29. BÖLÜM

Sana olan aşkımı göstermemeliymişim,
Çünkü umudun kalmamış bizden.
Sevdalılar için umut yoktur ki zaten.
Umut istemiyorum ben, aşk istiyorum.
Abélard And Héloïse/R. Duncan

Sen yardan geçemediğinden, serden geçmiş olandın,
İç çekişlerin zelzeleydi, omurgamda yol oldun.
Ben senden geçemediğimden, aşktan geçmiş olandım,
Nefesine muhtaç kalıp, kollarında yok oldum.
Esaretim bileklerimde paslanan bir acıdır,
Ben sana uzandıkça, sen bana hep uzaktın.
Aşk bir çocuk oyuncağı, akılsız bir sancıdır,
Çocukluğum sende kalsın,
Bir hayaldin, kayboldun.

Yaralar içeriden gelir, senin yüzümde gördüklerin sadece yıkılan bir bina. Enkaz. Depremin toprağın derinliklerinde bıraktığı hasarı bilemezsin. O derinliği hiç görmedin.

Beni içeriden yaralayan en derin duygunun ne olduğunu düşündüğüm çok oluyordu. Esaret en başta duruyor olabilirdi ama neden özgürken bile bir kuş sürüsü gibi kalbime çöken acıdan eksilme olmuyordu? Eksilen tek şey yüzümde, izlerini görebilirsin. Artık gülümsemiyorum.

Bir zamanlar dibi görünmeyen bir kuyu gibiydim. En derin acılarımı kimse görmesin diye kuyunun benim bile sınırlarını bilmediğim kadar diplerine saklardım ki elini uzatan kimse onlara dokunamasın. Ama zaman kuyuyu kapatan taşları uzaklara savurdukça, ağaçlardan düşen güz yaprakları kuyunun diplerine düştükçe ve kuyuya düşen her şey aynı nefeste bir araya geldikçe kalbim iyi ve kötünün birbirine karıştığı bir zindan haline dönüştü.

İçimdeki en küçük parçaya kadar yalnız olduğumu hissediyordum.

Yalnızlık sadece elini uzattığında parmaklarına dokunan kimse yoksa başlamazdı. Benim yalnızlığın uzandığım her yerde dokunabileceğim insanlar varken başlamıştı ama dokunduğum kimse benden bu yalnızlığı çekip alamamıştı.

Kimseye bana yardım etmesi için çağıramıyorum. Sana bile anne, sana bile.

Dünya bir anlığına bulanıktı. O bulanıklığın içinde yalnızlığı, çaresizliği dudaklarımda biriken bir dizi çığlık eşliğinde öyle derinden hissettim ki birileri kalbimi paramparça etse yine de bu kadar canım yanar mıydı?

O bulanıklığın sonsuza dek sürmesini ve bana dünyanın gerçeklerini bir daha göstermemesini dilerdim ama zihnim olanları anlayabilmek için tüm iradesini kullandı. Bulanıklık aldığım hızlı nefeslerle birlikte yavaşça dağılırken gözlerimin önünde bir silüet belirdi.

Başımı iki yana sallayarak gerçek dünyayı yeniden algılamaya başladığımda babamın siyahlar içindeki bedeni, kulaklarımdaki çınlamanın dinmesiyle eş zamanlı olarak netleşti.

Beni ne zaman bıraktığını, o silah sesinden sonra neler olduğunu bilmiyordum, bir anlığına gözlerim kararmıştı ve şimdi de yerde dizlerimin üzerinde durduğumun farkındaydım. Babam silahını yeniden beline sokarken başını eğdiğinde gözlerinin kurşunlardan farkı yoktu. Bana baktığı her bir saniyede bir başka kurşundan alabileceğim yaraları aldım.

Babam bana doğru gelmeye başladı, bense geriye kayarak sırtımı koltuğa çarptım. “Hayır,” Bağırdığımı sanıyordum ama sesim esasında bir fısıltıydı. “Hayır gelme.” Titreyen ellerimi kaldırıp bir bariyer gibi kendimi korumak istesem de yapabildiğim tek şey küçük bir çocuk gibi ellerimi hayır dercesine sallamaktan ibaretti.

Barbaros Solar o güçlü elleriyle beni kolumdan yakaladığında ona karşı koyabileceğime olan inancımın birazına bile sahip değildim. Güçsüzdüm, zayıftım. Karşımda bir cinayet işlenmişti ve ben buna dur bile diyemeyen bir kızdım. Kenan’ın hala orada olduğunu biliyordum. Yalnızca saniyeler önce orada benimle konuştuğunu bilirken artık hayatta olmadığını bilmek sarsıcıydı.

“Benimle geliyorsun.” Barbaros Solar’ın sesi de kendi gibi güçlüydü. Bir kaya gibi. Ona atılan her yumruk kanlar içinde kalırdı ama babam tek bir darbe bile almazdı.

Sertçe ellerimi yakaladığında irkildim ve dudaklarımdan ürkek bir çığlığın çıkmasına engel olamadım. Yıllarca saldırılara karşı açık hedef olan ruhum ilk kez böylesine bir saldırıyla karşılaştığında bataklıktan kurtulabilmek için çırpınır haldeydim.

“Hayır,” Bir elimde kolumu kavrayan elinden kurtulmaya çalışmamdan hiç etkilenmeyerek beni tek hamlede ayağa kaldırdı. “İstemiyorum dedim!” Gitmeyip de ne yapacaktım? Burada, belki de benim sebep olduğum bir cinayetin sonuçlarıyla tek başıma yüzleşip dakikalarımı geçirebilecek kadar cesaretim var mıydı?

Sen korkaksın, dedim kendime. Her şeyden korktun, inanmaktan korktun, sevmekten korktun, güvenmekten korktun, babanı kaybetmekten korktun diye o kadar çok şey kaybettin ki şimdi hayatın geri alamayacaklarınla dolu.

Bağırmaya ve çırpınmaya yeltenmek istiyordum ama dizlerimdeki titreme buna izin vermiyordu. İçimde büyümeye çalışan mücadele ayaklar altına alınan kuru köklerden farksız olarak ezik düşmüştü. Babam etrafına bakınarak, “Erdal, adamlar şurayı toplasın. Sen arabaya geç.” dediğinde sadece dökülen bir tabak yemeği toplamaktan bahseder gibi kullandığı sakin ses tonuna dehşet içinde bakakaldım.

Bir an için bile o manzaradan, yaptıklarından etkilenmiş gibi görünmeyişi yüreğimdeki sağlam duran çoğu şeyin çatırdamasına neden oldu.

Babam beni kolumdan tutmaya devam ederek arabaya sürüklercesine götürdü ve yan koltuğa attı. Nefes nefese kalmış bir halde kafamı kaldırdığımda o koca bedeniyle yanıma bindiğini gördüm ve kayarak koltuğun diğer tarafına geçtim. Çoktan direksiyona binmiş Erdal arabayı çalıştırdı ve sürmeye başladı.

“Bunu neden yaptın?” Durmaksızın gözümden akmaya devam eden yaşları silmeye çalışırken sesimi zar zor kullanabildim. Boğazımdaki tıkanıklığı nasıl geçirecektim? Oraya dünya kadar hayal kırıklığı birikmişti. “Gözümün önünde onu öldürdün. Baba nasıl yaptın?” dedim hıçkırıklarımı tutamadan.

“Daha beterini yapmadığıma şükret!” Bir anda bana dönerek, gözlerinde biriken hiçbir duyguyu saklamaya gerek görmeden bağırdığında, sesi bana bir dalga gibi çarptığında ve boğulmam kaçınılmaz olduğunda artık o benim tanıdığım adam değildi.

“Lanet olsun!” Avuçlarını sertçe ön koltuğa çarptı. “Seni buraya hiç getirmemeliydim.” Sonra bir anda bana dönerek yeniden kolumu yakaladığında ve sırtımı kapıdan ayırarak beni kendine çektiğinde ağzımdan bir çığlık daha kaçtı. “Beni hiç dinlemiyorsun!” dedi sıkılı dişlerinin arasından.

Seni dinleseydim bir şey değişecek miydi diye suratına bas bas bağırmak istesem de sadece ona bakabildim. Ve bu kez gerçekten ona ilk kez bakıyor, ilk kez görüyor gibi hissettim. Dantes’in beni o karanlık sokağa çağırdığı gece de aynı şey yaşanmıştı halbuki. Acı verici bir şekilde kabul ediyordum ki o gece olayları uzaktan görmüş olmak benim için bazı şeyleri hafifletmişti.

Sonuna kadar inkâr etmek istesem de o zamanlar, içten içe bunu sineye çekebilecek kadar çok seviyordum babamı.

Bir zamanlar bunları hissettiğim için o kadar utandım ki kendimden en çok kendim için ağlamak istedim. Dantes en başından bu yana haklıydı benim hakkımda, sadece işin ucu bana dokunduğunda bir şeylere tepki veren bir kızdım ben. Geri kalan zamanlarda görmezden gelmekte ustaydım.

“Sen benim tanıdığım adam değilsin.” dedim babama. On yaşındayken ona sahip olmanın çok güzel olduğu düşüncesi şimdi yerini keşke hiç hayatıma girmeseydiye bırakırken kalbimde dağılan bir şeylerin sesini duydum. “Benim babam bu kadar canımı yakmazdı benim.”

“Senin baban benim.” diyen adam bir anda beni kendine çekti ve aramızda kalan bir karış mesafeden gözlerini gözlerime dikti. “Baba diye sevdiğin adam, sana yeni bir hayat veren adam benim.” Biraz daha bana yaklaştı. “Hiç sorgulamadan harcadığın paralarla mükemmel bir hayat yaşarken de senin baban bendim. O paraları kazanmak için bugünkü gibi şeyler yaparken de senin baban bendim.” Boşta olan eliyle çenemi kavradı. “Anladın mı beni?”

Anlamıştım ama en derinlerime kadar anlamamayı dilerdim. Ellerimde hala Kenan’a ateş ettiğinde etrafa saçılan kanlardan birkaç damla varken her şeye bihaber kalmak isterdim ama artık bunu yapmam imkansızdı. Artık görüyordum.

Gözlerimden akan yaşlar çenemi tutan parmaklarına değdiğinde yüzündeki ifade biraz bile değişmedi. Buz gibi olan ellerimle çenemdeki elini tutup ittim, eğer izin vermese o temastan kurtulamayacağımı biliyordum. “İnmek istiyorum. Bırak beni.” diyerek ondan uzaklaştım.

Cevabı çok netti. “Buna izin veremem.”

 “Senden korkuyorum!” diye bas bas bağırdım kaşlarını çatıp bana bakmasına neden olarak. Aynı saniyede çığlık olarak dudaklarıma tırmanan kelimeler çaresizlik içinde geri çekildi. “Yalvarırım gitmeme izin ver.”

“Önce eve gideceğiz ve sen sakinleşeceksin. Gördüklerini kimseye anlatmaman konusunda seninle güzel bir konuşma yapacağız.”

Beni bırakmayacaktı ve bu konuda ne kadar ciddi olduğunu yüz ifadesinde saklamaya gerek görmediğinde içimdeki korkuya karşı koyabilmemin imkânı yoktu. Beklemediği bir anda hızla uzanarak arabanın kendi tarafımdaki kapısını açtığımda babam şok içinde kalarak duyamadığım birkaç kelime söyledi.

İçeriye rüzgârın gürültüsü tamamen dolarken saçlarımın karmakarışık olduğunu hissettim ve Erdal daha çok gaza bastı.

“Hiçbir yere gidemezsin!” Hala kolumu bırakmayan babam hareket halindeki bir arabadan atlayarak inmek istememi bile garipsemedi, sanki ondan kaçmak için bunu bile yapacağımı bilir gibi en başından bu yana kolumu hiç bırakmamıştı. İçeriye dolan rüzgarla birlikte babam bana sesini duyurabilmek için daha çok bağırdı. “Beni dinleyeceksin, Lara!”

“Seninle hiçbir şey konuşmam artık.” Kolumu tutuyor olmasına rağmen dışarı sarkmak için elimden geleni yapıyordum ama buna izin vermiyordu. Hareket halindeki bir arabanın içinden kendimi atmak isteyecek kadar korkuyorsam ondan bu artık sevgiyi bir kenara bırakmam gerekiyor anlamına mı geliyordu?

Arkamızdan gelen bir aracın süratle öne geçmesini etrafımıza yaydığı gürültüyle fark ettim. Açık kapı sayesinde yaydığı rüzgâr sert bir darbe olarak suratıma çarptı. Bir anda acı bir fren sesi geceyi bölerken Erdal sertçe frene bastığında babamla birlikte savrularak ön koltuklara çarptık.

“Erdal ne oluyor?” diye bağırdı babam.

“Biri önümüze kırdı.” Erdal serçe el frenini çekti ve emniyet kemerini çözdü bir mücadeleye çoktan hazır gibi. Bense nefes nefese kalmış bir halde doğrularak karşıya baktığımda, o karalığın ve karmaşanın içinde gelen arabanın kime ait olduğunu tanıdım. Babam karşıdakinin kim olduğunu anlamaya çalışırken dikkat dağınıklığından faydalandım. Kolumu hızla çekip ondan kurtardım, açık kapıyı ittirip yola atladım.

Benim ayağa kalkmakla eş zamanlı olarak arabasından inen Dantes, benim darmadağın olmuş tarafımdı. Defalarca kez birbirimizin hayatında bıraktığımız izleri düşünecek olmuştum fakat her seferinde bir başka karanlığa uyanmıştı ruhum. Bunu bilirken ama o izleri sahiplenmekten de vazgeçemezken ona bakmak dünyanın en büyük işkencelerinden biri haline geldi ama ben koşarak o işkenceye gitmekten hiç korkmadım.

Dantes araba farlarının arasında bir gölgeyi andıran bedeniyle bana doğru gelirken aramızda birkaç adım kala ona yaklaşmama engel olarak bir elini kaldırdı. “Arabama geç!” dedi kükrercesine.

Bana bakmıyordu bile, gözleri karşıdaki arabadaydı.

Bir fırtına gibiydi. Yüreğimdeki ağırlık onunla birlikte daha da oturdu içime. Kollarına atlayıp delice ağlamak istedim. Ama dediğini yaparak bir saniye bile oyalanmaya cesaret edemeden arabasına koştum.

Titreyen ellerimle kapıyı açıp kendimi ön koltuğa attığımda ve nefes nefese kalış bir halde karşımdaki manzaraya baktığımda tırnaklarım avuçlarıma saplanmıştı. Dantes’in babama ulaşmasına engel olmak isteyen Erdal çoktan arabadan inmişti.

Her şey zar zor takip edebildiğim bir hızla olup bitiyordu. Dantes babamın aracına yaklaşırken yoluna çıkan Erdal’a öyle sert bir yumruk attı ki Erdal bir saniye bile karşı koyamadan ormanlık alana savrularak yuvarlandı, karanlığın içinde kaybolup gitti.

Dizlerimi kendime çekip tırnaklarımı saçlarıma sapladım. Bir çeşit krizin eşiğinde olduğumu, kontrolümü kaybetmeye çok yakın olduğumu biliyordum. Dantes arabanın yanına ulaştığında benim yarı açık bıraktığım arka kapıyı koparırcasına sonuna kadar açtıktan sonra içeri uzandı. Babamı tek eliyle sürüklercesine arabadan çıkardığında ciğerlerimi yakan bir nefes aldım.

Babamın sırtını arabaya çarptı. Elleri onun yakasındayken ikisinin de dile gelmeyen öfkeli kelimelerini ruhumun derinlerinde duyuyordum ama o an babama tüm kapılarımı kapattığımı derin bir sessizlik içinde fark ediyordum.

Saçlarıma doladığım ellerimi yavaşça kucağıma indirdim. Babamla aramdaki kapı bugüne kadar benim için aşılamaz değildi fakat babam bu gece yaptıklarıyla kendini hiç açmak istemeyeceğim bir kapının ardına geri çekmişti, içimdeki babasına hasret küçük kız çocuğuysa o kapının dışında bir başına kaldı.

Bu kez içeri girmek istemedim, kapıyı çalmak bile istemedim. Bazen sadece o eşikten geçmemen gerektiğini bilirdin.

Dantes’i oradan çekip almak istedim. Babama onun cevap bile vermesine fırsat vermeden ne söylüyordu duyamıyordum ama bunu yapmasına gerek yoktu. Ben babamın belinde bir silah olduğunu bilirken onun yakınına bile yaklaşmamalıydı.

Bir eli hala yakasındayken diğer eli yumruk oldu ve yükseldi. Hayır, hayır! Onda silah var ve kullanmak konusunda çok acımasız! Çığlık atamadığıma emindim çünkü dudaklarım bir çeşit korkunun esiri olarak mühürlenmiş gibi donakalmıştı. Yine de kapı kolunu sıkı sıkıya kavradım, babam bir şey yapacak olursa o arabada durmayacaktım.

Ama saniyeler akıp giderken Dantes sanki ona baktığımı, kımıldatamadığım dudaklarımdaki çığlıkları hissetmiş gibi bana baktı.

Gözlerinin bana değdiği saniyelerde yüreğim beklenmedik bir telaşla çarptı. Tüm gürültülerin ve telaşın iki yana çekilerek bizi baş başa bıraktığı bir sessizliğin içinde olduğumuzu hissettim. Konuşamadım ama konuşamıyor olmama rağmen o benim dudaklarımda bekleyen her cümleyi duyabilecek kadar tanımıştı beni.

Hızlıca aldığı bir nefesin ardından yeniden babama döndüğünde ve ona ne olduğunu anlayamadığım son birkaç cümle daha söylediğinde babamın yüzündeki ifade bu gece aldığım bir başka yenilgiydi.

Ama içimde bir daha babası için ağlamayacağına yeminler eden bir parça vardı ve o kız çok daha fazlasını yaşamasını istediğini usulca itiraf ederken zaman sanki tersine dönüyordu.

Dantes’in babamı bırakarak arkasına bile bakmadan kendi arabasına yürüdüğünü gördüğümde o yanıma ulaşmadan üzerime sıçrayan birkaç damla kandan kurtulmaya çalıştım. Kan lekeleri sıçramış kabanımı çıkarıp arkaya fırlattım. Gözyaşlarımın hala akmaya devam ettiğini o sırada dikiz aynasında kendi yansımamla yüzleşince fark ettim ve bu kadar dağıldığımı görmek bir kez daha sarstı beni.

Dantes arabaya bindiğinde ne söyleyeceğimi, ne yapacağımı bilememenin çaresizliğiyle ellerimi yüzüme kapadım. Bana baktı mı bilmiyorum ama çalışır haldeki arabayı harekete geçirmesi çok sürmedi. Sırtımı koltuğa çarpmama neden olacak kadar hızlı bir şekilde sürdü arabayı ve uzun dakikalar boyunca kimse bir şey söylemedi.

Akıp giden bu zamanın içinde Barbaros Solar donmuş bir film sahnesi gibi geçmişte kalmıştı, şimdi ne yaptığını, ne düşündüğünü merak eden bir yanım hala vardı ama derin bir nefes alarak susturmuştum o yanımı.

Arabanın durduğunu fark ettiğimde hala ellerimi yüzümden çekmeye cesaretim yoktu. Dantes bunu benim için yaptı. Onun teni de buz kesmişti ve soğuk parmakları ellerime değdiğinde ürperdim ama karşı koymadım.

Kısık nefesler eşliğinde ellerimi yüzümden indirdiğinde avuçlarımı ıslatan gözyaşlarımı fark etmemesi kaçınılmazdı. Gözlerinden önce dışarıya baktığımda şehir merkezine geldiğimizi ve arabayı bir kaldırım kenarına çektiğini fark ettim.

Dantes bir anda parmaklarıyla çenemi kavrarken ona bakmaya çekinen gözlerime üzerine çevirdi. Gözlerini bile kırpmadan baktı bana. “Sana bir şey yaptı mı?” diye sordu dişlerinin arasından.

Başımı iki yana sallarken dudaklarımın titrememesi için elimden geleni yapsam da başaramadım. Kanıma karışan bir zehirle mücadele ediyor gibiydim. Bir panzehir yoksa eğer, benim bu mücadeleyi kazanmam çok zordu. Dantes’e baktım ve tam karşımda, gözlerini bir an bile benden kaçırmadan kanıma karışmaya hazır bir panzehir gibi duruyordu.

“Üzerindeki kan kimindi, Lara?” diye sordu sıkılı dişlerinin arasından.

Bu beni kısa bir şaşkınlığın içine sokarken kaşlarım çatıldı. Kenan’a olanları bilmiyor muydu? O halde bu öfke dolu çıkartmasının ve beni babamdan almasının sebebi neydi? Zihnimin en derinlerinde cevabı bilen tarafımın aldığı nefesler ağır bir kalp atışı olarak bana dönerken göğüs kafesimin parçalanmasından korktum. Tam şu anda elimi göğsüme koymam gereken anlardan birindeydim ama sadece hızlı nefesler alabilmekle yetindim.

“Silah sesini duydum, sana üzerindeki kan kimin diye sordum.” Bağırmıyordu ama bağırsaydı işim daha kolay olurdu. Bir fısıltı gibi dile getirdiği her kelimenin tüm bariyerlerimi yıkabilecek gücü vardı. Şayet bir gün yıkılacak olursam hep böyle peşimden geldiği için benimle birlikte o yıkımın altında kalmaktan korkmuyor muydu?

Nefesi dudaklarımda başlangıcını kaybetmiş bir zaman çizgisi gibi dolanıyordu her kelimesinde. Avuçları yanaklarıma kapandı ama sadece bana tutunduğuyla kaldı. Gözlerine bu kadar yakından bakınca yaralarım kendini açık edecek kadar zayıf düşüyordu çünkü ben artık Dantes’e karşı savaşacak yanlarımı rüzgâra teslim etmiştim.

Cevabımı beklerken bir an bile gözlerimi ondan kaçırmama izin vermedi. Tenimden süzülen bir damla yaş parmaklarıyla temas ettiğinde usulca sildi damlayı. Dantes kaderimde yazılı biri değil de bizzat geleceğim olan kaderin kendisi haline gelmişken kalbim ona baktığım her seferde çarpıntılar içinde can çekişiyordu.

“Kenan.” dediğimde artık olanları saklayacak ya da geri alabilecek gücüm yoktu. Düzeltme şansımızın olduğu bir geleceğin yıkılmasına kendi ellerimle sebep olduğumu bilerek acı içinde dudaklarımı birbirine bastırdım. “Üzgünüm. Benim yüzümden onu öldürdü.”

Sebebi sadece ben olamazdım, buna inanmam gerekiyordu ama zaten Barbaros Solar’ın sebeplere de ihtiyacı yoktu. O ister ve yapardı. Her şey elindeyken daha fazlasını istemek hakkıydı onun.

Dantes hiç konuşmadan gözlerime bakarken aklımdan geçenleri ona da söyleyebilmek isterdim. Onca zaman uğraştığı hislere sessiz bir yenilgiyle teslim olurken babama karşı olan değişen tavrımı bilmek ona ne hissettirirdi?

“Gel,” Dantes beni belimden kavrayıp kendine çektiğinde karşı koymadım. Sanki bir bez bebekmişim gibi beni kucağına oturttuğunda ayaklarım yan koltuğun üzerindeydi. Başım omzuna yerleşirken kollarını bana sımsıkı doladı.

İyi ya da kötü ne olursa olsun yanımda olan kişinin artık hep o oluşunu aşamayacaktım.

