İçimde ve çevremde o kadar çok şey paramparça oldu ki kendimi mezarımın kenarında hissediyorum. Beni en çok mutlu olduğum yere getirerek çok iyi yaptınız Sayın Kont, insan mutlu olduğu yerde ölmelidir.
Le Comte De Monte-Cristo/A. Dumas
Kalbini severek eksilttiğin bir adamı,
Adını anarak eskitmek o duvarın ardında.
Hep gitmek, susmak sonra,
Yek gitmek, son kez bakmak ardına.
Kalmaksa sancılı,
Onu ilk sevdiğin gecenin nafile uğultusunda.
Şakaklarına çekiliyormuş her şafakta ellerin,
Bildiğin adlar ve aşklar, bir bakmışsın yabancılar.
Önce gözleri kalbini umarsızca karartır,
Saçlarına düşürür kar beyazı aklar.
Onu ilk öptüğün durağın yolcusu kalmamış artık,
Tutunduğun halatın düğümünü çözmüş bulutlar.
Ah yıldızlar ağlar nasıl,
Gökyüzünü bir duyabilsen.
Ondan geriye sayarsan elinde sıfır kalır,
O’ndan geriye sayarsan geride bir sen.
İnsan bir başkasının kalbini tanımaya başladığında, kendi kalbine yabancılaşarak yok olmaya başlardı ve hiçliğin kaynağı başından bu yana hep orada olurdu.
Hiçlik, daima kalbimin en gizli ve yalnız köşelerini ziyaret eden bir kelime olmuştu. Bir zamanlar var oluşun anlamını tanımlayacak hiçbir hissim yoktu. Kör karanlık hiçliğin hayat bulduğu yerde başlardı ve karanlığın içinde can bulmaya çalışan bir ruhun yansıttığı anlam, yalnızca parmak uçlarıyla alfabesi bilinmeyen bir dilin harflerine dokunmaktan ibaret kalırdı.
Kör karanlığı aydınlatmaya yetecek bir ışığın kaynağı, yine karanlığın kalbinden gelirdi. En görkemli mutlulukların bir adım öncesinde en derin acılar, en vazgeçilmez aşkların bir satır gerisinde ise nefretle biten bir cümle son bulurdu. Karanlığın kalbinden sızmaya başlayan o ışıkta gözlerini açan var oluşu kabullendiğim ilk anda ise, yalnızlık bir şafak niyetine gökyüzümde doğmuştu.
Gerçek var oluş neydi? Yaşadığımı, bir anlama sahip olduğumu ve o anlamın beni ayakta tuttuğunu keşfetmek, en az hiçlikten kurtulmak kadar zordu. Bir gün en küçük parçasına kadar yok olacak evrenin içinde yaşıyor oluşumuza rağmen aradığımız o anlam ve var oluş neydi, bunu sık sık düşündüğüm oluyordu.
Aynaya düşen bir yansıma mı?
Yüzüme çarpan rüzgârın bana yaşadığımı hissettirmesi mi?
Yoksa korkusuzca kalbimi ellerine teslim edebileceğim bir adama âşık olmak mı?
Yaşamın anlamını keşfetmeye çalıştıkça kendi anlamımı kaybettiğim günler olduğunu hatırlıyordum. Kendi anlamımı elimde tutmaya çalıştıkça satırlar arasında kaybolduğum gecelerin sonu daima bir reddedişe çıkardı.
Anlamak istiyor oluşuma rağmen anlaşılmayı her zaman reddetmek zorundaydım çünkü bu benim kendimi güçlü olduğuma inandırma yöntemimdi.
Küçüktüm, anlaşılmaya ihtiyacım vardı ama gözlerimdeki yaşlara bakıp bana bir teselli gülümsemesi verecek insanlar neredeydi? Büyümüştüm, anlaşılmaya ihtiyacım vardı ama karşıma geçip de sen bundan daha fazlasısın diyecek insanlar kiminleydi?
Onlar yoklardı.
Hiçbir zaman olmamışlardı.
Konuşmak ve anlatmak o kadar kolay değildi. Kolay olan susmaktı ama en faydasızı da buydu. Sustuğum gecelerin çetelesini tutan bir kalem, sayfaya attığı çentikleri, işte sen bu kadarsın diyerek bana sunduğundan bir avuç külde boğulmanın ne demek olduğunu çok iyi biliyordum ama yine de susuyordum.
Oysa bir adam vardı hayatımda, sustuğum ne varsa tatlı bir öpücükle söküp almıştı dudaklarımdan. Söyleyemediği ne varsa, işte ben bu kadarım diyerek kalbini açmıştı bana.
O kalbi tanımaya başladığımda kendi kalbimin sınırları genişlemeye, o sınırların içine kabullenemediğim anlayışlar da girmeye başlamıştı. Ve bana bu anlayışı veren adam bir süre sonra kalbimi benden bile daha iyi tanır hale gelmişti.
Biri beni anlamıştı, sahip olduğum tüm reddetme gücüne rağmen.
O benim en iyi tanıdığım oldukça kendime ait parçalarım bir köşeye çekilmişti. Kalbimde sevdiğim adama yer açtığımda, kendime tanıdığım sınırların daralması en muhtemel senaryoydu, en kaçınılmaz olandı. Bunun adı fedakarlıktı, bunun adı anlayıştı.
Bunun adı kalbinde bir başkasını yaşatmaktı.
Ve hayatın çiçeklerden, kelebeklerden ibaret olmadığını bilen birinin en büyük kâbusu buydu.
Biliyordum ki kalbimdeki kişi gidecek olursa, geride bıraktığı boşluk benden arta kalan parçalarla dolmayacaktı.
Çünkü geride hiçbir şey kalmayacaktı.
Hiçbir şey.
Peki ya hiçlik ve gerçeklik arasında mekik dokurken yaşadığım o sürede avuçlarıma bırakılan kader neydi?
Hayatın beni masallarla dolu gecelerimden koparıp gerçeklerle büyütmeye karar verdiği ilk saniyenin başlangıcında bir yatağın altında saklanıyordum. Burada hiçlik yoktu, hayatın zalimliği bazen öyle baskın geliyordu ki hiçlik bile ona karşı koyamıyordu. Çoğu zaman ise gerçekler beraberinde canavarları getirirdi ve hayat bir kurgudan ibaret olmadığından hiçbir mürekkebin gücü canavarları yok etmeyi başaramazdı.
Canavar içimizdeydi.
Gerçekler de öyle.
Gözlerinin içine mutlak suretle bakmış olmalıydım.
Ama hatıralarım bomboştu.
O kadar boştu ki akıl hastanesindeyken yalnızca tavanı izleyerek derin nefesler aldığım zaman diliminden ibaret gibiydim. Biri yaşadıklarımı bana en ince ayrıntısına kadar izletecek olsa bile kendimi o filmin içinde tanıyamaz, bana verilen role itiraz ederdim. Nihayetinde film sona erdiğinde bilekleri kelepçelenerek yatağa bağlanan küçük kız bendim.
O sabah, babamın beni annemin cenazesine götürmek için almaya geldiği sabahtı. O günden sonraki bir yıl boyunca bir daha hastaneden çıkabilme şansım olmamıştı ama gün benim için verilmiş bir hediyeydi. On yedi yaşındaki Çağlar Mir Güzyeli’nin on yaşındaki Lara Solar’ı yaşlı bir ağacın altında ağlarken bulduğu günün sabahıydı.
Kapının yavaşça gıcırdayarak açıldığını hatırlıyordum. Annemin ölümü üzerinden geçen zamanı bilmiyordum ama benim ölümüm üzerinden sayısız yıl geçmiş gibiydi.
On bir yaşıma yaklaşıyordum. Kış mevsimiydi, gökyüzünün kasveti ve çığlıkları dengesiz esen rüzgârdan, pencerelerimdeki gıcırtılardan belliydi.
Babamın ayak sesleri benim için hep diğer insanlardan farklı olmuştu. Sert ve kendinden emin, senkronize adımlar atardı. Yürüyüşünden bile ne kadar güçlü bir adam olduğunu büyüdükçe öğrenmiştim ama o zamanlar henüz onu yeterince tanımadığımdan duyduğum her adım sesi kalbimi yıkıp geçmişti.
Babam yatağımın kıyısına oturduğunda duman rengi gözlerine gökyüzünü kaplayan yağmur bulutlarına bakar gibi bakmıştım. Yabancılardan korkulurdu ama ben o vakte kadar korkunun o kadar farklı anlamıyla tanışmıştım ki babamdan korkmak aklıma bile gelmemişti.
Güçlü omuzları olan babalar çocuklarını omuzlarına alıp dünyayla savaşacak güce sahip olurlar sanıyordum fakat bir kez olsun babamın omzuna başımı yaslamamıştım. O da benim için dünyayı karşısına almamıştı zaten.
Barbaros Solar sadece bana gülümsemişti.
“Sen benim babam mısın?”
Bu ona sorduğum ilk soruydu. Babam olduğunu elbette biliyordum ama o gece yaşananlardan sonra bazı şeyleri unutmak çok kolaydı. Heybetiyle o kadar güçlü görünüyordu ki bir kez daha babam olduğuna inanmak istemiştim.
Baba… anlamını bulmak istediğim ve o anlama tutunmak istediğim bir kelimeydi. Yıllar içinde ise anlamını bulmama rağmen tutunmaya korktuğum bir kelimeye dönüşecekti.
Sesimi duyduğunda Barbaros Solar’ın gülümsemesi genişlemişti ve hala gençliğini kaybetmemiş yüz hatları kırışmıştı. Babam her zaman karizmatik bir adam olmuştu. “Evet,” demişti ve onun sesi benim dudaklarımda yaprak kımıltısı kadar bile etki etmemişti.
Oysa ben de gülümsemek istemiştim onun gibi, babama kavuşmanın hayali çocukluğumun kamburuyken o kamburdan kurtulmuş olmama rağmen hissettirdikleri hala yerinde duruyordu. “Ben senin babanım. Hatırlıyor musun, annen seni bana getirmişti.”
“Annem gelmeyecek mi?” Güneş Birdal’a ne olduğunu bile bile bu soruyu sormuştum. Yaşımın küçüklüğüne fazla gelen bir cesarete sahiptim belki ya da yaşından çok geride kalan bir çocuktum. “Ben iyileşiyormuşum, öyle diyorlar. Annem iyileşmedi mi?”
Babam o günkü aklımla annemin ölümünü kavrayamayacağımı düşünmüş olmalı ki bana annemin öldüğünü söylememişti ama ben ondan daha iyi biliyordum gerçekleri. Çünkü bir yaşamın sonuna şahit olunca kimsenin ölüm kavramını birkaç cümleye sığdırmasına gerek kalmadan her satırı ezberlemiş halde buluyordun kendini.
“O adam kim?” demiştim bu kez. Başımı yan çevirmeye çalışmıştım ama boynumdaki boyunluk hareketlerimi kısıtlıyordu. Gözümde biriken yaşlardan birkaçı kendi kendine yanağımdan aşağıya süzülerek saçlarıma karışmıştı ve o saniyede kapının yanında duran o adamla göz göze gelmiştim.
“O benim yardımcım.” Babam o adama bakmamdan hoşlanmamış gibi bir elini yanağıma koyup bakışlarımı yeniden kendi üzerine çekmişti.
O adamın Erdal olduğunu çok sonra anımsayacaktım. Bir şey daha vardı anımsayacağım ki o da, Erdal o gün kapının önünde barikat gibi dikilirken elinde bir silah tutuyordu ve ben hayatımda daha önce hiç silah görmemişken bu gerçeği çok zor hatırlayacaktım. Ve bana olan soğuk bakışlarını.
“Seni bir yere götüreceğim,” Babam elini yüzümden çekmişti ama gözleri hala üstümdeydi. “Ama ondan önce konuşmak istiyorum. Babayla konuşmak ister misin?” Yüzüne ona güvenmemi isteyen bir ifade yerleştirmeye çalışmıştı. Başarılı olmuş muydu? Evet. Ona güvenmiş miydim? Bir zamanlar, herkesten daha fazla.
“Ne konuşacağız…” Cümlenin sonuna üç nokta bırakmıştım ama baba kelimesini ekleyememiştim. Kelimelerin tükendiği ve konuşmanın bir anlam ifade etmediği bir yer varsa, tam olarak Barbaros Solar’ın gözlerime baktığı o an olmalıydı. Çünkü sonrası daha da büyük bir anlamsızlığa doğru çekilmişti.
Babamın ufak tefek gülümsemesi yavaşça silinirken yüzündeki hiçbir ifadenin bana bir şeyler hissettirmemesi belki de o zamanlar için normaldi. “Biz seni buraya getirmeden önce…” Kelimelerine kulak kesildikçe kalbimden bir şeyler kesilip alınmıştı. “O gece neler olduğunu hatırlıyor musun?”
Babamın genç ve karizmatik yüzüne dikkatle bakmıştım. Kollarının arasına sığınmak istediğim bir adamdı ama bunu hiç yapamamıştım. Gerçekten kimdi o? Yıllarca bizi almaya gelsin diye hayalini kurduğum baba mıydı yoksa tüm hayatıma hayal kırıkları hediye eden bir adam mıydı?
“Canavar annemi düşürdü.” Sesim her kelimemde titremişti. Ölümün o zamanki karşılığı, benim lisanımda düşmekti.
“Başka?” diye üstelemişti babam. “Sana başka bir şey yaptı mı?”
Beni de öldürmesi dışında mı? Öldüğümü zannederek kanlar içinde bırakıp gitmesi ve bir katilin hayatında bir başarısızlık olarak kalmam dışında mı?
Oysa biliyordu babam, herkesten daha iyi biliyordu. Bense delice korkuyordum yarım bıraktığı işi bitirmek için ya geri gelirse diye.
Gözlerimden bir kez yaşlar boşanmıştı ama hıçkırmamıştım. Babam sımsıkı ellerimi tutmuştu yalnız olmadığımı göstermek istercesine.
Sonra babam başımdaki dikiş atılan yaraya dokunmuştu. Başımdaki yara o gece başıma gelen en hafif darbeydi. Bedenimin her yeri morluklar ve yaralarla doluydu.
Babamın parmakları saçlarıma kaymıştı ve en son bana doğru eğilerek gözlerimin içine bakmıştı. “Canavarın yüzünü hatırlıyor musun?”
Canavarın yüzü… canavarın sesi…. canavarın elleri…. Böyle söyleyince kulağa ne kadar da hayali geliyordu. Ama on yaşındaki Lara Solar gerçek bir canavarla tanışmıştı ve canavarlar daima içimizdeydi. Sadece yüzümüze güldüklerinden o gülüşün ardındaki gerçeği göremiyorduk. En büyük zayıflığımız kalbimizdeki iyilikti ve Tanrı bunun karşılığını vermek istercesine bizi hep kalbimizden öldürürdü. İnançlarımızı sakladığımız, beslediğimiz yerden.
“Görmedim ki.” diye mırıldanmıştım babamın yüzüne ürkekçe bakarken. “Hiç görmedim hem de.”
Sonra yeniden ağlamaya başlamıştım ve babam yavaşça üzerimden geri çekilmişti.
Birkaç dakika sonra hemşireler gelmiş ve beni güzelce giydirip, babama teslim etmişlerdi.
Babam beni annemin cenazesine götürmüştü. O günkü Lara ile şimdiki Lara’ya bakıyordum da zaman benden pek çok şeyi alıp götürmesine rağmen yalnız kaldığında yansımasına bakıp gözyaşlarına boğulmak isteyen küçük kız çocuğuna hiç dokunmamıştı.
Kimdim sahiden ben? Zamanın küllerini bir geçmişe ve bir geleceğe savurduğu yanmış kız çocuğundan başka?
Nefes almadan koşarken kurtulmak istediğim düşünceler kafamdan hızla akıyordu. Oysa hiçbirini istemiyordum. Ne kadar hızlı koşarsam o kadar ardımda kalır sandığım her şey duraksadığımda benimleydi. Ellerimi dizlerime koyarak hızlı nefesler aldım.
Dantes’in gözlerime baktığı o son an zihnime çakılıydı.
Bu gece son, demişti sanki bana gözleriyle. Hayır, bu gece ilk. İlk ve son. Sen ve ben ne bir başlangıca ne de bir sona sahibiz. İkisi de birbirinden fena. Gözlerine baktığım ilk anı bilemezken bana bir başlangıç vermemişti ve kim bilir Dantes’in gözlerine son kez bakacağım an, nasıl bir an olacaktı.
Tanrı umutsuzluğuma gülüyor olmalıydı.
“Kızım kafayı mı yedin sen ya?” Mihri nihayet bana yetişebildiğinde benden daha dağılmış haldeydi. “Atlı kovalıyor gibi koşuyorsun. Yine ne oldu?”
“Bir şey olmadı.” Olan çok şey vardı ve ben bunların altından nasıl kalkabileceğimi bilmezken yapabildiğim tek şey kendime yüklenmekti. Koca bir bina üstüne çöktüğünde bir daha nasıl omuzları dik durabilirdi insan?
“Hiç inandırıcı değilsin, hava aydınlanmadı bile. Kimseye denk gelmemek için sabahın köründe koşuya çağırdın beni. Kıçım dondu bebeğim. Umarım buna değecek bir dedikoduyla gelmişsindir.”
Nefeslenirken destek almak için elini omzuma koydu. Her yer karlıydı ama koşu yolu temizlenmişti. Yine de ayakkabılarımız ıslanmış ve çamura bulanmış haldeydi. Doğrulduğumda Mihri’nin omuzumdaki elini tuttum ve bırakmadan ona doğru bir adım.
