumlu değil olumsuz yanlarıyla da gurur duyuyordum çünkü böylece kendi dengesini sağlaması daha kolay oluyordu. “Sen ne yaparsan yap Mir’in seçimi her zaman bendim.” Dantes’in dudağında beliren küçük gülümsemeyi hayranlıkla izledim. “Hep beni seçecek.”

Hayalet ile gözlerimiz kesiştiğinde onu çıldırtacağına inandığım o cümleyi kurdum. “Bu gece eve gittiğimizde bana her şeyi anlatacak.”

“Yapma.” dedi bir anda Dantes kulağımda sertçe. “Lara, lanet olsun. Her şeyi mahvediyorsun. Sus.”

Kelimeler mesafeleri bir yıldırım gibi aştı ve parçalayıp geçtiği kalbim oldu. Dantes’in gözleri bana değmese de gördüğü her yerde ben varmışım gibi yüz ifadesinin benim için şekillenmesini izledim. Oysa yalnızca bizim için konuşuyordum ama şimdi Dantes fırtınanın ortasındaki tekneden aşağıya fırlatılmış gibi dururken cümlelerimin onun teknesini sarstığını anlıyordum.

Hayalet yanımda sessizce hareketlendiğinde artık kimse konuşmuyordu. Dantes bana bakamıyordu ama Hayalet’in bakışlarının altında kar kütlesi gibi erimeye başladım. Çünkü o cehennem sıcağına bürünmüştü. O yakıyordu, gözle görülen alevleri yoktu ama alev alan suskunluğuyla birlikte elimde olmadan geleceğimden çok değerli parçayı onun ateşine atmışım gibi hissettim ve bu histen nefret ettim.

“Görüşmeyeli nasılsın evlat?” Bu soru Hayalet’le olan gergin bakışmamıza son verdiğinde ilk gözlerini kaçıran ben oldum fakat o soluğu tükenene kadar bana bakmaya devam etti. Aşağıda ise babam tüm heybetiyle Dantes’in karşısında dikildiğini gördüm. İkisi de ellerini kabanlarının ceplerine sokmuş ve dik dik birbirlerine bakıyorlardı. Dantes’in boyu daha uzun olduğundan babamın karşısında kurduğu üstünlük buradan bile hissediliyordu.

“İstenmediğin yerlerde ne işin var Barbaros Solar?” Ses tonu mermer sertliğine sahipti. Aynı zamanda içinde zerre korku yoktu ve babamı ciddiye almayan bir üstün tınısı vardı.

“Duydum ki bana çevirdiğin oyunlar yüzünden başınız belaya girmiş.” Babam omzunun üzerinden Polatlı’ya baktığında Arslan Polatlı bardağını şerefe dercesine kaldırıp indirdi.

Hepsi birbirine düşmanken nasıl bu kadar sakin rol yapabiliyorlardı? “Kongre öncesi burada olmak ziyan ama madem eğlence var, birazcık gecikmeden zarar gelmez dedim.”

“Son katıldığın eğlencede en iyi adamın vurulup,” Dantes Erdal’a küçümseyici bir gülümseme yolladığında Erdal dişlerini sıkarak aynı gülümseye karşılık verdi. “Kızın da ne kadar iğrenç bir baba olduğuna tanıklık ederek seni terk etmemiş miydi?” Dantes bir nefes sustu ve ikinci nefesinde gülümsedi. “Hem de benim için.”

“Kızınla da bir ara yeniden kahve içmek isterim,” Arslan Polatlı yeniden arsızca araya girince babam ve Dantes aynı anda, aynı öfkeyle ona baktı. “Yapmayın ama dostlarım, ben misafir ağırlamayı çok severim.”

“Adam kaçırmaya ne zaman son vereceksin?” Dantes babamın etrafından dolanarak ona doğru yürüdü. “O hiçbir zaman Barbaros’un adamı olmadı. Düşmanınız değil. Biz,” dedi üstüne basa basa, “Senin düşmanın değiliz Arslan Polatlı. Aylar önce yaptığımız konuşmayı hatırlamıyor musun?”