“Bunun için bana kızmayacak mısın?” diye sorarken hala akmaya devam eden gözyaşlarımı hızla sildim. Bir noktada dururlar sanıyordum ama her dakika başa sarıyordu sanki. “Kenan benim yüzümden-“

“Kenan senin yüzünden falan ölmedi.” Sesindeki tını buna itiraz etmemi engelledi. “Sen olaya dahil olsan da olmasan da baban eninde sonunda öldürürdü onu. Ama bunu senin gözlerinin önünde yapmış olması…”

Hangisini aşması daha zordu? Babamın birini öldürmesi mi yoksa bunu ben görüyorken yapması mı? Ama bunlar daha önce zaten birebir yaşanmıştı. Babam birini öldürmüştü ve ben görmüştüm. O halde neden şimdi o zamankinden bambaşka şeyler hissediyordum.

Dantes hayatıma girdiğinde, hikâyenin en başında bunları hissediyor olsaydım şimdi bambaşka bir noktada olur muyduk onunla? Düşünceler ve hayal kırıkları zihnimde fır dönerken uzun bir sürede orada sessizce oturduk ve Dantes benim gözyaşlarımın dinmesini bekledi. Zaman sonra başımı kaldıracak gücü kendimde bulabildim.

O başını koltuğa yaslamış, gözleri kapalıydı.

“Uyudun mu?” Pürüzlü bir sesle fısıldadığımda hemen gözlerini açtı ve bakışlarını bana indirdi. Bir saniye bile gevşemeyen kollarının arasında bu şekilde sarıp sarmalanmak bazen gerçeğin en imkânsız hali gibi geliyordu. Gecenin başında hayatımın her anının dışında olduğunu en derinden hissetmişken hala nasıl bana bu şekilde, ait olduğu yerdeymiş gibi bakabiliyordu.

Ben olsaydım zoruma giderdi, bir yanım o sınırlara tekrar yaklaşmayı denemek bile istemezdi. Tekrarına düşülen bir acının ilkinden daha az can yaktığı görülmemişti ki. Ama Dantes bunu umursamıyor gibi görünüyordu.

Sırtıma doladığı kollarından birini gevşeterek artık kurumuş olan yanaklarımı okşadığında içimde bir şeyler titredi. “Konuşmak ister misin?”

“İsterim.” Başımı salladım. Ama sonra ne söyleyeceğimi bilemeyerek sustum. “Ama sen sor.”

Karanlığın içinde olmamıza rağmen yüzündeki kaskatı ifadeyi görebiliyordum. Ondan zor bir şey mi istemiştim yoksa soracağı sorular mı zordu onun için?

“Neden o evdeydin, Lara?” Hiçbir duygu barındırmayan bir tonla sorduğu bu soru yutkunmama neden oldu. Bir eli hala yanağımdaydı ve beni izliyordu. Bazen yanımızdan geçen bir araba farı bizi aydınlatarak görünür kılarken ona bakmanın bana ne kadar iyi geldiğini hatırlıyordum.

“Babamı beni Kenan’la konuşturası için ikna etmiştim.” İçimde biriken bazı rahatsız edici hislerden dolayı başımı indirdim ve montunun yakalarıyla oynamaya başladım. “Sonra beni oraya götürdü, Kenan’ı meğer annemin öldüğü evde tutuyormuş. Oraya pek uğrayan olmadığı için sanırım…”

“O eve girdiğinde hissettiklerinle ilgili konuşmak ister misin?”

Hemen başımı iki yana sallayarak teklifini reddettim. Kenan’a olanları konuşmamız gerekiyordu, benim hissettiklerimi değil. Bana bambaşka şeyler söylemesi gereken bir anda değil miydik?

Tamam, Kenan’ı babama vererek bizi ilk bu hale getiren oydu ama devamında olanların sebebi bendim. Şimdi gözlerime bakıp babam hakkında haklı olduğunu söylese, savunduğun, sevdiğin adamın gerçek yüzünü gördün mü diye kelimeleri tokat gibi yüzüme çarpsa, bu darbeden en ufak bir parçam bile kaçmaya cesaret edemezdi.

Ama Dantes bunu yapmadı.

Hislerimi mi öğrenmek istiyordu?

“Şu an önemli olan benim ne hissettiğim mi?” Düşüncelerimde peyda olan şaşkınlığı sesimden de saklayamadım. Saatlerce ağlamış ve sonra kendi köşesine çekilmiş küçük bir çocuk çaresizliğinde her cümlem bir öncekinden daha kötü hissettiriyordu bana kendimi. “Mir, Kenan’ın artık hayatımızda olmayışıyla ilgili konuşmamız gerekmiyor mu?”

“Gerekmiyor.” Tavrı son derece netti. Oysa aynı net tavrı Kenan’ı babama verirken de göstermişti.

Başımı kaldırdığımda gözleri hala dikkatle üzerimdeydi ve olan bitenin bana gerçekten ne hissettirdiğini anlamaya çalışmaktan başka bir amacı yok gibi görünüyordu. Neydi benim hislerimde bu kadar önemli olan? Kenan’la olan konuşmamın bana ne hissettirmesinden korkuyorsun ki bana böyle bakıyorsun Dantes?

“Merak etme, Kenan’ın bana bir şey söylemeye fırsatı olmadı.” dediğimde kaşları çatıldı.

“Sana böyle bir şey sordum mu şimdi?” diye tersledi beni.

“Sormadın ama saklayamıyorsun da.” dedim açık açık. Dişlerini sıktığında yanaklarında beliren çukurlar derinleşti. “Hatta Kenan, ikinizin de bildiği bir şeyi bana söylemiş mi diye ödün kopmuş gibi görünüyor, bu yüzden hislerimi anlamaya çalışmıyor musun?”

“Siktiğimin Barbaros Solar’ı senin karşında birini öldürdüğü için hislerini anlamaya çalışıyorum.” Beni yutkunmaya itecek bir öfkenin boyunduruğunda dile getirdiği cümlesiyle birlikte yutkunarak başımı eğdim. Ama bunu yapmama izin vermeyerek çenemi kavradı ve başımı kaldırdı. Gözlerimi ondan kaçırmama izin vermeden, “Anladın mı beni?” diye sorduğunda kalbimin en derinlerine kadar anlamışken o derinlikte boğulmanın da kaçınılmazlığını biliyordum.

Anladım dercesine başımı salladığımda beni bırakmadan öylece tutmaya devam etti. Vücudumdaki adrenalin geri çekilmişti. Şimdi üzerime ağır bir yorgunluk ve sonsuza dek sürecek bir uyuma isteği çöküyordu. Çok halsizdim. Her yanım hayal kırıklığı doluydu. Gözyaşım bitmiş olmalıydı ama yatağıma kıvrılıp ağlamak istiyordum. Babası tarafından hayal kırıklığına uğrayan kızlar geceyi sabah etmek ne yapmalıydı? Nasıl geçecekti?

“Babamı polise vermeliyiz değil mi?” dediğimde Dantes’in gözlerindeki şaşkınlık ve yüzüne yayılan belirsizlik görülmeye değerdi.

Çenemde duran parmaklarının soğukluğu tenime bir kış mevsimi gibi saldırıyordu. Uzun zaman önce olmasını beklediği her zafer bugün benim yenilgim olarak aramızda asılı dururken kimsenin elleri oraya uzanacak gibi görünmüyordu.

“Eminim adamları evde şimdiye kanıt bırakmamıştır.” Başını kaldırarak gözlerini karşıya, gece manzarasına dikti. Ne hissettiğini, kafasından neler geçtiğini delicesine anlamak istediğim anlardan birindeydik ama Dantes yüzüne maskeler geçirmekte ustaydı.

“Uzun zaman önce babam hakkında böyle şeyler hissetseydim bazı şeyler daha kolay olur muydu?” diye sordum kısıkça.

Bana bakmadı ama yutkunduğunda âdem elması hareket etti. “Bazı şeylerin daha kolay olmasının tek yolu, Barbaros Solar’ın böyle bir adam olmaması olurdu.” Ses tonu tamamen acımasızlık doluydu.

“Ama benim babam böyle bir adam, Mir.” Bu kez onu çenesinden kavrayan ve bana bakmasını sağlayan ben oldum. Gecenin hırsızı gözlerindeki kendinden emin ifade, sanki zihnindeki netliğin yansımasıydı. “Bu konuda bir şeyler yapmamız gerekmiyor mu?”

“Bu soruyu babanın şahit olduğun ilk cinayetinde de sorman gerekmiyor muydu?” Sorusuyla birlikte ateşe dokunuyormuş gibi hızla ellerimi yanaklarından çektim.

Yaptığımın doğru olmadığını her zaman biliyordum ama bunun yüzüme vurulmasında beni darmadağın eden şeyler vardı.

O benim babamdı diye ağlayacak değildim artık ama Lara Solar için bir baba, her zaman babadan daha fazlası olduğu için gelmiştik bugünlere.

“Yanlış anlama, Lara, seni yargılamak için söylemiyorum ama babanın nasıl bir adam olduğunu yıllarca anlamamış olmanı, onu bu kadar derinden sevmeni sanırım hala aşamadım. Önceki olay da şimdikinden farklı değildi ama sen aradan geçen onca ayda bir kez bile babanı polise ihbar etmeyi düşündün mü?”

Dudaklarım titrerken başımı camdan dışarı çevirdim ve ağladığımı görmesin diye ona bakmadım. “Hayır.” dediğimde boğazım kendimi sıkmaktan acıyordu. “Ama sen de bu gece silah sesini duyar duymaz polisi arayabilirdin. Sana engel olacak kimse yoktu.”

“Sana rağmen mi? Bunu asla yapmazdım.” Ona bakmayacağımı anlayınca başını omzuma koyarak kollarını bana daha sıkı sardığında ellerimi yüzüme kapayıp hıçkırıklara boğulmamak için kendimi zor tutuyordum.

“Beni nasıl buldun?” diyerek konuyu değiştirdim. Bu kadar aciz, bu kadar yanılmış olmak kalbimi lime lime ediyordu. Sonsuza kadar kendimi yargılamaya hazır bir yanım vardı, o yanım bu kadar gürültülü olmaya devam ettikçe asla rahat nefes alamayacaktım.

“Restorandan çıktıktan sonra gitmedim, içimden bir ses bu gece bir şeylerin ters gideceğini ve seni yalnız bırakmamam gerektiğini söylüyordu. Ben de sizi takip ettim.”

“Orada hissettiğin hayal kırıklığına rağmen mi?” diye sorduğumda sessiz kaldı. “Yani,” dedim tekrar. “Restoranda olanlara rağmen mi beni bırakıp gitmek istemedin?”

Göremesem de gözlerinin kısıldığını biliyordum. “Neyi sorgulamaya çalışıyorsun, Lara?”

“Mir sana restoranda çok kötü davrandık. Kanının son damlasına kadar dışlandın orada, bir başkası olsa arkasına bile bakmadan giderdi. Neden kalmayı seçtiğini anlamaya çalışıyorum.”

“Aşık bir adamın neleri göze alarak kalmayı seçeceğini bilemezsin. Neleri göze alarak neler yapacağı hakkında da pek bir fikrinin olduğunu sanmıyorum.”

Kısık çıkan sesiyle birlikte dudakları boynumun çok yakınlarında gezindi. Sırtıma yaslı göğsü yavaşça hareket ediyordu aldığı nefesleriyle ama kalp atışlarını saklayamıyordu.

“Daha fazla fikir sahibi yapabilirsin beni.” dediğimde kafamın içinde gezinen yegane cümle, aşık bir adamdı. Korkunun getirdiği hisler hafiflerken sisler dağıldığında geriye kalanla baş edebilir miydim?  “Nihayetinde bir korkuluk gibi hayatımın her köşesinden fırlayacaksan bunu bilmem gerekir.”

“Korkuluk olmak kötü bir şey değildir.” Kötü bir şey olduğunu söylememiştim ki, kötü olan benim bununla nasıl baş edeceğimi bilmememdi. “Eğer hayatında bir korkuluksam, seni, sana yaklaşan kötülüklerden koruyorum demektir.”

“Sen hayatımda bir korkuluksun ama benim hayatım bir savaş meydanı.” Bunu çok iyi biliyordum çünkü adım attığım her arazide kanla kaplı kılıçlar karşılıyordu beni. “Boş bir arazi olsaydım orada olduğun için mutlu olurdum ama bu savaş meydanında korkuluklardan korkacaklarını ya da acıyacaklarını pek sanmıyorum.”

“Seni korurken öleceksem de öleyim.” dediğinde bakışlarım süratle ona döndü. Defalarca kez gözlerimin önünde ölümle yüz yüze gelmemiş gibi dile getirdiği kelimeler kalbimi talan edip geçti. O ölürse benim yaşamımın yarım kalacağını anlamıyor muydu?

Ben yaşamak değil onunla yaşamak istiyordum, var olmak değil Dantes’in olmak. Önümdeki engellerin sebebinin bizzat o olması ise en acı verici tarafıydı.

“Bir kere de benim için yaşamak istediğini söylesen keşke.” diye mırıldandım.

Cevaplar gözlerinde belirse de dudaklarında bambaşka kelimeler dolanıyordu. Söylemesine izin vermedim. Avucumu dudaklarına bastırarak sonraki kelimelerinin önüne barikat çektim. Gözlerindeki kelimelere inanmak kolaydı. Duyduklarım gerçeğin inkâr edemeyeceğim tarafıydı. Bugün gerçeğe inanmak istemiyordum.

Konuşmayacağına emin olduktan sonra elimi dudaklarından çektim ve başımı göğsüne yaslayarak gözlerimi kapattım. Hiçbir şeye inanmak istemedim, hiçbir şey hissetmek istemedim. Öylece bir boşluk açılsın ve oradan içeri süzülerek yok olup gideyim istedim.

O boşluk belki de Dantes’in göğsünde saklıydı.

Ama kollarını bana sımsıkı dolayarak hiçbir yere gitmeme izin vermeyen de oydu.

Ertesi sabah uyandığımda Dantes’in yatağındaydım.

Eve döndüğümüz anı bir bulanıklık olarak hatırlayabiliyordum. Yolculuğun bir noktasında yan koltukta uyuyakalmış olmalıydım. Beni kendi yatağına yatırdığını ve kulağıma bir şeyler mırıldandığını hatırlasam da kelimeler zihnimde bir araya gelmiyordu. Yatağın hiç bozulmamış tarafına bakınca da yalnız uyuduğumu tahmin ediyordum.

Dün gecenin izlerini taşıyan bütün kıyafetlerden kurtulduktan sonra hızlı bir duş almış ve evde birkaç tur atmıştım ama Dantes’ten iz yoktu. Ne zaman çıktığını bilmiyordum, gece evde olup olmadığından bile emin değildim. Evin kapısını çıkarken dışarıdan kilitlemişti.

Kendime bir bardak kahve alıp mutfak masasına oturduktan sonra laptopumu açtım ve arama sekmesine tıkladım. Bir süre hiçbir şey yapmadan boş arama sekmesine baktım ve kahvemi içtim. Dantes’in pencere kenarındaki çiçeklerinden bazılarının yaprağı solmuştu, sanırım suya ihtiyaçları vardı. Ona hızlıca bir mesaj atıp telefonu kenara koydum.

Lara: Nerelerdesin?

Dün geceden sonra aramızda nasıl bir dinamik olacaktı bilemiyordum.

Bardağım yarıya inmişken masaya bıraktım, ayaklarımı kendime çekip dizlerimi masaya yasladım ve laptopu kendime yaklaştırdım. Parmaklarım öylece klavyenin üzerinde duruyordu. Sonra kendimi arama motoruna cinayet suçunun kaç yıl ile yargılandığını yazarken buldum. Sonuçlar insanı ürperten cinstendi.

Okuduklarıma tahammül edemeyeceğimi anlayınca yazdığım her şeyi sildim ve bu kez babamın adını yazıp arattım. Babam hakkında genelde olumsuz haberler düşmezdi internete çünkü kendisi hakkında her şeyin sıkı sıkıya takip edilmesini isterdi. Dün geceyle ilgili de bir şey yoktu, korumalar sıkı çalışmıştı. Merak ediyordum babam böyle sonuçlanmış kaç gecede hiçbir şey olmamış gibi eve gelmiş ve normal davranmıştı.

Dün gece beni elinden kaçırdığı için delirmiş olmalıydı.

Arkama yaslanıp ellerimi ıslak saçlarımdan geçirdiğim sırada mesaj geldi. Uzanıp telefonumu aldım.

Mir: Akşama yakın dönerim. Lütfen bugün evde kal ve dinlen.

Beni tatmin etmeyen açıklaması huzursuz ediciydi. Babamla ilgili bir şeyler yaptığını anlamak zor değildi ama ilk kez ona engel olmak içimden gelmiyordu. Bundan daha fena ne olabilirdi ki? Beni yıkabilecek daha acı bir şey yaşayabilir miydim?

Lara: Kapıyı üzerime mi kilitledin?

Mir: Belki.

Evde bir yerlerde yedek anahtar olduğunu ikimiz de biliyorduk halbuki. İçimi çekerek mesaj yazmaya devam ettim.

Lara: Beni esir tutmak için bir kapıdan daha fazlasına ihtiyacın var. Ayrıca çiçeklerin soluyor.

Mesajını beklerken çiçeklerdeki birkaç kurumuş yaprağı koparıp saksıların dikine ufaladım ve toprakla karıştırdım. Onu izlerken birkaç kere bunu yaptığına ve çiçekleri kuru yapraklardan kurtardığına şahit olmuştum. Mesajı ekrana düştüğünde neredeyse tüm çiçekleri temizlemiştim.

Mir: Seni esir tutmuyorum. Sadece sana aşığım.

Mir: Ayrıca çiçeklerimi sulamayı deneyebilirsin.

Lara: Olur olmadık zamanda şunu söyleyip durma.

Mir: Neyi? Çiçekleri sulamanı mı?

Beni anlamazdan gelmesi karşısında dudaklarımın biraz da olsa yukarı kıvrılmasına engel olamadım. Dün geceden sonra bir daha gülümseyemem sanıyordum ama hayat garipti. Telefonumun rehberini karıştırırken babamın adına geldiğinde duraksadım.

Dışarıda yine kar yağmaya başlamıştı. Babam şimdi nerede ve ne yapıyordu? Kenan’ın cesedine ne yapmışlardı mesela? Kurbanlarını sakladıkları bir ormanlık alan olduğunu ve oranın cesetlerle dolu olduğunu düşünen korkunç bir yanım vardı.

Babamın beni dün geceden sonra hiç aramaması garipti. Uyandığımda bir sürü mesaj veya cevapsız çağrı bulurum sanmıştım. Belki de sebep Dantes’in dün gece ona söyledikleriydi.

Hızlıca rehberden çıkıp telefonu masaya fırlattım ve bir süre pencereden yağan karı izledim. Epey tutmuş görünüyordu, sanırım dün gece yağmaya başlamıştı.

Dantes evde kalmamı istediğini söylese de bunu yapmak istemiyordum. Tüm gün evde kalmak demek kendi düşüncelerinde boğulmak demekti. Bu yüzden kahvemi içip ağzıma birkaç parça kahvaltılık attıktan sonra saçlarımı kurutup giyinmek için odama geçtim.

Evden çıktığımda hala kar yağıyordu. Birkaç gün önce Kerem’den benim için bir şey yapmasını rica etmiştim ve o da beni kırmamıştı. O yüzden önce ofise uğrayıp benim için beklettiği kutuyu ondan aldım. Biraz kalıp kahve içmeyi teklif etse de kendimi birileriyle konuşmaya hazır hissetmiyordum.

Konuşmak istediğim tek kişi Tarık’tı.

Kerem’e teşekkür edip taksi beklemek için caddeye çıktığımda yollar yağan kardan dolayı olsa gerek fazlasıyla boştu. Benim gibi soğukta yürümeyi tercih eden insan sayısı da çok azdı. Çoğu kabanlarına sıkı sıkıya sarınmış, şapka ve eldivenler takmışken ben üzerimdeki sıradan bir kabanla pek akıllıca bir tercih yapmamıştım.

Tarık’ı arayıp beni aramasını mı söylemeliydim? Belki de bugün doğru zaman değildi. Fakat yanına gitmeden duramazdım çünkü biraz olsun huzur bulmaya ihtiyacım vardı. Babam tarafından alt üst edildikten sonra tek başıma ayağa kalkmam çok daha zordu.

Kara kara ne yapacağımı düşünürken kaldırımın kıyısına bir araç yaklaşınca üzerime çamurlu sular fırlatmasın diye iki adım geri çekildim. Gözlerimin önünde uçuşan karlar saçlarımı ıslatmıştı. Önümdeki aracın pencerelerinden biri kayarak aşağı inince gözlerimi kıstım.

“Yardım lazım mı?” diye sordu tanıdık bir ses.

Hayalet eğilerek açtığı pencereden, karların arasında put gibi duran bana baktığında üşüme seviyem katlanarak arttı. Saçlarının tamamını gizleyen şapkası yüzüne gölge düşürüyordu ve çenesine kadar uzanan siyah bir boğazlı kazak giymiş, siyah bir maske takmıştı.

“Dün geceki tavrın çok netti, bir daha karşıma çıkmazsın sanıyordum.” dedim düz bir sesle. Bir yanımsa yeniden onunla konuşabilme imkânı bulduğu için rahatlamıştı.

“Aklına gelmeyecek pek çok şekilde karşına çıkabilirim.” Konuşurken bana değil de karşıya bakıyordu, sanırım hala benden tiksindiği ve nefret ettiği bir noktada duruyorduk.

Kendimi bu kadar yorgun hissederken gerçekten onunla uğraşacak zihinsel güce sahip değildim. Kollarımda gücünü kaybetmiş bir yenilgi, kalbimde yenilgisini kabullenmiş bir yorgun savaşçı taşıyordum. “Atla da seni istediğin yere bırakayım.” demesini beklemiyordum.

“Beni mi takip ediyordun?” diye sordum.

“Evet,” dedi hiç çekinmeden. “Arayı kapatmamız gereken şeyler var.” Konuşurken duygularını çok iyi saklıyordu. Acaba dün geceye dair bir şeyler öğrenmiş miydi? Şayet bilmiyorsa, ona söylemem gerekir miydi? Çaresizlik içinde derin bir nefes aldım. Belki de Dantes’i dinlemeli ve evden hiç çıkmamalıydım.

“Hayalet gerçekten seninle mücadele edebilecek bir ruh halinde değilim. Beni yalnız bırakamaz mısın?”

“Aksine, sen arabaya binene kadar peşinden ayrılmamayı düşünüyorum.” Gerçekten de bunu yapıyordu. Ben kaldırım boyunca yürüdükçe arabanın hızını adımlarıma uydurup yanımda kalmaya devam ediyordu.

“Neden?”

“Konuşmamız gereken şeyler var, Ölüm Perisi. Kabul ediyorum, dün gece sana karşı çok acımasızdım, karşılığını vermek istemez misin?” Gözü yolda değil bendeydi ama hiç yolundan sapmıyordu. “Sana bunun için fırsat yaratıyorum.”

Dün olsa bu fırsatı sonuna kadar kullanırdım fakat her şey gibi hislerin bir kısmı da eskiyordu. Hayalet’le hala konuşmak istesem de artık söyleyeceğimiz şeylerin pek önemi kalmamıştı.

Kaldırımın ortasında duraksadım ve ayaklarım karların ortasında kaldı. Topuklarımdan başlayan bir soğuk irademi kırarak parmak uçlarıma yükseldi. Beni en küçük parçamı tanıyana kadar parçalamak istediğini söyleyen bu adam istediğini çok farklı yoldan yapmışken onu kırabilmek için söylediğim her meydan okumam geri tepmişti.