“Tamam,” dedim bir anda. Bu hissin ve cesaretin nereden geldiğini bilemesem de biriyle paylaşamıyor olmanın yıpratıcılığını daha fazla üzerimde taşımak istemiyordum. “Şimdi sana Mir’le ilgili her şeyi anlatacağım. Ama kimseye söylemeyeceğine yemin etmelisin.”
Mihri kaşlarını çattı. “Zaten her şeyi bilmiyor muyum?”
Başımı iki yana salladım. On beş dakika sonra Mihri’nin evine gelmiş ve sessizce odasını çıkmıştık. Erdem abi ve Nilüfer abla hala uyudukları için olabildiğince sessiz olmaya çalışmıştık. Mihri’nin temiz kıyafetlerinden giydikten sonra yatağına oturduk ve ben anlatmaya başladım. Bu kez hiçbir detayı atlamadım.
Bunu gerçekten yaptım.
Bitirdiğimde güneş doğmuştu ve biz konuşmaya başlayalı neredeyse bir saatten fazla olmuştu. Mihri şimdi ne söyleyeceğini bilemez halde sessizce karşımda oturuyordu. Benim de ondan farkım yoktu. Bağdaş kurmuş ve sırtımı duvara yaslamış bir halde vereceği tepkiyi bekliyordum.
En çok merak ettiğim şey sanırım kimi haklı göreceğiydi. Kendi hikayemde başkalarını haksız görmeye yatkın bir yanım vardı ve tarafsız bir gözle gerçekten ne düşüneceğini bilmek istemiştim. Sahiden de bencil ve kendini düşünen biri miydim? Sahip olduğum o ışıltılı hayatı kaybetmemek uğruna, her şeye sağır ve kör kalan biri olduğumu duymaya dayanamazdım.
“Yani sen aylar önce Barbaros abinin birini öldürdüğünü gördün.” Mihri ellerini saçlarından geçirirken yavaşça yataktan kalktı ve odada volta atmaya başladı. Elinde saçlarından çözdüğü tokası vardı ve gergin bir halde tokayla oynayıp duruyordu. Sessizce kafa salladım.
“Ve bunu kimseye söylemedin mi?” Bir kafa sallama daha. Acılar içinde bir kabulleniş. Sessiz bir alçalma.
“Ve geçen hafta senin bir metre ötende,” Yatağa doğru bir iki adım attığında dizlerimi kendime çekip kollarımı bacaklarıma doladım. “Aranızda bu kadar mesafe varken birini daha öldürdü ve sen yine mi polise gitmedin!” diye bağırdı.
“Sessiz ol, Mihri.” Aslında birilerinin benim yerime her şeyi bas bas bağırmasını istiyordum. Bunca zaman sessiz kalan yanlarımın haksızlığı usulca dolan bir kuyu gibi beni boğmaya başlamışken birinin artık bana konuşmayı hatırlatması gerekiyordu.
“Neden gitmediğimi de anlattım sana tüm detaylarıyla. Sen olsan ne yapardın? Neyi yanlış neyi doğru yaptım anlayamamaktan kafayı yiyeceğim.”
“Kızım yapacağın ilk şey sevdiklerini düşünmekti.” Konuşurken pervasızca ellerini sallıyordu bir yandan. “Benim babam öyle bir adam olsa annemle kendimi düşünür, anneme anlatırdım her şeyi. Basar giderdik.”
“Ama Erdem abiyi düşün, o çok sevdiğin babanı?”
“Ya bırak, öyle bir adama ben baba demezdim. Ya günün birinde anneme zarar verirse düşüncesinden kafayı yerdim. Bebeğim,” Usulca gelip yatağın kenarına oturduğunda o kadar zavallı hissediyordum ki kendimi sırtımı yasladığım duvara karışarak yok olmak istiyordum. “Sen Mir’e gidip kendini kurtarmışsın tamam ama Jülide’yle Tarık’ı o evde bırakırken hiç mi aklın kalmadı onlarda?”
“Babam onlara bir şey yapmazdı.”
“Bebeğim saçmalama,” dedi daha da öfkelenerek. “Daha birkaç hafta önce el kaldırmadı mı baban Tarık’a? Sen görmezken kim bilir neler yapıyor bilemezsin ki. Hiç sordun mu? Tarık’ın yaşıtları gibi olmadığını ikimiz de biliyoruz. Onu bu hale getiren bir şeyler olmalıydı.”
Tarık’ı bu hale getiren ve benim şahit olmadığım bir geçmişi elbette olmalıydı. Ama benim gözümde Tarık güçlüydü, sessiz ve yıkılmaz bir duvardı. Soyadı Solar olan herkes yıkılsa bile elimizi uzatıp bizi yıkıntılardan kurtarsın diye baktığımız Tarık olurdu.
“Bak,” Mihri uzanıp bacaklarıma sardığım ellerimi tuttu. “Bu akşam olacakları babama anlatmalıyız tamam mı?”
Bu akşam olacaklar bir kasırganın ilk nefesiydi. Dantes şimdi bir yerlerde kendi kuytusuna çekilmiş akşam olabilecek her şey için kendini tüketiyor olmalıydı. Geçmişin bıraktığı her hissi güce çevirmek isteyen yanının, geçmişi andığı her anda nasıl bir hüzne dönüştüğüne şahit olduktan sonra o geçmişte Dantes’i yalnız bırakamayacağımı biliyordum. Bir lanet gibi bizi saran kara dumanların ortasındaydık.
“Mihri Erdem abi babam için çalışıyor.” Bir an için babamın her şeyi bilerek gözlerimin içine baktığı bir sahne belirdi kafamda ve bu bile tüylerimin diken diken olmasına yetti. “Olur da babama bir şey söylerse asıl o zaman olacakları düşünebiliyor musun?”
“Babam Barbaros Solar için çalışmıyor.” dedi Mihri. “Baban sadece babamın müvekkillerinden biri. Sana yardım eder, Lara. Babam körü körüne babana sadık değil. Bir yanlışına şahit olsa şimdiye yanında bile durmazdı. Bana anlattığın her şeyi ona da anlatman lazım. Gecenin sonunda herkese yardımcı olabilir.”
“Mihri-“
“Canımın içi, kendi hayatınla ilgili aldığım tüm riskleri anlıyorum tamam mı? Hepsini.” Mihri’yi ilk kez bu kadar ciddi ve gergin görüyordum. Bir yanım bunu garipsiyordu ama diğer yanım en başından bu yana takınmam gereken tavrın bu olduğunu hatırlatıyordu bana.
“Ama sen gittin, sen o lanet olasıca adamla gidip kendini garantiye aldın.” dediğinde bir an tenim buz gibi soğudu.
“Ama biz burada sürekli Barbaros Solar’la oturup akşam yemekleri yedik, aile buluşmaları yaptık. Sen yoktun Lara ama babanın nasıl bir adam olduğunu bilmene rağmen bizim hayatımızda olmasında bir sakınca görmedin. Bizim on yıllık bir arkadaşlığımız var, kardeş gibiyiz. Ben seni ve aileni bile bile böyle bir tehlikenin içinde bırakır mıydım?”
Sorusunun ağırlığı öyle fazlaydı ki bunun beni paramparça etmesi kaçınılmazdı. Mihri’nin gözleri dolmuştu ve benim dudaklarım utanç içinde titrerken akan birkaç damla gözyaşımın hiçbir şeye faydası yoktu. Sadece daha da aciz hissettiriyordu beni.
“Özür dilerim.” diye mırıldandım gözlerimi ondan kaçırarak. Kendimi kaptırdığım onca hissin yanında inkâr etmekle de uğraştığım o kadar çok şey olmuştu ki gözümün önündeki en basit gerçekleri bile göremez hale gelmiştim. “Bu yaptığımı haklı çıkaracak hiçbir açıklamam yok.”
Mihri benden iki yaş küçük olmasına ve aynı hayatın içinde neredeyse on yıldır benzer şeyler yaşamamıza rağmen benden bambaşka bir anlayışa sahipti.
Ama düşünüyordum da ben de onun kadar güvende ve ailem tarafından desteklenerek büyüseydim bunca yanlış kararı verir miydim?
“Bile isteye böyle bir insana dönüşmedim ben,” dedim, hala gözlerine bakamıyordum. “Kendimce en doğru kararları vermeye çalıştım.”
“Bundan sonra vereceğin en doğru karar her şeyi babama anlatmak olacak.” Ses tonundaki kesinliğe itiraz edecek cesaretim yoktu. “Bunu bana ve aileme borçlusun.” Ve üzülerek kabulleniyordum ki ondan sakladığım sırlardan sonra Mihri ile bir saat önceki halimize dönmemiz çok zordu.
“Peki” Kurumuş dudaklarımı ıslattım. Nihayet gözlerine bakabilecek kadar başımı kaldırdım. “Ama bu çok riskli. Gecenin sonunda herkesin başını belaya sokacak da olabiliriz. Erdem abi de dahil.”
“Başı belaya girecek olan sensin delirtme beni.” Dişlerini sıktı. “Aklından ne geçiyor anlamıyorum ki. Mir’in sana teklif ettiği her şeye hayır demen gerekiyordu. Bunca zaman sana verdiği zararlar yetmiyormuş gibi son kez bir iyilik istemeler falan. Tam bir manipülatör pislik.”
“Bu gece evet dediğim şeyler için kimse beni zorlamadı ki.” Zor bir karar olmuştu, gözyaşları içinde kabul etmiştim ama bunu yapmazsam vicdanımı hiçbir zaman susturamazdım. “Aksine, babamın yıktığı hayatlara karşılık benim bir şeyleri telafi etmem gerek. Onca zaman bir bariyer gibi önünde durarak savundum babamı ve korumaya çalıştım. Pişman olduğum o kadar çok şey var ki telafi etmek için bir şeyler yapmazsam kafayı yiyecek gibiyim.”
“Sen hiçbir şeyi telafi etmeye çalışmak zorunda değildin.” Mihri ellerimi bırakmak yerine daha sıkı tuttuğunda içimde minicik de olsa bir umut filizlendi. Yeniden beni eskisi gibi görebileceği günler gelir miydi? “Bunların hiçbiriyle uğraşmak zorunda da değildin. Mir’in yaptığı dev alçaklık. Gelip sana en başından her şeyi anlatması gerekirdi.”
Usulca başımı iki yana salladım. “Babamın çekimine o kadar kapılmıştım ki ona inanmazdım.”
Mihri gözlerini kıstı. “Şimdi ona aşıksın ve artık inanmak daha mı kolay yani?” Sorgu ve merak bir aradaydı.
“Hayır, kendimi babamdan kurtardım.” Barbaros Solar’ı kalbinden sürgün eden Lara’nın sessizliği ruhumun her yanını sarmıştı. “O yüzden artık inanmak daha kolay.”
“Konunun aşkla ya da âşık olduğun adama kavuşabilme ihtimaliyle alakası yok yani?”
“Mihri…”
Konunun elbette aşkla alakası vardı. Aşk, hikayenin en önemli satırında sonuna üç nokta eklenmiş halde duruyordu ama şu anki durumda kimsenin aşkla başlayan bir cümleyi tamamlamaya cesareti yoktu.
“Hepsi yaşı yüzünden.” dedi bir anda öfkeyle. “Benim gibi kendi dengin bir ergene âşık olsaydın hayatında böyle dertler olmazdı. Koskoca yedi yaş. Onunla olan bir savaşı kazanman mümkün bile değil.”
Aşk bir savaş değildi, aşk için savaşmak bile aptallıktı. Diğer adı yenilmek olan bir duyguya kapılmışsa insan, zaten en başından bu yana göğsünde bir kılıçla dolaşırdı.
Senin göğsündeki yenilginin kılıcı ben miydim Dantes? O yüzden mi ben olduğum sürece daima ıssız adanın batacağına inandın?
༄
Mihri’nin dediğini yapmıştım. Yardım almak için babasına her şeyi anlatmıştım. Onu ve ailesini hiçbir uyarıda bulunmadan babamla bıraktıktan sonra bunu yapmaya mecburdum. Artık geri dönüşü olmayan bir yoldaydık. Ayrıca en yakın arkadaşımı kaybetmekten o kadar korkuyordum ki Mihri konuştuğumuz sırada farkında olmasa da bana istediği her şeyi yaptırabilirdi.
Erdem abi beni Jülide’nin benim için bir daire kiraladığı apartmanın önünde bıraktığında ikimiz de sessizdik. Sessizliğinin öfke dolu olduğunun farkındaydım, beni dinlerken kontrolü hiç elden bırakmasa da gözleri her şeyi belli etmişti. Benden ve ailemden nefret etmeleri için pek çok sebep vardı.
“Akşam seni arayacağım.” dedi bana inmeden. “Sakın bana haber vermeden partiye giriş yapma.”
“Tamam.” Başka bir şey söyleyemeyerek kapı kolunu sıkı sıkıya kavradım.
“Lara,” Son birkaç keredir olduğu gibi adımı andığında irkildim. Sanki adımı söylediği her seferde peşinden bir dizi suçlama gelecekmiş gibi tüylerim diken diken oluyordu.
“Babanla ilgili her zaman şüphelerim vardı ama o işlerini çok gizli yürüten bir adamdı. Sakladıkların için seni suçlamayacağım, kapı kolunu koparacakmış gibi sıkı tutmana gerek yok.” dediğinde parmaklarımı gevşetmeye çalışsam da olmadı. “Mihri’den iki yaş büyük olsan da sen kızımla aynısın benim gözümde. En güzel hataların yapıldığı yaşlardasın. Hiçbir şey için kendini suçlama.”
“Yine de artık Mihri’yle görüşmeme izin vermeyeceksin değil mi?” diye sorarken zaten cevabı biliyordum.
“Üzgünüm.” dedi Erdem abi. “Ama ailemi korumak zorundayım. Baban cezaevine girene kadar biraz uzak olmanız ikiniz için de daha sağlıklı olur. Bunun çok uzun süreceğini sanmıyorum, babanın artık kendini kurtarma şansı olmayacak. Umalım da Tarık kurtarılabilecek durumda olsun.”
Olabileceklerle ilgili Erdem abiye sormak istediğim çok soru vardı ama hepsini içime hapsederek arabadan indim. Şimdi neden Dantes’in benim düşüncelerimi değiştirmek için bu kadar uğraştığını daha iyi anlıyordum. Benim babam hakkındaki fikirlerimin değişmesi tüm olayları tersine çevirmişti.
Dairenin kapısına geldiğimde birilerini görmeyi beklemiyordum. Evren ve Nil oradaydı. Mavi de yanlarında oyun oynuyordu. Onları en son bir hafta önce görmüştüm. Elimde bir bavulla Dantes’in evinden çıkarken sessizce gitmeme izin vermişlerdi. Hiçbirinin de bana kal demek için bir gerekçesi yoktu, onların hayatından biri değildim ve geldiğim gibi gidecek olmam en muhtemel olanıydı.
Beni görünce yüzlerinde gülümseme belirse de bazı duyguların zorlama olduğu anlaşılıyordu. Özellikle de Nil için.
“Sizi görmeyi beklemiyordum.” dedim. İstemsiz de olsa onlara karşı hissettiğim mesafeyi aşamayacağımı bilmenin gerçekliğiyle yüzüme bir gülümseme yerleştirmeyi başaramadım.
“Birlikte kahvaltı yapabiliriz diye düşündük.” Evren bir karton çantayı havaya kaldırdı. İçinden hamur işi kokusu geliyordu.
“İlk ben düjündüm, Lara. En çok ben düjündüm!” Mavi şakıyarak bana koşturduğunda kollarımı açarak onu karşıladım. Mavi’ye asla karşı koyamıyordum.
“Çok iyi düşünmüşsün, Mavi. Özledim seni.” derken bir anda ayaklarını yerden kesip onu bir tur döndürdüğümde sevinç çığlığı attı.”
Birkaç saniye sonra Mavi’yi yere indirip çantamdan anahtarımı çıkarırken Evren gülümsedi ama Nil sessizdi. Kızıl saçlarını tepesinde dağınık bir topuz yapmıştı. Üzerinde ona bol gelen bir kazak vardı ve aynı kazağı daha önce Fırat giyerken görmüştüm.
Eve girdiğimizde ikisi de kısa bir an içeriyi inceledi. Evren kahvaltı hazırlamak için mutfağa geçerken Mavi koşarak koltuğa tırmanıp çantasında taşıdığı oyuncaklarını çıkarmaya başladı, ben de üzerimi değiştirmek için yatak odasına geçtiğimi söyleyip yanlarından ayrıldım.
Onlarla vakit geçirmek sandığım kadar kolay olmayacaktı. Dantes’in evinden aldığım bir bavul eşya ile apar topar çıktığım apartmandan gidişimin ardından Evren bir sorun olup olmadığını öğrenmek için belli aralıklarla aramıştı. Açmamıştım.
Çantamı bir köşeye bırakıp montumu fırlatırcasına çıkardım. Kazağımı da çıkarmak üzereydim ki kapı yavaşça ama tıklatılmadan açıldı. Nil gelmişti. Harika. Pervaza yaslanıp kollarını göğsünde kavuşturdu. “Bir haftadır bizim apartmana hiç gelmedin. Bu şaşırtıcı. Ne yapıyorsun bu evde tek başına?”
Cevap vermeden önce kazağımı çıkardım ve üzerimde sadece sütyen olmasını umursamadan dolapta rahat eşofman üstlerimden birine bakındım.
