Bu kentin ne çatılarını ışıldatan ayları sayabilirsin,
Ne de duvarlarının gerisine gizlenen bin muhteşem güneşi.
A Thousend Splendid Suns/K. Hosseini
༄
Gözlerin geceye doğan güneşten yangınlar çalmış,
Senin gülüşüne parmakları değermiş Tanrı’nın.
Senden sonra hecelerin sonu üç noktayla parçalanmış,
Senden öncesindeyse hiç sonu gelmezdi satırların.
Rüzgârın değdiği saçlarında denizler tutsak kalmış,
Suskunluğum için hazırda bekliyor yıllar.
Adın anlamını karanlığın kalbinden almış,
Gölgende saklanıyor ardında bıraktığın yarınlar.
༄
Düşlerim var olmamış bir dünyanın sınırlarını çizecek kadar genişti her zaman. Ama düşler hep benimle olsa da hayalini kurduğum dünya gerçekliğini kaybettiğinde zihnimin içindekilere bile güvenmemem gerektiğini öğrenmiştim.
Bazen insanın kendi zihni bile onu bırakır giderdi. Yerine gelense hiçlikti.
Gün doğumu isterken karanlığın başladığı yerde durmayı bilirdim, geleceği beklerken geçmişin durduğu yere mıhlanmaya aşinaydım.
Buradayım, dikkatli bakarsam anılara, bir aynaya bakmış gibi görebilirim kendimi. Orası bir yansıma. Hayatın kandırmacası.
Kalbimin kıyısından aşağıya sarkan el değmemiş acılar, parmak uçlarını kanla kaplı damarlarıma bastırıyordu. Oysa benim kalbim bir uçurum değildi. Hiçbir şeyin düşmemek uğruna kalbime tutunmaya hakkı yoktu. Belki benim bile. Gökyüzü, zamana karışan inançsızlığın soğuk karını üzerime parça parça yağdırıyordu ve o soğuk tenimle bir bütün olmuştu.
Dikkatli bakarsam oralara, kalbimin bile son demine kadar üşüdüğünü görebilirdim.
Halbuki her şey çoktan çığ altında kaldı. Kurtarılma çabaları nafile. Bazen sadece durup üşüdüğünü kabullenmek gerekir. Hayatımın her şeyi kabullenmeye başladığım evresindeydim. Sevilmediğimi bile.
Nihayetinde ben sevgiyi alıp da kimse görmesin diye kalbime bastırdıkça, o konakladığı yeri kendine düşman belleyip beni içeriden öldürmüştü.
Benim bile durduramadığım bu cinayetin faili kimdi? Sevgiyi saklayan ben olduğuma göre cevabı çok düşünmeme gerek yoktu ve kendi cinayetinin cenazesine katılan kalbim, şimdi bir daha kimseyi sevmek istemediğine dair yeminler ederek kendi köşesinde ağlıyordu.
Duyduklarımın acısı içimde tedavisi olmayan bir hastalık gibi yayılmaya başlayalı çok olmamıştı. Bir şeyleri kaybetmiştim ama neden kaybettiğimi bile anlayamayacak kadar çaresizdim. Halbuki kazanmak için çabalamamış olsam da bu ödülü hak ederek doğduğuma inanmıştım.
Sevginin bir bedeli olmamalıydı. Yine de dudağımdan geçmişin kanattığı bir kan sızıyordu ve ben o kanı elimin tersiyle silerken gözyaşlarıma bile vakit ayıramıyordum.
Dünyam tepe taklak dağılıyordu.
Eğer bana hayat veren kadın bile beni sevmiyorsa, bu dünyada tutunacak neyim kalmıştı benim?
Bunca zaman hayattaki tek dayanağımı Güneş Birdal olarak görmüş ve onun yüzümü gülümseten anıları için yaşamıştım. Sayfalar dolusu mürekkep tüketen acılar çekmiş olmama rağmen hiçbiri beni yıkmamış, sadece kan revan içinde bırakmıştı. İkisi arasında pek bir fark göremiyordum ama birkaç gün önceki Lara ile şimdiki Lara arasında büyük bir fark görüyordum.
Ve şimdiki Lara’nın içinde artık kendinden başka kimse için ağlamayacağına dair ettiği yeminler almış başını gitmişti.
Yanımdaki sandalyeye birinin oturduğunu hissettiğimde zihnim yine bulanıklığın eşiğindeydi ve onlarca merhametsiz düşünce kafamın içini işgal etmişti. Unut Lara, sırtını dön Lara, terk et Lara, git Lara… Sen hiçbir şey yapmadın ama acısını hep senden çıkardılar Lara.
Doğrularak başımı ovaladığımda düşüncelerin dağılmaya pek niyeti yoktu. “Bugünlük burada bitirsek olmaz mı?” diye sordum Kerem’e.
Sabah saat dokuzda birlikte yayınevine gelmiştik ve saatlerdir kitap üzerinde son düzenlemeleri yapıyorduk. Tatsız şeylerin olduğunun farkında olsa da neyin var diyerek üzerime gelmemişti hiç. Bu yüzden onun yakındayken hissettiğim sakinliği seviyordum.
“Olur tabi,” dedi, yine de önüme bugün kaçıncı olduğunu saymadığım kahve bardağını bıraktı. Kaşlarımı kaldırarak arkama yaslandım. “Soğuk kahve mi?”
“Bugünkü ruh haline uygun işte, daha ne istiyorsun.” Ses tonundan eğlendiğini saklamaya gerek görmedi. Belki de sandığım kadar ilgisiz değildi ruh halime karşı. “Benim tanıdığım Nihil yazacağı birkaç sayfayla kendini çok daha hissetmenin yollarını bulabilirdi.”
Kendine de sade soda almıştı ve arkasına yaslanıp bana yandan bir bakış attığında öyle değil mi der gibi göz kırptı. “Senin tanıdığın Nihil sanırım büyüdü.” Kahveden bir yudum çektiğimde boğazımdan aşağıya akan soğuk çok iyi geldi.
“Hiç düşme o tuzağa,” Kerem yüzünü buruşturdu. “Büyümek bok gibi bir şey.”
“Sen de büyümüş sayılmazsın. Hala üniversitede okuyan kardeşinle öğrenci evinde takılıyorsun.”
“Şşş, sus annemle babam duymasın yerin kulağı var.” Yüzüne yerleştirdiği yalancı panik dudaklarımın kıvrılmasına neden oldu. “Zaten bana görücü usulü buluşma ayarlamaya çalışıp duruyorlar.”
“Ve?”
“Ben ilişki insanı değilim be, Tweety. Kimseyi kandırmaya gerek yok. Hayat böyle gayet güzel gidiyor.” Sodasından bir yudum aldı ve sonra kahvemle tokuşturdu.
“Senin için aynı şey geçerli değil sanırım. Gerçi bir süredir magazine düşmüyorsun malum kişiyle. İyice uzaklaştığınızı düşünüyorum son olanlardan sonra ama bir yandan da çok sakinsin terk edilmiş olmana rağmen.”
Kaşlarımı çattığımda dudakları seğirdi. Mihri’yle olan konuşmalarımıza şahit olduğu ve beni Promaja’ya bıraktığı geceden sonra Dantes’le aramda neler olduğunu bilmiyordu. “Sular duruldu galiba.”
“Sular her zaman bulanık ama bu konuşmak istediğim bir konu değil.” Bir zamanlar ağlamaktan kalbim sökülüp elimde çürüyecek sanmıştım ki bu zaman eskiye değil yalnızca birkaç gün öncesine aitti.
Öyle olsun der gibi başını salladı. “Bu arada Mihri yazdı az önce, aşağıya gelmiş seni bekliyor. Bugünlük çalışma süremizin yeterli olduğuna kanaat getirmiş kendince. Ve paydos etmek zorundaymışız. Bu kız fazla dominant.”
Mihri’ye işim erken biterse buluşabileceğimizi söylemiştim ve ben haber vermeden gelmiş olması beni mutlu etti. Kerem’in son yorumunu duymazdan gelerek, “O halde çıkabilir miyim?” diye sordum.
“Evet, tabii. Artık senin işin tamam zaten. İllüzyondan İmparatorluklar birkaç güne baskıya gider. Sonrasında güzel lansmanla kutlama yaparız. Ha bu arada, sosyal medyada da tanıtımı yapılacak ve bu konuda senin de üzerine bolca iş düşüyor.”
Ayağa kalkıp deri ceketimi giyerken anlayamayarak ona baktım. “Nasıl yani?”
“Şöyle ki takipçi sayın bizim yayınevininkinden bile fazla. O yüzden yayınevinin paylaştığı her gönderiyi alıntılayıp kendi hesabında da paylaşman gerekiyor yoksa istediğimiz kadar insana ulaşamayız.”
Bu benim için bir sorun olur muydu? Geçmiş zamanda da tepki çeken paylaşımlarım olmuştu ve babam çoğuna kızmıştı. Ama bu konuda bir şey söylemeye hakkı yoktu. Artık profesyonel bir şeyin parçasıydım ve buna karışamazdı. “Hiç sorun değil, hepsine tamamım.” dediğimde Kerem rahatlamış bir nefes aldı. “Harikasın.”
Kazağımın üzerine giydiğim ceketin fermuarını neredeyse boynuma kadar çektim ve kahvemi almayı unutmadım. “Hoşça kal.”
Ofisten çıkıp koridorun en ucundaki asansöre yürürken birkaç çalışana el salladım. Görünürdeki insanlar kaybolduğundaysa cebimdeki telefonu çıkardım. Sadece birkaç mesaj vardı ve günlerdir ulaşmaya çalıştığım babamdan herhangi bir dönüş yoktu.
Asansörün düğmesine basarken babamı aradım. Telefon uzun bir süre çaldı. Artık açacağına olan inancım yoktu zaten ama şansımı deniyordum.
Asansör geldiğinde çağrı sesli mesaja düştü. Yorgun bir nefes alarak asansöre bindim. “Evet yine ben babacım.” dedim, lobi katına bastım. “Benden bilerek kaçtığını biliyorum ama kaçıyor olman ne yaptığını bildiğim gerçeğini değiştirmiyor. Lütfen bana dönüş yap baba. Seninle konuşmak istediğim şeyler var. Sadece kızın olarak seninle konuşmam gerektiğini söylüyorum, bunun bir anlamı olmalı.”
Anlamlar her zaman zihnimin en karanlık köşesinde duruyordu ve onları kabullenmemi bekliyordu. Bunu yapabileceğime olan inancımsa gittikçe zayıflıyordu. Hayatın bir darbe olarak suratıma çarpmasının ardından geçen günlerde her şey anlamsızdı çünkü.
Birini sevmek ya da bir beklentinin kurbanı olmak karanlığın en derin noktasındaydı.
Aşağıya indiğimde Mihri beni plazanın önüne park ettiğim motoruma yaslanmış halde bekliyordu. Yanına gittiğimde sıkıca sarıldık. Hava kararmak üzereydi. Kar yağmıyordu ama her yerde hala kar vardı ve ayaza çeken hava buz gibiydi. “N’aber ballı turta?” Kahvemden bir yudum aldı ve soğuk gelince yüzünü buruşturdu.
“Şöyle böyle işte.” İçimden dökülmek isteyen onlarca cümle dudaklarıma saldırdı, sebebi Mihri’nin her koşulda yanımda olacağını ve beni anlayacağını bilmek olmalıydı ama yapamadım. Bir noktaya kadar anlatabilmek için fırsatım vardı ama bundan sonra zordu. “Senden n’aber?”
“İlk sınav haftasını başarıyla atlatmamın şerefine benimle kutlama yapmak ister misin diye geldim aslında.”
Ben de onun gibi motoruma yaslandım. Üç gün önce Tarık haber vermişti motorumun tamamen onarıldığını. Hayalet çarptıktan sonra servise teslim etmiştim ve sonra ne halde olduğunu düşünmeye fırsatım bile olmamıştı. Babamsa motorumun başına ne geldiğini merak bile etmemişti.
“Pek kutlama havamda değilim.” Bana asla beni onaylamadığını belli eden bakışlar atarken dudaklarını büzdü. “Aslında bir süredir babamla konuşamıyorum. Çok yoğun sanırım, eve bile gelmiyormuş. O yüzden eve gidip belki gelir diye onu beklemeyi düşünüyordum.”
Mihri aman dercesine elini salladı. Üzerinde siyah kadife bir elbise ve siyah bir manto vardı. Topuklu botlarıyla boyu benden epey uzun duruyordu. “Kimseler pek ortalarda görünmüyor bu aralar. Tarık bile.” dedi. “Ama babamdan biliyorum, Barbaros abinin bugün şirkette önemli bir toplantısı varmış. Sanırım işleri sahiden de yolunda gitmiyor. Bir de iflas ediyormuşsunuz.” Gözlerini yalandan kocaman açtı. “Merak etme, sınıfsal farkımız seninle arkadaş olmama asla engel olmaz.”
Uzun zaman sonra ilk kez dudaklarımdan sahici bir gülüş döküldüğünü hissettim. “Teşekkür ederim. Sen harika bir arkadaşsın.”
İflas edersek benimle arkadaş kalmaya devam etmesi çok büyük bir fedakarlıkmış gibi komik bir ifade belirdi yüzünde. “Rica ederim, ne demek.”
“O halde önce şirkete geçebilir miyiz? Babamı yakalamak istiyorum. Sonra seninle istediğin her yere gelirim.” derken her yer kelimesinin altını çizmeye özen gösterdim.
“Ama biz gidene kadar çoktan gitmiş olurlar ki. Bence şansını yarın akşam dene.”
“Yarın akşam ne var?” Kahvemi dalgınca salladığımda içindeki erimemiş buzlar tıkırdadı.
“Unuttun mu, Lara? Sihirkent’in kulüp üyeleri yine şu kışa hoş geldin ıvır zıvır kutlamalarından düzenlemiş. Geçen yıl ki devasa restoranı kiralamışlar. Sitedeki herkes katılacaktır ve babanın bu büyük organizasyonu kaçırdığını gördün mü hiç?”
Mihri’nin sözleriyle hatırladığım o organizasyonu sanırım babam şimdiye kadar hiç kaçırmamıştı çünkü nüfuzlu insanların bir araya geldiği bir aktivite her zaman çok önemliydi onun için. Kış mevsiminin gelişi insanlar için sadece bahaneydi. Öyle gecelerde genelde sabaha kadar içilip iş konuşulur ve Sihirkent’in birikmiş bir yıllık dedikodusu yapılırdı. İçeri medya da alınmadığı için herkes çok rahat ve keyfinde olurdu. Bu benim için bir fırsattı.
“O halde yarın akşam kesinlikle orada olacağım.” dedim kısık sesle ve Mihri’nin heyecanla doğrulmasına neden oldu. “O zaman gelsin partiiii!”
“Ya sen niye sevgilinle kutlama yapmadın ki beni peşinden sürüklüyorsun?” dedim ama bir yandan da hızlıca kahvemi bitirip bardağı çöpe attım.
Mihri kıkırdadı. “Onunla çoktan kutladık bile.”
“Hımm.”
“Hı hım, şimdi sıra en yakın arkadaşımla kendimi kaybetmekte.” Kesinlikle alkol almaktan bahsediyordu. “Uçarak gidelim!”
“Uçarak gidelim o halde.” Motoruma pat pat vurdum.
“Özledim kız senle motora binmeyi. Gerçi bu havada motora bindiğimizi görürse babamın hey heyleri birazcık atabilir. İyi ki şirkete gitmiyoruz.”
“Senin baban da mı şirkette?”
Kabanının önünü sıkı sıkıya kapatırken kafasını salladı. “Sana ciddi meseleler var diyorum inanmıyorsun.”
“Barbaros Solar tüm servetini kaybederse neler olur bunu düşünmek biraz şoke edici.” Zaman zaman düşündüğüm oluyordu, Dantes’in tüm amacı babamın her şeyini kaybetmesine neden olmak olduğu için iş o noktaya gelirse nasıl bir senaryo beklerdi beni buna da hazırlıklı olmam gerekiyordu.
“Aman boş ver.” Mihri benden önce davranıp kasklarımızı aldı. “Şirket iflas etse partisi var, siyasetten para kazanmaya devam eder. Gerçekten iflas etmesi için itibarının tamamen yok olması gerekir.” dedi umursamazca.
Ama ben onun kadar umursamaz olamadım. Babamın güçlü bağlantıları vardı. Bir taraftan darbe yese diğer taraftan kendini kurtarmayı hayli hayli başarırdı ama karşısında sahiden güçlü ve ondan nefret eden insanlar varsa bu daha ne kadar devam edebilirdi ki? Kaskımı takmak üzereyken telefonuma mesaj geldiğinde kimden geldiğini tahmin edebiliyordum. İçimi çekerek mesajı açtığımda arkadaşımın gözleri üzerimdeydi.
Mir..: Bugün yine nereye kaybolup gittin?
Onu görmezden gelmem gerektiğini biliyordum. Üst üste yığılan hayal kırıkları bana çok daha fazlasını yapmam gerektiğini söylüyordu. Dantes bir duvar kadar sertti, zira dokunmama izin vermediği kalbi de öyle. Ama bunun bir noktada öyle can yakıcı bir haliyle yüzleşmek zorunda kalıyordum ki bu beni nefes alamaz hale getiriyordu.
Mir..: Senin için endişeleniyorum.
İkinci mesaj da ekrana düştüğünde ses tonu ve yüzü gözlerimin önündeydi. Birkaç gün önce Kenan’ı babama verdikten sonraki katılığı ve sessizliği de öyle. Ona asla ulaşamayacağım bir yerde durduğunu bilirken elimi uzatmak diye bir şey yoktu artık.
Lara: İnandırıcı değilsin.
İyileştiğimi reddeden, bana mutluluğu bencil gören bir parçam bu aralar yeniden kuytulardan gün yüzüne çıkmış gibiydi ama ben aynaya baktığımda yeniden geçmişin kuyusunda boğulmaktan korktuğumdan o parçayı yok saymak için elimden geleni yapıyordum.
Kaskım koltuğumun altındayken Mihri dikkatli bakışlarıyla bana bir adım yaklaştığında yüzünde anlayış dolu bir ifade vardı. “Mir Beyler hala mı aklını başına almadı?”
Aklına başına almaktan kastı sanırım beni terk ettiği zamandı. Mihri o gece arayıp Dantes’i göz alıcı tavırlarımla baştan çıkarma planımızın nasıl gittiğini sorduğunda o gece birlikte vakit geçiremediğimizi söylemiştim. İşin aslındaysa dakikalar süren öfke nöbetleri, ağlamalar ve ardından gelen Dantes’in bana ulaşmasına asla izin vermediğim bir sessizlikti.
Şimdiye kadar bir şeylerden korkan, kendini geri çeken hep o olmuştu ama bu kez sahiden tamamen nötr yaklaşmayı başarıyordum. Bir şey sorduğunda gözlerine bakmadan cevap veriyordum, yanından o yokmuş gibi geçiyordum ya da aynı masaya oturmuyordum onunla. Varlığını biliyordum ama yokmuş gibi davranıyordum. Bunun onu delirttiğini biliyordum.
O geceki öfkem devam etse şimdikinden çok daha mutlu olurdu.
Ama ben artık öfkelenemeyecek kadar yorgundum. Yalnızca doğru an gelene kadar bekle diyordu bir yandan zihnim. Benim söyleyecek çok şeyim var. Hepsi de çok gürültülü.
“Aksine, benim aklımı öyle bir başımdan aldı ki ona ne kadar kızgın olduğumu tahmin bile edemezsin, Mihri.”
Mihri kaskını takmadan önce duraksadı. Yüzünde gerçekten endişeli bir ifade belirdi. Hayatı ciddiye almadan yaşamanın kolaylığına sahip olsa da benim yanımdayken her zaman daha derin bir insana dönüşüyordu. Onun bu yanını gören nadir insanlardan biri olduğumu biliyordum. “Yine mi çuvalladı? Bu adamın derdi ne ben sahiden anlamıyorum. Seni seviyor mu sevmiyor mu? Çünkü sevmiyorsa bu konuda gerçekten bir şeyler yapman gerekecek.”
O sırada yeni bir mesaj geldiğinde telefona bakarak yoğun duygularımı arkadaşımdan saklayabildim.
Mir..: Sadece sen inanmak istediğin kadarını görüyorsun.
“Bu da ne demek?” Mihri yanıma kadar gelmiş, Dantes’in yazdığı mesajı okumuştu.
“Beni inandırmak istediği şeyler var ama pek de inandırıcı olduğu söylenemez.” diye kısaca yeni durumu açıkladım. “Boş ver, gerçekten sorunlu eski sevgilim var triplerine girmek istemiyorum.”
“Bana versene sen şu telefonu.” Mihri cevap vermeme fırsat vermeden telefonumu aldığında tepki vermedim. Aksine sabırla Dantes’e mesaj yazmasını ve göndermesini bekledim. Benim aleyhime bir adım atmayacağını biliyordum. Saniyeler sonra geri verdiğinde mesajı açtım.
Lara: Artık senin ne hissettiğinle ilgilenemeyecek kadar meşgulüm. Senden bağımsız koskoca bir hayatım olduğunu unutmuş olabilirsin ama hatırlamanı tavsiye ederim. Başkalarıyla planlarım var bu gece. Bana bir daha yazma ve rahatsız etme. Engellerim seni.
Usulca dudaklarım yukarı kıvrıldığında Dantes’in bu mesajı benim yazmadığımı anlayacağını çok iyi biliyordum. “Kart zampara diye ekleyecektim sonuna ama sen olmadığımı anlar diye yazmadım.” Mihri tatlı tatlı sırıttığında uzanıp ona koca bir öpücük kondurdum. “Seviyorum seni.”
“Yalnız hala üzerine düşünülmesi gereken şeyler var.” dediğinde sabırla içimi çekerek dudaklarımı birbirine bastırdım ve kaskımı kafama geçirip bağladım.
“Kasklar ses geçiriyor ve bunu duymaktan kaçamazsın tatlım. Hala o adamla aynı evde yaşadığın gerçeğini yok sayamayız.”
“Evet sayarız.” Motora atladığımda Mihri bana gözlerini devirdi.
“Hep diyorum, sen iflah olmazsın.”
Muhtemelen.
“Seni daha önce hiç gitmediğin bir mekana götüreyim mi?” diye sordum dikkatimizi artık başka yere vermemiz gerektiğini düşünerek. Mihri heyecanla onayladığında artık her şey daha kolaydı.
Gittiğin yeri düşününce o kadar da kolay olmayacak sanki, Lara, dedi zihnim. Bir geceliğine belki de zihnimi tüm düşüncelere kapatmalıydım. Çünkü motorumu sürdüğüm yer tam olarak Promaja’ydı. O lanet gecenin yaşandığı ve üzerinden derin sessizliklerin geçtiği mekân.
Promaja ulaştığımızda saat epey geç olmalıydı. Mihri girer girmez mekâna bayılmıştı, orası kesindi. Kırmızı loş ışıklar, insanın kanını kaynatan bir müzik ve bolca zihnini boşaltma imkânı vardı. O hemen bara gidip bize iki içki söylerken benim bakışlarım kalabalığın arasında dolaştı.
Buraya son gelişimde koşarak geçtiğim yollar kesik bir film sahnesi gibi arada aklıma üşüşüp bana derin bir nefes aldırıyordu. Hızla bakışlarımı kalabalıktan çekerek Mihri’nin uzattığı içkiyi aldığımda tanıdık kimsenin olmamasını umuyordum.
Olanlarla yüzleşmek her geçen dakika daha da ağır bir hal alıyordu. Üst üste kadehleri kafasına diken Lara bir anda yerini karanlık bir köşede ağlayan Lara’ya bırakıyor, sonra Lara tekrar ayaklanıyor ve tanımadığı insanların arasında kendini kaybedercesine dans ediyor, ardından etrafındaki hiçbir yüzün ona tanıdık gelmediğini fark ederek kendi köşesine geri çekiliyordu. Mihri’yle çok eğlendik ama zihnim bulandıkça gerçekler kafama dank etti.
Bara yan yana oturduğumuzda Mihri annesine gelip onu alsın diye mesaj attı ve kafasını masaya koydu. “Umarım babam çoktan uyumuştur, yoksa…” Parmağıyla boynunu kesme hareketi yaparken içini çekti ve sanırım uyuya kaldı.
Bense kendi halimde çalan müziğe kısıkça eşlik ediyordum ki yanımda birinin varlığını hissetmemle sessizleştim. “Demek buradaydın.” Yüzüme düşen saçlarımı geri iterek kafamı kaldırdığımda diğer yanımda oturan ve yüzündeki endişeli ifadeyi saklayamayan Evren’le göz göze geldim.
Ona yavaşça el salladığımda ne kadar sarhoş olduğumu anlamak ister gibi beni süzüyordu. “Kaçtığımı mı düşünmüştünüz yoksa?” Gerçekten kaçıp ortadan yok olsam Dantes’in nasıl bir tepki vereceği zihnime üşüşünce kendi kendime güldüm. “Sobelendim.”
Dantes’in adı aklıma düşünce beraberinde beni ona bağlayan binlerce anıyı getirdi yine ve ellerinde kılıçları olan anılar her zamankinden daha acımasız davrandı. Lütfen burada olmasın, henüz zihnimdeki çığlıklarla yüzleşmeye hazır değilim.