“Hayalet,” Gerçeğin üzerine örtünen bu lakabı söylemek hala çok tuhaftı. “Ben gerçekten çok yoruldum artık.” Sesim titremesin diye çabaladım ama nafileydi. Gözlerimi önce uzayıp giden kış manzarasında, sonra da arabasını durdurup bana bakan gizemli adamda dolaştırdım. “Seninle bile uğraşacak gücüm kalmadı. Beni rahat bıraksan olmaz mı?”

“En korktuğu anda bile bana meydan okumaktan çekinmeyen Ölüm Perisi mi söylüyor bunları?” Duyduklarına inanmadığı her halinden belliydi fakat benim elimde kalan yenilgilerden habersizdi. “Hadi ama,” dedi, ses tonu benimkinin aksine hayat doluydu. “Bana Galilei ile başlayıp Newton ile biten bir dizi küfür sıralayamayacak kadar yorgun düşmüş olamazsın.”

Ne kadar yorgun düştüğümü anlasın diye gölge düşen gözlerine baktım ve o beni göremese de ben onu farklı bir derinlikle gördüm. “Eppur si mouve diyen sen değil miydin?” Bu bir soruydu. “Hani yine de dönüyordu? Bu kadar çabuk mu pes ediyorsun?”

“Sen ne anlarsın ki yorulmaktan ya da yara almaktan.” dedim ters ters. Sadece ruhsal bir yorgunluk değil, fiziksel olarak da tükenmenin eşiğindeydim.

“Konuşmak istemiyorsun, anladım. Ağzımın payını vermeyeceksin onu da anladım. En azından seni gideceğin yere kadar bırakayım. İki adımda devrilecek gibi duruyorsun.”

Yorgun bir nefes aldığımda sendelemenin kıyısından döndüm. Bir kere daha acısını çıkara çıkara ağlasam tüm yorgunluklarım bitecekmiş gibi geliyordu aslında. “Yanlış bir şey yaparsan seni Mir’e söylerim ve Mir burnunu yine kırmaktan hiç çekinmez.” dedim topuklarımın üzerinde ona dönerek.

Hayalet kısık bir gülüşün ardından geri çekildi ve indirdiği camı kaldırdı. Ben de o sırada arka kapıya ilerleyip elimdeki kutuyu dikkatle arka koltuğa bıraktım ve sonra Hayalet’in üzerimdeki bakışlarını umursamadan ön koltuğa bindim.

Emniyet kemerimi bağladığım sırada, “O kutunun içinde ne var?” diye merakla sordu.

“İşine bak,” dedim sertçe. “Seni ilgilendirmez.”

Midemdeki kasılmayı daha da artıracak bir şekilde arabayı harekete geçirince ellerimi yumruk yaptım. Soğuk iyi geliyordu, Hayalet’in arabası da soğuktu fakat dışarıya nazaran daha boğucu bir hava vardı ve bu göğsümdeki sıkışmayı artırmıştı. “Güzyeli’nin evine mi gidiyorsun?”

“Hayır. Sen sür, ben sana tarif ederim.” Tarık’ın evine gidiyordum ama niyetim tam adrese ulaşmadan inmekti çünkü Tarık’ın herkesten sakladığı evini onun öğrenmesine izin veremezdim.

“Biliyorsun,” dedim, boğucu havadan kurtulmak için uzun bir nefes aldım. Acaba kalp krizi mi geçirecektim? “Yüzünü saklıyor oluşun yalnızca zaman kaybı. Sana şimdi ne hissediyorsam yüzünü gördüğümde de aynısını hissedeceğim. Ben tutarlı biriyim, Mir’i de bu konuda ikna etmeye çalıştım ama sayende onu da yapamadım. Ne olursa olsun, benim için şu an neyseniz bundan bir adım sonrasına geçmeniz çok zor.”

Sözlerim Hayalet’in bir süre sessiz kalmasına neden oldu. Kar şiddetini artırmıştı ve arabada duyulan tek ses sileceklerin çıkardığı ritmik seslerdi. Ben konuşur diye beklerken Hayalet sıcak havadan bunaldığımı anlamış gibi ısıtıcıyı kapatınca serinleyecek olmanın düşüncesiyle bile bir nebze olsun gevşedim fakat sonrasında konuşmaya başlayınca tüm rahatlığım uçup gitti.

“Evrende olan her şeyi,” dedi bilmiş bir sesle. “Şimdiye ya da geleceğe göre değil geçmişe göre görürüz.”

“Ben de tam kendini beğenmiş tavrın ve benzetmelerin nerede kaldı diyordum.” Burnumdan soluyarak güldüm. “Beni en küçük parçama kadar tanımayı başaramayınca geçmişime mi göz diktin? Geçmişte yaşayan çok insan tanıdım. Sen de onlardan birisin ama kimse zamanı geçmişe göre görmez. Geçmiş sadece hatırlanır.”

“Hayır yaşanır,” Geçmiş benim için yaşanan değil sadece gün yüzüne çıkan bir parçaydı. Hatırlamak bile ilki gibi büyük ıstıraplar doğururken şimdide de geçmişi yaşamak demek, zamanın başlangıcından hiç kurtulamayıp hep yerinde saymaktı. “Şöyle düşün,” Kafa karışıklığımı ve itiraz edeceğimi anlamış gibiydi. “Görelilik kuramına göre başka galaksilerden bize gelen ışıkların geliş süresi milyonlarca yıla denk düşüyor. Evrende gördüğün herhangi bir şey farkında olmasan da sana çok uzaklardan geliyor.”

“Öyle bile olsa ben onu şimdiki zamanda görüyorum,” diye direttim. “Milyonlarca yıl önce yola çıkması onu şimdiki zamanda gördüğüm gerçeğini değiştirmiyor.”

“Değiştiriyor Ölüm Perisi, inan bana değiştiriyor. Bugüne kadar görülen en uzak nesneden gelen ışığın sekiz milyar yıl önce kaynağını terk ettiğini biliyor muydun? Ve o ışığa baktığın zaman aslında sekiz milyar yıl önceki bir ışığı görüyorsun. Şimdiki zaman sandığın bir zaman diliminin içinde, sen geçmişi görüyorsun. Daha açık bir tabirle, sekiz milyar yıl önceki haliyle.”

Konuşurken bedeni benim aksime çok rahattı. Giydiği siyah kıyafetlerin içinde onu Matrix’e benzetmeden durmam imkansızdı. Rahatça koltuğuna yaslanmıştı ve uzun bacakları arabaya rahat sığsın diye koltuğu arkaya kaydırmıştı.

Arabası otomatik vites olmasına rağmen direksiyonu sadece sol eliyle tutuyordu. Sağ eli ya dizinin üzerinde ritim tutuyor ya da konuşurken arada bir hareket ediyordu.

“Bu tıpkı birinin geçmişini bildiğinde, onu geçmişiyle görmeye benziyor. Mesela ben,” dedi, “Beni bir kere tanıdıktan sonra istesen de şimdiki zaman içinde göremiyorsun. Başlangıcımı biliyorsun çünkü, beni buraya getiren kaynağı biliyorsun. Haliyle bana baktığın her seferde şu an olduğum kişiyi değil beni bu hale getiren başlangıcı düşünüp duruyorsun. Beni geçmişe göre yargılıyorsun. Beni hala geçmişte görüyorsun.”

Araba kırmızı ışıkta durdu ve bana baktı. Geçmiş hala aramızda bir yerde şimdiki zaman olarak duruyorsa hapı yuttum demekti çünkü ne aynı şeyleri bir daha yaşamaya gücüm vardı ne de bir başkasının gözünde geçmiş zaman olarak var olmaya.

“Ben de artık seni biliyorum,” Sesi tok ve kısıktı. Ve ilk kez bu kadar anlayışlı bir ses tonu kullandığını duyuyordum. “Seni buraya getiren ışığın kaynağını bildiğimden, seni şimdiki zamanda görmem imkânsız.”

“Böyle afili cümleler kurmayı kimden öğrendin?”

“Bir dostum var,” Kaşlarımı kaldırdım. “Dost diyemem ama bana haddimi bildirmeyi başaran birisini tanıdım. Ki bana haddimi bildirmek sahiden çok zordur.” dedi işaret parmağını kaldırarak. “Onunla boy ölçüşebilmem için onun dilinden konuşmam gerektiğini uzun zaman önce öğrendim ve o da farkında olmadan bana çok şey öğretti.”

Kast ettiği şey tam olarak neydi? Aklıma sadece bir ihtimal geliyordu fakat o ihtimalin gerçek olmaması için edeceğim dualar kapıma bekliyordu. Sadece her şey sona erdiğinde hayal kırıklığına uğrayan taraf olmak istemiyordum.

Ama bir yanda geçmişim duruyordu. Geçmiş demek zayıflık demekti. Bir parçamın daha Hayalet’in eline geçmesine tahammül edemezdim çünkü zaten amacı en küçük parçama dahi sahip olmaktı. Beni avuçlarının içinde yok etmek istiyordu.

Benim sormak istediğim tüm sorular ve hesaplar dudaklarımın kıyısında beklerken ilk adımı atan yine o olmuştu. Gerçek anlamda istediği şey neydi onu bile bilmiyordum ama geçmişimi gündeme getirmesi soracağım söyleyeceğim şey konusunda bana cesaret verdi.

Kollarımı karnıma sararak başımı koltuğu yasladım. Hafifçe yan dönüp onu tamamen görür hale geldim. “Babam dün gece Kenan’ı öldürdü.”

Sessizlik arabanın içinde esen bir fırtınaydı. Mevsimler boyunca darmadağın olan ruhumun şaşıracağı bir şey varsa o da Hayalet’in bu durumu bu kadar sakin karşılamasıydı. Ama o sessizce bakışlarını üzerimden çekip arabayı harekete geçirirken bana düşünmek istemediğim şeyler düşündürtüyordu.

“Öfkeden kudurmayacak mısın?” diye üsteledim. “Babamı mahvetmek için kullanacağın en büyük kozu kaybettin diye delirmeyecek misin?”

“Vereceğim tepki bir şeyleri değiştirir mi?” diye sordu ifadesizce. Yüzünde gülümsemelerden eser kalmamıştı ama sinsi alaycılığı hala oradaydı. Yüz hatlarındaki kasılmadan dişlerini sıktığını anladım.

“Değişmez muhtemelen.” diye mırıldandım. “Ama günün sonunda olan bu.”

Alay edercesine güldü. “Güzyeli’nin onu babana verdiğini anladığımda olacağını bildiğim zaten buydu.”

“Neden Mir’e adıyla seslenmiyorsun?”

Hayalet sesli bir şekilde güldü. “Sen de ona adıyla seslenmiyorsun.”

“Hayır, adıyla sesleniyorum. Sadece tam adını kullanmıyorum o kadar.” Başta sadece canını yakmak için kullandığım Mir ismi şimdi vazgeçilmezim olmuştu.

“Güzyeli’nin…” Hayalet Dantes’in soy ismini baskın bir şekilde söyleyerek konuşmaya devam etti. “…ne kadar boktan bir geçmişe sahip olduğunu ilk andan itibaren biliyorum. Ne kadar dipte yaşadığını ve yukarı çıkana kadar tükettiği sigaraları, içkileri bilmezsin. Bir keresinde zihnini o kadar uyuşturmak istiyordu ki onu uyuşturucu komasından kurtardım.” Bana kısa bir bakış attı. “Sebebinin babanın yaptıkları olduğunu anlayacak kadar akıllı olduğunu varsayıyorum artık.”

Cevap vermedim ama sessizliğim onun için bir onaydı zaten.

 “O günlere tanık olmadığın için kendini şanslı saymalısın. Seninle en güzel günlerini yaşıyor.” Alaycı bir soluk aldı. “Muhtemelen son güzel günleriniz.”

Duyduklarım beni geçmişe götüren acımasız bir yol gibiydi. Dantes’in ne kadar diplerde olduğunu gözlerindeki derinliğe saklanan ıstıraptan anlıyordum, kurşunların önüne atlama sebebini anlıyordum ama hep peşinden onu bu hayata bağlayacak nedenler sıralayarak kendimi rahatlatıyordum. Görülenin ardında nasıl acı gerçekler yatıyordu oysa.

“Herkesin kendinden bu kadar emin konuşması beni benden alıyor.” Hislerimdeki yıkıntıyı Hayalet’e belli etmedim. Bir kere daha zayıf anımı yakalasa üstüme gelmekten çekinmezmiş gibi geliyordu. “Sırf sussun diye onu tehdit etmiş ya da bizi bir zamanlar birbirimize düşürmüş olabilirsin ama hislerini değiştiremezsin ve ben onun gerçekte nasıl hissettiğini çok iyi bildiğimden Mir’e sırtımı dönmeyeceğim. O da senin sandığın, tanıdığın gibi biri değil. Sen Mir’in geçmişini sadece sana anlattığı kadarıyla biliyorsun ama ben o geçmişin içindeydim zaten.”

Çocuk olmam ya da hatırlamıyor olmam umurumda değildi. Geçmişte bir yerlerde birbirimizin gözlerinin içine bakmıştık ve bu bile onu benim için çok daha anlamlı bir varlığa bürüyordu.

“Sana yalan söylemiş olmasına rağmen mi?” diye sordu Hayalet.

“Bana yalan söylemiş olmasına rağmen.” dedim kendimden emin bir sesle.

Keşke yalanlar söylemeseydi bana, keşke kaderimiz yalnızca gerçeklerimizle sarsaydı bizi ama kader bizi bir araya getirip araya bir dünya yalan koymuş ve sonra adına imkânsız denen bir uçurumdan karşıya geçmemizi beklemişti.

Üstelik kalbim de benim kadar emin değildi. Kırgınlıklarının üzerine birazı daha gelecek olsa dayanacak gücü kalmazdı. Dantes bana ilk darbeyi kollarımın arasında sahte kanlarla yattığında indirmişti ve sonra ardı arkası gelmeye devam etmişti. Yine de en ağırını çoktan yaşamış olduğumu umarak kendimi avutuyordum.

“Onu her seferinde geri adım attıracak bir tehdidin var.” dedim, Dantes’in fabrikadan sonra yaşadıklarını hatırladım. “Ona ne söylüyorsun da hep bir adım geri gidiyor?”

“Ne söylüyorsun değil, ne yapıyorsun. Ona ne yapıyorsun değil, kime yapıyorsun. Kendini umursamayan bir rakibin varsa, rakibinin umursadığı bir şey bulman gerekir ve Güzyeli uzun zaman önce o kozu benim elime verdi. O halde ben neden kullanmaktan çekineyim?”

Bu çok alçakçaydı. Dantes bile babam karşısında onun kadar zalim bir adım atmamıştı. Bir kalbi darmadağın etmek adına atılan adımlar için verilecek hesapların kaydında vicdanın hiç mi kırıntısı olmuyordu? Söz konusu Hayalet olunca bu mümkün değil gibiydi.

“Bu gurur duyulacak bir şey değil, bu çok zavallıca bir şey.” dedim avucumu hızlanan kalbimin üstüne koyarken. Nefeslerim birdenbire boğazımda bedenimi titreten bir hız kazanmıştı. “Sen dünyanın en acınası insanısın. Kimsenin seni sevmemesine şaşmamalı.”

“Diline sahip çık Ölüm Perisi, benim kullandığım arabanın içindesin.”

“Hiçbir şey yapamazsın.” Başıma kurşun yemişim gibi anlık bir ağrı çakılınca sertçe kapının koluna yapıştım. “Tek yapabildiğin… tek…”

Nefesimin önüne sert bir bariyer dikilmiş gibiydi. Avuçlarımı başıma mı yoksa kalbime mi bastırmam gerektiğine karar vermem gerekiyordu. Acı bir bıçağın keskin tarafına sıkı sıkıya sarılmıştı ve bıçak karnımın içinde dönüp duruyordu. Neler olduğunu anlayamadan tükenmiş bir halde başımı koltuğa yasladığımda Hayalet’in, “İyi misin?” diyen ses tonunu kulaklarımdaki uğultudan zar zor işittim. “Burnun kanıyor.” Arabayı sarsarak durdurdu.

O ana kadar bende bir gariplik olduğunu anlamıştım ama ne olduğunu anlayamamıştım. Verdiğim mücadelenin sadece kafamın içinde olduğunu sanmam da hataydı. Parmaklarımı dudaklarıma doğru süzülen kana değdirdiğimde ellerim tüm gücünü kaybetmiş gibi titriyordu ve midemde ne var ne yoksa çıkarmak istiyordum.

“Sakin ol,” dedi Hayalet. Ses tonu beni ölümüne dayak yemiş halde bulduğu zamanlarınkine benziyordu. Telaşlı ve pişman, aceleci ve hırslı.

Sanki geçmişe doğru sürüklenip her şeyi ikinci kez yeniden yaşıyordum ve bu kez her şey öylesine hızlı oluyordu ki tüm geçmişim aldığım tek nefese sığıyordu. O nefes beni hayata bağlamıyordu artık. Dudaklarımdan dışarı çıkmayan bir yüktü ve hızlanan kalp atışlarımın hislerime verdiği hasarın ucu bucağı yoktu.

Hayalet’in avucunu ensemde hissettim ama itecek gücü kendimde bulamadım. Halbuki merhametini de şefkatini de istemiyordum. “Başını öne eğ,” dedi enseme bastırırken. Parmakları soğuk ve sert birer demir parçası gibiydi.

Diğer eliyle torpidodan peçete çıkartıp burnumun alt kısmına koydu. Donup kalmış olan benim aksime ne yapacağını gayet iyi biliyor gibiydi.

“Ölüyor olabilir miyim?” diye fısıldadım varla yok arası bir sesle.

Öne eğildiğimden saçlarım alnıma dökülmüştü ve ben saç diplerimden başlayıp alnımda bile varlığını belli eden soğuk terleri hissedebiliyordum. Gözyaşlarımın da yanaklarıma akmasına ramak kalmıştı. Dayanma sınırım ise çoktan yıkılıp geçilmişti. Hayatım baştan sonra domino taşları gibi yıkılırken ben en sonra tüm taşların altında kalmayı bekliyordum.

“Öldüğün falan yok,” Hayalet kokusunu alabileceğim kadar yakınıma girdi. Kokusu dans ettiğimiz gece burnuma dolan parfüm kokusuna benzemiyordu. “Stresten bedenin reaksiyon gösteriyor. Biraz rahatlaman gerek.”

“Çünkü yaşadıklarım buna çok müsaade ediyor.” Ellerim gibi sesim de titriyordu. Kelimelere serptiğim alay onun umurunda değildi, umurunda olan tek şey benden kurtulmaktı muhtemelen. Dokunuşlarında bile tiksintinin varlığını hissediyordum ve ona aynı hislerle karşılık vermeden duramadım.

Bir elim gayriihtiyari bileğine dolandı. “Herkesten nefret ediyorum. Annemden, babamdan, senden, tiksiniyorum hepinizden.” Kelimelerin gerçeğin değil de yalanlarımın bir yansıması olmasını istedim ama gerçekler hiç de öyle değildi. “Bunca zaman oyuncak gibi kullanıp durdunuz beni.”

“Belki de sen insanların seni oyuncak etmesine izin veriyorsundur.” dediğinde keskin bakışlarımı ona çevirdim. Kalbimin aksine zihnim hala sağlamdı.

Bir eli hala ensemdeydi, diğeriyle burnuma peçete bastırıyordu. Yüzü tamamen savunmasızdı. Şimdi bir hamle yapacak olsam karşı koymasına fırsat vermeden yüzünü görebilir miydim?

Yapma, diye fısıldadı sağduyusunu hala kaybetmemiş olan zihnim. Bu bir başınayken, dahası etrafın kalabalıklarla çevriliyken bile kazanabileceğin bir savaş değil. Bu bir pusu. Elindeki silahlara rağmen açıkta duran sensin.

Yine de bir kez daha yenilmek ne kaybettirirdi bana, zaten kazanacak hiçbir şeyim kalmamışken. Sonuçları, olacakları hiç düşünmeden bir anda öne doğru doğru atıldım ve dudaklarına yayılan şaşkınlık ifadesini son anda gördüm.

Ancak geç kalmıştı. Gerçek henüz avuçlarıma değildi fakat maskesinin sert yapısını avuçlarımda hissettiğimde sandığım kadar uzak olmadığını anladım. Burada, tam karşımda duruyordu. En gerçek haliyle. Sırları bir karadeliğe sağlanıp kalmış kadar uzaktı bana ama şimdi ben ona bir nefes kadar yakındım.

Başlangıcı ve sonu bir gün aynı noktada bir araya gelecek zamanda sert bir kırılma hissettim. Bu kırılma olacaklardan duyduğum korkudan kaynaklı da olabilirdi. Hayalet’in şaşkınlığı yüzünde mürekkep gibi yayıldı ve maskesini hızlı bir hamleyle çekmemle eş zamanlı olarak beni sertçe ittiğinde yanağım arabanın yan camına çarptı.

Acı ve şok, korkudan çok daha önce geldi. Hisler darmadağın, gerçekler ise sarpa sarmıştı. Gözlerimi açmaya bile fırsat bulamadım ama maskenin elimde olduğunu bilirken öfkeden deliye dönen Hayalet, “Ne bok yiyorsun sen!?” diye hırladı, avucuyla başımın arkasına bastırdı.

“Bırak beni!” diye bağırdım. Kanın tadını dudaklarımda hissettim.

“Beni bu kadar hafife alma, Ölüm Perisi! Merhameti bildiğim kadar can yakmayı da biliyorum.” Başımın arkasındaki baskı arttığında soğuk cam yüzümü uyuşturacak kadar çok tenime işledi. “Bir daha böyle bir şey yapmaya kalkışırsan canına okurum senin.”

Başımdaki baskı hafifledi fakat daha kendimi toparlayamadan arabanın kapısı açıldı. “Şimdi siktir git ne halin varsa gör.”

Hayalet yönümü asla ona dönmeme izin vermeden beni arabadan dışarı fırlattı ve dengemi sağlayamadan karla kaplı kaldırıma dizlerimin üzerine düştüm.

İlk saniyeler hissettiğim tek şey sadece şoktu. Avuçlarıma dolan karların bıraktığı soğukluk sinsice ruhuma sızdığında en küçük parçamdan en gerçek halime kadar bir buz kütlesine dönüşmüştüm. Arkamdaki arabanın yeniden harekete geçtiğini tekerleklerin çıkardığı sert seslerden anladım ve ayağa kalkmaya gücüm olmadığından düştüğüm, düşürüldüğüm yere oturdum.

Önce yalnızca sessizlik vardı. Kafamın içi sessizdi, dünya ise görüntülerden var olmuyordu. Beni yutan bir karanlığın içindeydim. Sonra karanlık hafifledi ve sesler geri gelirken insanların koşturmacalı bir şekilde var olduğu yaşamın içinde bir adım öteye bile gidemeyecek halde kaldım. Yıkımın başladığı ve iyi olmanın bittiği yerdeydim.

“Bundan daha iyisi olamazdı herhalde.” Alaycı bir şekilde dile getirdiğim cümlemin ardından dudaklarımdan sesli bir kıkırtı kaçtı. “Hayatının en iyi zamanlarını yaşıyorsun, Lara Solar.”

Nerede hata yapmıştım? Avuçlarımı yukarı çevirip hala silinmemiş kan izlerine baktım ve hayatımı alt üst eden yıkımın başlangıcını aradım. Ama sonumun başlangıcıma denk olacağını bilirken zihnim o yolda yürümeme izin vermedi. Ben yine olduğum yerde bir başıma kaldım.