“Evet ama o konuşma bir sonuca bağlanmamıştı öyle değil mi? Hadi size istediğinizi verdim diyelim, öyle bile olsa bu kaybettiğim belgeleri geri getirecek mi?” diye sordu Arslan Polatlı alayla.

“Belki de en büyük rakibinizin kızını kaçırttığınız medya tarafından duyulursa fikrinizden cayarsınız. Hatırladınız mı? Adamlarınız onu zorla alıp götürmüştü. Hem de benim evimin önünden.”

“Bunu yaparsan korkarım arkadaşın siyasi belge sızdırmaktan yargılanacak.” Polatlı bardağını yanındaki adamlardan birine verdi ve rahat bir tavırla bastonunu kavradı. “Bunu göze alabilir misin?”

“Yapamaz.” dedi Hayalet. Silahı sıkı sıkıya tutarken gözlerini aşağıdaki manzaradan hiç ayırmıyordu. Onu ilk kez bu kadar ciddi görüyordum. “Fırat’ın uçurduğu belgeler yolsuzluk kaynıyordu. Dava açılırsa belgelerinde ortaya çıkacağını biliyor. Seni korkutmaya çalışıyor Güzyeli.”

Bir süre kimse konuşmadı. Herkesin bakışları nefret doluydu, herkes gülümserken aslında birbirlerine kurşun sıkmak istiyorlardı. Bir tek Tarık Solar bu insan kalabalığından yalıtılmış bir haldeydi. Sırtını yasladığı kolona tek ayağının topuğunu da yaslamış, bir elinde sigarasını içerken diğer elinde de silahını almış umursamazca olan biteni izlemeye devam ediyordu.

Sessizliği Dantes bozdu. Hayalet’in ona aktardıklarını aynen dile getirdiğinde bu kez yüzünden düşen bin parça olan Polatlı’ydı. “O halde arkadaşını öldürmem gerekecek.” dedi sakince.

Ortalığın karışması çok sürmedi.

Polatlı başını Fırat’ın hemen arkasında duran iki adama çevirdiği an, adamların silahlarına davrandığı andı. Dantes ve diğerleri öne atılırken yalnızca bir saniye sonra herkesin donup kalmasına neden olan bir silah sesi duyuldu.

Ve Fırat’ın arkasında duran adamlar aynı anda zıt yönlere devrilirken acı içinde haykırdılar.

Biri omzundan ve biri kolundan vurulmuştu. Ama yalnızca bir silah sesi duymuştum ve sanırım o da silahını beline geri takıp sigarasını içmeye devam eden Tarık’ın silahından çıkmıştı. Diğer ses sadece bir ıslık kadardı.

“Gururum incindi.” dedi Hayalet sessizce. “İkisini de ben indirecektim.”

Bütün olan biteni film izler gibi izlemeye devam ettim. Beton zemine bastırdığım avuçlarım üşüyordu. Sakin görüntüme rağmen içimde sonu baygınlığa çıkacak bir his vardı. Silahlara alışmış olmam korktuğum gerçeğini değiştirmezken bir başka gerçek de bütün bunların beni acımasız bir kız yaptığıydı.

Karıncalar üşüyüp ölmesin diye onlara çatı yaptığım günler artık tamamen ardımda kalmıştı. En üzücü olanı da annemin dönüştüğüm kızı hiç sevmeyeceğini bilmemdi. Sahip olduğum her erdemi babamdan değil annemden öğrenmiştim ve düşman olduğum her şeyi babam yüzünden sahiplenmiştim.

“Sanırım bu iyi bir fikir değildi. Demek göründüğünden daha fazla adamla geldin, Güzyeli.” diyen Polatlı bu kez umursamaz tavrını babama çevirdi. “Senin sebebi ziyaretini neye borçluyuz Barbaros Solar? Oğlun canı sıkıldığından adamlarını vursun diye gelmedin herhalde?”