“Birkaç saattir sana ulaşamayınca biraz paniklediğimizi itiraf etmeliyim.” dediğinde o da gergince gülümsedi ve bakışları karşıya döndüğünde bu kez barın arkasında duran Ateş’i gördüm. “Merhaba patron.” Ona da el salladığımda Evren’den daha endişeli görünüyordu.
Yine de ufak bir tebessümle bana el sallayarak karşılık verdi. Bir sonraki içki siparişimi hazırlayıp önüme uzatan barmene ters ters bakarak elindeki içkiyi aldığında gözlerimi kıstım. “Burayı ben hallederim, sen molaya çık.” dedi barmene.
“Halledersin tabi,” Bilmiş bir edayla başımı salladım. “Çünkü ben halledilmesi gereken bir mevzuyum değil mi? Bir mesele. Bir konu. Bir olay. Ben lanet olası bir sorunum.”
Evren kinayeli cümlelerimi duymazdan gelerek elini omzuma koyduğunda savunmamın onun nahif ruhu karşısında ne kadar zayıf olduğunun farkındaydım. “Çok mu sarhoşsun?”
“Daha kötü zamanlarım olmuştu.” Şu anki sarhoşluğum zihnimi tamamen uyuşturmaya yetecek türden değildi. Oysa bu gecenin eğlenceli geçmesi gerekiyordu ama tüm duygular uykuya çekildiğinde acının ve hayal kırıklığının inatla kalmak gibi bir huyu vardı.
“Çok zararsız biri gibi görünebilirim ama öfkelenince olabilecek en acımasız insanlardan birine dönüşebildiğimi biliyor muydun?” Meleksi yüzüne bakınca buna pek ihtimal veremiyordum ama peşinden, “Özellikle kızlarım söz konusu olunca.” diye ekleyince gözlerindeki yanmaya hazır öfkeyi inkâr edemedim.
“Senin bir tane kızın yok mu?” Sorumun ardından hıçkırınca hemen dudaklarımı birbirine bastırdım.
“Bilmem,” Gözlerine bakamadım ama ses tonundan gülümsediğini anladım. “Bunu kızlarıma bir danışmam lazım ama özellikle küçük kızım, bir tane de ablası olduğu konusunda ısrar edecektir.”
“Abla değil,” dedim hemen. Başımı kaldırdım ve dışarıdan gülüp içeriden kanayan gözlerle ona baktım. “Biz ona arkadaj diyoruz.”
“Sanırım bu da kabul edilebilir.” Onayını ikimizin de ne söyleyeceğini bilemediği bir sessizlik takip etti. Sessizlik, geceleri pencereme tıklatan rüzgâra dönüşmüştü artık ve mevsimim son günlerde hep sonbahar olmuştu.
“Ateş, hadi sen beni biraz Lara’yla yalnız bırak.”
“Ama-“
“Eminim Mir ve akıl almaz planlarıyla ilgili yapacak bir şeylerin vardır.” Bir anda dilimden dökülen cümlem ile Ateş dili tutulmuş gibi kalakaldı. Sadece sözlerle bile bu darbeyi alıyorsa vay haline.
“Mihri’nin annesi gelir birazdan, onu annesine sağ salim teslim eder misin?” diye devam ettim bana cevap veremediğinde. Evren’in benimle ne konuşmak istediğini merak etmiştim.
Ateş elindeki içkiden bir yudum aldı ve sonra itiraz etmeden barın etrafından dolanıp yanımıza geldi. Mihri’yi uyandırdı. “Yanına Nil’i de al,” dedi Evren. “Kadın kızını tanımadığı bir adamla yalnız görüp endişelenmesin.” Demek Nil de buradaydı. Harika. Sanırım gecenin sonunda canımı sıkan birkaç yüzleşme yaşamak zorunda kalacaktım.
Ateş, uyuklayan arkadaşımın yürümesine yardım ederek yanımızdan ayrıldıktan sonra Evren’in tüm dikkati yeniden üstümdeydi.
“Ben gençken,” diye konuşmaya başladığında, “Sen zaten gençsin.” diyerek lafını böldüm ve kısık bir kahkaha attı. Ateş’in almama izin vermediği içkinin kalanını o almış ve içmeye başlamıştı.
“Ben gençken, hayatı en derinlerine kadar yaşamak isteyen bir kızdım. Bir başka insana bağlılığım olsun istemezdim. Dünyayı görmek, alabildiğine gezmek, her ülkeye en az bir kez adımımı atmak isterdim. Ruhum içime sığmaz gibi gelirdi ve hiçbir şeyin beni bu hayallerden vazgeçiremeyeceğini düşünürdüm.”
Bana bu şekilde kendini açmasını hiç beklemediğimden cümlelerine hazırlıksız yakalandım. Benim ruhum da içime sığmazken çareyi onun gibi dünyadaki her ülkeye adımımı atmakta değil kendi içimdeki ülkeme saklanmakta bulmuştum fakat bir yandan da anlattıkları bana hiç yabancı gelmedi.
Biraz yan döndüm ve meraklı gözlerle onu izlemeye başladım. Gözlerim şişmiş, burnum kızarmış ve saçlarım dağılmış olmalıydı.
“Şimdi vaz mı geçtin peki hayallerinden?” diye sorduğumda ilgim onu mutlu etmiş gibi gözleri ışıldadı.
“Hayır, elbette hayır. Açıkçası vazgeçmek zorunda kalacağımı düşündüğüm anlar oldu. Ateş’le ilk tanıştığımda-“
“Nasıl tanıştığınızı merak ettiğimi itiraf etsem çok mu yersiz olur?”
“Hayır, elbette yersiz olmaz.” Derin bir nefes aldı. Üzerinde koyu bir kot pantolon ve bordo kazak vardı. Saçlarını sadece açık bırakmıştı. Bu sıradan haliyle bile insanların arasında öne çıkabilen bir aurası vardı. “Tanışmadan önce Ateş’i birkaç kere uzaktan görmüştüm. İçten içe ilk gördüğüm anda etkilenmiştim ama derslerine odaklı ve son derece kuralcı bir öğrenci olduğumdan onun gibi birisiyle kendimi asla yakıştıramıyordum.”
“Bence o da senden ilk görüşte etkilenmiştir. Sen çok güzelsin.”
“Evet, etkilenmiş. Bunu çok sonra itiraf etti ama o noktaya gelene kadar birbirimizi epey zorladık.” O günleri hatırlamış gibi yüz ifadesi keyiflenmişti. İçimdeki karanlığa rağmen bu saf mutluluğu görmezden gelemeyerek ben de tebessüm ettim.
“Ateş onu ilk gördüğümde Promaja’da barmenlik yapıyordu. Burası babasının mekânı ama babasına çalışmaktan gocunmayacağını kanıtlamak için bir süre burada çalıştı. Benim üniversitenin ikinci sınıfında olduğum zamanlardı. İkimiz de yirmi yaşındaydık ama hayata bakış açımız çok farklıydı.”
“Çapkın bir kötü çocuk muydu yoksa?”
Bunu sorduğumda Evren içten bir kahkaha attı. “Aslında hiç değildi. O kadar değildi ki ne zaman orada olsam kafasını kaldırıp kimseye bakmazdı bile. Ben de bu sessiz ve kendi halinde adamı gizlice izleme fırsatı bulurdum. O zamanlar da saçlarının yarısı kazınmıştı, yüzünde piercingler, parmaklarında yüzükler doluydu. Başını öne eğdiğinde alnına bir tutam sarı saçı düşerdi ve yanına gidip saçlarına dokunmamak için kendimi zor tutardım. Ama dediğim gibi ben kuralcı bir kızdım, öleceğimi bilsem yine de gitmezdim yanına, o korkutucu adamın sınırlarına girmek istemezdim.”
Dantes’in dağınık saçlarına sayısız kez kendimi tutamadan dokunduğum zamanların hayali karanlığın içinde güneş gibi parıldadı. Görmeden ruhunun burada olduğunu hissettim, karanlıkta gülüşüne dokundum, sessizlikte kahkahasını duydum. Bazen güneşin ve denizin birbirine değdiği yeri andıran bakışlarına gece kadar ufku da çok yakıştırırdım ve o şafak vakti kulağıma masallar fısıldardı.
“Bence onlara doğmadan önce büyü yapmışlar. Bu kadar yakışıklı olmalarına başka bir açıklama bulamıyorum.”
“Biz de güzeliz şimdi, hakkımızı yeme.”
Yaramazca saçlarımı karıştırınca küçük bir çocuğa yakışan ve ruhumda artık eğreti duran hisler doldu içime. Hayat boyu hiç başı okşanmamış çocuklar gibi, saçlarımda sadece yoksunluk şarkıları fısıldayan rüzgarlar dolandı.
“Onunla ilk etkileşimimizin olduğu gün okulda bir sunum yapmıştım ve her şeyi mükemmel yapmış olmama rağmen hocam tarafından küçük görülmüştüm. Açık söylemek gerekirse derslerde başarısızlığa tahammülü olmayan bir öğrenciydim ve hocamın bu şekilde hakkımı yemesi çok zoruma gitmişti. O gün arkadaşlarımızla yine Promaja’da buluşma kararı almıştık ama keyfim olmadığından erken gidip sarhoş olmak istedim. Oldum da.”
“Sonra birkaç erkek sana laf attı ve Ateş de onları bir güzel dövdü?” Ortaya attığım bu klasik tanışma senaryosu üzerine kaşları kavislendi.
“Aslında ben ona asılmaya çalışan birkaç kızın üzerine yürümüş olabilirim. Ama hepsi sarhoşluktandı.” diye hızlıca ekledi dudaklarımın şaşkınlıkla aralandığını görünce.
“Ateş için bir hemcinsine mi vurdun?”
“Ben şiddete karşıyım, tabi ki kimseye vurmadım. Sadece sarhoştum ve Ateş’i o an dert ortağım olarak görüp içtikçe tüm sıkıntılarımı ona anlatmaya başladım. Okuldaki hocalardan, sahte arkadaşlıklarımdan ve ailevi sorunlarıma kadar. Neden yaptım bilmiyorum ama anlattım işte. Ateş de hiç konuşmadan beni dinledi ve biten bardağımı sessizce yenisiyle değiştirip durdu.”
“Belki de seni oyalayarak sarhoş etmek istiyordu.”
“Öyle bir niyeti olduğunu sanmıyorum.” Evren’in ses tonunda ufacık bir şüphe kırıntısı bile yoktu. “Birkaç kız flört etmek için ona laf atınca dert ortağımı meşgul edip elimden alıyorlar diye sinirlenip onları kovdum. Hatta kızlara tam olarak şöyle bağırdığımı hatırlıyorum; O bugün sadece beni dinleyecek, ben çaldım onu, benden çalmanıza izin vermem.“
Anlatırken utandığından olsa gerek sesi hafiften kısılmıştı. “O kadar acınası bir haldeydim ki adını bile bilmediğim bir adamı sahiplenmiştim.”
Ateş’in bütün bu zaman boyunca gizliden gizliye Evren’i izlediğini, sarhoş oldukça endişelendiğini ve adını öğrenmek için yanıp tutuştuğunu tahmin edebiliyordum ama muhtemelen tüm hislerini içinde tutan tavrından hiç ödün vermemişti.
Hatta Evren bu cümleyi kurduğunda gizliden gizliye gülümsediğini çok kolay hayal edebiliyordum.
“Kızları kovduktan sonra Ateş’in bana bir bakışı vardı.” Ellerini yüzüne kapatarak utanç içinde inledi. “Hayatım boyunca hiç o kadar utanmamıştım sanırım.” Sonra gözlerinin içi güldü. “Ellerini bar tezgahına koyup bana doğru eğilerek, beni çaldın mı, diye sormuştu ve ben de kendimden çok emin bir şekilde kafamı sallamıştım. Dikkatli ol demişti bana, bir gün ben de seni çalmak istersem yöntemim seninkiyle aynı olmaz.“
“Sadece bir cümleyle aklını başından aldı değil mi?” Bu hissi iyi bilirdim.
“Özellikle o yakınlıkta yüzüme dökülen saçları kulağımın arkasına sıkıştırdığında ve bana, beni ilk kez görüyormuş gibi uzun uzun baktığında sanırım bir daha o sandalyeden kalkamayacağımı düşünmüştüm.”
Birine gerçekten hissederek, görerek, farkında olarak bakmak o kadar farklı hissettiriyordu ki dünyada o an iki kişiden fazlası olduğuna inanmak güçleşiyordu.
“O gece arkadaşlarım mekâna geldiğinde hiç iyi değildim. Zaten onlardan daha başarılı ve geleceğine odaklı biri olduğum için benden pek hoşlanmazlardı. Bunu biliyor olsam da yabancı bir şehirde tek kalmak istemediğimden sahte arkadaşlıklarına göz yumardım. Kendi halimizle eğlenirken doğruluk mu cesaret mi oynamaya karar vermişlerdi ve sarhoş olmamı aleyhime çevirip beni sahneden şarkı söylemem için ikna ettiler. Ayık olsam asla cesaret edemeyeceğim bir şeydi.”
Anlatacaklarının geri kalanını dinlerken istemsizce nefesimi tuttum. Bu tarz maceraların sonu genelde insanın kalbini kıracak türden oluyordu ve ben bu güzel kadının hiçbir zamanda kırık bir kalbe sahip olmasını istemezdim.
“Sahneye çıktım.” dediğinde yapmadım de dercesine dudaklarımı birbirine bastırdım ama o kafasını salladı. “Gerçekten hiç iyi değildim, başım dönüyor ve midem bulanıyordu. Bu yüzden bir ara dengemi kaybettim, düşmenin kıyısından döndüm ve talihiz bir şekilde o gün sunumda giydiğim kalem eteğim yırtıldı.”
“Bu çok kötü olmuş.”
“Ne yazık ki sarhoşluğumun bedeli. Kımıldamayacak kadar utanmış olmalıyım ki herkes bana bakarken donup kalmıştım. Sadece yan kısmı sökülmüş olsa da utanç verici bir durumdu. Ama mücadeleci kişiliğim orada bile devreye girmişti ve ben tüm talihsizliklere rağmen mikrofonu aldım, bana gülen insanlara şöyle bir baktım ve sonra en sevdiğim şarkıyı söylemeye başladım.”
Kendi dertlerimi biraz olsun unutabilmenin rahatlığıyla sadece anlattıklarını kafamda canlandırdım ve bu manzaradan çok hoşlandım. “Ateş ne yapıyordu peki? Yoksa o da mı sana gülüyordu? Hayır, buna ihtimal bile vermiyorum. O sırada sana gülen insanları öldürme planları yaptığına çokça eminim.”
Bu hevesli tutumum Evren’i daha da heyecanlandırdı. “Ben şarkıda yarıya bile gelmemişken,” dedi. “Bir anda bir elektro gitar bana eşlik etmeye başladı. Çok beklenmedikti. Ben görmeden hızlıca sahneye çıkmış ve çalmaya başlamıştı. Üstelik o kadar güzel çalıyordu ki benim sesimin çirkinliğini bertaraf etti. O gece bizi izleyenlere akıllarını başlarından alan bir konser verdik. Şarkıyı benimle birlikte söyledi, bazen kalabalığa, bazen gözlerimin içine bakarak.”
Ateş’i sevdiği kadınla sahnede düşününce ne kadar mutlu olduğunu hayal etmek zor değildi. Ürkütücü ve soğuk görünüşünün altında sıcacık, anlayışlı bir kalbe sahipti. Şimdiye kadar bir kez bile hiçbir kadına sesini yükselttiğini ya da kırıcı söz kullandığını duymamıştım.
“Sahneden inince de yırtılmış bir etekle böyle bir şeye cesaret ettiğim için beni tersleyip yine o umursamaz hallerine büründü ama o gece beni eve bıraktı. Uzun bir süre iletişimimiz belli sınırlar dahilindeydi, ben onu tanımak istiyordum ama o tüm kızlara karşı ilgisizdi. Lisedeyken kalbini yaralayan biri olduğunu, bu yüzden kızlara karşı mesafeli olduğunu çok sonra öğrendim.”
Hikâyenin bu kısmını Dantes’ten dinlemiştim. Bardağın Boş Tarafı isimli müzik gruplarındaki o kız ikisini birden idare edip kalplerini kırmıştı.
“Kısa bir süre sonra o arkadaş grubumla aram bozuldu. Promaja’ja gitmeyi bıraktım ve kendimi derslere verdim. Ateş’i kafamdan silip atmak konusunda çok kararlıydım.”
“Ateş de yokluğunda kafasını taşlara vurmuştur artık.”
“Vurmamış olsa bir sonraki adımı atan bence de olmazdı. Açıkçası çoktan ümidi kestiğimden asla yeniden karşıma çıkmasını beklemiyordum ama beni şaşırttı. Bir gün okul çıkışı yurda geldiğimde yurdun önünde beni kocaman bir motorun üzerinde bekleyen bir adam gördüm. Sanki orada olması dünyanın en normal şeyiymiş gibi benimle sohbet etti, artık neden Promaja’ya gelmediğimi sordu.”
“Ama kesinlikle seni özlediği için orada olduğunu itiraf etmedi?” dediğimde Evren alt dudağını ısırdı ve anlattıklarından daha fazlasını yaşamış olduklarını yüzündeki ifade belli etti.
“En sonunda ise daha önce ben onu bir kez çaldığım için beni bir günlüğüne çalmak istediğini söyledi. Ben de hırsızım olmasına izin verdim.”
Anlatmayı bitirdiğinde yüzümdeki tebessüme rağmen gözlerimin dolduğunu fark ettim, onun da benden farkı yoktu. Bazen yeşil, bazen de ela görünen açık renk gözleri gözyaşlarıyla nemlenmişti ve bu bile Ateş’e olan sevgisinin derinliğini anlamam için yeterliydi. İsmini andığında gülümsüyor, anıları en ince ayrıntısına kadar hatırlıyor ve en önemlisi ona olan saygısını asla yitirmiyordu. Tıpkı Ateş gibi.
Peki ya Dantes? Nasıl bir adamdı sahiden bunu tam olarak anlayabilmem mümkün olmayacaktı. Onun geldiği hep bendim belki ama kaldığı olmayı başaramamışım. Bir yerde, bir kalpte kalıcı olmak bu kadar zor muydu sahiden? Birinin kalbine sıkı sıkıya tutunabilmenin kuralı varsa bile ben hiçbir kuralı layığıyla yerine getiremediğimden mi kapısını çaldığım her kalpten kovulmuştum? Gerçi ben bunu nereden bilecektim ki?
Bilseydim Güneş Birdal’ın kalbine tutunmayı başarırdım ama acı bir şekilde kabulleniyordum ki kapısı çalınan kalplerin ardında bizi bekleyen insanlar hayallerini kurduğumuz gibi olmadığında suçu karşımızda değil kendimizde aramak en makul olanıydı.
“Çok gençken evlenmişsin Ateş’le. Bu seni korkutmadı mı?”
“Korkutmaz mı? En büyük korkularımdan biri evliliğin hayallerimi elimden alacak olmasıydı. Özellikle de bir çocuğa sahip olma düşüncesi…”
Bir süre sessizleşerek o zamanki duygularının derinliğine daldı. “Mavi’ye hamile olduğum ilk zamanlar tam bir karmaşa içindeydim. Ateş her şeyi tozpembe görüyordu. Bir çocuğu olacaktı, bu onu o kadar heyecanlandırıyordu ki sürekli karnımla konuşuyor, uyumadan önce doğmamış bebeğimize masallar okuyordu. Son ana kadar cinsiyeti öğrenmek istemedi, çocuğumuzu sadece bizim olduğu için sevdi.”
“Ateş çok iyi bir baba.” diye mırıldandım.
“Öyle olmasına öyle tabi. Ama bir gün onun bu coşkusuna dayanamayarak patladım, çocuk isteyip istemediğimi bile bilmiyordum, hayatım elimden alınacaktı ve günlerimin geri kalanını bir başkasını büyütmek zorunda kalarak geçirecektim. Dünyam küçülecekti, başka bir canın sorumluğunu almak çok zordu ve bir gün elimden aldıkları yüzünden çocuğumdan nefret edeceğimden korkardım.”
Nefret, benim de ruhuma köklerini salmış ama yalnızca zamanı gelince başını topraktan çıkarmış bir duyguydu. Bugüne kadar hep içimde yeterli merhameti taşıdığıma inanmıştım. Dantes bana oyun oynayıp dünyamı tepetaklak ettiğinde bile ondan nefret etmeyi başaramamıştım. Ama başkaları için bu duyguya sahip olmak, birinin gözlerine bakarak silip atmak çok kolay olmalıydı.
“Ettin mi peki?” Cevabı beni korkutsa da dilimden dökülen soruya engel olamadım. “Bir an için bile olsa?”
Cevabı duymayı beklerken gözlerimi kapatmamak için mücadele ettim. Hislerimi içimde tutsam da gözlerimden her şeyi okur, karşısında duran bu kızın tek bir kelime karşısında nasıl güçsüz kaldığını görür korkusuna kapıldım ama Evren’in şefkatli bakışlarının ısrarı, gözlerimi kapatmama izin vermedi.
“Hayır. Asla.” dedi kendinden emin bir sesle. “Mavi’yi tüm korkularıma rağmen varlığını öğrendiğim ilk andan itibaren sevdim. Nasıl sevmezdim ki? Küçücük, sapsarı bir şeydi ve sürekli ağlayarak kollarını bana uzatıyor, başını göğsüme yaslıyordu. Mucize gibiydi. Bana kalırsa bir annenin çocuğunu sevmemesi için hiçbir bahanesi olamaz.”
Elini omuzumdan çekti ve avucunu yanağıma koyarak uzun zamandır hissedemediğim duygulara teslim olmama neden oldu. “Lara o videoyu ben de izledim. Ama inan bana senin sandığından ibaret değil. Devamını da-“
“İstemiyorum. Hayır, lütfen sus.”
Gözlerimi sıkıca kapatarak kendimi hapsettiğim sınırların içine daldım fakat orada içi boş evlerden ve gün doğumuna hasret gecelerden başka bir şey bulamadım. Sokak lambaları bile sönmüştü burada, ışığın etrafında uçuşan böceklerden kendi ışığını yaratan ateş böceklerine kadar her şey yok olmuştu.
Kalbimin önüne kara bir perde inerek tüm anlayışımı, sevgimi ve beklentilerimi tüketti. “Sonradan söyleyeceği hangi söz ilk söylediklerini telafi edebilir ki Evren?”
İçimde girdap gibi dönüp duran acıya rağmen gözümden bir damla yaş akmadı. İnsanın ruhu kendi gözyaşlarında boğulsa da bedeninde tek bir kıymık bile olmazmış bazen, öğrendim.
“Sen dedin az önce, mucize gibiydi diye. Ben ne yaptım ki ona? Sadece sevip senin gibi göğsüne bastırsın istedim. Öldüğünü bilmeme rağmen her gün geri gelsin diye ağladım, mezarını yumrukladım, toprağından nefret ettim. Meğerse o bana gülümserken bile sevmiyormuş beni.”
Kalbim gerçeklerin altında işgal edilmiş bir meydan yeriydi. Kılıçlarım işgali durduramıyor, duvarlarım sınırlarımı korumuyordu. Ben dünyanın işgal ettiği bir kızdım ama ölecek olsam bile yine istenmediğim topraklara gömülecektim. O kadar yıpranmış hissediyordum ki ruhumu, sanki gömüldüğüm toprak bile terk et burayı diyerek kovacaktı beni.
“Annenin seni doğurduğu zamanlar neler yaşadığını bilemezsin ki güzelim.” Parmak uçlarıyla yanaklarımı dürttü. Yaralı ruhum ise yalnızca duyduğu kelimelerin tekrarının peşine düşmüştü. “Annenin dediklerini sonuna kadar dinlersen onu anlarsın.”
Peki ya beni kim anlayacak bu koca dünyada? Anlaşılacak hiçbir şey bırakmamışken hem de.
“Anlamak istemiyorum.” İnsanlar bana zerre anlayış sunmamışken artık onlara karşı anlayışla yaklaşmak istemiyordum. Dün her şeyi olan bir kızdım, bugün ise elimde kendimden başka hiçbir şey kalmamıştı.
Ben yaşamadan ölen insanlar gibi hayatın içinden süratle geçmiştim ama sağda solda kalmış ne kadar sahipsiz acı varsa hepsi eteklerime dolanmış ve yolun sonuna benimle birlikte varmıştı.
“Bütün bunlar yaşandığı için çok üzgün ve kızgınım.” Yanağımdaki dokunuşu uzaklaşınca bu teması istemiyor oluşuma rağmen eksikliğini hissettim.
“Senin o güzel yüzüne acıyı hiç yakıştıramadım.” Sesindeki kederin yoğunluğuna dayanamayıp gözlerimi açtığımda onu bana bakar halde buldum. “Ama tanıştığımız andan itibaren en çok gördüğüm bu ne yazık ki.”
Evren’in bana diğer insanlardan farklı baktığını hep hissediyordum, ruhumun karşısında savunmasız kaldığı nadir insanlardan biriydi ve görünenin ötesindeki resimleri bir sanat eserini inceler gibi yorumlayabiliyordu. “Anneni bir gün affedeceksin.” dediğinde tüm direnişime rağmen yanağımdan aşağıya akan bir damla yaş kalbimi sel altında savunmasız bıraktı. “O seni bu dünyadaki her şeyden daha çok sevmiş.”