Ne yapıyordum ben? Bir arayış içindeydim. Kendimi mi arıyordum yoksa kendim hariç her şeyi mi emin değildim. Ruhum bazen bu belirsizliğin içinde üşüyordu, sonu olmayan bir cümlenin ifade ettiği anlamla aynı sona sahipmiş gibi hissediyordum kendimi.
“Çağlar’ı terk mi ettin?” dedi Nil. Dile getiremediğim ama gözlerime sarpa saran cümlelerden kendince anlamlar çıkardı. Önüne dönerek kısıkça güldü. “Anlamıştım zaten.”
“Ne anladın?” Sahi ne yapmıştım ben? Bir adam tanımıştım, en küçük parçasına kadar bana güvensizlik aşılamıştı. Bile bile bir yangına yürümek gibi akıl alır şey değildi, daha Dantes’i gördüğüm ilk an aklım benden alınmıştı zaten.
“Açıkçası sana yaptıklarından sonra olacağı buydu.” Hala hiçbir şey bilmiyorum sanıyordu. İçten içe güldüm. Sessiz kaldım diye beni hala aynı kız sanmaları büyük bir yanılgıydı. Ama o kadar kırgındım ki kimseyle konuşmak istemiyordum.
Zamanın kara deliği andıran gözlerini ensemde hissettim, geçmiş ve gelecek o karadeliğin iki ucundan bir araya gelmeye çalışıyordu.
“Çağlar’ı iyi tanıyorum sayılır. Yıllarca seni kandırdığı kadar kendini de kandırdığına şahit oldum.”
“Ortaya çıkan yalanlardan mı bahsediyorsun yoksa çıkmamışlardan mı?”
Bu soruyu sormak bile ne kadar acınası bir durumun içinde olduğumu yüzüme çarptı. Çok kısa bir an sadece donuk gözlerle duvarı izledim. Bir elinde aşkı, diğer elinde yalanları taşıyan bir adamın kolları arasına girerken ne yaptığımı biliyor oluşuma rağmen biri bunu söyleyince gerçekler insanın yüzüne sert bir tokat gibi çarpıyordu.
“Hangisi daha can yakıcı olursa ondan bahsediyorum diye düşünebilirsin.”
“Ben Mir’in oyunlarına alıştım ve o kadar hazırladım ki kendimi olacaklara, yapacağı hiçbir şey sandığın kadar can yakıcı olamaz çünkü bir yalanı yaşadığımızı biliyorum. Onca yalanın içinde kendi gerçeğimizi yaratmak sandığından daha zor, yine de çabalıyorum. Bu kaçıp gitmekten daha çok cesaret istiyor.”
“Nasıl hissettiriyor peki? Sana bir yalanı yaşatan adamla birlikte olmak yani.”
“Pek de geri dönmemi ister gibi konuşmuyorsun, Nil.” Derin bir nefes aldım.
“Seni yönlendirmeye gelmedim buraya. Sadece nasıl olduğunu, ne hissettiğini merak ediyoruz. Bilhassa Evren, endişeli senin için. Çağlar’ı boşa harcanmış bir emek olarak görmenden korkuyor.” Sesinde merak vardı. “Öyle mi?”
“Bilemiyorum… Her şey o kadar karmaşık ki kendimin bile kim olduğunu, nerede olduğunu, kiminle ve neden olduğunu bilemiyorum ama bir an bile değmeyeceğini düşünmedim sanırım.”
“Belki bir gün düşünürsün,” diyerek omuz silkti. Benim gecelerimi uykusuz geçirdiğim her olay onun için önemsiz bir ayrıntı gibiydi.
“Çağlar uzun zamandır tanıyor seni, bunu anlamışsındır zaten. Onu hatırlayamaman bana bazen garip gelse de kendini çok iyi gizlemiş olmalı. Senin yanındayken çok iyi rol yapıyor. Sesinden bakışlarına kadar, bambaşka bir adama dönüşerek çıksa yarın karşına, yine tanımazsın onu. Yine yabancı gibi bakarsın gözlerine. En baştan yaşarsın her şeyi. En baştan seversin onu.”
Geleceğin dipsiz kuyuya benzeyen derinliğine dalmak istesem de karanlığın beni kucaklamak için bekleyen elleri buna izin vermedi. Bir kez sevmiştim Dantes’i, Çağlar Mir Güzyeli olarak. Benim için hangi ismin, hangi yüzün ardına sığınırsa sığınsın hep bugün tanıdığım adam olurdu. Ama yine de bana gelirken ruhumu dağıtan her şeyi yanında getirmeyeceğini söyleyemezdim.
“Bazı şeylerin eskisi gibi olması imkânsız.” diye mırıldandım.
“Bir ara Çağlar’a imkansızın varlığına inanıp inanmadığını sorsana,” derken yaşadığım belirsizlikten keyif aldığı barizdi. Sanki benim bilmediğim bir sırrı benimle paylaşıyordu ama aslında o da biliyordu söylediklerinin hiçbir şeye fayda etmediğini.
“Nasıl bir imkansızdan bahsediyorsun, Nil?”
“Her türlü imkansızdan, olasılıklardan… geçmişten ve gelecekten-“
“İnan bana geçmiş ve gelecek hakkında hiç aklımdan çıkmayacak şeyler öğretti bana,” diyerek lafını kestim. Beni ilk öptüğü gece geçmişime serpiştirdiği olasılıkları hayatıma yerleştirirken gerçekleri avuçlarıma koyuşunu hatırladım. “Ama neden imkânsız?”
“Çünkü imkânsız tartışmaya çok açık bir konu. Çağlar’da sana pek çok şeyin tersini kanıtlayabilecek irade var. İmkânsız dediklerini bile. Bir şeyi yoktan var edemez ama öyle bir şekilde yeniden karşına getirir ki, yok artık dersin. Bunun imkânı yok. Bana bunu nasıl yapar?” Nihayet yavaş adımlarla odaya girdiğinde yüzüne gerçeğin attığı pençe darbelerinden izler serildi. “Sana bunu nasıl yaptı?” dedi, soğuk ve durgunca.
“Bana ne yaptı?” Aynı soğukkanlılıkla karşılık verdim. Bu noktada geçmişteki Lara’nın ipleri elinden kaçırıp yeni bir çıkmaza girmesini beklerdim. Her attığım adım bir bataklıksa, her aldığım nefes bir boşluksa belki de yanlış şeyler için çabalıyordum. Boşlukta nefes almayı öğrenmek daha kolay olmaz mıydı? Boşlukta nefes alırsam eğer, bir karadeliğe itildiğimde hayatta kalmanın yolunu bulabilir miydim?
“Çağlar tanıdığım en zeki adamlardan biri.” diyerek konuyu değiştirdi. “Ama kendini hep yanlış yollardan kurtarmaya çalıştı. Şimdi de işin içinden çıkamıyor. Başrol olması gereken bir oyun vardı,” dedi ortada bir oyun olduğunu saklamaya gerek görmeksizin. “İlk kaybeden oldu. İlk kaybedenler kurgudan nasıl çıkar bilir misin?” diye sordu.
“Biz kurgu değiliz,” dedim soğuk bir sesle.
“Ama her hikâyede gidenler olur. Bu gitmenin sana nasıl bir anlam ifade ettiğine de bağlı.” O kadar kafana takma dercesine elini salladı. “Kusura bakma, pek keyfim olmadığından felaket tellalı gibi dolanıyorum ortalıkta bu sabah.”
“Mir ben hayatında yokken nasıl biriydi?” Dikkatimizin dağılmasını umarak sorduğum sorunun cevabını ne kadar merak ettiğimi o an farkına vardım. Nil yanımdan geçip odamı penceresini açtı ve pervaza oturarak cebinden çıkardığı paketten bir dal sigara çıkardı ve dudaklarının arasına koyup tek hamlede tutuşturdu. Ben de o sırada hızlıca eşofmanımı giymiştim.
“İçmemen gerek şu zıkkımı artık.” dedi, kendini azarlıyor gibiydi. İlk nefesinin ardından başını geriye yatırarak dumanı dışarıya üfleyip dudaklarını ıslattı. “Soruna gelirsek, bence o zamanlar biraz kafası bozuktu.” Parmağını şakağına değdirip güldü. “Anlarsın ya. Kendini öldürmek isteyen birinden sağlıklı bir zihin bekleyemezsin.”
“Mir bozuk falan değildi. Sadece iyileşmeye ihtiyacı vardı.”
Onun kafası bozuksa benim kafamın içi ne oluyordu o zaman? Sırf Tarık’ın kedisini ellerimle öldürdüm diye yıllarca et yemeklerinden nefret etmiştim. Şimdi bile zihnimi bira zorlarsam parmaklarımda kedinin yumuşaklığını, damarlarındaki canlılığı aklıma getirebilirdim.
“Onu iyileştirdiğine inanıyor musun?” Bunu saf bir merakla sormuştu. “Ölümde aradığı kurtuluşu ona nasıl verdin?”
Sen ona istediği kurtuluşu veremezsin. Zihnimin gerilerinden gelen bu cümleyi daha önce defalarca kez farklı insanlardan duymuş olmama rağmen, içimde, çok derinlerimde o kadar kuvvetli bir his vardı ki sanki Dantes’e istediği kurtuluşu verebilecek tek kişi bendim. Hislerim beni yanıltmamıştı, şimdi çok uzaklarda bir yerlerde, o kurtuluşun beni beklediğini biliyordum.
“Mir’in istediği kurtuluşun ölüm olduğuna asla inanmadım. Hiçbir şeye değmeyeceğine inandığı bir ana yenik düşmüş olmalı. Sen hiç o kadar zayıf hissetmedin mi? Ölümle yaşam arasında bir seçim yapmak zorunda kalmadın mı?”
“Kaldım.” Bunu o kadar dürüstçe söyledi ki ona şok içinde bakakaldım. Sigaradan upuzun bir nefes çekti ve geri verirken kelimelerine dumanlar karıştı. “Hatta şu an onu öldürüyor bile olabilirim.”
Gülümsedi, hastalıklı bir zihnin gerisinde duran sağduyuya ait bir gülümsemeydi bu. Bana, son kumun düştüğü bir kum saatini hatırlattı. Boş kalan taraftaki camın yüzeyine gözlerinin yansıması düşmüştü.
“Kimi öldürüyorsun, Nil?” Ben neden bu konuşmadan hiçbir şey anlamıyordum.
“Boş versene.”
“Sen benim âşık olduğum adam ve benim hakkında istediğini söyleyebilirsin ama ben seninki hakkında konuşamam mı?”
“Özellikle bilmek istediğin bir şey varsa sorabilirsin.”
“Fırat nasıl tanıştığınızı anlatmıştı ama Mir ile nasıl tanıştınız hiç bilmiyorum.” diye itiraf ettim. “Onunla nasıl tanıştın? Fırat aracılığıyla olduğunu tahmin edebiliyorum.”
“Şu vurulma olayından sonraydı, Fırat’a askerdeyken ona mektuplar yazıyordum ama asla cevap vermiyordu. Bir süre sonra birliği de değişmiş olmalı ki gönderdiğim mektuplar geri gelmeye başlamıştı. Sanki benden saklanmanın yollarını arıyordu. Sonra bir gün geldi kapıma, o zamanlar babamın kirasını ödediği küçük bir evde yaşıyordum. Yanında yaralı bir adam, kendisi hiç değişmemiş yıllar boyu. Çaldı kapımı, bize kalacak yer lazım dedi ve evime aldım onları. Sanırım o zamanlar ikisini de nereye gideceğini bilememişti. Bir süre herkesten uzakta saklanmak istediler. Herkesin kim olduğunu da bir süre sonra öğrendim.”
“Dedem ve Hayalet,” diye tahmin yürüttüm. Belki de bundan daha fazlasıydılar, ben yalnızca bana gösterdikleri kadarına hakimdim.
“Hayalet…” Konuşurken sigarasını içmeye devam ediyordu, dumanın birazı rüzgardan odaya geri dönse de bunu umursamadı “Onu da o zamanlar tanıdım. Şimdi neyse yıllar önce de aynıydı. Ama garipti, bazen bana gözlerini dikip uzun uzun bakıyordu ve beni öldürmek istiyormuş gibi hissediyordum. Tabi zamanla bu bakışlar sıkıcı gelmeye başladı, benden hoşlandığını düşünmek işime geldi. Pek emin değilim ama benden hoşlanmakla beraber bana bir garezi olabilir.”
“Eskiden onda travma bırakan bir kadına benziyorsun.” dedim, kısa bir sessizlik oldu. “Fiziksel olarak yani, sanırım o yüzdendir. İlişkileri biraz olaylı bitmiş.”
Nil yarısından çoğu biten sigarasının küllerini silkeledi. “Psikopatın teki olduğu bir gerçek.”
“Balo gecesi onun planına ayak uydururken pek de öyle düşünüyormuş gibi görünmüyordun.” dedim gülerek. Nil kaşlarını çatarak bana baktı.
“O gece herkese ve her şeye kızgın olduğum için mantıklı düşünemiyordum.” dedi savunmaya geçerek. “Biraz dikkatli düşünürsen bütün sorunlarımın teleminin Fırat’a dayandığını anlayabilirsin.”
“Fırat’la nasıl gidiyor?” diye sordum. “Bütün sorunlarının temeli olmaya devam mı ediyor?”
Aklına Fırat’la ilgili binlerce anı üşüşmüş olmalı ki gülümsediğinde gözlerinin kenarı kırıştı. Benden birkaç yaş büyük olmasına rağmen sahip olduğu hayat tecrübesinin yanına bile yaklaşmayacağımı hissettim bir an. “O çok güzel, Lara,” dedi, duymayı beklediğim şeyler bir dizi küfürden ibaretken şaşkınlıkla kollarımı karnıma sardım.
“Uyurken ayrı güzel uyanıkken ayrı. Konuşurken bir başka güzel, susarken başka. Sesi, kokusu, saçları, gülüşü… Her şeyini o kadar çok seviyorum ki bazen aklımı yitirecek gibi oluyorum.”
Bunları sanki Fırat’ın gözlerinin içine bakarak söylüyormuş gibi gözleri doldu. Fırat Nil’in canını bu kadar derinden yaktığının farkında olsa, her şeyin birlikte olup ayrılmaktan çok daha fazlasını ifade ettiğini kabullense ona ne yaptığını anlar mıydı?
“Fırat abi mi güzel?” dedi koridorda oyuncaklarıyla bir anlığına beliren Mavi. “O zaman babamla Mir de çok güzel değil mi Lara?”
“Evet,” Sesim fısıltı gibiydi. “Hepsi çok güzeller.”
“Bu kadar dirençli oluşunu aklım almıyor,” diye devam etti Nil. Bir daha sigara içmeyeceğine karar verdiğinde çağmağı ve paketi cebine attı. “Sevilmeyecek biri miyim? Yanına mı yakışmıyorum? Onun için yapamayacağım hiçbir şey yok. Hiçbir şey hem de. Bu kadar mı zor birini sevmek?”
Sanırım içimde dönüp duran hislere rağmen sevmenin tanımını yapamazdım. Bir şartı ya da kuralı olmadığını biliyordum. Zaten kuralı olsaydı, pek çok kural Dantes ve benim aramda duvar misali dikilirdi. Öylesine sevgiye ters şeyler yaşamıştık.
Ama Nil yanılıyordu. Ben Fırat’ın onu sevdiğine inanıyordum. Sadece biraz daha zamana ihtiyaçları vardı. “Fırat’la evlenmek istiyorum ama evliliği ağzıma aldığım an bana sırtını dönüyor, kavga etmeye başlıyoruz.” Belki de sandığımdan daha uzun bir zamana. “Bir anda dünyanın en muhteşem sevgilisinden piç herifin tekine dönüyor.”
“Piç.” diye onu taklit etti Mavi. Evren onu duysa yiyeceğimiz azarları düşünerek dudaklarımı birbirine bastırdım.
“Ne yapacağımı bilmiyorum Lara, ben evlenip aile kurmak istiyorum. Otuzuma yaklaştım. Çocuklarım olsun, onlar büyürken hayatın içinde savrulayım istiyorum.”
Daha önce Nil’le hislerimizi böylesine açtığımız bir sohbete girmediğimden ne diyeceğimi bilemiyordum. Sadece üzülüyordum çünkü Fırat’ın düşüncelerinin Nil’e ne kadar zıt olduğunu biliyordum. Orta yolu nasıl bulacaklardı ki?
“Bir yandan babam baskı kurup duruyor. Hala Fırat’ı terk edip eve geri döneceğimden o kadar emin ki. Oysa evi terk ederken asla geri dönmeyeceğimden emin olan bendim.”
“Eve mi dönmek istiyorsun?” diye sordum.
“Orada benim için bir gelecek yok, artık anlıyorum. Artık gerçekten anlıyorum. Kendimi de Fırat’ı da. Yıllardır saplantılı bir sevginin içindeyim. Ne yapsam olmadı. Son bir seçenek var elimde, anlattığımda hala hayır derse, aramızdaki ilişkiyi yataktan öteye taşımazsa bitireceğim. Bu kez kararlıyım.”
Fırat’ın Nil’i kaybetmezdi göze alamayacağını içten içe biliyordum. Her zaman onu durdurmak için hazırda bekleyen bahaneleri vardı.
“Sen de bırakıp gittin Çağlar’ı, beni en çok anlaması gereken sensin.”
