27. BÖLÜM

Hiçbir şeyi ciddiye almak istemiyordum; düşüncelere de insanlara da gayet ihtiyatla dokunuyordum; kaybedersem acı duymamak için, onları kaybetmeye hazırdım daima.
Les Climats/A. Maurois

Gözlerin birer dünya haritası,
Sürgünlerin başlangıcı işgal kokulu bakışların.
Tel örgülü sınırlarla çevrelemişler ruhunu,
Dokunanın parmaklarına kesikler açarmış adın.
Sen konuşsunlar diye hüküm verdikçe,
İnsanların son durağına mürekkep yağmazmış.
Demişler ki sana;
Adı anılmamış bir insanın,
Gülüşü zamanda hiç iz bırakmazmış.
Sen unutulma diye harf harf söktüm okumayı,
Parmak uçlarımda adının açtığı kesiklerden izler.
Çatılarıma sessizlik yağarken öğrendim konuşmayı,
Çünkü dile gelmeyen kelimeler,
Başladığı yerde sonu beklemeyi bilmezmiş.
Her isim sevildiği kalpte doğar,
Sayıklandığı kalpte yaşar,
Anılmadığı kalpte yitip gidermiş.

Bazen zihnimin sınırları zamanın sonsuzluğunu kavramaya yetmezdi ama inzivaya çekilmiş, yalnızlıktan gücenik bir kederin mevsimlere sırtını dönerken ki çaresizliği ruhuma sonsuzluk kadar uzun gelirdi ve soluk boşluğumda dudaklarıma hiç ulaşmayacak bir nefes gibi beni yoksunlukla sınardı.

Sonsuzluk mutluyken avuçlarıma tüneyen kar gibiydi fakat hüzünlüyken yıldızları saymayı bitirdiğim ana dönüşürdü ve henüz gökyüzündeki son yıldıza ondan sonrasının olmadığını söyleme şansım hiç olmamıştı.

Kendimi bildim bileli, var oluşumu zamanın içinde hapsolmuş küçük bir zaman diliminden ibaret görmekten vazgeçemezdim. Zihnim kapılarını sonsuzluğa açsa da avucumda kısacık bir zaman diliminden başka bir şey taşımamıştım. Saatlerden ya da dakikalardan değil, sadece küçücük anlardan var olurdum ve o kadar küçük bir yer kaplardım ki bu evrende, ben zamanın içinde yok olsam da evrende hiçbir şey eksilmezdi.

Ama bazen birisi bizim için başı da sonu da bizde olan bir zaman çizgisine dönüşürdü. Dünyanın zaman anlayışının dışına çıkılır, saatler karşımızdaki kişinin varlığıyla anlam kazanır, saniyeler onun göz kırpışları olurdu.

Bir gün öyle biri girerdi ki hayatımıza, hem başlangıcımız hem sonumuz olurdu.

Yıkımın olduğu yerde yeniden doğuş vardı, yeniden var olan her şey bir gün mutlak sona ulaşacaktı. Sonsuza dek süren bir döngünün sonlu parçasıymışız gibi değil de o görkemli uzamda sonsuza dek hüküm sürecekmiş gibi yaşardık.

Hiç bitmeyecekmişiz gibi gelirdi.

Zamanların sonu gelmezdi.

Öyleyse beni parçalara ayırmış bu yokluğun sebebi neydi? İçimdeki zaman çizgisine elimi uzattığımda sadece dağılmış bir kül yığını bulmuştum. Anılar ruhuma gömülmüştü ve bir adamın göz kırpışıyla saydığım saniyeler o gözlerini kapattığında durmuş, zaman onda kilitlenmişti. Eğer o yoksa, bundan bir saniye sonrası yoktu.

Gökyüzünün çoktan gecenin hakimiyetine girdiği bir vakitti. Bakışlarımı gecenin içine çevirmesem de aldığım nefeslerin hepsinde yanlış bir zamanın tadı ve kayıp giden saniyelerin boşluğu vardı. O yoktu. Dantes yoktu.

“Yavaş olsana biraz,” Fırat’ın zayıf ses tonuyla ellerimi kendime çektim. Ruhumu ileri ve geri hamlelerle, ağır ağır, kanata kanata kesen bir testere ile mücadele ediyordum ama parçalanmışlık her yerdeydi. “Canıma okuyorsun, Cimcime.”

“Af edersin.” Fırat’ın tam anlamıyla kendine gelmesi yaklaşık on dakika önceydi. O kendine gelene kadar araba ve fabrika arasında mekik dokumuştum ve bir şeylerle kendimi oyalamam gerektiğini bildiğimden şimdi de yanında oturuyordum. Dirseğinin üst kısmında kalan yarayı biraz fazla sıktığımdan canı yanıp da beni uyarana kadar da kendime gelebilmiş değildim.

“İbneler canları sıkıldıkça beni dövdüler.” Kendi kendine homurdandığında bir kez daha ona sıkıca sarılma isteğimi bastırdım. İlkinde biraz fevri davrandığımdan yine canını yakmıştım.

“Ne olmuş yani üç beş belge çaldıysam.” diyerek umursamazca güldü. “Piçlik yapmayacaksak ne diye geldik bu dünyaya?”

Ona katılmadığımı belli edercesine hüzünle burnumu çektiğimde çenemi küçücük tutarak başımı kaldırdı. “Değil mi?”

Gözlerinde yoğun bir yorgunluk ve uyku hasretliği vardı. Kolunu sarmayı bitirir bitirmez kaşındaki yaraya pansuman yapacaktım. Siyah saçları darmadağın olmuştu ve uzun bir banyoya ihtiyacı var gibi görünüyordu. Sakalları da uzamıştı ve bu ondan çocuksu yönünü almıştı. Karşımda tamamıyla olgun bir adam duruyordu.

“Neden karşı koymadın diyeceğim ama o zincirler bana bağlı olsaydı nefes bile alamazdım herhalde.” diye mırıldandım. Koluna bandajı sardığım süre boyunca yorgun bakışlarını üzerimde hissettim. “Keşke seni daha erken bulabilseydik.”

Aynı anda yüzlerce şey düşünüyordum. Babamın Dantes’ten aldığı sözün şokunu atlatamadan Dantes’i güçlü eller karanlığın içine çekmişti.

Kimseye zararımın dokunmadığı şu hayatta herkesin bana ve sevdiklerime zararı dokunuyordu ya, kendimi bomboş yaşıyormuş gibi hissediyordum.

“Bana üzülmeyi keser misin artık?” dedi Fırat sertçe. “Kimse beni bu yola zorla sokmadı. Sana dememiş miydim, benim gibi adamlar kaldırım köşelerinde ölür de kimsenin ruhu duymaz diye. Ben bile korkmazken, kafaya takmazken sen neden bu kadar dert ediyorsun ki?”

Umursamazlığı karşısında sert bir tepki verebilirdim fakat bunları o kadar içten ve inanarak söylüyordu ki bana tek bir kelime bile bırakmıyordu.

“Şöyle düşün bakalım,” diyerek sardığım kolunu hafifçe oynattı ve hala rahatça kullanabildiğini gördü. “Ben bu hafta içinde ölebilirdim, ben bundan aylar önce de ölebilirdim, belki yarın ölürüm ya da on gün sonraya defterim kapanır. Ee?”

Başını eğip gözlerini gözlerime denk getirerek ondan kaçmama engel oldu. “Ne var bunda, Cimcime? Ölüm en kaçınılmaz olan. Ne yaşarsak yaşayalım hepsi bir gün yok olacak. Sen de bir gün yok olacakken neden bu kadar korkuyorsun ki?” diye sordu. “Kimse zamana hükmedemez, sadece şimdiki kadarız. O yüzden gelecek hayali kurmadığımdan ölüm de korkutmuyor beni.”

Elbette sadece şimdiki kadar olduğumuzu biliyordum. Yine de bazen kendime şimdiden öteyi düşünme izni verdiğimde daha fazlası olduğumu hissettiğim anlar oluyordu. Onun olmuyor muydu?

Zamanın sadece küçücük bir anına hükmederken geçmişten ve gelecekten medet ummak belki de saçmaydı ama kalbinde geleceğini merak eden küçücük bir parça bile yok muydu?

“Yokluğun beni üzerdi.” Bir pamuğun üzerine tentürdiyot döküp kaşının üstündeki yarayı yumuşakça temizlemeye başladığımda yüzünde manidar bir gülümseme belirdi.

“Sorun bir gün hepimizin ölecek olması değil ki, Fırat. Ölümü bizim için korkunç kılan şey ölen kişinin ardından onsuz geçirdiğimiz zaman.”

“Üzülürdün yani bensiz geçen zamanlarına?” Gözlerindeki sevecen ifade kalbimdeki sıcaklığa dokundu ve onun da bu sıcaklığı hissedip hissetmediğini merak ettim.

“Kaç zaman geçerse geçsin şu sözlere hiç alışamıyorum.” derken bu kez bakışlarını kaçırmamak için mücadele eden oydu. “Birine kendini açmak bu kadar kolay mı?”

Yüzüm ifadesiz kalsa da ruhum bu konuda pek çok şey söyleyebilirdi.

“Eğer kolay olmadığını düşünüyorsan, sadece onsuz geçireceğin zamanları düşün.” Bakışları bana itaat eder gibi karardığında, o karanlığın içinde beliren siluetin kime ait olduğunu ikimiz de biliyorduk. “Eğer bu senin için geri kalan tüm zamanları anlamsız kılıyorsa, henüz hayattayken yaşama anlam katan birkaç cümle emin ol seni korkutmuyor.”

Ben yarasını temizlediğim süre boyunca sessiz kaldı. Kimi düşündüğünü, kimi merak ettiğini ve merakına yenik düşüp de diline o ismi alacağı anı beklerken yaralarıyla ilgilenmeye devam ettim. Yüzünde başka yaralarda vardı ama onlar daha küçük olduklarından aciliyeti yoktu.

Temizlemeyi bitirip de üzerini gazlı bezle kapattığımda, “Benim için çok endişelendi mi?” diye sordu kısıkça.

Anlamazdan geldim. “Kim?”

“Kim olduğunu gayet iyi biliyorsun yer elması.”

“Hiç anlayamadım inan kimden bahsettiğini. Aa yoksa şu aşkından ölüp bittiğin ama bir türlü itiraf edemediğinden ikinizi de derbeder ettiğin kızıl saçlı güzel mi güzel kız mı?”

Fırat homurdanarak başını öte yana çevirdiğinde keyifsizce güldüm. “Çoğu zaman sakinleştirici alıyordu.” diyerek anlatmaya başladım.

Onu kıvrandırabilirdim ama zaten bir hafta boyunca düşünceleri tarafından alaşağı edilmiş olmalıydı. “İlk zamanlar pek endişeli değildi, daha önce de gidip birkaç gün dönmediğin olduğundan sanırım. Ama bir haftanın sonuna geldiğimizde gerçekten de tehlikede olduğunu kavradı. Hepimize karşı çok öfkeliydi, özellikle de Mir’e. Nil’in çok geniş bir küfür haznesi olduğunu biliyor muydun?”

“Kafam çok karışık.” Fırat koltukta kaykılarak arkasına yaslandı ve gözlerini kapatıp başını omzuma koydu. “Bir hafta içinde bolca düşünme fırsatım oldu.” Kucağında duran ellerini kavradığımda ellerinin bile sertleşmiş olduğunu fark ettim.

“Onca zaman,” dedi boğuk bir sesle zaman sonra. “Beni bırakıp gitse umurumda olmaz diye düşündüm. Sonumun böyle leş bir mekânda geleceğini bilirken en az ben mutlu ederim onu dedim. Ve sonra bu kez gerçekten bir başkasına gitme isteğini gözlerinde gördüm. Siktiri çekip beni kapının önüne koysa bu kadar ağrıma gitmezdi biliyor musun?” Söyledikleri de hissettikleri de onu utandırıyormuş gibi daha da içine gömüldü, ellerimi sıkıca tuttu.

“Fırat,” dedim yaralı ellerini okşayarak. “Nil senden başka kimseyle gerçekten mutlu olamaz. Adnan ya da diğerleri sadece seni unutmak için verdiği bir çaba olur.”

“Adnan’dan ya da sokaktan geçen herhangi birinden bahsetmiyorum.” dedi sessizce. “Belki fark etmemiş olabilirsin ama Hayalet’in Nil’e ilgisi var.”

Şaşkınlığım gözle görülür derecede belirgindi. Gecelerin gecesinde gördüğüm basit bir sarılmasıydı ama bundan daha ötesinin gerçekten olabileceği aklımın ucundan bile geçmemişti. Sadece Hayalet’in işine geldiği yerde ve zamanda, işine geldiği gibi davrandığını düşünmüştüm.

“Neden cevap vermiyorsun?” dedi Fırat.

“Ben…” Tedirgin bir şekilde alt dudağımı işledim. “Bilemiyorum. Hayalet’ten bahsediyoruz sonuçta.”

“Onları hiç yan yana gördün mü? Ben gördüm. Nil pek oralı olmasa da Hayalet bozuntusunun Nil’e karşı bir ilgisi var. İlk başlarda sikimde bile değildi ama Nil’i bırakırsam gideceği ilk kişinin o olmasından korkmuyor değilim.”

Ne diyebilirdim ki? Hayalet’in Nil’e ilgi duymasının tek sebebi geçmişinde kızıl saçlı bir kadının bekçiliğini yaptığı esaret hayatı yaşamış olması olabilirdi. Belki de kızıl saçlı olan her kıza zaman zaman ilgi duyuyordu. Nil kızıl olmasaydı, ona geçmişini hatırlatmasaydı yine de ilgi duyar mıydı? Hiç sanmıyordum.

“Gecelerin gecesinde babanın Çağlar’ı yakaladığını Hayalet’in Nil’e söylediğini biliyor muydun? Biz çok sonra öğrendik, şaşkınlık verici olduğunu itiraf etmeliyim. Hayalet’in nasıl biri olduğunu bilirken onun planına sadık kalmayı tercih etmiş.”

“Belki de sadece kafası karışmıştır.” diye onu teselli etmek istesem de pek faydası olmadı.

“O gece olanlardan sonra onları yan yana görmek o kadar canımı sıkmıştı ki,” diye devam etti. “Nil’e eğer beni terk etmeye niyeti varsa bunu tüm bu olanlar bitmeden asla yapamayacağını söyledim. Hatta tehditvari bir ton kullandım. Bir nevi tüm sırlarımızın ortağı nihayetinde. O da sinirlenerek isterse o an beni bırakıp gidebileceği bas bas bağırdı.”

“Bu pek akıllıca bir hamle olmamış. Nil tam tersi de etkilenebilirdi bu yaptığından.”

“Korktuğumdan.” diye bir itirafta bulunduğunda şaşkınlıkla ona baktım. Başı omzumdaydı ve gözleri kapalıydı. Sadece dudakları kımıldıyordu ve yüzü bir ölü kadar solgun görünüyordu. “Gerçekten beni bırakır da Hayalet’e gider korkusundan tehdit ettim onu. O kadar kendinden emin konuşmuştu ki gerçekten de beni bırakabilecek iradesi var sandım.”

“Senin dediğine göre istediğin zaten hep bu değil miydi? Gidip de kendine bir aile kurması? Bencillik yapmıyor musun Fırat? Hem kendine ile kurmasını istemiyorsun hem de ona istediği aileyi vermiyorsun. Bu şekilde nereye kadar devam edeceksiniz?”

Acı acı güldüğünde bu gülüşün hangi kelimeye verdiği bir tepki olduğunu çok iyi biliyordum ve beni yanıltmadı. “Aile mi? Aile.” Ellerimin arasında duran elleri bile üşümüştü bu kelimeyle. “Bir çocuğum olursa ona verebileceğim hiçbir şey yok benim. Bok gibi bir geçmiş ve ipsiz sapsız bir adamdan başka.”

“Sevgini verebilirsin.”

Kalbim bu kelime söz konusu olduğunda göğsümde boş bir kitap taşıyormuşum gibi hissettiriyordu. Hayatımda hep birileri olmuştu ama annem öldükten sonra en çok sevgisini arzuladığım adam bana bir satır bile vermemişti.

“Sen de iyi biliyorsun ki bir çocuğun ailesinden istediği tek şey de sevgi oluyor zaten. Gerisi zaten kendiliğinden yolunu buluyor. Sevdiğini korumak istediğinden ona güvenli bir hayat sunuyorsun, istediklerine sahip olsun diye onun için çalışıyorsun, sana baktığında gülsün, kollarına gelsin diye sen de gülmeyi, sarılmayı öğreniyorsun. Bunları yapabilmek için mükemmel bir geçmişe ihtiyacın yok ya da geçmişin bunu yapmana engel değil. Tek ihtiyacın olan istemek.”

“Cimcime, o kadar kolay değil.”

“Bence o kadar kolay.” Kalbimin sınırlarını, derinliğini düşününce birini gerçekten sevince her şey o kadar mümkün görünüyordu ki bazen bu düşünce beraberinde kulağıma aptal olduğum fısıltılarını getiriyordu.

“Eksikliğini hissettiğin para ya da servetse benim babamda ondan bolca var. Ama bak bakalım onda eksin olan ne?” Kendi kendime güldüm. “Barbaros Solar’ın kızı olmaktansa Fırat Alacatürk’ün kızı olmayı isterdim. Eminim bir baba olarak beni ondan daha çok severdin.”

Kelimeler dilimi zehirli bir yılan gibi soktular. Babam karşımda olsaydı hiç kan bağım olmayan birini ona tercih etmem ruhunu yaralar mıydı? Bendeki yaraları hiç umursamadığı her seferi ona hatırlattığımda, sahipsiz bıraktığı kızı için bir nefeslik pişmanlık hissedip de ben hariç her şeyi ardında bırakır mıydı?

“Zaten bok gibi hissediyorum. Yarım aklımı da sen söküp al anasını satayım.” diyerek homurdandı Fırat. “Kalk git lan yanımdan.”

O an anladım ki ben ne kadar yoğun şeyler hissediyorsam Fırat da o kadar çok duygunun esiri olmuştu. Bunu gözlerini sıkı sıkıya kapatmasından ve ellerinin yumruk olmasından anlıyordum.

“Şeytan tüyü var kızım sende. Hem de öyle böyle değil. Çağlar’a desen ki evlenip çocuk yapalım, dizimin dibinden ayrılma, kulun köpeğin olup kapında yatar adam.”

Dantes benim kapımda yatıracağım değil aksine onun için kapıları sonuna kadar açacağım biriydi. Birini bu denli sahiplenmek, onsuzken anlamını yitirip o varken bir şey ifade etmek nasıl mümkün olabilirdi? Dantes öyle bir şey haline gelmişti ki bende, bazen hislerim beni bile korkutuyordu.

“Ben bir şey yapmıyorum. Mir’in kendisi benden daha hevesli. İlk o yüzük taktı bana, ilk o evliyiz dedi.” Ben de pek itiraz etmiş sayılmazdım. “Evli değiliz ama bizi bildiğin evli sanıyor.” Çekingence Fırat’ın parmaklarıyla oynadım. “Bu akşam ben de ona yüzük aldım biliyor musun? Şu parmağına taktım.” derken Fırat’ın sol yüzük parmağına vurdum.

“Desene yakında bize bekarlığa veda partisi çıkacak. Değmeyin keyfime, ne dağıtırız biz şimdi orada.”

“Ne diyorsun sen ya?” İçimi ansızın öfkeyle sarmalanmış sımsıcak hisler bastı. “Kimsenin bekarlığa veda ettiği yok. Mir’in aklına böyle şeyler sokarsan seni… seni…” Aklıma bir tehdit gelmeyince hırsla soludum. “Biz de kız kıza parti yapar eve çıplak oğlan atarız!” dedim en sonunda.

“Siktir ordan!” Fırat hızla başını kaldırdı. “Hadi bir yapın da göreyim.”

“Sen de Mir’i pavyonlara götürüp bekarlığa veda falan ettiremezsin.”

“Kim bekarlığa veda ediyor?” Ateş arabanın yan kapısını açtığında içeriye keskin bir soğuk dolunca ruhumun en derinlerine kadar ürperdim. “Düğünümüz mü var?”

“Iyy,” Yüzümü buruşturdum. “Hiç sevmem ben düğünleri. Hem de yıldırım nikahı varken.”

“Evlendiniz mi lan yoksa siz?” dedi Ateş de koca bir şaşkınlıkla. “Ondan mı yüzükler havada uçuşuyor.”

“Hayır, ben daha çok küçüğüm.”

“Laracım bu bahane sence işe yarar mı?” Ateş sırtını kapıya verip kollarını kavuşturdu. “Küçüğüm diyorsun Çağlar’ın verdiği yüzüğü takıyorsun, küçüğüm diyorsun ona yüzük alıyorsun. Küçüğüm diyorsun her kuytuda bir haltlar yiyorsunuz, evlenseniz sence de daha kolay olmaz mı?”

“Hiç de her kuytuda bir haltlar yemiyoruz.” Soğuğa rağmen yanaklarıma saldıran sıcaklığı hissettim ve telaşla etrafıma bakındım. Ama bir tarafımda Ateş ve diğer tarafımda Fırat varken kaçabilmem mümkün değildi. “Külliyen iftira.”

“Ah doğru, siz kuytuları bile kollamadan ulu orta yerlerde götürüyorsunuz birbirinizi. Fırat, kardeşim biliyor musun bu akşam yola çıkmaya hazırlanırken bile-“

“Seni hain.” Hırlayarak bir rulo sargı bezini Ateş’in kafasına fırlattım.

Fırat kendi kendine gülmeye başladığında gerginlikten çatlayacak haldeydim. İkisiyle de atışmaya devam edebilirdim ama geçen her saniye beni Dantes’in eksikliğiyle yüzleştiriyordu.

“Ateş,” Sesimdeki keder onları da o muzip ruh halinden çıkardı. “Kaç dakika oldu, hala içeri girmenin bir yolunu bulamadınız mı? Ya Hayalet içeride Mir’e zarar veriyorsa?” Güldüğümü sanıyordum ama içime doğru yıkılmaya başlamıştım. O ürkütücü karanlığın içinde otururken Dantes’in sesini duyamamak kendime sağır kalmak gibiydi.

“Ya da sadece konuşuyorlardır.” diyen Ateş’e buna asla ihtimal vermediğimi belli eden bir bakış attım. Onca çabanın sonucunda yine Dantes’in yokluğuyla yüzleşmek zorunda kalmam kaderin benimle dalga geçme yöntemi olmalıydı.

“Hayalet söz konusu olunca nasıl bu kadar rahat olabiliyorsunuz ki?”

“Çünkü yaptığı tüm itliklere rağmen bize ihtiyacı var. Haliyle Çağlar’ın kılına bile dokunamaz. En fazla karşılıklı dövüşürler. Onda da kimin üstün geleceği zaten belli.”

Ağaçların arasında silik bir gölge gibi görünen fabrikaya esefle baktım. “Ateş…”

“Tamam, tamam anlaşıldı. Sen en iyisi kulaklarını tıka. Şimdi Korkut abi kapının icabına bakar.” demesine kalmadan kapı zaten gürültüyle içeriden açıldı.

Hiç beklemeden arabadan atladım ve bata çıka fabrikaya doğru koşmaya başladım. Ateş arkamdan geliyor muydu dönüp bakmadım. Hayalet’in amacının ne olduğunu her zamanki gibi tahmin etmek çok zordu. Dantes ile konuşmak için onlarca fırsatı varken hep beni diken üstünde tutan yöntemler seçiyordu.

Ağaçların arasından yıldırım hızlıyla çıktığımda Dantes de hızlı adımlarla içeriden çıktı ve sanki hızına rüzgâr bile yetişemedi. Hayalet de Dantes’in ardından ağır adımlarla çıktığında onlara yaklaşırken yavaşladım ve gözlerim Dantes’e değdi.

“Mir?” Kısık sesim bir ölüm çanı gibi yankılandı.

Bedeni bana bir gölgeyi anımsattı. Yıkılmış ama yerle bütün olmamış, ayağa kalkmayı denese de ışıklar buna müsaade etmemiş bir gölge gibiydi. Yüzündeki sertlik ona daha fazla yaklaşmama engel olduğunda bir şeylerin çok yanlış bir şekilde ilerlediğinin farkındaydım.

Sessizliğini duymaktan çok hissettim. Boşluk hissi çatlayan bir toprak gibi genişledi ve beraberinde dibi görünmeyen bir karanlığı yukarıya yolladı. “Bana arabanın anahtarını ver.” Gözleri hala bendeyken elini Hayalet’e uzattığında Hayalet ikiletmeden anahtarı çıkarıp Dantes’in avucuna koydu.

Dantes bakışlarını benden çekti. “Biraz yalnız kalmak istiyorum. Evde görüşürüz.” diyerek hıza arkasını döndü ve geldiğimiz arabadan uzak bir yöne ilerlemeye başladı. Bir fırtına gibi gözlerimin önünden esip geçtiği o saniyelerde kalbim sessiz bir çığlık eşliğinde çoktan kendini olacaklara hazırlamıştı.

Korku ve telaş içimde dalga dalga çoğaldı. Etrafımı saran sessizliği hızlı aldığım nefeslerim bölerken Hayalet’in hala aynı yerde durduğunu gördüğümde kendimi tutamadım. Ona doğru ilerledim. Ne yüzümdeki öfkeden ne de adımlarımdaki hiddetten etkilendi. Avuç içlerimi kırılması imkânsız bir duvara çarpar gibi göğsüne çarptım. “Ona ne yaptın?”