“Misafir ağırlamayı sevdiğini söylemedin mi?” Babam ona hitap etse de gözlerini ayırmadığı kişi Dantes’ti. Etrafında yayılan kaosu umursamadan Dantes’e yürüdü ve yalnızca birbirlerini duyacakları kadar çok yakınına gitti.

“Kızım nasıl?” diye sorduğunda sesindeki merak ya da endişe kalbimde tek bir yaraya bile iyi gelmemişti.

“Seninle olduğundan çok daha iyi.” Dantes haklıydı. Babam beni lüks içinde büyütmüş ama iyi olmayı öğretmemişti. Oysa benim kalbim iyi bir öğrenci olur, ona öğretilen her duyguyu önemserdi. Sevmek çok kolaydı, ait olmak ise onun ardından kendiliğinden gelirdi. Ama babam bana sevgisini vermemişti, ben de hiç ona ait olamamıştım.

“Buraya olay çıkarmaya gelmedim, Güzyeli.” Zaten koca bir kaosun ortasında değillermiş gibi. “Ne yaparsan yap her zaman senden bir adım önde olacağımı kanıtlamak için geldim. Kızımı benden aldın ama içindeki sevgiyi alamazsın. İntikam almak istiyorsan önce kızımın bana olan sevgisini öldürmen gerektiğini biliyorum çünkü düşmanımı biraz olsun tanıdıysam, değer verdiklerini üzebilen biri olmadığını anladım.” Bu dünyanın en büyük zayıflığıymış gibi gülümsedi. “Ve sen kızımın bana verdiği değeri yok edemezsin.”

Babamın anlamadığı şuydu ki eğer bir gün bendeki değeri tamamen yok olursa sebebi sadece kendisi olurdu. Ateş sadece ona dokunanı yakardı, kalbim sadece onu ateşe atanı hatırlardı ve içimde biriken hatıralar yığınına elimi daldırdığımda parmaklarım yanmaya başlıyorsa sebebi babamdı.

Dantes’in karşısında geçip de ona daha az değer veriyormuşum gibi kendini yüceltmesi beni sadece güldürüyordu.

“Bu seni bir adım öne geçirir mi sanıyorsun?” diye sordu Dantes soğuk bir sesle. Sebebini anlayamadığım bir şekilde onun içindeki ateş de sönmüştü.

Gözlerime baktığında gökyüzünü ateşe veren adamın heybeti şimdi kendi kül kuyusundaydı. Ruhunu ölüme yatırmış gibi içine çekilmişti.

“Ben zaten senden bir adım öndeyim, bunu kanıtlamak için geldim.” Kimsenin söyleyeceklerini duymasını istemezmiş gibi Dantes’e daha çok yaklaştı ve fısıldadı. “Bana borçlu olduğunu kabullenmen şartıyla,” dedi uysal bir düşmanlıkla. “Arkadaşını kurtarırım.”

Ateş ve Fedai Korkut abi sessizce bakıştı.

Hayalet doğrularak kaşlarını çattı.

Dantes ifadesizce babama bakmaya devam etti.

“Şaka mı bu?” dedim. “Babam neyden bahsediyor?”

“Polatlı’nın arkadaşını bırakmak için tek şartının çalınan belgelerin ona geri gelmesi olduğunu biliyorsun, evlat. Ve o belgelerin hepsi yanımda. Anlaşmamız şu olacak; eğer arkadaşını kurtarırsam bana bir can borcun olacak ama bunu bir başka canla ödemeni isteyecek değilim.” Ellerini ceplerine sokarak Dantes’e gülümsedi.

“Bana borçlu olduğunu düşünmek bile keyfimi yerine getiriyor. Eğer kabul edersen, senden karşılığında tek bir şey isteyeceğim. Tek bir borç. Karşılığında çalınan belgeleri sahibine geri verir, dostunu kurtarırım. Ama,” dedi bastıra bastıra. “İstediğim şey her ne olursa olsun itiraz etmeden yapmak zorundasın. Teklifim bu. Tabi kabul edersen ve verdiğin sözü tutacak kadar onurluysan.”