Benim Dantes’in evinden ayrılma sebebimle onunki bambaşkaydı. Bir kısır döngünün içinde gibiydim. Dün geceki isteklerimle şu ankiler bile aynı değildi. Hiçbir şey değişmemişken her şey değişmişti son günlerde. Aynı yere bakıp farklı bir şey görüyor ve buna bir isim koyamıyordum. Fakat hissettiğim kesinlikle pişmanlık değildi. En azından bu konuda içim rahattı.
Kızlarla birlikte iki saati birlikte geçirdik. İki saatin sonunda artık yalnız kalmak istediğimi anladıklarında Evren Ateş’e gelip onları almaları için mesaj attı. Mavi çok ısrar ettiği için ben de onlarla aşağıya indiğimde iki araba peş peşe sokağa giriş yaptı. Sıkkın bir nefes alarak Evren’e baktım.
“Gerçekten Çağlar’ın geleceğinden haberim yoktu.” dedi hızlıca. “Ateş söylemiş olmalı.”
“Ateş’e selamımı iletin.” diyerek arabalar henüz bize yaklaşmadan yeniden apartmana yöneldiğimde Evren hızlıca bileğimi yakaladı. “Yapma, Lara.”
Onu anlamazdan geldim. “Bir şey yapmıyorum ki.”
“Aranızda her ne geçti de evden ayrıldın bilmiyorum ama Çağlar’ın seninle konuşmaya ihtiyacı var. Ona biraz vakit ayıramaz mısın?”
“Aramızda bir şeyin geçmesine mi ihtiyacımız vardı Evren? Ben yirmi yaşındayım ve Mir de bana yabancı, benden yaşça büyük bir adam. Doğru olan en başından onunla aynı eve çıkmamam değil miydi? Belki de ben aklımı kaçırmış gibi davranırken bana bazı şeyleri hatırlatmanız gereken sizdiniz.”
Evren söylediklerim karşısında sessiz kaldı ama bu konuda haklı olduğum gerçeği gözlerine yansımıştı. Mavi neler olduğunu anlamaya çalışır gibi bir annesine bir bana bakarken ona kıyamadım. Pişmanlık içinde Mavi’nin önünde eğildim ve, “Ne zaman istersen annenle beni ziyarete gelebilirsin, Mavi.” dedim. Bana karşı herhangi bir olumsuz düşünceye sahip olmasını istemiyordum. “Hatta sonraki gelişinde yeni bir pasta tarifi deneriz olur mu?”
“Olur!” diye sevinçle şakıdı küçük kız. “Bissürü pasta süsü alıp üzerine de dökelim!”
“Tamam.” dedim gülerek.
“Sonra ben pastanın içine saklanırım. Sonra Atej babam gelince bum diye pastanın içinden dıjarı fırlarım!” diyerek kollarını havaya kaldırıp zıpladığında yanımıza yeni gelmiş olan Ateş gülerek kızını kucağına aldı.
“N’aber Cimcime?” Yanağımdan makas almak için uzandığında istemsizce bir adım geri çekildim. Yine de bazı şeylerin hatırına sohbet ettim onunla. Ama konuştuğum her saniye gözlerim biraz ilerimizde duran arabaya kayıyordu. Ateş de bunu fark etmiş olmalı ki gitmek için son derece aceleci davrandı.
Nihayetinde onlar Ateş’in arabasına binip gözden kaybolduğunda hala arkalarından boş sokağa bakıyordum. Bir kapı sesinin açıldığını duymam çok sürmedi. Kalbimdeki çarpıntının sebebi biraz onu görecek olmam biraz da onu görmek istemiyor oluşumdandı.
Yine de kaçışımın olmadığını bilerek arkamı dönüp ona bakmamı bekleyen Dantes’le göz göze geldim. Onun elleri cebindeydi ve bir metre uzağımdaydı. Bense hırkama sarılı halde kollarımı göğsümde kavuşturmuş, bizi tüm bunlardan kurtaracak, yeniden koşulsuzca kendimi onun kollarına atmamı sağlayacak bir mucize bekliyordum ama her beklenti gibi bu da kalbinde bir kurumuş bir çiçek büyütmekten farksızdı.
“Sesini duymama bile izin vermiyorsun artık.” Sesi etrafımızdaki soğuğu eritecek kadar yumuşaktı ama kalbimdeki soğuğa dokunabilecek kelimeleri olduğunu sanmıyordum. “İyi olduğunu görmek istedim.” Bir elini cebinden çıkardığında bir an yanağıma dokunmak ister gibi yükselen eline baktım ve duraksamasına neden oldum.
“Merak etme iyiyim.” İyi olmanın tanımını unutan ruhum yalnızca içten içe güldü bana. “Bu akşama engel olacak bir sorunum yok.”
“Bunu konuşmak için gelmedim.” Aramızda sert bir rüzgâr esti. Onun tenine dokunmaya alışkın her parçam tenine değen rüzgârı bile kıskandı. Diğer yandan ona dokunduğu her seferde yara alan ruhum daha da uzaklara gitmemi fısıldadı bana. Bu kadar yakın olmanın diğer adı sadece acı. “Lara, sana âşık olduğumu biliyorsun değil mi?”
“Biliyorum.” Bu, son zamanlarda bildiğim en iyi şeydi. Dudağımın kenarında beliren küçük bir gülümseme bildiğim ve inandığım her şeyin bana yaptıklarıyla dalga geçen cinstendi. “Ama bunun hiçbir şeyi değiştirmeyeceğini de biliyorum.”
“Yanılıyorsun. Bu, her şeyi değiştirdi.” Bu kez bir şeylerden korku duymazmışçasına işaret parmağıyla usulca yanağımı okşadı. “Bunun için sana sonsuza dek borçlu kalacağım.” Sesinde uçurumdan aşağı düşerken tutunduğum bir dalın gücü vardı. Bıraktığı his avuçlarımı bile karıncalandırdı.
Gözlerimin önündeki karanlığın sebebi sizdiniz ve her şeye rağmen bu karanlığı sevmeme izin verdiniz.
Nemlenen gözlerime biriken yaşları derin bir nefes eşliğinde geri yolladım ve başımı yan çevirerek temasından kurtuldum. Yine de benden uzaklaşmayarak orada durmaya devam etti. “Eğer vaz geçtiğini söylersen her şeye şu anda son verebilirim.” dediğinde dudaklarımdaki gülümseme genişledi.
“Erdem abiye de her şeyi anlattım.” dedim onun gözlerini kapatıp sertçe yutkunmasına neden olarak. Yeniden bana baktığında bir öfke patlaması beklesem de bence onun da mücadele etmeye gücü kalmamıştı. “Bu akşam beni partiye o getirecek, ona güveniyorum.”
“Babanın en yakınındakilerden biri olmasına rağmen mi?”
“Erdem abi her şeyi doğru yapan bir adam. Korkacak bir şeyi olsaydı burada durup seninle konuşmama bile izin vermezdi. Onun tek istediği ailesini korumak, o yüzden bu akşam benim için orada olacak.”
“Peki ya olacak diğer şeylerden…” Bunu söylemek onda bir şeyleri parçalara ayırıyordu, gözlerinde görüyordum. Aslında o kadar bölünmüş haldeydi ki binlerce uçuruma düşerek her derinlikte bir başka parçasını bırakmıştı. “…haberi var mı?” diye kısıkça sorduğunda sesini zar zor duydum.
Oysa sessiz konuşmasının hiçbir anlamı yoktu. Sessizliğimiz bas bas bağırıyordu bu gece yaptığımız planın deliliğini. Bu yüzden bu kadar korkmuyor muyduk her şeyden? Sessizlikle gelen o sakinlikte bizi yutacak onlarca cümle gizliydi.
Başımı sallayarak onayladım. “Güvende olmam için o da elinden geleni yapacağını söylüyor.”
“Peki.” dedi. Hiç itiraz etmedi.
Soğuktan buz kesmiş parmaklarının saçlarıma kaymasına sesimi çıkarmadım. Başını usulca yana yatırıp beni izleyişinde hala içimi titreten bir vardı.
“Mir,” dedim kısıkça. “Ben babamı çok sevdim diye mi oldu bütün bunlar?” Söylediklerimin haklılığını yüzüme vurmak istercesine sert bir rüzgâr daha esti. “En başından inansaydım babamın kalbindeki kötülüğe, bu noktaya gelir miydik?”
Dantes’in gözlerinde beliren ifadeye sırtımı dönebilecek gücüm olsaydı yapardım. Orada pişmanlık ve esaret vardı, orada yazılmaması gereken onlarca cümlenin kâğıda bıraktığı darbelerin izleri vardı. Bu öyle bir bakıştı ki, ben ne söylersem söyleyeyim istediğim cevabı alamazdım.
“Bu noktaya gelmemek için yapabileceğimiz en iyi şey benim sana hiç gelmemem olurdu.” Kelimelerine meydan okur gibi aramızdaki mesafeyi kapattığında ve alnını alnıma yasladığında üzerimize koskoca bir kış mevsimi çöküyordu.
Soğuk vardı. Ve sessizlik. Dantes tenime dokunarak derin nefesler aldı. Saçları saçlarıma sürtündü. O bu kadar yakınımdayken nefes almak, onu içime, kalbimin en derinlerine almak gibiydi.
Anladım ki günlük yaşamını sürdürüyordu o, diyordu Rimbaud Aşkın Çölleri isimli bir yazısında. Ve iyiliğin aynı yere dönmesi bir yıldızın dönmesinden daha uzun zaman alıyor. Şimdi ikimizde günlük, hatta anlık bir yaşamın parçasıydık.
Yıldızlar çoğu zaman uzaklardaydı. Avuçlarımdaki boşluk, kaybolan ışıkların bıraktığı bir firardı. Ama buradaydım, içtenlikle ve içimdeki iyilikle. Bizden giden her yıldız bir gün geri dönecekti, peşinden sürüklediği hislerle birlikte.
Yıldızlar giderken senden hangi cümleleri götürdüler Dantes? Sen hangi sayfanın boş kalan satırısın? Eğer Dantes bana ait bir boş satır olsaydı ve benden o satırlara kim olduğunu yazmamı isteseydi, gözlerimi kapatırdım ve şu satırlar dökülürdü parmak uçlarımdan;
Onun gözlerindeki el değmemiş zifiri gecede, şarkılar söyleyen yıldızlar tamamen susmuştu. Yalnızlığın pelerin giyip karşısında dikildiği bir ıssızlığa ev sahipliği yapıyordu. Bulutların gözyaşları saçlarında küflü anılar doğurup geçmişin kokusunu saç diplerine yaymıştı. Bu yüzden o saçları koklamak, çocukluğumdan bir nefes çalmak gibiydi.
Kirpiklerinde ayaza çalan bir soğuk, bakışlarında ayazda kalmış bir çocuk vardı.
Yanaklarında sancılı kırışıklıklar yeni bir harita yaratacak kadar yoruyordu onu ama ayak bastığı her toprağın nefesinden nem kapıp hasta oluyordu. İyileşmeyi unutturmuşlardı ona, o tökezlemeyi yaşamak sanmıştı.
Dudaklarından gözlerine süzülen yaşları silmeyi unutup tersinden yaşardı zamanı. Çenesinden şakaklarına çakılan çivilerin kanları saç diplerinde donardı ve ellerini saçlarına attığında üşümek sanırdı kanamayı.
Omuzlarında bir iklim pelerini takılıydı. Gecesi güneşli ve sıcak, gündüzü kararmış ve soğuk. Akşamdan sabaha yaşamayı öğrenmişti hayatı, gözlerini gecedeki aydınlığa açmıştı ve ölümünün ışığın içindeki karaltıyla olacağını bilerek korkardı.
Bugünü dünden önce yaşar, sabah ezanını güneş batmadan duyardı. Şiirlerin sonundaki kafiyeleri ilk hecede okurdu, bu yüzden başı anlamlı ama sonları hep yarımdı. Kırıktı. Uçurum gibiydi. Bir harf sonrasında boşluk vardı.
Peşine takıldığı bir sesten geçmişin boyunduruğuna girmesi çok kolay olurdu. Ayağa kalkmayı unutan bir devdi, istese dünyayı yıkardı ama yıkılan dünyasının altında kalmıştı.
Yorgun savaşçı! Dinmeyen öfke! Korkak yolcu! Bitmeyen gece! Gülüşlerden akan bir gözyaşından hallice. Parmak uçlarına raptiyelenmiş anılarına dokundururdu dudaklarını, sızıyı duymaz sesleri duyar, kanın değil geçmişin tadını alırdı parmak uçlarında.
Gövdesi gece çökmüş bir savaş meydanıydı. Zifiri ve sonsuz. Kalbine dokunmamış köreltilmiş kılıçlar iz bırakmıştı teninde ve nefes aldıkça yükselen göğsüne, kanadı kırık bir serçe alçalırdı her gece. Yuvasına konmak için nefes boşluğunda kanat çırparak.
Ayaklarında ağırlaşmış postallar olurdu hep. Ayak izleri ondan önde gittiğinde bile nereye gittiğini bilmezdi çünkü gözleri daima omzundan arkaya kayardı. Geldiği yolda göremediği ayak izleri yolunu kaybettirirdi ona. Saçlarına düşen kar taneleri kaybolmuşluğuyla alay ederdi.
Ruhundaki gücenik çocuğun fısıltılarını duymayı unutmuştu çünkü kulakları üzerine taş konulan bir kuyu gibi sağır kalmıştı dünyaya. Dilinde sürekli aynı isimleri sayıklar dururdu. İsimlerin karşılığı olurdu. Bazı isimler geceleri üzerini örter, bazıları gece onu izlerdi. Benim ona verdiğim isimse sadece saçlarını okşardı.
Dantes… masum bir kalbin taşıdığı masum harfler yığını. Mürekkepten fazlası değil ama bir dünyadan çok daha fazlası. Sana verdiğim isim bu ve kim olursan ol, nerede olursan ol, bir gün yine sana gelir ve severdim seni.
Hepsi bu.
༄
Bir zamanlar engin bir tepeye oturup zihnimi manzara misali izlemek isterken şimdi o manzaranın cehennemden farkı yoktu.
Esasında kafamın içi her zaman günahlarla dolu bir cehennem olmuştu. Her günahın sahibinin ben olduğumu söyleyemezdim ama her günahı ben işlemişim gibi acı çektiğimi söyleyebilirdim.
Pencerenin önünde oturmuş karın yağışını izliyordum. Her kar tanesi bir ağırlık olarak omuzlarıma konuyordu sanki. Tüllerin arasından görüş açıma bir araba girdiğinde dışarı çıkmak için pencereden ayrılıp kapıya yöneldim.
Evde rahatsız edici bir sessizlik vardı. Mihri ve Nilüfer ablanın güvenliği için orada olmak istemezdim ama Erdem abi partiye giderken beni kendi evinden almak konusunda ısrar etmişti. Ama burada geçirdiğim bir saat boyunca evdeki kimse tek kelime etmemişti. Ben de pencerenin ardına sığınıp hayatımın son on yılının geçtiği evimi izlemiştim. Gelip giden kimse olmamıştı.
Nilüfer abla elinde bir moda kataloğu incelerken ve Mihri de telefonuyla ilgileniyormuş gibi yaparken sessizce ayrıldım yanlarından. Erdem abi arabasının içindeydi, hava çok soğuktu. Hızlıca arabaya bindim. Emniyet kemerimi bağlarken gözüm bir anlığına eve kaydığında Mihri az önce benim durduğum pencerede durmuş, bize bakıyordu. Bir elini kaldırıp yavaşça el salladığında ona aynı şekilde karşılık verdim ve iyi olacağım dercesine gülümsedim. Neyse ki yüzümdeki ifadeyi yakından göremiyordu.
Korku ve belirsizlik çok baskındı. Erdem abi telefonunu çıkarırken aramıza yoğun bir sessizlik çöktü. Öyle ki her kimi arıyorsa telefondaki çağrı sesini bile duyuyordum. Ardından arabayı çalıştırdı ve telefonu omzuyla kulağı arasına sıkıştırırken, “Barbaros?” dedi. Babamın sesi duyulması çok zor bir şekilde o telefondan sızdı. Gözlerimi Erdem abiye dikmiştim.
“Haberleri izliyor musun?” diye sorduğunda gözlerimi kıstım. “Polatlı basın toplantısında yine sana saldırmaya başlamış.” Araba son sürat ilerlerken önüme dönüp arkama yaslandım.
“Hayır, hayır kimseyle konuşma. Barbaros ortalık basın kaynıyordur, o otelden dışarı çıkma!” Bir anda sesini yükseltince tırnaklarımı avuçlarıma bastırdım. Her şey zamansızdı, her şey anlamsızdı.
“Basın toplantısı bitene kadar kimseyle konu hakkında konuşma. Birazdan oraya geleceğim, Erdal’ı ara basın sözcüsüyle iletişime geçsin. Polatlı’nın seni neyle suçladığı kesinleşmeden kimse basınla konuşmayacak.”
Bakışlarını üzerimde hissettim. “Evet, Lara yanımda.” Adımı duymak anlamını bilmediğim bir cümleyi duymak gibiydi. “Onu otele getiremem, zaten çok kalabalıktır.” dedi ve ardından tekrar, “Lara,” dediğinde bana seslendiğini anlayıp ona döndüm. “Baban seni nereye bırakacağımı soruyor?”
“Yayınevine.” dedim düz bir sesle. Bu yalana daha önce çalışmıştık.
“Seni istiyor,” diyerek telefonu bana uzattığında avuçlarım terlemişti. O telefonu aldım, bu gece babamın sesini duymayı hiç beklemiyordum. Önceki doğum günü kutlamalarından kalma hiçbir hisse sahip değildim artık. Babamın ışıltılı geceleri vardı, benim karanlık uykularım.