“Hiçbir şey.” Ona vurmamdan zerre etkilenmemişti. Yerinde kımıldamamıştı bile. “Ona bilmediği hiçbir şey söylemedim.”

“Senin yüzünden.” Onu ne ile suçladığımı bilmiyordum ama gerçeklerin çok yakında tokat gibi suratıma çarpması kaçınılmazdı. “Yine tehdit ettin onu değil mi? Kafasını karıştırdın!”

Tüm gücüm, direnişim yalnızca buraya kadardı. Kalemi elinden alınan ve tek lisanı yazmak olan birinin nasıl ki elinde bir şeyi kalmazsa, benim de avuçlarım öylesine bomboştu.

“Sana verilecek hiçbir hesabım yok.” Göğsüne vurmak üzere yeniden hareketlenen ellerimi yakalayarak beni kendinden uzaklaştırdığında şok içinde ona bakakaldım. Sırf çocukluğumuzda benzer acılar yaşadık diye beni geçmişimin ağırlığından kurtarmayı seçen adam mıydı bu?

Hayalet gözlerimde gördüğü hislerden zerre etkilenmedi ve koşarak ormanın derinliklerinde kayboldu. O saniyeden sonra hiçbir şey olmamış gibi eve diğerleriyle dönemeyeceğimi biliyordum. “Ben de Mir’le döneceğim.” dedim Ateş’e.

“Dikkat et.” dedi sadece. “Şu taraftan dümdüz ilerlersen yola çıkarsın. Acele et ve yetiş.” Beni durduramayacağının farkındaydı. Dantes’in gittiği yoldan ormanın içine daldığımda çaresizliğim de benimle birlikte geliyordu.

Panik yapmamaya ve mantıklı düşünmeye çalışıyordum. Dantes’i tanıyordum artık, kendini bu şekilde geri çekiyorsa sebebi ben değil de o olmalıydı. Ve Hayalet’i de tanıyordum. Eğer Dantes şimdi bana böyle uzaksa sebebinin o olduğunu anlayacak kadar aklım vardı.

Onu yakalamam çok sürmedi. Ormanı ardımdan bırakıp orman yoluna çıktığımda o da arabanın kapısını açıyordu. Karşısında nefes nefese kalmış beni görünce öfkelendiğine yemin edebilirdim. Ama cesur olmaya çalıştım. “Seninle gelmek istiyorum.” dedim ona yaklaşırken.

Dik dik bana baktı. Belki de arkamı dönüp kaçıp gitmeliydim ama bunun bir şeye faydası olmazdı. “Anlaşılan bana seçim şansı bırakmıyorsun.” diyerek hızla arabaya bindi.

Yola çıktığımızda o kadar ağır bir gerginlik vardı ki aramızda, birazdan duman olup havaya karışacakmışım gibi hissediyordum. Yansıması daima Dantes ile aynı aynaya düşen ruhum bu kez hiçbir şey göremiyordu. Yine en başa dönmüşüm de tüm aynalar buharla kaplanmış gibiydi.

Burası en dipti. If Şatosu’nun yıllarımı heba ettiğim zindanlarından kalma bir karamsarlık hissediyordum. Sanki bir nefes konuşsam bin nefes boğulacaktım da zindan duvarları bana acımayacaktı.

“Hayalet sana ne söyledi?” Konuşmaya cesaret edebildiğimde sorabildiğim ilk soru buydu.

Direksiyonu tutan elleri gerildi. Burnundan alaycı bir gülüş çıktığında bana yandan bir bakış atarak kendimi daha da çaresiz hissettirdi. “Bilmen bir şeyleri değiştirir mi?”

“Bir şeyleri çoktan değiştirmiş.” Yanında çocuk olabildiğim bir adamdan yanında nefes almamın bile güçleştiği birine dönüşmüştü. “Seni yine bir şeylerle tehdit mi etti?” Olabilecek en mantıklı açıklamam buydu.

“Keşke bazı kararların tercihini benim yaptığımı ikimiz de kabullenebilsek. Bana ne mi söyledi? Hiçbir şey aslında, sadece unuttuğum bir şeyi hatırladım. Nerede olmam gerektiğini.” Direksiyonu o kadar sıkı tutuyordu ki parçalayacak sandım. “Ya da nerede olmamam gerektiğini. Çünkü lanet olası tüm bu kararlar ve sonuçları bana ait.”

“Bana bu şekilde davranma.” İkimizin de istediği bu değildi, anlamalıydı. Kalbim küt küt atarken kendimi sakinleştiremiyordum ve onun gölgeler gezinen yüzüne baktıkça her şey daha da zorlaşıyordu. “Neye kızdığını bile tam olarak bilemiyorum.”

“Bilemiyor musun?” Dantes gür bir kahkaha attı ve o kahkaha yüzünde delilik ve öfke karışımı bir isyana dönüştü. “İstediğinde her şeyi daha dile gelmeden bile anlayabilen Lara Solar şimdi neler olup bittiğini anlayamıyor mu?”

“Bağırma bana!”

“Sana sus demiştim!” dedi bağırmaya devam ederek. Onu ilk kez böyle kontrolden çıkmış halde görürken içimde biriken çığlıklar usulca geri çekilerek her kelimesinin altında daha çok ezildi, daha çok gömüldü yüreğime.

“Sadece lanet olası birkaç saat sessiz kalman gerekiyordu!” Avuçlarını birkaç kere sertçe direksiyona vurdu ve araba sarsıldı.

Aynı oranda ben de sarsıldım, hatta çoktan yıkılan bir duvarın altındaydım. Gayriihtiyari kendimi ondan olabildiğinde uzağa çektiğimi, sırtımda camın soğukluğunu hissettiğimde anladım. Sıktığım yumruklarım yüzünden tırnaklarım avuç içime batıyordu.

Araba son sürat giderken yolun nereye gittiğini umursamadan bir anlığına gözleri bana değdi. Çok kısa bir bakıştı ve bir saniyenin bile içimde ne kadar büyük bir yangın çıkarabileceğinin kanıtıydı. Onda da aynı etkisi yaratır umarken önüne döndüğünde duygularında değişen hiçbir şey yoktu. “Bok mu vardı da Hayalet’e söyledin sana her şeyi anlatacağımı?” diye sorduğunda sesindeki hayal kırıklığından anladım aslında onun da içinde alev alan bir şeylerin olduğunu.

Gerçekten de bunun bir yenilgi olup olmadığını düşündüm. Yanında en yoğun duyguları hissettiğim insanların sayısı iki elin parmaklarını geçmezdi ve onların da çoğu benim tam zıddım olan hislerle gelmişlerdi bana. Ben insanlara ne verebiliyorsam almışlar ama asla bana o boşluğu dolduracak bir şeyler vermemişlerdi. Dantes aralarında en istisna olanıydı. Fakat yeri geldiğinde o bile bendeki bu boşluğa sırtını dönebiliyordu.

“Ben sadece bir kez olsun ona karşı kazanabileceğimi kanıtlamak istedim.” dediğimde gözlerim sulanmıştı. “Böyle olacağını tahmin etmemiştim.”

Gözlerini sımsıkı kapatıp açarken derin bir nefes aldı. “Edecektin.” Dişlerini sıkarak konuşuyordu. Arabanın hızını umursamadan camı indirdiğinde rüzgârın uğultusu aramıza yayıldı ve suratıma bilenmiş bir soğuk çarptı.

Dantes iç cebine uzanıp sigara paketini çıkardı ve tek elle paketten sigara çıkarmakla epey uğraştı. En sonunda da dişiyle paketten bir dal çıkarıp paketi fırlatırcasına konsola attı. Hızlı bir hamleyle o sigarayı yaktığında ellerindeki titremeyi gördüm. “Orada sadece durup zamanın gelmesini bekleyecektin!” dedi ilk çektiği nefesin dumanını üflerken. “Hayalet’in ruhu bile duymadan her şeyi halledecektim.”

Ne diyebilirdim ki? Haklıydı. Kendimi o kadar küçük düşmüş hissettim ki dudaklarım titriyor ve tenim terliyordu. İnsanın yalnızca kalbini avuçlarına aldığında görebileceği hisler vardır. Bakışlarımı ellerime indirdiğimde o hislerin hepsini gördüm. Hepsi de onunla ilgiliydi.

Kapıldığım girdabın bir gün beni de içine alıp savurması kaçınılmazdı ve şimdi avuçlarımda tuttuğum her hisle birlikte darmadağın olduğumu hissettim. Bakışlarımı diğer tarafa çevirip hiçbir şey olmamış gibi davranmaya çalıştım ama akan gözyaşlarımı durduramadım.

“Ağlama.” dedi sertçe. “Ağlama, tamam.”

Bir an gözlerimin önünde dumanlar belirdiğinde bana uzandığını sandım. Ama kafamı kaldırdığımda sırtını koltuğa yaslamış dümdüz karşıya bakıyordu. En azından arabanın hızını düşürmüştü.

“Ben sadece bütün bunların bitmesini ve seninle sıradan bir hayat yaşayabilmeyi istemiştim. Ama babam başta olmak üzere kimse buna izin vermiyor.”

“Buna izin vermeyen onlar değil, benim.” Nihayetinde arabayı yavaşlatarak sağa çekti ve durdurdu, kontağı kapatmamıştı. Radyodan çalan kısık bir müzik uğursuz bir haberci gibi aramıza yayıldı. “Ben sana istediğin hayatı veremeyeceğim. Yapamıyorum. Bu savaş bitmeden olmaz, Lara.” Başını koltuğa yaslayıp bana baktı.

O bakışların bu kadar uzağında olduğumu bilmek, bir daha tereddüt etmeden uzanıp avuçlarımı yanaklarına koyamayacağımın farkına varmak içimi sızlattı. “Olmaz derken?”

Cevabı duymak istemiyordum. Gerçekler en saf haliyle onun gözlerinde duruyordu ve bunu benden sakınmayacaktı. Bir bıçak alıp onu kalbime saplayacak ve senin gerçeğin bu diyecekti şimdi.

“Ben…” Gözlerini benden kaçırarak karşıya çevirdi. Oysaki karanlık yollara bakmak kalbimi parçaladığı gerçeğini değiştirmeyecekti. “Ben senin babandan bu kadar nefret ederken, seni özgürce sevebilmem çok zor.”

Keşke o an çığlık atabilecek gücüm olsaydı. Bir uçurumun tepesinde duruyor olsaydım bunu yapabilirdim. O uçuruma ilerlemek istedim. Çünkü bir uçurumun tepesinde dururken çığlık atmak çok kolaydır ve kimse dudaklardan dökülen o feryadı sorgulamazdı. Ama kendine ait bir sessizlikte ve bir aynaya bakar gibi bakıyorken kalbine, susmak çığlıklardan daha çekici gelirdi. Yine de etkisi daha ağırdı.

“Bahanen bu olamaz.” Çığlık attığında boğazının acıdığını hissedersin, sustuğunda ise acının gidebildiği tek yer kalbinin en derinleridir.

Söyleyemediklerim o derinlikte beni bekliyordu.

“Bana, beni sevmenin nasıl bir şey olduğunu bildiğini söyledin. Bu öylece unutulacak bir şey mi? Ben seninle uyudum. Ben seni öptüm. Madem babam en başından bu yana engeldi o zaman neden benimle bir şeyler yaşamayı seçtin? Hiç denemeye yeltenmeseydin.”

“Lütfen duygularımızı çarpıtmaya çalışma.” Bana döndüğünde bakışları sakindi. “Sana gerçeği en saf haliyle söylüyorum. Anla artık.”

“Anlamak istemiyorum.” Şimdi bir yerlere vurmak ve bir şeylerden hırsını çıkarmak isteyen kişi bendim ama onu yapmaya bile hakkım yokmuş gibi hayal kırıklığı doluydu içim. “Burada durmuş benimle beni terk ediyor gibi konuşurken hiçbir şey anlamak istemiyorum. Bana anlatmak zorundasın. Önce babamın senden ne istediğini sonra da Hayalet’le aranda olanları anlatmak zorundasın.”

Gözlerinde bir şeyleri ikna edemediğimi, hatta onu yeniden öfkelendirmeye başladığımı gördüğümde daha sakin konuşmaya çalıştım. “Mir bunları tek başına aşamayacak kadar zor durumda olduğunun farkındayım. Lütfen sana yardım etmeme izin ver.”

Sigarasından uzun bir nefes çekti. “Senin artık bu hikâyede yapabileceğin en iyi şey, sadece hiçbir şeye karışmamak.”

“Bunu yapacağımı düşünüyor olamazsın. En çok benim karışmaya hakkım var.”

“Hiç zamanın sana oyun oynadığını düşündüğün oldu mu?” Sorusu yersizdi, beklenmedikti. Oyunların değil ortaya çıkmayan gerçeklerin peşindeydik biz. “Ve bunu fark ettiğinde her şeyin kısacık bir anda değişebileceğini?”

“Sen Tanrı mısın?” diye sertçe sorduğumda belirsizlikle bana baktı ve daha sakin bir sesle konuşmaya devam ettim. “Hiç Tanrı’nın zamanı bir şey duymuş muydun?” dedim kısıkça.

“Duymuştum evet,” Duyduklarının sanki şimdi hiç önemi kalmamış gibi başını usulca iki yana salladı. “Babamdan.”

“Elbette.” Dudaklarımdan hissiz bir gülüş döküldü. “Baban benden hep bir adım öndeydi.”

“Babam,” Durdu, babam kelimesi intihar ipinden sarkan bir kelime gibi havada asılı kaldı. Koskoca bir kitabın satırlarının yok olduğunu, tek bir kelimenin ölümü yüzünden sayfalar dolusu kitabın yok oluşunu gördüm gözlerinde.

Dantes yine de gözlerini intihar ipindeki o kelimeden ayıramadı. “Babalar her zaman bir adım önde olur. Ben bunu gözlerim kapalı yürürken bile düşmediğimde, düştüğümü sandığım her seferde kendimi babamın kollarında bulunca anladım.”

Sonra gözlerinin içinde bir girdap oluşurken bana ait olan satırları da kendi gözlerinde öldürmüş gibi hissettim. Boğazımı kurutan bir gerginlikle derin bir nefes aldım. “Derler ki Tanrı’nın zamanı bizimkinden farklıdı-“

“Bunu Newton söylüyor.” diyerek araya küçük bir açıklama iliştirdi. Muhtemelen benden daha iyi bildiği bir şey söyleyecektim ama o an susmak istemedim. Kendimi gözlerinde ölü bir satır olarak görmektense geçmişin ölmüş birkaç satırında çıkış yolunu aradım. “Neyse ne işte. Derler ki biz saatlerimizin ölçtüğü normal zaman içinde yaşarız, Tanrı’nın ise bizimkinden daha farklı bir zamanı vardır. Akıp gitmez, saatlerin bir anlamı yoktur.”

Gerçi benim dünyamda da saatlerin bir anlamı yoktu, sadece annemin öldüğü gecenin ne kadar uzun geçtiğinin birer hatırlatıcısıydı. “Bizim zaman çizgimiz geçmiş ve geleceğe uzanırken bunu söyleyenlerin Tanrı bakış açıcına göre, aslında zamanımız sadece tek bir andan ibarettir ve bizim sonsuz zamanımızı Tanrı tek bir göz kırpmalık zaman olarak görür.”

Ne zaman bu düşünce aklıma gelse kendimi Tanrı’nın oyuncağıymış gibi hissetmekten geri duramazdım. Dantes de benimle aynı hisleri paylaşıyormuş gibi ufaktan gülümsedi. “Yani?”

“Yani bir şeylerin kısacık bir anda olup bitmesi bırak Tanrı’ya kalsın. Biz yaşarız Mir, yaşadıklarımız da öyle tek bir göz kırpmalık ana sığmaz. Öncesinde nedenler ve bağlantılar vardır. Her şeyin kısacık bir anda değiştiğini söylüyorsun ya, kendini kandırıyorsun. Her ne olduysa bir süreçti. Bir şeyleri yanlış yapmış olmalıyız ki şimdi bunları söylüyorsun. Ama asla anlık verilen bir karar değil bu. Sen bana bir anda sırtını dönebilecek bir adam değilsin.”

Çünkü ben sana anları değil tüm zamanları adayacak kadar çok şey hissediyorum. Aynı hislerin sende de olduğunu bilerken nasıl beni bir nefesten daha fazlası olarak görmezsin?

“Bu söylediklerin babamın çok hoşuna giderdi. Sana bir fincan kahve uzatır ve tam karşına otururdu. Gözlerini kısarak sana bakıp gülümser, sonra da şöyle derdi, belki de Tanrı sadece bir kereliğine kendi zamanını bize vermiştir de ondandır bir yıkımın bu kadar kısa ve görkemli sürmesi.”

Bir an dediği gibi babasının karşımda olduğunu hayal ettim. Fiziksel olarak nasıl göründüğünü bilmesem de Dantes’in yüz hatlarından birer parça ekleyerek ezberden bir portre yaratmak kolaydı. Dantes’in ruhu babasına o kadar bağlıydı ki, fiziksel görünüşlerinde bile benzerlikleri olduğuna emindim.

“Yani her şey benim kafamda olmuş da aslında sadece kısacık bir an yaşamışız gibi her şeyi silip atacak mısın?” Şiddetli bir tepki vermeye bile mecalim kalmamıştı.

Gözlerimi kırpmadan ona bakarken üzerime doğru gelen bir fırtınaya da aynı tepkiyle bakacağıma, kılımı bile kımıldatmayacağıma emindim. “Kafandan geçen bu mu? Yaşadık ve bitti, kısacık bir anda. Tanrı gözlerini açıp kapadı ve biz çoktan sona mı geldik?”

“Tanrı gözlerini açıp kapatsa da bir sona ulaşmak o kadar kolay değildir.” Ardında bıraktığı hangi sonun onda en büyük yarayı açtığını merak ettim. “Yine de ulaşılması gereken sonlar var. Kaçamam.” Parmaklarıyla gözlerini ovuşturduğunda yeniden ağlamaya çok yakındım. “Üzgünüm, sen de kaçamazsın bundan.”

Dudaklarımdaki titremeyi görmesin diye önüme dönerek kollarımı karnıma sardım. Dikkatimi dağıtmam gerekiyordu ve gözüme çarpan ilk şey arabanın ekranında yazan şarkının ismi oldu. Ona sormadan sesi birkaç seviye artırdım. Useless. Dana önce hiç duymamıştım. This Empty Flow adlı bir gruba aitti.

Şarkı çok yavaş ve hüzünlü bir giriş yaptı. Dantes de kendi içimize çekildiğimiz o andan faydalanarak bir sigara daha yaktığında kendi tarafımdaki camı indirdim, karanlığa baktım.

Bir kadeh var,
Bütün hüzünlerin akıp gittiği,
Şimdi yıkan onunla,
Kirlet bu odanın duvarlarını hüzünlerinle.
Kandan gözyaşlarıyla, kandan gözyaşlarıyla.

Her şey çok ağırdı, yaşadıklarımız da yaşayacaklarımız da. Bir arada oluşumuzun bir anlamı olmalıydı. Evet bir girdapta sürükleniyorduk ama onca şeye rağmen gözlerimizin içine baktığımızda gördüğümüz bir yalan değildi. Avuçlarımız boş kalsa da birbirimizin elini tutmayı bilmiyor muyduk?

Dantes’e ellerimi uzatmıştım.

Tanıdık olmayan bir mevsim gibiydi ve aylar benimle başlayıp onunla devam ederken, bütün olduğumuz bir gün doğumunda son buluyordu. İki ay barındıran bir mevsimdik. Üçüncü ayımız bizi öldüren gecelerin karanlığını barındırdığından zamanın içinde bir mahkûma dönüşmüştü. Onu yok saymıştık.

Henüz son bulmamış sözcüklerimiz vardı. Bana bir kelime verse, ona kelimelerden bir taç yapıp saçlarının arasına iliştirirdim. Parmak uçlarımda sakladığım kötürüm duygularla severdim saçlarını, yarım bırakılmış yanlarımı ona dokundukça bütünlerdim.

Yarım kalmış neyi varsa bendeki yarımları ona verirdim yeniden bütün olsun diye.

Ama gözlerini açıp da dışarıdaki karanlığı sessizce izleyen adama bakıyordum da sanki söyleyecekleri dilinde müebbet yemişti. Bu gece bir cenazeye gitmişti ve elinde bir kürekle cesetlerin üzerine toprak atmıştı.

İçimden bizim mevsimimizin üçüncü ayında saklanan tüm günler hızla akıp geçti. Tüm görüntüler gözlerimin önünde belirip kayboldu. Korkunç çığlıklar ve gürültülü sessizliklerle, karanlığın içinde bir başına uyuyan bir adamı, aynı ayın başka bir gecesinde, başka bir yerde ağlayan kızın gözyaşları uyandırdı.

Tüm güzelliklerin solduğu yerde,
Kirlet boş odanın duvarlarını hüzünlerinle,
Kandan gözyaşlarıyla…

Kendimi tutamadığımda gözümden bir damla yaş akıp gitti ama gözleri uzaklara dalmış olan adam bunu görmeden hızlıca sildim.

“Buna inanıyor musun yani?” diye sordum nihayetinde kendimi tutamadan. “Buradan daha ileri gitmememiz, hatta gittiğimiz yolları geri dönmemiz gerektiğine?”

Ruhumu yağmalayan saldırıyı duvarların ötesine iteleyip hızlı hızlı aldığım nefeslerle konuştum. “Şimdi gözlerimin içine bakıp bunların hiçbirine değmediğime inandığını söylersen ancak o zaman sana inanmaya çalışabilirim.”

Ama bunu yapabilir miyim ikimiz de o kelimeleri duymadan bilemeyiz, Dantes.

Dantes koltuğunda hafifçe yan dönerek bana baktığında artık gözlerindeki gölgelerin kaldırım taşlarında bıraktığı izleri görebiliyordum. “Bir şeyler uğruna çabalamak ilk başta hayata anlam verir gibi gelir ama ya öyle değilse, Lara? Ya amaçlarımız sadece bizi sona ulaştırmayan bir paradokstan ibaretse?”

Buna sahiden inanıyor muydu anlayamıyordum. O an tanıdık olduğum, sadece gölgelerle boğuşan bir adamdı. Kendi gölgesinin düştüğü kaldırım taşını bilmeyen biri, aynaya düşen yansımasının ona ait olduğunu nasıl bilebilirdi?

Birinde renkler vardı, birinde karanlıklar. Dantes bir bilinmezin en uç noktasına yürürken ikisini de tanımıyormuş gibi görünüyordu.

“Bir şeyi amaçlıyorsak, bir şeyi elde etmek istiyorsak, ulaşmak istediğimiz sondan önce yolun yarısını gitmemiz gerekmez mi? Fakat yolun yarısını gitmek için de önce çeyreğini gitmek gerekir. Gitmemiz gereken yol daima bir sonrakinden önce bölünür ve kısalır. Yani amaca ulaşmak diye bir şey yoktur Lara, bu gerçeğin farkına varınca yola çıkmanın bile mümkün olmadığını anlıyorsun. Ve en korkunç olanı da ne biliyor musun? Bu kısalan mesafeler aslında sonsuzdur. Bir amaca ulaşmak için önce sonsuz tane yolu aşman gerekir ve yol asla bitmez. Aslında tüm çabalarına rağmen hiçbir şey yapmamış olursun.”

Omuzları hafifçe yükselip alçaldı. “Belki de amaçsız yaşamak en doğru olandır. Çünkü bir şeyi isteyince ne o sana gelir ne de sen ona gidersin. Fırat’ın neden bunca zaman bu yolu seçtiğini anlamak çok kolay.”

Söylediklerini düşündüm. Amacını kaybetmiş biri için elbette yola çıkmak anlamsız olurdu ama Dantes ne söylerse söylesin onun amaçsız biri olduğuna inanmıyordum ben.

Kendini inandırmaya çalıştığı bu amaçsızlık, muhtemelen istediği şeyi elde edemeyeceği ya da elindekini kaybedeceği korkusundan kaynaklıydı. Ne kadar saklamaya çalışırsa çalışsın, gözlerindeki gölgelerde bu hislerin fısıltıları vardı.

“Sen söylüyorsun işte Mir, mesafeler aslında sonsuzdur diyorsun. Ama küçülen mesafeler kısalınca mesafeyi aşmamız gereken zaman da mesafeyle birlikte kısalır. Ve biz onu parçalara bölsek de zaman aynı hızında akar. Belki bir amaç için çabalarken asıl sona hiç ulaşamazsın ama böldüğün mesafeler arasındaki zamanları yaşamaya devam edersin. Sonsuza kadar. Yani, mutlaka bir şeyler yapmış olursun. Sadece ulaştığın son, istediğin son değildir.”

“Sen inanıyor musun peki?” Kirpikleri kırılmış bir kuş kanadının ürkekliğinde kımıldandı. Gözkapakları açılıp kapandıkça, içinde binlerce duygu aynı anda yer değiştiriyormuş gibi tedirgindi. “Bir gün bir sona ulaşacağımıza?”

Sorusunun ardındaki, istediğimiz bir sona, eklentisi çığlık çığlığa varlığını belli etti.

“Bu akşam yola çıkmadan önce her şeye son vereceğini söyleyen sen değil miydin? Bana tüm sırları anlatacaktın ve tüm bunlar bitecekti. İstediğin son en başından bu yana oradaydı.”

“Belki de senin sonun bana inanana kadardı.”