“Kabul etme,” diye fısıldadım Dantes’e. Babamın içinde olmadığı savaşlarda bile kendine zafer payı çıkarabilmesinin dehşetini bir kenara bırakarak gözlerini kırpmadan yüzünde tek bir duygu bile yansıtmadan babama bakan Dantes’e ulaşmaya çalıştım. “Mir buraya kadar gelmişken başka bir yolunu bulup kurtarabilirsin onu. Lütfen hayır de.”

“Kabul etmek zorunda değilsin elbette.” Babam çoktan ben kazandım diyen bir yüz ifadesiyle bir adım geri çekildi. “Bu kadar silahlı adamın arasından kazasız belasız çıkarım diyorsan o senin bileceğin iş. Yoksa iki üç kişiyi devirmek en kolay olanı.” Lanet olsun ki fabrikanın için karınca gibi adam kaynıyordu.

Dantes’in soğuk yüzünde yükselen öfkeyi görebiliyordum. Koca bir geçmişin ağırlığı buz kütlesi gibi üzerine yağıyordu. Kalbimin sıkışmaya başladığını hissettim. Acı çok derinden geliyordu ve bu kez çok fena saldıracaktı.

“Seçim senin Güzyeli.” Hayalet sessizce araya girdi. O bile durumun ciddiyetini kavramış, sesi alaycılığını kaybetmişti. “Ama Barbaros Solar’ın boş senedine imza atmanın ağır bir bedeli olacağını unutma.” diye devam etti. “O adamın senin için nasıl bir cehennem yarattığını da unutma.”

Dantes’in cehennemini çok görmüştüm ama hiç beni kendi cehennemine almamıştı. Kapıda durmama izin verse de bir adım sonrasının benim felaketim olacağını biliyormuş gibi hep uzağında tutmuştu beni. Boğulacağımdan korktuğundan ıssız adanın da batmasına izin vermemişti çünkü biliyordu ki ada batarsa ben benim için hazırda beklettiği kayığa binmezdim. Onunla birlikte batardım ve bu çok güzel bir ölüm şekli olurdu.

“Ne zamandır orada gömülüsün, Lara?” Gözlerime bakmadan sorusu bana ulaştığında tüm hislerim boğazıma dizilmişti. Biraz sonra adası batacak da kayığa binmem için son yakarışlarını sıralıyormuş gibiydi.

“Lara konuştuklarımızı duyuyor mu?” diye sordu babam, ağır ağır etrafına bakındı.

“Neredeysen on bir yıldır.” diye fısıldadığımda yanağım ilk göz yaşımla ıslandı. Babam Dantes’i benimle nasıl konuştuğunu anlamak ister gibi dikkatle inceledi. Hayalet’in gözleri üstümdeydi ama ben sadece Dantes’in her satırını ezberlediğim yüz hatlarını görüyordum.

“Buradan çıkma ümidini kesmiş miydin?”

“Hayır, hayır hiç kesmedim, Mir. Lütfen babamın teklifini kabul etme, bizi ayırmaya kalkar. Kabul edersen seni kendi çıkarları için kullanı-“

“Hayata döneceğini biliyorsun değil mi?” Bu sorunun ardında gizlenmiş kelimeler uyuyordu. Ben bir gün öleceğim ama ben ölsem de sen hayata dönmenin bir yolunu bulursun diyordu.

“Dönmeyeceğim.” dedim. “Ya seninle ya sensiz.”

Dantes ilk kez anlayışlı bir şekilde gülümserken geleceğin bir başka savaşında ilk teslimiyetini kabullendi. “Yaşamayı istiyorsundur umarım.” Sanki bu beni terk etmeden önce söylediği son cümleydi. Bu o eve el ele son girişimizin habercisi, bir daha elini tutamayacağımın fısıltısıydı.