“Ama Evren dedi ki… dedi ki… hayatına musallat olmuşum. Benim tutunacak başka kimsem yoktu. Kimsenin hayatına musallat olmak istemedim hiç. Bir çocuğun anne babasından başka kimi olabilir? Ama o yıllarca yüzüme bakarken, beni sevdiğini söylerken içten içe bunları düşünüyorsa ben buna nasıl dayanayım?”
Mutlu olduğumuz anları aklımdan çıkaramıyordum. Geçmişin defterini açtığımda benimle birlikte gülüp eğlendiği anların hatıraları kalbimin ortasında çığ olup yuvarlanıyordu. Beni hiç istememişken, babamı kaybetmesine sebep olarak beni görmüşken yüzüme gülüp de ikimizi de kandırması haksızlıktı.
Özellikle de yaralanacağımı bile bile böyle bir video bırakması sadece kızından intikam alma yöntemi gibi görünüyordu. Güneş Birdal benden bir şeylerin acısını çıkarmak istemişti.
“Bazen insan hissetmediği şeyler söyler. Yaşadıkları ona çok ağır gelir, kendine bir kurtuluş arar. Ama annenin kurtuluşu sendin. Buna inanmadığı tek bir an bile olduğunu sanmam.”
Her kurtuluş arayan çareyi yara açmakta arasaydı benim dünyaya koca bir katliam miras bırakmam gerekirdi.
“Artık ona bile inanmıyorum.” diye mırıldandım. Sadece aynaya düşen yansımama inanırdım şu andan itibaren ama yokmuş gibi yapmakta ustalaşan benliğim, yeri geldiğinde kendi kendimi bile kandırmama izin verir ve inançlarımla dalga geçerdi. “Kendimden başka kimseye inanmayacağım ve kendimden başka kimseden bir şeyler beklemeyeceğim.”
Benim kalbimde acı çeken bir kız vardı ve ben onula yaşamayı öğrenmiştim. Onun saçlarını örmüş, kulağına masallar fısıldamıştım. Kimse onu görmese bile içimde bir ayna vardı ya, en çok ben görmüştüm beni ve kabullenmiştim. Ancak kendime kadarmışım ben, kendimden sonrasında bulacağım hiçbir şey kalmamış.
“Şu an hissettiğin hayal kırıklığını tahmin bile edemem. Sadece, zamanı gelince değmediğini, bu üzüntülerin yalnızca seni yıpratmakla kaldığını anlayacaksın. Yine de o güne kadar hissettiklerini reddetmende bir sakınca yok.”
Hala sıkı sıkıya birbirine kenetli olan ellerimizi hafiften havaya kaldırdı. “Ama dayanamayacağın bir an geldiğinde bunu bana söylersen, seni birkaç günlüğüne çalabilirim.” dediğinde gözümdeki yaşlara rağmen ruhum derin bir nefes aldı.
“Ateş kızmasın sonra. Benim karımı benden başka kimse çalamaz diyerek beni kapı önüne koyabilir de.”
“Hele bir yapsın kim kimi kapının önüne koyuyor gösteririm ona.”
O sırada telefonu çalmaya başladığında görüşmeyi yapıp hemen geri geleceğini söyleyerek yanımdan ayrıldı. Güvenli bir şekilde eve gideceğimden emin olmadan beni burada bırakmayacağını biliyordum. Yalnız kalmamın en kolay yolu kendi zihnime çekilmekti, kollarımı bar tezgahının üzerinde birleştirip kafamı kollarımın üstüne koydum.
Hafifçe çalan bir The Weeknd müziği kulaklarımı okşarken gözlerimi kapattım.
Karanlığın yavaş yavaş gelmesi ve beni tatlı bir hisle içine çekmesi çok sürmedi. Düşünceler hala üzeri kapatılamayan bir kuyu gibi varlığını belli ederken kuyunun en derinlerinden tanıdık bir ses adımı fısıldadı.
O fısıltı zihnimdeki en yoğun gürültüye dönüşerek kalbimin teklemesine neden oldu. Sanki burada, tam yanımda gibi Dantes’in varlığı her yanımı sardı.
Kalbimde henüz kar yağmamış bir kışın tenhalığı taşıyordum ama Dantes’in hayali kalabalık bir kum fırtınası gibi kışımın ortasında mevsimleri birbirine katmıştı. Tüm dünyamın anlamsızlıklarla kuşatıldığı yerde, bana öyle bir bakmıştı ki gözlerinde uğruna denizleri bile alt üst edeceğim derin anlamlar gördüğüme inanmıştım.
O anlamlara sığınmak istemiştim. Kalbi kırılmış bir kız olarak buna delice, çok saf bir istekle ihtiyacım vardı.
Bir sığınak nasıl olur bilmezken Dantes’in gözlerinde dünyadan yalıtılmış hissetmeme sebep olacak duvarları görüp, o duvarların ardına geçmek ve sadece onunla olmak istemek belki de en büyük hatamdı.
Bizi iki ayrı zaman çizgisinde yaşamaya mahkûm edip başlangıçlarımı ve sonlarımı ondan ayıran herkesten nefret ediyordum.
༄
Şakaklarımda hafif bir dokunuş peyda olduğunda hala zihnimin karanlığında yuvarlanıyordum ama bir şeyler beni kendime getirmeye çalışıyordu.
Kendime gelmek istediğimden emin değildim, burası sessizdi, güvenliydi. Ama tenimde gezip duran temasın ısrarcılığı karanlığın önündeki perdeyi hızlı bir hamleyle kaldırdığında gözlerimi açarak uyku sersemliğinden kurtulmaya çalıştım.
Artık Promaja’da olmadığımı o anda fark ettim. Gördüğüm ilk şey, uzun zamandır itinayla görmekten kaçındığım, gölgeleri dahi tenime değmesin diye sınırlarına girmediğim gecenin hırsızı gözlerdi. Dantes.
Bir eşikte durabilmenin ama içeri adım atamayacağını bilmenin farkındalığını yaşayan ruhum, kalbimi delip geçmekte ustalaşan o bakışlara rağmen biz buz kütlesi soğukluğunu yüzüme yansıtıyor olmalıydı.
“Uzaklaş.” Soğuk ses tonum onu yaralamaktan ziyade sadece beni yoruyordu.
Dantes beni arabasının koltuğuna oturtmuş ve emniyet kemerimi takarken üzerime eğilmişti ve bu yakınlık bir alevin üzerime saldırması gibi tehlikeliyken ellerime göğsüne koyarak onu ittiğimde kımıldamadı bile.
Sadece avuç içlerime sertçe çarpan kalp atışlarını bıraktı. Bu bana, onun da bir kalp taşıdığını hatırlattı ama son olanlardan sonra Dantes’in kalbini görmezden gelmekte üstüme yoktu.
Geri çekilmeye niyeti olmadığını fark ettiğimde ellerimi saçlarımda ve terlemiş ensemde gezdirirken ben ondan uzağa çekildim. “Niye izinsizce beni alıp taşıyorsun buraya?”
Dante’in varlığının bende bir şeyleri tetikleyeceğini biliyordum. O geceden sonra soracağım hiçbir soruya cevabı olmayışı bizim için büyük bir sorun olarak aramızdaki uçurumu genişletmişti. Bense öfke doluydum ve sessiz kaldığı her saniye daha da tetiklenerek bir şeyleri kırıp dökme ihtiyacı duyuyordum. O yüzden karşıma çıkmadığı her gün bir başarı sayılıyordu benim için.
Bir süredir babama ve Hayalet’e ulaşma çabalarımı sessizlik içinde takip ediyordu. Bunu gerçekten başarabilecek miyim ve gerçekten ne yapmak, ne yöne gitmek istiyorum merak ediyordu ama soramıyordu da.
“Ne bakıyorsun?” dedim sessizliğine daha da sinirlenerek.
Bir gece aynı bu şekilde sessizce gelip etrafımı sardığında ikimizden birinin o karanlıkta yolunu kaybetmesi kaçınılmazdı. “Seninle aynı arabaya binmek istemiyorum.”
Konuşurken gözlerine bakmamak için elimden geleni yaparken o bakışlar beni yıkıyordu sanki. Bu yüzden bakışlarımı ondan çekip emniyet kemerini açmaya yeltendiğimde hızlı bir hamleyle ellerimi yakaladı.
“Lara, sarhoşsun.” Bu gece siyahlar içindeydi. Dizlerine kadar inen uzun siyah paltosuyla geceye hükmeden ama aynı zamanda gecenin içinde yok olup giden biriydi de. “Bu halde motor kullanmana izin veremem.” diyerek bana doğru eğildiğinde esen rüzgarla birlikte burnuma çarpan kokusuyla parmak uçlarıma kadar ürperdiğimi hissederek başımı onun olmadığı bir karanlığa çevirdim.
“İstediğim her şeyi yaparım ve sen bana karışamazsın.” Ellerimi kayarcasına ellerinin arasından çektim ve dizlerimin arasına soktum, soğuktan titreyen avuçlarımı sakladım. Evet titremelerinin sebebi soğuktu, bana ulaşan sesi ya da tenime değen gözleri değil.
“Benimle inatlaşmandan yoruldum artık.” Ses tonundaki sertlik gülümsememe neden oldu. Bir gece benden habersizce tüm hayatımı altüst eden kararlar alabilirken de ruhunda aynı katılığı taşıyor olmalıydı. “Bir şeylerin hırsını çıkarmak istiyorsan benden çıkar, kendinden değil.”
“Senin sebep olduğun bir hayal kırıklığının acısını kendimden çıkaracak kadar aciz değilim ben.” Bu kez çekinmeden ona baktığımda soğuk buharlar çıkan dudakları aralanmış ama kelimelerime karşı savunmasız kalmıştı.
“Belki kafan karışıktır diye açıklayayım, üzgün olmamın ya da sarhoş olmamın sebebi sen değilsin, o sebep Güneş Birdal. Senin yaptıklarını umursamıyorum, hayatımda önemli bir yere koymuyorum, düşünmüyorum bile artık.”
Sertçe yutkunduğunda boğazında gerilen damarlara kaydı bakışlarım bir anlığına. “Sadece istemiyorsun diye yapabileceğin bir şey değil ki birini düşünmemek.” dedi sessizce.
Bakışlarım acele etmeden yüzünde dolaştı. Nasıl da güzel görünüyordu gözüme, nasıl da bana aitmiş gibiydi. Ama yanımda olmasına rağmen ait olduğu kişi ben değildim.
Bıraktığı, terk ettiği, sırtını döndüğü kişi bendim. Bu kadar kolay gözden çıkarılabilecek biri olmadığıma beni inandırdığı zamanlar artık geride kalmıştı.
Onun ruhunu çepeçevre sarsan bir şey vardı, bu öyle bir şeydi ki ben bile onu kurtaramıyordum ve o beni bu uğurda kendinden sürgün edebiliyordu yaptıklarıyla.
Birden boğazını temizleyerek doğruldu ve geri çekilerek bana meydan okurcasına baktı. “Madem bu kadar nötrsün bana karşı, o zaman benimle aynı havayı solumak seni zerre etkilemez. Tabi durum gerçekten böyleyse.” İmalı tavrına sadece alayla karışık gülerek cevap verdim. “Arabada kal. Ben götürürüm seni eve.”
Kapımı yavaşça kapattığında hareket etmedim, farları yanan arabanın önünden dolanırken parlayan o ışığın altında bana dönen bakışlarında hareket etmedim, yanımda, uzansam parmaklarımın ona dokunacağı kadar yakınıma oturarak bir kutuya hapseder gibi bizi arabanın içine hapsettiğinde de dümdüz karşıya bakıyordum.
“Merak ediyorsan Mihri sağ salim annesine teslim edildi.” Araba yola koyulduğunda hiçbir şey olmamış gibi konuşmaya başlamasını beklemediğimden kıstığım gözlerimle ona döndüm. “Motorunu da Ateş Promaja’nın otoparkına çekti, istediğin zaman gidip oradan alabilirsin ya da ben eve getiririm, fark etmez.”
“Hiçbir şey olmamış gibi gündelik hayatımız devam ediyormuş numarası yapınca ve zaman geçtikçe sana olan öfkemin zayıflayacağını düşünüyorsun değil mi? Olanları görmezden gelirsek yeniden eskisi gibi olabilmemizin bir yolu olduğunu.”
Usulca dudaklarına yayılan gülüşü bir bıçağın tenimde gezmesi kadar can yakıcı hislerle dolu olduğunu gizleyemedi. “Ne düşündüğüm hakkında hiçbir fikrin yok.”
“Önceden olsa ilgimi çekerdi düşüncelerin ama şimdi onları ne kadar değersiz bir yere koyduğumu tahmin etmek bile istemezsin.”
Hala içimde ona karşı nasıl bir merak ve ilgi olduğunu kendime itiraf edebilseydim yine de bu kadar kendimden emin ve acımasızca konuşabilir miydim? “Farkındaysan artık seni görmek bile istemiyorum. Gün gelecek tamamen başka insanları görür halde olacağım senin olmadığın bir dünyada.”
“Bir başkası,” dedi, durgun görüntüsüne rağmen ben onun bir bakışında saklı olan fırtınaları tanırdım. Kirpiklerinde ufacık bir titreme bile belli ederdi ona çarpıp geçen fırtınayı ve şimdi öyle anlardan birindeydi. “Sana benim hissettirdiğim gibi hissettirebilir mi?”
Hislerim cevabı bulmak için kalbimi ağır bir sorguya çektiğinde ben sadece olanları uzaktan izliyordum. Hisseden ben olsam da bazı şeyler kendiliğinden var oluyordu içimde. İstemediğim halde beni işgal ediyor, reddetmeme bile izin vermeden en küçük parçama kadar yayılıyorlardı.
“Şu an yanımda olabilirsin ya da şu an bunları hissetmeme neden olan tek kişi sen olabilirsin ama hayatımda geçici olduğunu bizzat sen kanıtlamadın mı?” diye sordum ve kaybının bende yaratacağı boşluğa şimdiden yer açtım. Boşluğu sahiplendim, gidecek başka hiçbir yerim yokmuş gibi karalığa yürüyüp hiçliğin tadına baktım.
“İleride bir gün mutlaka bana iyi gelen insanlar tanıyacağım.” Dantes’ten sonrasını hayal edemezken kurduğum cümleler kendimi kandırdığım bir başka yalandı.
Kalbim Dantes’e bile kendini açmak için delice uğraşlar vermişti, bir başkası için çabalamazdı artık. “Başka bir erkeği seve-“
“Sakın o cümlenin devamını getirme.” dedi sertçe.
“Duymaya bile tahammül edemiyorsun değil mi?” Gülümsediğimde kalbimden bir geçmiş zaman sızısı geçti. “Ama o günler geldiğinde gözlerindeki ifadeye bir an bile acımayacağım biliyor musun?”
“Duymak istemediğim şeyler söylemekte her zaman çok iyiydin benim güzel Lara’m. Kaçtıklarımla beni yüzleştirmekte ya da nasıl bir adam olduğumu yüzüme vurmakta da öyle.”
Bir süre sustu sonra. Düşüncelerinde hala var olduğumu bilirken hayatından dışlandığım her saniyenin içinde biriken çığlıklar gizliydi. “Ama bazen, bir şeyleri umut edebilecek kadar ileri gittiğimde, belki birkaç yıl sonra her şey bitmişken, biz yeniden-“
“Hayır.” dedim ondan daha sert bir şekilde. “Asla.”
Bunu o kadar kesin bir dille söyledim ki gelecek bile sözlerimin kesinliğinden şüphe etmedi. “Bugün olmuyorsa gelecekte de olmayacak. Hayatımı alt üst edip gideceksin ve yıllar sonra geri gelip bana her şeyi en baştan yaşatarak kalbimi kazanmaya çalışacaksın öyle mi?” Gerçek sandığım bir yalana bakıyormuş gibi acı acı güldüm.
“Eğer öyle bir şey olursa sakın geri gelme. Mutlu olduğumda da gelme, dünyam tepe taklak olsa da gelme, hatta cenazeme, mezarıma bile gelme, Mir. Bir kere çıkıp gideceksen hep gittiğin yerde kal çünkü geri geldiğine senin için parıldayan Yalan Yıldızı’n olmayacağım artık. Yalan bir yıldız olacağım.”
Sanki gökyüzünde parıldadığım tüm zamanlar bir yalanın parçası olmuşum da her Yalan Yıldızım deyişinde bunu zaten bana kanıtlamış gibi.
Dantes uzunca bir süre hiç konuşmadı ve sessizce arabayı sürmeye devam etti. Nefesi canlılığını yitirmişken gözlerine bakmaya cesaret edemedim. Monte Cristo’nun yıllar boyunca yaptığı şeyler için ödediği bedeller burada, yanı başımızdaydı. Her bedelin bir hikayesi, her hikâyenin bir başlangıcı vardı ama ne yazık ki sonlarda birlikte değildik.
“Peki ya hiç gitmemiş olursam?” diye fısıldadı kelimelerini geri kazanınca. “Ya bütün çabam bunun içinse?”
“Yanlış yollarda çabalıyorsun. Yöntemin sonuna kadar yanlış.”
“Bütün bu yanlışlar beni geri dönüşü olmayan yollara sürükledi, farkındayım.”
“Hayır, Mir. Bütün tercihler senin değil miydi yoksa ben mi yanlış hatırlıyorum? Bir an bile tereddüt etmeden Kenan’ı babama verirken bunun sonuçlarını biliyor olmana rağmen yaptın sen. Yaptığın şeyin nasıl bir kayıpla sonuçlanacağını en çok sen biliyordun, şimdi tutup da suçu başka etmenlere atma. Kaybeden sensin.”
Direksiyonu tutan elleri gerilmişti. Üzerine bir koca benzin döküp de üzerine yanan bir kibrit atsaydım da sanırım buna benzer bir yüz ifadesi olurdu. Ama düşünüyordum, yaptığı onca şeyle benim üzerime fırlattığı görünmez kibritlerin farkında mıydı?
“Ve kaybettiğin bir şeyi geri kazanmak istiyorsan,” diye devam ettim. “Senin olduğu zamanlardaki haliyle değil senin kaybettiğin zamanlardaki haliyle kabullenmek zorundasın.” Ve biliyordum ki hala ne kadar yakın olsak da zaman beni değiştirmeye, onun tanıdığı kızdan daha farklı birine dönüştürmeye başlıyordu.
“Dantes kabullenir belki bunları ama Monte Cristo için aynı şeyi söyleyemem.”
“Tabii,” dedim alayla karışık. “Monte Cristo istediğini elde etmek için her şeyi yapar. Hayat bana bile şimdiden kuklacıyı yaşatmayı öğrettiyse, sen onca zaman Monte Cristo’yu özümsemeye çalışırken neler yapmayı öğrenmişsindir kim bilir. Çok güçlü bir iradeye sahip olmalısın. Baksana, beni terk etmek bile sandığın kadar etkilemiyor seni. Bana ihanet etmek bile.”
“Seni kırıyor olmanın bana neler yaptığını bilmiyorken bu şekilde konuşma.” dediğinde baltasını taşa indiren o adamın yenilgisi avuçlarını titretti. “Gözlerinde yıldızları saydım ben senin, dizlerine yatıp dudaklarından dökülen kelimelerle uyumayı öğrendim. Eğer ruhum yanmadıysa sebebi içime yaydığın ferahlıktandı. Her şey sadece sana zor değil. Sürekli göz önünde olan şeylerden yargılanmaktan mutluyum mu sanıyorsun? Gerçekten…”
Bu kez acı acı gülen oydu ve gülüşünde taşa saplanıp kırılan baltasını orada bırakan, aradığını bulduğu yerde bırakan adamın arkasını dönüp gidişi vardı. “Nelerle mücadele ettiğim, nasıl bir yükün altından kalkmaya çalıştığım hakkında hiçbir fikrin yok.”
“Yok çünkü sen uğraştığın şeyleri bana söylemek yerine bana ihanet eder gibi adımlar atmayı tercih ettin. Benim için önemli bildiğin insanları benden gizli babama vermek, benim hissettiklerimden çok daha önemliydi senin için.”
“Lara, lütfen…”
“Eğer ben de içimdeki kışa rağmen donmuyorsam sebebi ruhuma yaydığın sıcaklıktandı. Her şey elbette sana da zor, hatta belki en çok ne söyleyeceğini bilemeyen sana zor ama bir kere de gelip samimi olarak içini açmadın bana. Sana elimi uzatmama izin vermedin. Sen ki beni zamanında If Şatosu’ndan kurtarmış bir adamdın, sence bunun karşılığını misliyle vermez miydim? Veremezmişim demek ki çünkü sadece yapman gerekeni yapıyorsun.”
“Çünkü,” dedi nefeslerine ömrüm kadar keder yığarak. “Yapılması gereken buydu.”
“İyi.” dedim sertçe ve bakışlarındaki iplere dizilmiş umudun sonunu benden saklayamadığından peşinden ekledim. “Sakın bana bir daha yakınlaşmaya kalkma. Beni öpmek istediğini de belli etme. Bana sarılma, beni uyutma, beni kollama alma, bana kendimi iyi hissettirme. Sana verdiğim ferahlık ve bana verdiğin sıcaklık apayrı diyarlarda artık. Ayrıldık biz, kavgalarını öpücükle sonlandıran çiftlerden değiliz. Biz birbirimizin hiçbir şeyiyiz.”
“Kendin için hiçbir şey olabilirsin ama benim için asla hiçbir şey olmayacaksın.” Gözlerindeki ifadeyi dizginledi ama dişlerini sıktığından kendi içinde bir şeyleri halledemediğini anladım.
Burun kıvırdım. “Tabi tabi.”
Yeniden konuşmaya başladığında, hüzünlü bir yüz ifadesiyle gülümsüyordu. “Bazen senin tarafından gerçekten anlaşılıp anlaşılmadığımı çok merak ediyorum.” dediğinde kaşlarımı çattım.
“Sen dünyanın en büyük anlayışına sahip bir kızsın. Sevdiklerine kapılarını asla kapatmıyorsun ama ben bu kapının neresindeyim? Geçmişimden bahsettiğimde gözlerin doluyor ama gördüğün sadece bugünden ibaret oluyor. Ben tüm geçmişimi seninle doldurmuşken, Çağlar Mir Güzyeli senin için bugünden ibaret.”
“Sadece bugünden ibaret olsan neden yıllanmış yaralarına bu kadar şefkatli davranayım. Mir ben senin canın acımasın diye kendimden bile sakınıyordum bazen. Ama sen de haklısın, aynı şey senin için de geçerli olduğu için şu an seni nasıl bir yere koyduğumu anlamanı beklemiyorum.”
Çoktan Duayeri apartmanına geldiğimizi fark ettiğimde Dantes arabayı her zaman kullandığı otoparklardan birine park etti ve kontağı kapattığında ortama sessizlik çöktü. Çaprazımızda duran bir lambanın ışığı ön cama düşerken gözlerimi dışarıda gezdirdim.
Uykum gelmişti, hemen eve gidip uyumak istiyordum ama yarın olduğunda Dantes’e tek kelime etmek istemeyen o kızın geri geleceğini bildiğimden kendimi durmaya zorluyordum.
Kelimelerin tükendiği ama gözlerimizin konuştuğu saniyeler içinde benim sonuna kadar açtığım fakat onun nerede olduğunu bulamadığı kapıların menteşeleri eskidi, paslandı, çürüdü. Dantes bana gelen yolu bulamadan kapı zaten çoktan yok olup gitmişti.
Gerçekten nasıl bir adam olduğunu anlamaya çalışıyordum ve Dantes benim kapılarımı bulamaması yetmezmiş gibi, kendini asla giremeyeceğim bir kapının ardına hapsediyordu. Orada bir cehennem hayatı yaşadığını, günahlarıyla boğuştuğunu biliyordum ama bir kez beni günahlarının parçası yapmıyor, aksine tüm yükü sırtına alıp kapıyı üzerime kapatıyordu.
Sandığı kadar zayıf değildim, güçsüz değildim. Ben Güneş Birdal’ın beni sevmediğini öğrenmiş olmama rağmen hala ayağa kalkabilecek gücü olan bir kızdım. Sorun ben değildim, sorun insanların beni tanıdığını sanıp kendi kafalarındaki Lara’ya göre hareket ediyor olmalarıydı.
“Kenan’ı neden babama verdin?” diye sordum kısıkça, bir anda.
Dantes dişlerini sıktı.
“Sana katilin kim olduğunu söyledi mi?”
“Hayır.” dedi, ilkinde verdiği hayır cevabıyla aynı tonlamayla. Sanki ezberlenmiş bir cevaptı.
“Sana inanmıyorum.” Bu cümleyi belki de ona söylemediğim gün yoktu son zamanlarda.
Dantes’in gözleri ağır ağır kapanıp açıldı. Gecenin hırsızı bakışlarının yalanların altında ezildiğini görüp de ona bu kadar soğuk davranmak çok zordu. Altından kalkmaya çalıştığı yüklerin hiçbirine elimi uzatamayışımsa onun tercihiydi. “Biliyorum, sürekli tekrar etmene gerek yok. Anladım. Bana inanmıyorsun.”
İnsanın dilinden dökülenler mi yoksa söyleyemedikleri mi onun gerçeği oluyordu?
Benim gerçeğim hem dilimde hem de kalbimdeydi. Bazen yalanların karıştığı elbette oluyordu ama Dantes söz konusu olduğunda kalbime yalan bulaştığı olmamıştı hiç.