Buna inanmıyordu, buna inanmaması gerekiyordu. Beni ayakta tutan çok az şey kalmıştı. En güçlü dayanağım geleceğimizin aynı sayfada son bulacağına olan inancımken, o sonumun çoktan gelip geçtiğini söyleyince çabalarım avuçlarımda yitip giden birer kül yığınına dönüştü.

Ona cevap vermedim, bir cevap bekler gibi de bir hali yoktu. Camları kapatıp yeniden arabayı harekete geçirdiğinde üşüdüğümü anlamış gibi ısıtıcıyı çalıştırdı. Yolun geri kalanında ona hiç bakmadım, başımı cama yaslayıp etrafımda dönen dünyayı izleyerek düşüncelerimde kaybolmak işime geldi.

Dantes de en az benim kadar berbat bir ruh halindeydi. Arabayı apartmanın önüne park ettiğinde hayal kırıklığı dolu bir halde arabadan indim ve kendimi soğuğa attım.

Bir şeyler yapmak istiyordum. İçimde biriken öfke bir şeyleri dağıtma dürtümü tetikliyordu ama kendimden başka kime ne yapabilirdim ki? Her şey gibi bu hissi de yalnızca kendime sakladım.

Evin kapısına geldiğimizde, anahtarı çıkarıp kapıya yerleştirdiği süre boyunca içimde binlerce kuş öldü. Ellerim bir tek ona uzanırken onsuzken ne yapacağımı bilemedim. Dantes kapıyı açıp da elimi tutmadan içeri girdiğinde kuşlar göçmüştü içimden. Meskenlerim öylesine yalnız kalmıştı.

Bu yalnızlık bana çok eskiden miras kalmıştı. Ellerim acıdan yansa da onun elini tutmadan bu eve girmek her gün yaptığım bir şeymiş gibi oyun oynadım zihnime. Üçüncü ayın son günü gelip çatmış, bizim mevsimimiz bitmiş gibi hissederken kapıyı sessizce kapattım.

Dantes anahtarı hızlıca portmantoya koyduktan sonra, “Duş alacağım.” diyerek banyoya yöneldi. Benden kaçmaya çalışır gibi bir hali vardı. “Sonra Fırat’ın yanına inerim.”

Dilimde birikmiş onlarca kelimeyle arkasından bakakaldım. Düşlerim patır patır sağa sola saçıldı. İçime bir yıldız çakılmıştı ve topraklarımda koca bir oyuk açmıştı. Anlaşılmaktan yoksun düşmüştüm, anlayamıyordum da bir o kadar. Ben bu belirsizlikte mahvoluyordum.

Olacakları çok fazla düşünmeden koridorda küçük adımlarla yürüdüm ve banyo kapısından öteye gidemedim. Ne olacaksa olsun diyerek kapıyı araladım.

Oradaydı. Ellerini lavabonun iki yanına koymuş, gözlerini aynaya kenetlemişti. Üzerindeki kazağı çıkarıp attığından üst kısmı çıplaktı. Sırtındaki yaraları ilk kez orada fark ettim.

Kötü göründüğünü söyleyemezdim. Hayır, kesinlikle kötü görünmüyordu. Kardan bir örtüyü andıran ama bir zıtlığın kalbine ev sahipliği yaparak daima sıcak olan beyaz teninde belirgin iki iz şeklindeydi. Sırtının tam ortasında değil de biraz daha aşağı kısmında, birbirinden yalnızca birer karış uzaklıkta iki tane kurşun izi, sınırların ötesinde beni karşılayan ilk şey oldu ve o andan sonra bir daha ardımda bıraktığım ülkeye geri dönmek istemedim.

Çünkü kimsenin giremediği o sınırı geçmiştim ya, herkesin birbirine sırtını dönerek yaşadığı bu dünyada, ona bakarak ölebileceğim tek yer burasıydı.

Kötü görünmüyor olmasına rağmen bunca zaman benden saklıyor oluşunun sebebi, anlıyordum ki ölüm diyetinin onda bıraktığı hislerin If Şatosu’yla sınırlı kalmaması, kendi çapında yarattığı küçük dünyasının özgürlükle buluştuğunda esaretten kalan hislerden kurtulamamasıydı.

Dantes’in bedeni omuzlarında iki ağır kaya taşıyormuş gibi gergindi. Yaralarına baktığımı bilip de hiçbir şey yokmuş gibi davranabilmek için hislerine taş bağlamış olmalıydı. O taştan kurtulana kadar da ruhundaki yükten kurtulması mümkün değildi.

“Duş almama bile müsaade yok mu?” diye sorduğunda gözlerimiz aynada birleşti.

Kapıyı sonunda kadar ittirdim ve ona doğu yürüdüm. Attığım her adımda gözlerine bakacağım ilk anın hayalini kafamda yaşattım ve dün ile bugün arasında gözlerine düşen yansımamda göreceğim farklılığı sorguladım. Bana bakışı değiştiyse yansımam da değişecekti ve o an tek istediğim değişmeyen bir yansımaydı.

Aramızdaki mesafeleri tümüyle kapattığımda, Dantes’in donup kalmasına neden olarak kollarımı belinin iki yanından ona sardım ve başımı sırtına yasladım. Avuç içlerim ise usulca karnının üzerine serilmişti.

Yanağım sırtındaki o kavisli çukura yerleştiğinde karadeliğe çekilmiş gibi hissettim. Başım dönüyordu.

“Lara?” Sesi derin bir kuyunun dibinden geliyordu. Ben de kuyunun başında durmuş karanlıklarla dolu derinliğe bakıyor ve elimi uzatarak karanlığın elini tutmaya çalışıyordum.

“Efendim sevgilim?” dedim, kuyunun karanlığına fısıldar gibi.

Sesimi duyurmak için bağırmam gereken bir derinlik değildi o, aksine sustukça duyulacağım, gözlerimi kapattıkça daha çok görüleceğim bambaşka bir karanlıktı. Ya da herkese karanlıktı da bir benim için parıldıyordu.

“Bana bunu yapma.” dedi aynı kuyunun derinliğinden fısıldar gibi.

Çıkmamı istediğini anlıyordum ama ayaklarıma söz geçirip gidemiyordum. O da bunu anlamış gibi içini çekti ve yönünü bana dönerek ellerimi tuttu. Üzerinde pantolonuyla duşa kabinin içine girdi ve kıyafetlerimin hala üzerimde olmasını umursamadan beni de içeri çekti.

Onunla denk olmak istedim. Duşa kabinin kapısını kapatmasına izin vermeden ceketimi ve kazağımı çıkarıp banyonun zeminine attığımda sessizce beni izledi. Üst bedenimde sadece sütyen kaldığında onun yerine kapıyı ben kapattım ve aynı saniyede suyu açarak üzerimize yağmur gibi damlaların dökülmesine neden oldu. Gözleri bir an olsun tenime kaymamıştı, hala gözlerime bakıyordu.

Burada, bu şekilde onunla neden durduğumu yarın sorgulayabilirdim. Bu gece değil.

Onun aksine benim bakışlarım teninde aşağıya kayan ve yara izlerine gelince o pütürlü deride yok olan su damlalarındaydı. Sanki teninden aşağıya şimdiye kadar hiç dökmediği gözyaşları akıyordu da derin bir yaraya gelince yok oluyordu.

Çünkü derin acıların gözyaşı olmazdı, derin acıların sessizliği olurdu, hüzünlü bakışları ve titreyen gözleri olurdu. Dantes’te hepsi vardı.

Ona dokunabileceğim kadar yakınında durdum. Bir adım daha yaklaştığımda artık benim için bir kaçınılmaza dönüşmüştü.

Çekingen avuçlarımı karnına koyduğumda tenine buz basmışım gibi inlemeye benzer bir ses çıkardı fakat ne karşı koydu ne de beni kollarına aldı. Hem teninden yayılan ısıyla hem de sıcak suyun şiddetiyle tenim bir anda sıcacık olmuştu.

“Kimseyi kandırmaya çalışmayacağım,” diye konuşmaya başladığımda aldığı nefesleri dinliyor ve yükselip alçalan göğsünü izliyordum. “Kendimi bile. Ama burada, bu şekilde seninle durabiliyorsam sebebi sensin. Bana tüm bu yakınlıkları verip de olduğumuz şeyden vazgeçiyorsan, gerçek bir neden istiyorum. Öyle olması gerekiyor gibi bir cümleye değil. Hala her şeye rağmen sana inanmak isteyen bir tarafım var.”

Kalbim söylediklerimi son nefesine kadar tasdikledi. Ağlamadım ama tepemden akan su tenimde binlerce göz yaşı bırakmaya devam etti. Çok fazla şeyi ardımda bırakmaya çalışırken hiç bırakmamam gereken bir parçayı da o kalabalığın arasında unutmuş gibi çaresizdim.

“Kimse vazgeçilmez değildir, Lara.” Sesinde bir resmiyet, bana sunduğu sıcaklığın ardında onu üşüten bir yağmur vardı. Oysa bir zamanlar göğsünün beni yağmurdan koruyan bir şemsiye olduğunu düşünürken ben onu üşüten yağmur için hiçbir şey yapamıyordum. “Bu hayatta en büyük kaybı inancı fazla olanlar tadar. Belki de zamanı gelince en kolay vazgeçecek olan sensindir.”

“Bunu o an gelene kadar bilemem ama sonuçlarıyla kendim yüzleşebilirim değil mi?”

“Neden burada olduğumuzu hiç düşündün mü?” Hafifçe kımıldandığında suyu kıstığını anladım çünkü tepemizden akan suyun şiddeti azalmıştı. “Neden dünyada onca insan arasında birbirimize geldiğimizi? Ben sık sık düşünüyorum.” diye itiraf etti. “Ben mi sana geldim yoksa seni kader mi bana getirdi? Bu benim tercihim mi yoksa hep mi öyle olması gerektiğinden buradayım?”

“Cevabı buldun mu peki?” diye sordum korka korka. Tenine düşen loş ışık onu bana yabancılaştırmıştı. Saçlarından süzülen damlaların yanaklarında kayışını izlemenin hüzünlü bir yanı vardı.

“Cevabı en başından bu yana zaten biliyordum. Cevabın değişmesini umduğumdan sormaya devam ediyordum ama o cevap hiç değişmedi.” O kadar derinden sustu ki suskunluğunda bir cesedin nefesini sakladı. “Benim Güzel Lara’m,” dedi kısık bir tonla. Ellerini usulca boynumun iki yanına koyduğunda tenindeki her parça dudaklarından çıkanı inkâr ediyordu. “Ben senin gökyüzüne ait değilim.”

Bir şiirin kaybolmuş satırına dönüştüğüm bu gecede, tüm anlamımı yitirmeden sabahı görmem mümkün müydü? Dantes’e baktım ve ıslak kirpiklerinin altında saklanan gözlerinde beni artık içine alamayacağı bir gece gömülüydü.

“Tek bir saniye bile gözlerini kaçırmadan bak gözlerime ve bana bir sonumuz olmadığını söyle.” dedim hızlıca. Göğsümde ölü bir kuşun son nefeslerini saklıyorken içimde bir şeyleri canlı tutabilmek için çabaladım. “O zaman ben de seni bırakacağım.”

“Lara, yapma.”

“Senden adımı söylemeni istemedim.” Beni içine çeken o kederli karanlık derinleşti ve etrafımı sararak tüm dünyayı ardımızda bırakmamıza neden oldu. “Senden, gözlerime bakarak bir sonumuz olmadığını söylemeni istemedim. Söyleyebilir misin?”

Dantes yanaklarımı sıkıca kavradığında artık ona bakıyor ve karanlığından bir çıkış yolu aramıyordum. Ve ıslanmış dudaklarını dudaklarıma bastırdığında kendi gözlerim de karanlığa gömüldü.

Duymaktan korktuğum her kelimesi dudaklarından ruhuma karıştı. Cehennemin küllerle kaplı bir kuytusunda otururken alevlerin ortasındaki günahkarlardan bile daha çok acı çekiyordu. Çünkü onu yakan şey alevler değildi, onu yakan şey kalbinin ortasında, atışlarını ele geçiren bir çift gözdeydi.

Beni bırakmasından korkarcasına o kadar sıkıca sarılarak öpüşüne karşılık verdim ki bir an tek kişiyiz sandım. Yalnızlığı daha önce bu kadar içten reddettiğim bir an olmamıştı. Bana bunu nasıl yapmıştı? Bilmiyordum ama tek istediğim onun olduğu her yerde olabilmekti.

Elleri yanaklarımda bir mengene gibiydi ve dudakları dudaklarımı kilit altına almıştı. Beni işgal etmesine izin verdiğim saniyelerde, geceler boyunca direnen değil her gün doğumunda bir başka kalp atışını düşmanına teslim eden o kızdım.

Masum başlayıp daha başka devam eden onlarca duyguya sürüklendiğimizde artık sırtım duvara yaslanmıştı ve Dantes ellerimi yakalayarak başımın tepesinde sabitlemişti.

Aramızdaki boy farkına rağmen bir an bile beni öpmeyi bırakmıyordu. Kokusu kadar teninden aldığım tada da alışmıştım ve bu alışkanlık da artık bir vazgeçilmez olmuştu. Dudaklarımıza sıcak sular karıştı ama hiçbiri beni Dantes kadar yakmadı.

Ayak parmaklarımın ucunda yükselerek ona daha çok uzandım. Bu onu daha çok yakmış gibi küle dönderdi beni. Israrlı bir çabayla dudaklarımı araladı ve dilinin baskısı da dudaklarına eklenince binlerce karıncanın karnımın içinde kımıldamasına neden oldu.

Ben onunla yanmaya da razıydım. Kanatlarımın cehennem ateşiyle yanıp kül olmasından korkardım ama onun dokunuşunun bıraktığı bir histen yanmak korkutmazdı beni. Beni, onsuzken yanmak korkuturdu çünkü kül olursam gölgemi bile bulamazdı benim. Çok uzaklara savrulduğumda duyayım diye attığı çığlıkların bir anlamı kalır mıydı?

Dudaklarımızı birbirinden ayırmadan ellerimi ellerinden güç bela kurtardım ve hızlıca boynuna dolayıp aramızda hiç mesafe bırakmadım. Yok oluşun başladığı, var oluşun anlamını yitirdiği bir yerdeydim. Burada, Dantes ile birbirimizi uçurumun kenarına sürüklemiş ve aşağıdaki boşluğa bakmaya başlamıştık. Sarılışıma karşılık veren Dantes’in avuçları sırtıma serildiğinde nefes alamamanın verdiği çaresizlikle bir nefes uzağımıza çekilsek de hala suyun altında birbirimize sarılmış vaziyetteydik.

Kaçmak istedikçe bana geliyordu, halbuki bir mıknatıs değildim. Buna rağmen onu yanlışa sürükleyecek olsam da Dantes bir tek bana geldi. Sonra bana baktı, kimseye bakmadığı gibi.

Kimse onun için ben olamazmış gibi. Zamansız bir vakitte hayatıma girerek bana ait olan her şeyi kendinin de yapmıştı, o kadar ki artık onsuz asla eskisi gibi olamazdım.

“Sana asla istediğim gibi sarılamam,” dedi göğsü hızla yükselip alçalırken. Omuzlarını sıkı sıkıya kavramıştım ve birkaç tırnağım tenine saplanmış olsa da acısını belli etmiyordu. Konuştukça saçlarından yanaklarına süzülen su damlaları teinde görünmez izler bıraktı.

“Sana böyle güzel bakarım ama kafamın içindekiler sen görmezken yıkar geçer beni, sana böyle şefkatle dokunurum ama bir yandan da nefret büyür içimde, seni çok güzel severim ama sevmek çok da güzel öldürür bizi.” dedi sessizce. “Bunların hiçbiri olmamalıydı.”

Her sevgi öldürmezdi. Bazıları öldürse de biz zaten ölmüşken sevdikçe bundan daha fazla ölemezdik zaten.

“Bu gece göğsümde uyumak için fırsat kollayan adam mı söylüyor bunları.” Her kelimemde tenimden akan suların tadını alıyordum. “Bulduğu her fırsatta beni öpen, yaralarını bana açan ve yaralarımı öpen bir adam mı? Mir, sevgilim,” Yavaşça yanaklarını kavradım ve çenesine doğru süzülen damlaların yolunu kestim. “Bunları içinden gelerek söylemediğini biliyorum.”

“Tıpkı o şarkıda geçtiği gibi ben çoktan nehre düştüm. Beni çoktan derin bir suya atıp da boğulmaya terk ettiler. Sen yokken kalbimi boş bir duvar gibi hissederdim.” Kaybolup gitmemden korkarmış gibi bir elini başımın arkasına koyup ıslak saçlarımı okşadı. “Üzerine onlarca şey yazıp karaladım, hepsini yok etmek çok kolaydı. Benden başka kimsenin de kalbime dokunmasına izin vermedim. Ama seni bir kere gördüm ya, bu boş duvara en çok sen dokun istedim.”

Diğer eliyle yanaklarındaki ellerimden birini aldı ve sırılsıklam olmuş kalbinin üstüne koydu. Bir kalbin bu denli hızlı atmasına rağmen insanın hayatta kalabilmesi bir mucize olmalıydı. “Eğer bir gün bu duvar yıkılırsa sebebi sen ol isterdim. Artık üstünde hiçbir şey yazmıyor ama bu duvarı bir tek sen kirlet isterdim.”

“Neden…” Sorma, dedim kendime. Cevabından korktuğun soruları alma diline ama kelimeler bana hep kendiliğinden gelirdi. “Neden geçmiş zamanlı konuşuyorsun?”

“Çünkü bu gece o duvarı çoktan yıkıp geçtiler.” Gözleri her şeyi inkâr etmek istese de gerilmiş dudakları ele veriyordu gerçeği. “Bunun bir sonu yok.” Gözlerini bir an olsun gözlerimden ayırmadı. “Üzgünüm.”

Bunun bir sonu yok. Duymak istediğin buydu ama en büyük korkun olarak karşına dikildiğinde kelimelerle savaşacak gücü artık bulabilir misin, Lara? “Bu sana son adım atışımdı.” dedim. Ellerimi teninden çektim. Ruhum şaşkınlıkla bir adım geriledi ve önünde yükselen duvara baktı. “Bir daha asla tekrarı olmayacak.”

Hüzünle gülümsediğinde, dudaklarında serdengeçti hislerin hepsine karşı çoktan başını eğmiş bir çaresizlik gördüm.

Bir daha ona bakmak istemeyerek hızla kabinin kapısını açtım ve kendimi dışarı attım. Yerde duran kıyafetlerimi kucakladığım gibi banyodan çıktım ve odama geçmem yalnızca üç saniye sürdü. Kalbim o kadar hızlı atıyordu ki bu da acının farklı bir yansıması olsa gerekti.

Islak kıyafetlerimi olabildiğince hızlı değiştirdikten sonra birkaç saniyem ne yapacağımı bilememenin şaşkınlığıyla odanın içinde dolanmakla geçti. Koridordan açılıp kapanan bir kapı sesi duyduğumda panikleyerek kendi odamın kapısını kilitledim. Bitti demişti, o zaman artık asla bana dokunabileceği kadar yakınıma yaklaşmaması gerekiyordu değil mi? Hatta gözlerime bile bakmamalıydı, oturup karşıma bana tek kelime bile etmemeliydi. Yapamazdı bunu.

Ben sakinleşmeye çalıştıkça her geçen saniye kalbim daha da hızlanıyordu. Böyle bir durumda insana ne iyi gelirdi? Arkadaşımı aramam gerekiyordu. İlk an telefonumu nereye koyduğumu hatırlamadığımdan odayı darmadağın ettim, çok sonra ceketimin cebinde olduğunu hatırladım. Hemen Mihri’yi görüntülü aradım. Çağrıyı cevapladığında telefonumu çalışma masama koymuş, sandalyede tam karşısında oturuyordum.

“Lara!” Mihri telefonu bağırarak açtı. Ekrandan savrulan siyah saçları kara bir duman gibi geçti ve sonra tekrar yüzü göründü. Gürültülü bir ortamdaydı ve arkadan insanların, müziğin sesi geliyordu. “Nasılsın canımın içi?”

“Seni partimize davet etmediği için ona istediğin tripi atabilirsin, Lara!” Arkadan Kayra’nın sesini duyduğumda bununla ilgilenecek vaktim yoktu.

“Mihri,” dedim sessizce ve beni duyamadığını fark ettiğimde bağırdım. “Sanırım panik atak geçiriyorum!” Dirseklerimi masaya yaslayarak avuçlarımı boynumun iki yanına bastırdım, nabzım avuçlarımda atıyordu.

“Ne? Bir saniye bekle.” Mihri saniyeler içinde oda değiştirdi. Bir ara görüntüsü tamamen kayboldu ve ben çağrı kesildi sandım. Nihayet sadece o kaldığında artık etrafında hiç gürültü yoktu, kaşlarını çatarak ekrana baktı. “Neler oluyor?”

“Az önce terk edildim.” Bunu söylemenin yumuşatılacak hiçbir yolu olmadığını fark ettiğimde sadece söyleyiverdim. “Ama nasıl güzel terk edildim inanamazsın.”

“Hassiktir ne?” Mihri’nin gözleri kocaman açıldı. Yavaşça bir yere oturduğunu anladım. Ayaklarının seni taşıyacak gücünün olmamasını iyi bilirim. “Mir Beyler mi terk etti seni? Kızım saçmalama gece gece sarhoş musun?”

“Hayır değilim.” Göğsümde bir çırpınış vardı ve hala beni bir şeyleri inkâr etmeye zorluyordu. İnkarların yersizliği ona son kez dokunduğunu bilen avuçlarımda duruyordu. “Gerçekten ayrıldı benden. Benden?” dedim inanamayarak.

Mihri’nin yüzünde de şaşkınlık vardı ama benimki kadar büyük bir şok değildi bu. Belki de dışarıdan bir göz olarak benim görmekten korktuğum çoğu şeyi daha önceleri görmüştü. “Şeytan diyor söyle Barbaros Solar’a. Zorla götünüze nikahı basıversin.” diye söylendiğinde yüz ifadesi beni gülümsetti.

“Olmaz” Dudaklarımı birbirine bastırarak başımı iki yana salladım. “Hiçbir şey olmamış gibi devam etmem lazım.”

“Hayır saf arkadaşım benim, bavulunu toplayıp geri dönmen lazım. Madem seni terk etti ne işin var hala onun evinde?”

Duyduklarım yüreğimdeki çarpıntıyı biraz olsun hafifletti. Gitmek istediğimi söylediğimi Dantes’e söylediğim anı hayal ettim ve tüm inkarlarına rağmen o delirmiş hali gözlerimin önündeydi. “Haklısın.” Artık sesim daha sakindi. “Ama eve dönemem.” Çünkü babamın karşısına hiçbir şey olmamış gibi de çıkamazdım.

“Ayrı eve çıkabilirsin. Bence Jülide’ye söylemelisin, Lara. Sana yardımcı olur.” Hiç aklıma gelmeyen o ihtimal bir an bana o kadar mantıklı göründü ki sıkışıp kalma hissinin hafiflediğinin farkına vararak derin bir nefes aldım. “Ben çok fena çuvalladım değil mi?”

Mihri dudaklarını büzerek garip bir yüz ifadesi takındı. “Çuvallamak demeyelim biz ona ama…” dediğinde kaşlarımı kaldırdım. “Ben sana dedim, yaş farkı bebeğim.”

Dantes ile aramızdaki yaş farkını düşündüm. Evet yedi yaş belki biraz fazlaydı ama asıl sorun hiçbir zaman bu olmamıştı. Sorun zamandı, sorun insanlardı, sorun benim hayatıma ilk kez birini almaya karar verdiğimde onun benim için hep mutlak kalacağına inanmamdı. Çığlık atmamak için yüzümü ellerime gömdüğümde, “Üzülme tatlım,” diyordu Mihri. “Erkekler böyledir işte, sırf onu öptüm diye günlerce benden kaçan bir sevgilim var benim de. Alışıyorsun. Zamane erkekleri ödlek biraz.”

“Siz kiminle parti yapıyorsunuz?” diye sordum parmaklarımın arasından ona bakarak.

“Parti değil, Kayra ve Ayaz ayrı eve çıktılar, onun kutlamasını yapıyoruz. Kerem de burada. Onunla da konuşmak ister misin? Senin aradığını görünce Lara’nın en yakın dostu benim gibi bir şeyler zırvaladı da evden attım onu.” Kıkırdadı. “İstersen yeniden eve alabilirim.”

“Şimdi konuşamam ama sen yine de onu eve al, Mihri.” Ekrana bir çağrı düştüğünde bakışlarım Mihri’den ayrıldı. “Şimdi kapatmalıyım. Tarık arıyor.”

“Aman aramıza girmese çatlar çünkü.” Mihri söylene söylene çağrıyı sonlandırırken hemen Tarık’ın çağrısını cevaplayıp telefonu kulağıma götürdüm.

“Tarık?”

“Aşağıdayım. Gel.” Telefon kapandı.

Hapı yuttum.

Tarık Solar beni arabasına yaslanmış bir halde bekliyordu. Üzerinde hala fabrikadayken giydiği kıyafetler vardı. Kollarını göğsünde kavuşturmuş ve ben merdivenlerden inerken gözlerini bana dikmişti. Benim de ona soracak bir sürü sorum vardı fakat bakışlarını görünce önce onun soracağı soruların altından kalkmam gerektiğini hissettim.