Ama biz ayrılmamıştık, bu sadece bir başka savaştı. Sadece bitmesi gerekiyordu ve bittiği yerde Dantes ve ben yepyeni bir hayata başlayacaktık.

Çünkü sensiz yaşamak istemiyorum. Yaşamayı bile seninle öğrendiysem sensiz yaşadığım günlerin ziyandan ne farkı var?

Sonra Dantes babama döndü ve, “Kabul ediyorum.” dedi sessizce. “Ama ne istediğini burada, şimdi söyleyeceksin bana. Benim de şartım bu.”

Babamın buna itiraz etmesini bekledim. O taviz vermeyi seven bir adam değildi ve söz konusu Dantes olduğunda inadı alır başını giderdi ama bu kez öyle olmadı. İki parmağıyla Dantes’e yaklaş diyen bir işaret yaptığında kalbim tekledi.

“Bu iyiye işaret değil.” dedi Hayalet sıkkınca.

Hızlı bir hamleyle elindeki tüfeği bırakıp bana sırtını döndüğünde ne yaptığına anlam veremedim ama Hayalet çok hızlıydı. Daha ben hareketlerini takip bile edemezken yüzündeki maske gitmiş ve yerine aynı hızla kar maskesi geçirerek yüzünü tamamen saklamıştı. “Aşağı mı ineceksin?” diye sordum şaşkınlıkla.

“Belli ki bunu birlikte yapmak zorunda kalacağız.” dediğinde kaşlarım çatıldı ama onun tüm dikkati Dantes’in üzerindeydi. Bakışlarını takip ettim.

O andan itibaren olanları sessiz bir telaş içinde izledim. Ben bile Dantes’in kendini babama bu şekilde teslim etmesini kabul edemiyordum da o nasıl bu kadar ifadesiz kalabiliyordu? Babam asla ondan basit bir şey istemezdi. Öyle şeyler isterdi ki onardığım ne varsa darmadağın olur, geçmiş yıkılır ve gelecek diye bir şey kalmazdı. Eline böyle bir fırsat geçtiyse babam asla kaçırmazdı. Asla.

Dantes babama doğru ilerlerken babam eliyle küçük bir işaret yaptığında Erdal elinde siyah bir çantayla önce babamın yanına geldi, sonra çantayı Arslan Polatlı’ya götürdü. Polatlı belgelere hızlıca göz attıktan sonra adamlarına Fırat’ı zincirlerden çözmelerini söyleyen bir hareket yaptı. Ardından onlarca adamını da beraberinde götürerek fabrikadan çıktı. Ateş ve Korkut abinin de Fırat’ı alarak dışarı çıkmaları çok sürmedi.

Geriye bir tek babam ve adamları kaldığında, “Kulaklığını çıkar.” dedi babam Dantes’e. Tarık artık yaslandığı yerden doğrulmuş, babamızın ne yapmaya çalıştığını anlamaya çalışır gibi tetikte bekliyordu.

Dantes son bir kez bir şey söyleyecek oldu, kelimeleri bana ait olacaktı ama o beni sessizlikte bırakmayı tercih ederek yavaş bir hamleyle kulaklığı çıkardı.

Babam sadece kaşlarını kaldırarak beklemeye devam ettiğinde Dantes kulaklığı yere attı ve tek bir ayak darbesiyle parçalarken artık sesi beni tamamen terk etti. Hayalet bu kez tüfek yerine eline bir silah alıp mermiyi silahın ağzına sürdüğünde çıkan ses irkilmeme neden oldu.

Babamın her zaman benim için bir sığınak olmasını istediğim varlığı bir düşman gibi kalbimi verdiğim adamın karşısında dikildiğinde geçmişin uğultusu kulaklarımdaydı. Dantes onu duymak istemeyecekti.

Hiçbirimiz bilmek istemeyecektik, babam sadece canını yakacağı zaman düşmanına bu kadar yaklaşırdı.