“Sana söylediklerim konusunda her zaman nettim ama kendim için aynı şeyleri söyleyemiyorum.” dedi kısıkça. “İnan ya da inanma, benim için benden bir adım önde olmanda hiçbir zaman sakınca görmedim. Böylece kaybolacak olsam bile beni doğruya götüreceğine inandım ama senin beni götüreceğin doğrular ardımda bıraktıklarım için koca bir boşluk doğururdu.”
“Sen, ben hariç hiçbir şeyi ardında bırakmadın.”
Çehresinin yandan görünüşünü izledim. Gergin dudaklarını nasıl da huzursuzca ısırdığını, çenesinin kasılıp gevşeyişini, keskin yüz hatlarının kederi üzerinde çok güzel taşıyışını, alnına dökülmüş kömür karası saçlarını ve yavaşça kapanıp açan gözlerini hatıralarıma kazıdım. Son zamanlarda bunu sık sık yapıyordum, sanki an gelecek ve Dantes gözlerimin önünden yok olacakmış gibi her ayrıntısını onun fark etmediği anlarda ezberime almaya çalışıyordum.
“Mir geçmişi ardında bırakamaz, Mir geleceği ardında bırakamaz, Mir gerçekleri ardında bırakamaz, Mir yaraları ardında bırakamaz… Keza yalanlar… Her şey kalsa ardında en çok o yalanlar gelir seninle. Ve sen,” dedim soğuk bir sesle. “Hiçbirini ardından bırakamadığından beni ardında bırakmayı tercih ettin.”
Dantes’in gözleri kısıldı, hafiften gülümsediğinde o gülümsemenin altında yıkılmış bir adamın portresi yanıyordu. “Mir bunların hiçbirini ardında bırakamadı ama Lara bıraktı mı? Benimle aynı şeyleri yaşarken senin tarafından yargılanmak mı? Buna da alışırım sorun değil ama ben senin ardında bırakamadıklarını da gördüm. Ne kadar zor olduğunu en çok sen anlıyorsun.”
Gülümsemesi silinmeden bana döndüğünde vicdanımız bir aynanın önünde yan yana durarak birbirine baktı ve Dantes’in haklılığını kanıtlamak istercesine ortada hiç ayna olmadığını, vicdanımın yansımasının aynısının onda da olduğunu gördüm.
“Bazen bir şeyleri ardından bırakmak için şimdide seninle olan şeylerden vazgeçmen gerekiyor demek ki. Bu iyi ya da kötü bir şey olabilir.” dedi.
“Benim bir şeyleri ardımda bırakmaya çalışmamın sonuçlarıyla senin yaptıklarının sebepleri ve sonuçları çok farklı.”
“Ama bazen bir şeylerden kurtulman ya da kurtarman için bunu yapmalısın.” Bakışlarında işleyişini takip edemediğim bir çark döndü. Anlatmak istediğini hissedebiliyordum. Bazen dudakları ne var ne yoksa her şeyi anlatacakmış gibi aralanıyordu ama sonra yakasını bırakmayan başka şeylerin tesiri altına giriyordu.
Benden daha baskın bir şeylerin.
“Gecelerin gecesinde beni babama asla geri vermeyeceğini söylerken o kadar inançlıydın ki şimdi hayatından gitmek istiyor oluşumun sebebi de sen olman çok manidar geldi.”
Gülüşümün canını ne kadar çok yaktığına, bir an bana dokunmak ister gibi parmakları kıvrılırken sonraki an kimseye dokunamazmış gibi ellerinin yumruk oluşuna sessiz kaldım.
“Merak etme, artık sana sebepler sunacak ya da vazgeçilmezim olduğuna dair satırlar sıralayacak değilim. Sen, hayatında benden daha önemli şeyler olduğunu çok güzel kanıtladın.”
“Sebeplerim olduğunu bildiğin halde üstüme gelmeye devam ediyorsun.” dedi sessizce.
Kış mevsimine çalan bir pişmanlıkla sarmalanan bakışlarında en çok ben üşüdüm. Bu hislerle ben bile üşüyorsam onun baş edemediği ayazlarda ne çok titrediğini kabullenmekten başka çarem yoktu ama içimdeki acımasızlıkla bana pencereleri kırdırıp kış mevsimini evime aldıran da oydu.
Pencere önünde soğuktan donmuş, ölü kuş cesetleriyle birlikte.
“Sebeplerin elbette var.” diyerek onu onayladım. “Sebeplerin var çünkü bir kurtuluşun peşindesin ama ben sana bu kurtuluşu veremem. Sebeplerin var çünkü için intikam ateşiyle yanıyor ama ben o ateşi söndürdüm ve sen bunu kabullenemedin. Sebeplerin var çünkü,” dedim, yumruk olan elleri açılsın da titreyen avuçlarına öpücüklerimi kondurduğum günler geri gelsin diye umarak.
“Seni benden daha iyi tanıyan Hayalet’i oyuna getirebilecek kadar gözün dönmüş. Ne acı,” Ellerine bakmaya gücüm kalmadığından daha da zor olan gözlerine tutundum. “Nefret ettiğin o adam bile bir anlığına beni senden daha çok umursuyormuş gibi davrandı.”
Yara almış gülüşümden kendine de bir parça alarak dudaklarını yukarı kıvırdı. “Bugün hiç olmadığın kadar katı ve kızgınsın bana.”
“Ah inan bana kızgın değilim.” Yüzüne düşen ışığın miktarı çok az olsa da tepemizde kalbine bıçak çekilmiş ve ışığının nereye düştüğünü bilmeyen bir güneş varmış gibi net görüyordum yüz hatlarını. “Kızgın değilim Çağlar Mir Güzyeli.” İsmi dilime paslanmış bir iğne gibi saplandı. “Artık sana kızmak bile içimden gelmiyor.”
Hayır, diye fısıldadım içimden. Sana kızgınım, Mir. Hissizlik en fenası. Sana kızmayacak kadar bile kalbimden silip attığımı düşünmenden korkarım. Ben korkak bir yalancıyım artık. Doğan güneşimde, açtığım pencere kıyısında, saçlarıma dokunduğum parmak uçlarımda ve içime çektiğim rüzgârın kokusunda bile sen varsın hala.
“Bu söylediklerine inanmadığını ikimiz de biliyoruz.” dediğinde söyleyemediklerimi kalbim benden izinsiz ona fısıldamış gibi titrek bir nefes aldı.
Bana sahte bir hayat sunup gökyüzüme yalandan güneşler asmasından korktuğum ellerinde tüm damarları belirginleşmişti ve biraz dikkatli bakacak olsam beni ona götürecek haritalar çizebilirdim o manzaradan.
“Neye inanmamı isterdin peki? Tercihi bana bırakınca pek akıllıca tercihler yapmıyorum da.”
“Bana değil ama,” Bana bakamıyormuş gibi bakışlarını üzerimden çekti. Sert bir kayaya çarpan ruhundan parçalar ortalığa saçılmıştı. “On yedi yaşındaki halime, o çocuğun hala içimde olduğuna, benim de bir zamanlar bir adam ve bir kadının sahip olduğu masum bir evlat olduğuma inanmanı istesem bencillik mi etmiş olurum?”
O söyleyene kadar Dantes’i aslında hep tanıdığım zamanlardaki haliyle yargıladığımı fark ettim. Evet anne ve babasını hayal etmiştim ama nedense onları hiç aynı karenin içine koyamamıştım. Belki de asla yeniden bir araya gelmeyecekleri düşüncesinden kaynaklıydı bu. Ama ben Dantes’i hiç on yedi yaşında, anne ve babasıyla gülümseyen bir çocuk olarak hayal edememiştim. Benim gözümde Monte Cristo olarak doğup Dantes olarak varlığını devam ettiren biriydi ama sonsuza dek Dantes olarak kalacağı da kesin değildi.
“On yedi yaşındaki o çocuk bana inanmam için ne verebilir?” diye sorduğumda göz kapakları aşağı düştü ve kirpiklerinin gölgesi yüzüne serildi. “Bana kendi gerçeğini verebilir mi?”
“Gerçek mi?” Gülümsemesi sessiz bir isyan eşliğinde genişlerken, göğüs kafesimde sert bir darbe hissettim. Bu kez yumruğumu oraya vuran ben değildim, acı içeriden geliyordu.
“Dilerim o çocuğun gerçeğini hiçbir zaman öğrenmezsin, Benim Güzel Lara’m. Ona inanmanı hep isterim ama gerçeğini görmeni hiç istemem.”
Mevsimleri deviren sancılı bir sessizliğin ardından, “Neden?” diye sorabildim.
“On yedi yaşımın bana ne yaptığını bilmiyorsun.” dedi sessizce.
“Öğrenirsem ne olur?” Kendi gerçeklerimin onun karşısında açık edildiği anlarda hissettiğim telaşı ve paniği hala hatırlıyordum. Onun da mı hissettiği buydu?
“Öğrenirsen bu beni ağlarken görebileceğin ilk ve tek an olur.” Bana baktığında artık yüzünde on yedi yaşı çivilenmiş bir adam görüyordum ama bahsettiği yaşlardan eser olmamasına rağmen teninden ruhunun kanı sızıyordu. “Ve bir daha beni görebileceğinin sözünü veremem.”
“Sen beni ağlarken defalarca gördün. Ama sonrasında da hep senin yanındaydım.”
“Bu gözyaşlarımızı kıyaslayabileceğimiz bir durum değil. Ben senin döktüğün gözyaşından sonra yanında olmadığımı bir an bile düşünmedim. Mutsuzluğun da senin kadar benimleydi ve seni her halinle kabullendim. Başka türlü olamazdı zaten. Sana ait tek bir parçadan bile nefret etmiyorum.”
“Ama kızıyorsun, öfkeleniyorsun. Bazen nefret etmek istiyorsun ama yapamıyorsun. Belleği sana verdiğimde mesela, yüzündeki o gülüşü unutur muyum sanıyorsun? Şimdi babanın kızı gibi oldun işte deyişini unutur muyum? Senin benden sakladığın bin sırra karşılık bir sırrım var diye, beni benden utanan bir adamla bir tuttun.” dedim sesimdeki hayal kırıklığını saklayamadan.
“Madem babandan seni onunla bir tuttuğumda bana kinlenecek kadar çok tiksiniyorsun, o zaman onu bu kadar çok koruma çaban neden, Lara?”
“Bilmem,” Hiç çekinmeden ona öyle bir baktım ki dudaklarından keskin bir nefes çıkmasına engel olamadı. “Senin Kenan Güralp’i benden gizli babama verirken sahip olduğun motivasyon neyse benimki de odur belki.”
Cevap vermesini beklemeden arabadan indiğimde zaten verecek bir cevabı olmadığını da biliyordum. Havanın soğuğu tenimi okşarken alkolün yarattığı sersemliğe iyi gelmişti. Çok sarhoş olacak kadar içmemiştim zaten, sadece kendimi kaybetmeye çok ihtiyaç duyduğumdan devrilmem kolay olmuştu.
Dantes’in adım sesleri hemen arkamdaydı. Ellerimi deri ceketimin cebine sokarken bakışlarının keskinliğini sırtımda hissedebiliyordum. Adımlarımız senkronize olsa da benden daha yavaştı. Yine de apartmana girdiğimizde benden önce davranarak asansörün düğmesine bastığında bir an onu o kadar yakınımda hissetmenin verdiği irkilmeyle bir adım uzağına çekildim.
Eve girdiğimizde ikimiz de sessizdik. Hiçbir yere varmayan, sonuçlara kapıları kapalı konuşmalardan bir tanesini daha yapmanın verdiği tatminsizlikle odamın kapısının önünde durduğumda Dantes koridordan yavaşça geçti. Aynı hislerin onda da olduğunu biliyordum, öyle olmasa bir eli kendi yatak odasının kapı kolundayken durmaz ve benden bir şeyler söylememi beklemezdi.
“Neden, Mir?” Ona bakmadım, benim de bir eli kapı kolundayken bakışlarım boşluğa sabitlenmişti ama Dantes’in yüzündeki her ifadeyi hayal etmek kolaydı.
Onca zaman dilimde paslanmış halde duran bu soru yeniden dudaklarımla buluşacak cesarete kavuştuğundaysa kalbimin tam da tahmin ettiğim gibi zayıf düşmesi kaçınılmazdı. “Madem buldunuz adamı, ne diye tutup babama veriyorsun? Benim ne halde olacağımı hiç mi düşünmedin?” diye sordum kısıkça.
“Baban bile olsa anlaşma yapmıştım onunla.” dediğinde onun da bakışları boşluğa düşüyor olmalıydı. “Fırat’ı kurtarmaya karşılık istediği şey Kenan’dı ve bu konuda yapabileceğim en makul şey o anlaşmaya uymaktı.” İki ayrı eşiğin önünde durarak farklı boşluklarla yüzleşiyor olmak kalbimi kırdı. Kapı kolunu daha da sıktığımda soğuk metal tenimle bütünleşti.
“Hayır.” Sesimdeki soğukluk kelimelerin etkisiyle daha çok artıyordu. Belki de sebep kalbimdeki soğuktu. “Sen fabrikada bile babamın Kenan’ı istediğini duyunca delirdin. Saldırdın babama. Orada durmuş seni izliyordum, ne pahasına olursa olsun başka yollar bulabilirdin. Benim tanıdığım Mir bunu isteyerek yapmaz. Neden yaptın?” diye sordum bir kez daha. “Kenan, benden, bizden saklamak istediğin neyi biliyordu ki onu babama vererek kurtuldun?”
“Lara üsteleme, bu konuda daha fazla şey öğrenmek için çabalama. Unut her şeyi. Sadece yokmuş gibi yapamaz mısın?” diye sordu yorgunlukla.
Bakışlarını üzerimde hissettiğimde kafamı kaldırıp ona baktım ve işte gecenin hırsızı gözleri oradaydı ve bana gelmek istediği o kadar belliydi ki karşı koymak için tüm irademi kullandım.
“Lütfen, unutamaz mısın? Her şeyi ardımızda bırakalım. Babanı bile.”
“Yapamam.” Zamanın varlığını dudaklarımda hissettim. Kelimeler aynı farkındalığı Dantes’e de taşıdı.
Geçmişe ve geleceğe aynı zaman çizgisinden baksak da hala durduğumuz yer bambaşkaydı. Nasıl olurdu da iki insan başını aynı gökyüzüne kaldırmasına rağmen aynı yıldıza bakmayı başaramazdı?
Bu sadece benim geçmişim değildi, orada Dantes için de bir şeyler vardı ve o bunu mahvetmişti.
“Biraz anlayış bekliyorum sadece.” Gözleri muhtaç olduğu anlayış karşısında tamamen pes etmişti. “Eğer sana bunları yapmak zorunda kaldıysam bir sebebi olduğuna inanmalısın.”
“Sebeplerin umurum-“
“Kenan’ı bulduktan sonra ne ile sınandığımı bilmiyorsun.” diyerek sertçe sözümü kestiğinde suspus oldum. O ise gözlerini sımsıkı kapatmış ve dişlerini birbirine kenetlemişti.
Dokunmasam da kucağında teninin üşüdüğünü biliyordum ama bana kendi anlayışını veremeyen birini ısıtacak o manevi güç içimde kaybolmuştu.
Çok mu acımasızdım ona karşı? On yedi yaşındaki masumiyetini görmezden gelmem zoruna gidiyor olabilirdi. Bir zamanlar ben de küçüktüm, tıpkı onun gibi. Ama bazen gelecekte beni yıkımdan kurtaracak kararlar vermem gerekiyorsa o çocukları görmezden gelmem gerekiyordu.
“Bu senden anlayış istediğim son seferdi.” Yavaşça bana döndüğünde hislerindeki güceniklik kalbime kıymık gibi saplandı. Gündüzünde bile gün ışığı kalmamış gibi bir ifadeyle bana baktığında ise ruhumdan aşağıya tepeleme yuvarlanan katılık paramparçaydı.
Annesine elini uzatan ama asla elleri o sıcaklığa kavuşmayan bir çocuğun ifadesiyle odasının kapısını açarak karanlığın içine doğru geriledi. “Hakkımda istediğini düşünebilirsin. Sana şu an olduğum adamdan daha fazlasını veremem.” Daha fazlası olduğuna şahit olduğum zamanlar karanlık gökyüzünün içinde uzaklara savruldu.
Hep tanıdığım adam bu gece onu asla göremeyeceğim bir yerde, bir başına kaldı.
Ve ben ona ulaşmak için hiçbir şey yapmadım.
༄
Sabah biri ısrarla odamın kapısına vurduğunda uyanmamak için çok direndim.
Dün gecenin yarattığı yorgunluk ve baş ağrısı hala üzerimdeyken yüz üstü döndüm yorganı tepeme kadar çekerek, “Evde değilim!” diye seslendim boğukça. Uykuma kaldığım yerden devam edebilmek için yatağa daha da gömüldüm.
Bu kez kapının açılma sesini duyduğumda yorganı avuçlarımla sıkı sıkıya kavradım üzerimde beni koruyan bir bariyermiş gibi. O bariyerin üzerimden kaldırılması çok uzun sürmedi. Sıkı tutuyor olmama rağmen bir anda birisi hızla üzerimden çekip aldığında uykumun içinde homurdandım. “Rahat bırak beni.”
“Saat bir oldu ve biraz daha uyumaya devam edersen astral seyahate çıktığını düşüneceğim.” Dantes’in sesi çok yakınımdan geliyordu ve şu an tepemde dikildiğini çok iyi bilmenin verdiği rahatsızlıkla sırt üstü döndüğümde gözlerimi araladım. Onu tam da hayal ettiğim gibi gördüm karşımda.
“Nihayet,” dedi bir hayat belirtisi gösterdiğimi görünce. “Hayattasın.”
“Uyumaya devam etmek istiyorum.” Hafifçe doğrulup dizlerime kadar çektiği yorgana uzandığında ucundan tutarak tamamen üzerimden çekip attı. Sabırlı ve derin bir nefes alarak yeniden sırt üstü uzandım. “Sabah sabah ne istiyorsun ya?”
“Seni bir yere götürmem gerek, bilmeni istediğim bir şey var.” Ses tonu sandığımdan daha ciddi olsa da bu sabah hayatı ciddiye almak isteyen yanımdan uyanmamıştım.
“Vay be,” Gözlerimi yalandan kocaman açtığımda Dantes bana dik dik baktı. “Demek Mir Bey arada benim de bir şeyleri bilmeme izin verebiliyor.” Burnundan soluduğunda güldüm. “Bunun için birilerinden izin falan alman gerekti mi?”
“Hayır,” dedi düz bir ifadeyle. “Tamamen kendi kararım.”
“Özgür iradeye alkış.” Ellerimi kaldırıp alkış tuttuğumda Dantes sessizce yaptığım şeyi bitirmemi bekledi. Alkışım son bulurken kendi kendime gülmeme engel olamadım. “Pardon.”
“Sen hazırlanırken kahve yapacağım, bir şeylere ihtiyacın olursa seslenmen yeterli.” Akşamdan kalma halimle ayakta bile duramayacağımı düşünüyor olmalıydı. Sonra arkasını dönüp gitmeye yeltendi. “Gerek yok.” diye seslendim. “Dışarı çıkınca kafeden alırız.”
Omuzunun üzerinden buna gerek var mı diye baktığında esnedim. “Ben popüler kültür kölesi kapitalist bir kızım.” dedim huysuz bir gülümsemeyle. “Karton bardak olmayınca kahvemden keyif alamıyorum.”
Sabır çeker gibi derin bir nefes alarak odadan çıktığında yüzümdeki gülümseme saniyesinde silindi ve yerini derin bir sessizliğe bıraktı. Bu kadar uyumak beni sersemletmişti. Doğrularak ayaklarımı yataktan sarkıtırken ellerimi terlemiş saçlarımda gezdirdim ve bir süre öylece yatağın kenarında oturdum.
Bugün zor bir gün olacağını hissediyordum. Dantes’in beni nereye götürmek istediği hakkında herhangi bir fikrimin olmaması şu an akıl sağlığım açısından daha iyiydi çünkü gittiğimizde beni memnun edecek bir şeylerle yüzleşeceğimi sanmıyordum.
Diğer zorlayıcı unsur ise, bu akşam olacaklardı. Babamı görmek ve onunla konuşabilmek için bu akşamki etkinlik son zamanlarda elime geçen tek fırsat olabilirdi. Oraya geleceğinden ben de Mihri kadar emindim ama onunla yüzleştiğimde olabileceklerden emin değildim. En azından kalabalığın içinde denk gelecek olmamız benim avantajıma olacaktı.
Evden çıkmamız benim hazırlanmak için hiç acele etmeyişimden dolayı epey uzun sürdü. Dantes bir yerlerde beni bekliyor olmalıydı. Bense kendime gelebilmek için önce uzun ve keyifli bir duş aldım. Sonrasında akşamki kutlamayı da düşünerek bir süre en uygun kombini bulmakla uğraştım. En sonunda da biraz makyaja vakit ayırmanın kimseye zararı olmayacağını düşündüm.
Mini bir etek ve üzerine boğazlı şık bir kazak geçirmiştim. Boyu belime kadar gelen kahverengi ceketimi ve dizlerime kadar uzanan çizmelerimi de aldıktan sonra koridora çıktım. Dantes’in beni kapının önünde bekleyeceğini düşünüyorken banyodan sesler geldiğinde duraksayarak o yöne döndüm.
Banyonun kapısı aralıktı. Elimle o aralığı biraz daha genişleterek manzaraya baktığımda bana hazırlanmamı söyleyen adamın hala hazırlanmadığını ve tıraş olduğunu gördüm. Bu sıradan eylem kalbime bir heyecan çarpıntısı olarak uğramak istediğinde üzerimde hala böyle bir etkisi olduğunu görmekten nefret ederek yüz ifademi kaskatı tuttum.
“Sen hazırlanmak için acele etmediğin için kendi işlerimi hallediyordum.” dedi Dantes omzunun üzerinden bana kısa bir bakış atarak.
“Anladım.” Benim bile zor durduğum bir kelimeydi dudaklarımdan dökülen. Montumu, ayakkabılarımı ve çantamı koridora bıraktıktan sonra kapının pervazına yaslanarak kollarımı göğsümde kavuşturdum.
“İlk kez mi tıraş olan bir erkek görüyorsun?”
“Hayır,” Bana bu soruyu neden sorduğunu anlayamadım. Yüzümden hiçbir ifade okunmuyor, ona yabancı, nötr bakan bir kız gibi görünüyor olmalıydım. Onu biraz sinir etmenin beni son derece memnun edeceğine kanaat getirdim. “Kitaplarda bir sürü gördüm.”
“Lara, bunu kabullenmen gerek güzelim. Kitaplarda okuduğun olaylar ve insanlar gerçek değil.”
“Gerçek.” dedim dik dik ona bakarak.
Dantes’in yüzü her geçen saniye daha çok tıraş köpüğüyle kaplansa da bu yüz ifadesini saklamaya yetmiyordu. Bazen aynadan bazense çekinmeden dönüp baktığı yüzümde aradığı bir şeyler vardı, bir beklenti diyemezdim ama bariz bir şekilde orada dururken fark etmemem imkansızdı. Seni özledi, diye fısıldadı zihnim.
“Peki, sana bir soru,” Dantes yüzünü köpüğe bulama işini bitirdiğinde eğilerek köpük olan ellerini yıkadı. “Tüm kitap karakterlerini unutacaksın ve hayatının sonuna kadar seninle olacağım ya da beni bir daha görme şansın olmayacak ama bütün kitap karakterleri seninle olacak. Hangi seçeneği seçersin?”
Tüm hayatını kitaplarla dolduran ve yazarak ruhunu tedavi eden bana dünyanın en zor sorusunu sorduğunun farkında değildi. Farkında olmadığı bir diğer şey ise cevabından en emin olduğum sorulardan birini sorduğuydu. Kahkaha atmamak için kendimi zor tuttum. “Duygusal kriz anında sevgilisini sınayan kızlar gibi konuşmaz mısın?”
“Cevap vermekten kaçınıyorsun.” dedi şaşkın bir ifadeyle kaşlarını kaldırarak. Eh, kendi kaşınmıştı.
“Evet, seni seçmezsem yüzünü yastığa gömüp ağlama diye karar veremiyormuş gibi davranıyorum farkında değil misin?”
Anlık verdiğim bir kararla ve sorgulamamak için içimde yükselen tüm çığlıklara sırtımı döndüğüm saniyelerde doğruldu ve banyoya girip Dantes’e doğru ilerledim. Neredeyse dokunabileceğim kadar yakınına geldiğimde gecenin hırsızı gözlerindeki beklentilerle başını eğdi.
Ben de eline aldığı jilete bakarken, “Ben yapabilir miyim?” diye sordum.
Dudakları hafifçe kıvrıldığında gözleri bunu gerçekten yapmak istiyor muyum anlamak ister gibi dikkatle üzerimdeydi. “Beni doğrayacak mısın?”
“Uslu durup durmayacağına bağlı.”
İçimde acılarımın önünde güçlü bir şekilde duran aydınlıklar şekillendi ve bir duvar niyetine karanlığı ardında bıraktı. O karanlığın duvarın ardında kalışının sebebi sıradan, basit, telaşsız bir anın bizi hapsetmesiydi. Binlerce sayfalık bir kitap okumak gibi değil de bir cümleyle derin bir nefes almayı başarabilmek gibiydi. Güzeldi. Ama geçiciydi, söz konusu Dantes olduğunda duvarlar hep çok kolay yıkılırdı.