Yanına yaklaştım, hava soğuktu ve henüz kurumamış saçlarım yüzünden üşüyordum. Üç adım uzağında durduğumda yutkunarak ellerimi montumun cebine soktum. Bir şeyler söylemesini bekledim, beni buraya çağıran oydu. Ama keskin bakışları üzerimde dolanırken konuşmaktan ziyade varlığını hatırlatmak için gelmiş gibi görünüyordu.

“Fırat’a ne olacağıyla ilgilenmediğini sanıyordum.” dediğimde yüzünde mimik oynamadı. “İlgilenmiyorum.”

Gergince etrafıma bakındım, sessiz bir gecenin içindeydik. Aynı sessizlik ruhumda da vardı. Artık çığlıkları o kadar net hissedemiyordum, muhtemelen sebebi hayatla aramda kalın bir duvar oluşundandı. “Ama ona zarar verecek birini vurmaktan çekinmedin.”

Omuz silktiğinde yüzünden yakalaması çok zor ifadeler geçti. “Ölümcül değildi.”

“Tarık ne yapmaya çalışıyorsun?” Sesimdeki şüpheyi, endişeyi saklayamıyordum. Huzursuzluğumun son derece farkında olan Tarık’sa bana bir şey belli etmemekte ustaydı. “Önce Fırat’ın tutulduğu yeri bilmene rağmen ben isteyene kadar söylemedin. Sonra ilgilenmiyorum deyip babamla birlikte çıkıp geldin, üstelik Fırat’ı umursadın. Benim orada olmam seni delicesine öfkelendirmeliydi ama başımda bir silahla orada durduğumu gördüğünde kılın bile kımıldamadı.”

Nefes almadan hızla dile getirdiğim cümleler bir süre aramızda asılı kaldı. Sert bir rüzgâr estiğinde Tarık’ın saçları savruldu ama kılı kımıldamadı. Ben titrememek için kendimi zor tutarken onun ruhu kış mevsiminden bile daha soğukmuş gibi dimdik ayaktaydı.

“Başına silah dayayan kişi sana zarar verir miydi?” Sorusu bir buz kütlesinin soğukluğunda çarptı yüzüme. Dudaklarımı araladım ama benden önce davrandı. “Lara sen babama düşman olan bir adamın tarafındasın.” dedi acımasızca. “Sen babamın nefret ettiği bir adama aşıksın. Hepiniz aynı taraftasınız. Orada sana zarar verebilecek tek kişinin babam olduğunun farkındaydım.”

Yüzümdeki şüpheyi silemeden kaşlarımı çattım. Nefeslerimi dışarı verdikçe soğuk buharlar çıkıyordu. Bakışlarımı gecenin içinde dolaştırdım zaman kazanmak için ama bu hikâyede kazanabileceğim hiçbir şey yoktu. Dantes’in dairesindeki pencerelerden birinde bir hayali andıran gölge gördüm sandım ama orada kimse yoktu.

“Sen babamı ne kadar iyi tanıyorsun?” diyerek Tarık’a döndüm. Babamın bana zarar verebilecek olma ihtimalini başkalarından duymak on yaşındaki Lara Solar’ın onu ilk gördüğü, onu ilk sevdiği ana ne kadar uzaktı.

Tarık gülerek başını iki yana salladı. Fevri bir hamleyle parmaklarını saçlarından geçirdiğinde soğuktan kıpkırmızı kesilen teni biraz olsun onun da normal biri olduğunu hissettirdi. “Senin asla bilmediğin, şahit olmadığın yönlerini bilecek kadar. Babamı asla hafife almaman gerektiğini bilecek kadar tanıyorum. Biraz tarihi araştırırsan büyük insan olmaya çalışan herkesin geçmişinde babamdan bir parça bulabilirsin. Sanki bu onların kaderinde yazılıymış gibi.” Sesinde aşağılama vardı.

“Seviyor musun onu?”

Sadece omuz silkti.

“Ona karşı gerçek bir sevgi bağı hissetmiyorsan niye onun bir adım yakınında olmaktan vazgeçmiyorsun? Barbaros Solar’ı senin için bu kadar vazgeçilmez kılan ne?”

“Kabul etmek istemesem de annemi ve beni sefil bir hayatın içinden çıkardı. Kendim için olmasa bile annem için borçluyum ona bazı şeyleri.” İlk kez sesinde babama karşı nötr bir tını yakaladım.

“Benim annem için hiçbir borcum yok babama,” dedim onun aksine. “Hatta bana borçlu olan o.”

“Babamın seninle aynı düşündüğünden emin değilim.”

Elbette aynı düşünmeyecekti. Babam ne yaparsa yapsın bu savaşta haklı olduğunu düşünecekti. Benim artık onun düşüncelerini değiştirebilecek bir iradem yoktu. “Arslan Polatlı’nın seni zorla alıkoyduğunu bana neden hiç söylemedin?”

Dudaklarımı birbirine bastırdım. “O zamanlar aramız pek iyi değildi.” Konuşmak istediğim konu bu değildi. “Babamın Mir’den ne istediğini biliyor musun?”

Tarık derin bir nefes aldı. Kollarını çözdü ve bu kez ellerini paltosunun cebine soktu, düşünceli görünüyordu. “Hiçbir fikrim yok ama Çağlar bu kadar delirdiğine göre istediği şey babamın çok işine yarayacak.” Bakışları yüzümde dolaştı. “Senin bir tahminin var mı?”

Tahminlerim elbette vardı. Geçmişle bağlantılı bir şey olduğunu biliyordum hatta. Benim henüz tamamını bilmediğim, babam ve Dantes arasında tüm köprüleri yıkabilecek bir şey. Aralarında bir köprü olduğundan değil elbette ama artık bir şeylerin geri dönülemez yollara girdiği apaçık ortadaydı.

“Her ne istediyse Mir gerçekten delirdi. Yapabilecek mi, babama istediğini verebilecek mi emin değilim.”

“Verse iyi olur. Yoksa babamın ne söylediğini duymadın mı?”

“Mir sözünü tutmazsa bana yöneleceği mi? Duydum ama babam bana ne yapabilir ki? Gerçekten Tarık, babam bana en fazla ne yapabilir ki?” Babamın bana gerçekten yapabileceklerini bilseydim yine de bu cümleyi kurar mıydım?

“Buraya iyi olduğunu görmeye ve kendine dikkat etmeni söylemeye geldim. Eğer Çağlar’ın tereddütte kaldığını fark edersen bana gel. Anladın mı beni?” dedi üstüne basa basa. Bir itiraza tahammülü yok gibi görünüyordu. “Babam devreye girmeden seni aradan çıkarmanın bir yolunu bulurum.”

Gülümsedim. “Tamam.”

Tarık gözlerini kıstı. “Ne o öyle, yaya yaya tamam diyorsun.”

“Tamam işte.”

Burnun kemerini sıkıp derin bir nefes aldı. “Şımarıyorsun değil mi?”

“Sonuna kadar hem de.”

Kollarını araladığında tereddüt etmeden ona sarıldım. Bu gecenin sanırım beni sakinleştiren en gerçek anı buydu. Tarık bir kez daha bana dikkatli olmamı söyledikten sonra arabasına bindi, ben apartmana girene kadar bekledi ve sonra arabasının sesini duydum. Gitmişti.

İçeri girdiğimde saat çoktan on ikiyi geçmişti ve ben yorgunluktan bayılmadıysam bile yakın sayılırdım. Dantes’in nerede olduğunu bilmiyordum. Umursamak için kendime izin de vermedim. Odama geçip pijamaları giydim ve yatağa kıvrıldım. Ama onun da yalnız kalmama izin vermeyeceğini tahmin etmem gerekiyordu.

Sessiz sedasız yatağın içine uyukluyordum. Gözlerim kapanmak üzereydi. Ama açılan kapının sesini ve ayak seslerini rahatlıkla duydum. Bir süre sadece bekledim belki geldiği gibi gider diye ama o benden daha ısrarlı çıkınca gözlerimi açtım. “Uyumama bile müsaade yok mu?” diye sordum onun banyoda kullandığı soğuk ses tonuyla.

“Neden bu kitabı bu kadar çok seviyorsun?” diye sordu karşılık olarak. Sırtı bana dönüktü ve şimdi tüm yaralar gizlenmişti. Yine de bir kez gözlerine bakacak olsam bir sürü kanama göreceğimden emindim. Bu yüzden ışıkları açmamış olmalıydı.

“Hangi kitabı?”

“Keşke,” Kitabı rafa bırakarak arkasını döndü ve ağır adımlarla bana doğru yürüdüğünde karanlığın içinde gözleri parıldadı. “Keşke Senden Nefret Edebilseydim.”

Çoğu zaman baş ucumda görmeye alışkın olduğu bir kitaptı ama kitaplar konusunda çok dağınık davranırdım ben, genelde aldığım yere geri koymazdım. En nerede okuduysam orada kalırdı. O yüzden Dantes’in bu kitabı çok sevdiğimi anlamış olması elbette kaçınılmazdı.

“Baş karakterin yerinde olmak isteyeceğim nadir kitaplardan biri. Çok kitap okurum ama gerçek anlamda kendime keşke o karakter ben olsam dediğim kitap çok azdır. Bu da onlardan biri.”

“Peki baş karakteri bu kadar özel kılan ne?” Yatağımın baş ucunda dizlerinin üzerine çöktüğünde yüzlerimiz birbirine denk düştü. Teninde duştan kalma bir kızarıklık, gözlerinde ise hüzünlü bir ifade vardı.

“Onu özel kılan bir şey yoktu. Sıradan biriydi. Ama bir başkasının gözünde dünyanın en özel insanıydı. Kurtarılmaya ihtiyacı olan bir ruhtu. Ve o başkası, kızı kurtardı.”

Kitabın konusu ilgisini çekmiş gibi sessizce devam etmemi bekledi. Elleri hemen yatağımın kıyısında duruyor ve bana dokunup dokunmamak konusunda kararsızlık yaşıyor gibiydi. “Çok klişe gelebilir sana ama adamın kızı kurtarmaktan kastı, onu kaçırmaktı.”

Dantes kaşlarını kaldırdı. “Kaçırılmak mı istiyorsun?”

“Hayır, öyle değil. Kaçırmaktan kastım, kızı bir çöle götürdü. İntikam ya da başka bir şey için değil. Sadece birlikte yaşasınlar diye. Adam çok yalnızdı ve insanlardan nefret ediyordu. Uzun yıllar kızı uzaktan izledi, ondan başka kimsesi yoktu. Sonra bir gün kızı bu korkunç insan topluluğundan kurtarması gerektiğine karar verdi ve çöle götürdü. Orada, küçük bir evde sonsuza kadar birlikte yaşamaları için yanında tutmaya başladı.”

“Muhtemelen kız kaçana ya da bulunana kadar.”

“Kaçması da bulunması da mümkün değildi. Etrafları kilometrelerce ıssızlıkla çevrelenmişti. Sanki dünyanın unuttuğu bir yerde gibiydiler. Ve ben bazen gerçekten o kızın yerinde olmak istediğimi hissediyorum. Kız, kitap boyunca kaçmak için çabalıyor.”

“Ama sen çabalamazdın.” Dantes gerçeğin farkına vardığında usulca gülümsedi. “Sen o adamla sonsuza kadar çölün ortasında yaşardın. Yaşardın çünkü içinde hala insanlardan ölesiye nefret eden derin bir parça var değil mi?”

“İstesem de bu hissi söküp atamıyorum. Dünya asla göründüğünden ibaret değil. Bazen insanlarda gerçekten sevilecek şeyler hiç bulamıyorum ve onların düzenine ayak uydurmak zorunda bırakıldığım için hepsinden daha çok nefret ediyorum. Yıldızları, gün doğumunu, gün batımını, her şeyi elimizden almış gibiler.” Çekingence uzanıp elini sırtına dokundum. “Peki ya sen ölene kadar çölde yaşamaktan korkar mıydın?”

“Bilmem,” Dudaklarına haylaz bir gülümseme dokundu. “Yanımda kaçıracağım kızın güzelliğine bağlı.”

“Bana gerçekten artık hiçbir şey anlatmayacaksın değil mi?” diye sorduğumda o gülümseme kayıplara karıştı. Zaten oraya ait değildi. Gözlerinde cenaze olan birine gülümsemek yakışmıyordu.

Dantes, “Hayır.” derken sesi bir günbatımını andırıyordu.

“Ayrıldın mı benden?” Yumruk yaptığım ellerimi göğsüme sakladım. İçim bu kadar dağılmışken dışarıdan bütün olmak yorucuydu. Küçücük bir söz bekliyordum, kalbim de yeniden bütün olursa bu bedeni taşımak o kadar zor gelmezdi. “Bıraktın mı beni?”

Bir kere daha sorarsam gerçek olmaz sandım belki.

“Uyu artık.” Örtüyü üzerime çekti. Kalbindeki duvarlara ulaşma çabalarım yerle yeksan bir çabaydı.

Gururum incinmesine rağmen dolu dolu olmuş gözlerimle ona baktım. “Sana verdiğim yüzüğü de çıkaracak mısın?”

“Hayır.” dedi kesin bir sesle. “Öldüğümde bile bu yüzük parmağımda olacak.” Bakışları yumruk olmuş ellerime kaydı. Sen çıkaracak mısın diye sormanın kıyısından dönerek diline kilit vurdu.

Kusursuz bir dengeyi simgeleyen yüzüklerimiz aynı yerinde dursa da denge diye bir şey yoktu. Gözlerimi kapattım ve ruhumu alt üst eden her duyguya kucak açtım.

“Çok üzgünüm.” diye fısıldadı zaman sonra. Nefesi şakaklarımda sancılı bir cümle gibi dolandı ve okunmayı bekledi fakat gözlerimi açmadım. Tekrarlanan cümleleri bir ninniye dönüştü ve ben uykuya dalana kadar baş ucumdan sesi hiç eksilmedi.

Ama sesin sahibi kalbindeki duvarlara dokunmama izin vermedi.

Rüyamda bana masallar anlatan biri vardı.

Elleri saçlarımda kanatları koparılmış bir meleğin saçlarını sahiplenmiş gibi dolandı durdu ama varlığıyla yokluğu birdi. Beni uyandırmamak için çok uğraştı ve ben de gitmesin diye hiç uyanmadım. Ama sabah olduğunda gitmişti, ben de anlattığı hiçbir masalı hatırlamıyordum.

Tüm bedenim uyuşmuş bir haldeydi.

Gece boyunca hiç kımıldamamış olmalıydım ki tıpkı uykuya daldığım şekilde uyandım. Bir süre olanları net bir zihinle hatırlayamadım. Sırt üstü dönüp de boş boş tavana bakarken anılar yavaş yavaş ait oldukları yere geri geldiğinde kaskatı kesilmiş bedenimden ıstırap dolu bir ürperti geçti.

Ne yaşamıştık biz dün gece?

Ruhum onu sarıp sarmalayan adam tarafından terk mi edilmişti?

Tepemizden akan suyun bizi sırılsıklam ettiği ve suya rağmen ateş gibi yanmaya devam ettiğimiz dakikalarda biz yapamayız demişti. Biz neyi yapamazdık? Birlikte mücadele mi edemezdik? Birlikte savaşamaz mıydık yoksa cenneti hayranlıkla izleyen iki kuyu mu olamazdık? Eğer o Dantes’se ben de Isabel’dim. İsimlerimizin peş peşe gelmediği bir dünyayı hayal edebilir miydi sahiden?

Sırt üstü uzanırken sol elimi kaldırdım, parmağımda duran yüzüğe uzun uzun baktım. Bana en değerli parçalarından birini verirken beni kırmakta sakınca görmüyordu. Biz yapamayız demişti ama yüzüğünü çıkarmayacağına ettiği yeminler, bozulduğu vakit ikimizi de cehenneme sürükleyecek bir bağlılığı barındırıyordu. İkilemi de burada başlıyordu.

Sebebinin Hayalet olduğunu biliyordum.

Sebebi bendim de.

Hayalet’e Dantes’in bana her şeyi anlatacağını söylememeliydim. Dantes de bunun farkındaydı. O yüzden her şeyi mahvediyorsun, sus diyerek beni azarlamıştı ama ben çoktan o gerçeği Hayalet’e vermiştim. O fabrikanın içinde her ne olduysa Hayalet Dantes’e ağır bir yaptırım uygulamıştı ve sonu da şimdi bizi ayrılığa götürecekti. Hepsi benim yüzümdendi. Sadece bir gece daha dilimi tutsaydım dün eve geldiğimizde her şeyi öğrenmiş olacaktım.

Kelimelerin bedeli çok ağırdı.

Bin bir türlü hayal kırıklığıyla yataktan çıkıp üzerime günlük kıyafetlerimi geçirdim. Sakin kalmaya çalışıyordum, her şey olayların tazeliği yüzünden fazla uçlarda yaşanıyor olabilirdi ve belki de Dantes çoktan söyledikleri yüzünden pişman olmuştu.

Kendi kendime güldüm. Ben bile bu ihtimalin gerçekliğine inanamıyordum. Çok hızlı ve sarsıcı da olsa Dantes söylediği her kelimenin arkasında durarak konuşmuştu. Küçük bir çocuk gibi boş hayaller kurmaya devam edemezdim.

Üzerimde hafif bir kırıklık vardı. Odadan çıkarken hasta olmamak için dualar ettim. Onca şeyin arasında bir de hasta olmakla uğraşamazdım. Oyalamadan koridoru aşıp banyoya girdim ama mutfaktan gelen sesleri duymuş ve kalabalık bir sabah geçireceğimizi anlamıştım. Ayılabilmek için yüzümü soğuk suyla yıkarken kendime soğuk bir duş daha aldırmış kadar oldum. Kabinin olduğu tarafa bakmamak için o kadar çok çabaladım ki en sonunda banyodan kaçarcasına çıkarken kapı pervazına bodoslama çarptım.

Tereddütle mutfak kapısını açtığımda hala alnımı ovalayıp çarpmanın acısını geçirmeye çalışıyordum.

İçeri adımımı attığım ilk anda gözümün önünde minik baloncuklar patlayınca hızla geri çekildim. “Ayy,” Mavi kıkır kıkır güldü. “Yüzüne geldi mi çok, Lara? Çizgi film çocuklarına benziyorsun böyle biliyor musun?”

Mavi Dantes’in kucağındaydı. Elinde üfleyerek baloncuk çıkartılan içi köpük dolu oyuncaktan tutuyordu ve mutfak oyun salonuna dönmüş gibiydi. Önüne geleni baloncuklara boğuyordu ve yüzündeki hınzır ifadeye bakılırsa kesinlikle suratıma bilerek üflemişti.

Yüzümde patlayan balonların ıslaklığını elimle sildim. İçeri girip kapıyı ardımdan kapattığımda Mavi derin bir nefes alıp bana doğru tekrar üflemeye hazırlanıyordu ki, “Seni ısırırım.” dedim pat diye.

Küçük kız duraksadı. Kocaman açtığı gözlerle bir bana bir de onu kucağında tutan Dantes’e baktı. Ardından tek nefeste tüm baloncukları Dantes’in suratına üfledi.

“Hay içine edeyim ya…” Dantes yüzünü işgal eden balonlardan kurtulmaya çalışırken Mavi kahkahalara boğuldu. “Mir’i vurdum! Mir’i vurdum!” diye bağırıyordu bir yandan da.

Ne kadar bakmamaya çalışsam da gözlerimin hedefi daima Dantes oluyordu. Üzerine fazlasıyla salaş, sıfır kol siyah bir tişört giymişti. Güçlü omuzları, kolları açıktaydı ve o beyaz tene dövmelerin ne kadar çok yakışacağını düşündüm. Acaba neden hiç dövme yaptırmamıştı? Ateş gibi bir arkadaşı varken onda hiç mürekkep lekesi olmaması garipti.

Yüzüne çarpan tüm baloncuklar patlayınca gözlerini kırpıştırdı ve yüzünde taze bir gülümseme varken bakışları bana değdi ama benim yüzümdeki tüm gülümsemeleri öldürmüşlerdi. Ondan gözlerimi çektiğim o kısacık saniyede bakışlarının aşağı kaydığını ve ellerimde durduğunu gördüm.

Yüzüğün hala parmağımda olduğunu görünce uzun bir nefes verdi.

“Cimcime,” Fırat’ın bana seslendiğini duyup ellerimi arkama saklayarak ona döndüm. “Yüzün kireç gibi olmuş. İyi misin sen?”

Az önce Dantes ile duşta yaptığımız müstehcen sahneleri hatırlayıp kaçarken kapı pervazına çarpmam dışında mı?

“Şu halde bile benim nasıl olduğumu mu soruyorsun?” diyerek onu azarladığımda dudaklarını büzdü. Nil ve o mutfak masasının iki ucuna oturmuşlardı. Dün gece birbirlerine yeni kavuşmuş olduklarını düşününce bu uzaklığın sebebini merak ettim. İkisi de sandalyede arkalarına yaslanmış, kollarını kavuşturmuştu.

“Hiçbir şeyi yok onun,” diyerek araya girdi Nil. “Yine yemek yapmaktan kaçmak için kendini acındırıyor.”

“Ne alakası var ya?” Fırat Nil’e kızgın bir bakış attı ve dudaklarını büzdü. “Gayet de hasta ve yaralıyım. Elini kaldıracak halim bile yok.”

“Gören de sizi dün gece birlikte sabahlamadınız sanır.” Ateş hınzır bir ses tonuyla araya girince tüm bakışlar ona döndü. “Ne birbirinize ateş edip duruyorsunuz? Hepimiz biliyoruz sabaha kadar-“

“Ateş.” Evren sahte bir gülümsemeyle elindeki bıçağı olması gerekenden biraz daha sertçe salatalıklara bastırdı. “Kızımızın yanında diline sahip çık demedim mi sana?”

“Neden bu evde doğruları söyleyeni hep kovuyorlar. En azından bir musibet bin nasihatten hayırlıymış. Arada biz Fırat’ı kurtların önüne atalım böyle, değerini anlarız keratanın.”

Evren gözlerini devirirken Mavi, “Kerata ne demek babacım?” diye sordu.

Ateş şaşkınca ona bakınca gülmemek için kendimi zor tutarak Evren’in yanına geçtim. O ve Ateş kahvaltı hazırlıyordu. Dantes de kucağında Mavi’yle onlara yardım ediyormuş gibi yapıyordu ama tek yaptığı Mavi’yle oynamaktı.

“Evet babası, söyle bakalım kerata ne demek?” Dantes sırıtarak tezgâha yaklaştığında hemen yanı başımdaydı.

“Kerata… yaramaz oğlan çocuklarına kerata denir prensesim.”

“O zaman senle Mir de keratasınız.” dedi Mavi pat diye. “Siz de çok yaramazsınız çünkü biliyorum ben.”

Evren Ateş’e dik dik baktığında Ateş ben ne yaptım dercesine omuz silkerken Fırat kahkaha attı. Gülüyor olmasına rağmen yorgunluğunu hepimiz rahatlıkla görebiliyorduk. Yara izlerinin silinmesine birkaç gün yeterdi ama yaşadıklarını alaycı kişiliğinin altında gizlemeye çalışsa da silmesi o kadar kolay olmazdı.

Günlerce yalnız kalmıştı, acaba umutsuzluğa kapıldığı, onu kurtarmak için kimsenin gelmeyeceğini düşündüğü olmuş muydu? Gözlerindeki hissizliğe bakınca olduysa bile bu düşünce onu yaralamaktan çok manidar bir şekilde gülümsetmişti.

Fırat’ın o belirsiz ruh haline tanık olunca içimde Nil’e karşı ufaktan öfke kıvılcımları hissettim. Ben de dün geceyi birlikte geçirdiklerini tahmin edebiliyordum ama şimdi aralarına bu mesafeyi koymaları şart mıydı? Ona kaçamak bakışlar atmak ve özlemini öfkesinin altına gizlemek yerine Fırat’ın yanında olmayı seçebilirdi.

“Hala mı aranız bozuk?” diye sordum kendimi tutamadan. Keskin bakışlarımın hedefi olduğunu bir süre anlamadı. Başını kaldırıp bana baktığında ise kızıl saçlarıyla çevrelenen yüzünde şaşkınlık doğdu.

“Bana mı diyorsun?”

“Senden başka ne istediğini bilmeyen biri var mı burada?” derken ellerimi hayretle iki yana açtım. “Gerçekten neyin peşindesin, Nil?”

“Lara,” Dantes aramıza girmek için hareketlendiğinde keskin bakışlarımla onu durdurdum.

“Açık konuşsana,” Nil de benim gibi diğerlerini umursamadan küstah bir tavırla arkasına yaslanıp güldü. “Ne ima ediyorsun?”

“İma etmiyorum, açık açık söylüyorum. Sevdiğim beni sevmiyor sızlanmaların çok çocuksu geliyor artık. Sevgi dediğin şeyin keskin sınırları yoktur. Üzgünüm ama Fırat’ın sana verdiği değeri anlamayıp hala şikayetçi oluyorsan bence bir şeylerle yüzleşmelisin.”

Aslında öfkem ona değildi, Dantes’eydi. Birini kaybetmenin acısını bana yaşattığından aynısını Nil de yaşasın istemiyordum fakat Nil o kadar kördü ve kendince çizdiği saçma sınırların arasında dolaşıyordu ki, gerçekten görmesi gereken şeyi göremiyordu.

“Keşke herkesin içinde bir kere daha Fırat’ın beni sevmediğini yüzüme vurmasaydın.” diyerek kısıkça gülünce hayretle ellerimi saçlarımdan geçirdim.