Sonra insanların bakışlarından utanarak başımı eğdim ve kendimi sakladım.

Ayağa kalkıp gitmem gerektiğini biliyordum ama devam etmek adına ne hevesim ne de gerekçem kalmış gibi geliyordu. Kısa bir anlığına, önümdeki karlara avuçlarımdan bulaşan kanları gördüm. Bedenimdeki yaralar da ruhumdakiler kadar yoğun olsa dokunduğum tüm karları beyaza boyardım ve kimse neyin var demezdi.

Halbuki çok şeyim vardı. Kaybettiğim bir çocukluğum ve geri alamadığım kayıplarla doluydum. O kadar boş kalmıştı ki içim, Dantes o boşluğu doldursa bile gözlerimi kapattığımda beni işgal eden karanlık değişmiyordu.

Parmaklarımla hızlıca dudağıma süzülen kanları sildim ve sildikçe daha da kana bulandım. Bunu hak etmiş miydim?

Daha ellerimdeki titremeyi bile dindirmemiştim ki sessizliğimi bir araba sesi böldü. Kafamı çevirip kimin geldiğine bakmadım, kar tanelerinin toprakla buluşmasını izlemeye devam ettim.

Önümde duran arabanın kapısı açıldı. Önce karda hareket eden ayak seslerini duydum. Sonra da görüş açıma siyah ayakkabılar girdi ve gelen kişi tek dizinin üzerine çekerek önümde eğildiğinde bir kez daha Hayalet’le yüz yüzeydim.

Yüzü öncekinden daha korunaklı bir haldeydi. Maskesinin yerine yenisi gelmişti ve yüzünün büyük bir kısmı hala kapalıydı.

“Sınırlarımı zorlamaman gerektiğini anladığını sanıyordum, Ölüm Perisi.” İhtiyacım varmış gibi sesinde anlayış doluydu ve ben bu anlayışın tek bir parçasına bile dokunmadım. “Seni bu halde bırakırsam Güzyeli ağzıma sıçar. Arabaya bin.”

“Dokunma bana.” dedim. Beni ayağa kaldırmak için kollarıma uzandığını fark ettiğimde vicdanı da merhameti de yalnızca içimdeki hırsı tetikledi.

Yerden destek alarak tek başıma ayağa kalktım, o da benimle birlikte kalktı ve bir adım geri çekildi. Kaldırımda olan ben olsam da boyu uzun olan oydu ama bir kez başımı kaldırıp ona bakmadım.

Elimin tersiyle burnumdan akan son kanları sildim ve sonra arabasına doğru yürüdüm. Belli ki bineceğimi sandığından o da direksiyon tarafına yöneldi ama benim yaptığım tek şey arka koltuğuna koyduğum kutumu geri almak oldu.

“Hey!” Arabanın kapısını kapatmadan yürümeye başladım. Arkamdan gür bir sesle bağırdı. “Nereye gidiyorsun?”

Birkaç adım uzaklaştığımda çoktan bana yetişmişti. Fevri bir hamleyle kolumu tuttu ve beni kendine çevirince yüzüne bir yumruk geçirme isteğimi bastırdım. “Ne var be ne!” diye bağırdım. “Siktir ol git dedin, gidiyorum işte. Bırakın artık yakamı!”

“Bu halde nereye gideceksin?” Öfkemden zerre etkilenmemişti. “Arabaya geri biniyorsun.”

“Hayır binmiyorum çünkü şimdi def olup gitme sırası sende. Hem sen kimsin ki?” Kolumu tutuşundan kurtarıp küçümseyici gözlerle ona döndüm. “Bu zamana kadar sen mi vardın her zor anımda? Sen git dostlarınla babamı nasıl devireceğinin planlarını yap. Ben kendi çaresizliğimle de, zamanı gelince seninle de mücadele edebilirim!”

“Boşuna çabalıyorsun,” Başını iki yana salladı. “Hayal kırıklığına uğrayacaksın, Lara.”

“Sen de.” Derin bir nefes aldım ve ekledim. “Hem de benden çok daha fazla.”

Arkamı dönüp hızlı adımlarla yürümeye başladım ve o daha arabasına binmemişken yanımdan geçmekte olan bir taksiyi durdurup atladım. Tarık’ın evinin yolunu yarılamıştık zaten. Yolun geri kalanı boyunca şoförün verdiği peçetelerle yüzümdeki son kanları temizledim. Daha önce de stresten burnumun kanadığı olmuştu ama ilk kez kendimi bu kadar kötü hissetmiştim. Kalbimdeki çarpıntı hiç geçmeyecek gibi gelmişti.

Yol boyunca kafamdaki düşünceler gittikçe azaldı. Düşünmemin bir anlamı yoktu, bir işe yaramayacaktı. Beni esir alan bu belirsizlik ve boşluk hissi geçmeyecekti. İhtiyacım olan tek şey beni sarmalayan güvenli bir çift koldu ve o kişi de Tarık’tan başkası olamazdı.

Zira Tarık’ın evine geldiğimde kendimi çok daha iyi hissediyordum. Eğer söylemezsem neler yaşadığımı asla anlayamayacağı kadar toparlamıştım kendimi. Karlar yüzünden ıslanan kıyafetlerime bahane bulmak ise en kolayıydı. Ne zamana kadar dışarıdan gülüp içeriden çürümeye devam edecektim merak ediyordum.

Tarık’ın kapısını çalarken yanımdaki kutuya baktığımda az önce yaşadığım felaketi az da olsa unutabiliyordum. Olanlara mantıklı bir açıklama arıyordum ama sonra söz konusu Hayalet olduğunda o olayda mantık aramak boşuna olur diyordum. O an biraz daha geç kalsaydı ve yüzünü görseydim ne olurdu? Ne değişirdi?

Hiçbir şey değişmezdi işte. Neden işleri böyle yokuşa sürüyorlardı anlayamıyordum.

Tarık kapıyı açtığında düşünceler hızla dağıldı. “Ben geldim, Tarık.” dedim kısık sesle.

“Davetsiz misafir ha?” Sesi telaşsız ve güven vericiydi. Yıkılan bir dağın altında kalıyormuşum gibi değil de o dağı kendime gökyüzü yapmışım gibi hissettirdi.

Tarık banyodan yeni çıkmış olmalı ki saçlarında ve teninde nemlilik vardı. Islak saçları haylaz bir şekilde darmadağın olmuştu ve üzerine siyah bir eşofman takımı giymişti.

Davetsiz olmamı hiç umursamadan kapının kıyısına çekilirken içeri gireyim diye sonuna kadar açtı.

Sessizce ayakkabılarımı çıkardım ve içeriye girdim.

Kapıyı kapattı ve ben yanından geçerken yanağıma parmak uçlarıyla küçük bir dokunuş bıraktığında acılar içinde kavrulan kalbime sular serpildi. Tarık en çok ihtiyacım olduğunda beni içine alan bir girdap gibiydi.

Bir yandan yürürken bir yandan da saçlarını başının üst kısmında toplamasını sessizce izledim. Yine de tüm çabalarına rağmen birkaç tutam saçı alnına geri firar etti. Parmaklarına gümüş rengi kalın yüzükler takılıydı, Tarık bu gece Barbaros Solar’ın oğlu olmaktan çok uzak görünüyordu.

Mutfağa yöneldiğini fark ettiğimde peşine takıldım. “Hangi rüzgâr attı bakalım seni buraya?” diye sordu bir yandan.

İyi olmaya ve iyi hissettirmeye ihtiyacım vardı. Babam ve Hayalet’le olanlardan sonra hayatım rayından çıkan bir trendi ve sonu beni uçuruma götürecek o kadar yol ayrımı vardı ki önümde nasıl olacak da duracaktım hiçbir fikrim yoktu. Kısa bir süreliğine de olsa iyi hissetmek istiyordum. “Aslında sana bir hediye getirmiştim, o sebepten geldim.”

“Vereceğin hediyenin kapının önüne koyduğun kutuyla bir alakası olabilir mi?”

Dudaklarımı ısırdım. “Olabilir.”

“Bana sahiden hediye mi aldın?”

“Tarık Solar altın sandıklarına layık ama ben ona küçücük bir şey getirdim.” dedim. “Rüya kapısının anahtarı hala hayatımın vazgeçilmez bir parçası. Ben de sana benden kalan vazgeçilmez bir parça getirmek istedim.”

“Senden vazgeçmediğimden emin olmak için bana bir şeyler vermene gerek yok.” Sert ama samimi duran yüz hatları asla unutamayacağım şekillerde kafama kazınıyordu. “Aç mısın?” Sorusu az önceki itirafından bir kaçış gibiydi.

“Bana yemek yapar mısın?” diye sordum hevesle.

“Böyle küçük bir çocuk gibi sorarsan başka şansım kalır mı?” dedi gülerek.

Yüksek taburelerden birinin üzerine oturarak dirseklerimi masa niyetine ortada duran tezgâha yasladım ve başımı ellerimin arasına yerleştirdim. “Aslında aç değilim. Ama sıcak bir şeyler içebilirim.” Yaşadığım gerginlik beni acıktırmıştı fakat Tarık’a zahmet vermek istemiyordum.

“Ihlamur içer misin?” Rafları karıştırmaya başladı. “Burnunun ucu kızarmış. Üşümüş gibisin.”

“Ihlamur olur.” Artık kanaması duran burnuma ufaktan dokundum ve dudaklarım titremesin diye derin bir nefes aldım. “Dışarısı çok soğuktu.”

O kadar soğuktu ki Tarık, bana sıcaklığın ne demek olduğunu unutturdular. Kış mevsimine alışan bir kuşun yazdan umudu olur muydu?

“Aşktan Da Üstün’ü hala yanından ayırmıyorsun.” Tezgâhın kıyısında duran kitaba uzandığımda çayı ocağa koyan Tarık sert bir soluk aldı. Kitabın ismini görmek bile beni gülümsetiyordu. Tarık ile olan duvarlarımızın kırılmasında bu kitabın epey payı vardı.

“Yok artık,” dedim şaşkınlıkla. “Bir zamanlar altını çizdim diye benimle dalga geçerken şimdi benden kat kat daha fazla satırın altını çizmişsin Tarık.”

Çayı demlenmesi için bırakan Tarık tezgâhta karşıma otururken kocaman açtığım gözlerle ona baktım. Yüzünde utangaçlığa dair bir ifade yoktu. Aksine bir farkındalık vardı. Tuttuğum kitaba bakarken hüzünlü diyebileceğim bir güzellikte gülümsedi. “Kitapların altını çizmen aslında en başından bu yana çok hoşuma gidiyordu ama hiç belli etmiyordum.” dedi haylaz bir ifadeyle.

“Tüm kitaplarımı gizlice okuduğunu söyledikten sonra inanırım.” Hüzünlü ama yine de bizle dolu olan geçmişimizi hatırlamak beni kırık bir şekilde gülümsetti.

“Şunu dinle,” diyerek altı çizili bir sayfada duraksadım. “Delikanlı, parmakları arasındaki elin sıcaklığı bütün vücuduna yayıldıkça, beklediği mutluluğa artık kavuşmuş gibi, yüzünde geniş bir gülümseme belirdi. Şimdi gözlerini sevgilisinin yüzüne dikmiş, onu sanki yıllarca süren bir ayrılıktan sonra ilk defa görüyormuş gibi, özlemle, heyecanla, sevinçle seyrediyordu. Birdenbire, içinde yepyeni bir duygu uyandı. Yerinden fırlamak, sıçramak, haykırmak istiyor gibiydi: Kalbine dolan umut ruhunda yeni ufuklar açmış, mutluluğun müjdesini vermişti.

Okumayı bitirdikten sonra başımı kaldırıp Tarık’a baktım ve gözlerini yüzüme dikmiş olduğunu gördüm.

Ben de imayla ona dik dik baktığımda altını çizerek bana yakalandığı bu satırlardan utanmış gibi bir elini gözlerinin önüne siper etti ve sarsılan omuzlarından anladığım kadarıyla gülmeye başladı.

“Buna hala inanan var mı?” diye sordum benim odama girip, Aşktan Da Üstün’ün üzerine bastığı gün kurduğu cümlelerin birebir aynısını kullanarak. “Kaldırsana kafanı, Tarık. Altını da çizmişsin özenle, ne kadar tatlı bir davranış.”

“Kes şunu.” derken elini yüzünden çekti ve şimdi saklamaya çalıştığı kahkahası gözlerimin önündeydi. “Bunlar benim repliklerim ve benim kitabım.” Uzanıp kitabı elimden almaya yeltenince hızla geri çekilip kitabı göğsüme bastırdım.

“Kabul et, ister istemez okudukça karakterlerin yerine kendini koydun. Sen de Jem’in sahip olduğu olgunluk ve fedakârlık duygusuna sahipsin. Konuşmak istemezsen onun kadar ketum olabilirsin ve istersen kızların aklını başından alan cümleler kurabilirsin. Çok benziyorsunuz ve ikiniz de mutlu sonları hak ediyorsunuz.”

“Aşk için onunki kadar büyük bir fedakârlık yapar mıydım emin değilim.”

“Bence sen bir gün birine âşık olursan fedakârlık yapmaktan hiç çekinmezsin biliyor musun? Henüz âşık olmadığından aşk için fedakârlık yapmak zor gelebilir ama bir kez o duyguyu tadınca yapamayacağın şey olmayacağını hissedersin. Senin seveceğin kız çok şanslı.” dedim sessizce.

Başımı eğdim ve sayfalarını biraz daha karıştırdım. İlgimi çeken bir satır bulmam çok sürmedi ama bu satırlar o kadar da mutluluk verici değildi. “Hayır! Jem onun mutsuz olmasına razı değildi… Elinde olsa, dünyanın en mutlu insanı haline getirmeye çalışacağı bir kimseyi böyle büyük bir felakete sürüklemeye içi el vermezdi. Onun için, kendini feda edecekti… Bu satırlar çok rahatsız edici. Neden altını çizdin ki?”

“Bilmem,” Omuz silkti. “Mutluluk kadar umutsuzlukta da kendimi Jem’e yakın hissediyorum. Aşk diyorsun, gerçek aşkın karşılığı okuduğun o satırlarda.”

“Ama bu çok saçma. Tarık lütfen kimse için hayatını ziyan etme.”

“Senin yaptığında bu değil mi?” diye açık açık sorduğunda dudaklarım şaşkınlıkla aralandı. “Çağlar kişisi seni olduğundan çok daha farklı birine dönüştürmedi mi?”

Gözlerini kısarak kollarını göğsünde kavuşturdu. “Dün gece beni ardında bırakıp babamla gidebilecek kadar cesur biri oldun hatta. Bunu inkâr edebilir misin?”

Sorusu yersizdi. Bir kıyasın içine girebilecek durumda değildik. Ben bile isteye kendimi Dantes’e kaptırmıştım ama farkında olmadan vazgeçilmezim haline gelmişti. Yine olsa yine bu kadar içime işlemesine izin verirdim ama her seferinde bunu sonuçlarıyla yüzleşmek zorunda kalan da bendim.

“Hala senin için aşktan da üstün olan şeyin ne olacağını bana söylemeyecek misin?” diye sordum, sorusuna cevap vermedim ama o zaten alacağı cevabı sessizliğimden almıştı.

“Hayır.” dedi sadece. “Sen dün gece babamla nereye gittiğini söyleyecek misin?”

“Hayır.” diyerek karşılık verdim aynı şekilde.

Bir süre sessizlik içinde oturduk ve ben kitabın sayfalarını karıştırmaya devam ettim ama ucu bana dokunur korkusundan bir daha sesli okumadım. Nihayetinde çayın kaynama sesi duyulduğunda Tarık ayaklandı. “Gidip koltuğa otur. Çayını getireceğim.”

Kalkarken sıkı sıkıya sarıldığım kitabı da elimden çekip aldı ve mutfak raflarında uzanamayacağım bir yüksekliğe bıraktı.

Bir süre orada oturdum ve ıhlamurlarımızı porselen bardaklara dikkatle koymasını izledim. Ara ara daldığı derin sessizliklerin bittiği yerde onu karşılayan neydi merak ediyordum. Bu benim için kendi derinliğime ulaşmak gibi bir şeydi ama Tarık’ın derinlikleri bile karanlıklarla dolu olduğundan kendi derinliklerimden daha çok korkutuyordu beni.

“Beni izlemeyi bırak ve içeri geç.” dedi sırtı bana dönükken.

“Seni izlemiyordum ki.”

“Beni izlediğini biliyorum. Açık açık bakıyorsun.”

Eh, haklıydı. İçimi çekerek kalktım ve koltuğa geçmeden kapının önüne bıraktığım kutuyu almaya gittim. Elimde kutuyla birlikte geri döndüğümde gözleri kutunun üzerindeydi.

“Bana aldığın hediye bu mu?” diye sordu, kupanın birini bana uzattı ama ellerimin dolu olduğunu fark edince geri çekti. “İçinde ne var?”

“Dobby, ev cini. Ama o özgür bir cin.” diye ekledim hemen. “Bunu sakın unutma.”

“Bugün çocuksu yanın çok konuşuyor.” Dudakları çocukluğumu hatırladığını belli eden bir uzaklıkla gülümsedi.

Onun yanında çocuk olmak da yorgun düşmüş bedenimi yaşlılığın izleriyle doldurmak da çok kolay geliyordu. İkisinde de yargı yoktu, kollarını tüm zamanlar için açmıştı. Kaç yıl önceden ve sonradan bahsedersek bahsedelim varlığı hep bir nefes ötemde olacaktı.

Tarık’ı bu yüzden delice seviyordum; eksilmeyen bir hayat tecrübesi ve unutulmayan hatıralar kervanı gibiydi. Geçtiği yerde bir dünya yaşanmışlık bırakıyordu, bir gün geri döneceğinin izlerini de geçtiği yollara dökerek.

Onu Dantes ile ayıran farklardan biri buydu. Dantes’de hayatımı tecrübelerle dolduruyordu ama bir zaman fırtınası gibi esip gitmekte ustaydı. Kalmakla olan savaşı yetmezmiş gibi geri dönüşlerle de ruhu barışık değildi. Gidenin ardından ağıtlar yakacak kadar kendimi kaybetmezdim ama sessizliğim ağıtlardan daha fazlasını yapardı.

Dantes öngörülemeyen bir zaman parçasıydı, Tarık o zamanın en göz alıcı yerinde tahtını kurmuş bekliyordu.

Tarık kafamda geçen düşüncelerimden habersizce dikkatle yüzümü inceledi. Sarsıntılarımın izleri hala oralarda bir yerlerde duruyor olmalıydı. Anlamaması gerekiyordu. Anlarsa elinden kurtulamazdım ve elinden kurtulamayan sadece ben olmazdım.

Gözlerim bu kadar kolay teslim olmanın sersemliğinde titredi. Sebebi biraz babamdı, biraz da Hayalet’in bende bıraktığı hasardı. “Bugün hiç babamla görüştün mü?” diye sordum kendimi tutamadan. Dün geceden haberi yokmuş gibi görünüyordu. Ama Tarık haberi olsa bile bunu çok güzel gizleyebilecek bir adamdı.

“Görüşmem mi gerekiyordu?” Kupamı orta sehpaya bırakırken ses tonu şüpheliydi.

“Hayır hayır,” dedim hemen. “Sadece dün gece biraz tatsız ayrıldık. Ruh hali şimdi nasıl merak ettim.”

“Arayıp sorman da bir seçenek.”

Yavaşça koltuğa çöktüm. “O kadar da önemli değil. Ortalığı ayağa kaldırmış gibi olmak istemem.”

“Ortalık sen bir şey yapmadan da ayağa kalkabilir, özellikle babam şatafatlı geceleri sevmeye devam ettikçe.” Yanıma oturarak arkasına yaslandı. “Haftaya babamın doğum günü için yeni bir kutlama düzenlendiğini biliyor muydun?”

Kafamı salladım hayır dercesine. “Anlaşılan kimse tarafından davetli değilim.” dedim, “Ve anlaşılan sen de gidiyor gibisin.”

“Babamın doğum gününe gelmek için davete ihtiyacın olduğunu sanmıyorsun herhalde. Gelmek zorundasın, zorundayız. Biz orada olmazsak mutlu aile tablosu nasıl tamamlanır?” Dudakları alayla kıvrıldı. “Çağlar’ın da orada olmasını isteyeceğinden çok eminim hatta.”

Tarık konuşurken bana bakmadı. Gözleri pencereden dışarıdaydı ve karanlığın içinde yeryüzüne süzülen karları izliyordu. Sessizliğinde garip duygular dans ediyordu. Benim henüz adını koyamadığım, onunsa son harfine kadar okuduğundan ne olduğunu çok iyi bildiği ama bilmenin ona azap çektirdiği cümlelerin içindeydi.

“Ama sen benim gelmemi istemiyorsun?”

“Öyle bir şey söylemedim.”

“Yüz ifaden gelme der gibi bakıyor. Bu yüz ifadesini en son katıldığımız maskeli baloda birilerinin yüzünde görmüştüm. Geleyim mi gelmeyeyim mi?”

Derin bir nefes aldı ve gözlerini kapattı. “Umarım,” dedi duymanın zorlaştığı bir kısıklıkta. “O gün yapacak daha önemli işlerin vardır. Bizim katıldığımız davetler pek hoş sonlanmıyor.”

Sakin bir nefes aldım. “Gelmek istemezsem babamın bunu memnuniyetle kabul edeceğine eminim.” dedim. Dün geceki olaydan sonra asla göz önünde olmamı isteyeceğini sanmıyordum. Tutarlı biri değildim ve insanlara bir şeyleri açık etmemden korkacaktı haliyle.

Sessizliğimizi bir anda davetsiz bir ses bölünce donakaldım. Gözlerim kocaman açıldı. Elinde kupasını tutan Tarık gözlerini kısarak bana baktı. “O ses neydi?” diye sordu.

“Benden geldi.” dedim panikle. Avuç içlerim terlemeye başladı.

“Senden mi geldi,” Tarık’ın dudakları seğirdi. “O ses senden geldi öyle mi?”

“Evet. Ben miyavladım!”

“Canın sıkıldıkça miyavlıyor musun sen?”

“Evet dedim ya,” Hızlıca kafamı salladım ve aynı ses tekrar ettiğinde öksürerek sesi bastırdım. “Arada yapıyorum öyle.”

“Ne oluyor Lara?” Doğrularak bardağını bıraktı ve sesin nereden geldiğini anlamak için koltukta bana doğru kaydığında kollarımı iki yana açarken, “Bakma!” diye bağırdım. “Henüz hazır değilim.”

“Neye?”

“Ama hile yapıyorsun, Tarık!”

Önünde bir bariyer gibi dikiliyor oluşuma rağmen beni aşmayı başardı ve koltuğun kıyısına iliştirdiğim kutuyu kavrayıp kucağına aldıktan sonra yerine geri oturdu. Ben ise henüz ona hediyesini vermeye hazır hissetmediğimden soğuk terler döküyordum. Kızabilirdi, üzülebilirdi, yerini doldurmaya çalıştığım şeylerin asla eskisi gibi olmayacağını düşünerek boşuna çabaladığımı da söyleyebilirdi.

Başını öne eğmiş bir şekilde kutuyu açmasını izliyordum. Birkaç tutam saçı alnına dökülmüştü ama umurunda değildi. Kutu zaten sarılı falan değildi, sadece üzeri kapalıydı ve yanlara da minik delikler açılmıştı. Kimse gerçekte ne taşıdığımı anlamasın istemiştim.