Dantes’in elindeki jilete uzandığımda karşı koymadan almama izin verdi. Pekala, bunu yapabilmek için ona sandığımdan daha fazla yaklaşmam gerekecekti. Başımı kaldırdığımda, “Ama çok yüksektesin.” dedim.
Dantes bacaklarını kırarak kalçasını lavaboya yasladı. Artık boylarımız eşit sayılırdı. Derin bir nefes alarak dibine kadar girdim ama ellerini belimin iki yanına koyup beni bacaklarının arasına çekmesi beklenmedikti.
Bir anlık şokla gözlerimiz çakıştığında, “Bana bir adım atıyorsan seni tamamen kendime çekmek istediğimi anladığın noktayı çoktan geçmiş olduğumuzu umuyorum.”
“Senden bir adım uzaklaşıyorsam senden tamamen gitmek istediğimi anladığın noktayı geçmiş olduğumuz gibi mi?” Sorum yüzüne çarpan bir kış mevsimi gibiydi. Pencerelerde buğular bırakan bir soğuk gibi sözlerim de gözlerinde bir şeylerin buğulanmasına, sis perdesinin ardına çekilmesine neden oldu.
“Sanırım jileti senin eline teslim etmek akıllıca bir hamle değildi.” Gözleri kısıldığında dudaklarımı birbirine bastırdım. Ona bir şey yapacağımdan değildi ama sözler konusunda sanırım artık daha acımasızdım.
“Bilemezsin.” Başka bir şey söylemesini beklemeden jileti yüzüne yerleştirdim ve dikkatle aşağıya kaydırarak pürüzsüz yüzünü ortaya çıkardığımda sandığımdan daha kolay olduğunu fark ettim. Zor olan Dantes’in belimi kavrayan ellerini görmezden gelmekti.
Yana uzanıp suyu açtım ve jiletin köpüğünü suyun altında akıtıp aynı işlemi tekrarladım. Çalıştığım süre boyunca Dantes bir kez bile konuşmadı ya da bir şeyleri yanlış yapıyor olsam bile şikayetçi olmadı. Sadece ellerimde biraz köpük olduğundan bir ara yüzüme düşen saçları kulağımın arkasına sıkıştırdığında gözlerimiz kısa bir anlığına birbirine değdi, sonra hemen gözlerimi ondan çekerek işime devam ettim.
“Ne düşünüyorsun?” diye sordum bu kadar sessiz oluşunun sebebini merak ederek. En azından konuşursa üzerimdeki dikkati belki biraz dağılır ve rahat nefes alırdım.
“Sana neden bu kadar çok çekildiğimi.” dediğinde duraksadım. Avuçları bel boşluğumda sıcak bir kâğıt parçası gibi yanıyordu ve satır çizgilerinden taşan cümleler tenime kazınıyordu.
“Bir tahminin var mı?”
“Elbette.”
“Düşmanının kızı olmam mı?”
Bunu gerçekten söylüyor muyum diye çatık kaşlarıyla bana baktığında tavrını görmezden geldim. “Hayır tabi ki.”
“O halde intikamın körüklediği bazı nedenlerden olduğunu varsayıyorum.” Dantes’in bakışlarındaki ifade daha da sertleşirken tüy kadar hafif dokunuşlarla işimi yapmaya devam etmem mucizeydi.
“Anlarsın ya,” dedim tatlı bir gülümsemeyle. “Genele bakarak yorumda bulunuyorum. Tüm yaptıklarına ve yapmaya niyetli olduklarına.” Tüm kelimesini özellikle uzatmıştım ki içine ne kadar çok olayın dahil olduğunu anlayabilsin.
“Sebebi bu da değil.” dedi ve sessiz kalarak belki de tekrar sormamı bekledi. Sormadım, bana çekiliyor oluşunun sebebi ne olursa olsun yanında durduğumda olanları hatırlamak beni orada durdurdu.
Kelimeleri dudaklarıma vermedi, sessizlik güvenli geldi ruhuma. Ya da duyacağım cevabın bende bir şeyleri değiştirmesinden korktum, bilemiyorum.
“Sen benim karanlığımda parıldayan bir yıldız gibisin.” Birden konuşmaya başladığında tutuklaşarak ona baktım. Ben senin gökyüzünde ışıldayan ama ışığı karanlığın nefesine dayanamadığından sendeleyen bir Yalan Yıldızıyım, Dantes.
“Ve evrendeki her şey, yıldızlar da dahil sürekli bir şeylere çekilirler.” Başını yana yatırdı ve bir tutam saçı parmaklarımı karıncalandırarak alnına döküldüğünde o tutama dokunmamak için tüm irademi kullandım.“Özellikle birbirlerine yakınlaşan şeyler arasındaki çekim daima artmaya devam eder.”
“Babasının isteğiyle onlarca, belki de yüzlerce kitap okuyan ve lisede muhtemelen gizlice aşk şarkıları yazan adam az önce bana çekiliyor oluşunun sebebini kütle çekim kuvveti ile mi açıkladı?” diyerek gözlerimi kocaman açtığımda Dantes başını geriye yatırarak gür bir kahkaha attı.
“Biraz daha romantik bir açıklama bekliyordum.” Kahkahasının dinmesini beklerken yüzümü ifadesiz, hatta ilgisiz tutabilmek için verdiğim çabadan yanaklarım gerilmişti. Bu kadar yakın olmasa bazı şeyler daha kolay olurdu benim için.
“Ayrıca dediğin gibi olsa tüm yıldızların birbirine çekilip kocaman dev bir top haline gelmesi gerekmez mi? Sonuçta birbirlerine çekilirken bir tercih hakları olduğunu sanmıyorum. Evrendeki şeyler arasında dediğin gibi bir çekim varsa şu an gökyüzümüzde koca bir yıldız topu olması gerekirdi.”
“Uzayın ve yıldızların bir sonu olsaydı,” Nihayet kahkahası dinmişti, şimdi yüzünde yıldızlar kadar aydınlık ama gökyüzünün başlangıcından sonuna sürgün yemiş karanlık hisler vardı. “Dediğin gibi gökyüzünde koca bir yıldız topumuz olabilirdi. Ama uzayın da zamanın da sonsuz olduğunu düşününce bu mümkün değil.”
Zaman sonsuz olsaydı bizim de o sonsuzluğun bir parçası olmamız gerekmez miydi? Biz öldükten sonra bir şeylerin hala var olacak olması biraz hüzünlü bir gerçekti.
Geride kalanlar o sonsuzluğun parçası olmaya devam edecekti fakat bir gün yeryüzündeki son insan da yok olduğunda zamanın sonsuzluğunun ne anlamı kalacaktı.
“O zaman yıldızlar gerçekten birbirine çekilmiyor?” diye tahmin yürüttüm ve bu tahminim doğru olma ihtimali beni huzursuz etti.
“Ama evren sonsuzsa merkezinin neresi olduğunu bilemezsin çünkü sonsuzluğun başı, sonu ya da bir orta noktası yoktur,” dedi Dantes. O zaman ben nasıl kendi sonsuzluğumun merkezini, sonsuza kadar oraya çekileceğimin bilincinde olarak tanıyor ve karşı koymadan çekilmeye devam ediyordum?
“Yine de kendine bir nokta belirleyip orayı merkez seçme hakkına sahipsen, o zaman orası sonsuzluğun merkezi olur.” Tıpkı benim sonsuzluğumun merkezini bana bakan bir çift gecenin hırsızı göz yapmam gibi. “Yani sonsuz sayıda yıldızın da öyle.”
“Peki ya nasıl koca bir top olmadan dengede kalabiliyorlar?” diye sordum. Yıldızlar hakkında atıp tutmamız onu tıraş etmemden daha önemliymiş gibi her cümlesini sonuna kadar özümsüyordum. Belki de kendime bir çıkış yolu arıyor, küçücük dünyamda dağılan duygularımı sonsuz bir evrende bir başına getirmeye çalışıyordum fakat bu dağılmaktan daha büyük bir hayal kırıklığına uğratırdı beni.
“Yıldızlar söz konusu olduğunda dengeden bahsedemeyiz. Her bir yıldızın arasında itici ve çekici kuvvetler var. Ya birbirlerine çekilirler,” Nasıl olduğunu göstermek için usulca üzerime eğildiğinde dudaklarından çıkan sıcak nefes dudaklarıma çarptı ve parmak uçlarımdan kalbimin kuytularına kadar onun rüzgarında titredim. “Ya da birbirinden uzaklaşırlar.” diyerek nefeslerimin hızlanmasına neden olan yakınlığına son verip geri çekildi.
Tek bir bakışıyla bile hala kalbimi adım adım gezebildiğini bilmenin hissiyle gülümsedi. Yalnızlığın tahtında otururken elinde kalabalıkların kanını taşıyan kılıçlar tutmuştu ve kendi de en az benim kadar içine düştüğü ikilemin farkındaydı.
Tek farkımız vardı, ben mücadele derken kalbimi parçalara ayırmıştım, o mücadele ederken kalbi yok olmuş gibi acımasızdı.
“Ama diyelim ki iki yıldız birbirine yaklaştı, o zaman aralarındaki çekime karşı koymaları mümkün değil çünkü çoktan o yola çıkmış oluyorlar ve durdurulamaz bir şekilde birbirlerine çekilmeye devam ediyorlar.”
“O zaman da koca bir yıldız topu haline geliyorlar işte.” diye direttim.
“Lara,” Dantes içini çekti ve işaret parmağını alnımın ortasına koyup burnumun ucuna doğru yavaş bir şekilde kaydırdı. “Öyle olmuyor işte. Sonsuz bir evrende bu söylediğin mümkün değil.”
“Peki ya birbirine uzaktan bakan iki yıldız var ama henüz birbirlerine çekilecek kadar yakın sınırların içine girmemişler,” Dantes’in yüzümde gezinen parmaklarını tuttum ve elini indirdim. “O zaman ne oluyor?
Sorum onu hiç memnun etmemiş gibi ifadesi durgunlaştı. Cevabı zaten biliyordum fakat kaçınılmaz olanı inkâr etmeyip her ihtimali duymam gerekiyordu. “O zaman da yıldızlar itici kuvvetin etkisine girmiş oluyor,” dedi Dantes bana yıldızlar kadar uzak bir sesle. “Birbirlerinden uzaklaşmaya başlıyorlar, nasıl ki çekim başladığında durdurmak mümkün değilse ayrılık başladığında olan şey de bu. Muhtemelen,” Dudakları ince bir çizgi halini aldı. “Evrenin iki ucuna kadar savrulup birbirlerini bir daha hiç görmezler.”
Uzun uzun birbirimize baktık ve evrenin sonsuzluğu etrafımızı kaçınılmaz olarak sardı. Ya bir ayrılıktan ya da bir araya gelişten bahsediyordu ama bizim durumumuzda olan şey bir araya gelişimizin ardından teslim olduğumuz ayrılıktı.
Dantes ile evrenin iki ucuna savrulma ihtimalimizde benim sonsuzluğumun merkezi de kaybolurdu ve o zaman bana yönümü gösterecek tüm haritalarım küllenirdi. Yolumu kaybeder ve kaybolurdum.
Nereye gittiğini bilen biri olurdum ama nereden nereye gittiğini bilemeyince gitmenin hiçbir anlamı olmazdı. Bir anlama sahip olmak için önce başlangıca, ardından başlangıcın beni götüreceği sonlara ihtiyacım vardı.
“Teşekkür ederim.” dedi işimi tamamen bitirdiğimde. Yüzüne bakmaktan çekindim. Kulaklarımda rahatsız edici bir uğultu vardı ve içimde kalbimi her köşeden işgal eden bir hüzün sarmıştı. Jileti elimden aldı ve doğrulurken hızlı bir hamleyle iki adım geri çekilip ondan tamamen uzaklaştım.
Dantes’e zarar vermemek için verdiğim çabadan parmaklarım buz kesmişti. O yüzünü yıkarken ben de yeniden dışarı çıktım ve koridora bıraktığım eşyalarımı aldım. Birkaç saniye sonra peşimden çıkmıştı, “Hızlıca üzerimi değiştirip geliyorum. Beni arabada bekle istersen.” Arabanın anahtarını küçük bir hamleyle bana fırlattığında tek elimle yakaladım.
Montumu ve uzun çizmelerimi giydikten sonra biraz yalnız kalacak vaktimin olduğuna sevinerek hızlıca evden çıktım ve arabayı park ettiği otoparka ağır adımlarla yürüdüm. Bir yandan da bu yalnızlığı fırsat bilip bir kere daha kendime Hayalet’i arama iznini verdim. Ama telefonu defalarca çalmasına rağmen açan kimse olmadı.
Hayalet’i sor gördüğüm zamanki tavrı açıkçası beni korkutuyordu, Dantes’in yapabileceklerinden bile daha fazla. Bir noktada ben devreye girdiğimde Dantes’in bir adım geri atmaya isteği olabilirdi ama Hayalet öyle değildi.
Sahip olduğu öfke ve Dantes’in Kenan’ı babama vermesi onu geri dönülemez bir yola sokmuş gibiydi. Eline fırsat geçtiğinde babamı mahvetmekten bir saniye bile geri durmayacaktı.
Ben arabaya oturduktan beş dakika sonra Dantes de geldi. Yanıma oturana kadar bakışları bana hiç değmemişti ama ben onu uzun uzun izleyebildim. Belirgin yüz hatları gözüme bir sanat eseri gibi görünüyordu. Dantes’in kimsede olmayan özel dokunuşları vardı, kirpiklerinde Tanrı’nın parmak ucu, koyu renk dudaklarında da günahlara davetiye çıkaran şeytanın nefesi gizliydi.
“Nereye gidiyoruz?” Yolculuğun yaklaşık onuncu dakikasında merakına yenik düşerek ilk konuşan ben oldum.
“Gidince anlatacağım.”
“Çok uzun sürmezse iyi olur.” dediğimde Dantes arabayı popüler kahve dükkanlarından birinin önüne çekti. “Akşam için başka planlarım var ve geç kalmak istemiyorum.”
Emniyet kemerini çözerken gözlerini kısıp bana baktı. “Ne gibi planlar?”
Cevap vermek yerine omuz silktim. Kahve almak için arabadan inerken içinden sabır çektiğine çok emindim. On dakika sonra kahvemi içerken yolculuğa devam ettiğimizde bu kez merakına yenik düşen o oldu.
“Akşam seni gitmek istediğin yere bırakabilirim.” Gözlerim konsoldaki panele kaydı. Saat zaten üçü geçiyordu ve akşam epey yaklaşmıştı. “Nereye gideceksin?”
“Sihitkent’te bir partiye katılacağım.” Katılımcıların çoğunun orta yaş üstü olduğunu söylemeye gerek duymadım. Dantes partiyle ilgili yorum yapmak yerine sessiz kaldı. Yarım saatten uzun süren bir yolculuk oldu, şehir merkezinden çıktık. Arabayı park ettiğindeyse ikimiz de sessizdik.
Yolda gelirken tabelaları takip ettiğimden aklıma bir ihtimal gelmişti ama bir yandan da imkansızdı bu. Arabadan inmek için hamle yaptığını gördüğümde ben de onunla birlikte indim ve arabanın önünde durduk.
“Burası neresi?” diye sordum, oysa cevabı biliyordum ama duymaya ihtiyacım vardı. Dantes kısa bir anlığına gözlerini kapattı. Gözleri kapalıyken bile beni karanlığın içinden gördüğünü hissettim. Tıpkı benim de kendi karanlığımda onu rahatlıkla görüyor oluşum gibi.
Gözlerini açarken yorgun bir şekilde kalçasını arabaya yasladı ama bu haliyle bile hala benden uzun görünüyordu. Başımı geriye yatırarak ısrarla baktım gözlerine. “Burası, Murathan Almaz’ın tutulduğu cezaevi.”
“Ne?” Her şeye son verecek olan, her şeyin başladığı yerde duruyorsun, Lara diyen zihnimi sakinleştirmem o saniyeden sonra çok zordu. Bak, yıllarca kaçtığın, korktuğun, yumrukladığın hapishane duvarları burada, diye devam ediyordu.
Nabzımın dokunmadan bile hissedebileceğim kadar hızlandığını hissettim ve Dantes gibi arabaya yaslanırken bacaklarımın gücü çekildi. “Murathan burada mı?” diye kısıkça sorabilecek gücü kendimde bulabildim. Kahve bardağımı o kadar sıkı kavramıştım ki bardak eğilmişti.
“Evet, senden önce ben gitmek ve onunla konuşmak istemiştim.” Dantes ne hissettiğini asla belli etmeyen durgun bir ses tonuyla konuşurken kollarını göğsünde bağladı. Gözleri, cezaevinin girişi olduğunu tahmin ettiğim büyük metal bir kapıya sabitlenmişti. Orada benim görmediğim ne görmüş ve ruhunun böylesine sessizleşmesine neden olmuş olabilirdi?
“Bunu benden önce yapmaya hakkın yoktu.” dediğimde, gözleri hala karşıdayken dudağının kenarı öyle alaycı bir tınıyla kıvrıldı ki kalp atışlarım hızlanırken kaşlarım çatıldı. Var mıydı?
“Görüştün mü onunla?” Sorum Dantes’e derin bir nefes aldırdığında nihayet gözlerini metal kapıdan ayırdı ve bana dönerek başını eğdi.
Cevabı net ve tartışmaya kapalıydı. “İçeride öyle bir mahkûm yoktu.”
“Saçmalama.” dedim şok olmuş bir ruh haliyle. Zarar ve ziyandan geçinmeyen günlerimin bana sunduğu bu yalan gerçeğe o kadar hazırlıksız yakalanmıştım ki sanki tüm geçmişim elimde kalan kırık bir parçaydı.
Gerçeği öğrenmek beni nefes alamayacak hale getirse de o nefesleri kaybetmeye razıydım. Ben zaten bu savaşı Dantes’e âşık olarak kaybetmişken bir başka kayıp ne yapabilirdi bana? Bu saatten sonra en fazla ne olabilirdi?
Dantes kabanının iç cebinden katlanmış bir dosya çıkarıp bana uzattığında kahveyi kaputun üstüne bırakarak dosyayı aldım. “Kısa bir süre önce kefaret ödenerek çıkarılmış cezaevinden.”
Dosyayı aldım, açtım ama görüşüm bulanıktı, gördüğüm uçsuz bucaksız bir boşluktu. Kalbim önce bir mayın tarlası gibi her bir yandan ayrı ayrı patlayıp darmadağın oldu. Hala oradaydım, hala o odadaydım. Hala akıl hastanesindeydim. Hala yatağın altındaydım. Aynı anda binlerce farklı yerdeydim. Murathan annemin karşısında duruyordu. Hayallerimdeki görüntüsü de fotoğrafındaki gibi bulanıktı. Ama sonra dağılan taşım toprağım o fotoğrafın üzerine saçıldı, fotoğraflar bile ceset oldu.
Dosyanın ilk sayfasında duran Murathan Almaz’ın eskimiş fotoğrafına bakarken, “Bu nasıl mümkün olabilir?” dedim kesik nefeslerimin arasından.
Yanağımda küçük bir temas hissettim. Tenimden başlayıp usulca saçlarıma ilerleyen ama bir rüzgâr gibi geldiği hızla kaybolan bir dokunuş. “Başka nelerin mümkün olduğunu bilseydin…” dedi Dantes kısıkça.
Başımı kaldırıp ona baktığımda, az önce bana uzanan elleri şimdi birer yumruk olarak kucağında duruyordu. Onun da benim kadar hayal kırıklığına uğradığını görmek şaşırtıcıydı.
“Her şey yavaş yavaş kayboluyor gibi.” Kısaca göz attığım dosyayı kapattım ama hala sıkı sıkıya tutuyordum. “Annemin davası yok olup gidiyor. Sanırım geriye peşinden koşabileceğim hiçbir şey kalmadı.”
Kenan’ı babama vermesinin üzerine bir de bu gerçek eklenince her parçam Dantes’i suçlamak için yanıp tutuşuyordu.
Yine de ona gerçekten değer veren bir parçam vardı, o beni susturuyordu. Ama ne zamana kadar onu susturmaya devam edebilirdim bilemiyordum.
“Bu iş hiçbir zaman sadece senin annenden ibaret olmadı.” Dantes doğrulduğunda şaşkın gözlerle onu izledim. “Dosya sende kalabilir, istersen şimdi içeri girip söylediklerimi teyit edebilirsin ya da güvendiğin bir avukat varsa onunla detayları araştırabilirsin.”
Söylediklerini elbette teyit edecektim ama bunu kendi başıma yapamazdım. Dosyayı Erdem abiye göstermek bana yardımcı olabilirdi. Bu yüzden çantama koyduğumda Dantes tercihime sesini çıkarmadı.
“Bana bunu neden söyledin, Mir?” Arabaya binmeye gidecekti ama sorum onu duraksattı. “Her şeyi çok güzel saklıyorken bunu neden söyledin?”
Gecenin hırsızı gözlerine soluk boşluğuma takılı bir hançerle bakarken gözlerimin dolduğunu hissettim. “Kenan’ı babama verdikten sonra elimizde kalan tek seçenek Murathan’dı ve onu da kaybettiğimi görüp her şeyden sonsuza dek umudumu kesmemi mi istedin?”
Artık çok küçük bir umuda bile bel bağlayamayacak kadar her şeyi kaybetmiş vaziyetteydim. Yaşamımın toprağın altında filizlendiği günleri hatırlamaya çalıştım ama artık hepsi çok uzaktı.
“Hayır, bunun için yapmadım.” dedi sessizce ve gözlerindeki sakinlik sözlerinin doğruluğunu kanıtlar nitelikteydi. Bana doğru gelmek ister gibi görünse de mesafeli tavrıma karşı tereddütlüydü.
Kazanamayacağına inandığı isteklerin onda yarattığı uçurum boşluklarıyla mücadele etmesini izledim.
Uçurumlar derinleşti ve Dantes artık kurtuluşu olmadığını kabullenmiş gibi derin bir nefes aldı. “Sadece… bunu biriyle paylaşmam gerekiyordu. Murathan’ı ziyaret edebileceğim onlarca an vardı ama hiç gelmedim. Bir gün gelmeye karar verdiğimdeyse o gitmişti.”
Bakışları bir kitap olsaydı, içinde okunacak hiçbir satır kalmamış derdim. Seni birisi okumuş ama okuduğu her satırı beraberinde götürmüş, ya bırakmaya kıyamamış ya da ondan başka kimsenin ol istememiş. Birileri senden senin olan satırları çalmış Dantes ama sen o kadar şikayetçi olmamışsın ki bu durumdan, o kişi için tüm satırlarını kaybetmeye razı gelmişsin.
Gözleri yeniden omzumun üzerinden metal kapıya kaydı. “Onun hapse atılmasına şahit oldum.” dediğinde göğsümde soğuk bir cehennem birikmişti. Duyduklarımı sindirebilmek için buz kesmiş parmaklarımı hareket ettirerek hala yaşadığıma inandırmaya çalıştım kendimi.
“Hayatımın bir noktasında bu davayla, bu hikayeyle bağlantılı olan herkesin hayatındaydım. Onun hükmüne şahit oldum, kelepçelenmiş ellerini gördüm, teslimiyetini gördüm ama sonrası yoktu.” Bir elini saçlarından geçirdi.
Dokunmaya kıyamadığım, öperek ezberlediğim yüz hatları acıdan inşa edilmiş bir gökdelen gibi yıkıldığında benim de ondan bir farkım yoktu. Onun direnmeden her şeyi öylece kabullenmesi alışkın olduğum bir şey değildi.
Dik durmalıydı, karşı koymalıydı. O bu kadar yıkılmışken ben nasıl kabullenecektim olan biteni.
“Kimin yaptığıyla ilgili bir tahminin var mı?” diye sorduğumda belki de beklediği soru bu değildi. Nihayetinde geçmişin konusu açıldığında hep onun geçmişimdeki konumunu merak eder ve sorardım. Şimdiyse o kadar eskiye gitmesine rağmen geçmişinde ben de var mıydım diye sormadan konuyu değiştirmiştim.
Çünkü bilmem değiştirmiyor hiçbir şeyi.
“Öğreneceğim. Ama bizim lehimize yapılmadığı aşikâr.”
Başka bir şey söylemeden arabaya bindiğinde birkaç saniye daha dışarıda kaldım. Bakışlarım metal kapıdaydı. Dantes’ten olanları öğrenmeseydim ne zaman buraya gelecek cesaretim olurdu hiç bilemiyordum. Belki de hiç olmazdı.
İçimde birikmiş onlarca karmaşayla arabaya bindiğimde Dantes yola koyuldu. “Sihirkent’e mi?” diye teyit ettiğinde başımı sallayarak onayladım. Karnım acıkmıştı, kahvaltı ve öğle yemeğini es geçmiştim ve Dantes bunu fark etmiş gibi bana bir sandviç uzattığında ona baktım. “Kahvenin yanına almıştım,” dedi. “Sadece peynir ve mantarlı. Sevmediğin bir şey yok içinde.”
Küçük bir teşekkür mırıldanarak sandviçi aldım ve bir süre sessizce yedim. Dantes de konuşmuyordu. Onun sessizliğinin de pek çok sebebi olmalıydı. Murathan’ın hüküm giyişine şahit olduğunu bilmek düşündürücüydü. Hayatındaki hangi eylem Dantes’i oraya sürüklemiş olabilirdi ki?