“Baba?” Sesimdeki titremeyi saklayamadım. Neler yapmak üzere olduğumuzu biliyor muydu? Erdem abiyle aralarından su sızmazken benim geçmişin peşinde koşup daha da gömüldüğümü bilse hala yüzüme bakmak ister miydi? Onca yalandan sonra insanların nasıl birbirine bakmaya yüzü oluyordu? Nasıl yapıyorduk bunu birbirimize.
“Alpheratz’a mı gidiyorsun kızım?” diye sorduğunda cama düşüp eriyen kar tanelerine bakakaldım. Babamın sesi telaşlıydı fakat kontrolünü de kaybetmemişti.
“Hangi yayıneviyle çalışacağımı nasıl…”
“Nasıl mı biliyorum?” Babam keyifsizce güldü. “Kızımın hayatına karışmasam da hayatında neler olup bittiğini bilmeliydim.” Durdu ve derin bir nefes aldı. “Güvende olduğunu bilmeliydim.”
“Güvende miyim?” diye sordum saf bir merakla.
Erdem abiye dönüp baktığımda onun da gözleri benim üstümdeydi. “Merak etme,” dedi sadece dudaklarını kımıldatarak. “Her şey olmasını istediğimiz gibi ilerliyor.”
“Güvende olmamız için çabalıyorum.” Babam kalabalıktan çıkmış olmalı ki arkadaki sesler kesildi ve yerine sessizlik geldi. “Dinle, bu gece ortalık karışabilir. Her yer basın kaynıyordur şimdi. Ben yayınevine birkaç adam yollayacağım, etrafı kolaçan etsinler. Sen eğlencenin tadını çıkar. Ne olursa olsun bu otele gelmek gibi bir hata yapma. Dışarıda adım atılacak yer yok.”
“Peki ya Tarık?” Kendimi düşünmüyordum çünkü babamın kariyerinde hiçbir zaman yerim olmamıştı benim, insanlar için magazine konu olacak birkaç sorusundan başka da bir işe yaramazdım. “O nerede? Yanında mı?”
Babam uzun bir süre sessiz kaldı. “Baba,” dedim hiddetle. “Tarık nerede?”
“Bilmiyorum!” diye bağırdı bir anda. “Tepemin tasını attıran şeyler söyleyip gitti. Cehennemin dibine kadar-“
“O cehennemde Tarık’ı yalnız bırakmayacağımı biliyorsun.” diyerek sözünü kestim. “Onu cehenneme yollayanlara da sessiz kalmayacağımı bilirken oğlun hakkında bu şekilde konuşma.”
“Kapatıyorum, Lara.”
“Baba,” dedim.
“Evet?”
Baba, on yaşındaydım. Otel odasının kapısını ilk açtığımda gözlerine baktığım ilk anı hatırlıyorum, kocamandın, dev gibiydin, kollarını iki yana açsan üzerime karlar yağmazdı, artık hiç üşümezdim. O kolların arasına girmek istedim, bir kere beni kucaklasan bağım göğe değmez miydi? Yüksekteydin çünkü, gökyüzüne dokunabilecek kadar yüksekte. Ben o gökyüzüne dokundum baba ama orası hayal ettiğim kadar aydınlık değildi. Çünkü yıldızlar da ağlar, bu yüzden sönermiş ışıkları. Sen beni kollarına aldığında ben gökyüzüne yükseldim ama üşümeye devam ettim. Üşüdükçe ağladım, gözyaşı döktüm, tükendim. Ben senin kollarında söndüm. Sen beni ağlatan ilk adamsın. En acısı da neydi biliyor musun, baba?
Seni tanımadan sevdim. Ama tanıyarak kaybettim.
“İyi ki doğdun.” diye fısıldadım sadece. Sonra telefonu kapattım.
Bir süre sonra Erdem abi arabayı otelin olduğu sokağın başına çektiğinde ikimiz de konuşmuyorduk. Sadece yolda birkaç kere olabilecek tehlikelere karşı uyarmıştı beni. Kontağı kapattığında sessizlik daha da derinleşti. Ön cama düşen kar taneleri yavaşça sağa sola devrilen sileceklerin altında yok olurken metrelerce uzaktaki kaosu ve tıkanan trafiği görmek göğsümü sıkıştırdı.
Dantes çoktan gelmiş ve beni bekliyor olmalıydı. Arabanın kapısını açarken gergince etrafıma bakındım.
“Dikkatli ol,” dedi Erdem abi. Dışarı çıkıp kapıyı kapattığımda beni görebilmek için camı indirdi. “Bir polis ekibiyle seni izliyor olacağız. Korkacak bir şey yok, sadece ne oluyorsa olmasına izin ver.”
Söyledikleri beni zihnimdeki cehennemden çıkardı ama hasarlar hala oradaydı. Aşağıya düştüğümü ve o ateşte kavrulduğumu hayal ediyordum. Küllerimden yeniden doğma şansım yoktu çünkü bir kere o çukura düşünce, insanın yeniden eskisi gibi olacağına asla inanmıyordum.
“Mir de böyle söylemişti.” dedim kısık sesle. “Sadece ne oluyorsa olmasına izin ver.”
“Bu senin tercihindi, Lara. Hayır deseydin seni buranın yakınına bile yaklaştırmazdım. Ayakkabılarını kaybetmemeye çalış, takip cihazı var.” dediğinde başımı salladım. Bu yüzden onun evinde hazırlanmamı istemişti sanırım çünkü Nilüfer abla giymem için direkt bunları vermişti. Ayakkabılarımı kaybetsem sanırım bu gecenin en absürt olaylarından biri olurdu.
“Oraya gidince olanlar kolay olmayacak biliyorsun.” dedi ciddiyetle. “Bu kadar güçlü ve sevilen bir siyasetçinin böylesine bir kaosa dahil olması her zaman olmuyor. Herkes kendi ekmeğinin peşinde koşacak.” Bana baktığını hissettim. “Seni de babandan farklı görmeyecekler, Lara. Babanın yaptıklarını bildiği halde ses çıkarmayan zengin bir züppeden farklı değilsin onların gözlerinde.”
Medyanın beni sevmediğini balo gecesi otelin girişinde sordukları sorular sayesinde anlamıştım zaten. Üniversite okumamamdan kitap yazıyor oluşuma kadar kendilerine magazin malzemeleri çıkarabiliyorlardı. Yine de, “Altından kalkabilirim.” dedim. “Hor görülmeye alışkınım.”
“Hor görülmeyi hak etmiyorsun.” Bunu öyle saf bir şekilde dile getirmişti ki inanmaktan başka çarem yokmuş gibi geldi.
“Dikkat et kendine.”
“Hoşça kal.”
O gittikten sonra binanın önünde, kaldırımın kıyısında bir başıma kalmıştım. Göze batmamak için gözden uzak bir yere arabayı park edip buralarda dolanacağını biliyordum.
Muhtemelen dediği gibi insanlar beni hor görecekti ama ne önemi vardı. Giden gitmiş ve kalan yalnızca savunmasız bir halde savaş meydanının ortasında bırakılmıştı. Her gerçeğin beraberinde getirdiği yıkımın sesi olan şarkılar biliyordum, her yalanın beraberinde getirdiği sessizliği ise uykularıma misafir ettiğim geceler vardı.
Bundan daha fazlası gerçekler ve yalanların birbiriyle çarpışması olurdu ve ben yine o savaş meydanından çıkamazdım.
Kendimi karların ve gecenin içine atarak otele yürümeye başladım.
Adımlarım bataklığa düşer gibi karların arasına düştü ve soğuk keskin bir kılıç gibi beni baştan aşağı doğradı. Durabilirdim, şimdi oraya değil de bambaşka bir yöne koşarak her şeyi ardımda bırakırdım ama her şey zaten bendim. Kendi var ettiğim bir dünyanın içinde yarattığım hayallerin sesi bu kez gerçek dünyanın sesini bastıramayacak kadar zayıf düştü.
Lara solar gerçekte kimdi?
Bunu ne sen ne de başkaları bilebildi Dantes. Herkes birbirini tanıdığını zanneder, herkes bir sınırın ötesine geçtiğini sanarak zaferlerine inanır. Her inanç beraberinde yenilgi getirir ve aslında her yenilginin ardında gerçekler vardır.
En çok sen bilmek istedin beni, kuşkusuz bilseydin beraberinde anlayış da gelirdi. Ama neden bilmediğin halde anlamak bu kadar zordu? Sana sunduğum aşk dolu satırlar sadece şimdinindi ve geçmişimiz aramızda etten bir duvar gibiydi.
Edmond Dantes’in ilk gerçek yenilgisi neydi? Yalanlar yüzünden If Şatosu’na düşmesi mi yoksa aldığı intikamın ardından yapacak hiçbir şeyi kalmadığında ölmeyi düşünmesi mi?
Senin gerçek yenilgin neydi Dantes?
İntikamın…
Aşklar savaşlar başlatıp bitirmiştir ama hangi aşk uğruna verilen savaşa değmiştir? Bunu düşündüğüm çok oldu ama o muhtemel sona gelindiğinde yalnızca omnia fui, nihil expedit satırları yankılandı kafamda. Bu kez böyle olmaması için verdiğim mücadelenin şiddeti bana Nihil olmayı da Lara Solar olmayı da unutturacak türdendi.
O kadar hızlı yürüyordum ki yalnızlığın pelerini omuzlarımda şiddetli bir gürültüyle dalgalanıyordu. Nereye gittiğini bilen ama ne için gittiğini bilmeyen bir kız çocuğunun elinde tuttuğu solmuş çiçeklerin kırıntıları ayaklarımın altındaydı. Bulutlar gökyüzüne ölümün üzerine örtülen bir örtü gibi serilmişti ve yüzüme çarpan kar taneleri yalnızca yaralı yüzüme dokunan bir başka yaraydı.
Otelin giriş kapısına ulaştığımda avuçlarımda çocukluğumun ayazlı gecelerinden kalma bir hayal kırıklığı taşıyordum. Hep açılmasını beklediğim bir kapı şimdi darmadağın olunca fark ediyordum ki ben beklemeyi seviyordum ama kapının ardındakileri sevmiyordum.
Çünkü kapı kapalı kaldıkça düşünceler benimdi, hayaller benimdi. Bir yalanı değil de gerçekleri kapının dışında misafir ettiğim geceler benimdi fakat şimdi her gece bir başka yalanla sınanan şafaklar söküyordu ruhumda.
Kalabalığa yaklaştıkça adımlarım yavaşladı ama hislerimde bir nebze yavaşlama olmadı. Konuşabilecek kadar nefeslerimi sakinleştirebilmiş olsaydım, “Kime inanmadığından korkuyorsun Lara?” diye sorardım kendime. “Sana bu tereddüdü kim verdi? Hangi gerçeğin peşindesin ve hangi yalan kollarını açtı sana?”
Gazeteci ordusu beni ilk an fark edemedi ama tıpkı babamın dediği gibi akbabalara benziyorlardı. Onların arasına girersem parçalamak istedikleri bir av gibi ortalarında kalırdım, dağılırdım.
Birkaç adım daha attım ve beni fark edecek ilk muhabirin saldırısına karşı gardımı aldığım sırada görmeyi hiç beklemediğim Fedai Korkut Bey abi orada duruyordu. Üzerinde bir takım elbiseyle kalabalığın gerisinde sağa sola volta atıyordu. Kulağında bir telefon vardı. Her kiminle konuşuyorsa çok öfkeliydi ve her kelimesinden hırs döküldüğünü görebiliyordum.
O an korku da benimleydi, nefrette. İhanette benimleydi, merhamette. Yaşım kadar yıldan geriye akan sayılar sıfıra doğru sürüklenirken her yaşımda bir başka felakete tanıklık etmiştim ve şimdi bir başlangıcımın olmadığı sıfır bile felaketlerle dolu görünüyordu gözüme.
Gecenin karanlığı burada hüküm sürmüyordu çünkü her yer ışıklarla doluydu, herkes birbirini rahatça görüyordu. Bu manzarayı bozan tek şey hızla gözlerimin önüne yağan kardı. Fırtına sanki beni içine saklamak, bir kar yığınının içine hapsederek varlığımı yeryüzünden silmek istiyordu ama başaramadı. Kalabalığa doğru yürüdükçe, “Bu Barbaros Solar’ın kızı.” diyen fısıltılar duydum. “Bu o!”
Yanlış yapıyordum, yanlış yapmıştık. En başından bu yana o kadar yanlışa bulanmıştık ki kendimizi o yanlışın içinde mutlu olduğumuza inandırmıştık. Otelin merdivenlerini tırmanmam gerekiyordu fakat güvenlik medya ordusu otele girmesin diye orada bir etten duvar örmüştü.
“Lara!” Birileri bu kez korkusuzca, herkese duyurmak istercesine adımı bağırdı. “Lara!” Artık Lara Hanım değil miydim?
Gözlerim otelin kapısına kaydı. Bir sürü insan telaşla kapıdan girip çıkmasına rağmen orada tanıdık kimse yoktu. Gözlerimi kapattım ve yeniden açtığımda bir tane muhabir önüme atladı, beraberinde onlarcası geldi.
Birkaç adım geri çekilmek zorunda kalınca sırtım bir başkasına çarptı. Konuşmam için uzatılan mikrofonlar gözüme o kadar anlamsız geldi ki bir an kahkahayı basmak istedim ama sadece sustum.
“Babanın yaptığı yolsuzluklardan haberin var mıydı?” Bunu soran genç bir adamdı. O kadar heyecanlı ve coşkulu görünüyordu ki, sanki avuçlarımda bir devlet sırrını tutuyordum. Hepsinin gözlerinde beni yakalamış olmanın pırıltısı vardı. Nefes alacak olduğum an bir başka mikrofon uzanıyordu önüme.
“Çekilin önümden.” Sesim olmasını istediğimin aksine zayıftı, güçsüzdü. Biraz daha üstüme gelseler hıçkırıklar eşliğinde ağlardım ama bu insanlar o zaman bile merhamet göstermezdi bana. Önüme uzatılan bir mikrofonu hızla ittiğimde yanımda güçlü birinin varlığını hissettim.
“Çekilin lan!” Beni kolları arasına alan Korkut abi, cüssesiyle kalabalığı yararak hızla otelden içeri soktu bizi. Kapılar kapanırken ardımda kalan gürültüler yok olarak yerini kısık bir müziğe bıraktı.
Güzel günlerin hepsi batan bir güneşle birlikte bana sırtını dönüp gitmiş gibiydi. Bir kurtuluşa ihtiyacım vardı, bu geceyi yok edecek kadar büyük bir kurtuluş.
Hangisi daha iyidir, diye yazmıştı Dostoyevski Yeraltından Notlar kitabında, kolay elde edilmiş mutluluk mu yoksa insanı yücelten acılar mı? İkisi arasında bir seçim yapacak olsaydım kesinlikle kolay elde edilmiş bir mutluluk isterdim, insan acının onu güçlü kıldığıyla övünürdü, demek ki bunu söyleyenler gerçekten o sınıra ulaşmamıştı.
Sıfır noktasına dönme şansım olsaydı aşağılık bir varlık olmama rağmen bana yüceliği getirecek o acıyı istemezdim. Çünkü çekeceğimi çekmiş, göreceğimi görmüştüm ama acının bana kattığı bir yücelik yoktu hayatımda. Sadece sefillik hissediyordum. Tanrı’nın bana çizdiği kaderin sıfır noktası, beni yüceltilmiş her duygudan yoksun bırakmıştı.
Bütün sesler ve renkler zamanın yarattığı boşluğa çekilirken o boşluktan, diplerin en derin noktasından bir ses duydum. Bütün seslerden daha gür ve güçlüydü. “Lara?” Adımı söyledi ama harfler yanlış zamanın içindeydi. “Lara iyi misin?” Oradaydım, sıfır noktasında. Her şeyi tek bir göz kırpışıyla değiştirebilecek Tanrı’nın gözlerini kapatıp açmasını, sıfırın beni çektiği derinlikte izliyordum.
İsmim sevdiğim adamın dilinde, zamana, yaradılışa meydan okuyan koskoca bir yanlıştan ibaretti.
Dantes’in, babamı zavallıca bir sevgiyle sevdiğim için beni yargıladığı o gecenin içindeydim. Zavallıca bir sevgi yüzünden, demişti, tercihini unutmaktan yana kullanacaktın. Sevginin önüne bir sıfat geldiğinde anlamı hala aynı kalıyor muydu? “Zavallıca seviyorum,” diye fısıldadım, Dantes’in gecenin hırsızı gözleri görüş açıma girdi. “Unutmak isteyecek kadar zavallıca.” Ama bu kez kast ettiğim babam değildi.
Onu bıraktığım gibiydi, onu bulduğum gibiydi, ona geldiğim gibiydi, onu sevdiğim gibiydi. İnançlarım içimde bir girdap gibi kendi etrafında dönmeye başlarken köksüz kalan her savunmasız duygunun da o girdaba çekildiğini hissettim.
“Sevgilim?” Sesi onu ilk duyduğum zamanki gibi değildi. Dantes’in sesini ilk duyduğum zamanı hatırlamaya çalıştım. Hayatıma Dantes olarak girişini değil de çok daha öncesini, sıfır noktasını.
O kadar güvenmek istemiştim ki ona, her şeyi avuçlarıma koyduğunda bile iyi olacakmışım gibi rol yapmıştım.