Ve şimdi Tarık onun için aldığım bu değerli şeyle yüzleşiyordu. Kutunun kapaklarını iki yandan ayırmasını yumruklarımı sıkıp açtığım bir gerginlikle izledim. Kaybettiği bir can uğruna yaşadığı hüznü yüzüne yayılmaya başlamıştı çünkü ne yaptığımı anlamıştı. Derin bir utancın içinde boğuluyordum, kutuyu açtığında içindeki minik yavruyla yüzleştiği an yüzü öyle sersem bir şok ifadesiyle çarpıldı ki o an utançtan ölsem yeriydi.

Yersiz ve zamansızdı yaptığım.

“Lara ama bu…” Sesi nereye eseceğini şaşırdığından bir girdap olup çoğalan esintiler gibiydi. Kutunun içine uzandığında ellerindeki titremeyi görmemem imkansızdı.

O kadar utanmıştım ki gözlerine bakmaya cesaret edemiyordum ama o da zaten bana bakmıyordu. Uykusundan yeni uyanmış minik yavru kediyi koca elleriyle kavrayıp kucağına aldığında kalbim uzun zamandır tatmadığım bir heyecanla sendeledi. “Bana bir kedi yavrusu mu veriyorsun?”

Kızgınlık ya da öfke namına bir şey aradım sözlerinde ama yalnızca şaşkındı. Hatta şoka girmiş gibiydi. Kediyi iki eliyle kavrayıp yüz hizasına kaldırdı ve gözünü ondan ayıramadı. Daha önce görmediği bir mucizeye tanık olmuş gibi bakıyordu ya da sadece eskiden Leon’a beslediği sevgiyi hatırlamış olabilirdi.

“Hep çok yalnız kaldığını bildiğimden bir dosta ihtiyacın olabilir diye düşündüm,” dedim, avuçlarımı kızaran yanaklarıma bastırdım. Hala bana bakmıyor oluşu gözyaşlarına boğulmuyor oluşumun tek sebebiydi. Tarık’ın içindeki hüzün tüm direncimi kırıyordu. Yalnızlığı onunla birlikte nefes alan bir varlık gibi olmuştu artık ve ben bu birlikteliği kırmak istemiştim. “Aklıma daha iyi bir arkadaş da aklıma gelmedi.”

Sertçe yutkunduğunda adem elması hareket etti. Kedicik ürktüğünden olsa gerek miyavlayarak yüzüne pati atmaya çalıştığında dudaklarından bir gülüş firar etti. Küçücük patileriyle yalnızca havayı tırmaladığıyla kalmıştı.

“İsmi ne?” diye sordu, onu ilk kez bu kadar kırılgan ve savunmasız görüyordum. Tıpkı Hayalet’in bana dediği gibi, tam da şu an onu birkaç cümleyle ağlatabileceğim kadar kırılgan bir ruh halindeydi.

“Henüz bir ismi yok.” diye mırıldandım. Yanına gitmek istiyordum çünkü resmen Tarık’ın bakışlarını kıskanmıştım. Şefkatli ve sevecen. Sıcak ve aydınlık. Dünyanın en değerli şeyine bakar gibi. “Sen koyarsın diye düşündüm.” Koltuğun pütürlü yüzüyle oynadım. “İstersen birlikte de koyabiliriz.”

Tarık beni duymuyor gibiydi. Yavaşça koltuğa yaslandığında hiç çekinmeden yavruyu da göğsüne koydu ve yavru Tarık’ın göğsünü hiç yadırgamadı. Birkaç saniyelik miyavlama serüveninin ardından en rahat yeri buldu ve Tarık’ın iki köprücük kemiği arasına kıvrılarak miyavlamaya devam etti.

Bense kıskanç bir yüz ifadesiyle dudaklarımı düşürmüş, onları izliyordum.

“Hey,” Ve Tarık bana seslenene kadar onun kadrajına girdiğimi fark etmedim. “Gelsene.”

“Nereye geleyim?” diye sordum umutla.

Omzunu hafifçe hareket ettirdi. “Buraya.”

“Emin misin? Sanki orada bana yer kalmamış gibi…” dememe kalmadan uzanıp elimi yakaladı ve beni hızla kendine çekti. Düşmeyeyim diye koluna tutunacaktım ama buna fırsat vermeden kolunu omuzlarıma dolayıp başımı omzuna yatırdı. “Senin yerin burası.” dedi.

Minik yavru ya tasdik edercesine ya da itiraz edercesine miyavladı ama ona burun kıvırdım. “Ben burada daha çok söz sahibiyim.” dedim, kollarımı Tarık’ın beline sardığımda çenesi başımın tepesindeydi. Bir eliyle de yavruyu seviyordu.

“Seni tanımasan beni bir kedi yavrusundan kıskandığını düşüneceğim, Lara Solar.”

“Sen benim için bir kardeşten çok daha fazlasısın. Hani diyordun ya birine yakın olabilmenin yolu neyse senin için o olmak isterdim diye,” Hatırladığını belli edercesine dudaklarını başımın tepesine bastırdı. “Sen benim için zaten olmak istediğin kişi oldun. Ben de senin için öyle bir yer edinmek istedim. Sana verdiğim zararlar vardı, telafi etmek için aklıma başka bir yol gelmedi.”

“Ne diyebilirim ki,” Çenesini başımdan çektiğinde başımı geriye yatırdım ve göz göze geldik. “Seçebileceğin en güzel telafi yöntemini seçmişsin.”

“Kızmadın değil mi bana? Leon’dan sonra bir daha evcil hayan istemezsin diye çok tereddütlüydüm. Ama o yavru o kadar yalnız duruyordu ki onu senden daha fazla sevebilecek kimse olamaz gibi geldi. Eh, sevgilin olmadığına göre henüz çocuk da yapmayacaksın muhtemelen. O yüzden sana yaramaz bir evlat aldım.”

“Bence hiç yaramaz değil.” Haklıydı, kedicik göğsünde uslu uslu yatıyordu. “Sanırım ona uygun ismi görür görmez buldum.”

“Ne koyacaksın?”

“Beyaz onun için harika bir isim.” Aydınlık bir şekilde gülümsedi. Kar gibi beyaz olan kediyi severken dünyanın en kırılgan şeyine dokunuyormuş gibi şefkatliydi. “Hem Mavi’nin de çok hoşuna gider.”

“Mavi buna bayılır.” dedim heyecanla, onları da artık hayatının bir parçası olarak görmesi beni neredeyse ağlatacaktı.

“Mavi demişken, onu okulunda ziyarete gittiğimi biliyor muydun?”

Hızla başımı kaldırdım. “Ciddi olamazsın.”

“Ciddiyim. Pek isteyerek yaptığım söylenemez ama babasına numaramı vermek gibi bir aptallık yaptım ve Mavi sesli mesaj atmayı biliyormuş.” dedi esefle. “Her saat başı, inanmazsın Lara her saat başı upuzun sesli mesajlar atıp durdu bana. Kafayı yemek üzereydim.” Burnundan soluyarak güldü. “Sayesinde öğrenmediğim çocuk şarkısı kalmadı. Ben neden Uğur Böceği ve Kara Kedi çizgi filminde Hawk Moth’un Adrien’ın babası olduğu gibi saçma bir bilgiyi biliyorum!” diye bağırdı.

“Tarık…”

“Üstelik bana sürekli gelmezsen seni akumalarım gibi saçma tehditler savurup durdu. Akıl sağlığımın yerinde kalması için gitmem gerekiyordu.”

O kadar gür bir kahkaha attım ki sesimden zavallı kedicik bile korktu. “Mavi’nin bunu yaptığına inanamıyorum.” Resmen gülmekten konuşamıyordum. “Ama o kadar iyi bir şey yapmış ki…” diye devam ettim ve Tarık bana kötü kötü baktı.

“Komik mi?”

“Üzgünüm ama bu gerçekten yılın en komik olayı olabilir. Çak bakalım!” Elimi kaldırıp Tarık’a uzattığımda Tarık kafası karışık bir halde elini yavaşça elime vurdu ve gülüşüm arttı.

“Tanrı aşkına, Lara!”

“Tamam tamam, şimdi susuyorum. Biraz müsaade et.” Ben gülüşümü dindirene kadar Tarık bana kötü kötü bakmaya devam etti. O kadar çok gülmüştüm ki gözlerimin sulandığını hissettim. “Ee,” dedim en sonunda. “Mavi’nin okulunda ne yaptın?”

“Ona kötü davranan oğlan çocuklarını dövdüm.” dedi ciddi bir sesle.

Gözlerim kocaman açıldı. “Ne yaptım dedin?”

“Dövdüm hepsini. Zaten hepsi şımarık veletlerin tekiydi. Şimdi Mavi okulun en popüler kızı oldu.” Sersemce güldü. “Benim cazibem sayesinde. Ve yeşil gözlerim.”

Tarık’ı etrafında koşturan küçük çocukların arasında kahkahalarla eğlenirken hayal ettim. “Gerçekten küçücük çocukları dövmüş olamazsın.”

“Elbette dövmedim,” Buna gerçekten inanmış olamazsın der gibi gözlerini devirdi. “Ama sayemde Mavi’nin okulun en popüler kızı olduğu kesin. Kendini hem prenses hem de süper kahraman zannediyor ve ikisi arasında bir seçim yapmamakta kararlı.”

“Mavi dünyanın en güzel şeyi.” dedim içimi çekerek.

“Sen de öylesin, Lara Solar.” Benden daha derin bir şekilde içini çekti. “Teşekkür ederim,” dedi, bir kez daha başımın tepesinden öptü. “Sen yapmasan asla bir kedi sahiplenmeye cesaret edemezdim.”

“Edemezdin değil, etmek istemezdin. Kendini yine bir yerlere yalnızlığınla birlikte kapatırdın ama artık yapamayacaksın. Dönüp gitmek istesen bile ardında senden sevgi ve bakım bekleyen bu sevimli şeyi de yanına almak zorunda kalacaksın ve o seni hep gülümsetecek. Umarım büyüyünce çok yaramaz olur da hayatına biraz renk gelir.”

“Ettiğin duaya bak,” Kahkaha attı. “Hayatımdaki hiçbir çocuk senden daha yaramaz olamaz.”

“Hayatındaki hiçbir çocuk seni benim kadar çok sevemez de.” Başımı göğsüne yatırdım. “Sadece mutlu olmanı istiyorum, Tarık. Hepsi bu.”

Çünkü bana mutluluğun çok farklı yönlerini göstermişti. Öfkenin ardında saklanan hayranlığı, hüznün ardında saklanan pişmanlığı, nefretin ardında bekleyen sevgiyi ve çok daha fazlasını Tarık Solar’dan öğrenmiştim ve hayatım boyunca bana hissettirdiği duygular kalbimden eksilmeyecekti.

Tüm zamanlar boyunca onu kalbimde yaşatacağıma dair yeminler ettim bu gece.

Ne pahasına olursa olsun.

Ne yapmış olursa olsun.

Tüm istediğim buydu.

Zihnimin içinde yalnızlığın dengesini kaybettiği pek çok an kalabalıklar hakimiyetini kurmuştu ama yalnızlık öyle güçlü bir krallıktı ama devrilse de toprakları terk etmiyordu.

Kafamın bir köşesi hala yalnızlıklarla doluydu. Geçmesini, yok olmasını istediğim bir yalnızlıktı bu. Bir başıma, kimse görmeden ağladığım anlar arttıkça gücünün artmaya başladığını hissediyordum. Birinin bu hisleri benden söküp almasını istiyordum.

Tarık’ın yanından eve döndükten sonra mutluluk ve hüzün sarhoşu olmuş bir vaziyetteydim. Ama baskın gelen elbette hüzündü. Dün geceden beri Dantes’i görememiştim ve bu süre bile bana yıllar kadar uzun geliyordu.

Hayatımda kapladığı yer benden bile daha fazla bir hale gelmişti ve bir insan aynaya baktığında kendini değil de bir başkasını görüyorsa hali harap demekti.

Sokak lambalarının çoktandır yandığı ve gecenin tamamıyla başladığı bir vakitte taksiden indiğimde keskin soğuk suratıma çarptı ve bir an önce eve girebilmek umuduyla Duayeri apartmanına doğru yürüdüm. Sonra karların arasında, Kış Askeri olmanın hakkını verircesine duran ve kış mevsiminden bile daha güzel bir manzaraya sahip olan o adamı gördüm.

Çağlar Mir Güzyeli.

Bir insan nasıl olur da kendini bu kadar derinden kıran birine, kırgınlıklarından daha derin bir şekilde bağlanırdı?

Dantes apartmanın girişindeki merdiven basamaklarında oturuyordu. Üzerinde uzun siyah bir palto vardı ve üşüyor gibi görünmüyordu. Beni titreten soğuğun onun güneş sıcağı bedenine hiçbir etkisi toktu. Ayaklarını iki alt basamağa koymuş, kollarını dizlerine yaslamıştı ve elinde bir çakmak tutuyordu. Gözlerini ritmik olarak yakıp söndürdüğü çakmaktan ayırmazken yüzündeki ifade de kış mevsiminin bir başka yansımasıydı.

Ona doğru yürürken adımlarım yavaştı. Koşacak kadar kendimi kaybedecek olsam biliyordum ki hızımı alamadan kollarımı boynuna dolardım ama Hayalet’le olanlardan sonra pek çok hamlenin sonunu kestiremediğimden kendimi tutuyordum. Tüm umutlarım kırılmış, keyfim kaçmıştı.

Ama bu keyifsizliğimi ona yansıtmak istemiyordum. Zaten yeterince kederli görünüyordu. Canım biraz yaramazlık yapmak istediğinden biraz da Dantes’in o soğuk yüz ifadesini yok etmem gerektiğinden ona birkaç metre kala duraksadım ve yerdeki karlardan küçük bir kar topu yaptım. Atmak için elimi kaldırdığım anda Dantes başını kaldırdı ve bakışları bana değdi.

Durmaksızın akıp giden zamanın içinde, onun gözlerine bakarken zaman durmuş gibi donakaldım.

Gözleri bu gece bana engin bir okyanusu hatırlatıyordu ama gözleri gibi okyanus da koyuydu. Dalgalar her yerdeydi, dudaklarında dibi görünmeyen derinliklerden kalma sırlar gizliydi ve gözlerinde suların işgal ettiği kentlerden kalma enkazlar birikmişti.

Bunlar onu bir araya getiren parçalardı, bütüne baktığımda ise görebildiğim tek şey o okyanusun ortasında bir başına duran adaydı.

Elimde tuttuğum kar topuna bakarken kaşlarını kaldırdı ve dudağının kıyısına ufak bir gülümseme ilişti. Ve ben elimdeki kar topunu Dantes’e fırlattım.

Refleksleri o kadar hızlıydı ki daha ben topun hızını bile takip edemeden o elini kaldırdı ve kendisine çarpmadan topu havada yakaladı. Çarpışmanın etkisiyle top avucunda darmadağın oldu, karların birazı üzerine saçıldı.

“O topun suratına çarpması gerekiyordu.” dedim başımı iki yana sallarken.

Yanına yaklaştığımda bir şey söylemeden tek hamlede ayağa kalktı ve basamakları seri adımlarla indi. Güçlü kolları bedenimi sarmaladı. Dantes yüzünü saçlarıma gömerken aldığı nefesler fırtınalar çıkardı içimde, karşılık olarak ben de ona sıkı sıkıya sarıldığımda inzivaya çekilmiş tüm duygularım Dantes’in kalabalığında saklandığı yerden firar etti.

“Bunu yapmamalısın,” diye mırıldandım. Parmaklarımı saçlarında tüy hafifliğinde bir yumuşaklıkta dolaştırarak kış mevsiminde bile varlığını belli eden sıcaklığını tattım. “Önce aramıza mesafe koyup sonra tüm mesafeleri hiçbir şey olmamış gibi yıkıyorsun. İçeriden ne hissedersen hisset dışarıdan bana bir adım uzakta olman senin içi daha iyi değil mi?”

“Benim için en iyi olan tek şeyi kollarımın arasında tutuyorum.” Ayaklarım yere değdi ve gecenin hırsızı gözlerinde yanıp sönen yıldızlarla kalbim aydınlığın kıyısından geçti fakat orada kalıcı değildi. “Nereye gitmiştin? Eve döndüğümde seni bulamayınca aklımı kaybedecektim.”

“Kendini buradan taşınacak olmama hazırladığını sanıyordum.”

“Sandığın pek çok düşünceyi tersine çevirebilecek gerçeklerim var.” Soğuktan kızarmış burnuma parmak uçlarıyla küçük dokunuşlar bıraktı. “Bazı gerçekler seni bana getiriyor. Bazı gerçeklerse seni benden götürecek diye çok korkuyorum.”

Son zamanlarda benim de en büyük korkularımdan biri buydu ama kendi kalbimin sınırlarına onunkinden daha fazla güveniyordum. Kalmak eylemi Dantes’in zihninde hükmünü kaybetmiş bir eylemdi, özellikle de gerçekler söz konusu olduğunda. Ancak ben yalanlar kadar gerçeklerle de savaşmayı öğrenmişken onunla pek de aynı düşünmüyordum.

“Bana söylemeye cesaret edemedikçe korkmaya devam edeceksin.” Kollarının arasından geri çekildim. Terk et ve yakınlaş ikilemi artık beni yormaya başlamıştı.

Sözlerinin arkasında durup ayrılığın ardından yüzüme bakmasaydı ona sırtımı dönmek daha kolay olabilirdi fakat Dantes beni bırakan taraf olmasına rağmen gidemeyince, kalmak benim için işkence haline gelmişti.

“Lütfen bugün yeniden en başa dönmeyelim.” dediğinde saçlarına konan kar tanelerini silkelememek için kendimi zor tuttum. “Bu gecenin güzel geçmesini istiyorum.”

Hala çok yakınımda duruyorken Dantes’in varlığını her zerremde hissettim. Nasıl hissetmezdim ki, onca şeye rağmen gözlerimin en büyük arayışı haline gelmişti ve varlığı ne kadar cenneti anımsatıyorsa bana, yokluğunda hep Lethe’nin bir adım gerisinde durup o sınırı geçemiyordum.

“Lara Solar, bu gece benimle ilk randevuna çıkar mısın?” Sesi kısık ama kararlıydı. Ruhumun kapısına dayanan bir misafir gibiydi, orada duruyordu ama henüz içeri girmeye cesareti olmamıştı.

Belki bana uzattığı eli tutmayı reddettiğimden, belki de gitmiş sandığım olduğu gerçeği hala yakasını bırakmadığından gözlerinde bana karşı bir çekingenlik vardı. İtiraz etmemi bekliyordu sanırım. Ama itirazlar dilime yanaşmadı.

Zihnim hızla geçmişe süzüldü ve birlikte gerçek bir randevuya çıkmamış olmamızın bana yaşattığı hüznü dünmüş gibi hatırladım. Oysa üzerinden günler geçmişti. Ve ben unutulup gitti sanmıştım. Özellikle de Dantes ayrılık konusunu gündeme getirmişken.

Karnımdaki karıncalanma geçsin diye çaktırmadan avuçlarımı karnıma bastırdım. Daha bu sabah sana âşık olduğunu söylediğini çok çabuk unuttun Lara.

Gülümsedim. “Olur.” diyerek kısıkça mırıldandım.

Dudaklarına yerleşen gülümseme görülmeye değerdi. Usulca uzanıp elimi tuttuğunda avucunun sıcaklığı anlatıyordu aslında hislerinin gerçekten ne durumda olduğunu.

Sonra Dantes beni de yanında götürerek merdivenleri tırmanmaya başladığında şaşkınlıkla soludum. “Eve geri mi gidiyoruz? Randevular genelde ışıklı restoranlarda olur sanıyordum.”

Bana küçük bir gülümseme daha bahşetti. Yaşama değer veren yanları gün yüzüne çıktığında gülüşü bile değişiyordu. “Işıkların konuya dahil olduğuna emin olabilirsin.”

Evde nasıl böyle bir atmosfer sağladığını merak ederek onu takip ettim. Asansör zaten giriş katta bizi bekliyordu. Bindiğimizde hala elimi tutuyordu ve ben ona bakmaya engel olamıyordum. “Çok derin bakıyorsun.” dedi, bakışlarımı fark etmişti. “Ne düşünüyorsun?”

Düşüncelerimin ne halde olduğu ortadaydı. İyi şeyler kadar kötü şeyler de zihnimin için de dolansa da bu gecenin sakin geçmesini istiyordum. “Hiç dile getirmesen de anladığıma inandığın şeyler vardı.” dedim dün geceki sözlerini hatırlatarak. “Sen de hiç dile getirmesem de anlayabilirsin bazı şeyleri.”

“Sen anlamayı ve anlaşılmayı her zaman reddeden bir kızdın.” dedi sessizce.

“O senden öndeydi.” Asansör kata geldiğinde çınlayarak açıldı. “En çok seni anlamak istedim ben. Beni de en çok sen anla istedim belki de.”

“Ben seni hep anladım.” dedi Dantes hızlıca. Eve girmek yerine çatıya çıkan merdivenlere yöneldiğinde konuşmaya devam etti. “Her şeyi bırakmaya karar verdiğim bir noktadayım. Buraya gelmek kolay olmadı benim için ama seni anlamak da bir hayli zordu aynı zamanda.”

Çatı katına açılan kapıya geldiğimizde durdu ve bana baktı. Her ne kadar beni anladığını söylese de bakışlarında hala belirsizlik hakimdi. Kapıyı açtı ve elimi tutarak beni çatıya çıkarırken üzerime kar taneleri düştü. “Onca şey için çabaladım, elimde senden başka hiçbir şey kalmadı. Her şeyi kaybettim, Lara,” dedi kısıkça. “Seni geri kazansam olmaz mı?”

Sonra kenara çekildi ve çatıyı görmeme izin verdi.

“Işıklar kesinlikle konuya dahilmiş.” diye fısıldarken beni duyduğundan emin değildim.

Çatının ortasına büyük bir ikili koltuk koymuş ve yağan karlardan etkilenmesin diye üzerine bir tente çekmişti. Çatının her yerine led ışıklar asmıştı, her yanına. Ve burada sanki bir gün doğumuna yetecek kadar çok ışık vardı.

Koltuğun önünde bir taşınabilir şömine bile duruyor ve içindeki ateş çıtırdayarak yanıyordu. “Üşümeni istemem.” diye mırıldandı Dantes kulağımın dibinde, şömine detayından çok hoşlandığımı anlamış olmalıydı. Koltuğun önüne koyduğu küçük sehpada atıştırmalıklar ve bir şişe kırmızı şarap vardı. Tatlı bir müzik yankılanıyordu çatıda, sanki masal diyarındaydım.

Dantes sessizce etrafı incelemem izin verirken beğenip beğenmediğimi anlamaya çalışıyor olmalıydı. Ona döndüğümde çoktan omuzlarına kar taneleri tutunmaya başlamıştı. “Ne düşünüyorsun? Bir ilk randevu için yeterli mi?”

Aslında bunların hiçbirine ihtiyacımız yoktu. Onunla mutfak masasında sakince oturup içtiğimiz sabah kahveleri bile bir randevu gibi geliyordu bana. Sonuçta kahve vardı, pencere kenarında çiçekler vardı, çiçeklerini gizlice koparıp kitaplarımın arasında kurutmama sesini çıkarmayan bir adam vardı ve bana gerçekten çok güzel bakardı.

“Ben söylemeden anlaman gerek artık bazı şeyleri.” Elimi ondan kurtardım ve bir süre ışıkların arasında dolanarak burayı hazırlarken kafasından neler geçtiğini merak ettim. Her şey güzel bir aşk filminden fırlamış kadar romantik görünüyordu ve karın yağıyor olması da her şeyi daha da güzelleştiriyordu. Yine de bunun bir aşk filmi olmadığını bilirken bu sahneyi yaratmak üzücü olmalıydı.