Sihirkent’e geldiğimizde Dantes arabayı adresini tarif ettiğim restoranın önüne park etti. Hava artık kararmış sayılırdı. Önünde durduğumuz restoran büyük bir bahçeye sahipti ve bu sene de kutlamalar için orası kiralanmıştı. O kadar çok ışıkla süslenmişti ki neredeyse gündüz gibiydi.
İnmek yerine öylece yanında oturmaya devam ettiğimde Dantes sessizce yola bakıyordu. Bana git demeden sabaha kadar burada benimle böyle oturacağını bilmek garipti.
“Sen on yedi yaşından sonra anneni öldürdükleri eve hiç gittin mi?” Dantes’e yönelttiğim bu soru beklenmedikti. Murathan ile ilgili bir şeyler sorarım sanıyorken dudaklarımdan dökülen cümle beni bile şaşkınlığa uğrattı.
“Gitmek zorunda kaldım.” Dantes benim aksime son derece sakin karşıladı sorumu. “Orası bizim evimizdi.”
Yine de sessizce konuştuğunda sesinde kayıp giden onlarca anı birikmişti. Evinden değil de yaşamın kıyısında bomboş duran ve tüm odalarının küfle kaplandığı eski bir yolgeçen hanından bahsediyor gibiydi. “Ardımda bırakamayacağım kadar çok anım vardı her bir köşesinde. Ama,” Derin bir nefes alarak gülümsediğinde ona döndüm. “Annemi öldürdükleri banyoya bir daha hiç girmedim.”
“Sebebi orada sadece annene yapılanlar mıydı?”
“Sebebi yaşamak zorunda bırakıldığım her şeydi.”
Gözlerinde yaşadıklarına duyduğu isyankâr bir bakış belirdi. Yaptıklarından çok daha fazlasını yapmak isteyen ama elinden gelenlerle yetinmek zorunda kalan bir bakıştı bu. Geçmişe kinlenmiş bir adam olduğunu her nefesinde daha çok belli ediyordu ama bu kinin altında, parça parça alev almış özlem duygusunu da görüyordum.
“Hayatının bir noktasında, sana, senin bana yaptıklarından daha kötü şeyler yaparsam ne hissedersin?
Dantes emniyet kemerini çözüp, ardından benimkine uzandı ve tek hamlede çözdü. Şimdi yüzü yüzüme nefesini hissedebileceğim kadar yakındı. “Her ne olursa olsun,” Ses tonu ihtiyatlıydı. “Sana olan hislerimde hiçbir değişim olmayacak. Bu benden nefret edecek olsan da ya da senden nefret etmemi sağlayacak şeyler yapmış olsan da. Ben bazen kendimi kontrol edemiyorum. Söylemek istemediğim sözler söyleyebilir ya da seni inandırmak istediğim şey uğruna kendimi bambaşka biri gibi gösterebilirim. Ama söz konusu sensen, içimde bir yerlerde hep on yedi yaşındaki o çocuğun masumiyetini yaşatmaya çalışıyorum. Sırf her şey sona erdiğinde sana bakacak yüzüm olsun diye. Yaşadıklarıma rağmen,” dedi bastıra bastıra. “O çocuğu kaybetmeye korkuyorum.”
O çocuk hala gözlerinde yaşıyordu. Karanlığın içinde ve geceyle bütün olmuş bir haldeydi ama dikkatli baktığımda rahatlıkla görebilirdim. Dantes’in yakınlığı can yakıcıydı. Emniyet kemerimi çözmüş olmasına rağmen geri çekilmediğinde kımıldayacak cesaretim yoktu. Bakışları, üzerimde beni ezen bir ağırlık gibiydi.
Bu boğucu ortamı kısıkça çalmaya başlayan telefonum bozduğunda hemen ceplerimde telefonu aradım ve Dantes de sessizce geri çekilmek zorunda kaldı. Rahat bir nefes aldım.
“Geldim, Mihri. İnmek üzereyim.” dedim telefonu açar açmaz.
“Mir mi getirdi seni?” diye sordu Mihri. Arkadan kısık müzik sesi geliyordu ve hızlı hızlı konuşuyordu. Dantes’e kısa bir bakış attım. “Evet.”
“Onu da yanında restorana getir.” Sesi inanılmaz keyifli geliyordu. “Beni dinlediğine asla pişman olmayacaksın.”
“Neden?” Bu bana pek de doğru bir tercih gibi gelmiyordu.
“Sorma, getir işte.” Mihri her kelimeyi keyifle uzatırken neler olduğuna asla anlam veremeyerek içimi çektim. “Babam geldi mi?”
“Hayır, babam onun yarım saat sonra gelebileceğini söyledi. Var daha vakit.”
“Tamam.”
Telefonu kapatıp cebime atarken, “Sen de gelip biraz vakit geçirmek ister misin?” diye sorduğumda Dantes’in kaşları yükseldi.
Mümkün olduğunca ondan uzak kalmak istediğimi bilirken bu teklifi beklemiyordu o da. “Babam henüz gelmemiş.” diye devam ettim. Bir yandan da Mihri’nin onun da gelmesindeki ısrarı merak ediyordum.
“Sorun olmayacağına emin misin?” diye sorduğunda omuz silktim. Mutlaka bir şeyler sorun olacaktı ama çok da düşünmek istemiyordum açıkçası. Murathan Almaz’ın hapisten çıkması bugünün en büyük darbesi olmuşken daha fena bir olayın başıma geleceğini sanmıyordum. Oysa ben hep yanıldım.
Sonrasında arabadan indik. Bu kez arabanın etrafından dolanarak onun yanına yürüyen ben oldum. Ellerimizi montlarımızın ceplerine sokarak yavaş adımlarla bahçeye giriş yaptık. Sanki bir çeşit savunma mekanizmasıydı bu tavrımız, aksi halde ellerimiz birbirine dokunmak için yanıp tutuşacaktı. Kapıdaki görevli adımı davetli listesinde onayladıktan sonra Dantes’in kim olduğunu sormaya gerek görmedi.
Restoranın bahçesi tıpkı önceki yıllarda olduğu gibi şatafatlı ama romantik ışıklarla süslenmişti. Bazı köşelerde dekoratif sobalar yanıyordu bazı insanlar o sobaların etrafında toplanmıştı. Mihri’nin olduğu masayı bulabilmek için etrafıma bakınırken biri koluma dokunduğunda durdum.
“Jülide, merhaba.” Yüzüme bir gülümsemenin yayılmasına engel olamadım. Jülide hala koluma dokunmaya devam ederken aynı şekilde karşılık verdi. “Senin gelmeni beklemiyordum.” Sözlerinin bana değil de Dantes’e olduğunu biraz geç fark ettim.
“Çok kalmayacağım,” Dantes’in sesi mesafeliydi. Yine de saygılı bir tınısı vardı. Jülide anladım dercesine başını salladı. “Sen nasılsın?” dedi bana dönerek.
“İyi olmaya çalışıyorum.”
“Evrakların hazır, ne zaman yanımda başlayabilirsin. Söylemek için yüz yüze gelmemizi bekliyordum.”
Dantes’in kaşları çatıldı. “Ne için?”
“Jülide bana yanında bir staj programı ayarladı.” Dantes’le son zamanlarda aramıza giren mesafenin etkilerinden biri de hayatımda olup bitenlere yabancı kalmasıydı. Ona söyleyebileceğim pek çok an olmuşken sessiz kalmak da benim tercihimdi. “Kitap baskıya girdi, benim de yapacak pek bir şeyim kalmadı. Bir yandan Jülide’nin yanında Dijital Yayıncılık stajı görürken diğer yandan üniversite hazırlık kursuna başlayacağım.”
“Bir zamanlar senin Lara’ya ayarladığını söylediğin kurs, hatırlıyor musun?”
Jülide’nin iğnelemeli ses tonu Dantes’i küçük ama ağır darbelerle yaraladı. Yüzündeki tutukluk ve soğukluk kalbime bir sızı yayılmasına neden olan türdendi. Onun da olayların bu şekilde olmasını istemediğini bilirken bütün faturanın ona kesilmesi haksızlıktı.
“Anlaşılan pek işe yarar bir adam olduğum söylenemez.” Soğuk bakışları ve soğuk ses tonuyla birlikte bakışlarını bizden uzak bir köşeye çevirdi.
“Söylemek istediğim bu değildi.” Jülide ise son derece nötrdü. Aslında onu yargılamıyor sadece olan biteni söylüyordu. “Ama Lara’yı kendi ellerimle sana getirirken olmasını beklediğim şeyler bunlar değildi.”
“Bu konuda onun üstüne gitme,” Araya girme ihtiyacı hissettim. “Eğitim hayatındaki başarısızlığım ile Mir’in hiçbir alakası yok. Tüm sorumluluk bana ait.”
Jülide öyle olsun dercesine güldü. “Mihri ve Tarık ilerideki masada oturuyorlar, sanırım onları arıyordun.”
Gitmeye yeltendiğinde küçük bir temasla Jülide’yi yeniden durdurdum. “Peki ya ev?” diye sordum kısıkça.
Dantes’in bakışlarının hızla bana döndüğünü hissettim ama henüz gözlerindeki geceyle yüzleşmeye cesaretim olmadığından bakamadım yüzüne.
“İçime sinen bir yer bulmak çok zor.” Jülide her şeyin farkında olarak Dantes’e küçük bir bakış attıktan sonra bana döndü. “Küçük ve güvenli bir bölgede olması için uğraşıyorum. Acelesi yok.” Dudakları ince bir çizgi halini aldı. “Belki yeniden Sihirkent’e dönersin diye bekliyorum açıkçası. Sen yokken Tarık çok yalnız, dönersen daha kolay olurdu.”
Dönersem bazı şeyler sandığından çok daha zor olacaktı. Ben ve Tarık için bile. Jülide yanımızdan ayrıldığında Dantes hala sessizce yanımda duruyor ve hiçbir şey için yorumda bulunmuyordu.
“Seni yargılamak istemedi.” diyecek oldum ama o sertçe soludu.
“Herkesin beni yargılamaya hakkı var.” diyerek kestirip attı.
Sessiz kaldım. Bir noktada olanları bu noktaya getirenin kendisi olduğunun o da farkındaydı ve bir şeyleri düzeltmek için yapabileceği şeyler kısıtlıydı. Belki de hiç geri dönüşü yoktu. Böyle tepetaklak yuvarlanıp gidecektik.
“Hadi, seni Mihri’nin masasına bırakayım, gideceğim sonra.”
Modu o kadar düşmüştü ki bundan etkilenmemem kaçınılmazdı. Görünmez bir ip zihinlerimizi ve kalplerimizi birbirine bağlamış gibiyken onun bir göz kırpışı bile hayatımda beklediğimden çok daha büyük etkiler yaratabilirdi.
Dantes benden bir adım önde yürüyerek yolumuzu açtı ve bizi Mihri’nin masasına götürdü. Önümde olduğu için ilk etapta masada kimlerin olduğunu göremedim ama Mihri geldiğimizi görmüş olmalı ki Dantes’in yanından fırlayıp önüme geldi.
“Hoş geldin bebeğim.” diyerek elimi tuttu ve bizi Dantes’in yanından geçirip masaya yaklaştırdı. “Bak bugün kim bizi ziyarete gelmiş!”
Dantes bir adım geride kalırken kaşlarım şaşkınlıkla yükseldi. “Tuna?”
Ortamda ilk an şaşkınlık dolu bir sessizlik oldu.
Tuna, Tarık’ın yanında gördüğüm arkadaşa yakın diyebileceğim tek insandı. “Lara? Sen nerelerdesin?” diyerek Tarık’ın yanında oturan genç adam ayağa kalktığında ve masanın etrafından dolanarak bana doğru yürüdüğünde bir adım arkamda duran Dantes’in gerildiğini görmesem de hissettim. Sanki soğuk nefesi ensemde bir bıçak gibiydi.
Tuna yanıma geldiğinde küçük bir temasla bana sarılırken ona gayriihtiyari karşılık verdim ve Mihri’nin kurnazca güldüğünü o anda gördüm. Bana göz kırptı.
“Kaç yıl oldu seni görmeyeli? Üç mü?” Tuna geri çekilirken bana kocaman bir gülümsemeyle baktı. “Vay be, genç kız olmuşsunuz. Zaman ne kadar çabuk geçiyor.”
“Gerçekten öyle.” Saçlarımı yüzümden çekerken şaşkınlığımı hala üzerimden atamamıştım. “Çok uzun zaman oldu.”
“Değil mi?” dedi Mihri neşeyle. “Otursanıza.”
Herkes yerine yerleşirken tereddütte kalarak Dantes’e döndüğümde o da kaskatı bir yüz ifadesiyle bana bakarken hala tek kelime etmemişti. “Lara’yı sağ salim bize teslim ettiğine göre gidebilirsin artık, teşekkürler.” dedi Mihri ve Dantes ona bakmadan yutkundu. “Sanırım beş dakikalık bir vaktim var.” Benden onay bekleyen bakışlarına, “Elbette.” diyerek karşılık verdiğimde tuttuğu nefesini usulca geri bıraktı.
Yuvarlak bir masanın etrafındaydık. Tuna ve Tarık yan yana oturuyordu. Mihri Tuna’nın yanına geçerken ben de onun yanındaki sandalyeyi çektim. Dantes ise Tarık ve benim aramdaki sandalyeyi çekip yerleşti.
Onlardan tarafa baktığımda Tarık’ın yüzünde çarpık bir ifade vardı. “Bununla mücadele ettiğini görmeyi izlemek gerçekten çok keyifli olacak.” diye kısıkça Dantes’e konuştuğunda Dantes ona ters ters baktı. “Ne demek istiyorsun?”
Tarık önünde çoktan yarıya inmiş kadehini alırken, “Görürsün.” dedi. İnanılmaz keyifli görünüyordu.
Bakışları bana değdiğinde nadiren şahit olduğum gerçek bir keyif o gözlerde dolanıyordu. Bana göz kırptığında gülümsedim. Benim yüzümdeki gülümsemenin sebebiyse onu gülümseyerek görmenin yarattığı bir mutluluktu.
“Ee, neler yapıyorsunuz bakalım fıstıklar?” Tuna’nın uzun zamandır duymadığım sesini duymak beni hızla geçmişin içine sürükledi. Hayatımdaki kaosun bir anda yok olduğunu ve yeniden on yedi yaşındaki Lara’nın gamsızlığına, uçarılığına sahip olduğumu hissettim.
“Tuna, Tarık’ın üniversiteden arkadaşı sayılır.” dedi Mihri soruya cevap vermeden önce, Dantes’le konuşuyordu. “Tarık’ın pek arkadaşı yok ama ikisinin gerçekten iyi anlaştığına elf gözlerim şahitti.” dediğinde Tarık’la aynı anda gözlerimizi devirdik.
“Dönem projelerini yapmak için bazen Tarık’la bize gelirdi, oradan tanışıyoruz.” Mihri’nin açıklamasını devam ettirdiğimde sanırım Dantes hariç herkesin yüzünde geçmişten gelen günlerin bıraktığı keyif vardı. “Tembeldi tabi biraz,” Dudaklarımdan bir kıkırdama kaçtığında Mihri kahkaha attı. “Ödevlerin çoğunu Tarık’a yaptırırdı.”
Dantes açıklamam karşısında sessiz kaldı. Bu gece üst üste ağır darbeler almış gibiydi. Sonuncunun sebebini anlamıştım. Tuna’yı görür görmez bakışlarımda yakaladığı bir şeyler ona gerçeği vermişti.
“Yapmayın ama kızlar.” Tuna masumca ellerini havaya kaldırdı. “Dikkatimi dağıtmak için elinizden gelen her şeyi yapıyordunuz.”
Mihri’nin ağzından koca bir, “Hah!” çıktığında Tarık yalan mı dercesine kaşlarını kaldırdı.
Tuna beni hep kardeşi olarak görmüştü ama ergenliğin zirvesini yaşadığım bir dönemde, ona hayrandım ve bunu belki de tüm Sihirkent biliyordu.
Hiç saklama ihtiyacı duymamıştım çünkü bunu sırtlanabilecek bir özgüvene sahip olduğuma inanıyordum. On yedi yaş gerçekten tehlikeliydi.
Hatta hayranlıktan da öte, bir erkekte hoşlanmaya yakın duygular hissettiğim ilk kişi oydu. O zamanlar da böyle apaydınlık bir yüzü ve aurası vardı. Solgun tenli ve zayıf, keskin yüz hatlı biriydi. Hafif kıvırcık kahverengi saçları ve entelektüel tarzıyla bir İngiliz beyefendisi gibi görünürdü gözüme hep.
Ne zaman proje yapmak için bize gelse, Mihri’yle onları rahatsız etmek için elimizden gelen her şeyi yapardık. Sırf çalışma odasından çıksınlar da onu görebilelim diye.
“…yüzünden havuza düştüğümüzü hatırlıyor musun, Lara?”
Başını yakalayamadığım cümleyle hızla Mihri’ye döndüm. “Ne?”
“Biz o zamanlar Tuna’ya hayrandık tabi.” diyerek aklımdan geçenleri sesli dile getirdiğinde panikledim. On yedi yaşımın getirdiği utanç dalga dalga çoğaldı. “Çalışma odasının penceresinin altında onlara onları rahatsız ederdik bazen. Bir keresinde Tarık üzerimize mürekkep fırlatmanın eğlenceli olacağına karar vermişti ve kaçmaya çalışırken havuza düşmüştük.”
Kendimi tutamadan kahkaha attığımda ve aynı kahkahanın Tuna’nın yüzünde de olduğunu gördüm. Mihri’yse hızlı ve heyecanla konuşmaktan kızarmış yanaklara sahipti.
“Sen bizim o halimizin fotoğrafını çekip bizi tehdit ettin!” dedim Tuna’ya. Sonra Tarık’a döndüm. “Sen de ona izin verdin!”
“Gelip sizi sudan çıkardık ama.” Tuna kollarını masaya koyup öne eğildi. “Bu bir şeyleri telafi etmeliydi.”
“Çok güzel telafiler yaşanıyor sen merak etme.” Mihri’nin dile getirdiği cümle üzerine ona döndüm ve yapma dercesine baktım.
Tuna ile olan geçmişimizin Dantes’i kanının son damlasına kadar rahatsız edeceğini biliyor ve bile isteye devam ediyordu. Bakışları ve tavrı o kadar heyecanlıydı ki Lara Tuna’dan hoşlanıyordu diye bas bas bağırmadığı kalmıştı.
Ayrı olmamızın gerektiğine inanan Dantes’i kıskandırmak isteyen bir yanım hep vardı ama bu gece, bu şekilde olması doğru değildi. Üst üste ağır darbeler almış bir adamın sessizliğini taşıyan Dantes ölmüş bir ruh kadar sessizce yanımda otururken değil.
Mihri beni görmezden gelerek Tuna’yla konuşmaya devam etti. “Kariyer yapmayı düşünüyordun diye hatırlıyorum. Nasıl geçti eğitim hayatın?”
“Akademiden devam ediyorum.” Tuna yanında duran sırt çantasını kaldırdı. “Görüldüğü üzere her yere yanımda kitaplarla gitmek zorundayım. Doktoramın son senesi, babam doktoram bitince şirketindeki insan kaynakları departmanının başına geçmemi istiyor ama ben akademide kalmayı tercih ediyorum.”
“Tarık’la proje yaptığın dönemlerde okula o kadar ilgisizdin ki kariyer yapabileceğine Mihri’yle hiç inanmıyorduk.” dedim kendimi tutamadan.
“Sadece sizin evdeyken öyleydi o. Hiç dile getirmedim ama sizle takılmak çok eğlenceliydi.” dedi. “Tarık sizi yanımıza hiç yaklaştırmazdı, size yakın olmamdan hoşlanmadığını bakışlarından anlıyordum.”
Dudaklarımı birbirine bastırdım. “Tarık pasif agresif çünkü.”
“İki tane ergen kızı kendi çevremdeki erkeklerin arasına sokacak değildim. Oturun oturduğunuz yerde.”
“Büyüdük artık Tarıkcım,” Mihri bilmiş bir edayla saçlarını savurarak masada duran kokteyllerden birini aldı. Rahatsız edici bir pipet sesi eşliğinde içti. “Nereye oturmak istediğimize sen karar veremezsin.”
Cümlesi üzerine gözlerimi kocaman açarak ona baktım.
Tuna gülüşünü saklamak için ellerini yüzüne kapatmıştı.
“Bu cümleyi bir kez de babanın yanında kursana, Mihri.” Tarık’ın sakince dile getirdiği cümle üzerine kaos, isyan ve kahkaha dolu bir gürültü yayıldı ortama.
“Beni babamla tehdit etmeyi bırakın artık!” diye isyan eden Mihri sesini duyurmak için neredeyse bağırmak zorunda kalmıştı. Sonra bana döndü. “Sanırım babalarımız gerçekten deccal.”
“Barbaros abiyi göremedim, o gelmedi mi?” Tuna babamı gerçekten sever ve ona hayranlık duyardı. Bu yüzden onu görmek ister gibi etrafına bakındığında içimi bir hüzün kapladı. Bir daha ben babamı asla diğer insanların gördüğü gözlerle göremeyecektim.
“Babam gelmek üzere.” Tarık hala rahatça arkasına yaslanmış bir halde otururken elindeki kadehin kalanını kafasına dikti. Masaya oturduğundan bu yana hiç konuşmayan Dantes’e baktığında gözlerinde pek de eğlenen bir ifade kalmamıştı. “Babam gelmeden gitsen iyi olur.”
Dantes onu duymazdan gelerek bana döndü. Benim gözlerimse zaten ondaydı. Hiç kımıldamadan dizlerinin üzerinde yumruk halinde duran ellerine uzanmamak için verdiğim mücadeleden haberi yoktu. Kalbine sızan her hayal kırıklığını gördüğümden ve aynı sızıntının benim de canımı yaktığından…
Dişlerinin sıkılı olduğunu boynundaki gergin damarlardan anlayabiliyordum. Ama kendini ne kadar tutmaya çalışırsa çalışsın gecenin hırsızı gözlerini okuyabiliyordum. O gözleri tanıyorum.
“Barbaros abinin onaylamadığı bir ilişki mi?” Tuna, Tarık’ın söylediği cümleyi Dantes ile olan sessiz bakışmamızla da birleştirince sanırım böyle bir çıkarımda bulundu ama cümle ağzından çıkar çıkmaz Dantes ona öyle sert bir bakış attı ki sessizce arkasına yaslandı ve boğazını temizledi.
Dantes keskin bakışlarını onun üzerinden çekip Tarık’a döndü. “Barbaros Solar’la yüz yüze gelmekten bir çekincem yok.” dedi.
“Onca olandan sonra ben sizi yan yana görmek istemiyorum.” dedim zayıf bir tınıyla.
Dantes’in bu kez bakışlarının hedefi olmak can yakıcıydı. Acılar bir süre sonra hafifler, beklentiler yerini sessizliğe bırakır sanıyordum ama ikisi de göz göze geldiğimiz o anın içinde yaşıyordu. Güzel günlerin ardından gelen yalnızlık ve evim dediğim duvarlar arasından bile gitmek isteyecek kadar hayata kırıldığım anların ağırlığı bana bundan çok daha fazlasını söyletebilirdi.
“O zaman neden seninle gelmeme, yanında oturmama izin verdin? Muhteşem aile saadetinize şahit olayım diye mi?”
Gözleri alayla kısıldı ve yine kelimelerinin kaybolduğu sessizliğine büründü. O sessizliğin yenilgisi ve geri gelmeyecek olan renkleri solmuş anıları vardı ve ben ilk rengini kaybeden olmuştum her zaman.
“Mir-“
“Herkese keyifli akşamlar.” Sandalyeyi gürültüyle itip ayağa kalktığında ve arkasını dönerek yürümeye başladığında göğsümde bir şeylerin paramparça olduğunu hissettim.
“Benim yüzümden oldu,” dedi Mihri. “Bu kadar kırılacağını tahmin etmedim. Seni terk etmişken böyle davranması haksızlık.” Herkesin bakışlarını üzerimde hissettim ama kimseye dikkatimi veremedim.
Zaten kendini ait hissetmediği bir masadan böyle gönderilmesi kırıcıyken artık başka bir şey düşünemezdim.
Arkamı dönerek Dantes’e baktım. Hala kalabalığın arasında hızlı ve sert adımlarla yürüyordu. Arada saçlarına düşen ışıklar hızla geri çekiliyor ve onu kalabalık bir karanlıkla baş başa bırakıyordu. Bütün kalabalığı bir kez bile arkasını dönmeden aştı. Kalabalıklar gözümde bulanıklaştı. Sadece o vardı, hep oydu gördüğüm.
Onun yanında olmak, yürümekten keyif aldığım bir sokağa adım atmak gibiydi. Sokak lambalarının kaçta yanacağını ve söneceğini bildiğim, kaldırım taşlarındaki her izin hikayesine tanıklık ettiğim bir sokaktı. Dantes’in çatısı da gökyüzüydü fakat hiçbir zaman gerçek anlamda kendini ait hissettiği bir yer olmamıştı ve şimdi o sessiz adımlarla benden uzaklaşırken her adımında bir sokak lambası sönüyor gibi kararıyordu içim.
Restoranın bahçesinden çıktı, çok uzak da olsa arabasını görebiliyordum. Kapısını açtı ama binmeden bakışlarımı hissetmiş gibi arkasını döndüğünde daha fazla orada duramazdım. Hızla ayağa kalktım ve onun yürüyerek geçtiği kalabalığın arasından hızlı adımlarla, birkaç kişiyi itmek zorunda kalarak geçtim ve sonunda karşısında durdum. Kısacık bir yoldu yürüdüğüm ama ona ulaşmam sandığımdan daha uzun sürmüştü.