“Anlamıyor musun anlamak mı istemiyorsun?”

“Cimcime, bu tartışılacak şey değil-“

“Ama sen ona değer veriyorsun!” diye patladım öfkeyle. “Neden bunu görmezden geliyor ki? Çocuk gibi sızlanmasın da ona verdiğin değere sahip çıksın artık. Bir hafta boyunca ölümün kıyısındaydın ve oradan kurtulduğunda bile sorduğun ilk kişi Nil’di. Daha ne olmasını bekliyor?”

“Sen zaten elde ettiğin için beklediğim şeyin en olduğunu bilemezsin.”

“Sen de elde ettiğim o şeyi kaybetmenin ne kadar kolay olduğunu bilemezsin.”

Mutfağa çöken sessizlik hırslı nefeslerimle doldu. “O yüzden bir kerecik olgun davran da sevdiğin kişinin sana ihtiyacı varken kendince kaprislere girip sırt çevirme. Seni istiyor yanında işte, anlaması bu kadar zor değil. Sadece bunu nasıl söyleyeceğini bilemiyor.”

Fırat boğazını temizleyerek sandalyesinde dikleşti. “Aslında yeterince söylediğimi sanıyordum ama.”

“Ne söyledin tam olarak?” Nil bu kez hiç çekinmeden Fırat’a baktığında bir adım geri çekilip sıranın onlara geçmesine izin verdim. “Dün bütün gece beni özlediğine dair tek bir cümle duymayı bekledim ama sayende konuşmaya fırsatımız mı oldu?”

“Sevişmekten ona sıra gelmemiştir tabi.” diye fısıldadı Ateş. “Birilerinin Fırat’a konuşmanın uçkurla değil dudaklarla olduğunu hatırlatması lazım.”

“Ateş!” İkisi aynı anda ona bağırınca Ateş suçlu bir çocuk gibi Evren’in yanına ilişti ve Nil yeniden Fırat’a dönerken saçlarını bir omzumdan diğerine geçirdi. “Bana söylemek istediğin şeyler varsa şimdi tam zamanı.”

Fırat yaralı parmaklarını saçlarından geçirerek yardım istercesine bana baktığında omuz silkerek tarafımı belli ettim. “Bir şeyler…” Sesi pürüzleşince bir kez daha boğazını temizledi. “Bir şeyler söyleyecektim tabi ama o sıra sevi… yani biraz meşgul olduğumdan erteledim.” Sonra masanın üzerinden elini Nil’e uzatarak öne eğildi. Biz tam anlamıyla kendimizi romantik bir çift satıra hazırlamışken, “Bu gece de bende kalacak mısın?” diye soruverdi.

“Yemin ederim geri zekalı bu adam.” Ateş hayıflanarak başını iki yana salladı. “Tanrım al canımı da şu edebiyat fakiri adamın ergen bad boy kitaplarındaki sevişme çabalarını gözüm görmesin artık.”

“Geri zekalı.” Mavi muzipçe babasını taklit etti. “Babam Fırat abiye geri zekalı dedi.”

“Güzel prensesim, sen büyüyünce Fırat abin gibi bad boy kılıklı adamlardan hoşlanmayacaksın değil mi? Yapmazsın değil mi prensesim? Hayal edince bile kalbime iniyor, senin sevgilin olacak adamın vay haline. Olmaz!” diye bağırdı bir anda. “Ben kızımı kimseye vermem. O bir tek benim prensesim.” Dantes’in kucağındaki kızının saçlarını öpen Ateş’i tatlı bir tebessümle izledim ama Mavi hiç oralı değildi.

Acaba bu küçük kız yirminci yaşını devirdiğinde, yıllar sonra benim bugün olduğum yaşa geldiğinde biz ne yapıyor olacaktık?

“Ateş ya diline sahip çıkıp kızımıza güzel örnek ol ya da terk et burayı.”

“Ama sevgilim şu hödüğün yaptığına bak.” Mavi’yle ilgilenmeyi bırakıp yeniden Fırat’a döndü. “Sevişmekten başka romantik eylem bilmiyor bu. Yaptığı teklif de teklif olsa bari.” Kötü çocukları anımsatan sert bir yüz ifadesi takınarak Fırat’ı taklit etti. “Bu gece de bende kalacak mısın?

Yaptığı taklidin gerçekten Fırat’a benzediğini fark edince dudaklarım seğirdi. “Yalnız o taktiğin tutması için cümle sonuna güzelim, bebeğim ya da fıstığım gibi sahiplik eki bildiren iltifatlar koyman lazım Fırat kardeşim.”

“Annecim babacımın sevgilisi.” Hiçbir şeyi umursamayan Mavi Dantes’in kucağında kendi kendine cıvıldamaya devam ediyordu. “Ve onlar sevijiyorlar.”

Kimseye ayıp olmasın diye gülmemek için avuçlarımı dudaklarıma bastırdım. Ortalığı ben karıştırmış olabilirdim ama kafalarına estiği gibi konuşanlar da onlardı.

“Her… neyse.” Ortamda dönen muhabbetti duymazdan gelen Nil boğazını temizleyerek kirpiklerinin altından Fırat’a baktı. “Akşam olsun bakarız.”

“Bakmazsınız, yaparsınız.” dedi Ateş kendi kendine gülerken. “Geceyi şimdiden hayal edebiliyorum. Önce öfkeli bağrışmalar ve yere düşen birkaç vazo. Aynaya atılan bir yumruk ve sonra ateşli bir öpücüğün ardından kırılan yatak başlıkları.” Evren karnını küçük bir dirsek darbesiyle dürtünce susmak zorunda kaldı ama hala kendi kendine gülmeye devam ediyordu.

“Pankek sever misin?” Kocasına umutsuz bakışlar atmaktan vazgeçen Evren bana bir pankek uzatınca itirazsız aldım. Çok acıkmıştım, tüm yemeklere saldırabilirdim. “Aslında ben de yardım edebileceğim bir şey var mı diye sormaya gelmiştim.” Pankekten kocaman bir ısırık kopardım. “Sarelle de…” diyordum ki Dantes bana bakmadan önüme bir saralle kavanozu kaydırdı. Başımı kaldırıp ona baktığımda hiç oralı değildi, bir koluyla Mavi’yi taşırken diğeriyle pankek tavasını ocağın üzerinde tutuyordu ve beni fark etmemiş gibi tüm dikkati oradaydı.

Saçlarının dağınıklığına bakılırsa yataktan çıkalı çok olmamıştı. Diğer yandan göz altlarındaki çöküntüler de hiç uyumamış bir adama ait gibi görünüyordu. Ne olursa olsun sabah mahmurluğu yüzünde çok güzel duruyordu. Soğuk bir gecenin sabahında ruhumun pencere kıyısına konan bir kuş gibiydi. Kanatları arasında kış mevsiminden kalan kar kokulu bir nefes vardı. Üşüdüğünü kirpiklerindeki titremeden anlardım ve solgun tenine ay ışığı düştüğünde camları paramparça ederek onu içeri çağırırdım.

Kirpikleri üşümesin diye küçük kıvılcımlar yakardım ruhumda.

Çünkü gözlerindeki tek bir soğuk bakış o kuşu da kuşun sığındığı yuvayı da kış mevsiminin merhametsiz ellerinde dondururdu.

Sarelle kavanozunu kavrayıp masaya doğru yürürken bedenlerimiz iki esintinin birbirini teğet geçmesi gibi birbirini sıyırdı. Bir adım ötesinde durup omzumun üzerinden ona baktım ve gülmemek için bin bir gayret vererek, “Ocağa tuttuğun tava boş,” diye fısıldadım. “Boş tavaya eziyet etmeyi bırak.”

O ana kadar beni görmezden gelmeye çalışmaktan ne yaptığının farkında olmayan Dantes gözlerini kırpıştırdı ve eline ateş değmiş gibi tavayı ocağın üzerine fırlattı.

“Herkes tiner çekmiş bu sabah,” diye söylendi Ateş. “Sabah kapımızı torbacılar mı çaldı acaba?”

Dantes yine bana bakmaktan çekinerek parmaklarını darmadağınık saçlarına daldırarak yüzünü benden sakladı. Ama ben onu izlemekten hiç çekinmeden karşılıklı oturan Fırat ve Nil’in tam ortasında kalacak şekilde oturdum. Birkaç saniyelik uğraşın ardından sandalyede bağdaş kurmayı başardım ve pankekime kaşık kaşık sarelle sürüp yemeye başladım.

“Bir de bana tembel derler.” dedi Fırat sessizliği bölerek. “Ağzın yüzün çikolata oldu, düzgün yesene.”

“Sana ne. Açım ben. Kaç gündür bir şey yemedim. Bu evde çok kötü bakıyorlar bana.” dedim kinayeyle. “Üvey evlat mıyım anlamadım ki.”

“Lara’yı aç mı bırakıyorsun sen?” Evren tam bir sorumluluk sahibi ebeveyn gibi Dantes’i azarlayınca dudaklarım seğirdi. “Hem birlikte yaşamak için kırk takla attın hem de yemek yapmıyor musun?”

“Yapıyorum tabi ki.” dedi Dantes sakince. “Ne zaman seni aç bıraktım?”

Sorusuna cevap vermeyerek önüme döndüğümde ve hiç ara vermeden pankekimi yemeye devam ettiğimde Dantes’in bakışları üzerimdeydi. Bunu yapması haksızlıktı, mademki birlikte yapamayacağımızı düşünüyordu o halde hala bana muhtaçmış gibi bakmamalıydı. Bitecek olan bir rüyanın canımı ne kadar yaktığını göremiyor muydu?

Kısa bir süre sonra kahvaltı hazır olduğunda diğerleri de oturdu. Dantes Mavi’yi aramıza oturtmuştu ve en az benim kadar aç görünen Mavi dudaklarını benden daha beter bir şekilde çikolataya bulayınca yaramazca birbirimize gülümsedik.

Ama gülümsemelerim hep yalandı. Hayalet’in sebep olduğu şey bir türlü aklımdan çıkmıyordu. Bir şeyi en küçük parçasına kadar tanırsan ona sahip olursun, demişti. Sonsuza kadar kırılırsam sonum ne olurdu hiç bilmiyordum ama sayesinde yavaş yavaş parçalanmaya başlamıştım. Tüm hamlelerinin bana dokunan, beni ona bağlayan bir gerçeğe uzandığını biliyordum ama elimdekilerle kendi derdime bile çare bulamıyordum.

Dudaklarıma bulaşan çikolataları silerken masadaki mutlu ile tablosunu izledim. Fırat’ın sessizce benim gibi masadakileri izlemesini, Nil’in ona kaçamak bakışlar atmasını, Mavi ve Dantes’in ısrarla birbirlerinin tabaklarını doldurma çabalarını ve Ateş ile Evren’in de her evli çiftin yaptığı gibi bir sonraki hafta neler yapacaklarını planlamalarını dinledim.

Hepsi benden önce de buradaydı. Peki benim bu masadaki yerim neydi?

Zamanın benim için yarattığı boşluk kocaman bir hüsran doluydu. Doğumumdan bu yana bir sürü ev değiştirmiştim ve en çok ait olduğum yerin burası olduğunu sanırken şimdi evinin kapılarını bana açan adam artık yapamayacağını söylüyordu. O halde artık burada kalmamın bir anlamı yoktu.

Düşüncelerimin yavaşladığı ve tek bir noktada birleştiği bir anda Fırat ile göz göze geldim. Sandalyesine yaslanmış ve kollarını göğsünde bağlamıştı. Benimkine benzer şeyler düşünüyor olmalıydı. Gözlerindeki ifadeye yabancı değildim. O da ait olmama hissini biliyordu. Acaba onu bu adama dönüştüren babası öldüğünde ne hissetmişti?

Bakışmamızın uzadığı saniyelerde Fırat ne söyleyeceğimi anlamış bir şekilde gülümsedi ve söyleme dercesine küçük bir baş işareti yaptı. Söylemek istemiyordum ve bunu gözlerimde görüyordu. Terk edilmişlik tüm ruhumu esir aldığında milyarlarca yıllık zamana sığmadım. Zamanın başlangıcından sonuna kadar sürüklenmişim gibi yorgundum ve bir o kadar da yaşanmışlık birikmişti içimde.

Bakışlarımı kaçırdım ve, “Yakında buradan ayrılacağım.” dedim sessizce.

Masaya çöken şaşkın sessizliğe hazırlıklıydım. Onlara anlamaları için zaman tanırken bakmaktan korkmadığım, bana ayna olan tek kişi Fırat’tı. Beni ne yargıladı ne de diğerlerinin hissettiği şaşkınlığın bir parçası oldu. Sadece gitsem bile hep benimle olacağını belli etmek istercesine göz kırptı.

“Nereye ayrılacaksın?” Bunu soran Evren’di. Ateş’le gelecek planları yapmaya son verip bana döndüğünde yutkundum ve tüm bu bakışların ağırlığıyla mücadele etmeye çalıştım. Sahiden de beni kendi dünyalarının bir parçaları olarak görüp görmediklerini merak ettim.

Onlarla bozulmayan bir mutluluğun parçası olup sonsuza kadar bu şekilde yaşayacağımıza inanıyorlar mıydı? Çünkü bu hangi açıdan bakarsam bakayım imkânsız görünüyordu.

“Bu evden,” dedim, zaten başka evim diyebileceğim hiçbir yer kalmamıştı. “Buradan işte.”

Evren’in neden diye sormasına kalmadan, “Gidemezsin.” dedi Dantes.

Sesinde öyle keskin bir emir vardı ki bakışlarım mıknatısla çekilirmiş gibi ona döndü. Sadece lafta kalmamış, çoktan bavulumu toplayıp yola çıkmışım gibi yangın yerine dönen bakışları içimi yaktı.

“Nereye gidiyorsun?” diye sordu. Masanın üzerinde duran elleri yumruk olmuştu. “Senin evin burası.”

Bazı şeylerin ayırdına varmış olmanın verdiği hüzünle ufaktan gülümsedim. “Benim evim burası değil.” Kalbim tam tersi olması için yalvarırken dilim tüm gerçekleri inkâr etti. “Açık söylemek gerekirse hala neden bu evde yaşadığımı bile bilmiyorum.” dedim gülüşümü acıyla sulayarak. “Hiçbir zaman sizden biri olamayacağımı siz de biliyorsunuz. Benim bir ailem var.”

Dantes’in bakışları karardığında, o karanlık gökyüzünde dağılmış yıldızlardan onlarca çığlık duyabilirdim ama hepsine kulaklarımı tıkadım. Yine de, “Senin ailen benim.” deyişi tüm çığlıklardan daha baskın geldi.

“Sen dün gece beni terk ettin.”

Sesime tek bir damla acı bile sızmasına izin vermedim. Beni bırakmak onu parçalara ayırsa da kendi acım bu kez daha üstündü. “Kendimi burada sığıntı gibi hissetmek istemiyorum.”

“Sığıntı mı?” Ellerinde çatal ve bıçağı gürültüyle tabağına bıraktığında aramızdaki gergin çekişme canlı bir bedene bürünmüş gibi varlığını belli etti. “Sana böyle mi hissettirdim? Buraya ait olduğuna inanman için elimden gelen her şeyi yaptım ve karşılığında yapacağın tek şey gitmek mi?”

“Keşke beni ait olmadığım bir yere ait kılmak için bu kadar çabalamasaydın. Beni buraya ait kılan tek şeyin ne olduğunu çok iyi biliyorsun.” Ait olduğum tek şeyin sen olduğunu çok iyi biliyorsun. “Onu da dün gece sen ellerimden aldın. Artık kalmak için bir sebebim yok. Anlamıyor musun? Burası benim evim değil.”

“Buranın evin olup olmaması umurumda bile değil.” Tepkisi beklediğimden çok daha sertti.

“Gidemezsin.” dedi keskin bir sesle. “Aklından bile geçirme.”

“Farz et ki geçirdim. Beni nasıl durduracaksın?”

Dişlerini sıktığından yanakları gerilmiş ve elmacık kemikleri belirginleşmişti. Benim bunları söylerken hiçbir şey hissetmediğimi ya da inadımın ardına sığındığımı sanıyor olabilirdi ama öyle değildi. Ardına sığındığım şey kendimi taşları sökülmüş bir kaldırım gibi hissetmemdi. Defalarca kez üzerime basıp geçmişlerdi, biri de dememişti ki bu kaldırımda neden hiç çiçek açmıyor. Ama bir kaldırımda çiçek açmıyorsa sebebi taşlar olmazdı, sebep üzerime basıp geçen insanlardı.

“Gidemezsin çünkü…” Dantes’in bana sunacağı bahaneyi beklerken arkama yaslanıp kollarımı göğsümde kavuşturdum. Hepsini kaldırabilirdim ama Mavi’nin dolu dolu olan gözlerine bakmaya dayanamıyordum. “Bizim bir anlaşmamız var.” dedi Dantes en sonunda. “Hiçbir şey bitmeden öylece gidemezsin.”

“Yani onu gerçekten terk mi ettin?” Evren’in şaşkın sesi araya girdi. Dantes beni terk ettiğini inkara gerek görmemişti.

Yani gerçekten bırakılmıştım, ellerim boş kalmıştı. Hislerim ruhumun duvarlarına çarparak bu gerçeği inkâr etmeye çalıştı. Körüklenmiş onlarca acı alev aldı, kalbim bir cinayet mahalli gibi kimsenin dönüp bakmayacağı bir manzaraya dönüştü.

“Anlaşmamız falan yok.” Oysa birbirimize verdiğimiz sözleri dünmüş gibi hatırlıyordum. “Sen annemin katilini bulacağını söylüyordun. Bir adım bile atabilmiş değiliz. Evet beni dedemle tanıştırdın ama bunun da katili bulmamıza hiçbir katkısı olmadı. Babamla savaşıyorsun sen, benimle bir işin kalmadı artık. Zaten ihtiyacın da yokmuş ki. Kendi başına çok güzel alt ediyorsun babamı.”

“Saçmalık.” Bir an yumruklarını masaya vuracağını sandım ama kendini tuttu. “Babanın yanına mı döneceksin? Seni o adamın yanına yollamam. Annenin katilini bulacağım çünkü o katilin söyleyeceklerini duymaya benim de ihtiyacım var. Sadece senin için değil ikimiz için savaşıyorum ve sen ardına bile bakmadan gitmeyi düşünüyorsan aptalın önde gidenisin demektir.”

“Sakın bana hakaret etmeye yeltenme!” diye bağırdım onun yapamadığını yapıp avuçlarımı masaya vurarak. “Aptal olan sensin, bizi bu hale getiren sensin!”

Gözlerinden garip bir ifade geçti. Nedense bu ifadeyi tanıyor gibi hissettim ama çıkaramadım. Sözlerinde inanmadığı bir şeyler vardı, bir gizin ardında durmuş orada olanları görmemem için önüne karanlığı siper etmiş gibi. Sen benden bir şeyler saklıyorsun.

“Çağlar, yapma.” dedi Ateş, o garip ifadenin anlamını biliyormuş gibi. “Pişman olacağın şeyler söyleme.”

Bu sözlerden nasıl bir pişmanlık doğabilirdi ki? “Senin yanında sığıntı gibi yaşamaktansa.” Dişlerimi sıkarak çenemi dikleştirdim. “Gör bak nasıl arkama bile bakmadan gidiyorum.”

Gidemezsin değil de, benimle kal sevgilim deseydi eğer, kollarının arasından çıkmayı bir an bile düşünmezdim. Yanlış yollarda, yanlış amaçlar uğruna mücadele ediyorduk ve bunu kendi doğrumuz olduğuna inandırmıştık.

“Gidersen hiçbir şey elde edemeyeceksin. Bir başına kalacaksın. Sana bu davada bizden daha çok yardımı dokunacak kimse yok. Gitmek mi istiyorsun, o katili bulmak için son şansını da kaybedersin ve inan bana hayat boyu buna pişman olursun.”

“Bir yolunu bulurum.”

“Bulamazsın.” diyerek sesini yükseltti. “Ben onca çabayla yıllardır uğraşırken ellerim hala bomboş. Asıl tek başınayken bir adım bile ilerleyemezsin.”

“Bunları söylediğine çok pişman olacak.” diye mırıldandı Ateş. Onu duymazdan geldim.

Beni terk edişini inkâr etmeyişine mi yoksa kalmam için sunduğu bahanelerin zavallılığına mı daha çok öfkelendim bilemiyorum ama bir nokta da o kadar doldum ki öfkem gözlerime yansıyarak beraberinde beni zayıf düşüren gözyaşlarını getirdi.

Hırsla bakışlarımı ondan çektiğimde herkesin şaşkın bakışları üstümüzdeydi ama bana güç veren tek kişi Fırat’tı. Bana değil de Dantes’e bakıyordu ve yüzünde hala o manidar gülümseme duruyordu. Neden bu kadar anlamlı bakıyor diye düşünmeme kalmadan bana döndü, gözlerini kıstı ve anladın mı dercesine küçük bir mimik hareketi yaptı.

İlk başta anlayamadım. Bu bakışların altında nasıl bir gerçek yatıyor diye düşünmeme kalmadan kilitler kendiliğinden açıldı. Fırat omuzlarını kaldırıp indirdi. O an anladım.

Dantes’in tüm seçeneklerimi kısıtlama çabalarını anladım.

Korkuyordu. Gerçekten gideceğimden korktuğundan bana kalmaktan başka çare bırakmamaya çalışıyordu. Tıpkı Fırat’ın gitmek isteyen Nil’i tehditle kalmaya zorladığı gibi.

Muhtemelen Dantes’in bu hislerini o an Fırat ve benden başka anlayan kimseler yoktu. Dantes’in kendisi bile anlamamış olabilirdi. Sadece hazırlıksız yakalandığı bu gerçekten kurtulmanın yollarını ararken eli ayağına dolaşmıştı.

Ama bu da kalmam için yeterli değildi.

“Bunu kimseyle tartışmak istemiyorum. Kerem’le buluşmam gerekiyor, akşam görüşürüz.” diyerek masadan kalktım, “Tabi geri dönmüş olursam.” diyerek Dantes’e alaycı bir gülüş sundum ve onları ardımda bıraktım.

Geride kalan sessizlikte geleceğim çatlak bir ampulün içinde parıldadı. Sızıntılar her yerdeydi ve bu aydınlığın içinde korkunç bir karanlık büyüyordu.

Bütün günümü Kerem’le birlikte yayınevinde geçirdim. Ben kitabın düzenlemesini bitirmeye çok yakındım ve Kerem’de bana kitabımın hazırlanmış birkaç kapak örneğini göstermişti. Her şey içime sindiği şekilde ilerliyordu. Bir yandan da sosyal medya hesaplarımdan birkaç paylaşım yapmıştım. Takipçi sayımın fazlalığı ve insanların hayatıma olan merakı kitabımın satırlarında epey olumlu etki yapacak gibi görünüyordu.

Akşam olduğunda Kerem beni Ayaz’la Kayra’nın tuttuğu eve davet etti. Anlaşılan üst üste iki gece parti yapmak onlar için sorun değildi. Biraz olsun normal şeylerin parçası olduğum için kendimi çok daha iyi hissediyordum.

“Mihri, Kayra’yı Ayaz’la aynı eve çıktı diye kıskanmadı mı?” diye sordum kapıyı çalmak üzereyken.

Kerem gür bir kahkaha attı. “Mihri sanırım artık kardeşimden nefret ediyor. Ve Kayra da ondan biraz korkuyor olabilir.”

“Aman yahu siz de,” diye söylendim o zile basarken. “Ne istediğini bilen bir kız görünce ayaklarınız kıçınıza vura vura kaçasınız geliyor. Korkuyorsanız hiç o yola çıkmayın.” Hırsla soludum. “Ödlekler.”

“Ödlekler!” diye bağırdı Mihri bir anda kapıyı açıp karşımda belirerek. “Ödlek erkekler kapatılsın!”

“Korkaklara ölüm!” diye aynı şekilde karşılık verdiğimde gülerek bana sarıldı.

“Sen yine de ölüm falan çok şey yapma.” dedi kıkırdayarak. “Daha başka intikam yolları bulurum ben sana.”

“Sahi mi?” Dün geceden sonra ilk kez gerçek anlamda neşelendiğimi hissettim. “Çok fena intikam almak istiyorum, Mihri.” Biz önce Kerem arkada içeri girerken içeriden sesler duydum. “Beni terk ettiği için ona gününü göstermezsem hırsımdan kuduracağım.”

“Terk mi edildin?” Kayra ellerinde cips kaseleriyle bir anda koridorda belirdi. Hüzünle başımı salladım. “Siktir et, bir şişe şarabın çözemeyeceği dert yok.”

“Hıı, eve sarhoş gidersem babama da aynen bu şekilde söylersin bebeğim.” Mihri gözlerini devirdiğinde Kayra gülerek içeri geçti. “Bu da kendini cesurum sanıyor. Ne zaman babamı görse çığlık atıp kaçmamak için zor tutuyor kendini.”

“Seni duyuyorum.” diye bağırdı Kayra içeriden. Kerem yanımızdan geçerken kahkaha atmamak için kendini zor tutuyordu.

 “Sizin babalarınız deccal ise bu adamlar ne yapsın?” diye bağırarak soran Ayaz’dı. “Abicim hoş geldin. Ah! Ne vuruyorsun kafama be!”

Mihri’nin babasına bir şey diyemezdim ama kendi babam söz konusu olduğunda Ayaz’in söylediklerini inkâr edemezdim. İçimi çektim. Mihri neler hissettiğimi anlayarak koluma girdi ve biz de içeri diğerlerinin yanına geçtik.