Ben hazırladığı ortamın güzelliğine bakarken Dantes benden önce koltuğa oturdu ve bir anda elimden tutup beni de yanına çektiğinde kucağına düşmekten son anda kurtardım kendimi. Geri çekilirken dudaklarının seğirdiğini gördüm. Omuzlarıma koltukta katlı duran battaniyelerden birini yerleştirdiği sırada koltuğun diğer ucunda duran birkaç kitap gördüm.

“Onlar ne için?” diye sordum.

“Seninle çıkacağım bir randevuda kitaplar olmazsa bazı şeyler eksik olmaz mıydı?” Bir yandan da uzanıp tirbuşonla şarap şişesini açmaya başladı. Battaniyeye sarınırken onu izledim.

Başımı bir omzumun üzerine yatırdım. “Her detayı düşündün mü?”

“Hı hı.”

“Belki de lüks bir restoranda istiyordum ilk randevumu?” Sorar gibi dudaklarımdan dökülen cümle Dantes’in duraksamasına ve omzunun üzerinden bana bakmasına neden oldu. “Seni çok iyi tanıyorum, Lara Solar. Herkesle aynı zevklere sahip değilsin.”

“Doğru.” Dudaklarımı birbirine bastırdım. “Herkesle aynı zevklere sahip olsaydım seçtiğim kişi sen olmazdın.” Söylediklerimden etkilenmemiş gibi kadehlere şarap doldurdu. “Sonuçta genele hitap eden bir tarzın yok. Zor bir tercihsin, Çağlar Mir.”

İki adını kullanmış olmam onu duraksattı. Bana bakmasa da kaşlarının yükseldiğini ve yüzüne anlaşılmaz bir ifade yerleştiğini yandan görebiliyordum. Ama ilk kez ona böyle seslenmem garip gelmemişti. Ona nasıl hissettirmişti acaba? Bence buna alışabilirdik.

“Yine de beni seçtin.” Bundan duyduğu memnuniyeti saklamaya gerek görmedi. Şarap kadehlerinden birini bana uzatırken koltuğa yaslandı. Tek bacağını kırarak yan döndü ve bardağını benimkiyle tokuşturdu. “Özel değilse sebebini sorabilir miyim?”

“Sen bizim bir sonumuz olmadığını gözlerime baka baka, bak altını çiziyorum gözlerime baka söylemişken sana övgüler düzmemi beklemiyorsun herhalde.” dedim açık açık. Dik dik ona bakarak şaraptan bir yudum aldım. “Yine de çok güzel açık sözlü olabilirim. İster misin?”

“Kafanın içinde yaşayan minik bir intikam perisi bana bunları yapmaktan zevk alıyor değil mi?” Bunu söylerken yüzündeki gerçek hayranlığı saklayamamıştı.

Kendimi tutamadan gür bir kahkaha attım. “İntikam perilerimizi yarıştırma şimdi, kaybetmekten hoşlanmam.”

Dudakları benim bilmediğim bir şeye güler gibi usulca yukarı kıvrıldı. “Belki de kaybetmene izin vermem.”

“Dedi Monte Cristo.”

Benimle bir mücadeleye girmek istiyorsa hiç çekinmeden ona karşılık verebilirdim ama gerçekten ona meydan okumamdan hoşlanmış gibi görünüyordu. Bu gece bir şeyler farklıydı onda. Her zaman gözlerinde taşıdığı kasveti bir an için saklayabilmişti. Sahiden de mutlu görünüyordu.

Dün geceden sonra bana bir adım atmak onun için gurur kırıcı bir adım olur sanıyordum ama bana âşık olduğunu nasıl ki tek nefeste söyleyebildiyse, bir sonraki nefeste çok daha fazlasını söyleyebilirdi de.

Bir süre sessizlik içinde oturarak etrafımıza yayılan müzik sesini dinledik. Kar taneleri usulca düşmeye devam ediyordu ama şömine yandığı için yakınlarımıza düşen her kar tanesi eriyordu. Sustukça sessizlik daha net fark ediliyor ve derinleşen sessizlikte insan kalbindeki seslere kulağını tıkayamıyordu. Onca olan bitenden sonra belki de en huzurlu anlarımı yaşıyordum.

Dantes de benim kadar sakin ve huzurlu görünüyordu. Bazen kolu koluma sürtünüyor, bazen bile isteye parmaklarıma dokunuyordu. Bazen ikimize sadece yağan karı iziyorduk.

Çok azını içtiğim şarap kadehini sehpaya bıraktıktan sonra koltuğa koyduğu kitapları karıştırdım. Bu gece zihnimin herhangi bir bulanıklığın esiri olmasını istemiyordum. Her anını hatırlamak isteyeceğim kadar güzel gidiyordu. “Bunları benim kütüphanemden çalmışsın.” dedim kaşlarımı kaldırarak.

“Ödünç aldım, benim kitaplarım buranın atmosferine pek uymuyordu.”

“Benim kitaplarımın uyduğunu düşündüren ne? Çift isimlerinin olduğu kitaplardan getirmişsin bir de.” Gülerek havaya kaldırdığım kitapların adını okudum. “Romeo ve Juliet. Abélard ve Héloïse. Tristan ve İseut.”

“Romantik olur diye düşündüm.”

“Hiçbirinde mutlu son yok, Mir.” Bakışlarımı bir esinti eşliğinde ona çevirdiğimde bunu bilmediğini anladım.

Romeo ve Juliet’i bilirdi muhakkak ama diğerlerinde yan yana gelen isimlerin kurbanı olmuştu. Kitapları seçerken Dantes ve Isabel olarak hayal etmişti belki de bizi. Ama biz de bu hayatta isimlerimiz yüzünden pek çok zafiyet yaşamışken duruma en uygun kitaplar bunlar olsa gerekti.

Yine de madem getirmişti birkaç satır okumadan geçemezdik bu gece. Diğer kitapları bırakırken Abélard ve Héloïse. kitabını aldım. Arkama yaslandığımda Dantes’in kolunu omzumda hissettim. Benimle aynı battaniyenin altına girerken göğsüne yaslanmama neden olduğunda sesimi çıkarmadım.

“Bu mesela,” Parmaklarımı kapağında gezdirdim usulca.  “Mektuplardan oluşan bir kitap.”

“Milena’ya Mektuplar gibi mi?”

“Biraz daha farklı. Abélard ve Héloïse’in karşılıklı mektupları var burada. Ama bu mektuplar bir kurgunun parçası değil ne yazık ki, hepsi gerçekmiş. Yani geçmişte gerçekten yaşamışlar ve bunlar da onların aşkından kalan son mektuplar.”

“Ve?”

“Dediğim gibi, mutsuz son. Kavuşamamışlar.”

“Kavuşsalar şaşardım zaten.”

Dantes çenesini omzuma koydu ve sayfaları karıştırmaya başladı. Okumasını beklemiyordum ama bu güzel sessiz geceye eşlik eden müzik gibi bir sesle denk geldiği satırları okumaya başladı. “Biliyor musun? Başım göğe ererdi sana bakarken.” Elimi ellerinin üzerine koyarak ezbere bildiğim satırlara devam ettim. “Sanki bende olmayan her şey sende vardı.

Sanıyordum ki,” diye hızlıca okumaya devam etti. Gözleri satırlarda olsa da ruhunun gördüğü ben olmalıydım. “Tüm acıları geride bırakacak kadar güçlüsün. Yanılmışım. Zayıflıkların değil acıların. Öylesine güçlüsün ki, göz göze yaşıyorsun acılarla.” Gözlerime baktı ve en derinlerime kadar beni gördüğünü hissettim. “Sakınmıyorsun, gözlerini kaçırmıyorsun onlardan.

“Bunu yapmak zorunda değilsin.” dedim kısık bir sesle.

Evlerimiz yıkılıyordu ama ölmeden önce son bir şiir okumak ister gibi bana başını tekrar kitaba eğdi. “Istırabın duruyor önümde satır satır, hem de el yazınla.

Abélard,” diye araya girdim. “Dokunuşlarını bana taşıyan o kâğıdı, o mürekkebi nasıl seviyorum… O kör yıllar boyunca sakladığım acı çıkıyor yüreğimden, karşıma dikiliyor; bakıyorum.

Aynı yaşlardayız onunla,” diye devam etti. “Boyumuz, posumuz aynı. Tepeden tırnağa ben’im bu acı. Artık saklayamıyorsam onu kendimden, nasıl saklarım, bir zamanlar bütün varlığımla teslim olduğum senden?

Kitaptan aynı anda yükselen gözlerimiz yaşımızı aşıp giden acıların şahitliğinde birbirine değdi. Dantes dünyamın diğer adı haline geldiğinden beri dünyaya anlam veren her şey gözlerinde doğup büyümüştü.

Saatleri, günleri, yılları ve mevsimleri onda öğrenmiştim. Sessizce birbirimize baktığımız o saniyelerde bir başka zamanları yaşattı bana. Dantes bana o kadar derinden baktı ki, kendimi evreni yutacak bir derinliğin içinde hissettim.

“Titriyor musun sen?” diye sorarken bizi battaniyeye daha sıkı sardığında bakışlarımı ondan çekerek yağan kara çevirdim. Buradan Ankara’nın ışıklı manzarası az da olsa görülebiliyordu. Bir masal gibi hissettiren her anın geri dönüşünün eskisinden daha çok canımı yaktığını bilirken o kadar kolay teslim olamıyordum belki de.

“Soğuk.” dedim sadece. “Budur sebebi.”

“Bu gece kar fırtınası var.” Sözleri mecazi mi yoksa gerçek mi anlamak zordu. Dünyayı esir alan kar fırtınası bizi aynı çatı altına kapatmıştı ama asıl fırtına dışarıda değil benim Dantes’in gözlerine baktığım bir mevsimde başlıyordu. “Ve sen kanatları yaralanmış minik bir serçesin.” İki parmağının arasında çenemi yakaladığında gözlerimi kırpıştırdım. “Seni bu fırtınadan korumam gerek.”

“Kış mevsiminden korkmuyorum.” dedim hemen. Sevmediğim doğruydu fakat korkmadığım da gerçekti. Kış mevsimi Kış Askeri’nin zamanı geldi demekti ve Kış Askeri’ni bana getirecek her mevsime kollarımı açmaya hazırdım. Dantes ile donmaya da hazırdım. Ateş olup yanmaya da.

Gerçeğin nedir? diye fısıldadı zihnim bana. Seni burada durmaya iten o gerçekten hayatına biçtiğin pay ne?

Gerçek şu ki, dedim kafamın içinde beni sorgulayan yanlarıma. Sahip olduğum gerçekten hayatıma pay biçmedim. Sahip olduğum tek gerçeği hayatımın kendisi yaptım ben. Bu yüzden yaşamım da ölümüm de gerçeklerin avuçlarında olacak.

“Peki ya benden korkuyor musun?” Dantes’in sorusu yersizdi. Ama gözlerime öyle derin bakıyordu ki baktıkça daha da derinlere saplanıyordum. Hayır sorusu yersiz değildi. Çünkü saplandığım derinlikte karlar ve karanlıklar doluydu. Orada Dantes’in ruhu vardı. Yıllar boyunca esareti tatmış o ruh, şimdi başını kaldırmış bana bakıyor ve bu derinliğe düşen kızdan onu kurtarmasını bekliyordu.

“Hayır,” dedim, başımı yana yatırarak yanağımı avucuna sürttüm. “Senden korkmuyorum.” Çünkü ben senin saplandığın derinliğin tadına çok daha önce baktım. “Seni kurtarmak istiyorum sadece.”

“Nereden?” Bir yandan da parmakları tenimde hareket etmeye başladı. Aldığı her nefeste yakınlığımız arttı. Benim bedenim yaralı bir kuş gibi çırpındıkça Dantes’in bedeni bendeki tüm yaraların üzerinden geçti. Beni gördü ve anladı. Ama hala oralarda bir yerlerde saklı duran kırık dökük parçalarla doluydum.

“Saplanıp kaldığın esaretten.” Nefesim sekteye uğradı ve göğsümde bir kuş sürüsü gökyüzüne yükseldi. Hepsi de birbirinden daha yaralıydı. Gökyüzü bomboş bir meskenken yer yüzü aşağı düşmüş kuş cesetleriyle dolmuştu. “Uzun, ıssız saatlerde sesleniyorsun bana,” diyerek Abélard ve Héloïse’den hatırladığım birkaç satır sıraladım. “O yalnızlık, yapayalnızlık, seni tuttuğu gibi yanı başıma getiriyor.

“Çünkü senden başka kalabalığım yok benim,” dedi hızlıca ve dudakları dudaklarıma sürtündü. Bir öpücük değildi, küçük bir temastı sadece. Bakışlarım ondan bir an kopmaksızın derin nefesler aldım.

Şimdi elleri kucağımda duran ellerimi yakalamıştı ve gözleri geçmişinden feragat edip geleceğin önünde diz çöken hislerle gözlerime saplanmıştı. “Bir gün beni sana getirecek hiçbir şey olmasa bile” dedi, sahip olduğu feragat yeterince hakkını veriyor muydu? “Benim için orada ol.”

“Yine gitmekten bahsediyorsun.” Dantes gözlerini bir esarete kapatıyordu ama ben gözlerini açtığı her seferde bileklerinden eritilerek kopartılan bir kelepçe gibi yok oluyordum hayatından. “Diyorum sana; düşmanımsın!” dedim esaretin de özgürlüğün de hakkını verememenin hiddetiyle. “Gaddarlığına sığındığım, merhametsiz düşmanım.

Dantes beni kendine doğru çekerek bir avucunu enseme doğru kaydırdı. Ağlamıyordum ama ağlamaktan daha beter olmaktı yaptığım. Yakalarını sıkı sıkıya tuttum ve ilk gözyaşımı satırlarında kaybolduğum bir mektup için feda ederek dudaklarına doğru fısıldadım. “Nefret ediyorum senden,” 

Sonra o gözyaşı hislerin tekerrüründe okyanusları dalgalandıran bir damla oldu ve ellerimi Dantes’in yanaklarına koydum. “Sana aşığım.” Satırlarsa okyanusları aştı, tarih tekerrürden ibaretti ama hiçbir hissin tekerrürü bir önceki gibi olmuyor, katlanarak geliyordu kalbime doğru. “Senden soğumak için bütün yakarışlarım.

Çünkü,” Gözlerini ete kemiğe bürünen kelimelerden korumak istercesine kapattı. “Biliyorum ki aşkımız için umut kalmadı.” Dudaklarını dudaklarıma bastırmadan önce söylediği son şeyler bunlardı.

Sonrası yalnızca ikimizi de içine alan bir fırtınaydı. Ama zaman kadar hızlı değildi, aksine kanaması durmayan bir yaranın iyileşmesi kadar yavaştı. Kirpiklerinin titremesinden dudaklarındaki arzuya kadar her hissin farkındaydım ve ruhum bir mızrak gibi ona saplanmıştı.

Durduğum yer kalbinin tam ortası olmalıydı. Yoksa onu bu kadar iyi anlayamazdım. Yoksa Dantes’i bu kadar çok istemezdim ama ben o kadar çok istiyordum ki Dantes’i, bir mızrak olarak gelip kalbime saplansa, onu kalbimden çekip çıkartmazdım.

Hislerim gözlerimin ardındaki karanlıkta bir aynaya dönüşmüştü. Dantes o aynanın karşısında hüzünlü bir gülümsemeyle duruyordu ve ben gülümsemesine dokunabilmek için aynaları paramparça ediyordum.

Kendi yıkılışımı, teslim olduğum adamın kollarında hazırlıyordum.

Ve bu kez çok farklı bir başlangıcın eşiğindeymişiz gibi hissediyordum. Olacakların sonunu göremiyordum. Dantes beni sıkı sıkıya kavramıştı ama dudakları hala dudaklarımdaydı. Bir nefesliğine bile ayrılmak ikimize de zor geliyordu ve bir kolunu sırtıma dolayarak beni kucağına çekmesine karşı koymadım.

Bacaklarımı iki yana ayırarak kucağına yerleştiğimde hislerim çok tanıdıktı. Avuçları sırtımı sımsıkı sardı ve sıcak nefesi dudaklarımdan içeri süzülürken, ben nefes alamadığımdan geri çekilene kadar beni öpmeye devam etti.

Bana baktığında gözlerinde öyle canlı bir ifade vardı ki bu ifade benim kalbimi bile tekletiyordu. Bir mızraktı kalbimde, gülümsedikçe daha derinlere saplanıyordu. “Oralarda her şey yolunda mı?” diye sorarken alnımı alnına yasladım. Parmaklarım sakallarında gezindi.

“Nerelerde?” diye sordu tereddütle.

“Nerelerde olacak?” Kaşlarımı çattım. “Kalbini soruyorum.”

“Hım,” Yutkunarak bakışlarını kaçırdı. “İyiyim.” Sert bir nefes aldı. “Çok iyiyim ben.”

İyi değil gibi duruyordu çünkü yüz hatları bir gerilip bir gevşiyordu. Bazen dişlerini sıkıyordu ama usulca yanağını okşadığımda hemen kendini bana bırakıp teslimiyetle iç çekiyordu. Kendini bana göre ayarlayan bir kitap gibiydi. Ne hissettirdiysem ona, her satırını özenle yazıyordu. Ve bir sonraki satıra güzel cümleler bırakmak istediğimden eğildim ve dudaklarımı yumuşakça dudağının kıyısına bastırdım. Onu öptüğümde bir kasırga firar etti kalbimden, tüm şehirlerimi talan etmek için ruhuma doğru yola çıktı.

Dantes’in gecenin hırsızı gözlerini izledim. O gözler ki bir fırtınadan sağ çıkmayı başarmasına rağmen dört duvar arasından sağ çıkmayı başaramıyordu. Bembeyaz teni loş ışığın altında tapılası bir güzellikteydi. Yanakları, kirpikleri, dudakları, keskin çenesi, kömür karası saçları… her şeyi zihnimdeki kitaba silinmesi imkânsız bir mürekkeple yazılmıştı ve mürekkebin birazı da benim parmaklarımdaydı.

“Terasta bir araya geldiğimiz ilk geceyi düşününce, seninle böyle şeyler yapabileceğim hiç aklına gelir miydi?” diye sordum.

Aynı saniyelerde biraz doğruldum onu daha rahat görebilmek için.

“Sen zaten aklımdaydın, aklımda seninle ilgili neler olduğunu tahmin bile edemezdin.”

“O zamanlarda bile?”

“O zamanlarda bile.” dedi üstüne basa basa. “Sana olan hislerimin belli bir zamanı ya da başlangıcı yok. Sadece sen varsın, olmadığın zamanlarda bile. Gözümü seninle açmış gibiyim.”

“Ama zamanların birinde,” İçimi çekerek avuçlarımı göğsüne koydum. “Benden nefret ettiğin anlar olmalı.” dedim. “Yoksa…” Bir nefes yutkundum ve bir sonraki nefeste gülümsedim. “Yoksa-“

“Yoksa neden canını yakayım? Yoksa neden sana oyunlar oynayayım?” O da benim gibi güldü ama mutluluktan yoksun bir gülüştü bu. “Bu da içimde yaşayan Monte Cristo’nun varlığının ispatı. Pişmanlık hala orada duruyor ama bazen öyle bir his geliyor ki içime, yine olsa yine yaparım diyecek oluyorum. Ama sonra sana bakıyorum, bir şans daha verilse bana, yıllar önce bana uzatılan o eli asla tutmazdım diyorum.”

“Sana elini uzatan kimdi?” Cevap gözlerindeydi ama dudaklarına ulaşacak gibi değildi. “Dedem mi?”

“Fakat o eli tutmasaydım,” dedi sorumu cevapsız bırakarak. “Ne sana gelecek ne de seni isteyecek cesarete sahip olmazdım. Burada bile olmazdım şimdi.”

Hayalet’in söylediklerini düşününce söyledikleri o kadar da imkânsız gelmiyordu. Sersefil bir yaşamın içinden çıkmıştı Dantes, şu an elinde olan seçenek en iyi seçenekti ama ne yazık ki bu seçeneği en kötü yollardan elde etmişti. Pişmanlığı ve çaresizliği bunun içindi.

“Ama şimdi buradasın,” Kırık kalbi daha da parçalara ayrılmasın diye kızgınlığımı ve kederimi sesime yansıtmadım. “Burada olmandan mutluyum.”

Bunu kanıtlamak istercesine dudaklarımı yavaşça ama dokunduğu her yere izini bırakacak bir sevecenlikle Dantes’in teninde gezdirdim ve benim olmasını istediğim her zerresine dokundurdum dudaklarımı. Gecenin hırsızı gözleri bu gece bir hırsızdan çok daha fazlası, sadece geceyi çalan değil gecenin kendisi olan o karanlığın kalbiydi. Karanlık, Dantes’in bakışlarından başlayıp benim kalbimde son bulan bir gecenin başlangıcıydı ve Dantes o kadar geceydi ki, bana gündüzleri unutturmuştu.

“Her an beni burada bırakıp kaçacak gibi göründüğünü biliyor muydun?”

Bilmiyordum ama tahmin edebiliyordum. Çünkü hissettiğim her şey kalbime fazla geliyordu.

“Şu vaziyette kaçabilmem mümkün mü sence?” diyerek sorunun cevabından kaçtım.

Burnumun ucunu küçücük öptü. “Bu bakışları hak ettiğime hiçbir zaman inanmayacağım,” Sözleri duraksamama neden oldu. “Benim güzel Lara’m, bana öyle güzel bakıyorsun ki kendimi bakılacak bir adam gibi hissediyorum ama öyle olmadığımı biliyorum. Senin gözlerine yaş değdiren biriyim ben. Hala nasıl…” Derin bir nefes aldı. “Hala nasıl bana böyle güzel bakabiliyorsun?”

“İnsan aynaya bakınca kendinden başka bir şey görmez. Sen benim aynamsın, sadece senin bana baktığın gibi bakıyorum.”

Dantes acı acı gülümsedi. “Ama ben seni ağlattım.”

“Senin bana döktürdüğün gözyaşı ne senin acının ne de benim acımın önüne geçemedi. Çok daha kötülerini yaşamıştım, gerçekten. Sen beni ağlattığında canım yanmadı bile,” Yalan söylüyorum Dantes, çok canım yandı ama bu acı olmasa şimdiki gibi sana sarılıyor olamazdım ben. “O yüzden artık üzülme.”

“Seni gülümsetmek istiyorum.” dediğinde ona istediğini vererek gülümsedim. Sonra da bana verdiği gülümsemeyi paylaşmak istercesine bir kez daha dudaklarını dudaklarıma bastırdı.

Durup bir soluk almalı mıydık?” diyerek az önce sayfalarını karıştırdığımız kitaptan yeni bir alıntı sıraladı. “O girdaplara dalıp apaçık felaketlere sürüklenmeden önce?

“Dur desem durur muydun?” Parmaklarımı saçlarında dolaştırıp dağıtmak istediğim her parçasını dağıttım ve sonra ellerimi göğsüne koydum. Karnına doğru kaydırdığımda ise avuçlarım arasında gerilen kaslarını hissettim ve bu çok hoşuma gitti. “Bir felakete sürükleniyor bile olsak,” dedim sessizce. “Ve sana gel desem, yine de gelir misin benimle?”

“Ben o felaketin kendisiyken geldin sen benimle.” Dudağımın kıyısına küçük bir öpücük bıraktı. “Sen beni çağırdığında sesini duymayacağım, sana gelmeyeceğim bir an bile olmayacak.”