Kaldırımda, tam karşısında durduğumda gözlerini benden ayırmadı. Bir eli açık olan kapıdayken her an gitmeye hazır gibi görünüyordu.
“Böyle olmasını hiçbir zaman ben istemedim, biliyorsun.” Her kelimem bir hayal kırıklığını tanımını karşılayarak sessizce süzüldü ona. “Hiçbir zaman dışlamadım seni, kapılarımın dışında bırakmadım.”
“Dışlanmadım,” dedi. “Zaten hiç ait olmadığım bir hayata uzaktan baktım.”
“Ama hiç konuşmadın.” Çok zor şeyler yaşamıştık ve belki de daha da yaşayacaklarımız vardı. Zaman akardı akmasına da unutmak o kadar kolay olur muydu bu hissettiklerimizi?
“Konuşsaydım sana o adamdan hoşlanmış mıydın diye sorardım ve cevabı beni hiç memnun etmezdi.” Benden yana hem beklentileri olduğunu hem de geleceğinde nereye koyacağını bilemediğinin farkındaydım. Sonumuzun ne olacağını bilememenin yarattığı kederi artık daha sık görüyordum yüzünde.
“Sana yalan söyleyemem, hoşlanmaya yakın bir hayranlık hissettiğimi hatırlıyorum.” dedim kısıkça. “Senden önce de bir hayatım vardı ama yaşamın gerçek anlamı seninle bambaşkaydı.”
Kalbimdeki kırgınlıklara dönüp baktığımda en ateşli aşkın bile yok etmeye gücü yetmeyecek okyanuslar görüyordum bazen. O zamanlar boğulmamak işten bile değildi.
“Sen beni terk etmeyi tercih etmişken aynı şeyleri düşündüğünü söyleyebilir misin?”
Beni terk ettiğinden bu yana gözlerine bakarak konuşmak, bir felaketle göz göze gelerek konuşmak gibiydi. O felaketin sonum olacağını bilmek, yine de sonlardan ve olacaklardan korkmadan felakete koşmak gibiydi.
“Çok daha fazlasını sana belki de binlerce kez söyledim.” Yüzünde daha önce pek şahit olmadığım, ama bakanın bile kalbine kıymıklar saplayan kederli bir ifade belirmişti.
Aslında savaş meydanına koşarken kendi cephesini şaşırdığından kimseye ateş edemeyen ve herkes tarafından kurşuna dizilen bir adam gibi duruyordu. Yalnız ve yaralıydı. “Sen duymasan bile.”
“Belki de benim duyacağım şekilde söylemeliydin, Mir.”
“Sana delicesine âşık olduğumu mu?” Gülümsedi. Sesi tüm ağaçlarda, tüm boşluklarda, tüm kuytularda, tüm karanlıklarda yankılanarak bana ulaştı.
Sonra da yanıma gelen o oldu ve yaralı bir tene dokunur gibi avuçları yavaşça yüzüme kondu.
Gülüşü gökyüzü kadar kocaman olmasa da evlerin üzerinde duran kırık dökük bir çatıydı ve bir şeyleri telafi etmek isterken muhtemelen ilk yıkılan parça o olacaktı. “Bunu duymaya hiç ihtiyacın olmadı.” dedi nefesi dudaklarıma süzülürken. “Zaten her parçan biliyordu.”
“Evet,” Sesim fısıltı gibiydi. “Ama parçalarım dağıldı.”
Buna verebileceği bir cevabı yoktu. Sessizliği bakışları kadar yoğundu. Sokağın başından hızla bir araba girdiğinde o aracı ikimiz de tanıyorduk. Bir adım geri çekilerek ondan uzaklaştım ve elleri boşluğa düştü. “Artık gitmelisin.” dediğimde başını eğdi.
Her gidişinde vedayı andıran o sessizliğiyle birlikte arabaya bindi ve gitti.
Saniyeler içinde onun arabasının yerini babamın aracı aldı. Önce Erdal indi araçtan, babamın kapısını açtığında beni karşısında gören babam duraksadı.
Bu bakışmalar, bu uzaklık kaldırabileceğimden çok daha fazlaydı ama bunun olacağını biliyordum. Hızlı adımlarla yanına ilerlediğimde babam da aynı hızla restoranın bahçesine ilerlemeye başlamıştı. “Baba, bekle!” diyerek peşinden koştum ama durmadı.
Son anda kolunu yakaladığımda hala yürüyordu. “Niye kaçıyorsun benden? Konuşmak istiyorum.”
“Bizim seninle konuşacak bir şeyimiz kalmadı.” Sesindeki öfkeyi bir an olsun saklamaya gerek durmadı. İnsanları bu kadar etkileyen, onları kendine hayran bırakan bu adamın bana hissettirdikleri her seferinde bir başka şokla yüzleştiriyordu beni.
“Hayır çok şey var.” Daha hızlı adımlar atarak önüne geçmeye çalıştığımda neredeyse beni ezip geçecekti. “Böyle kaçmaya devam edersen suçlu olduğunu düşüneceğim.”
Bir anda durarak kolunu benden kurtardığında sendeledim. “Hala ne yüzle benimle bu şekilde konuşabiliyorsun sen?”
“Bir suçluyu sakladığını bilmenin verdiği cesaretle.” dedim çenemi dikleştirerek. Gözlerimde büyüyen korkuyu görmemesi gerekiyordu. “Aksine inanmamı istemiyorsan Kenan’la konuşmama izin ver.”
Babam kahkaha attı. Telefonuna sesli mesajlar bırakırken her şey daha kolaydı ama şimdi beni zerre ciddiye almayan tavrını gördükçe ben bile kendime acıdım. “Boyundan büyük işlere burnunu sokuyorsun, Lara. Ayağımın altından çekil, seninle uğraşamam.”
Erdal’a küçük bir işaret yaptı. “Lara’yı eve götür, bu gece sorun istemiyorum.” Erdal beni kolumdan tuttu ve babam beni arkasında bırakarak kalabalığa ilerledi. Saniyeler içinde yanımdan uzaklaştı, gitti. Bense Erdal beni tuttuğu için hareket edemiyordum.
“Bırak beni!”
“Ben sadece babanın emrini yerine getiriyorum.” Erdal beni bahçeden çıkarıp arabaya çekiştirdiğinde direndim.
Çabası çok kısa sürdü. Bir anda ne ara yanımıza geldiğinin farkına varmadığım Tarık hızla beni ondan kurtararak yanına çekti. “Bir daha kardeşime dokunmaya yeltenirsen siker atarım belanı.” Sertçe dile getirdiği kelimelerle birlikte yakasından tuttuğu Erdal’ı itti. Erdal büyük bir gürültüyle babamın arabasına çarptı. Tarık’a olan öfkesi öyle belirgindi ki insanı ürküten bir yanı vardı.
“Baban bu yaptığına yine çok sinirlenecek, Tarık.” dedi arkamızdan.
Tarık cevap verme zahmetine bile girmedi. Bir kolunu omzuma atarak beni kendine çekti ve kalabalığa geri götürdü. O güvenli limana adımımı atmanın verdiği hisle rahat bir nefes aldım. “Teşekkür ederim.”
“Yine babamı kızdıracak şeyler yapıyorsun.” Teşekkürüm umurunda bile değildi. Tarık Solar beni mengene gibi tutarken başını eğip bana baktığında o gözlerde bana ayırdığı yeri görebiliyordum. “Bela mı arıyorsun küçük kardeşim?”
“Sürekli başımı belaya sokmamdan bıktın mı?” diye sordum sessizce.
“Evet bıktım, ama yine de ne zaman başın belaya girse orada olmaktan vazgeçmem.” Dürüstlüğü beni gülümsetti. “Bazı şeyler bunu gerektirir.”
“Hayır,” dedim. “Tarık Solar olmak bunu gerektirir.”
Masaya geri döndüğümüzde herkes dağılmıştı. Tuna başka birkaç tanıdığın yanındaydı ve Tarık onların yanına giderken bana Mihri’nin yanına gitmemi ve mümkünse gece boyu onun yanından hiç ayrılmamamı söyledi. Ona tamam derken gözlerine bakamadım.
Mihri açık büfede kendine bir şeyler alıyordu ve bir süre midemizi doldurmakla oyalanırken Dantes ile ilgili sorduğu birkaç soruyu cevaplamak zorunda kaldım. Ama genel olarak sohbetin çoğunluğu Mihri’nin yorumları üzerineydi. Ona gerçekten dikkatimi vermek istesem de gözlerim hep babamın üstündeydi.
Her adımda ona biraz daha yaklaşmanın ve gözden kaybetmemenin yollarını arıyordum. Kalabalığın içinde yanında olursam benden kurtulma şansı daha az olurdu. Ne zaman onula göz göze gelsem gözlerinde doğan o küçümsemeyi görebiliyordum.
“Barbaros abiyi kızdıracak bir şeyler mi yaptın?” diye fısıldamıştı Mihri bir ara kulağıma.
Mırın kırın ettim. “Sayılır.”
“Babalar bazen gerçekten deccal oluyor.” diyerek Ayaz’a hak verdiğinde gülümsedim. Telefonuma gelen bir mesajla dikkatim dağıldı. Mihri ailesinin yanına yürürken ben biraz yalnız kalmak istediğimi söyleyerek ondan ayrılıp daha sakin bir köşeye çekildim. Mesajı açtığımda gönderen kişinin adını yanlış mı görüyorum diyerek defalarca kontrol etmem gerekti.
“Sağ çaprazındaki Mercedes’e git. Biri seni bekliyor.” Mesaj Hayalet’tendi. Başımı kaldırıp dediği yöne baktığımda arabayı gördüm.
Bahçenin arka çıkışında bekliyordu ama etrafı çevreleyen ağaçlar yüzünden dikkatli bakılmadıkça fark edilmesi zordu. Birkaç adım yana kayarak arabayı daha net görebileceğim bir açı buldum. Arka pencerenin yarısı inmişti ve orada gördüğüm kişi Hayalet değil, dedemdi.
Benden ne istiyordu? Aradaki mesafeye rağmen Azad Birdal’ın bakışları üzerimdeydi. Annemin onda bir hatırası yoktu benim gözümde ama o annemi kullanarak daha ne kadar üzerimde söz hakkı elde edebileceğini sanıyordu? Dedemden korkmuyordum. Neler yapmak istediğimi bilmeme rağmen bana bir şey yapmayacak kadar aklı başında olmasını umuyordum. Telefonu cebime atarken kimsenin beni görmediğinden emin olarak arabaya ilerledim.
Azad Birdal arabanı kapısını açıp yana kaydığında bu, yanına oturmam için bir istekti. Etrafıma bakındım, kimsenin bizi fark etmesine imkân yoktu, karanlığın içinde kalıyorduk. Usulca arabaya oturdum, kapıyı çektim ama kapatmak yerine aralık bırakmayı tercih ettim.
“Burada ne işin var?”
“Sana da merhaba, torunum.” dedi tatlı olduğuna inandığı bir tınıyla. Avucumdaki telefonu sıkı sıkıya tuttum. Ne olur ne olmaz diyerek çağrı listesinde Dantes’in adına tıklamış ve çaldırmaya hazır halde bekletiyordum.
“Babam seni burada görürse olacakları düşünemiyor musun?” Sorum üzerine bakışları açık pencereden bahçeye kaydı. Bu mesafeden babamı görmesi mümkün olmasa da görmüş gibi bir tiksinti yüzünde gezindi. Babamdan gerçekten tiksiniyordu.
“Hiçbir şey yapamayacağının sen de farkındasın.” Gayet rahat ve umursamaz görünüyordu. “Neden burada olduğuma gelirsek Güzyeli’nin mahvettiği şeyleri toparlamaya çalışıyorum.” Bir an söylediği şey o kadar komik geldi ki dudaklarımdan fevri bir gülüş kaçtı.
“Bilmelisin ki kızım şu an sana en makul davranacak kişi benim.” Sesinde uyarı dolu bir tını belirdi. “Zira Hayalet son olanlardan sonra herkese çok kızgındı.”
“Neden bu kadar kızan o oldu ki? Amacı babamı katil gibi göstermekse beni ilk çağırdıkları o gece de babam birini öldürdü ve elinizde kayıt var bildiğim kadarıyla. Çünkü Mir beni öyle tehdit etmişti. O görüntüleri kullanın.”
Çok kolay dile getirmiştim bu cümleyi ama sahiden de babama karşı kullansalar ne yapardım? Babamın elbet bir gün yargılanması gerekiyordu, o bir katildi. Bu gerçek zamanla daha çok siniyordu kalbime. Bir başkası olsa bir katili savundu ve sakladı diye yeri göğü ayağa kaldıran birine dönüşecekken babam söz konusu olduğunda iğrenç bir tavır takınıyordum. Onu savunmaktan vazgeçemiyordum. Belki de ben hariç herkes haklıydı.
“O görüntüler uzun vadede işe yaramaz.” Dedem umutsuz bir yüz ifadesiyle başını iki yana sallarken yaşlı yüz hatlarında yorgunluk geziyordu. “Belki bir anlığına babanı sarsar ama altından kalkamayacağı bir şey değil. Ama annenin cinayeti öyle değil, o cinayeti babanın planladığını kanıtlamak her şeyi değiştirirdi.”
Ona ne şüphe. Hem de öyle bir değiştirirdi ki bir daha hiçbir şey eski haline dönemezdi.
“Şimdi gerçekleri açık açık konuşalım.” Dedem yan dönerek bana dikkatle baktı. “Babanın Kenan’ın saklanmasına yardım ettiğini ve ona para aktardığını biliyorduk. Güzyeli ve Hayalet yakın geçmişte Kenan’ı buldu. Bu belli ki babanı deliye döndürdü. Kimse ona bir şey söylememişken Kenan’ın nasıl oldu da Güzyeli’nin elinde olduğunu anlayıp o fabrikada Kenan’ı istedi sanıyorsun?”
Düşününce evet mantıklı olan buydu ama yine de kafama yatmayan şeyler vardı. İçimi tuhaf bir his kemiriyordu.
“Şimdi baban Kenan’ı geri aldı ama günlerce Güzyeli’nin elinde kaldığını biliyor. Kenan ne kadar inkâr etse de bir şeyler anlatmadığına babanı ikna edebilir mi? Baban bir daha o adama güvenip hayatını bağışlayacak kadar merhametli olabilir mi?”
“Babam Kenan’nın neyi anlatacağından bu kadar korkmuş olabilir ki? Dahası,” dedim kalbimde bir çarpıntıyla. “Kenan gerçekten Mir’e bir şeyler anlatmış olabilir mi?”
“Ben buna inanıyorum.” dedi Azad Birdal kendinden emin bir ifadeyle. “Çünkü Kenan’la geçirdiği süre Güzyeli’de bir şeyleri değiştirdi. Garip davranıyor, bildiği bir şeyler onu herkesten tamamen uzaklaştırdı.” Benden bile diye düşündüm. Ama ne öğrenmiş olabilirdi?
“Açıkçası şu saatten sonra babanın Kenan’a zarar vermediğini ummaktan başka çaremiz yok. Bizim onlara ulaşma şansımız yok ama sen babanı ikna edip Kenan’a ulaşabilirsin belki?” dedi sorar gibi.
“Neden? Ulaşıp da babamı önünüze yem gibi atayım diye mi?”
“Bazen benim torunum olduğuna, bu kadar saf olduğuna inanamıyorum. Evladım, ya savunmaktan vazgeçemediğin baban annenin katiliyse? Niye buna hiç ihtimal vermeyip inatla savunuyorsun? Korkacak bir şeyin yoksa bırak öğrenelim gerçeği.”
Ben bunu istemiyorum mu sanıyordu? Her şeyden çok bilmek istiyordum katili kimin kiraladığını ve bizzat katilin kim olduğunu.
“Bir şey yaparsam sizin için değil, kendim için yaparım. Yapacağım zaten.” dedim en sonunda daha fazla karşı koymanın anlamsızlığını bilerek. Dedem bu tavrıyla benimle aynı tarafta olduğunu açıkça belli ediyordu Kenan konusunda. “Günlerdir babama ulaşmaya çalışıyordum Kenan’la görüşmeme izin versin diye. Ama bir şey öğrenirsem bunu size söyler miyim bilmiyorum.”
“Zaten bir şey öğrenirsen…” dedi. “Kendine acı.”
Kendime acıdığım çok şey vardı, üzerine bir yenisi daha eklenirse bundan daha fena mı olacaktı? Bundan daha fenası herhalde yer ve göğün birbirine karışması gibi bir felaket olurdu.
“Hayalet neden telefonlarımı açmıyor?” diyerek konuyu değiştirdim. Azad Birdal bu konudan gerçekten sıkılmış gibi derin bir nefes aldı. Gözlerinde bu gece bir yumuşaklık vardı ama buna kanmamam gerektiğini biliyordum. Kenan konusu dışında hala benim karşımda yer aldığını bilerek hareket etmeliydim.
Ama ona Hayalet’i değil de annemi sorabilecek kadar yakın olmayı isterdim. Onunla benden daha çok zaman geçirme şansını elde etmiş olan bu yaşlı adamın bir çift cümlesi ruhuma iyi gelebilirdi. Yine de teselliler bir şeyleri telafi etmede yetersizdi.
“Hayalet’e istediğin her şeyi kendin sorabilirsin.” Çenesiyle omzumun üzerinden bir noktayı gösterdiğinde hızla arkamı döndüm ve arabanın yalnızca bir metre uzağında, kollarını göğsüne bağlamış halde dikilen uzun boylu adamı gördüm.
Yine şapka ve maskesiyle tamamen kamufleydi ama gözlerinin üzerimde olduğunu hissedebiliyordum.
“Söyleyeceğin başka bir şey var mı?” Kapının kolunu tutarak son kez dedeme baktım. O zaten bana bakıyordu. Söyleyecek bir şeyleri var gibi görünüyordu. Kaşlarını çattığından alnının ortasında bir kırışıklı belirmişti ama tercihini sessiz kalmaktan yana kullanarak başını iki yana salladı. Sessizce arabadan indim.
Hayalet hala aynı yerde kımıldamadan duruyordu.
“Bu şekilde devam edemez.” Ona doğru bir iki adım attığımda varlığımdan zerre etkilenmemişti. Karanlığın içinde gerçek bir hayalet gibi görünürken soğukluğu sahici bir rüzgâr gibi çarpıyordu bana. “Benimle konuşmak zorundasın.”
“Benim artık sizinle konuşacak bir şeyim kalmadı.” Sesi ve tavrı net, bir duvar gibi sertti. Hiçbir zaman onun duvarlarını aşamazdım ama nadir de olsa kendisinin bana adıma attığı anların aslında onun için ne kadar büyük adımlar olduğunu biliyordum.
“Mir’le de mi konuşmuyorsun artık?” Cevabını bildiğim bu soruyu sadece ne söyleyeceğimi bilemediğim için sormuştum.
“Siktirsin gitsin.” dedi tükürürcesine. “Artık onunla işim yok ama bak bakalım o bana sırtını dönebilir mi? Yaptıklarının bedelini ben ona ödetmesini bilirdim ama dedene dua et.” Başımı kısa bir anlığına arabaya çevirdiğimde dedem bana el salladı. Kimin doğru tarafta olduğuna karar verememek beni yıpratıyordu.
Sonra yeniden Hayalet’e döndüm ve o nefret dolu bakışlarının altında ezildiğimi hissettim. “Ben sana bir şey yapmadım ki.” dedim kısıkça.
“Bir şey yapmana gerek yok, yüzündeki her parça babanla aynı soy adı taşıdığını haykırıyor, şu kibre bak,” Sesinde tiksinme vardı. “Babanın nasıl bir adam olduğunu bilmene rağmen bir kez bile o ismin sana sağladığı lüksten şikayetçi olmadan yaşadın hayatını. Hala da öyle yaşamaya devam ediyorsun.” Gittikçe daha da kısılan sesinin bıraktığı etki artarak üzerime saldırdı. “Günü geldiğinde her parçandan nefret eder hale geleceksin, en küçük parçana kadar.”
En küçük parçam… ya zaten içten içe çoktan en küçük parçama kadar nefret etmeye başladıysam kendimden diyemedim ona.
“Hayalet ben sana, size hiçbir şey yapmadım.” Sesim durgun bir su gibi sakindi. İçimdeki dalgalanmayı çok iyi saklıyordum. Sadece samimi bir tavırla Hayalet’in neden böyle yaptığını anlamak istiyordum ona hiçbir zararım dokunmamışken. “Bu soy adını taşıyor oluşumun sebebi lüksü sevmem değil babama olan bağlılığımdı.”
“Bu bile senden, sizden nefret etmeme yeter.”
Çok da fazla düşünmeme gerek yoktu. Gerçek nedeni hiçbir zaman saklama ihtiyacı hissetmemişti ki. Hayalet başka bir şey söylememe fırsat vermeden etrafımdan dolanıp arabaya bindiğinde onu izledim. Saniyeler içinde gaza basıp gözden kaybolmuşlardı.
Artık olaylar katlanamayacağım bir seviyeye ulaşıyordu. Bir şeyler daha sonuca ulaşmadan bu şekilde ilerlemeye devam ederse kalbimdeki sıkışıklık beni nefes alamaz hale getirecekti. Sersem adımlarla bahçeye geri döndüğümde uzun çizmelerim ardımda gürültülü adımlar bıraktı. Kalbim hiç olmadığı kadar hızlı çarpıyordu ve babamın imalı bakışlarına aldırmadan ona yürüdüğümde bu çarpıntı katlanıyordu.
Yüzümdeki kararlılığı görmüş olmalıydı ki ben yaklaştıkça yanındaki insanlara bir şeyler söyleyip onlardan uzaklaştı ama Tarık bir adım arkasında duruyordu.
“Artık benden kaçmaya devam edemezsin.” dedim. Sadece babama baktım. Çok dikkatli bakıldığında ona benzediğimin fark edileceği yüz hatlarına. Beyazlaşmaya başlasa da onu hala çekici kılan saçlarına, bana baktığı her seferde bir kurtarıcı gibi uzandığım gözlerine. Her bir parçasına korkusuzca baktım ve babamın dudakları bu tavrım karşısında usulca yukarı kıvrıldı.
Aynı sabırlı ve ısrarlı ifadeyle bana bakan da oydu. Yine de aynı değildik onunla. Gözlerindeki kibri görüyordum, aynı ifadenin bende de olduğunu bilmek beni dehşete uğratıyordu. Yine de aynı değildik onunla.
“Hadi bana ne istediğini söyle de bitsin şu iş artık.” dedi nihayetinde o küçük gülümseme hala dudaklarındayken. Israrım ve çabam onu bir şekilde gururlandırmış gibiydi.
“Kenan senin için neden bu kadar önemli? Ne yaptı ki Mir’den almak istedin?” diye sordum hiç lafı dolandırma gereği duymadan.
Etrafımızda hala hafif bir müzik çalıyor, yanan sobaların çıtırtısı geceyi işgal ediyordu. Bizden uzakta olan kalabalığın üzerinde yavaşça gözlerimi dolaştırırken kendimi gelecek olan bütün cevaplara hazırlamaya çalıştım. Kısa bir anlığına Jülide ile göz göze geldiğimde babamla ne konuştuğumu merak ediyor gibi görünüyordu. Ona sorun yokmuş gibi gülümserken bakışlarımı çektim ve Tarık Solar ile göz göze geldim.
Tarık hayatımın her anında beni korumak ister gibi bir adım uzağımda duracağını belli etmek istercesine tetikteydi. Gözlerindeki kardeşlik kırıntısına muhtaç olduğum zamanların böyle bir bakışla yer değiştirmesi mucizevi olsa da onu bile içeri alamayacağım kapılar vardı hayatımda.
“Biliyorsun,” Babam konuşmaya başladığında tüm dikkatimi yeniden üstüne çekti. “Annenin ölmesine sebep olan insanlardan biri o. Bir zamanlar Murathan’ın en önemli adamıydı. Ve öyle birini düşmanımın eline bırakamazdım.” Bunlar yalan mı yoksa gerçeğin kendisi mi hiçbir zaman bilemeyecektim.
“Konuştun mu onunla?” diye sorarken yutkundum. Babam gözlerini kısarak başını hafifçe yana yatırdı.
“Evet.” Sesi hiçbir şeyi ele vermiyordu.
“Benim de konuşmama izin verir misin?” Kalbim tekledi. Evet demeyeceği aşikardı, o gece telefonda konuşurken bana söylediği acımasız sözleri düşündüm. Belki de hepsi en gerçek hislerinin bir parçasıydı.
“Değişen bir şey olmayacak.” Cebinden çıkardığı eli hareketlenerek yanağıma yükseldiğinde hareketsizdim. İşaret parmağının tersiyle yanağıma küçük bir dokunuş bıraktığında dudaklarımdan uzun bir nefes çıktı. “Sadece daha çok üzüleceksin kızım.” Bana böyle sakin ve içten baktığı anlar savunmamın en çok zayıfladığı anlar oluyordu.
Kollarımı babamın boynuna dolayıp gözyaşlarına boğulmamak için zor tuttum kendimi.