Mesafeler bittiğinde ve Barbaros Solar yüzünde zalim bir gülümseme varken eğilerek Dantes’in kulağına ikisinden başka kimsenin ruhunun duymayacağı o kelimeleri dile getirdiğinde görünmez bir mayının etkisi tüm fabrikayı sarmıştı.

Hayalet’in sert bir tutuşla kolumu yakaladığını hissettim ama kolumu ondan kurtarmak için çabalamadım.

Zamanın sarkacı ürkütücü bir şekilde saniyeleri saymaya devam etti. Dantes’in solgun yüzünde duyduğu her kelimenin yarattığı bir bıçak darbesi iz bıraktı. Zamanın sarkacı kalbime vurdu. Dantes gözlerini sımsıkı kapatıp açtı.

Acının sana değdiği yeri ve anı hissedersin. Acı Dantes’e o an değdi. Görmedim ama onunla birlikte hissettim. Kalbi bir dağın yamacından tırmanmaya çalışırken çığın altına kalmış ve çığlık çığlığaymış gibi göğsü hızla yükselip alçaldı. Sen hiç kış mevsiminin gözyaşlarını gördün mü? Acının sana değdiği yer tam orası, Dantes. Ben bu gece gördüm.

Bir şokun beraberinde getirdiği sessizliğin ardından Dantes’in boğazından yaralı bir hayvanın boğazından çıkan sese benzer bir ses çıktı ve babamın yakasına yapıştı. “Biliyor muydun!” diye bağırdı sesi tüm fabrikada yankılanırken. “En başından bu yana sen-“

Babam bir anda yakasını Dantes’in ellerinden kurtarıp ona sert bir tokat attığında ilkinden daha büyük bir şok yaşadım.

“Sen bu işe hiç karışmayacaktın!” diye bağırdı aynı şiddetle. “Erdal tutun şu şerefsizi!” dediğinde Erdal’la birlikte dört adam Dantes’i yakalarken Hayalet bir anda ayaklanarak beni de kendiyle birlikte ayağa kaldırdı.

“Yürü!” diye tısladı kulağıma.

“Bırak beni.” dediysem de fayda etmedi. Hareketleri o kadar aceleciydi ki ne olduğuna ve ne yaptığına anlam veremedim. Beni sürüklercesine demirden yapılmış merdivenlere götürdüğünde basamaklardan o kadar hızlı itiyordu ki her basamakta düşme tehlikesi atlattım.

Ayaklarım zemine bastığında ise daha dengemi bile sağlayamadan boynuma Hayalet’in kolu dolandığında nefesim kesildi.

“Ben senin yerinde olsaydım kızımın başında bir silah varken hamlelerime dikkat ederdim, Barbaros Solar!” diye bağırdığında tüm dikkatleri üzerine çekmeyi başarmıştı. Yüzündeki maskeyi kar maskesiyle değiştirmesinin sebebi demek ki buydu.

Fabrikadaki hareketlilik bir anda duraksadı. Tarık’ın zar zor zapt ettiği babam onu hızla kenara iterek bana baktığında ikimizin gözlerinde de aynı şok ifadesi olduğundan emindim. Ama ben boğazıma kadar hayal kırıklığıyla doluydum aynı zamanda. Kendimi boğulacak gibi hissediyordum.

“Lanet olsun! Her olayın ardından karşıma çıkmayı bırak artık!” Bağırdığı, hiddetini kustuğu, öfkesini saklayamadığı kişi bendim ama bu bakışları hak etmemiştim. Dantes’e söyledikleriyle tetikleyen oyken ve bundan haz duyarken orada olmama verdiği tepki gözümden bir damla akmasına neden oldu.

Tarık babamın bir adım arkasında kaskatı bir yüz ifadesiyle durmuş Hayalet’e bakarken benim gözlerim Dantes’i aradı. Ama onu bulduğumda ayakta değildi. Babamın adamları çoktan onu diz çöktürmüş ve yüzünde kanayan yaralar açmıştı bile. Hayalet fevri bir karar verip beni tehdit unsuru olarak araya girmese ne olacaktı?