Böyle söyleyince kulağa tapılası bir yemin gibi geliyordu fakat bazen gerçekler yeminlere bile izin vermiyordu. Şu anda yaşadığımızdan sonrası tamamen zamanın eline kalmıştı. Dantes beni kolları arasında tutuyordu fakat kendi de sonsuzluğa inanmıyordu. Sonsuzluk diye bir şey yoktu. Mutlu ya da mutsuz sonlar vardı. Mürekkebin tükendiği yerde biz de olmayacaktık.

Ama o sona ulaşmadan yaşayacaklarımızdan da kaçmamam gerektiğini artık öğrenmiştim. Bu yüzden korkusuzca onun kolları arasında olmaya devam ettim. Uçurumun kıyısına geldim ama düşmeden ayakta kalmayı öğrendim. Kırık kanatlarımın sızısı kalbimin kuytusuna sinmişken gökyüzüne meydan okuyacak cesaretim hala benimleydi.

Dantes de bunu anlamış gibi yeniden, kendini bir girdabın içine atmaktan başka çaresi kalmamışçasına beni öpmeye başladı. İçimde biriken hisler bir anda bedenimin her yerine dağıldı. Belki de durup soluk almam gerekiyordu ama girdaplar beni o kadar hızla içine çekti ki kendimi kaosun içine bıraktım.

Zamanın başını ve sonunu terk ettim. Korkmadım. Aksine daha fazlasını istedim. Bedenim ve zihnim kontrolü ele aldı ama yine de ipleri elinde tutan kalbimdi. Dantes dudaklarımı hırpalarken esaret altında olan hisler darmadağın olarak gecenin ruhuna yayıldığında bir anda kendimi koltukta sırt üstü uzanırken buldum. Dantes beni hırpalarcasına öpmeye devam etti.

Bundan daha fazlasına dayanabilirim sanıyordum ama sonra bir şeyler oldu. Hisler arttıkça temasımız arttı. Dantes’in dudakları bir zaman gezgini gibi dolanıp benden alabildiği tüm anılarımı alırken ve geriye onsuz kaldığım hiçbir anı bırakmazken teslimiyetim başımı döndürdü.

Gözlerimin önünde yıldızlar uçuştu ve karadelik o yıldızları yuttu. Dantes’in bana verdiği esarette ruhumu şaha kaldıran tatlı bir ıstırap vardı. Onu bir an için değil tüm zamanlarım yapacak kadar çok sevip hatırlamak istedim ve bu istek alıp başını gittiğinde bedeninin altında kıvrandım.

Zamana meydan okumakta hoyratlıktan kaçınmayan ruhum daha önce yaşamadığımdan tekerrürüne düşmeyeceğim ama bir kere yaşayınca bir daha vazgeçemeyeceğim bir hissin kıskacındaydı.

Usulca geri çekildi, göz göze geldik ve tüm dünyam onun gözleri oldu.

Sonra tamamen üzerimden çekildiğinde neler olduğunu anlayamayarak yeniden koltukta oturur hale geldim. “Mir?”

Dantes’in koltuktan kalkıp da önümde dizlerinin üzerine çökmesini ve kucağımda duran ellerimi tutmasını beklemiyordum.

“Bugün sana söyleyeceğim şeyler var. Belki hiçbir zaman söylemem sandım, belki tam da şu an dökülecek dilimden ama önemli olan ne zaman söylediğim değil, önemli olan ben söyledikten sonra senin ne yaptığın. Lara,” Parmaklarını avucumun üzerine kapadı.

“Söyleyeceklerimde sadece sen değil ben de varım. Geçmişim var, yok olan vicdanım, merhametim, Monte Cristo’nun ettiği ilk yemin ve Dantes’in hiçbir zaman ölmesine izin vermediğin ruhu var.”

Dantes’e baktığımda umudum kalbimde yeşerip duruyordu. Umutsuzluğun çektiği bıçak darbelerine rağmen.

O sertçe yutkundu. Dudakları aralandı ama tek kelime edemedi. Sadece yumruk yaptığı bir elini dudaklarına bastırdı. Gözlerinde gerçeğin bıraktığı bir hasar vardı. “Bu korkunç dünyada kollarında olmak istediğim tek adam sensin. Seni kaybetmek istemiyorum.” Uzanıp çenesini okşadım. “Seni kaybetmeyeceğim tamam mı?”

Müzik durmuştu ve ışıklar artık o kadar da parlak gelmiyordu. Kar taneleri şarap bardaklarının içine dökülerek kızıllıkta eriyip gidiyordu. “Senin için dünyayı daha korkunç hale getirdiğim günleri düşünüyorum da…”

Sevgi verdiklerimizde değil, alabilme yeteneğimizde gizlidir. Güvenimizle büyür; oysa kendi gerçeğimize güvenmiyorsak güvenemeyiz kimselere. Sen Çağlar Mir Güzyeli, bana hep kendi gerçeklerinle geldin ama gerçekten güvendin mi sahip olduğun gerçeklere?”

Gerçekler bir nefes ötemizde durmuş bize bakıyordu ama yalanlar da hala oradaydı. Baktığımız gerçekler olsa da yaşamak zorunda kaldığımız yalanlar olunca bir süre gerçekler de anlamını yitiriyordu. Bir yalanın ardından gelen özrün nasıl ki telafisi kırık kalbe yeterli gelmiyorsa, bir gerçeğin ardından gelen yalan da oraya yakışmıyordu. Varlığını belli ediyordu ve sadece gerçeğin bıraktığı boşluğa bakıp yalanları küçümsemek kalıyordu elimizde.

“Benim gerçeğim sen olmadan önce güvenmiyormuşum kimseye ama artık benim tek gerçeğim sensin.” Dantes ise beni kendi gerçeği yapmıştı ama önemli olan bir yalanın ardından mı onun gerçeği olduğum yoksa benden önce de kendi gerçekleriyle yaşayıp yaşamadıydı. “Senden önce var olan her şey kolayca yıkılıyor ama sen bırakıp gitsen beni, yıkılan ben olurum.”

“Ben seni bırakmam.” diye fısıldadım dudaklarına ama sonra bu evden en yakın zamanda gideceğim aklımdan geldi.

Dantes de bunu hatırlamış gibi manidar bir şekilde gülümsedi fakat ayrılığın temelini atan oydu. Bir gün o temelin altında kalacağını bilirken niçin duvarları inşa etmeye devam etmişti? Bu ikimize de haksızlıktı.

“Yalan Yıldızım…”

Onun için hala burada olduğumu anlasın diye Dantes’i kendime çektim ve dudaklarımız birbirine değmeden durduk. Onu ruhumun en derinlerinde hissettim, daha fazlası olması için gözlerimle yalvardım.

Ama Dantes her ne olduysa, gözlerimde her ne gördüyse hızla kendini geri çekti ve doğruldu. Üzerine kar taneleri düşecek kadar uzaklaştı benden.

Gördüğü şeyin ne olduğunu biliyordum. Direnişle başlayan bir savunma duvarının ardında, ıssız kalmış bir kız görüyordu ve o duvarın ardında savaş hala devam etse de direniş görememekti Dantes’i sarsan.

Çünkü benimle savaşmaya o kadar alışmıştı ki bir gün kılıcımı indirip öylece karşısında durduğumda ne yapacağını hiç bilememişti. Bu yüzden saldırıyı bıraktı ve kendini geri çekti.

“Mir.” Sesim uzun zamandır hiç olmadığı kadar sertti. “Söyle.” Bu bir istek değil, savaşmasa da vazgeçmeyen bir kızın dudaklarından dökülen emirdi.

Yıldızlar yamalı gökyüzümde yandı ve söndü. Yaralar hala oradaydı, kavuşmak iki mektup arasında sıkışıp kalan bir satırdan ibaretti ve ne mektuplar bir araya geliyordu ne de yarım kalan satırlar.

Düşünüyordum, dedi kafamın içinde Héloïse, hatta korkuyordum, uzun süren suskunluğun ya benden çalınmış huzursa?

“Hala bana karşı koyabilecek kadar güçlü müsün?” diye fısıldadım gecenin hırsızı gözlerin sahibine. “Olmadığını biliyorum, Mir.”

Gözleri karanlığın içinde gözlerime değdi.

Sonrası bir gökyüzünün yıkılışı ve yeniden inşa edilişi gibiydi. Dantes o gökyüzünü bizzat avuçlarında tutan kişiydi.

“Mir-“

“Bu gece bana her şeyi söyle ama o isimle seslenme.” Gözlerini bir esarete kapatıp açtı. İnsan kim olduğunu reddederse isimler en büyük düşmanı kesilirdi ama ben Dantes’e bu isimle saldırdığım kadar sarıp sakladığımı da sanıyordum. Ama gözlerindeki bakış bana öyle demiyordu. “Bu gece kendimi Kont ile eş değer görmek istemiyorum. Bu gece senden başka kimseyi görmek istemiyorum, Yalan Yıldızım. Gerekirse sadece gözlerime bak ama bana intikamla yaşayan bir isimle seslenme.”

İntikam bu gecenin misafiri değildi. İntikam bir süredir kapımıza dayanmış bile değildi. Burada sadece biz vardık ve Dantes ne olmak istiyorsa, bu gece o olmasına izin verebilirdim. Ya da kim olmasını istediğime kendim karar verirdim.

Bu düşünce beni gülümsetti ve, “Tamam Sevgilim.” dedim sessizce. “Bu gece isimler yok.”

Durup bir soluk almalı mıydık?” Sorusu kendinden çok banaydı. Cevabından çoktan emin olduğu ama benim için hala tereddüt taşıdığı eylemlere kalkışmadan önce aynı şeyler hissedeceğimizden emin olmak istiyordu. “O girdaplara dalıp apaçık felaketlere sürüklenmeden önce?

Girdaplar daima bizi içine çekmek için hazırda bekleyecekti zaten. Kaçmak isteseydim onun dünyasına adım atmazdım. Kaçmak isteseydim Dantes’in gözlerinin içine bile bakmazdım. Durduğum yeri artık kim olduğum kadar iyi biliyordum.

Bir kez daha ama bu kez daha sakin bir ruh haliyle yeniden gelip önümde dizlerinin üzerine çöktü. Onu gülümseten tek şey gözlerimmiş gibi gözlerini yüzümden ayırmıyordu ve gerginliğim artmak yerine azaldı. Dantes’ten önce yalnızca acı vardı, Dantes’ten sonrasındaysa her şeyin başlangıcı aşk olmuştu.

Baş parmağıyla dudağımın kıyısını okşadı.

Dantes’in sesi fısıltı gibiydi ama gücünü sessizliğinden alıyordu. O kadar kısık konuşuyordu ki bazı şeylere onun da nefesini yetmediğini anlıyordum. “Son bir kez daha soruyorum,” dediğinde ellerimi boynuna kaydırdım ve gergin damarlarını avuçlarında hissettim. “Durup bir soluk almalı mıydık, o girdaplara dalıp apaçık felaketlere sürüklenmeden önce?”

Felaketler gözlerimin önünde duruyordu. Ama neydi tam olarak? Kalbimi ele geçiren bir adama teslim olmak mı? Dudaklarından dökülecek birkaç çift cümleden korkmak mı? Felaket denilen şey bunlar değildi, asıl felaket onca savaşın ardından ne zafer ne de yenilgi elde edememekti. Çünkü yenilmenin bile savaşı anlamlı kılan bir yanı vardı. Ama ikisi de yoksa sadece boşluk kalırdı geriye ve ben bu kez o boşluğa düşmek istemiyordum.

“Evet,” dedim. “Evet durup bir soluk almalıyız.” Derin bir nefes aldım ve Dantes’in durgunlaşan yüz ifadesine gülümseyerek baktım. “Soluğumuzu da aldığımıza göre,” Yutkunarak boğazımdaki kuruluğu geçirmeye çalıştım. “Şimdi beni o felakete sürüklemeni istiyorum.”

Gerçek, Lara’nın avuçlarındaydı, gerçek Dantes’in dudaklarındaydı, gerçek bana bakan gözlerinde duran aynanın içindeydi ve kırılan aynaların yerinde artık birbirimiz duruyorduk. Gerçek bizdik. Gerçek olan, gerçekleşen bizdik.

Asla gerçekleşmemeliydik.

Ama her şeyden daha gerçek olmuştuk.

Zamana meydan okumuştuk.

Bu başkaldırının sonucu bir gün canımızı yakar mıydı?

İleride ne olurdu bilmiyorum ama şu an umurumda olan tek şey şimdiki zamandı.

Zaten bu yola çıkarken birbirimizden kurtulamayacağımızı biliyordum.

Biz karşı karşıya duran iki uçurum olmayı bırakıp tek bir uçurumdan düşmeye başlayalı çok olmuştu.

“İntikam almaya karar verdiğim gün yüreğimi söküp atmadığıma göre gerçekten aklımı kaçırmış olmalıyım.” dedi, Monte Cristo’un kendine olan itirafını hatırlayarak. “Çok uzun zamandır bunu düşünüp duruyorum. Nerede yolumu şaşırdığımı ve nerede gittiğim yolun sen olduğunu anladığımı. Ama pişman değilim,” Dudaklarımı araladığımı görünce baş parmağını iki dudağımın üzerine bastırdı. “İçinde sen olan, beni sana getiren hiçbir şeyden pişman değilim. Bir kez daha o yolun başında duracak olsam, yine sana gelirdim. Dantes’in hayatı boyunca dinleyeceği tek şarkı Isabel ve gideceği tek kadın da, sensin.”

Sana olan umudumu göstermemeliymişim,” Dudaklarımın arasından dökülen fısıltı avuçlarında küle dönmeden önce söyleyeceğim son satırlardı. “Çünkü umudun kalmamış bizden.” Umut da umutsuzluk da o an umurumuzda değildi. Ben Dantes’in yargılayıcısı değildim, ben bu gece onu sadece aşık bir kız olarak görmek ve dinlemek istiyordum.

Sevdalılar için umut yoktur ki zaten,” diyerek gözleri gözlerimden bir an olsun ayrılmadı, istediği her şey gözlerimde saklı duruyormuş gibi. “Umut istemiyorum ben,” diye fısıldadık. “Aşk istiyorum.”

Aşk…

Aşk bana derin bir nefes aldırdı ve kalbim o nefesle yanıp kavruldu.

İntikam…

İntikam hala aşkla başlayan cümlelerin arasında duruyordu, belki özne belki de nokta olarak.

Ama bu kez ben öyle bir yerdeydim ki burada gördüğüm tek şey Dantes’in gözleriydi. Bir zamanlar yaprak kımıldamayan ruhuma güz bahçelerinde kahkahalar atmayı öğretmişti. Sırtını gökyüzüne dayayan acılardan korkmayı değil, acının tenime düşürdüğü yağmurlarla serinlemeyi öğretmişti. Ne çok şey öğretmişti bana gecenin hırsızı gözler, korkmanın bile yalnızca kafamın içinde ben izin verirsem var olduğunu.

Kendi kendimin kazananı olduğumda, aslında tüm hisler ben nereye istersem oraya gidiyordu.

Yüzü kederle kasıldı ama parmaklarımı keskin yüz hatlarında dolaştırarak her sızısına kendimden bir merhem bıraktım. Dokundukça acıların izleri silinsin istedim, istedikçe daha çok dokundum. Ona ait olmaktan kurtulabileceğim bir an olmayacaktı.

“Lara,” dedi sessizce. “Lara’m,” Sanki bir ismi dile getirmiyordu, sanki o isme tapıyordu. “Benim Güzel Lara’m… Sahip olduğum tüm gerçekleri sana veriyorum.” Artık bana bakmıyordu. “Tüm sevgileri, tüm hayalleri, benim olan her şeyi sana veriyorum. Sırf kendini benden ayırt edeme diye. O kadar aynı olalım ki beni anlamaktan başka şansın kalmasın diye.”

Ama sen anlamayı ve anlaşılmayı her zaman reddeden bir kızdın, diyen zihnimi susturmaya çalıştım.

“Deneyeceğim.” dedim. Ama söz veremedim. Öncesinde kurduğum yemini andıran onca cümleye rağmen. 

Sana sevgili derdim,” dedi, satırlar Héloïse’e aitti. “Yine de derim,” Nedense o an susmasını ve her şeyim tam da burada son bulmasını istedim. “Ama bu kez farklı bir şekilde söylerim:” Çünkü aşkın özgürlükle savaştığı bir satırdı bunlar. “Sevgi-li ol, sevgi dolu ol.” Héloïse’in Abélard’a veda ettiği satırlardı bunlar. “Özgürleş.

3 saat sonra…

Asla affedemeyeceğimi biliyordum.

Affetmek bir yangının ortasında kalbi kuşatan alevlere gülümsemekti. Kalpteki kırıklıklar geçer sanırdı herkes ama kalbim o kadar hassastı ki iğne ucu kadar bir acı saplansa oraya, ben o acının bana ne hissettirdiğini sonsuza dek bilirdim. Acı gelir geçer değildi. Gelirdi ve öyle bir kararlılıkla kalırdı ki saplandığı yerde, o günden sonra bir daha hiçbir gülümseme acının önünde tahtına oturamazdı. Yıkımla başlardı her tebessüm.

Dudaklarımda tahtını kaybetmiş onlarca gülümseme vardı.

Kimi affedemeyeceksin, Lara, diye sordu zihnim. Babanı mı, anneni mi, Dantes’i mi, yoksa bir veda için bu eşikten içeriye geçen kendini mi? Sen kimi affedemeyeceksin?

Sihirkentte’teki eve gelmiş, koridorda öylece duruyordum. Ellerim cebimdeydi. Bir süre hiç yerimden kıpırdamadan ruhumun bu karşılaşmaya hazır olmasını bekledim. Babamla olan her karşılaşmam bir öncekinden daha zor oluyordu çünkü her seferinde bir öncekinden daha çok yaralıyordu beni. Ama şimdi bu kadar yaralıyken yeni bir yaraya yer kalmamıştı yüreğimde.

Birkaç adım ilerlediğimde ve evin sessizliğinde adımlarım bir yankı olarak duyulduğunda mutfaktan sert ses tonu geldi.

“Yine ne var?” Babamın sesi kapının ardından bile kalbimi paramparça etti. Birkaç dakika önce evden hızla çıkan Jülide olduğumu sanmış olmalıydı. Kavga ettiklerini tahmin etmiştim ama Jülide öyle hızlı gitmişti ki benim geldiğimi fark etmemişti bile.

Yüzümde zamanın içinde savulan kayıp bir kız çocuğunun ifadesiyle mutfak kapısını araladığımda, “Jülide değil, ben geldim.” dedim sessizce ve babam başını kaldırdığında gözleri gözlerime değdi.

Kalbim bu bakışmayı saniyesinde reddetti. Sözlerini asla zihnimden silmeyi başaramıyordum. Durup durup başa saran bir plak gibi aynı kelimeler kapıların altından süzülüp tüm varlığımı esir aldı. Beni hep utandırdın, beni hep utandırdın, beni…

Senin yaptıklarının yanında benimkiler neydi ki?

Yaptıklarına rağmen kalbimde hala babama ait bir yer olmasıysa çok acınasıydı. Bu bana sayfaları asla kopmayacak bir kitabı hatırlatıyordu. Eğer bir sayfa bile koparsa her şey darmadağın olurdu ve öyle bir kitabı kimse okumak istemezdi. Sanırım hayatımdaki eksikliğini çok iyi hissedeceğimi bildiğimden babamı okumayı hiç bırakamıyordum. Ama şimdi o kitabı yakacağıma kim inanırdı.

Onunsa bakışları bambaşka şeyler anlatıyordu. Mesela şimdi bir baba gibi bakıyordu ama bazı zamanlar babadan ziyade karanlığın içinde devleşen canavarları andırırdı bakışları ve ona bakmak bile parçalanmayı kabullenmek anlamına gelirdi. Benim babamı anlayabilmem mümkün değildi.

“Kızım?” Ses tonundaki yumuşaklık geri geri gitmek isteyen ayaklarımı durdurdu. Yüzümde nasıl bir ifade vardı bilmiyorum ama şaşırdığımı anlamıştı. Elindeki içki bardağını yavaşça ada tezgâha bıraktı ve avuçlarını masaya yasladı. Gözlerinde çalışırken taktığı gözlüğü vardı. Üstündeyse bir haftalık yemek masrafımı karşılayacağını bildiğim bir fiyata sahip eşofman takımı.

“Yalnız değilim.” dedim hemen. “Mir sitenin girişinde bekliyor ve birkaç dakika içinde dönmezsem ortalığı ayağa kaldırır.”

“Kaldırır tabi,” derken yüzündeki küçümsemeyi saklamadı. “Çünkü benim kızım dün gece olanları detaylıca o it herife anlattı değil mi?”

Dudağımın kenarı yalanlardan dersini almış bir sakinlikle yukarı kıvrıldı. Gözlerine çekinmeden bakabilmek bu savaşta elimden bırakmayacağım tek kılıçtı. “Bir cinayet işliyorsan, bunu benim gözlerimin önünde yapıyorsan sonuçlarına katlanman gerektiğini de bilmeliydin.”

“Senin için o tetiğe bastığımı bilmene rağmen mi?”

Buraya gelmem hataydı, en ufak bir yakınlık çabasında yelkenleri suya indirmek değil gemlerimin ters yüz olacağını bilirken babamın gözlerinin içinde kendime ait bir yer aramak hataydı. “Benim için falan değildi. Ben senden böyle bir şey istemedim.”

“Gözlerin her daim istedi. Annenin ölümüne sebep olan herkesten kurtulmayı isteyen o yanını benden hiç saklayamadın.”

Doğrularak bana yakın bir sandalyeyi çektiğinde, “Otur.” dedi. Kendi de bu sırada tezgâha yönelmiş bir şeylerle uğraşıyordu.

Tereddütle olduğum yerde sendeledim. Eğer ben bir baba olsaydım çocuğumun şu anki tereddüdü kalbimi çok kırardı. Aynı şey de babama oluyor muydu yoksa yenileceğimi benden daha iyi bilirken arkamdan gülüyor muydu?

Yavaş adımlarla gidip çektiği sandalyeye oturdum.  Saniyeler sonra babam önüme bir kahve koyduğunda bunu bana yaklaşmadan yapmıştı sanki yakınlığına tahammül edemeyeceğimi anlamış gibi.

“Biliyor musun, o gece seni götürmesine izin verdim çünkü eninde sonunda yine bana geri geleceğini biliyordum.” dedi babam. Tatminkâr bir şekilde gülerken kendi içkisini de tazeleyip çaprazıma oturdu.

“Babalar baba oldukları için kendilerini vazgeçilmez sanmamalı bence.” dedim sessizce.

“Haklısın.” dedi ama pek de bana hak vermiyor gibiydi. “Ama sen ve ben yaşanan onca şeye rağmen vazgeçemeyiz birbirimizden.”

“Neden?” Israrı karşısında başımı kaldırıp gözlerine baktım çekinmeden. Halbuki bu gece öyle bir vazgeçtim ki senden.

“Çünkü benim hayatımda yanında kim olduğumu saklama gereği duymadığım bir sen kaldın. Senin yanında kötü yanlarımı saklama ihtiyacı duymuyorum çünkü sen bu halimle bile geri dönüyorsun bana. Ve muhtemelen herkes sana sırtını dönecek olsa seni yine de bırakmayacak tek kişi benim.”

Kalmak ve gitmek… birine sırtını dönmek ve sırtında ayrılığın kızgın hançerini hissetmek… benden giden insanlar hep olmuştu hayatımda. Babam aksini iddia ediyor olabilirdi ama o da benden gidenlerden biriydi, sadece geri döndüğünde birbirimizi hep bıraktığımız yerde buluyorduk ama asla aynı kişi olmuyorduk.