“Hadi gidelim buradan.” Karşı koymama fırsat vermeden beni kendine çektiğinde bacaklarımın ne kadar güçsüz olduğunu fark ettim. Topuklu ayakkabılarım içindeki ayaklarım çoktan ıslanmıştı ve buz kütlesi gibi üşüyordu.
“Haberleri izledin mi?” diye sorduğumda, hızlıca, “Evet.” diyerek kestirip attı.
“Niye şok olmuş gibi davranıyorsun ki?” Sesim bir fısıltı gibiydi. “Diğerleri öyle davranabilir ama biz şok olmuş gibi numara yapmayalım, Mir.” İçimde gezegenler birbiriyle çarpışmış gibi dağılmış bir evren taşımama rağmen sesimdeki sakinliğe hayret ettim. “Her şey olmasını istediğin gibi ilerlemiyor mu?”
“Biraz daha imalı konuşmalarına devam edersen tüm planları sikip atacağım.” Sesindeki hırs ve öfkeye inanabilirdim. Beni saran kollarındaki kararlılık da bana bunu kanıtlıyordu. Ben istedim diye bu gece böyle ilerlerken sızlanacak halim yoktu.
“Bu noktaya kadar gelmişken hiçbir şey yapmayacaksın.” dedim.
“Güzel.” diye solumasının ardından asansör kapıyı çınlayarak açıldığında bizi hızla içeri soktu ve düğmeye bastı.
Kapılar kapanana kadar öylece yan yana durduk. Parmakları çıplak tenimde yanan bir demir gibiydi. Etrafımda beni boğan bir hava dalgasının devleştiğini hissettim. Dantes sertçe yutkunduğunda nefeslerinin sesini duydum. Asansör kapısı yavaşça kapandı. O görkemli yalnızlık bizi kucağına aldı ve Dantes ardından beni hızla kendine çevirip dudaklarını dudaklarıma bastırdı.
Beni öpmeye başladı, öpmese ölüm yakasına yapışacakmış gibi. Sırtında bir hançer saplıyken kan kaybediyormuş da son nefesini bana hediye ediyormuş gibi hırsla, öfkeyle, korkusuzca, o kadar ilkel bir şekilde parçalarcasına öptü ki beni bana her şeyi unutmaktan başka çare bırakmadı.
Sırtımın asansör duvarına yaslandığını ve kendini bana bastırdığını, toparlanamayacak kadar dağıldığımda fark ettim. Canım yanıyormuş gibi inledim ama canım yanmıyordu, canım kollarında ölüyordu. Aşkın ateşinden daha fazlası vardı dudaklarında, sanki o da biliyordu sıfır noktasında olduğumuzu. Dudaklarının başı sonu yoktu, kaybolmuştu, kaybetmişti. Beni göz göre göre kaybettiği bir parçaya veda eder gibi öptü ve nefesleri titrerken usulca benden ayrıldığında o veda artık gözlerinde can çekişen bir şekle büründü.
Yalnızca küller kalır, dedi Abélard.
Héloïse hıçkırıklara boğuldu.
Zamana meydan okuyan bir aşk, zaman bile kaybolmuşsa neye yarardı?
Ağlamak istedim. Ona kaybetmekte sorunum yoktu, onu kaybetmekle sorunum vardı.
“Mir,” Bu gece şimdiye kadar ağlamadıysam şimdi de ağlamazdım, kendimi ağlamamak için delice sıkarken göğsümde bir kas kasılarak beni nefessiz bıraktığında başımı geriye yatırdım. “Bana söylemen gereken başka bir şey var mı? Bunca karmaşanın içinde yeni bir sürprizle karşılaşırsam sakin kalacağımın garantisini vermiyorum çünkü.”
“Yapma,” dedi kırık ve yalnız kalmış bir tınıyla, nefesi dudaklarıma çarpıyordu. Sıcacıktı, yuva gibi hissettiriyordu, kokusuysa bir mevsimdi. Nasıl aşıktım ama ona, o sıcakta kavrulup o mevsimde savrulmak ister gibi.
“Lara her zaman beklenmedik şeyler olacak ama bu gece sabırlı olmana ihtiyacım var.” Alnını alnıma bastırdı. “Sana söylediklerimi hatırlıyor musun? Her ne oluyorsa olmasına izin ver.”
“Yüzme bilmiyorken kendini denizin akıntısına bırakmakla aynı şey benden istediğin.” Gözlerimde beliren belli belirsiz korkuyu, birazcık geri çekildiğinde gördü ve ona kurşun sıkmışım gibi baktı.
“Denizin ortasında bir ıssız adanın seni her zaman beklediğini unutma.” Yanaklarımı kavradı. “Tamam mı? Hep peşinde olacağım. Tehlikede olmayacaksın.”
Böyle söylüyordu ama bakışları bir kitap olsaydı, içinde okunacak hiçbir satır kalmamış derdim. Seni birisi okumuş ama okuduğu her satırı beraberinde götürmüş, ya bırakmaya kıyamamış ya da ondan başka kimsenin ol istememiş. Birileri senden senin olan satırları çalmış Dantes ama sen o kadar şikayetçi olmamışsın ki bu durumdan, o kişi için tüm satırlarını kaybetmeye razı gelmişsin.
“Babam için artık geri dönüş yok,” dediğimde biraz geri çekildi. “Ama sadece onu değil Tarık’ı da suçlayacaklar. Onun başının belaya girmemesi için bir şeyler yapmalısın.”
“Polatlı’nın babanı suçladığı olayların hiçbirinin Tarık’la bağlantısı yok. Hepsi on yıldan daha uzun süre önce işlenmiş ve devamı gelen suçlar. Tarık bu suçlamalarla zarar görmez.”
“Sana güvenmek istiyorum.” Bana baktı, gözlerinde hala Abélard’ın satırlarını anımsatan bir veda ve dudaklarında bu vedayı inkâr etmek isteyen bir özlem vardı. “Beni hayal kırıklığına uğratma.”
Cevap vermesine fırsat kalmadan asansörün kapısı açıldı. “Gel.” diyerek bana elini uzattı.
Elini tutmak yerine kendime çeki düzen verdim. Kısa bir an için Dantes’in geçmişine sahip olsaydım düşüncelerim ne yönde seyrederdi diye merak ettim ama her düşüncenin sonunda bir başka pişmanlıkla başlandığım yere geri döndüm.
O gece Dantes’in elini tutmadım.
Herkes kendi kalbinin yabancısıdır aslında, bunu birbirimize defalarca kez kanıtladık. Bir kalbi fetheden savaşçılar olduk ama savaş ganimetinin ne işe yaradığını anlamadık. Ona sahip olduk ama onunla olana sahip olamadık. Kalbini aldım senden ama kalbinin içindekiler hep sende kaldı. Bu biraz da benim kusurumdu, bir adım geri atışına sesini çıkaramadım.
Seni göğsünde bir yabancıyla baş başa bıraktım.
Benim göğsümdeki yabancı ise en büyük düşmanımdı.
“O gece çatıda sana söylediğim hiçbir şeyi unutma tamam mı?” dedi asansörden çıkarken. Nereye, ne için gittiğini bilen kendinden emin adımları bu gece yok olmuştu. Tedirgindi, bir yandan konuşurken diğer yandan yavaş adımlarla asansörden çıktık.
Şimdi partinin olduğu salona gitmemiz gerekiyordu. Ben hiçbir şey olmamış gibi babamın yanında duracak ve onu teselli etmeye çalışacaktım. Kimse onun karşısında durduğuma inanmayacaktı. Sonrasında Dantes’ten dedemin ve Hayalet’in geldiği haberini alacaktım. Biraz yalnız kalmak istediğimi söyleyerek babamın yanından ayrılacaktım.
Dedem beni yalnız yakalamak isteyecekti. Yanında olmak istememekte kararlı olduğumu fark ettiğinde beni zorla yanına almak gibi bir düşüncesi olduğunu kısa bir süre önce Dantes fark etmişti ve bunu kullanacaktık.
Dedem bu gece beni kaçırıp zorla götürmek için burada olacaktı. Ve ayağımda bir takip cihazı taşırken, aynı zamanda Dantes hep bir adım arkamda beni takip ederken biz bunun olmasına izin verecektik. Çünkü beni götürdükleri yerde sakladıkları diğer şeyi ancak bu şekilde bulabilirdik. Her şey bittiğinde ve ben geri döndüğümdeyse babam çoktan yargılanıyor olacaktı, hiçbir şeye müdahale edememesi için elinin kolunun bağlanması gerekiyordu.
Dantes bana geçmişiyle ilgili çoğu şeyi anlatırken yaptığımız plan buydu. Ama o asansörden çıktığımızda Tarık’ın sessiz adımlarla ve yüzündeki sorguyla karşımıza çıkması yoktu.
“Tarık?” Sesindeki gerginlikten anladığım kadarıyla Dantes onu görmekten hiç memnun olmamıştı. “Senin ne işin var burda?”
“Asıl senin ne işin var babamın doğum günü partisinde?” dedi Tarık sertçe. Kalbimin en büyük fatihi olan adam… bu gece fethedilmiş bir toprak parçası gibi dağılmış görünüyordu.
Gözlerinin bana kaymasını beklediğim saniyeler can çekişen birini izlemek gibiydi. Biz ne kadar sessizliğe gömüldüysek çevremizdeki insanlar da o kadar gürültü yapıyordu, yanımdan hızlı adımlarla giden bedenler bir hayal gibiydi ve ben bir filmin ortasında donup kalan bir figür gibi hissettim kendimi. Biri hayatımın duraklama tuşuna basmıştı.
“Ben istedim yanımda olmasını.” Ona doğru bir adım atmak istedim fakat bakışları beni durdurdu.
“Burada dikkat çekiyoruz.” dedi Dantes, gergince etrafına bakındı. “Konuşacaksak daha kuytu bir yere geçelim.” Bir yandan da sürekli saatini kontrol ediyordu.
“Misafirlerin geldi diye mi saatine bakıp duruyorsun?” diyen Tarık bir kez bile bana bakmıyordu. “Çoktan burada olduklarından haberin var mı?”
Dantes kaşlarını çattı. “Ne?”
“Ben aptal yerine koyma,” Tarık bir anda Dantes’in yakasını tuttuğunda nefesimi tuttum. “Ne işleri var bu gece burada? Bana söylemeden ne bok yiyorsunuz siz?”
“Sana neyi söylemesi gerekiyordu, Tarık?” Durgun bir deniz sakinliğinde dile getirsem de cümleyi, içimde dalgalarla boğuşuyordum.
“Tarık,” Dantes öfkeyle dişlerini sıktı. “O suçlayan bakışlarını çek üstümden, Lara’nın yanında tartışmanın sırası değil.” Konuşurken bir yandan da ceketinin iç cebinden telefonunu çıkardı.
Tarık’ın da üzerinde siyah bir takım elbise vardı ama ceketi yoktu. Beyaz gömleğinin kollarını yukarıya sıvamıştı ve kol damarları gergindi, insana can çekişen bir bedeni hatırlatıyordu.
“Bu gece buraya gelmemi en başından bu yana istememenin sebebi neydi?” diye sordum bir anda, başka zaman olsa usulca yanına yaklaşır ve kollarımı beline dolardım. Aksini yapmam mümkün olmazdı çünkü bir mıknatıs gibi ona çekiliyordum daima. “Ben hiçbir şey anlamıyorum,” Bir ona bir Dantes’e baktım. “Bana Tarık’la birlikte hareket edeceğini hiç söylemedin, Mir?” dedim şaşkınlıkla. “Tarık’ın konuyla ne alakası var? Onun seninle ne alakası var!”
“Lara şimdi olmaz, sakin ol.” Dantes telefon kulağında gergin nefesler alırken sanki o an benim sorumlarımla hiç ilgilenmiyordu.
“Sana bilmem gereken başka bir şey var mı diye defalarca sormadım mı?!” diye bağırdım koridorda. Tarık’ın öylece yanımızda duruyor oluşunun şokundaydım.
“Hay sikeyim ya.” Dantes telefonla konuşurken öfkeyle ellerini saçlarından geçirdi. Benimle değil de telefondakiyle konuştuğunu anlamam zaman aldı. “Fırat’a nerde? Ne yaptın ona?” Telefondakine bu soruyu sorarken Tarık’a başarısız olduk der gibi başını iki yana salladı.
Bir adım ileriye ve bir adım geriye bile gidemeyecek kadar olduğum yerde saplı kaldığımda Tarık bir anda öne atılarak Dantes’in elindeki telefonu aldı ve hoparlöre verdi. Ekranda Fırat yazıyordu fakat saniyeler içinde Hayalet’in kahkahası kulaklarıma doldu.
“Uyusun da büyüsün ninni,” Sesine karışan gülüşler bir delinin dudaklarından çıkıyor gibiydi. “Gün deldi, devran döndü, Güzyeli. Hadi sevgilini al da gösterimi izlemeye gel, size kocaman bir sürprizim var.”
“Fırat’ın telefonu neden sende şerefsiz!” Tarık’ın dudaklarından çıkan bu cümle, bu gece bana saplanan ilk kurşundu. Göğsümün ortasında bir bıçak dönerken bir adım geri çekildiğimde, yüzünde apaçık bir kin ve nefret duruyordu. Yabancı gibiydi ama aynı zamanda tüm denklemi başa döndüren sıfırdı. İnançlar uğruna verilen mücadelenin her şeyi yok eden çarpanı ve eşitliğin sonsuza uzayan bir sonucuydu.
Ben ise hiçbir işe yaramayan bir elde kalandım.
“Tarık?” diye fısıldadım. “Sen Hayalet’i nereden tanıyorsun?”
Ben koşarak buraya gelirken ve senin uğruna tüm dünyayı karşıma alabilecekken sen benim hangi yanımda duruyorsun? Gerçeklerin sessizliğini bastıran yalandan bir gülüş duydum. Tarık gözlerini kapatarak bir yumruğunu alnına bastırdı, sanki gözlerime baksa bana vereceği cevap elde kalan son umudu da sıfırlardı.
“Sevgili dostlarım,” Hayalet muhtemelen bizi görmüyordu ama yaşadığımız çıkmazı biliyormuş ve bunu sonuna kadar kullanmaktan çekinmiyormuş gibiydi. “Şu an, tam da şu saniye size biraz rahatsızlık vermek durumundayım.” dediğinde pat diye otelin tüm ışıkları söndü ve her yer karanlığa gömüldü.
Birkaç saniye sonraysa jeneratör devreye girmiş olmalı ki loş, kızıl ışıklar yandı ve otel bir korku filmi sahnesine döndü.
“Neredesin Allah’ın belası?” dedi Tarık, sesi kızıl ışıklarla çevrili koridorda yankılandıkça bir filmin ölümle biten son sahnesindeki gibi perdeler kapandı zihnimde. “Kaçma. Bu gece bari kaçıp korkak gibi davranma!” O, hırsla loş koridorda adımlarken Dantes saçlarına parmaklarını geçirdi. “Siktiğimin şerefsizi. Önce Fırat’ın yerini söyle, sonra da kendi yerini söyle ki senin ciğerlerini tek yumruğumla sökeyim!”
“Kalbimi kırıyorsunuz ama,” dedi Hayalet alayla. “Neredeyim biliyor musunuz? Biricik dostum Barbaros’un yanında. Zavallım şu an ne yapacağını bilemediğinden peş peşe kadehleri devirmekle meşgul. Fakat endişe etmeyin, birazdan ona hazırladığım sürprizle keyfini yerine getireceğim. Siz de davetlisiniz ama şimdi koşarak salona gelirseniz boğazına bir ip doladığım Fırat nefessizlikten ne yapar?”
Karanlığın içine yayılan sessizlik bir karadeliğe dalmak gibiydi. Evrene hükmeden kaos, o sessizliğe boyun eğmiş bir köleydi. “Belki de çoktan uykuya dalmıştır.” Hayalet kısık bir kahkaha attı. “Uyusun da büyüsün ninni…”
“Hayalet?” Okyanusun dibinden gelen güçsüz bir sesle konuştuğumda Tarık ve Dantes’in bakışları üzerime çevrildi ama umurumda değillerdi. Herkes bir başka köşeyi kapmaya çalıştıkça oyunda ilk yenilen onlar olmuşlardı. Hayalet’in kahkahaları sesimi duyduğunda kesildi, bu tavırdan medet umabilir miydim?
“Ölüm Perisi,” dedi hala neşesini kaybetmeyen bir sesle ve hatıralarımdan bir anı gün yüzüne çıktı. Kelimeler can buldu, sadece kelime değillerdi, mürekkebin içinde bir geçmiş yatıyordu ve şimdi uykusundan uyanan geçmiş beni yalan dolu bir çukura yatırıyordu. Tarık’a baktığımda gözümden bir yaş aktı ve birlikte uyduğumuz bir gecenin içinde bana fısıldadığı o lakap aramızda bir şimşek gibi çaktı. İyi geceler, Ölüm Perisi.
“Yakında tekrar görüşeceğimiz için seni en sona saklıyorum,” dedi Hayalet. “Heyecanlıyım.”
“Ne için?” diye fısıldadım. Oysa çok iyi biliyordum ama bildiğim gibi mi olacaktı onu biliyordum.
“Benimle birlikte Tanrı’nın bile hatırlamayacağı bir yere geleceğin için.”
“Senin gideceğin tek yer cehennem.” Dantes hızla telefonu Tarık’ın elinden aldı. “Fırat-“
“Fırat oteldeki odaların birinde. Ama gösteriyi kaçırmanı da istemem, o yüzden işini erken bitir diye 1507 numaralı odada olduğunu söyleyeceğim ama hangi katta olduğunu bulmak size kalmış. Şimdi ister gel beni durdur, ister uykuya dalmak üzere olan arkadaşını ara. İkisi de beni çok eğlendirir. Sevgili dostlarım, hoşça kalın.”