Onlarla vakit geçirmek kafamın dağılmasını sağlamıştı. Arada pişmanlıklarım yüzüme tokat gibi çarpıyordu. Üniversite sınavını kaçırmasaydım sıradan bir öğrenci hayatı yaşayabilirdim. Hatta Mihri’yle ailelerimizi ayrı eve çıkmaya bile ikna edebilirdik belki. Dantes hayatıma girmeseydi, hayat bu kadar üstüme gelmeseydi bambaşka bir dünyanın içinde olurdum.

Saat dokuzu geçerken Kayra ve Ayaz çoktan çıkar keyif olmuştu. Kerem sahiplenici abi rolünü oynadığından içmemiş, ikisinin başında gardiyan gibi bekliyordu. Mihri’yle televizyonun tam karşısındaki üçlü koltuğa yayılmıştık. Bir ara ortam sessizleştiğinde Mihri sürekli gözümün telefonda olduğunu fark ederek, “Ondan mesaj bekleyip durma.” diye fısıldadı. Televizyonda Jim Carrey’nin filmlerinden biri oynuyordu ama kimse filmle ilgilenmiyordu.

İçtiğim bir kadeh şarap ne yazık ki zihnime hiçbir etki etmemişti. “Bana annesinin yüzüğünü vermişti biliyor musun?” diyerek ona parmağımı gösterdiğinde ısırdığı portakal dilimi dudaklarında asılı kaldı.

Uzun bir süre konuşmadığında acaba söylediklerimi duymadı mı diye düşünerek onu dürttüm. “Ne söylediğimi duydun mu?”

“Evet, sadece düşünüyordum.” Artık daha sessiz konuşuyordu. “Mir beyler annesinin yüzüğünü sana verdiyse annesi…”

“Evet,” Benim sesim de fısıltıdan ibaretti. “Hayatta değil.”

Aynı anda derin bir nefes aldık ve ne söyleyeceğimizi bilemiyormuşuz gibi konuşamadık. Sol elimi yumruk yapıp açtım, evirdim çevirdim. Hala aynı bendim. Yine de yüzüğün varlığı ruhumu çepeçevre sarmıştı ve ben onu yok sayamıyordum. “Aslında çok yalnız bir adam olduğu anlaşılıyordu biliyor musun?” İlk konuşmaya başlayan Mihri oldu. “Böyle adamları bilirim. İş hayatlarında herkes onlara hayrandır, havalı patron figürüyle holdinglerde ne rüzgârlar estirirler ama gece olduğunda ellerine bir içki alıp şehrin manzarasını seyre dalarlar. Hepsinde de yalnız olurlar. Gündüz rüzgâr estiren adamın canlılığından gece eser yoktur. O da öyle biri bence.”

“Ama?” diyerek devam etmesini bekledim.

“Ama kafası karışık gibi görünüyor. O kendi hayatındaki sorunları çözmeden seni hayatına alması mümkün değil. Ve sen de,” dedi üstüne basa basa. “Bu kadar sorunlu bir adamı düzeltmeye çalışmak zorunda değilsin. Seni bırakmak istiyorsa bıraksın, senin şu andan itibaren yapacağın tek şey düzelmiş haliyle sana gelmesini beklemek.”

“Beklemek istemiyorum, Mihri.” Aramızdaki meyve tabağından bir parça portakal alıp kemirmeye başladım. “Mir, toksik ya da gelgitleri olan biri değil. Ne istediğini her zaman çok iyi biliyordu. Sana bile anlatamadığım şeyler var. Onun neden bu hale geldiğini bilirken hiçbir şey yapmadan duramayacakmışım gibi hissediyorum.”

Portakalımı kemirirken bana bakan gözleri umutsuzdu. Huzursuzca dudaklarını birbirine bastırdı. “Bana yine de son derece gelgitli geldi. En baştan bir düşünelim, babanın iş arkadaşı sayılır,” Asla değildi. “Hayatta senden çok daha önde ve senden önce nasıl bir adam olduğunu bilemezsin.” İtiraz edeceğimi anlayınca sus dercesine elini kaldırdı. “Bilemezsin bebeğim. Adam Tarık’tan bile iki yaş büyük. Koskoca bir hayat tecrübesini yok sayamazsın.”

“Benden önce hayatında kimse olmamış ama?”

“Ohoo, ama sen böyle savunma yaparsan bu iş yürümez.”

Huysuzca omuz silktim. “Yürümesin.”

“Bana bak seni balkondan sallandırırım aklını başına al.” Kızgın görünmeye çalışıyordu ama huysuz bir çocuk gibi karşısında oturmam onu güldürüyordu. “Keşke önce sen terk etseydin o kartlaşmış adamı.”

“Kartlaşmış mı?” Kendimi tutamadan o kadar gür bir kahkaha attım ki Mihri dayanamayarak bana bir kırlent fırlattı susayım diye.

“Evet, kartlaşmış. Sözlük anlamı bir,” Saçlarını savurarak bir parmağını kaldırdı. “Kart durumuna gelmek, tazeliğini kaybetmek. Sözlük anlamı iki,” Bir parmağını daha kaldırdı. “Yaşlanmak, yaşlı bir görünüş almak. Ben olsam mesela böyle biri beni terk ediyorken suratına doğru aynen böyle bağırırdım.” Havalı bir şekilde saçlarını savurduğunda hala uzandığım yerde gülüyordum. “Iyy, o ne be öyle, yirmi yedi yaş.” Kusarmış gibi yüzünü buruşturdu. “Gitsin kendine dede gözlüğü alsın.”

Bu kez ona kırlent fırlatma sırası bendeydi. “Sözünü geri al. Kart değil o bir kere.” Fırlattığım kırlenti koluyla savuşturduğunda kendi halinde takılan Kerem’in omzuna çarptı. Tüm dikkatini telefonuna vermiş olan Kerem sabırla iç çekti. “Gencecik oğlan çocuklarından ne farkı var?” dediğimde Mihri bana ters ters baktı.

Sonra Kerem’in konuştuklarımızı duyabildiğini fark edince dizlerinin üzerinde bana daha çok yaklaşıp fısıldadı. “Öpüştünüz mü hiç?”

“Ya sana ne be!” Onu itmeye çalıştığımda daha çok üstüme geldi ve beni koltukta sıkıştırdı.

Yüz ifadesinden eğlendiği o kadar belliydi ki kızgın olmaya çalışsam da yapamıyordum. Alt dudağımı dişleyerek başımı olumlu anlamda salladığımda Mihri de benim gibi çığlığını içinde yutarak yüzünü kırlentlere bastırdı. “Nasıldı?” diye sordu daha da yaklaşarak. “Hı? Dişleri falan sallanıyor muydu?”

“Ama bu kadarı da yeter artık.” Olanca gücümle Mihri’yi üzerimden fırlattığımda koltuğun diğer ucuna devrildi ve kendine yeni bir dilim meyve alırken gülmeye devam etti. Neşesi bulaşıcıydı ve Dantes’le olan hazin sonumuza rağmen Mihri sayesinde içimde hala kız neşesinin var olduğunu bilmek güzeldi.

“Belli belli, bazı güzel hatıralar kalmış.” dedi yüzümdeki gülümsemenin geçmediğini gördüğünde. Bilmiş bilmiş başını salladığında gözlerimi devirdim. “Ne yazık ki,” dedim içimi çekerek. “Hatıralarda kaldı güzel şeyler.”

Kerem’in boğazından boğuk bir gülüş kaçtığında, “Gülme arkadaşımın çektiği aşk acısına.” dedi ona diklenerek. Kerem göz altından bize bakarken her şeyin gayet farkında ve bilincinde görünüyordu. Dantes hakkında Mihri’den daha fazla şey bildiği için de yorum yapmıyordu.

“Aklıma bir intikam planı geldi.” dedi Mihri.

“I ıh.” dedim.

Beni duymazdan geldi, dudaklarında kalan meyve kırıntılarını yalarken kıkırdadı. “Bir erkekten intikam almanın en iyi yolu ona ne kaybettiğini hatırlatmaktır. Onun aklını öyle bir başından almalısın ki seni terk etmek neymiş görsün.” Hınzırca bana baktı. “Kombin gecesi yapalım mı?”

“Hayır.” dedim hemen.

“Evet evet!” diye bağırdı beni umursamadan. “Kerem, Lara’yla beni Sihirkent’e bırakır mısın?”

Bilgisayarda oyun oynamaya dalmış Kayra ve Ayaz sanırım geceyi bu şekilde bitirecekti.

“Hanımlar istiyorsa mecbur yapacağız.” Kerem üzerindeki cips kalıntılarını silkeleyerek kalktığında Mihri de beni kolumdan çekiştirdi. Her şey çok hızlı gelişmişti. Kerem bizi Sihirkent’e götürdüğünde saat onu geçmişti bile. Mihrilerin evinin önünde indik. Kerem beni bekleyeceğini söylediğinde ona teşekkür ettim ve sonra bir şeylerden kaçıyormuş gibi hızlıca eve girdik. Kendi evimde ışıklar yanıyor mu diye bakma fırsatım bile olmamıştı.

Erdem abi ve Nilüfer ablayla kısa bir selamlaşmanın ardından üst kata çıktık. Mihri’nin dolabı her zamanki gibi benim rengarenk kıyafetlerimin tam tersiydi. Onlarca siyah elbiseyle dolmuştu. Günlerdir bu anı bekliyormuş gibi tek seferde seçtiği bir elbiseyi askından indirdi. “Bu gece bu elbiseyi giymezsen işin rast gitmezmiş.”

“Yaa ne demezsin.” desem de içimdeki heyecan kırıntısına engel olamadığımı fak ettim. Mihri gözlerimdeki bu ışıltıyı yakaladığında heyecanla makyaj masasına ilerledi. Ben elbiseyi üzerime geçirirken o da bana yapacağı makyaj için malzemeleri ayarlıyordu.

İtiraf etmem gerekiyor ki elbise çok güzeldi. Simsiyahtı ve diz üstümdeydi boyu. Tüm bedenimi sımsıkı sarmıştı. Göğüs kısmı mükemmel bir şekilde oturmuştu üstüme. İncecik iki askısı vardı sadece ama askılar olmasa bile üzerimden düşmeyecek kadar sıkıydı. “O kolyeyi de bir geceliğine çıkarabilirsin.” dedi Mihri makyaj koltuğuna oturmamı beklerken. “Kombine hiç yakışmamış. Varoş duruyor biraz.”

Parmaklarım boynuma yükseldi. Dantes’in varlığı oradaydı. “Kolye kalıyor.”

Mihri dudaklarını büzdü. “Çirkin ama. Asker künyesi takmak ne Lara ya? Hadi anahtar figürünü anlıyorum ama-“

“Hayır dedim, Mihri. Bu konu tartışmaya kapalı.”

“Üff tamam.”

Nihayet pes ettiğinde makyaj koltuğuna oturdum ve yarım saat boyunca dikkatle benimle ilgilendi. “Baban Kayra’nın öğrenci evinde partilemeye gittiğini biliyor mu?” diye sormuştum bir ara. Sorum onu gülümsetmişti.

“İnanamayacaksın ama babam buldu onlara o evi. Bir ara ev aradıklarını ağzımdan kaçırmıştım o da yardımcı olabileceğini söyledi. Sanırım sürekli oraya gideceğimi anladığından güvenli bir muhitte güzel bir ev buldu. Kayra’yı hiç onaylamıyormuş gibi görünmesine rağmen bu kadar düşünceli olması beni çok mutlu ediyor.”

“Birbirinizi gerçekten seviyorsunuz.” dedim sessizce. “Üniversite bitince sizin şaşaalı bir düğünle evlendiğinizi hayal edebiliyorum.”

“Baş nedimem olarak hangi renk elbise giymek zorundasın?” diye sorduğunda, aynı anda, “Siyah.” diyerek sahte bir coşkuyla bağırdık. “Kayra alsın seni Drakula’nın şatosuna götürsün. Tam senin yaşamak isteyeceğin bir yer.”

“Mir beyler de sana bol doğa manzaralı bir villa tutsunlar artık.” Dantes’ten sürekli çoğul olarak bahsetmesi beni güldürüyordu. “Yazar olacak kızsın, ilham verici manzaralara ihtiyacın var.”

O manzaraların önce kalbimde olması gerekirdi ama ne zaman dönüp baksam kalbime bir manzaranın olabilecek en karanlık halini görüyordum. Mihri tıpkı sevdiği gibi koyu renklerden oluşan ve koyu kırmızı rujla tamamladığı makyajımı bitirince saçlarıma beş dakikada havalı bir fön çekti. Sonra da evdekiler ne giydiğimi anlamasın diye diz altına inen paltolarından birini giydirdi. Evden kimseye yakalanmadan çıktık. Kerem dediği gibi beni kapıda bekliyordu.

Mihri bana son kez sarıldığında, “Sadece ona ne kaybettiğini göster.” diye fısıldadı kulağıma. “Bana bak, sadece karşı tarafı delirtmek için kullanıyorsun bu kombini. Sakın deli deli şeyler yapma. Temas yok.” Kabanın önünü sıkı sıkıya kapadı. “Anladın mı?” Dudaklarımı birbirine bastırıp anladım dercesine başımı sallarken dün gece banyoda yaşananlar hiç olmamış gibi kendime unutturmaya çalıştım.

Mihri içeri girerken ben de sokağa çıktığımda Kerem benim için kapıyı açtı. O anda kulaklarıma tanıdık bir ses doldu. “Erdal arabayı getir.” Baba?

Onu gördüğümde düşünceler hızla geri geldi. Orada durup ona bakmamın hata olduğunun farkındaydım ama kendimi durduramadım. Kerem’e sessizce beni beklemesini işaret ettikten sonra yavaş adımlarla bahçe kapısına doğru yürüdüm. Kapının etrafı yoğun sarmaşık dekorlarıyla doluydu ve görünmeyeceğime emin olduğum son kıyıya kadar ilerleyerek duraksadım.

Babam biriyle telefonda konuşuyordu. Kıyafetlerine baktım, takım elbise değil de kazak ve pantolon giymişti. Demek ki işten gelmiyordu, evden yeni çıkıyordu. Üzerine geçirdiği uzun paltosuyla karanlığın ayrılmaz bir parçası gibi görünmesi beni ürküttü.

Erdal garaja doğru ilerlerken babamın telefonu omzuyla sıkıştırıp bir yandan da eldivenlerini takmasını izledim. “Ben çok sabırsız bir adamım evlat.” Kelimeleri kalbime bir mayının kuru bir toprağa düşüşü gibi düşerek tozu toprağı birbirine karıştırdı. Evlat. Bu sıfatı hep Dantes için kullanırdı. Bir mayının pimi çekildiyse muhtemel patlamadan kaçabilmenin bir yolu var mıydı?

“Bir saate kalmaz orada olurum.” dedi, sesindeki hiddet beni afallattı. Tek bir ses bile çıkarmamak için paltomun yakalarına sıkı sıkıya sarılmıştım. “O kadar aptal olabileceğini düşünmüyorum ama eğer orada yalnız olmazsan olacaklardan ben sorumlu değilim.”

Olacaklardan kastı neydi? Nereye gidiyordu? Bilinmezliğin yarattığı korku, bir süredir kaybolduğuna inandığım çığlıkları yeniden ruhuma davet ettiğinde kalbim delice hızlanmıştı. Babam bir süre sessizce karşı tarafı dinledi. “Kimsenin ne yaptığımızı bilmesine gerek yok.” Gülüşü gecenin içinde ahenkle yayıldı.

“Kimsenin canının yanmaması için verebileceğin en akıllıca karar buydu.” O kararı bilmiyordum ama öğrenmek zorundaydım. Dantes’in karanlıktan korkmayan gecenin hırsızı gözlerinin bir mermi gibi sırtımı deldiğini, orada olmamasına rağmen varlığıyla beni kan revan içinde bıraktığını hissettim.

“Mekanın adı ne demiştin?” Babam sabırsız bir iki adım attığında kendimi geri çektim. “Promaja. Tamam, bekle beni.”

Beklediği kişinin o olmaması gerekiyordu. Söz konusu babamsa bazı kararları tek başına alamazdı. Dantes’in kendi içinde biriken karanlıkla nasıl bir mücadele içinde olabildiğini düşündüğüm saniyeler boyunca onu bir şeylere neden ikna edemediğimi sorguladım. Bir mücadeleye değmediğimi düşüyor olamazdı ama kimse zarar görmesin diye kendi kendine verdiği bu kararlardan herkes yaralanacaktı.

Babam telefonu kapattığında gece öylesine sessizdi ki çağrının kapanma sesini bile duyabildim. Erdal’ın arabayı garajdan çıkardığını gördüğümde hızlı adımlarla Kerem’in yanına ilerledim ve arabaya atladım. “Bir şey mi oldu?” diye sordu kaşlarını çatarak.

“Kerem beni çok acil bir yere götürmen gerekiyor. Lütfen soru sorma.”

“Babanla ilgili bir şeyler oldu yine değil mi?” Kerem içini çekti. “Yine mi sonu belaya çıkacak şeyler oluyor.”

“Bilmiyorum.” diye solurken konsoldaki ekrana Promaja’nın adresini girip yol tarifi başlattım Kerem için.

“Bilmene izin verseler şaşardım.”

Babamdan önce gaza bastığında yanımda olduğu için inanılmaz bir minnet içindeydim. Yalnızlığa şu an ihtiyacım yoktu. İnsanlar ve kelimeler lazımdı bana ama kelimelerin beni beklediği kapının ardına bakmak istemedim, o kapının altından ışık sızmıyordu.

Sadece bir dakikalığına ne yapabileceğimi düşünmek için kendime izin verdim. Dantes’i arayıp neler olduğunu soramazdım çünkü bana söylemezdi. Babama ondan istediği her neyse bu gece ona verecekti. Ateş’i aramak daha mantıklıydı. Kucağımda duran zincir askılı küçük çantamdan telaşla telefonumu çıkardım. Bu sabah benim bakış açıma daha yatkın olduğunu hissettirmişti. Ama aradığımda ne ona ne de Fırat’a ulaşamadım.

Geriye kalan tek seçeneğim Hayalet’ti. Bunu yapabilir miydim?

Bütün düşüncelerin zihnimde yarattığı bunalımla üzerimdeki paltoyu çıkarıp arka koltuğa attığımda Kerem biraz daha hızlanmıştı. Yeniden telefonumu açtım. Yaptığım şey için daha sonra kendime kızacağımı bilerek çağrıyı başlattığımda bakışlarım yeni yeni düşmeye başlayan kar tanelerindeydi.

“Ölüm Perisi?” Hayalet duygularını kolay kolay belli etmezdi. Kapı duvar kelimesinin karşılığı olarak zihnimde yer etmesine rağmen bu saatte onu aramamın yarattığı şaşkınlığı saklayamadı. “Beni araman hiç hayra alamet değil.”

“Hayalet, sadece bir kereliğine benimle mücadele etme.” dedim. Onun Sedat’ı bulduğunda bana kullandığı kelimeleri kullanmıştım. “Ne yapacağımı bilmiyorum ve şu an benim tarafımda olmana ihtiyacım var.”

Sessizliği azap vericiydi. Düşünceleri zihninde dolanırken yüzündeki ifadeleri hayal etmeye çalışsam da bir maskenin ardından baha baktığı her seferde gördüğüm yabancılık karşıladı beni. “Dinliyorum.” dedi, tuttuğumun farkında olmadığım nefesimi verirken nihayet diken üstünde durmayı bırakıp koltuğa yaslandım.

“Babam, Mir’den Fırat’ın hayatına karşılık her ne istediyse şimdi onu almaya gidiyor.” Gözlerim konsoldaki saate kaydı. 11. 15. Gece yarısına bu kadar az vakit kalmışken yarın doğacak şafağın ışıklarından umudum gittikçe azaldı.

Hayalet derin bir nefes aldığında bir çakmak sesi duydum. “Barbaros Solar’ın Güzyeli’den ne istediğini bilmiyorum.” Sesinde bir nebze bile panik ve duygu değişimi olmadı. Yalan söylemiyordu. “Bu konuda sana yardımcı olamam. Orada da söylemiştim Güzyeli’ye. Kendi tercihiydi ve sonuçlarıyla yüzleşmesi gerektiğini bilerek kabul etti o teklifi.”

“Öyle değildi,” dedim, elimi çoktan ter basmış ensemde gergince gezdirdim. “Hayalet iyi düşün. Her şeyin bu kadar iç içe geçtiği bir zamanı yaşıyorken ucunun sana da dokunmayacağını düşünüyor olamazsın. Bundan hepimiz etkileneceğiz.” Hayalet sessiz kaldı. “Kendin müdahale etmeyeceksen en azından ne olabileceğiyle ilgili bana yardımcı olamaz mısın? Bir tahminin olmalı.”

“Bana verebileceğin başka bir şeyler yok mu?” Derin bir nefes verdi, sanırım sigara içiyordu. “Küçük bir detay bile işime yarar.”

Detaylar… Kafamın içinde dönüp duran kelimelerin girdabı çok yoğundu. Düşünmenin ağırlığı bazen öyle fazla gelirdi ki insana, sırf yeni bir düşünce doğdu diye zihninde ağlayacak olurdu. Gözyaşlarım kapıya dayandı, bu ağırlığın altında ezilmemek için ne yapmam gerektiğini bilemiyordum. “Sadece babamın Promaja’ya gittiğini biliyorum.” diyebildim.

Telefonun karşı tarafında yere düşen bir nesnenin sesi sonsuz bir yankı gibi kulağıma dolarken Hayalet’in sertçe soluduğu bir nefes mesafeleri aşarak beynime çakıldı. “Ne dedin sen?”

“Promaja’ya gidiyor.” İki kelimenin alt üst edebileceği hayatlar elbette vardı ama Hayalet onlardan biri değildi. Yine de dudaklarından beni şok ederek ardı ardına küfürler dökülmeye başladığında ve peşinden başka bir şeylerin kırılma sesini duyduğumda, belki de onu yıkan iki kelime buymuş diye düşündüm. Ama onu böyle bir anda, böyle bir gecede yıkmak isteyen taraf değildim çünkü yara almadan kurtulmam imkansızdı.

“Bunu gerçekten yapıyor olamaz!” Sesinden sızan isyanı bir kenara bırakmak, karşısında oturarak, bana da anlat demek istedim ama o andan sonra Hayalet artık eskisi gibi değildi. “Lanet olsun!”

“Biliyorsun,” Şiddetli bir fırtınanın ardından tenhaya çöken bir sessizlik gibi farkındalık yavaş yavaş yer etti yüreğimde, bana acır gibi fırtınanın azalmasını bekleyerek. “Dantes’in orada ne sakladığını ve babama ne vereceğini biliyorsun. Bana ne olduğunu söylemek zorundasın!”

“Sen,” dedi Hayalet. “Babandan önce oraya ulaşmak ve Güzyeli’ne engel olmak zorundasın. Ben de yola çıkıyorum.”

“Tamam, ben zaten yolday-”

“Lara,” Cümlemi tamamlamama fırsat vermedi. “Eğer ona engel olmayı başaramazsan,” Nefes alamayarak yutkundum. “Her şeyini kaybedersin.” Telefonu kapattı.

Bu olabilir miydi? Her şeyi kaybedeceğimi bilerek Dantes babama orada sakladıkları şeyi verebilir miydi? Fırat zaten kurtulmuştu. Bunu yapmasa ve başka yollar arasa olmaz mıydı?

“Kerem lütfen daha hızlı.” derken tekrardan telefonu açtım ve belki dikkatini dağıtırım umuduyla babamı aradım.

“Lara?” dedi, adım diline yabancıydı. Adım bana bile yabancıydı artık, karanlık bir sinema salonunda hiç tanımadığım hayatları izler gibi bakıyordum kendi hayatıma.

“Baba, nerdesin?”

“İyi misin kızım?” Kulaklarım panikten uğulduyordu ama babam kulaklarımdan ziyade kalbime konuşuyordu. Bu yüzden duyuyordum onu, kalbimin içindeki odaya davet etmiştim, orada babamın sesinden başka hiç gürültü yoktu.

 Bir kez bana tüm sevgisiyle konuşacak olsa, o sevgiyi duyabilmek uğruna bu kalbi ateşe verebilirdim. Şimdi de yanıyordu kalbim fakat sebebi ne yazık ki sevgi değildi.

“Şimdi bir konferanstan çıkıyorum,” dedi aceleci bir tonla. “Seni daha sonra arayayım mı?”

Yalan söylüyorsun.

Gözlerim kısılırken dudaklarım manidar bir hisle yukarı kıvrıldı. Bu gülümsemeye, bakanın acımasına neden olacak bir ifade eşlik etti ama sesimi duymak için bile zamanı olmayan babam bunu görmedi.

“Beni seviyor musun baba?” diye sordum bir anda. Cevabını hesaba katmadan fevri hamlelere kalkışma sebebime bir dayanak bulamadım. Arama sebebim bambaşkayken kalbim yeniden kontrolü ele alıp beni küçük bir kız çocuğuna çevirmekte sakınca görmemişti.

Babam hakkında bilmediğim çok fazla şey olduğunu ve öğrendikçe yıkılacağımı bilirken yine de bilmek uğruna çabalamamın bir anlamı var mıydı?

Bir zamanlar bin arzum vardı, demişti Mevlâna, ancak seni bilme arzumda, hepsi eridi gitti.