Babamın bana olan inancı beni alayla gülümsettiğinde, “Ama sanırım senin için aynı şey geçerli değil.” dedi.

“Senin bana göstermediğin sevgiyi başkasından gördüysem, bir başkasını da senden daha çok sevebilirim.” dedim hiç çekinmeden. “Sen bana benden utandığını söylersen ben senden bin kat daha çok utanırım. Sen benden nefret edersen ben de sevmem seni artık. Yine de seni bırakmayacak tek kişinin ben olduğumu mu düşünüyorsun.”

“Senden nefret etmiyorum da utanmıyorum da.” Neredeyse kahkaha atacak olduğumda uzanıp masanın üzerinden elimi kavradı.

“Ciddiyim Lara, her kızdığımda ağzımdan çıkan söze alınacaksan işimiz iş. Babaların dili kemiksizdir. Ben senin babanım ve ister inan ister inanma günün birinde yine seninle ben kalacağız bu hayatta. Bizim gibi insanlar daima yalnız kalır. Benim kaderim buydu, annenin kaderi buydu, senin de-“

“Ben senin gibi değilim.” dedim hemen. Yeterince yalnız kaldığım bu hayatta, ruhumun bir dirhem yalnızlığa daha tahammülü kalmamıştı. “Ben birinin hayatındaysam ona kıymet veririm. Kaybetmemek için elimden geleni yaparım.”

“Seni kaybetmek istemiyorum.”

“Bunun için çabalamadın hiç.”

“Çabalamak mı?” İçini çekerek bakışlarını üzerimden çekti. “Birini seviyorsan onu olduğu haliyle kabullenmen gerektiğini sanıyordum.”

“Olduğu hali bana zarar vermiyorsa. Sen bu halinle bana zarar vermiyor olsaydın seni bu şekilde kabullenmez miydim sanıyorsun?”

“Ne yaptım ben sana?” diyerek sandalyesine yaslandı. Solgun teni ve çökmüş göz altlarına rağmen hala çekiciliğinden bir şey kaybetmemişti. Ama dış görünüşü ne kadar çekiyorsa insanı, ruhunda o kadar uzaklıklar doğuruyordu. “Gerçekten soruyorum kızım, yaptığım hiçbir şey sana zarar vermek için değildi ama sen her seferinde oradaydın. Seni çekip çıkarmak istediğimdeyse bana arkasını dönüp giden sen oldun.”

Gözlerimizi birbirimize diktiğimiz saniyelerde ikimizin aklına da balo gecesi Dantes’in elini tutup onu terk ettiğim an aklımıza gelmişti. Ve itiraf etmeliyim ki hiçbir şey beni o an kadar hem yıkıp hem de özgür hissettirmemişti.

“Konu sadece ben değilim ki. Sen değer verdiklerime zarar veriyordun. Biz birbirimizin hayatında daima olur muyuz bilmem ama sen daima yanında olmak istediğim insanlara zarar verdin. Tarık’a, Mir’e, hatta anneme bile. Bir şekilde hep bize zararın dokundu. Baba…” İçimde bir dünya sancılı anı birikmişti ve ben nefes aldıkça katlanarak artıyordu sancılar. “Sen benim gözlerimin önünde Kenan’ı öldürdün. Bu ne demek biliyor musun?”

Düşününce bile aynı şeyleri yeniden yaşıyormuşum gibi öfke ve korku doluyordu yüreğim. Bir şeylere yaşanırken gücüm yetmediğinden sonrasında kelimelerle saldırıya geçsem de yaşanan çoktan yaşanmış oluyordu.

“Varsa yoksa benim yaptıklarımı görüyorsun. Sırf kötü olduğumu bildiğin için beni suçlamak kolayına geliyor.” Sessizce konuştuğunda kaşlarım çatıldı. “Kenan’ı Çağlar’dan almasaydım yine öldürülmeyeceğini ne biliyorsun?”

“Mir asla-“

“Buna en derinden inanıyor musun, Lara? Kenan’ın yüzünde gördüğün yaraların çoğu Güzyeli’den kalmaydı. Onu sakladıkları sürede adama ne yaşattıklarını biliyor musun? Sordun mu hiç Kenan’a ne yaptınız diye?”

Yanılıyordu. Ben Dantes’in hatalarını da görüyor ve kelimelerle ona da saldırmaktan çekinmiyordum. Sorun bunu benim nasıl ve nerede dile getiriyor olduğum değildi ki. Sorun onların bu şeyleri yapmış olmalarıydı. Suçlamalarım sadece babama değildi ama en çok canımı yakanlar hep babamınkiler olmuştu.

“Mir sana ne yaptı?” diye sordum pat diye. Neler yaptığını ya da yapmak istediğini benden daha iyi bilen olamazdı fakat bunca zaman yaşadıklarımızı düşününce Dantes’in sahiden de babama fiili olarak verdiği bir zarara hiç şahit olmamıştım.

Özellikle kalbini bana kaptırdıktan sonra öfke gitmişti ve yerine acılar kalmıştı. Biraz da öfkesini kaybettiği için duyduğu vicdan azabı.

“Bana ne mi yaptı?” Babam önce gözlerini kapattı ve bir süre kendi sessizliğinde boğuldu. Gözlerini açtığındaysa nefretten ziyade yılgınlık duyuyordu. “Beni yanlış ortaklıklara sürükledi, son zamanlarda kaybettiğim paranın haddi hesabı yok, dedeni hayatıma soktu, akıl almaz suçlamalarda bulundu. Partimi kapattırmaya bile çalıştığını biliyor muydun, şükür ki elinde bunu yapabilecek bir kanıt yok. Üstelik tüm bunları, bana neden nefret beslediğini bilmediğim bir adam yaptı.” Acı acı güldü. “Asıl ben ona ne yaptım? Gerçek bir savaş istiyorsa, bana bu sorunun cevabını vermeliydi.”

“Başına bir silah dayayıp tehdit etmek yerine bana sorduğun gibi sorsaydın ona belki sana cevap verirdi.” dedim. O cevapların konuşularak alınamayacağını en iyi sen biliyorsun, Lara. Evet sen konuşarak aldın cevapları ama şimdi en büyük bedeli sen ödeyeceksin.

“Sanırım cevaplar için bir süre daha beklemem gerekecek.” Babam dikkatle yüzümü inceledi. Bildiğim halde sustuğumun elbette farkındaydı fakat üstüme gelmiyordu.

“Güneş Birdal Ankara’ya döndükten sonra sana benim hakkımda bir şeyler söyledi mi hiç?” diyerek konuyu değiştirdim. “Mesela beni hiç sevmediği ve hayatında bir yük olduğuma dair?”

“Güneş Birdal mı?” Babam kaşlarını çattı. “Annene neden ismiyle sesleniyorsun?”

İsimleri bir araya getiren harfler ruhumda sıraya dizildi. O videoyu izledikten sonra anne kelimesi ise kapı dışarı edilmiş ve karşılığını isimler almıştı. Elimde değildi. İsimlere en az insanlar kadar derin anlamlar yükleyen varlığım bu kez kaybettiği anlamı Güneş Birdal’ın sırtına yüklemişti. Artık ona anne diyemiyordum.

“Bazı şeyler sandığımdan ibaret değilmiş.” demekle yetindim. “Bazen hiç beklemediğimiz insanlardan darbe alıyoruz, bunun sen de farkındasın. Aslında çok garip hissediyorum biliyor musun baba. Sanırım sen bile beni onun kadar çok üzmedin.”

“Saçmalıyorsun.” dedi babam sertçe. Oturduğu yerde biraz daha doğruldu ve iki elimi de tutarak kendine çekti. Minik ellerim kocaman avuçları arasında kanadı kırık kuşlar gibiydi ve şimdi bir gökyüzü olan ellerinde fırtınalar esiyordu. Benim bu gökyüzünde yerim yoktu. “Güneş sana ne yapmış olabilir? Hem de seni her şeyden çok severken.”

“Beni sevmemiş.” Bunu sesli söylüyor olmak bile kalbimi uçurumlara sürüklüyordu. “Ben olmasaydım seninle kalabilirmiş, seninle kalmak istemiş.” Dünyaya bile kendi isteğimle gelmemişken hep başkalarının hayatında yük olmuştum ben. “Seni terk etmesinin, dayanamayışının sebebi benmişim. Hayatı boyunca hep yük olmuşum ona. Belki de ben olmasaydım hala mutlu mesut yaşıyor olabilirdiniz.”

Ben o zaman yaşamın bir parçası olmazdım. Mutluluğu ve yaşamın güzelliklerini tatmazdım belki ama bu acılar da olmazdı. Biri olmadan diğerinin kıymetini anlamak zordu fakat hep biri baskın gelince diğerinin de bir anlamı kalmıyordu.

“Bunları her kimden duyduysan koca bir yanılgı.” dedi babam. “Annenin seni ne kadar çok sevdiğini benden iyi kimse bilemez.” Başımı iki yana salladım. “Lara, annenin senin için yapamayacağı hiçbir şey yoktu.”

“Herkes aynı şeyi söylüyor ama kimse beni anlamıyor. İkinizde benim için hayal kırıklıklarıyla dolusunuz. Doğmayı ben istemedim, doğduysam beni sevmeniz gerekiyordu. Beni korumanız gerekiyordu! Şu hale bak, onca yıldan sonra ölmüş annemin beni sevmediğini kabulleniyorum ve yaşayan babamdan da sevgi dilenip duruyorum. Keşke doğmadan ölseymişim.”

“Eğer bir daha böyle bir şey söylersen,” Babam sertçe avuçlarını yanaklarıma bastırdığında gözleri hem yıldızlar kadar uzak hem de ayrılıklar kadar yakınımdaydı. “Çok fena yaparım seni. Bir daha asla böyle korkunç şeyler söylemeyeceksin.”

“Neden?” Ellerini yakaladım ve ondan daha sert bir hamleyle ittirdim. “Ölüm senin hiç uzak olduğun bir eylem değil. Hala annemi öldürtenin sen olup olmadığın konusunda tereddütlerim var.” dediğimde yüz ifadesi şokla çarpıldı.

Anlaşılan bunu ilk ve tek konuştuğumuz zamanda tercihini ona inandığımı sanmaktan yana kullanmıştı. “İkimiz de birbirimize oynuyoruz baba, kimi kandırıyorsun?”

Gözlerinde adını koyamadığım bir karanlık parıldayıp söndü. Gerçekler o karanlığın ardından bir yerde duruyordu ve babam karanlığını kendine bir bariyer yaparak kendini oraya saklamıştı.

“Annemin öldüğü gece ben çok kötü bir haldeydim, öldüresiye dövülmüştüm. Neden iyileştikten sonra beni normal bir hastaneye götürmek yerine direkt akıl hastanesine götürdün? Sanki yangından mal kaçırır gibi beni oraya kapattın ve varlığımdan uzun bir süre kimsenin haberi olmadı. Yoksa katilin kim olduğunu görmüş olabileceğimden mi korktun?”

Babam derin bir nefes aldı ve şakaklarını ovuşturdu. Kemikleri belirginleşen ellerinde yaşlılığın izleri kendini belli ediyordu.

“Annenin davasını neden uzatmadan kapattırdığımı hatırlıyor musun?” diye sordu.

“Katilin bulanamayacağına inandığın için ve…” Hızlıca zihnimi taradım ve bulduğum anılar dudaklarıma geçmiş kanamalı, hayal kırıklığının içinde boğulan bir gülümseme bıraktı. “Ve adının cinayet haberleriyle gündemde kalmasını istemediğin…” derken duraksadım ve farkına varmamı istediği gerçek o günlerde yaşadıklarımdan bile daha çok canımı yaktı. “Sen sadece cinayet yüzünden itibarının sarsılmasından değil, benim yüzümden de itibarının sarsılmasından korktun. Gayri meşru çocuğun olduğumu saklamak için mi apar topar yolladın beni oraya!”

“Kızım, o kadar basit değil.”

“Kızım deme bana!” Bir anda ayağa fırladım ve ellerimi saçlarımdan geçirirken dudaklarımdan gülmekle ağlamak arasından bir nida döküldü. “Sen bugüne kadar yaptığın her şeyi ama her şeyi kendi itibarın için yapmışsın!” diye bağırdım. “Sadece kendi iyiliğin için!”

“Kim olduğunu öğrenselerdi o yaşına rağmen rahat vermezlerdi sana. Sessiz sakin ve güvenle kalabileceğin bir yere göndermem gerekiyordu seni. Aklıma gelen en iyi seçenek de orasıydı. İkimiz de varlığına hazır olana kadar orada kalıp toparlanman en doğru olanıydı. Senin için yaptım!” diye sesini yükseltti yumruklarımı sıktığımı görünce. “Küçük yaşta insanların diline meze olma diye sakladım seni.”

“Baba mümkünse bir daha yaptıkların için benim iyiliğimi düşündüğün bahanesini öne sürme. Çünkü inanmıyorum.” Kalbim söylediklerimi göğüs kafesimde yarıklar aça aça tasdikledi. “İnandığım tek şey senin bu hayatta sadece kendini düşündüğün.”

“Yine aynı şeyi yapıyorsun. Yine sadece beni kötü yapan şeylere odaklanıp iyi olmaya çalışan yanlarımı görmezden geliyorsun.”

“Yeterince iyi olmak istiyorsan annemi öldüren adamı bul.” dedim kaskatı bir sesle. “Gelip burada bana kendini acındırma.”

Sonra kendi kendime gülmeye başladım. “Ama hayır, sen benim iyiliğim için onu bile yapmıyorsun.” Deli değildim, yıllarımı aynadaki yansımama deli olmadığımı ispatlamak için harcamıştım fakat ruhum bazen öyle uç noktalarda geziniyordu ki delilik hissettiklerimin yanında az kalıyordu.

“Yapmadığımı, yeniden çabalamaya başlamadığımı nereden biliyorsun?”

“Bırak Allah aşkına baba ya. Seçim kampanyalarından gözün kör olmuş senin. Aileni düşündüğün mü var.”

“Yeter Lara!” Sesi kırbaç gibi şaklayınca yerimde zıpladım. “Babanla konuşuyorsun. Kendine gel.”

Dudaklarım asla babam tarafından anlaşılamayacağımı bilmenin acısıyla titredi. Ben ona baktım. O bana baktı. Asla aynı kitabın içinde altı özenle çizilen bir satırın parçası olamayacağımızı anladığımda gözlerim dolmaya başladı ama hırsım acımdan üstün geldi. Hiçbir şey söylemeden arkamı döndüm ve sert adımlarla odadan çıktım. Çıkarken kapıyı olabilecek en sert şekilde çektim. Üzerime koca bir geçmiş yıkılmıştı.

En küçük parçam dahi titriyordu ve harabe olmak nedir bana bunu babam öğretiyordu. Barbaros Solar. Tanrı’nın Kırbacı… En ağır darbeleri hep bana indiriyordu.

Dışarı çıkıp hızlı adımlarla kısa merdiveni indim. Henüz bir adım bile atmamıştım ki evin kapısı arkamdan açılınca babamın varlığının farkına varan bedenim kendini yeni bir saldırıya hazırladı. Ama dönüp babama bakmadım. “Bu şekilde gitme,” Sesi öncekinden daha yumuşak, kaybedilen bir savaşın ardında kalan yenilgilerle dolmuştu. Halbuki henüz savaşacak gücümü bile bulamamıştım. “Her seferinde seninle kırgın ayrılmaktan bıktım.”

“Ben de senin tarafından kırılmaktan bıktım.” dedim.

“Ateşkes ilan edelim Lara. Haftaya bir davet düzenliyoruz doğum günüm için. Sen de gel. Hatta gelirken sevgilini de al. Can sıkıcı olmaya başladı bu düşmanlık. Söz kimseye bir şey yapmayacağım. Kızımla güzel ve keyifli bir gece geçirmek istiyorum, yeniden ailemi bir arada görmek istiyorum.”

Bizi bekleyen keyifli gecelerin on yıl önce son bulduğunu çoktan anlamış olması gerekiyordu. “Kutlama nerede olacak?”

“Partinin yıl dönümü kutlamasını yaptığımız otelde.”

Dantes ile tanıştığımız otelde. Isabel ve Dantes’in birbirlerinin gözlerinin içine kim olduklarını bilerek ilk kez baktığı yerde.

Her şeyin başladığı yerde. Ve her şeyin biteceği.

“Bakarız.” dedim. Gözümden bir damla yaş kar tanelerinin sakinliği gibi süzüldü yanağımdan. Hafifçe yan dönerek babama baktım.

“Seni çok seviyorum, baba.” Hıçkırıklarla ağlamamak için tüm irademi kullandım ama dudaklarımdaki titrememeyi görmemesi imkansızdı. “Özür dilerim.” diye devam ettim.

“Ne için özür diliyorsun?” Bir adım daha atsa kar tanelerinin altında benimle ıslanırdı ama babam sadece bana bakmayı tercih etti. Benimle aynı gökyüzünün altına girmedi hiç.

“Öyle işte.” diyebildim sadece.

Bir karanlığa sırtımı döner gibi sırtımı döndüm babama ve yürümeye başladım. Onun görüş açısından çıkana kadar tutabildim kendimi ama sitenin çıkışına yaklaştığımda artık ağlıyordum.

Kar taneleri ruhumdaki soğukluğa eşlik etmek ister gibi her tarafımı işgal etmişti. Ne zaman yağmaya son verecekti bu kar? Dudaklarımdan bir hıçkırık kaçarken ellerimi yüzüme kapadım. Toparlanmam gerekiyordu ama artık bunu nasıl yapardım? Üç saat önce biten bir hayat vardı ama ben hala nasıl ayaktaydım?

Dantes söylediği gibi beni sitenin girişinde bekliyordu. Araba bir sokak lambasının altındaydı ve ışıklar onun yüzündeydi. Bana koca bir karanlık vermişken şimdi nasıl o ışığın altında oturabiliyordu? Evet tüm tercihler benimdi artık ama karanlığa gözümü açan oydu.

Özgürleş, demişti. Tercihler bizi özgürleştirecekti.

Özgürlük ilk kez gözüme bir kurtuluş gibi gelmedi. Bizim birlikteliğimiz birlikte özgürleşmek olduğu kadar birlikte kucağına düştüğümüz bir vazgeçişti. O halde Dantes’in gözlerinde beliren bu veda dolu bakışların sebebi neydi?

Gerçekler miydi yoksa yalanlar mı?

Hiçlik mi yoksa hiçliğe meydan okuyan var oluş inancı mı?

Sana bu bakışları veren hissin temelinde ne yatıyordu Dantes? Bunu öğrenmeme hiçbir zaman izin vermedin. Bu senin en büyük kusurundu.

Sessizliğin…

Diline gelmeyen kelimelerin ardında daima gerçek bir felaket gizliydi. Sebebi bizzat o gerçeğin kendisi olan.

Arabadan inmek için eli kapının koluna gittiğinde hayır dercesine kafamı salladım. Seni hep istedim ama şimdi yanımda olamazsın. Dantes’e sırtımı dönerken karanlık sokakta tek başıma nereye gittiğimi bilmeden yürümeye başladım.

Gerçekleri mi duymak istiyorsun? Bana bu soruyu soran uzun zamandır kafamda konuşmayı hiç bırakmayan o sesti. Neden beni sessizlikle yalnız bırakmadığını anlamadım ama sadece onu değil aynı anda binlerce farklı sesi duydum. İtirazıma rağmen Dantes’in peşimden gelen adım seslerini, her adımımda ayaklarımla ezdiğim karların seslerini duydum. Nefes boşluğumda biriken çığlıkları duydum. Kalbimi yerinden söküp atan sancıyı duydum.

En şiddetli birlikteliklerin ardından gelen vedaların sesini de duy, dedi kafamın içindeki ses. Çünkü en güçlü ayrılıklar, en büyük sessizlikle başlar. Sizin sessizliğiniz gerçeklerle dolu.

Oysa benim veda ile başlayıp ayrılık ile biten cümlelerim yoktu. Omzumun üzerinden geri dönüp ardımdan gelen Dantes’in gözlerinin içine baktım ve orası bende olmayan pek çok şeyle dopdoluydu. Héloïse kadar, kendini hapsetmeyi tercih eden Abélard’ın gerçekleriyle. Ve Abélard, Héloïse’e aşkını anlattığı mektupların birinde şöyle diyordu;

Gerçek şu: seni sadece bir erkeğin sevdiği gibi sevmiş değilim ben.

Gerçek şu ki Dantes, ben seni sadece bir kızın sevebileceği gibi sevmiş değilim. Ben seni annesinin kollarında huzur bulan bir kız çocuğunun sahip olduğu en masum kalple sevdim, masumiyetime çekilen bıçak darbelerinin kalbimde açtığı yaralara rağmen.

Ben seni sadece yıldızları saymayı bitirdiğimde terk edebilecek kadar çok sevdim. Ben seni rüzgâra inat dalından düşmeyen güz yaprakları gibi, kanatları kırık olsa da bulutlara tutunup gökyüzünde asılı kalan yaralı kuşlar gibi sevdim. Ben seni öyle çok sevdim ki hem mevsimleri karıştırdım hem mevsimleri yok ettim.

Böylesi bana yetmedi.

Her şey yeterdi benim için ama sen öyle derin bir yer kapladın ki hayatımda, gözlerini görmediğim bir dünyanın gökyüzündeki yıldızlar seyreltilmişti ve karanlıklar ille de seni istedi.

Sen varsan eksiksiz bir hayattı yaşadığım, sen yoksan kendimi kandırdığım bir yalan. Bana yeten bir sendin, sen yokken her şey yersiz ve yetersizdi.

Gerçek şu ki, ben sevmedim.

Benim gerçeğim şu ki, ben sevmedim. Ben anladım ve kabullendim. Sarıldım ve sakladım. Seni sevmek değildi yaptığım. Senin için sevmekti, içinde sen olan her şeyi.

Benim gerçeğim sende başlayıp sende son bulacak bir isimdi ve o isim senin dudaklarından döküldüğü an tek gerçeğim olmuştu. Ben sevmedim Dantes, ben sevmekten çok daha fazlasını yaptım.

Gerçek şu ki, gerçeğim yok benim.

Gerçek şu ki, senden öncesinde hiçbir şeyim yoktu benim. Bana can veren bu kalp bile. Sesini duyduğum ilk andan kollarında uykuya daldığım gecelere kadar yalandı belki her şey ama olmayan gerçekleri bile senin için ruhumda var ettim.

Sana inandım ve gülümsedim. Bir gülüşün vardı, mevsimler diz çökerdi dudağının kıvrımında.

Gerçeklere ihtiyacım yok benim, Dantes. Çünkü sana sahiptim. Olmadığın zamanlarda bile.

Yalnızca küller kalır.

Geriye ne kalır şimdi? Seni benden alacak şu zaman yok olup gidecek olsa. Yağmurlar yağar ama yangınlar sönmez sen bana baktıkça. Geriye ne kalır, Dantes? Sevmekten çok daha fazlasını yaşayan bir kalbin bildiği her şey bir gün unutulursa? Geriye ne kalır? Sayfalar dolusu satırlar değil, tek nefese sığan kelimeler değil, yıldızlı gecelerde dinlenen şarkılar ya da aşkın bir araya getirdiği yaralı bedenler değil…

Zamana meydan okuyan bir aşktan geriye, yalnızca küller kalır.

Elveda.

Elveda.

Bize ne hissettiğini söylemeyi ihmal etme!