Sonra telefon kapandı.
Dünyanın yıkılışının bir portresi olsaydı, bizim o koridorda karşılıklı durduğumuz an olurdu. Loş kırmızı ışıkların yarattığı aydınlıkta cehennemin giriş bileti vardı. Tarık gözlerini kapattı ve başını geriye yatırarak derin ama bomboş bir nefes aldı.
“Salona dönmeliyiz.” Sesi bile artık bir yabancıya aitti. En çok bana yabancı olan kalbimde, dönüp de yüzüne bakabileceğim kimse kalmamıştı. “O şerefsizi yakalayıp Fırat’ı hangi katta tuttuğunu söyleyene kadar dişlerini sökmeliyiz.”
Tarık’ın Hayalet’ten bahsederken kullandığı sıradan ses tonu zihnimi uyuşturuyordu. Hikâyenin bir kısmında yolları kesişmiş olabilirdi, bu aklıma gelen en iyi ihtimaldi, bir ihtimal daha vardı ki, o yalnızca bir katliam sebebiydi.
Hayalet… Bir ölünün varlığıyla eş değer varlığa sahip olan adam. Hep gerçekleri söyleyen ama söylediği hiçbir şeyden bir sonuç çıkmayan adam. Oyun oynamayı, kuralları kendi koymayı delice sevdiğinden yaşam da onun için bir oyuna dönüşmüştü. Oyunun kuralı bozulmasın, demişti biraz önce. Fakat o hiçbir zaman bir kurala uymamıştı.
“Mir?” dedim ona doğru dengesizce adımlarken. “Mir!” Sesim koridorda yankılandığında Dantes’in bana bakmaktan başka şansı kalmadı. Şakağında bir damar hızla atıyordu ve nefes nefeseydi. “Ben bu otele daha önce defalarca geldim. Katlar ve oda numaraları eş değer gidiyor ve biz 15. Kattayız.”
Dantes’in söylediklerimi düşünmesi yalnızca iki nefes sürdü. Ağzından birkaç küfür dökülürken Tarık ile bakıştı ve bir anda anlaşmış gibi aynı anda koşmaya başladılar.
Bedenleri loş ışığın içinde bir gölge gibiydi. Bu gece gölgeler bile ete kemiğe bürünmüştü. Onlardan daha yavaş bir şekilde fakat gözden kaybetmeden peşlerinden gittim. Çok değil, yalnızca üç koridor aştıktan sonra bir kapının önünde durdular.
Aynı anda kapıya sert bir tekme geçirdiklerinde kapı kırılarak odanın içine doğru savruldu. Birlikte bu kadar uyumlu hareket edebilmelerini sadece ağzım açık bir şekilde izledim.
Bugünün değil de sayılamayacak kadar çok günün getirdiği bir sır perdesi dönüyordu aralarında, tek bir bakışmalarında bile benim gördüğümden çok daha fazlası olduğunu anlıyordum.
“Fırat?” Dantes’in sesi beni kafamın içinden çıkardı fakat hep orada kalmak isteyen bir yanım vardı. İçeri girmedim ama kapının yanına kadar yürüyerek içeriyi görebileceğim bir mesafede durdum.
Fırat dağılmış haldeydi. Onun üzerinde takım elbise yoktu, siyah bir kazak ve pantolon giyiyordu. Kaşında kanayan bir yara ve dudağının kenarında kan sızıntısı vardı. Hayalet’le kavga ettiğini tahmin etmek zor değildi. Ve Hayalet’in söylediğinin aksine ölümün kıyısında falan değildi. Sadece elleri ve ayakları bağlanmıştı, ağzınaysa bir bant yapıştırılmıştı.
Tarık onu bağlayan ipleri keserken Dantes ağzındaki bandı açtığında ona sarılmamak için kendini zor tuttu. Yaşadığı rahatlama, gözlerindeki gevşeyen hisler benim gözlerimde de vardı fakat bunun da çok kısa süreceğini tahmin etmeliydim.
Dantes, “Neler oldu?” diye sorduğunda Fırat hırsla yere kan tükürdü ve başını kaldırdı. O an gözleri gözlerime değdi.
Fırat’la ilk konuştuğum anı hatırladım. Dantes’in evine ilk gittiğim gün oradaydı, kucağında bir gitar tutuyor ve bana küçümseyici gözlerle bakıyordu. Artık o bakışlardan eser kalmamıştı. Bir zamanlar beni insan hayatına değer vermemekle ve babama olan sevgimle suçlayan adam şimdi karşımda yaralı bir şekilde dururken benim dizlerim titriyordu ve o bana, bir abi endişesiyle bakıyordu.
“Fırat?” Tarık yeniden dikkatini kendi üstlerine çekti. İpleri kestikten sonra kelebek bıçağını cebine attı. “Bize ne olduğunu anlat.”
“Burada vakit kaybediyorsunuz,” dedi Fırat. “Ulan adam sizin ona ihanet ettiğinizi düşünüyor! Çağlar, onu durdurmayı denedim. Gerçekten denedim ama her zamankinden daha öfkeli.” Serbest kalan elleriyle yaralarındaki kanı silerken gözleri Dantes’e kilitlendi. “Büyük salona, herkese her şeyi anlatmaya gitti.”
Zamanın merkezinde dev bir çatlak meydana geldi. O çatlakta sürekli tekrar eden bir çığlık vardı ve o ses zamanın kalbine aitti. Siz bir araya gelmemeliydiniz diyordu. Her şeyin başladığı yerde yeniden birlikteydik ve zaman sanki bunu bilip de telafi etmek ister gibi bizi küllerimizden yeniden doğduğumuz yerde öldürüyordu.
Dantes yavaşça doğrulduğunda Tarık geriye doğru bir adım attı.
“Bunun her şeyi mahvedeceğini biliyor.” dedi Tarık. Hissizce güldü. Bu gülüşün altında müebbet yediğini öğrenen bir mahkûmun kalp atışı can buldu. “Zaten bunu istiyor,” Dantes’e bakarak başını iki yana salladı. “Hep bunu istedi. Aksine inanacak kadar aptal olan bizdik.”
Dantes bana baktığında aramızda sessiz bir bakışma geçti. O bakışmanın içinde binlerce cümle gizliydi belki de.
“Çağlar, bak bana. Eğer şimdi salona gidip Hayalet’i durdurmazsan her şeyini kaybedeceksin. Her şeyi. Planda bu yoktu.” dedi Fırat. “Amına koyayım böyle bir plan bile yoktu!”
O an kahkahalarla gülmek istedim. Sizin için böyle bir plan yoktu.
Dantes kapının yanına gelip gözlerimin içine baktı. O gözlerde, karanlık gecelerden kalma kanlı şafaklar vardı. Böyle bir durumda bile arkadaşlarına hiçbir şey anlatmayacak kadar iradeliydi. Numaracı, numaracı.
Hiçbir şey söylemeden çıktı. Gidişi bir vedayı andırdı. Arkamı döndüğümde Tarık da orada yoktu. Kapının yanında öylece hareketsiz durduğumda, “Sen neden gitmiyorsun?” dedi Fırat şaşkınlıkla.
Omuz silktim sadece.
“Dedim ki…” Gözlerime baktığında bir kuyunun kapağı açıldı ve Fırat’ın kuyunun dibindekileri görmesine izin verdim. “Sen… sen zaten Hayalet’in her şeyi anlatasını istiyorsun. O yüzden bu sessizliğin.”
Sessizliğimin pek çok sebebi vardı ama en başında bu geliyor olmalıydı. “Cimcime,” Fırat kederle iç çekti. “Hayalet’in anlatacağı şeylerin başrolü biz değiliz. Biz onun umurunda falan değiliz. Neden burada sanıyorsun? Çağlar ile neden aynı yolda yürüdü sanıyorsun?”
“Babam için.” dedim, biliyordum.
Babamın gülüşü kırmızı ışıkların içinde yok olana kadar boşluğa baktım. Sonra her şey gitti, babamın görüntüsünden sevdiğim herkesin gülüşüne kadar her şey.
“Yani bu senin için bir sorun değil mi?” Fırat ayağa kalkarken hayretler içerisindeydi. Bu gece buraya zaten babam için bir şeylerin son olduğunu bilerek geldiğimi bilmiyordu. Hiçbiri bilmiyordu. Dantes ne Ateş’e ne de Fırat’a hiçbir şey söylemeyeceğiz demişti. Fırat’ın burada bile olmaması gerekiyordu.
“Sen neden geldin ki otele?” diye sordum.
“Hayalet aradı, hepimizi arayıp gelmemiz gerektiğini söyledi. Nil de burada. Sadece Ateş ve Evren yok, Mavi ateşlendiği için onu hastaneye götürdüler.”
Hayalet’in onları da çağırmasında bir mantık göremiyordum. Bu gece sadece benim için burada olmalı ve beni alıp dedeme götürmeliydi. Hiçbir şey istediğimiz gibi gitmezken bundan sonrası için de iyi şeyler hayal edemiyordum.
“Hayalet neden ona ihanet ettiğimizi düşünüyor?” diye sorduğunda tepki vermedim. “Çağlar’la bizden gizli bir şeyler yapmış olabilir misiniz?”
“Tarık’ın neden sizinle aynı lisanda konuştuğunu bana söyleyecek misin?” Sorusuna karşılık dile getirdiğim bu soru Fırat’ın dudaklarını sıkıca birbirine bastırmasına neden oldu. “İyi. Kendi gözlerimle görürüm ben de.” diyerek odadan çıkıp hızlı adımlarla büyük salona doğru koşmaya başladım.
Düşündüğümün aksine bu savaşta ilk yenilen ben olmuştum. Tek bir geceye hükmeden farklı anılar koşarken benimleydi. Bir yanımda sevdiğim adam duruyordu, diğer yanımda hep sevmek istediğim babam. En büyük zayıflığım sevgimdi, bende en çok yer kaplayan. Bir gün dünyanın en güzel hissi tarafından katledileceğimi kim bilebilirdi.
Sen bunu biliyor muydun Dantes? Bunu koşarken sık sık düşündüm. Beni severken ve seni sevmeyi bana meşru kılarken bir gün bu sevginin ruhumuzun katili olacağını biliyor muydun?
Soruya verebilecek bir cevabım olsaydı, her maktulün bir kez de olsa katilinin gözlerinin içine bakmaya hakkı var derdim ve sonra gecenin hırsızı gözlerine kitlenirdim. O zaman seni severken öldüğümü görürdün bir kez daha.
Büyük salonun kapısına ulaştığımda nefes nefeseydim. Omuzlarımda bir geçmişin ağırlığı, avuçlarımda bir geleceğin yok oluşunu taşıyordum. Burası kalabalıktı, hem de çok kalabalık. Yine de karanlığa doğan güneş varmış gibi görmek istediğim herkes gözlerimin önündeydi.
Babam, Barbaros Solar… her şeyden ve herkesten uzakta bir köşeye sinmişti. Kollarını önündeki yüksek masaya yaslamıştı ve elinde bir içki bardağı, masasında bir içki şişesi vardı. Yüzündeki ifadeyi tanıyordum, aynı ifadeyi dedemle yüzleştikten sonra terasta bir başına dururken de takınmıştı. Sanki çoktan kaybetmişti, oysa daha hiçbir şey olmamıştı.
Yanında gergince duran Erdal ona bir şeyler söyledi ama babamın umurunda bile olmadı. Erdal babama ulaşamamanın hırsıyla başını kaldırdığında zihnimden adını geçirdiğimi anlamış gibi göz göze geldik. Eğer kalabalıklar arasında değil de baş başa olsaydık canımı yakmaktan çekinmeyeceğini belli eden bir bakış vardı gözlerinde, olanların sebebi ben değildim ama babamın parmağı sehpaya çarpsa beni suçlayacak kadar psikopattı.
Bakışlarımı ondan çekerek beni bekleyen o sona doğru bir adım attım. Kalabalıktan bazıları loş ışığa rağmen kim olduğumu anlayıp benden bir adım uzağa çekilirken mırıltıya dönen konuşmalardan sessizlik bir dağ gibi yükselmeye başladı. Yalnızca bir saniyeliğine gözlerimi kapatıp açtım ve aynı saniyelerde gerçeğe ne kadar muhtaç olduğumu benden daha iyi anlayan Tanrı, bir kez daha gözlerini kapatıp açtı.
Bir anda tüm ışıklar yandı.
Gözlerime bıçak darbesi inmiş gibi elimi yüzüme siper ettiğimde kalabalıkta bir hareketlilik oldu. Zihnime inen bıçak can yakan bir yavaşlıkla geri çekilirken beni kanamalı bir şekilde bıraktı.
Salonda bir sahne vardı, gördüğüm ilk yer orası oldu, bir zamanlar babam o sahneye çıkıp hayranları için etkileyici bir konuşma yapmıştı. O zamanlar en yakın arkadaşlarım yanımda duruyordu. Şimdiyse kalabalığın ardında yalnızlığın diğer adıydım.
Bakışlarımı sahneden ayırmadım.
Zamanın içindeki çığlıklar genişledi.
Ve o sahne boş kalmadı.
İlk başta gördüğüm sadece karanlık bir bedendi. Siyahlara bürünmüştü ve bir cellat kadar karanlık bir enerji yayıyordu. Boyu uzundu ve yüksek sahneye çıktığında ise dünyayı ayakları altına alacak bir deve dönüştü. Nefesimi tutarak, nefesimi bir halat gibi boğazıma dolayarak nefessizliğin kıyısına geldiğimde bedenine bakmaya son vererek başımı kaldırdım ve sahnenin ortasında duran Hayalet ile göz göze geldim.
Bir zamanlar benimle dans ederken taktığı kırmızı maskesi, hala yüzündeydi.
Kıpırdayamaz bir şekilde ona baktığımı gördüğünde keskin yüz hatlarına bir gülümseme yayıldı. Bu gülümseme, ben çoktan kazandım ama size kaybettiğinizi kanıtlamaktan zevk alacağım diyordu.
“Değerli misafirler…” Konuşmasını beklemiyordum. Kalabalıktan ve gürültülü ortamlardan keyif almadığını uzun zaman önce gözlemlemiştim. Oysa şimdi o kalabalığa hükmeder gibi tüm dikkatleri üzerine çekerken tek bir endişe kırıntısı bile yoktu yüzünde. “Öncelikle vaktinizi çaldığım için hepinizden özür dilerim.” diyerek konuşmasını devam ettirdiğinde, bir yanımda Dantes ve bir yanımda Tarık duruyordu.
Bedeller ödenmişti, kayıplarsa en başından bu yana buradaydı. Gerçekler bulunması en zor olanıydı fakat onlar da bu gece burada olacakmış gibi hissederken kımıldamadan durmaya devam ettim. Ama yanımdaki adamlar öyle yapmadı. Tarık Dantes’e baktı, Dantes ise başını iki yana sallayarak Hayalet’e bakıyordu.
“Hayır,” Fısıltısını duymaktan çok dudaklarını okudum. Sesini dinlemekten çok kelimelerini hayal ettim. “Bunu yapmana izin vermeyeceğim.” deyişi, yavaş başlayan adımlarına eşlik eden ilk kelimelerdi. Ardından ise kalabalığı iki yana yararak, önüne çıkan her insanı bir köşeye fırlatarak sahneye koşmaya başladı.
Beni şoka uğratan şey, Tarık’ın da ondan bir farkının olmamasıydı.
“Cimcime,” Fırat nefes nefese yanıma geldiğinde ikisi de üzerine yıkılan bir çığdan kaçmak istercesine sahneye koşarken, “Siktir.” diye fısıldadı Fırat Hayalet’i sahnede görünce.
“Fırat!” Diğer yanda Nil koşarak Fırat’ın boynuna atladı, gözleri beni hiç görmedi. Benim de onu gördüğüm söylenemezdi. “Dakikalardır seni arıyorum! Yüzünün bu hali… Siktir, o sahnedeki adam Hayalet mi?” diyerek bakışlarını Fırat’ın yaralı yüzünden çekti, sanırım beni tam da o saniyede farkına vardı.
“Lara?”
“Sadece susun.” diye fısıldadım. Neden herkesin söyleyecek bir şeyi vardı?
Nil benimle muhatap olmayacağını anlayınca yeniden sahneye döndü. “Ne yaptığını sanıyor bu manyak?” Ayakta duramayacakmış gibi sıkı sıkıya Fırat’ın koluna tutundu.
Dudaklarımdan kaçacak olan histerik gülümsemeyi son anda yuttum. Şimdi, burada yıkılacak olsam altında kaldığım enkaz yalnızca kalbim olurdu. Dantes, diye seslenirdim o yıkımın altında, tüm varlığınla engel olmak istesen de bu ana, geçmişin seni bugüne getirirdi.
“Buraya bakar mısınız, size hayatınızda sadece bir kez denk gelebileceğiniz bir an yaşatacağım,” diyen Hayalet’in sesi beni kendine çekti. Kalabalık o adamın kim olduğunu bilmiyor oluşuna rağmen mutlak bir sessizliğe büründü. Babam bile kim bu adam dercesine sindiği köşesinden sahneye bakıyordu ama kaşları çatıktı.
Barbaros Solar’ın yüz ifadesi… fazla tanıdıktı. Tanıdığını bildiğin ama kim olduğunu bilmediğin bir yüze bakar gibi bakıyordu ve ben o yüz ifadesini daha önce aynada defalarca kez gördüğümü fark ettim.