“Benim artık sana söyleyecek hiçbir şeyim yok.” dedim babama. Aslında var ama sen duyduğunda hiçbir şey hissetmeyeceksin. Hep aynı adam olarak kalacaksın ama ben bambaşka birine dönüştüğünü hayal ederek kendimi yıpratmayacağım.

“Bırakın şu lanet herifi.” dedikten sonra adamları uzaklaşırken o Dantes’e yaklaştı ve başında bir Azrail gibi dikildi. “Bana bir daha sakın lafımı ikilettirme.” dedi tükürürcesine. “Arkadaşını kurtardım, sen de sözünü tut yoksa ben devreye girersem senden değil kızımdan alırım verdiğin sözün karşılığını.”

Dantes babama bakma zahmetine bile girmedi. Elleri sıkı sıkıya yumruk olmuşken o yumrukları kendi suratına geçirmek istiyormuş gibi öfkesi kendine yönelikti. Acının sana değdiği yerde ne var ki böylesine sarsıldın, Dantes? Muhtemelen bunu öğrenmeme hiçbir zaman izin vermeyeceksin. Oysa en büyük hataların sakladıklarında gizli.

Babam ondan uzaklaşmaya başladığında Hayalet de yavaşça beni bıraktı.

Serbest kaldığımda Tarık’la göz göze geldik ama sabahki adamdan çok farklıydı gördüğüm. Normalde başıma bir silah dayandı diye ortalığı yakıp yıkacak gibi dururken bu sakin tavırlarına bir anlam veremedim.

Evet Dantes’i belki benim sandığımdan daha fazla tanıyordu ama ya Hayalet? Göğsümde adını koyamadığım bir fırtına birikirken bakışlarımı ikisi arasında gezdirdim ama Tarık Hayalet’in varlığının farkında bile değilmiş gibi gözlerini ona değdirmedi.

Bunun yerine babamı kolundan tuttu. “Tamam artık baba,” dedi kısıkça. “Bence herkes ne yapması gerektiğini anladı. Gidelim.”

Babam tamam dercesine başını salladı ama son kez bana bakmayı ihmal etmedi. “Seninle sonra görüşeceğiz.” Tehditkâr bir tavırla söylediklerinin ardından hızlı bir hamleyle arkasını dönüp çıkış kapısına yürümeye başladı.

O ve adamları giderken Tarık’ın çıkmadan önce Dantes ile göz göze geldiğini gördüm. Bu çok kısa sürdü ama Tarık ona gözleriyle bir şeyler söyledi. Ya çok aptal olduğunu ya da en doğru olanı yaptığını. Gözlerinde yazılanı okuyamadım, sadece Tarık babamın arkasından çıkarken Dantes’e umutsuzluk dolu bir bakış attığında gözyaşlarımın boşuna olmadığına inandım. Tarık bile Dantes’in bunu yapmaması gerektiğini düşünmüştü.

Geriye sadece sağır edici bir sessizlik ve sessizliği bıçak gibi kesen nefeslerimiz kaldığında Dantes yerden destek alarak yavaşça ayağa kalktı. Yüzünde yaralar vardı, omuzlarındaysa taşıyamayacağı bir yükün ağırlığı. Binlerce kez yapma desem de yine aynı şeyi yapacağını, babama aynı sözü vermek zorunda kalacağının gerçekliği.

Yavaş adımlarla birbirimize yürümemizin ardından kendimi kollarına bıraktığımda başım göğsüne yerleşti. Tüm mücadelen bu bedenle arama mesafe girmesin diyeyken zihniyle, kalbiyle arama giren mesafeler aşamayacağım kadar büyüdü her seferinde.

“O sözü vermemeliydin.” dedim bir fısıltı gibi. “Senden istediği her neyse yapmak zorunda değilsin. Bir yolunu buluruz.”