Birini ya da bir şeyleri bilmek bu kadar değerli bir şey miydi? Körlüğün ya da bile bile aldanmışlığın hiç mi bir anlamı yoktu?

Dantes hayatıma girmeden önce kördüm, kaybetmiştim, bilmiyordum, kaybolmuştum. Ama bu kendimi mutlu olduğuma inandırmama yetiyordu. Şimdi gözlerim açıktı, kayıpların boşluğu dolarken başka kayıplar oluyordu ve bilmek de bazı şeyleri telafi etmeye yetmiyordu.

“Bu saçma sorular için mi aradın beni?”

“Sana beni sevip sevmediğini sordum.” İçimde aynalar parçalara ayrılırken sakinliğim beni bile şaşkınlığa uğrattı. “Bir kere de korkusuzca cevap ver şu soruya.” dedim, istediğim cevabı verirse inanırdım ama istemediğim cevabı verirse duymamış gibi yapmak, sırtımı dönmek istediğim yalanlarla öldürürdü beni. “Sevmiyorsan söyle de ikimiz de kurtulalım bu beklentiden.”

“Seviyorum,” dedi babam. İstediğim cevabı almıştım ama kalbimin inancıma sapladığı bıçağın acısını niçin söküp atamıyordum? “Bunu kanıtlamak için ne yapmam gerekiyor anlamıyorum.”

“Sevseydin bana bunları yaşatmazdın.” O an pek çok şey söyleyebilirdim. İçimde birikenlerden kurtulmak için boğazım yırtılana kadar ağlayabilirdim de. Fakat biliyordum ki biri sizi duymak istemezse ona verilen her karşılık yalnızca ziyandı. Hisler boşa harcanmış bir israftı.

“Sen annemi bile sevmiyordun. Annemle ben birbirimizi severek büyüttük. Sen o sevginin bir parçası değildin. Beni kandırıyorsun.”

Belki de bu gece olacak şeylerin korkusundan babamın bana gerçek bir şeyler vermesini istiyordum.

Böylece Dantes her şeyimi kaybetmeme neden olan o adımı attığında karşı koyabilecek, yeniden ayağa kalkabilecek gücüm olabilirdi. “Annenin şakağında,” dedi babam. “Sol gözünün üzerinde bir yara izi vardı, hiç fark etmiş miydin? Küçük bir bumeranga benziyordu.”

“Evet.” dedim sessizce, bunun konumuzla ne alakası olduğunu anlayamayarak.

“Tanıştıktan birkaç ay sonraydı, havalar ısınmıştı ve annen denize girmek istediğini söylüyordu ama yüzme bilmiyordu. Ben ise çok fazla batıp çıkmıştım o suya, yüzmekten nefret ediyordum. Yine de bunu ona hiç belli etmeden annene ıssız bir koyda yüzme öğrettim. O kadar keyif alıyordu ki bunu bir oyun olarak görüyordu. Yüzmeyi öğrettikten sonra ise bir daha onunla denize girmedim. Hep kıyıya oturdum ve anneni izledim.”

Konuşurken anlattığı her şeyin hayalini kuruyor gibiydi. Nefesleri ağırlaşmış ve ses tonu kısılmıştı. Şimdi değilse bile bir zamanlar anneme karşı gerçekten bir şeyler hissetmiş olmalıydı.

Aşk diyebilmek için elimde hiçbir şey yoktu, aksini iddia etmek için de öyle.

“Ama bir gün uzun bir süre su yüzüne çıkmayınca yeniden suya girdim ve onu dibe dalmış bir halde buldum. Başını bir kayaya çarpmıştı. Onu suyun dibinde hareketsiz görünce delice paniklediğimi hatırlıyordum. Bu bensiz son suya girişiydi. O kadar korkutmuştu ki beni o günden sonra yüzmekten nefret ettiğimi hiç belli etmeden her seferinde denize girdim onunla. Hep bir kulaç ötesinde yüzdüm, suyuna altında fazladan bir saniye kalsa benim nefesim kesildi.”

Hatırlıyordum, annem de bu izin yüzerken olduğunu söylemişti. Geçmişiyle ilgili nadiren konuşur, geleceğimiz için süslü hayaller kurmayı severdi. Bana hayal kurmayı öğreten de oydu… umut etmeyi ve düşlemeyi. Şakağındaki yara izini saçlarıyla oynadığım zamanların birinde fark etmiştim ve annem Denizci dediği bir adamın onu boğulmaktan kurtardığını söylemişti. Denizci. İkimiz de denizi çok severdik. O benim cankurtaranımdı.

“Denizci dediği adam sen miydin yani?” Neden şimdiye kadar hiç aklıma gelmemişti bu. Babam bana geçmişini anlattığında bağlantıyı kolayca kurabilirdim ama o zamanlar çok daha büyük dertlerle uğraştığımdan hiç düşünememiştim.

“Gördün mü?” dedi babam yumuşak bir sesle. “Demek ki geçmişinde bir yerlerde hep varmışım.”

“Annemi çok özlüyorum baba.” Elimin tersiyle yaşlanan gözlerimi ovuşturdum. “Yanına gelebilir miyim? Sana çok ihtiyacım var. Hemen buluşabilir misin benimle ya da ben nereye istiyorsan geleyim?” Yeter ki Dantes’e gitme.

“Bak ne diyeceğim, birkaç güne işlerim hafifliyor. Seni bir akşam yemeğine çıkarayım ister misin? Baba kız birlikte vakit geçiririz. Sana anneni anlatırım. Sana kendimi anlatırım ve seni dinlerim.” Sesi umutlu geliyordu. “İster misin?”

“Mir’le buluşmaya gittiğini biliyorum.” dedim teklifini görmezden gelerek. “O gece ben de oradaydım unuttun mu, söylediğin her şeyi duydum. Her ne planlıyorsan buna bir son ver. Mir sana hiçbir şey borçlu değil ve ondan bir şey istemeye hakkın yok. Sen onu düşmanın olarak görüyorsun, dostunmuş gibi bir iyilik isteyemezsin ondan.” Hem de adına iyilik dediği şeyin canlar yakacağını herkes çok iyi bilirken.

“Neden?” Şimdi babamın sesi katılaşmış, kızıyla değil de bir yabancıyla konuşurmuş gibi uzaklara savrulmuştu. “Her şeyi duyduysan arkadaşını benim kurtardığımı da duymuşsundur. Adil oynamadığımı hala öğrenemedin mi kızım?” Komik bir şey varmış gibi kendi kendine güldü. “Muhtemelen benimle bu konuşmayı yaptığından haberi bile yok. Ama sen ne dersen de onun gibi adamlar verdikleri sözleri tutar. Bu yüzden boşuna çabalama ve sevgilinle aramızdaki meseleye karışma.”

Dudaklarımı aralayıp babamı alt edecek kelimeler bulamadım. Hep böyle oluyordu, ne zaman içimdeki merhametin baskın geleceği bir yönünü görsem, peşinden tüm merhametimi söküp atacak bir söz söylüyor ve beni savunmasız kılıyordu. Tüm tatlı sözlerine rağmen babamın ruhunda korkunç bir karanlık vardı.

O karanlığın bazen benimle konuştuğunu, babamın gözlerinde gerçeği bana sunduğunu hissederdim. Babam bana gülümserken bakışlarıyla öldürürdü beni. Ve bu onun avuçlarında ilk ölüşüm değilmiş gibi sendelerdim. Beni daha önce kaç kez öldürmüşlerdi?

“Ne oldu?” dedi alayla karışık. “Sevgilini savunacak bir şeyler bulamadın mı?”

“Sen gerçekten korkunç bir adamsın.” dedim dişlerimi sıkarak. “Ardına saklandığın onlarca şey var baba. Ama unutuyorsun ki ben de senin kızınım. Damarlarımda senin kanın var, soyadım sana ait. Öyle bir an gelecek ki senden aşağı kalır yanım olmadığını göreceksin. Dua et de kötülüklerin sadece bildiklerimden ibaret kalsın.”

“Elinden geleni ardına koyma,” Bir parça bile suçluluk ya da korku duymadı. “Seni yaralamam ama savaşmaktan da çekinmem emin ol. Özellikle de,” dedi bastıra bastıra. “Babanın yoluna taş koymaya kalkışırsan.” Bunu söylerken bana masal anlatıyormuş gibi yumuşakça konuşmuştu.

“Ben o yola taş koymam,” dedim aynı yumuşaklıkla karşılık vererek. “Ben o yolda tüm gerçeklerimle karşına çıkarım.”

“Sakın…” dedi. “Sakın bu gece karşıma çıkmayı deneme. Senin tüm gerçeklerin zaten bende. Aksine inanarak yaşayıp da yanlış insanlarla yanlış yola yürüme. Aklını başına al,” dedi sertçe. “Senden başka babasına bu şekilde sırt dönen evlat var mıdır? Beni hep utandırdın. Hep. Bir kere de seni yanıma alıp gururla insanların karşısına geçemedim.”

“Ben senin insanlara pazarlayabileceğin bir parçan değilim!” Hayretler içerisinde güldüm. Kerem sakin ol dercesine elimi tuttu. “Seçim kampanyalarında kullanabileceğin bir oyuncak da değilim! Tarık’ı da zorla kendi yoluna soktuğunu biliyorum. Sırf senin çocuğunuz diye bizi istediğin gibi kullanamazsın! Hangi baba senin yaptığını yapar?”

Bu hale gelmemdeki sebepleri bilmiyormuş gibi her bir saldırısında ilkinden daha ağır yaralar aldım. Sesime hiç yansıtmadım ama içim yerle yeksan bir yıkıntıya dönüştü. Kokusunu aldığım, ona sıkıca sarıldığım saniyeler kalbime gömülü bir mezar gibi çürürken geride sadece benden utandığını söyleyen babamın sesi kaldı. Emin olduğum bir şey varsa, o da bir daha asla o eve dönemeyeceğimdi.

“Asıl ben babam olduğun için utanıyorum senden. Ve özellikle bu gece çıkacağım karşına. Beni durdurabiliyorsan durdur.” diyerek telefonu suratına kapattım.

Ellerim kucağıma düşmüş bir halde dururken göğsüm hızla yükselip alçalıyordu ama hissetme yetim aksine yavaşlamıştı. Her hissi önüne sert bir barikat çekilmişti.

Şimdi sevgiye inanmak okyanusun ortasına bir avuç toprak döküp de oraya ülkeler inşa edebileceğine inanmak gibiydi.

“Ağlamayacağım.” dedim bir kez daha gözlerimi ovuştururken. “Ben senin için artık hiç ağlamayacağım.”

Derin nefesler alarak kendimi sakinleştirmeye çalıştım. Kan bağım olmayan insanlar bile babamdan daha çok baba gibi hissettiriyorlardı. Üstelik onlar sayesinde baba olmanın yaşla da bir ilişi olmadığını anlıyordum. Ateş’le çok fazla yaş farkımız yoktu fakat hissettirdiği güven gerçek bir babanınkinden farksızdı mesela.

Promaja ulaşmamız sandığımdan daha uzun sürdü. Kerem elinden gelen her şeyi yapmıştı ama kar yağmaya başladığından belli noktalarda trafiğe yakalanmıştık. “Kerem çok teşekkür ederim, bu iyiliğini asla unutmayacağım.” dedim kapıyı açarken.

“Beklememi ister misin?”

“Hayır, hayır teşekkür ederim.” Kapısını kapattım. Arkamı döndüm ve koşmaya başladım.

Her adımımda kendimle ilgili bir sarsıntıyı da beraberinde götürüyordum. Bu gece sadece terk edilmenin acısını yaşamam gerekiyordu. Fazlasının bana sunulması haksızlıktı ama hayatın haklıyla ya da haksızla işi yoktu. Kapıdan hızlıca içeri girdikten sonra uzun zamandır gelmediğim bu mekânda nereye gidebileceğimi düşünmeye çalıştım. O an biri yanımdan geçerken bana çarptığında sendeledim ve duvara tutumdum.

“Hayalet?”

Her zamanki gibi yüzünü maskelerin ardına saklayan adam sesimi duyduğunda sadece bir saniyeliğine dönüp bana baktı. Ardından iki parmağıyla beni takip et diyen bir işaret yaptı ve hızla koridoru aşmaya devam etti. Takip ettiği yol bizi üst kattaki localara götürdü ama Hayalet hiç o tarafa uğramadan başka bir koridora saptı ve merdivenlere yöneldi.

“Babamın gelip gelmediğini biliyor musun?” diye sordum bir adım gerisinden giderken. Beni duymazdan gelerek telefonda birine, “Geldim ama hiçbiriniz yoksunuz!” diye bağırdı. “Hangi cehennemdesiniz!”

Koridorda önüne çıkan birkaç kişiyi iterek geçti. Onun yerine ben özür diledim insanlardan. “Siktirin gidin, işe yaramaz herifler.” Hırsla telefonu yeniden cebine attı.

“Nereye gittiğini bana söyleyecek misin artık?”

Beni duymazdan gelmeye devam etti. Kendimi sarhoş olmuş gibi hissediyordum. Bir hayaleti takip ederken aklı selim bir insanın sahip olabileceği iradeye sahip değil gibiydim. Dünyanın gerçekliği ardımda kalıyordu sanki, bir sanrıya tutunmanın insanı ayakta tutmaktan ziyade boşluğa düşüreceğini bilecek kadar çok sanrı tanımıştım.

Hayalet her adımında bizi zemine daha da yaklaştırıyordu, boğulmanın tadı duvarların arasında insanın dudaklarına dokunacak kadar yoğunlaştığında iki, belki de üç kat aşağıya inmiş olmalıydık.

Ardımda kalan dünya, bana başka bir dünyanın kapısını açar gibi yeni bir kapıyla yüz yüze getirdiğinde Hayalet benden bir adım öndeydi. Ona çok yakın olduğumu fark ettiğinde bir koluyla beni geriye iterek önündeki kapıyı sert bir tekmeyle açtı.

Orada hiçbir şey yoktu.

Dantes’in yanında kalmak ıssız adada kalmak gibiydi. Hiç mi yolu yoktu yani onun topraklarında kalmamın? Ben zehirli değildim, onu çürütmemek için elimden geleni yapardım. Ruhunu yeşertmeye çalışır ve ona hayat verirdim. O ise boğulacağımı umursamadan beni okyanuslara fırlatmıştı. Boğuluyorum Dantes, sen ne yaptın?

“Baban çoktan gelmiş olmalı.” Hayalet’in kelimeleri bıçak gibiydi. O da nefes nefese kalmıştı ve ne yapacağını kestirmeye çalışır gibi etrafında bir tur dönerken öfkesiyle etrafında bütün duvarları parçalayabilirdi.

“Yürü,” dedi. Elimi göğsüme koyup sadece birkaç nefesi olsun sakince alabilme şansımı da elimden alarak yeniden koşmaya başladığında dudaklarımdan çıkan bir inlemeyle onu takip ettim. Sonraki koridorların hepsi bana tanıdık gelmeye başladı. Burası Fırat’ın beni Promaja’ya ilk getirdiğinde içeri girdiğimiz arka kapının takip ettiği koridorlardı. Hayalet o koridorları çok iyi biliyormuş gibi sadece bir dakika sonra kapıyı buldu.

Demirden bir kapıydı ve kapalıydı. Hayalet kapı kolunu tuttu ve çevirdi, gürültüyle açtığı kapıyı hızla dışarı savurduğunda duvara çarpan kapıdan sokağı inleten bir ses yayıldı.

Kar tanelerinin omuzlarıma düştüğünü, tam da o gürültünün sokağı inlettiği saniyelerde hissettim. Koşmaktan ayaklarımı kanatmış topuklu ayakkabılarım kaldırım taşına değdiğinde çıkan küçük bir tık sesiyle dünyanın gerçekliğine geri döndüm. Dudaklarımdan buharlar çıkan titrek bir nefes sızdı.

“Mir…” diye fısıldadım karşımdaki manzaraya bakarken.

Tüm kelimelerinin parmaklıklar ardında kalışına şahit oldum. Belki de duvarlara kazındılar. Gözleri görüş açımda değilken rüzgârda uçuşan saçlarıyla oyalandım. Hayır aslında hep yalnızdılar. Artık geceler ayazlarla doluydu. Mevsimleri devirip bir kışa daha gelmiştim ve şimdi bu kışta da sarılacak kimsem kalmamıştı.

Babam arabasının içinde arka koltuktaydı. Makam aracıyla gelmemişti, genelde birlikte kutlamalara giderken kullandığımız özel aracıyla gelmişti. Aracın sürgülü kapısı sonuna kadar açıktı. Babam orada oturuyor ve aşağılarcasına gülerek Dantes’e bir şeyler söylüyordu.

Bir adım daha attığımda varlığımı fark etmeleri imkansızdı ama ettiler. Babamın gözleri kayarcasına bana dönerken Dantes’in omuzları şiddetle yükselip alçaldı. Elleri montunun cebindeydi, ayakları yere o kadar sağlam basıyordu ki koşarak tüm şiddetimle vursam ona devrilmez gibi görünüyordu. Ama biliyordum ki babam onu kelimeleriyle çoktan devirmişti.

Barbaros Solar gülümsedi. Eli kapatmak için kapıya gittiğinde göğsüme bir yıldırım düştü ve işte o zaman gördüm arabanın zemininde baygın halde yatan bir adamın bedenini. O adam kimdi? Cevaplar bende yoktu. Ama babam gülerek sürgülü kapıyı kapatırken istediği her şeyi alarak cevapları da beraberinde götürüyordu.

Zaten çalışır haldeki araba gecenin sessizliğini gürültüyle yararak harekete geçtiğinde ve gözden kaybolduğunda her şey bitmişti.

“Sen ne yaptın?” Hayalet’in ağır postalları birer kurşun sesi gibi kulaklarıma yayılırken önümden hızla geçti ve bir anda Dantes’i yakalarından yakalayıp sırtını duvara çarptığında birkaç adım geriledim ama onu durdurmadım. “Bunu nasıl yaptın? Her şeyi mahvettin!”

O bile bu kadar kontrolden çıktıysa ben nasıl ayakta kalacaktım?

Ben senin geçtiğin bütün yollardan yürümenin zorluğunu seninle paylaşmaya hazırdım diyebilmek isterdim Dantes’e. “Zaten kazanamayacaktık.” Bir duvardan kazırmış gibi dilinden zorla dökülen sözcükler sivri bir kalem ucuyla tenime yazılıyormuş gibi canımı yaktı. Gözleri bana değdiğinde geri alınması imkânsız zamanların kayıplarıyla avuçları bomboştu. “Başka yolu yoktu.” Ama senin o yollardaki hislerine sahip olamam.

“O adam kimdi?” dedim boşluğa konuşur gibi. Olması gerekenden çok daha geç bir vakitte oraya gelen Ateş ve Fırat’a bakmadım bile.

Hayalet boğazından dökülen öfkeli hırıltıyla Dantes’e yumruk attığında irkildim. “Sana her şeyi vaat eden sevgilin, az önce Kenan Güralp’i babana verdi!” diye bağırdı sokağı inletircesine. “Babanın anneni öldürttüğünü ispatlayacak tek kişiyi ona verdi!”

Yıkılmış bir duvarla eş değer gördüğüm kalbimin daha önce bu kadar ağır hissettirdiği olmuş muydu? Omuzlarıma düşen kar tanelerinde bir annenin olabilecek en yumuşak dokunuşunu hissettim. Hatıraların zamana esir düşerek daha da silindiği ama zamanın yerine itinayla başka güzel hatıralar koymayı reddettiği zihnim bu anı öylesine derinden sahiplendi ki Dantes’in bana yaşattığı bu hayal kırıklığından başka hiçbir şeyim kalmadı.

İzinsizce gözümden akan bir damla yaşın tenime değdiği her anında beni bir sonraki gözyaşına hazırlayan sızılar vardı.

“Neden?” Sessiz bir fısıltı eşliğinde ona attığım bir adımda bin tane masal da dinlesem bir daha ilk geceye, ilk masalı duyduğum ana dönemeyeceğimin reddedişi beni durdurmaya çalıştı. Artık ona gitme. Neden? Sana gerçek bir şafak vakti verebileceğine mi inandın? “Neden yaptın?”

Çok yakınında değildim ama rüzgâr bana kıyafetlerine sinmiş sigara kokusunu getirdi. O kararı verebilmek için ne kadar sigara içtiğini tahmin ettim. Ben onun kalbine sığacak kadar küçüktüm, o benim kalbime sığmayacak kadar kocamandı. Kalbimin her sınırını aşmıştı ve şimdi geride sadece kanamalar kalmıştı.

“Annemin katilini bulmak için bana verdiğin sözler yalan mıydı?” Gözleri bana döndüğünde, orayı görebileceğim her şeyi yok eden bir boşluk, ruhsuzluk sarmıştı. “Babamın aklanmasından korktuğun için mi yaptın?”

Bana verebilecek bir cevabı olmadığını hareketsiz kalan dudakları tasdikledi. Zaman süratle geriye sürüklendi ve onu ilk gördüğüm ana kadar giderim sanırken çok daha gerilere giderek o hayatıma hiç girmeden önce mücadele ettiğim kimsesizliğimi tokat gibi çarptı yüzüme.

“Uğruna ölünecek biri olmadığımı biliyorum ama uğruna yaşanılacak, çaba harcamaya değecek biri değil miydim?”

Dantes derin bir nefes aldı ve kuruyan dudaklarını ıslattı. Karlarla ıslanmış kirpikleri daha da belirginleşmişti ve teninin her santimine dokunmak isteyen parmaklarım bir cesede dokunacağını bilmenin çaresizliğiyle karıncalandı.

“Bundan sonra olacaklardan ben sorumlu değilim, Güzyeli.” dedi Hayalet. “Artık seninle aynı tarafta da değilim. Sana defalarca o kızın kafanı karıştırmasına izin verme dedim ve sen her şeyi mahvedecek kadar ileri gittin.” Bir parmağıyla beni gösterdiğinde göğsüme bir kurşun saplandı. “Sonunda onu bile mahvettin.”

Onu bile.

Dantes’ten uzaklaşarak bana döndüğünde o bakışlardaki nefretin hiçbirini hak etmiyordum. “Bundan sonra babana olacaklardan ben sorumlu değilim. Hepsinin sebebi o.” Gösterdiği kişi Dantes’ti.

Sonra da arkasını dönüp giderken telefonunu çıkardı. “Azad,” dedi gözden kaybolmadan önce duyduğum son sözleri bunlardı. “Bütün planlar değişti, yanına geliyorum.”

Ateş’in hareketlendiğini hissettim ama şimdi bana yaklaşırsa kendimle birlikte onun canını da çok fena yakardım. O yüzden gözlerim hala Dantes’in üstündeyken tek elimi usulca kaldırıp ona dur dediğimde çaresiz bir nefes aldığını duydum. Yine de beni ikiletmeyerek durdu.

Adımlarım çok yavaştı ya da yavaşlayan zamandı. Dantes hala sırtı duvara yaslı halde duruyordu ve yüzünde birkaç damla kan vardı. Uzansaydım tenine ve dokunsaydım her karışını kendimden iyi bildiğim izlerine yine de bana bunu yapar mıydı?

“Bana bunu yaptığını asla unutmayacağım.” dediğimde ilk gözyaşımı feda ettim. “Bana,” Ellerim yükselerek bir duvara çarpar gibi göğsüne çarptı. “Bunu,” Dantes dokunmama asla izin vermediği kalbindeki duvarlar kadar sağlamdı. “Yaptığını,” Bir kez daha vurduğumda gözlerini sımsıkı kapayarak başını yana çevirdi. “Asla,” Avuç içlerim yara almış gibi sızladığında yumruk olan ellerim bir kez daha indi göğsüne. “Unutmayacağım.” Oysa sana uzanan ellerimden bilecektin bendeki bu yarayı? Tanıyacaktın. En çok sen bilip sen sahip çıkacaktın…

“Gözden çıkaramayacağım şeyler var.” Her gece uyumadan önce sesini duymaya alıştığım ses tonundaki yabancılık aşkın daha önce hiç şahit olmadığım bir kıyısından geldi bana. Yabancı.

“Arkamı dönersem burada oluşuma ihanet edeceğim gerçekler var. Seni görmekten vazgeçemem ama tek gördüğüm de sen değilsin.”

Gözlerindeki anlayışa muhtaç yanı görmek, terk edilmiş yanlarıma iyi gelmedi. Kopmuş bir ipi bir araya getirmek için iki elimle tutmuşum da ipler farklı yönlere doğru sürüklenerek bedenimi parçalara ayırmış gibiydi.

“Başka şeyleri gözden çıkaramadın ama beni bir gecede, haberim bile olmadan, ihanet eder gibi gözden çıkarabildin yani?” Ağlamak istemiyor oluşuma rağmen titreyen dudaklarım onun bakışlarının altında beni sınıyordu.

Göğsüne bir yumruk daha indirip artık bana bakma diye haykırmak isteyen yanım buna değmeyeceğine inanıyordu.

Bana uzanmak ister gibi elleri havaya yükseldi. “Beni anlamaya başlayacağın bir an gelecek.” Daha cümlesi sonuna bile ulaşamadan kendimi bir fırtınaya bırakır gibi geri çektim ve koca bir boşlukla bıraktım. Bundan sonra bana uzanmaya çalıştığı her seferde kollarında bu geceye ait bir boşluk ve soğuk bulacaktı.

“Anladım zaten.” dedim kısık sesle. “Ben seni çok güzel anladım.”