“Sana yalvarıyorum baba” Dile getirdiğim bu cümle Tarık’ın sert bir nefes almasına neden olurken babamın dudakları şaşkınlıkla aralandı. Benden böyle bir tavır beklemiyordu. Ben de beklemiyordum. Yumruklarımı göğsüne indirmek istiyorum sanıyordum ama sadece iyi bir baba olarak bana sarılsa olmaz mıydı? “Sadece bir kereliğine onunla konuşmama izin ver. Korkacak bir şeyin yoksa neden saklıyorsun benden.”
Yanağımdaki parmağını yavaşça avucuma hapsettiğimde uzunca bir süre bana baktı. Kafasında bir şeyleri evirip çevirdiğini anlamak kolaydı. “Emin misin bundan?” diye sorarken sakinliğine rağmen hoşnutsuzluğu da gözlerindeydi.
“Evet,” Ona bir adım daha yaklaştım. Kabanına sinen parfümün soğuk havayla karışmış kokusunu alabiliyordum. “Baba lütfen.”
“Gel.” dedi bir anda beni şoka uğratarak. Uzanıp elimi tuttuğunda ve soğuktan titreyen elim onun o koca avucu içinde kaybolduğunda çocukluğuna kulaklarını tıkamak isteyen yanım koşarak ruhumun her köşesine çarptı. Bir baba, kötü bir baba olmayı tercih edebilirdi elbette ama büyümenin yokuşundan yuvarlanmayı tadan bir kız çocuğu için baba, tüm tanımlarıyla babaydı.
“Gerçekten buna izin veriyor musun?” Sesim cılız ve küçük bir çocuğuna ait gibiydi. O kadar zaman beni görmezden geldiğini bilirken şimdi mengene gibi tuttuğu ellerimin ona ait sınırların içinde olduğuna inanmak delilikti.
Babam sadece gülümsedi ve bir kez daha şoka uğratarak dudaklarımı saçlarıma bastırdığında olabilecek tüm şekillerde darmadağın olduğumu hissettim. Her parçam bir başka hisse ağlayarak karanlığa çekildi ama en çok Dantes’i içimde saklayan parçamın sessizleştiğini, benden uzaklaşarak koyu bir karanlıkta kaybolduğunu fark ettim.
Babam beni de beraberinde götürerek hareketlendiğinde Tarık’ın bedeni önümüzde bir bariyer gibi dikildi. “Onu nereye götürüyorsun?” Cevaplarını duymak istediği tek kişi benmişim gibi bakışlarını bana çevirdi. “Nereye gidiyorsun, Lara?”
“Bu kızımla benim aramda.” dedi babam ama sesinde herhangi bir öfke yoktu. Bana döndü. “Onun da gelmesini ister misin?” Tercihi bana bıraktığında bu da ondan beklemediğim şaşırtıcı bir hareketti.
Cevabım en başından bu yana hazırdı. Tarık’ı şaşkınlığa uğratan, “Hayır,” cevabı dudaklarımdan döküldüğünde yeşilin en yoğun tonunu barındıran gözlerindeki tüm ormanlar alev aldı. “Üzgünüm Tarık. Seni başka bir belanın içine çekmek istemem.”
“Seni belanın olduğu bir yere bir başına göndereceğime inanacak kadar aptal olamazsın.”
“Bir başıma değilim. Yanımda babam var,” Babam bunu kanıtlamak istercesine elimi daha sıkı tuttu. “Bu, babamla benim aramda.”
Sonrası çok zordu. Tarık onu gerçekten bir kapının ardında bıraktığım gerçekliğiyle sessiz kalırken babam daha fazla oyalanmadan yola koyuldu ve beni de beraberinde götürdü. Bu büyük bir hataydı. Kalbimin en derinlerine kadar pişman olacağım şeyler yaşayacağımı bilsem de Barbaros Solar her zaman benim zayıf noktamdı.
“Gitmeden önce Kenan’ı nerede tuttuğum hakkında bilmen gereken bir şey var.” dedi babam dikkatimi ona çekerek. Arabanın arka koltuğunda yan yana oturuyorduk, Erdal arabayı kullanıyordu. Oturur oturmaz elimi elinden kurtarıp kucağımda parmaklarımı birbirine kenetlemiştim. “Onu annenin öldüğü evde tutuyorum.”
İnanamayarak ona baktım. “Neden?”
“Boştu,” Sesi tamamen duygusuzdu. “En azından bir işe yarasın diye.”
“Daha önce de o eve canını sıkan insanları götürüp hapsettin mi?”
“Bu seni ilgilendirmez.” diyerek kestirip attı. Yapmış. “Sadece Kenan’a odaklan. Birkaç dakikadan fazlasına izin vermeyeceğim.”
Araba sessizce o eve doğru ilerledi, ardımızda hiç iz bırakmadan. İndiğimizde ayaklarım birbirine dolanmak üzereyken son anda dengemi sağlayıp babamın koluna tutundum. Eski bahçe kapısını açıp, açık araziye girdiğimizde artık ev tüm ihtişamıyla gözlerimin önündeydi ve ben bu kez on yaşındaki Lara değil tüm yaşadıklarını uzaktan izleyen bir gözlemciydim.
İçimde biraz bile panik parçası yoktu. Tüm duygularım geçmişe odaklanmıştı. Kaçtığım her şey bu gece yeniden benimle buraya gelmiş ve unuttuklarımı avuçlarıma koyarak, bak sen bunları yaşadın işte, diyordu.
Yaşamak garip bir eylemdi. Var olmak ise çok daha zordu. Bir şeylerin parçası olmak, mücadele etmek… üstelik tercih hiçbir zaman tamamıyla bize bırakılmıyordu. Bir kere bir yola girdiysen artık oradan geri dönüşün olmuyordu ve her yolun sonu da hiçliğe çıkmasına rağmen var oluşa verdiğimiz anlam çok saçmaydı.
Babam bir adım önümdeyken eve ilerledik fakat gördüğümüz şeyler bambaşkaydı. İstesem de bu eve şimdinin gözüyle bakamıyordum.
Burada bir anne ve kızı vardı. Kışın ayazından sonbaharın rüzgarına, yazın sıcağından ilk baharın yağmuruna kadar birbirine karışmış mevsimler ve mevsimini kaybettiğinden dünyasının dışına itilmiş bir kız vardı. O kız bendim. Dünyanın dışına doğru sallanırken kendimi yukarı çektiğim her seferde parmaklarımdan saçlarıma kadar var oluşa tutunan ve buna rağmen düşmekten kurtulamayan o kız bendim.
Mesafeler makaraya sarılan bir ip gibi kısaldı. Uzaktan bakınca küçük olan şeyler yanına gittiğimizde devleşip bizden bile büyük bir hal alırdı ya, olan tam olarak buydu. Bir korku filminden kalma duvarlara sahip olan, pencerelerinden ışık, eşiklerinden sesler sızmayan bu ev ruhumdaki en korkunç filmin meskeniydi. Ve şimdi tam karşısında duruyordum.
Etrafta dolanan birkaç koruma görmüştüm, hepsi de babam bahçeye girdiğinde komut bekler bir pozisyona geçmişti ama babam onlarla ilgilenmedi. Erdal öne geçerek kapıyı bizim için açtı ve tetikte olarak içeriye göz attı. Sonra içeri girdi ve ışıkları yaktı.
O an geçmişimin de bu şekilde aydınlandığını ve karşımda dikildiğini hissettim. Güneş Birdal’ın varlığı bir anda yanıma geldi ve yıllardır boş olan ellerimde hayali dokunuşların yerini gerçek bir titreme aldı. Ben bu yolu daha önce de yürümüştüm. Ben bu eşikten bir kez geçip bir daha geri sağ çıkamamıştım.
Yapma, diye fısıldadı bana Güneş Birdal.
Ama onu dinlemedim.
İçeri girdim.
Duvarların üzerime yıkılmaya başlaması saniyeler bile sürmedi. Dünyam önce durdu, sonra hiç olmadığı kadar büyük bir şiddetle sallandı. Zihnime geçirilen burgaçlardan her düşüncem darmadağın olduğunda sağduyumun büyük bir kısmı artık ayaklarımın altında eziliyordu.
Burası If Şatosu’ndan bile beterdi. Orada en azından benimle birlikte olduğuna inandığım başka mahkumlar vardı.
Ne yapacağımı, nereye gideceğimi bilemez bir halde öylece orada dikildim. Babam arkamızdan kapıyı yavaşça kapattı.
Adımlarımın bittiği yerde, beni geçmişe götürecek o merdiven duruyordu. Buraya ilk gelişimde hangi duygularla tırmanmıştım bu merdivenleri? Heyecan? Heves? Babasına kavuşan bir kız çocuğunun onunla birlikte yaşayacakları bir evin içini keşfetme merakıyla mı?
Biraz olsun çocukluğumdan bir parça kaldıysa içimde, cevabın ne olduğunu zaten çok iyi biliyordum. Ve o çocuktan kurtulamıyor olmak beni çok yaralıyordu, hiç kurtulmak istemiyor oluşuma rağmen. İçimdeki çocuk giderse geriye benden hiçbir şey kalmazdı fakat o varken de asla istediğim huzura eremezdim.
O benim en büyük parçamdı, geçmişimdi, anılarımdı, Güneş Birdal’ın hatırasıydı, yüzümü güneşe çevirdiğimde dudaklarıma tırmanan gülüşümdü, yalnızlık kalbimi dürttüğünde kirpiklerime tırmanan göz yaşımdı, yürümeyi öğrenince attığım ilk adım, ilk dizlerimin üstüne düşüşümdü. Yine de bazen gitmesini her şeyden çok istiyordum ve kabullenemediğim bir başka gerçek de buydu.
Titreyen elimle tırabzanı tuttum ve önümde yükselen merdivene bir dağın yamacına bakar gibi baktım. Benim geçtiğim bu yoldan on yıl önce o canavarın da geçtiğini düşününce kalbimi alıp koşarak uzaklaşmak, onun dokunduğu yerlerin yakınına bile yaklaşmamak istiyordum.
Ama o bir zamanlar buradaydı. Şimdi ben burada duruyordum.
“Bu taraftan,” Babam beni kolumdan tutarak üst kata giden merdivenlerden uzaklaştırdı ve salona çekti. Evin içinde biz hariç iki koruma daha vardı ama Kenan’ı zemin kat merdivenlerinden getiren Erdal oldu.
Gözlerimi sımsıkı kapatıp her şeye sırtımı dönerek gitmemi isteyen bir yanım vardı. Zihnimdeki gürültüsü gittikçe artıyordu. Bir kulak çınlaması, çığlık gibi. Ama Erdal, Kenan’ı getirip karşımdaki koltuğa fırlattığında hiçbir şeye sırtımı dönemeyeceğimi biliyordum.
Adam yaralıydı. Defalarca dövüldüğü yüzündeki taze yaralardan belliydi. Babama baktığımda sadece omuz silkti. Tekrar ona döndüm ve Kenan gözlerindeki karanlık bir kuyudan bakar gibi bana baktı.
“Barbaros’un kızısın sen, değil mi?” Ve ben gerçeklerin ördüğü bir ipin boynuma dolanıp da nefesimi kesecek olmasını umursamadan Kenan’dan gözlerimi kaçırmadım.
“Öyleysem ne olmuş?” dedim, sesimin titrememesi mucizeydi. Ama terliyordum ve ellerim titriyor olmalıydı. Üzerimde kaban bin ton ağırlığında gelmeye başlamıştı.
Kenan, onunla konuşmam inanması zor bir olaymış gibi gözlerine yansıyan merakı saklayamadı ama peşinden gelen geçmişi için hala hiçbir duygu kırıntısı göstermiyordu.
“Şimdi Kenan,” Babam sakince araya girdiğinde derin bir nefes aldım. “Kızım seninle konuşmak istiyor. Ve sen ona hangi cevapları vereceğini çok iyi biliyorsun.”
Babamın ses tonundaki sertlik beni ürküttü. Çocuk Lara saklandığı bir yerden başını çıkarıp karşısında duran o adama özlemle bakıyordu. O babayı sevdik ve sahiplendik, olmadığı zamanlarda yollarını gözleyip ayak seslerini dinledik, diyordu. Gülüşünü ezberledik en çok, ses tonundan ruh hallerini çözdük ve kelimelerinden kendimize yeni cümleler inşa ettik. Ben ve çocukluğum babamı çok sevdik ve en çok elimizde kalan o son insanı kaybetmekten korktuk. Yine de tüm korkularımıza rağmen onu kaybettik.
Kenan babama bakarken ne düşünüyordu merak ettim. Sımsıkı birbirine bastırdığı dudakları öfkesini içinde tutmak istediğini belli ediyordu. Açıkçası babam ona sandığımdan daha iyi davranmıştı. Onun en karanlık yanını bilmenin bana bunu düşündürmesi kendimi daha da iğrenç hissetmeme neden oldu.
“Ne bilmek istiyorsun?” Kenan bana döndü.
Ona odaklanmaya çalıştım ama bu evin sınırları içindeyken her şey çok zordu. Birkaç saniye gözüme dolan yaşları geri yollamak için uğraştım.
Kulaklarımdaki sesler kesilmiyordu. Dışarıda esen rüzgârın cama vururken çıkardığı sesler, güneş Birdal’ın odanın içinde dolanırken çıkardığı sesler, yatağın altındaki Lara’nın hıçkırıklarını tutmaya çalışırken dudaklarından kaçan sesler, canavarın ahşap zeminde yürürken çıkardığı sesler. Benim gerçeğim buydu, hep bu olmuştu.
“Sen…” Sesim pürüzlü çıkınca boğazımı temizledim. Tırnaklarımla oynayıp duruyordum. “Murathan’ın eski asistanısın. Elif Güralp’ın eski kocası.”
“Elif’in bütün bu olanlarla hiçbir ilgisi yok.” Kenan ellerini yumruk yaptı. Babamın onun ellerini bağlamamayı tercih etmesi ilginçti. Kendine çok güveniyor olmalıydı. Kenan babama dik dik baktıktan sonra hala ondan bir cevap beklediğimi fark ederek, “Evet.” dedi dişlerinin arasından.
“Murathan’a herkesten daha yakın insanlardan biriydin. O hapse girmeden önce neler olduğunu bilmek istiyorum.”
Dantes, Kenan’ın Murathan’a ihanet ederek babamın tarafına geçtiğini ve babamın Kenan’la aynı tarafta olduğunu söylemişti. Böylelikle Kenan ve babam suçu Murathan’ın üzerine atacakları o cinayeti planlamıştı. Karşımdaki adam bana bu hikâyenin hangi versiyonunu anlatacaktı?
“Ona değil, bana bak.” dedim birkaç adım yana kayıp babamla arasına girerek.
“Erdal baban için neyse, ben de Murathan için oydum. Ama Murathan zalim biriydi ve emirlerine karşı gelemezdim. Hakkında bildiğim şeyleriyse birilerine anlatmak benim sonum olurdu.”
“Sen de bu yüzden babamın tarafına geçip ona ihanet mi ettin?”
“Ne?” Kenan dünyanın en saçma şeyini söylemişim gibi gürültülü bir şekilde güldü. Yüzünde sahte olduğunu bas bas bağıran bir şeyler vardı. “Ortada bir cinayet olana kadar babanı bizzat tanımıyordum bile. Bu saçmalığı kim söyledi sana?”
Babam arkamda sakince duruyordu. O ne düşünüyordu bilmiyordum ama hiçbir cevap bana tatmin edici gelmiyordu. Kimdi bize bunu yapan? Dantes’ten annesini ve on yedi yaşını, benden Güneş Birdal’ı ve on yaşımı alan o kişi kimdi?
Tüm ihtimallere hazırlıklı ve bir o kadar da ne yapacağımı bilemez haldeydim. Çocukluğumdan gelen çığlıklar bir kez daha benimle birlikte burada ruhuma karışıyordu ve aslında biz Dantes’le olduğumuz değil de hep acının başlangıcını hissettiğimiz yaşta bir araya geliyorduk.
“Nasıl oldu da Murathan Güneş Birdal cinayetinden hapse girerken sen dışarıda kaldın? Her şeyi bilen en güvendiği adamıyken hem de.”
“Baban beni kurtardı. Polisler onunla birlikte beni de almıştı ve dava süreci çok yıpratıcıydı. Murathan o süreçte bile ağzımı sıkı tutmam konusunda tehdit ediyordu. O noktada baban devreye girdi, Murathan’ın kiralık katille olan bağlantısını açık edersem beni ondan koruyacağına ve saklayacağına söz verdi. Ben sadece bir asistandım, kimsenin ölmesini isteyen taraf değildim. Baban Murathan ile ilgili istediği her şeyi ona ve polise anlattıktan sonra şehir dışına çıkmamı sağladı. Uzun zamandır buralarda değildim.”
“Kenan’dan Murathan başta olmak üzere kiralık katille ilgili öğrenebileceğim tüm bilgileri aldım ve çözmek için uğraştım. Bir sonuca bağlanmayacağını fark ettiğim noktadaysa annenin davasının kapanmasını uygun gördüm.”
Babamın sakince dile getirdikleri hikâyenin pek çok paçasına uyuyordu. Ama Dantes’in kampüs kütüphanesinde bana dinlettiği ses kaydı bunun o kadar da masumca bir davaya son verme yöntemi olmadığını söylüyordu.
“Sonrasında neden onu polislere teslim etmedin?” Omzumun üzerinden babama döndüm. “İsteyerek yapmasa bile o da bir suçlu değil miydi? Murathan’ın bir katil kiraladığını bildiği halde sessiz kalmış biri. Onu da polislere vermen gerekiyordu.”
“Verdiğim yanlış kararlardan biri olabilir ama sadık adamlar kolay kolay bulunmuyor. Elimdeki koz çok büyüktü, bu yüzden Kenan’ı arka plandaki işlerimi halleden biri olarak yanımda tutmak işime geldi.” Dürüstlüğü karşısında derin bir nefes almak zorunda kaldım. Babam gülümsedi.
“Peki ya sonra?”
“Sonrası bu. Babanın uzaktaki ayak işlerini yapıp bazı pürüzlerin çözülmesine yardımcı oluyorum. Hayatım böyle geçiyordu.”
“Ona maaş bile ödüyordum.” dedi babam. Dantes’in babamın Kenan’a her ay yüklü miktarda para aktardığını söylerken edindiği bilgi bu olabilir miydi?
“Annemin öldürülmesi için kiralık katil tutulduğunu bilen ve buna sessiz kalan adama maaş mı ödüyordun bir de?” Ne kadar olayı sıradanmış gibi yansıtmaya çalışsalar da burada olan biten farkında değil miydi bu insanlar?
“Ben sadece basit bir çalışandım!” Kenan sesini yükselttiğinde babam beni kolumdan tutup biraz geri çekerek ondan uzaklaştırdı. “Annenle ya da seninle hiçbir derdim yoktu! O zamanlar patronum Murathan’dı ve lanet olsun ki ben de onun her istediğini yapmak zorundaydım!”
“Her istediğini yapmak zorunda falan değildin!” Kolumu hızla çekerek babamdan kurtardım. “Sen de o adamı maaşlı çalışanın yapmak zorunda değildin! Hepiniz kendi çıkarınıza göre hareket etmişsiniz.” dedim tiksinircesine.
“Benim kararlarımı yargılamaya son ver ve soracak başka sorun varsa sor, süren bitmek üzere, Lara.” dedi babam sakince. Verdiği kararların doğruluğuyla veya tercihleriyle hiçbir problemi yokmuş gibi görünüyordu ve bu beni daha da hayal kırıklığına uğrattı.
Ağlamamak için derin nefesler alırken, “Yani asıl suçlu Murathan’dı?” diyerek Kenan’a döndüm. Sesim titriyordu ve bunu saklayamıyordum.
“Öyleydi.” Kenan bunu söylerken gözlerime bakmadı.
“Peki ya Murathan’ın ayarladığı katil?” Akan bir damlayı durduramadığımda titreyen parmaklarımla sildim. O an tırnak diplerimi farkında olmadan kanattığımı gördüm. Hiç hissetmemiştim.
“Bu tarz kişiler isim kullanmaz. Araya giren bir sürü aracıyla haber uçurursun ve hiç yüz yüze gelmezsin. Evet Murathan bir katil tuttu ama polis dahil kimse katilin gerçek kimliğine ulaşamadı. Murathan da hiçbir şey itiraf etmek istemeyerek şimdi içerde çürüyor.”
“Peki ya patronun annemi neden öldürmek istiyordu?”
“Hedef annen değil, babandı. Ama annen bir şekilde katilin canını sıkmış olmalı.” Saçmalıktı, annem o gece asla katilin dikkatini çekecek bir şey yapmış olamazdı. Çünkü hep yan yanaydık. Sesler duyduğunda ve eve birinin gireceğini anladığında beni kucaklayarak üst kata koşmuş ve yatağın altına saklamıştı beni. Katil o odaya, orada kimlerin olduğunu zaten bilerek girmişti.
Bomba etkisi yaratacak bir bilgiye sahiptim. Bunu söyleyip söylememek için yol boyunca kafa yormuştum ama şimdi dile getireceğim cümlenin onlar için sarsıcı olacağını biliyordum. “Murathan’ın artık hapiste olmadığını biliyor musun?” diye tok bir sesle sorduğumda Kenan’ın gözleri kocaman açıldı.
Aynı şaşkınlığın babamın yüzünde de olduğunu görmeyi beklemiyordum. Bundan haberi yok muydu? “Ne diyorsun sen?” diye sordu bana doğru iki adım atarak ama ondan uzaklaşmayı tercih ettim.
“Evet,” Sakinliğimi koruyabilmem mucizeydi. “Birileri kefaret ödeyip onu çıkarmış.”
“Nerede?” Kenan’ın sesindeki korkuyu hemen fark ettim.
“Ondan korkuyorsun.” Bunu bilmek bana kendimi doğru yoldaymışım gibi hissettirdi. “Neden? Ona ihanet ettiğin ortaya çıkarsa ya da Murathan bambaşka gerçekler söylerse diye mi? Peki ya sen?” Bu kez babama döndüm. “Sen neden bu kadar panikledin baba?”
“Paniklemiş falan değilim ben.” diye tısladı babam. “Sadece koskoca hukuk ekibim bunu bana neden bildirmedi diye öfkeliyim! Erdal! Erdem ne bok yemeye süreci takip etmemiş!”
Erdal durumu hemen araştıracağını söyleyen birkaç kısık cümlenin ardından kaçarcasına dışarı çıktığında arkasından baktım. Çıkar çıkmaz telefonu kulağına götürmüş ve birilerini aramaya başlamıştı bile. Dantes’in durumu anlatırken ki sakinliğinin yanında bu kaos bana oldukça keyifli geldi.
“Peki ya Çağlar Mir Güzyeli?” Ama Dantes’in adı dudaklarımdan döküldüğünde üzerime ağır bir huzursuzluk çöktü. “Onunla ne konuştun?”
“Süren bitti,” Babam yeniden uzaklaşmama izin vermeden beni kolumdan yakaladığında kocaman açtığım gözlerimle ona baktım. “Konuşacak başka bir şeyin kalmadı.”
“Hayır bitmedi,” Babama ayak direyerek karşı koymamla Kenan’ın, “Hiçbir şey söylemedim.” demesi aynı saniyelere denk geldi.
“Ona ne söyledin!?” Olanca gücümle, elimden gelen tek şey buymuşçasına bağırarak Kenan’ın üzerine yürüdüğümde babam beni o kadar sıkı tuttu ki o parmakların tenime iz bırakmaması imkansızdı. Diğer kalan izlerin yanında bu izler o kadar küçük ve önemsizdi ki.
“Hiçbir şey söylemedim!” Kenan ona olan atağımdan kaçarak koltukta gerilediğinde aynı şekilde bana bağırıyordu. Gözlerinde yalan kol geziyordu. Yüzündeki her parça ben yalan söylüyorum diyor ve herkesi o yalanlara mahkûm ediyordu.
Bir mayın değildim ama üzerime basıldığı ve darmadağın olduğum o noktaya ulaşmıştım. Parçalarımın etrafa saçılması çok sürmedi.
“Ona ne söyledin!?” Bir kez daha aynı cümle, aynı hırs ve öfkeyle dudaklarımdan döküldüğünde ruhum bedenimden sökülmüş gibi canım yandı. Herkes yalan söyledi bana, hepsi başka bir yalana inandırdı.
Burada, dedim yükselen ruhumla kedimi dışarıdan bir göz olarak izlerken, tepemde asılı duran sahte bir güneşten hayatıma düşen gün ışığı mezarları var.
“Lanet olsun!” Kenan bir anda yaralı bedenine rağmen hızla ayağa kalktı ve üzerimize yürümeye yeltendi. “Hepinize lanet olsun! Hayatınıza dahil olduğum güne lanet olsun!” Benden daha büyük bir hiddetle bağırmaya başladığında sesi tüm odayı inletti. “O şerefsiz adama dedim ki asıl katil-“
Çekilen bir tetik sesi duyduğumda bakışlarım hala Kenan’daydı.
Zaman ondan geriye doğru saydı ama saniyeler çok hızlı aktı.
Çekilen tetiğin ardından Kenan başına saplanan bir kurşunla birlikte koltuğa geri devrildiğinde yüzündeki ifade bir kan yağmurunun altında kaldı.
Ankara’nın soğuk rüzgârı evlerin çatılarını ve sokakların karanlıklarını es geçti, çatısız ve karanlık evlerden başka meskeni olmayan ruhuma kadar dokunarak saçlarımın etrafında dolandı. Senin karanlığın olmaya geldim.
Silah ateşleyen babamdı.