Deri eldiveninin içindeki parmakları yabancı bir temasla saçlarımda dolandı ve çenesi başımın tepesine yerleşti. “Bazı sözler yaralar, verdiğim sözü yerine getirmediğimde bundan daha iyi olacağımıza inanmak gibi bir hataya düşme.” Yaralayan sözler, sözler gibi, silinmeyen izler, izler gibi diyen Livaneli tutulması gereken sözlerden mi yoksa sadece söylenenlerden mi bahsetmişti kim bilir?

“Güzyeli!”

Hayalet’in gür sesi bir hayali böler gibi sarılmamızı böldüğünde Dantes’ten ayrıldım. Yüzündeki yaraların durumuna bakacaktım ama ellerimi tutarak bunu yapmama engel oldu. Yetmiyor sevda sözleri yaralanmış ömrüne, diye düşündüm yine de gözlerimle yaralarına dokunurken.

Ellerimizi indirdi. O eldivenleri ellerinden çıkarıp tenine dokunmak ve parmaklarımızı birbirine kenetlemek istedim. Açılan bir kapı vardı ama takıldığım eşiği atlamak bir uçurumu atlamak kadar canımı yakardı. Bakışlarıyla bana bunu söyledi. Geçmeye çalıştığın o eşikte yaralanacaksın, deneme ve öğrenme der gibi kendini geri çekerek onu çağıran Hayalet’e döndü.

Hayalet hala fabrikadan çıkmamış, kapının bir adım gerisinde, karanlığın içinde belirsiz bir siluet gibi duruyordu.

“Sen önden çık. Benim Hayalet’le çok kısa bir konuşma yapmam gerek.” Dantes benden bir adım geri çekilecek olduğunda az önce olanların korkusuyla hemen onu bırakamadım.

“Yaşamayı istiyorsundur umarım.” dedim, ellerini sıkıca sıktım. “Yaşamayı istiyor musun?” Zamanların en iyisiydi, zamanların en kötüsüydü diye başlayan bir kitaptan beslediğim umutların bana istediğim hiçbir şeyi vermeyeceğini, daima tam tersi olan zıtlığı da beraberinde getireceğini bilerek panikledim.

Ama Dantes usulca ellerimin sırtını öperek sıcacık dudaklarının özlemiyle bana her şeyi unutturdu. “Çok istiyorum seninle yaşamayı.” dedi. Yaşamanın anlamının ikimiz için aynı olduğundan emin değilim.

Ardından beni önüne katarak kapıya doğru yürüdüğümüzde Hayalet’in yanından sessizce geçerek dışarı ilk çıkan ben oldum.

Her insan kalbinde kendine ait bir zindan taşırdı. Bazıları duvarların dışında kalır, bazıları ise duvarların içinde doğardı. Dantes de ben de sonradan içeriye atılanlardandık. Zindanımızı biz inşa etmesek de oraya düşecek kadar zayıf düştüğümüz anlar olmuştu. Ona intikamla başlayan cümlelerini aşkla bitirmeyi öğrettiğimde ise, aynı zindanın içinde aynı kitabın son sayfasına bakıyorduk.

Ve sonra o zindan… üzerimize yıkıldı.

Arkamda büyük bir gürültü duyduğumda irkilerek Dantes’e döndüm ama o çoktan gözden kaybolmuştu. Yitip gitmişti, sanki hep ezberimde olan bir cümleydi ama yeniden okumaya başladığımda bir daha aynı şekilde hiç okuyamamıştım. Sesler kaybolduğunda ve sessizlik yerine boşluğun yarattığı gürültüler geldiğinde ise kendi kalbime bile sağırlaştım ama zihnim bana az önce şahit olduğum gerçeği vermek istercesine yerinde duruyordu;

Hayalet, Dantes’i kendiyle birlikte fabrikaya kilitlemişti.

Acının bana değdiği yeri ve anı artık ben de hissediyorum.

Bize ne hissettiğini söylemeyi ihmal etme!