Ama Dantes, insanlar beni hiç anlamadığında onlara verebileceğim hiçbir şeyim kalmadı aslında.

“Ben seni bana gel dediğinde de anladım, kurumuş bir çiçeği sular gibi bana kelimeler verdiğinde de anladım.” Her kelimemde bir öncekinden daha büyük bir acıyla yükseliyordu sesim. “Ben seni babama rağmen sevmek isteyecek kadar anladım. Karşımda durup da hayatın bana bağlıymış gibi gitmeme izin vermediğin her seferde anladım. Beni hayatındaki tüm yalanlardan üstün tutacak kadar çok sevdiğinde ben seni anladım! Duydun mu?” Elimin tersiyle gözyaşlarımı sildim. “Şimdi sen söyle, iyi anlamış mıyım?”

Ezberi bozulmuş bir şiir gibi darmadağın olmuştum. Beni okumuştu ama anlamayı mı unutmuştu? Bana bakmıştı ama görmek aklına gelmemiş miydi? Benden bakışlarını çektiği her saniye kül kaplı bir cehennemde rüzgâra karışıp yok olmayı bekliyordum. Sesler vardı içimde ama o bana bakmayınca konuşasım gelmiyordu. Elimde bir çiçek tutuyordum fakat birlikte büyütemedikten sonra dikmenin ne anlamı vardı?

Bana baktığında gözlerinden binlerce cümle okudum, hepsi de ismimin tam karşısında duruyordu. “Bu gece elimde sana tüm bu olanlardan başka verebileceğim hiçbir şey yok.” dedi, bir eliyle burnunda akan kanı hızla silerken ellerinin titrediğini gördüm.

“Öyle mi? Öylece durup bu yaptığını hazmetmek zorundayım yani?”

“Bütün bu olan bitenle bundan çok daha başka şekillerde yüzleşmek isterdim. Çok isterdim. Keşke kalbimi kesip avuçlarına koyabilsem. Yokluğunda içime gökyüzü çöküyordu, şimdi uzattığın eli tutmamak intihar. Ama yapamam benim… Benim Güzel Lara’m. Zaten bizi bekleyen o mutlu sonu bulamazdık.”

“Kalbim bana bu yapılanları unutmaz.” İçimdeki ateşi sel bastığında ilkinden daha çok yandım. Çok yandım, yağmurlarda yandım, kara kışlarda yandım, gece de gündüz de yandım. Ben o kadar çok yandım ki gökyüzüm alev aldı.

Sonra yıldızlar tutuştu ve ayın kalbine bir kor düştü. Bu yangın benim mevsimin oldu, şimdi ölene kadar içimde yanan bir gökyüzü taşıyacaktım.

Elimi göğsüme koydum ve bakışlarımı ondan çektim. “Yıkılan bir duvarı elinde hiçbir şey kalmamışsa yeniden inşa edemezsin.”

Onun da kalbi benimki kadar hızlı atıyor olmalıydı ama kendi kalbinin enkazının altında kalmıştı.

Yanındaydım ama enkazın altından çıkaramazdım. Onun gibi insanlar çoğunlukla hep tek başına yaşamaya çalışırdı. Monte Cristo Kontu’ndan biliyordum. Kendini ona adamaya hazır Hyde’in varlığını kabullenmesi için kitabın son bölümüne gelmesi gerekmişti.

İntikamla yıkanan ruhlar neden son ana kadar birilerinin onlar için gerçekten orada olabileceğine inanmazdı ki.

“O yıkılan duvarın altında bile tutsak olduğum kişi sensin.”

“Sen benim değil kendinin tutsağısın, Mir.” Ellerimi saçlarımdan geçirdiğimde kar tanelerinin varlığını hissettim. Kış Askeri’nin bana bu kadar uzak olduğu bir gecede üzerime böylesine yağmaları haksızlıktı. “Ben de kendimin tutsağıyım. Belki anlamadın ama sen benim özgürleştiğim biriydin. If Şatosu’nun kalıntılarına sor. Onlar sana gerçeği anlatır.”

“Gerçek,” Ondan inatla uzağa çekilişime koyu bir öfkeyle baktı. Halbuki yakınlıkları yaptıklarıyla reddeden oydu. “Biz tutsaksak gerçek de tutsak. Biz özgürsek gerçek de özgür. Ben de seninleyken özgürleştim ama buna rağmen en önemli gerçeğim hep tutsak kalmaya devam etti.” Dudağının kenarı usulca yukarı kıvrıldı. “Ben o gerçeğin de özgür olmasını istiyorum.”

“Hiçbir zaman sana engel olmadım ki.” dedim isyan edercesine.

“Sen engel olmadın. Ama ben seninle özgürken hayatımda nelerin tutsak olduğunu çok kolay unuttum.”

Özgürlüğün nefesi aramızda sert bir rüzgâr estirdi ama tutsaklığımızdan hiçbir şey eksiltmedi. Bana kedini açmıştı açmasına ama hala karanlıkta bıraktığı sırları kalbindeki duvarlara dokunmama engel oluyordu.

Fakat bu kez tercih onundu, özgürlük ve tutsaklık birbirine düşman iki kardeşti ama aynı annenin rahminde büyümüş, aynı kanı taşıyordu. Tıpkı iyi ve kötünün arasındaki gibi bir bağla birbirine bağlılardı ve biri olmadan diğeri anlamını yitiriyor, sadece kelimelerden ibaret kalıyordu.

“Kenan sana katilin kim olduğunu söyledi mi?” diye sordum, Dantes yaslandığı duvardan uzaklaştığında biraz ötesinde duran sokak lambasının sarı ışığı tenine düştü.

“Hayır.”

“Sana inanmıyorum. Kim olduğunu öğrendin mi?”

Yüzü kaskatıydı. “Hayır.”

Ona baktığımda göğsümde göçmeye başlayan bir cennet varmış gibi hissediyordum. Günahkâr olduğunu söylüyordu ama yanlış duvarların arasındaydı. Kalbindeki duvarların tanımı bile yanlıştı. Dudaklarım kelimelerin yoksunluğuyla titrerken inlemeye benzer bir ses çıkardım.

“Bana yalan söyleme artık!” Sırf artık ona dokunmak istemiyorum diye göğsünde darbeler de bırakamıyor olmak haksızlıktı. O duvar yıkılana, göğsü paramparça olana kadar vurmak istiyordum oysa. “Her gün bambaşka yalanlar. Bu kadar kısa zamanda nasıl böyle farklı birine dönüşebildin?”

“Boşuna çabalıyorduk zaten. Ne yaparsak yapalım katili bulamayacaktık.”

Ulaşılması güç bir arazi gibi aramız dikenli tellerle çevrelenmişti. Her duygusunu benden bir adım ötede yaşıyordu fakat ona doğru bir adım bile gitmeyecektim.

“Senin istediğin ne?” diye sordum kısıkça. “Yoksa Barbaros Solar, Azad Birdal, annem ve Murathan Almaz’ın da içinde olduğu bir başka çıkmazın mı peşindesin?” Yargılayıcı sorum üzerine ona bıçak çekip boğazına dayamışım gibi bir ifade yerleşti gözlerine. “Bana Murathan’ı görmeye gitmekten başka çare bırakmadın.”

Yargım kalbimin en derinlerinden gelmiyordu. Aslında şu an yargılamayı geçtim sağlıklı düşünecek bir konumda bile değildim. Gerçekler önüme saçılsa bile elimi uzatıp dokunmaya cesaret edemezdim ama içimi bir şeyler tırmalayıp beni tetikliyordu.

“Konu yine sırlara mı gelecek yani?” Dantes gözlerindeki ifadeyi karanlık bir sahnenin en arkalarına itti ve orada oynanan oyunların hiçbirini görmeme izin vermedi. “Her zaman sana, seni güvende tutacak kadarını verdim.”

“Evet ama son seferde bunu yapman için göğsüne bir kurşun sıkmam gerekmişti.” dedim acımasızca. “Yetmez anlamıyor musun? Yetmez!”

Bunu söyler söylemez pişman oldum, saniyesinde. Özellikle de Dantes bana okyanusun ortasındaki bir gemide çırpınırmış gibi bakarken. Göğsündeki kurşuna rağmen dudağının kenarı yukarı kıvrıldı ve gözlerinde ben konuşmasam da bana dair her şeyi anlamış bir farkındalık doğdu.

“Ben bir kez bile senin sakladığın sırları yargılamazken her seferinde bana bunu yapıyorsun.” dedi sessizce. Bunu söylerken gülümsüyor oluşu, sözlerinden bile daha yaralayıcıydı. “Farkında değilsin ama bir şey elde edemediğinde saldırdığın ilk kişi hep benim.”

“Hayır, farkındayım.” dedim acımasızca. “Yoksa farkında olmadan mı yaptığımı düşünmüştün?”

Sözlerim suratına tokat gibi çarptı.

Keşke ona hiçbir zaman saldırmak istemediğimi, hep aynı safta olmak istediğimi anlatabilmenin bir yolunu bulabilseydim ama o bana bunları yapmışken olmazdı.

Ben de onun kadar çaresizdim ve gerçeğe muhtaçtım. Farklı kapıya açılan aynı yola koşuyorduk. İstediğimiz her şey hem birbirine bağlı hem de bir yerde tamamıyla kopuk haldeydi.

“Sen en başından bu yana hep gerçeklerin peşindeydin değil mi?” diye sordum manidar bir gülümsemeyle. “Bekle, sana kimsenin veremeyeceği bir gerçeği vereyim de ne kadar boşuna çabaladığını kendin gör.”

Ateş’e döndüm. Hala demir kapının girişinde Fırat’la duruyor ve Dantes ile aramızdaki çekişmenin bitmesini bekliyorlardı. Kenan’ı ne zaman bulduklarının ve bunu benden neden gizlediklerin de hesabını soracaktım fakat bugün o kadarına gücüm yoktu. “Ateş bana bir bilgisayar bul.” diyerek içeri girdiğimde kenara çekilerek bana yol açtılar.

Ateş diğerlerinden önce bana yetişti ve beni kendine ait bir odaya götürdü. Mekânın gürültüsünden ve kalabalığından uzak, tek başına kafasını dinleyebileceği sade bir odaydı. Yine de tasarımı mekanla aynı döşenmişti, duvarların bir kısmı kırmızı, ışıkların çoğu loştu. Etrafı deri koltuklarla çevrelenmiş camdan bir orta sehpa vardı odanın ortasında. Penceresi olmayan bir duvarın önünde ise Ateş’e ait olan çalışma masası duruyordu.

Hepsi de benimleydi. Saniyeler sonra odaya en son giren Dantes yüzünde en ufak bir merak belirtisi bile yokken kapıyı kapattı.

Az önce bir felaketten çıkmış olmama rağmen hala benim göğsümde onun hasreti büyürken onun göğsünde büyüyen soğukluğa şahit olmak günahların elini tutup cennetin kapısını çalmak gibiydi.

Hiç tereddüt etmeden hep yanımda taşıdığım belleği, küçük çantamın içine sıkıştırdığım fermuarlı bölmeden çıkardım.

Şehriyar hala oralarda bir yerlerde yaşıyorsa bile hükmedeceği şehri kalmamıştı. Tüm evler yıkılmış, insanlar yurdunu terk etmişti. Kimse yıkımın olduğu yerde yaşamayı istemezdi. Ama ben içindeki yıkıma rağmen Dantes’in çatısı altına gelmiştim.

“En başından bu yana tek istediğin belgelerdi değil mi?” Belleği camdan sehpanın üzerine attığımda kayarak durdu. “Kuklacı öldü,” dedim bir sırrın daha sırtımda bıraktığı yükten kurtulmanın rahatlığıyla. “Şimdi sahne sizin olsun, görünüşe göre hep öyleymiş.”

Hepsinin yüzüne tek tek baktım ve Dantes’te duraksadım. “Benim de en gerçek yalanım buydu. O kasadan belgeleri aldım ve sizden sakladım.” Gülümsedim ama dudaklarımda geçmiş kanamalı sızılar hala duruyordu ve ben inatla kendimi acıtmaya devam ediyordum. “Hem de hiç pişmanlık duymadan.”

“Lara Solar,” Dantes gülümsedi, benim acıma çok benzer bir şekilde. Fakat onun acısında tüm olasılıkları içine çekip dünyayı yok edecek bir karadeliğin hiddeti vardı. “İşte şimdi babanın kızı gibi konuştun.”

“Evet ben babamın kızıyım. Ben senin nefret ettiğin o adamın kızıyım ve hala o babayı sevmekten vazgeçemedim. Ne yapacaksın?”

Bin bir farklı duyguyla gülerek başını iki yana salladı. “Bazen o kadar hak veriyorum ki kendi yaptıklarıma.”

“Çağlar, sussana amına koyayım.” diye tısladı Fırat. “Aklını mı kaçırdın?”

“Tabii,” Ellerimi hoyratça iki yana açtım. “Mir Bey zaten hep haklıdır, onu yargılamak ne haddime.”

Yürüyerek aramızdaki mesafeyi kapattım. “Ama senin beni yargılamaya hakkın yok.” Son olanlardan sonra babamın kızı olmak istemiyordum dilimden dökülenlerin aksine. Ama babamın benden utandığını ona söyleyip göğsünde teselli bulmayı istediğim anlar geride kalmıştı ve zihnimin her parçası tek tesellimin kendim olduğunu söyledi bana.

“Ben senin her yalanını ve oyununu unutmuşken sen beni yargılayamazsın. Hem de bel bağladığın bir hiç uğruna asla. O bellek boş çünkü. Belge falan yok.”

“Nasıl yok?” Fırat uzanarak fırlattığım belleği aldı ama bakışlarında sesine uymayan bir ifade vardı. Karanlık gibiydi ve daha gizli bir vaadin habercisiydi. Ama bunu çok derinlerinde saklıyordu, o karanlığı aşabilmem mümkün değildi.

“Fırat,” Dantes konuşurken hala bana bakıyordu. “Belleği bilgisayara tak.”

“Bunu başka bir zamana erteleyemez miyiz?” Ateş ellerini kaldırarak uzlaşmacı bir şekilde araya girdi. “İkinizde bu kadar öfkeli ve sarsılmışken değil de-“

“Fırat,” dedim sertçe. “Belleği bilgisayara tak.”

“Pekala…” Pes eden Fırat Ateş’in camdan orta sehpaya bıraktığı bilgisayara uzandı. “İşte bu çok eğlenceli olacak.”

Bir gün o videoyu tamamen izlemeye cesaretim olacağını biliyordum ama bu şekilde olacağını hiç tahmin etmemiştim. Dantes’in gecenin hırsızı gözlerinden son kez alacağımı alarak bakışlarımı çektim ve bir köşede sessizce ayakta durdum. Fırat bilgisayarı açtığında Dantes de diğer köşede duruyordu. Ateş Fırat’ın diğer tarafında oturuyordu ve Fırat da belleğin içindeki tek videoyu açtıktan sonra geri çekildi.

Annemin sesini gerçek hayattan önce hatıralarımda duydum. Uyumadan önce bana okuduğu masalları, saçlarımı tararken mırıldandığı şarkıları, kahkaha atarken kulaklarımda yankılanan o tatlı melodiyi daha dünmüş gibi hatırladım ve hayatımda bir başka kitap daha açıldı. Annemin sesinin ne zaman unutulmuş bir kitap olmasına izin vermiştim? Belki de o gece yaşadıklarımı unutmaya çalışırken anneme ait izler de unutulmuşluğun arasına karışmıştı.

Ama artık hepsi yeniden buradaydı işte.

Lara,” Sesini duyduğum an ellerim yumruk oldu ve Dantes’in ellerine uzanma isteğimden güç bela kurtuldum. Bunlar sadece anıydı, ellerimi uzatıp da hiçbirine dokunamazdım.

“Bak bu kadın benim annem, az önce katilini bize söyleyebilecek tek adamı babama verdiğin kadın.” Kızdığım, kırdığım, yargıladığım onca şeye rağmen dokunmak istediğim tek adam yanımdaydı ve onun da elleri yumruk olmuştu.

“Bunu şimdi yapmak zorunda değiliz.” dedi sertçe. “Kızdığın için izletiyorsun bize bu videoyu. Kimseye bir şey kanıtlamak zorunda değilsin.”

“Konuşma.” Sesim titredi ve üzerime bir cennet yıkıldı.

Eğer bu videoyu izliyorsan, kızım… ben artık yanında değilim demektir.

Zamanların başlangıcı ve sonu tam olarak burasıydı. Hayatım annemden önce ve sonra diye ikiye ayrılırken annemden sonrası hep sarpa sarmıştı. O yanımda olsa şimdi bambaşka bir kız olabilirdim. Hayatı seven biri olarak büyürdüm, insanlardan nefret etmezdim, bir gün bir sinemanın girişinde bir adamla karşılaşırdım ve farkında olmadan aynı filme bilet alıp gülümserdik. Ayrı koltuklarda aynı filmi izler ve çıkışta film hakkında konuşurduk. Sonra ben heyecanla eve gelir, anneme aklımı başımdan alan bir adamla tanıştığımı anlatırdım. Annem yabancılarla samimi olma diyerek beni azarlardı ama sonra çok mu yakışıklı diye sorup dedikodusunu yapardık.

Dantes’i anneme anlatabilmeyi çok isterdim.

Kalbim göğsümde pır pır atarken buradan sonra duyacaklarım için kendimi hazırladım. Anneme bakmak beni o kadar yaralıyordu ki görüntüsüne odaklanamıyordum. Gözlerine, dudaklarına, yanaklarına, saçlarına hep parça parça bakıp kendimce çıkış yolları aradım.

Kamera karşısına oturmadan önce söyleyeceklerimi defalarca kafamdan geçirdim ama şu an hepsi çok önemsiz. Sadece bu videoyu izlerken kaç yaşında olacağını merak ediyorum.

Zarif parmakları gözünden akan yaşlarda oyalandı ve yüzüne firar eden saçları geriye sıyırıp yas dolu gözlerle gülümsedi, gözleri yıllar öncesinden değil de tam karşımdaymış gibi ekrana kilitlendi. “Kaç yaşındasın kızım? Kaç yaşında hatırlıyorsun şimdi beni?

“Yirmi yaşındayım anne.” Hıçkırmamak için bir elimin sırtıyla dudaklarıma bastırdım ama nafileydi. Dantes’in bakışlarını üzerimde hissettim.

Sen yokken çok çabuk büyüdüm ama içimdeki çocuk yakamı hiç bırakmadı anne. Hep bıraktığın yerde bir gün beni almaya gel diye bekledim.

Annem bir masanın başında oturuyordu. Elleri saçlarında dolanmadığı zamanlarda ya birbirine kenetleniyor ya da önünde duran bir kitabın sayfalarını karıştırıyordu. Kitabın adını okumak güçtü, tek görebildiğim fazlasıyla yıpranmış olduğu ve annemin kitaba tüm şefkatiyle dokunduğuydu.

Büyüyünce…” Gülümsemeye çalışarak yanağındaki yaşları sildi. “Büyüyünce her şeyi senin iyiliğin için yaptığımı anlayacaksın. Sırf benimki gibi yarım bir hayat yaşama diye.” Yaşadığı hayatın onda bıraktığı izlere rağmen melekler kadar güzeldi. Omuzlarından aşağıya dökülen açık kahve saçları, beyaz teni, yorgun ama ışıldayan gözleri…

Her şeyin başka türlü olup olamayacağını düşündüğüm çok oldu ama her ihtimal beni bu sona getirdi.” Son derken ölümden mi bahsediyordu? Yaşadığı son günü, son gün olduğunu bilerek yaşamak onu korkutmamış mıydı? Keşke küçük olmama rağmen bana biraz açsaydı kendini, bu karenin içine hiç girmek zorunda kalmasaydı.

Bazen düşünüyorum da,” Kısa bir an gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı ve gözlerini açtığında hayattan ağır darbeler yemiş bir kadının ifadesini gördüm. “Eğer sen olmasaydın hayatım çok daha kolay olabilirdi.

“Ne diyor bu kadın?” diye fısıldadı Ateş.

Zamanın benim için yarattığı boşluk genişlediğinde karanlığın içine dalmaya başladım. Kelimeler onun dilinden dökülmesin diye kendimi kandırma çabalarım sesi kulaklarıma doldukça anlamını yitirdi. Göğsümdeki sancı büyüdü, annemim gözlerine yerleşen acı ve pişmanlık geçmişten çıkıp tam kalbimin ortasına çakıldı.

Tüm hayatım,” diye devam etti annem. “Bir şeylerden kaçmakla geçti. Sana iyi bir hayat veremeyeceğimi biliyordum. Buna rağmen seni kollarıma aldım ama Tanrı biliyor ya, doğmanı hiç istemedim.

Annem konuştu ve zamanın kalbinden sarkan sarkacın ucu benim kalbime dokunduğunda anlar ve anılar dipsiz bir boşluğa çekildi. Annemin görüntüsü zihnimdeki kapılardan birinin ardında bulunmayı beklerken avuçlarımda tek bir anahtar bile kalmadı. Görüntüler kayboldu, sesler zaten beni sağır bırakalı çok olmuştu. Konuşmaya çalıştım, söylediklerinin yalan olması için yıllanmış bir kareye haykırmak istedim. Beni hayata bağlayan tek insanın hayali hiçbir zaman olması gereken yere ait değilmiş gibi zihnim tarafından bertaraf edildi.

Güneş Birdal’ın gözünden bir damla yaş daha aktı ama o yaş sevgiden ya da hüzünden değil öfkeden ve kayıplardan doğdu. “Seni sevmeye çalıştığım her seferde aynaya bakıp ne kadar yalnız olduğumu hatırladım. Defalarca seni aldırmaya gittim ama hastaneye giremedim. Hayata tutunmaman için dualar ettim ve sen tutunmaya devam ettin. Sanki tek amacın hayatıma musallat olmaktı.

“An…ne…”

Annem yalnızca tek bir bakışıyla bu kalpte bana dair ne varsa talan etti. Kendi içimde inşa ettiğim evler yıkılırken bana bir tek mezarları layık gördü ve en güzel, en derin mezarın aslında yıllarca hep beni beklediğini anladım.

Ben istenmedim, ben sevilmedim, ben bir gözyaşından başka bir şey değildim. Ben hiçliğin koynunda uyuttuğu küçük bir kızdım ama orada bile fazlalıktım.

“Videoyu kapat.” Dantes’in sesi annemin sesini bastırdı.

Yumruk olan ellerim halsizce iki yanıma düştü,

Sen olmasaydın… babanı hiç bırakmazdım.” Güneş Birdal’ın sesi hiçliğe karışmadan önce duyduğum son sözler bunlardı. “Dayanamayışımın sebebi sensin.

Tanrı’nın benim için yazdığı kaderin tam olarak nerede başladığını ve nerede bittiğini bilme şansım olsaydı başlangıcından önce sonuna koşardım. Annesi tarafından sevilmeyen çocuklar nasıl mutlu olurdu? Ben bunu bilmiyordum, ben sevgiye inanan kalbimi kırılan inançlarıyla nasıl ayakta tutacağımı da bilmiyordum.

Ateş devam etmesine izin vermeyerek videoyu kapattığında, duyulanların yarattığı sessizliğin ardından merdivenlere koştum. Koşabildiğim ve kaçabildiğim ne varsa ardımda bırakmak istedim. Demir kapıyı iterek kendimi karın yağdığı sokağa attım. Yine başladığım yerdeyim ama burası ilkinden çok daha derin.

Boğazımı bir hıçkırık deldi ve bu gece tanık olduğum tüm hayal kırıklıklarına kendi kalbimin parçalanışı da eklenince dayanma sınırım yıkıldı, ciğerlerimden acı dolu bir çığlık döküldü.

Ruhum bile yırtılan bir kâğıt parçası gibi ikiye bölünürken bir parçası yanmış, diğeri alıp başını gitmişti. Kendimi durduramadım, bir ömre yetecek kadar çok ağladım ama ömrüm duyduklarımı kaldırmama yetmedi.

Sonra başımı kaldırdım. Kar taneleri yavaş yavaş düştü tenime.

Dantes’in arkamdan geldiğini biliyordum. Ben onu annene anlatabilme özlemi çekerken annemin beni bile dinlemek istemeyişi kalbimde yağmurlu bir gece doğurdu, beni sel altında bıraktı.

“Senin kalbine laf ederken aynaya hiç bakmamışım.” dedim yavaşça ona dönerken. O kadar titriyordum ki sanki karların altında can çekişiyordum. Dantes böyle söyleme dercesine başını iki yana sallasa bile hiçbir şey kar etmedi. Ellerimi karların altında üşüyen çıplak kollarıma sardım.

Tanrı’nın nefesini yeniden ensemde hissettim ve zamanın başlangıcı yeniden burası oldu. Ama zaman bir çemberdi, başladığı vakit aslında son buluyordu ve ulaştığımız her son aslında attığımız ilk adıma denkti.

Ve bunu bize çok acı bir şekilde bir kez daha hatırlatan Tanrı, gözlerini kapatıp açtı.

“Senden sevgi beklemem aptallıktı.” diye fısıldadım Dantes’e. Kar taneleri ağırlaşarak aramızda asılı kaldı.

Kalbindeki duvarlara ellerimi hiç dokundurmayışı zamanın başlangıcı oldu. “Annem bile beni sevmemiş,” Dokunmadan o duvara kazıdığım kandan gözyaşları ise zamanların son durağıydı. “Sen sevmemişsin çok mu?”

Bize ne hissettiğini söylemeyi ihmal etme!