Farkına vardığım bu gerçek beni bir bıçak gibi ortadan ikiye ayırdı. Babam da Hayalet’i tanıyordu ama nereden tanıdığını, kim olduğunu çıkaramıyordu. Belki de dedemle konuştuğu çatıdayken orada olan adamlardan biri olduğunu anlamıştı.
“Kaos,” dedi Hayalet, ağır ama kendinden emin adımlarla sahnede volta atarken bir elini cebine attı. Vahşi bir avcı gibiydi, sanki zamanın akış hızı ona yetmiyordu, daha hızlı aksın, daha hızlı yaşasın, dile aldığı kaos onu bir an önce yutsun istiyordu. “Kaos çözülmesi gereken bir düzendir derler bilir misiniz? Bu tam bir aptallık işi. Kaos kaostur ve düzen kaosun karşısında eriyip giden bir başkaldırıdır. Hanımlar ve beyler, neden bir grup insanın sizi yönetmesine izin verirken kendi aklını kullanamayan aptallara dönüştüğünüzü hiçbir zaman anlayamayacağım,” dediğinde kalabalıktan hoşnutsuz birkaç homurtu yükseldi.
“Hoşunuza gitmedi mi?” Küçümsercesine gülmeye başladı. “Bu aptallığı yapan sizsiniz. Sizin hayatınızı sizin izninizle eline alıp dünyaya kaosu yayarken kendi düzenini yaşayan insanlara bu hakkı veren sizsiniz.” Söylediklerine olan inancı o kadar keskindi ki bu inanç neredeyse saygı duyulacak düzeydeydi. “Onlar işlediği suçlardan aklanırken, siz suçsuzken bile hapsedilen aptallar değil misiniz?”
“Ne diyorsun sen?” dedi kalabalıktan yabancı ve itiraz dolu bir ses. “Düzen gereklidir, yönetim de öyle. İndirin şu adamı sahneden!”
“Sizi yöneten insanlar bir hırsız!” diye bağırdı Hayalet, gözleri bir cehennem alevi öfkesiyle parladı. “Zavallılarsınız! Onların koyduğu sınırları aşmayıp bir kukla gibi yaşıyorsunuz hayatı, oysaki kuklacı siz olursanız kimsenin size hükmetmesine gerek kalmaz. O güvendiğiniz insanlar, en büyük düşmanınız!”
“Saçmalık!” dedi bir başka biri. “Rakip parti militanlarını kim içeri aldı! Bu parti Barbaros Solara’a ait. Kimsenin onu suçlamasına izin vermeyeceğiz!”
Kısacık bir an tüm salonun aynı anda ayaklanacağını ve babamın adını haykıracağını sandım ama herkes susmakla yetindi. Doğrusu ben bile Hayalet’in konuyu nereye bağlayacağının merakı içindeydim.
Hayalet’in son söylenen sözlerden sonra attığı gür kahkaha mikrofonu dudaklarına yakın olmamasına rağmen sesi tüm salonda yankılandı. “O savunduğunuz adamların gerçekte nasıl bir hayat yaşadığını size kanıtlayayım,” dediğinde kahkahası dinmişti ama gülüşü hala yüzündeydi.
Göz ucuyla babamın önünde durduğu masadan uzaklaştığını ve kalabalığa doğru bir adım attığını gördüm. Kendi yarattığı düzenin içinde en büyük kaosu taşıyan Barbaros Solar, bu geceki kaosun içinde yitip giden o direnişin ilk kurbanı mıydı?
“Buraya bak, Barbaros Solar,” Hayalet bir elini heyecanlı bir şekilde salladı. “Kalabalığın içinde saklanıyorsun ama kurduğun düzen seni saklamıyor. Yıllarca lüks içinde yaşarken insanlara yaşattığın o kaosun ardında yatan gerçeği herkesin görmesini ister misin?” Gözlerindeki öfke katlanarak artan bir çığdı. “Arslan Polatlı’nın sunduğu gerçekler yeterli olmaz diye size bir başka gerçek getirdim bu gece.” dedi Hayalet. “Ekranı açın!”
Emrinin ardından sahnenin arkasında duran dev ekranda bir anda beklenmeyen görüntüler belirdi. Başta sadece karanlıktı, tıpkı evren yaratılmadan önce var oluşa hükmeden o karanlık gibi. Sonra karanlık bir karadeliğin içine çekilerek evrenden gittikçe uzaklaştı ve ekrandaki görüntü netleşti.
Ekrandaki görüntüde, karanlık bir sokak vardı.
Dantes Hayalet’i durdurmak için sahneye koşuyor olmasına rağmen kafasının içinin benimle dolu olduğunu tahmin edebiliyordum. Verdiği sözlerin hepsi sıfır noktasındaydı. Hiç ileri gidememiştik aslında, daima başladığımız yerde kalmıştık. O babamı yıkmak istemişti ama babamla birlikte beni yıkma ihtimali de sıfır ve bir arasındaki sonsuz olasılıklarda saklıydı.
Çok geç kalmıştık. Yapamamıştık. Durduramamıştık. İstediği bu olsa da vazgeçtiği de buydu. Olmasını istediği buydu ama beklemediği de buydu. Bir gün beni çağırdığı o izbe sokağın üzerimize atılan toprak misali ceset kokmamızı sağlayacağını akıl edememiştik. İnanmıştık ama çabalamamıştık. Sevmiştik ama çok daha fazlasını yapmalıydık.
Sadece bir kez adım attığım o sokağın görüntüleri bin yıldır benimleymiş gibi ekranda oynarken binlerce yıl geçmişten yanmıştı canım, binlerce yıl aynı ihanetin tadı damağımdaydı.
“Durmayacak,” dedi Fırat fısıltı gibi bir sesle. “Her şey bitti.”
Biten neydi? Yalanlar mı yoksa muhtaç kaldığım gerçekler mi? Hayat mı yoksa bizi yaşadığımıza inandıran aşk mı? Bu gece burada gerçekten biten tek bir şey vardı, Dantes. Bunu kabullenmemiz çok uzun zaman alacaktı.
Ama ben pes etmiş bir şekilde bir adım geri atıp sırtımı duvara yaslarken, o gece bacaklarım beni zar zor taşırken sana geldiğim günlerdi aslında biten. Çünkü istediğin hep buydu, bana olan aşkına rağmen.
Bundan aylar önce kendinden önce sesini bana verdiğinde düşüncelerimin tek hâkimi oydu. Onu merak etmiştim. Onu dinlemiştim. Onu hayal etmiştim. En çok da gözlerini. Sanki bir kez baksa bana tüm sırlar çözülecekti ve ben bir kabustan uyanmış olacaktım. Oysa şimdi görüntülerde babam arabasından inip o sokağa adım atarken ne kâbus bitmişti ne de uyanıklık geri gelmişti.
O gece o sokakta bir başlangıç duruyordu. Başlangıç kimdi? İlk adımı atan kimdi? Başımı çevirerek o sokakta babamı gören ben mi yoksa bir adamın kalbine nişan alan babam mı? Hayır başlangıç bu değildi. Başlangıç aynı zamanda sondu. Son aynı zamanda ölümdü ve başlangıç da yaşamaktı. Son denilen şey, aslında yaşamaya yeniden başlamaktı.
Hiçbir zaman son olmamıştı.
Çünkü babam o tetiğe basarak sadece bir cinayet işlememişti. Babam kendine de bir kurşun sıkmıştı aslında, bir cinayetin beraberinde getirdiği intiharın kurbanı oydu.
Görüntülerde babam elinde bir silah tutuyordu ve ben onu aylar önce canlı canlı izlediğim andaki gibi izliyordum. Kamera sürekli hareket halinde olduğundan görüntü arada bir kaysa da elindeki silah ve yüzü o kadar netti ki hiçbir yanılgıya yer bırakmıyordu.
Sadece vurduğu adamın yüzünü görmek mümkün değildi çünkü yerde olduğu için onun yüzü karanlıkta kalıyordu.
Aynı şekilde vurulan adamın birkaç adım gerisinde duran Fırat da karanlıktaydı. Kimse görmüyordu ama ben görüyordum. Kameranın önünde ve arkasında apayrı dünyalar yaşanıyordu.
Ama beni hıçkırıklara boğan bu görüntüler değildi. Beni hıçkırıklara boğan Dantes’in Hayalet’e ulaşamamış olması da değildi. Beni hıçkırıklara boğan, sıfır noktasında bir okyanus gibi diplere doğru çekilmeme neden olan şey, Tarık’ın da apaçık bir şekilde ekranda görünüyor olmasıydı.
Bir cinayetin tanığı, sessiz kalanı.
Tetiğe basmayan ama engel olmadığı için cinayeti işleyenle aynı muameleye maruz kalacak olan o adam şimdi kalabalığın içinde pes etmiş bir şekilde dururken sadece ekrana bakıyordu. Kendine bakıyordu. Koşup yanına gitsem ve kollarımı ona dolayarak sen suçsuzsun diye haykırsam suratına, o kadar hissizce bakardı ki suratıma, ben de oradaki katillerden biriyim derdi. Onu ve vicdanını biliyordum. Küçücük bir yaranın ağır yaralı kalbine nasıl hasarlar bıraktığını bilirken şimdi babamın ona yaşattığı hayatın bedeli avuçlarındaydı.
Bu haksızlıktı.
Bunun sebebi Dantes miydi?
Unutmak ve inkâr etmek istedim. Orada ellerimi dudaklarıma bastırıp tüm salon ve muhtemelen tüm Türkiye babamın işlediği ama Tarık’ın da engel olmadığı o cinayeti izlerken yapabildiğim tek şey ağlamaktı. Mümkün değildi ama en başa dönmeye ihtiyacım vardı, bugünden sonra ailemi bir arada tutan görünmez bir ip varsa bile, artık geride hiçbir şey kalmamıştı.
Başa dönmek gerekiyordu. Başa dönmek istiyordum.
Sahnede duran Hayalet görüntüler oynarken gülümsedi. Hayat, şimdi sana istediğin başlangıcı veriyorum ve başlangıçta ölenler bile daha yolun başında, sen her şeyin bittiği yerde dursan da son benim avuçlarımda, dercesine kalbime ağır bir darbe indirdi.
Babam görüntülerde bir kez daha tetiğe bastı.
O başlangıç benden, önce bir babayı, sonra bir aileyi ve sonra sevdiğim adamı aldı.
Babamın vurduğu adamın bedeni yere devrildi.
Sahnede duran Hayalet, maskesini çıkardı.
Babamın vurduğu adam, tam karşımda duruyordu.
Bir başlangıç bul kendine, diye fısıldadı zihnim. Hayat neyle başlar? Aldığın nefesler neyle başlar? Kalbini eline verecek olan sonu biliyorsun, başı görmek için önce sonunu kabullenmen gerek. Şimdi kalbini eline al ve sondan başa git. Aşk neyle başlar? Gerçekler neyle başlar? İnanmak neyle başlar? Söyle Lara, bir yalanın içinden çıkıp gerçek olmak neyle başlar?
Gerçekleşmek neyle başlar?
İhanet neyle başlar?
Sıfırı al yanına.
Sıfırı istemiyorum.
Sıfır bir başlangıç değil. Sıfır attığım ilk adım değil. Sıfır yolun başı bile değil. Sıfır yolun hiç olmayan kısmı. Öncesi. Karanlık olan yer. Başlangıç sıfır değil.
Bir romanın ilk sayfası neyle başlar?
Hiçbir roman sıfırla başlamaz. Her şeyle birle başlar. Birinci gece, birinci adım, birinci söz, birinci sayfa, bir kitap daima ilk bölümle başlar.
Ama bazen öyle bir son yaşarsın ki bittiği yerde başladığını görürsün. Aslında başladığın yer, zaten sondur bilmezsin. Ama öğretirler. Öğretecekler. En acı şekilde öğrettiler.
“Bir katil miymiş…”
“Barbaros Solar bir katil mi?”
“Tarık bile mi?”
“Yok artık, Tarık Solar bile mi?”
“Polisler nerede? Polise ihbar edin.”
Fısıltılar…
Öldüm.
Binlerce defa.
Ben bu gece öyle bir öldüm ki ne cesedim kaldı ortalıkta ne de bana ait bir ruh. Fısıltılar sessiz bir kalbin yardım çığlıklarına saplanıp kaldı. Kalbim, o sessizliğin ve çığlıkların boyunduruğunda can çekişen bir dilenci gibiydi. Sana aşıktım, dedim ona. Ben sana aşıktım ama sen beni bu aşkla öldürdün. Ben öldüm. Binlerce defa.
Sırtım duvara yaslı olmasa muhtemelen yere düşerdim, dünya süratle etrafımda dönüyordu. Bir kelebeğin kanat çırpmasıyla kalbime geri dönen fırtınanın başlangıcı aslında hep bendim. Ben yapmıştım, ben inanmıştım, ben sevmiştim.
Kelimeler kara bir duman gibi etrafımda yayılmaya devam etti. Kalbimin etrafını çevreleyen bir ateş büyüdü. Gerçekler için pek çok şeyi gözden çıkarmış olan ben, ilk kez bir gerçekten bu kadar kaçmak istedim. Gerçek değildi. Gerçek gibi gelmiyordu. Mümkünatı yoktu değil mi? Ben yatağının içinde uyurken hayatı yalanlar ibaret olan bir kızın kabusunu görüyordum ama o değildim. O olmamalıydım.
Gözyaşlarım düzeni yıkan kaosu görmeme de engel değildi. O kaosun sahibi, hayatımdaki ilk kanadı çırpıp fırtınayı başlatan Dantes’ti.
Buna rağmen aynı anda binlerce şeyi algılamaya devam ettim. Birkaç metre ötemde, benim gibi ayakta zor duran Fırat, Fırat’ın yanında Hayalet’e şok olmuş gözlerle bakan Nil, kalabalığın arasında kendi yok oluşunu avuçlarında tutan Tarık, elinde tuttuğu bardağı parçalanan babam ve orada, Hayalet’in suratına bir yumruk atarak sahnenin gerisine doğru savuran Dantes.
Konuşabilseydim eğer, faydası yok derdim. Anlamıyor musun sen beni kendi adana davet ettiğinde aslında hükmümüzü en baştan vermiştin. Beni istemiştin ama benim olanı istememiştin.
Babam aramızda daima bir sınırdı, o sınır bu gece en savunmasız olduğum yerden parçalara ayrılırken döktüğüm her bir gözyaşı ziyandı. Ziyan edilmiştim, hem de ne uğruna?
Dantes’in “Neden yaptın?” Sorusu şaşkınlıktan kimsenin konuşamadığı salonda çok net duyuldu. Birlikte olduğu insanların ona ihanet edişini neden garipsiyordu, kendisi de bana pek çok şeyi anlatıp onlara ihanet etmesine rağmen.
“Her zaman beni kullanarak bir şeyler elde etmeye çalıştın!” Ağzındaki kanı yere tüküren Hayalet’i yakalarından tutarak sarstığında hıçkırıklardan nefesim tıkandı. “Artık buna izin vermeyeceğim!”
“Ben değil, biz!” diye bağırdı Hayalet. Hayalet… Yaşayan bir ölü… en başından bu yana. Oysa tanık olduğum cinayet, sıkılan o kurşun o kadar sahici gelmişti ki bir zamanlar, asla o adamın yaşayacağına ihtimal vermemiştim.
Peki ya babam ve Tarık bunu nasıl anlamamıştı. Tarık… hıçkırıklarım bir anda yavaşlarken yeniden o gecenin içine sürüklendim.
Tarık Solar, kalbimin en büyük fatihi.
“Biz istedik, biz oynadık!” Hayalet de aynı öfke ve şiddetle Dantes’e bir yumruk attığında artık onları bile göremiyordum. “İstediğin o adamın cezasını çekmesiydi. Sana istediğini verdim, kayıplar umurumda bile değil.” Bir anda Dantes’i iterek kendinden uzaklaştırdı ve kalabalığa döndü.
“Baba!” diye bağırdığında bakışları kalabalığın arasından babamı buldu ve zihnimin içindeki dünya paramparça oldu. “Şimdi hayatını siktiğin oğlunlagururduyabilirsin.”
Titreyen ellerimi başımın iki yanına bastırdım. Baştan aşağıya titreyen bedenim sanki iğneyle döşeli bir yola yüz üstü devrilmişti. Kime bakmalıydım şimdi? Kime bakıp bir kaçış yolu aramalıydım. Tarık’a bakmak istiyordum ama ona baktığım ilk an babamın Hayalet’in şakağına doğrulttuğu silahı göğsüne indirişi geliyordu. O kurşun Hayalet’in şakağına girecekti, babamın istediği buydu.
Ama sonra Tarık, namluyu göğsüne indirmişti. Sanki Hayalet’in kalbinden vurulsa dahi ölmeyeceğini bilecek kadar iyi tanıyordu. Onun bir kalbi yoktu.
“Hayır hayır…” diye sayıklarken avuçlarımı sertçe başımın iki yanına vurdum. “O yapmaz! O bana bunu yapmaz!”
Biri beni yalanlasın diye çaresizce etrafıma baktığımda hala durduğu sahnede babamla göz göze olan Hayalet’i gördüm. Babam sıktığı yumruğunu açtığında elinde kalan kırık bardak parçaları bir bir yere döküldü. Aynısı benim kalbime de oluyordu, kalbim kendi kanında çaresizce boğuluyordu. “Sürprizleri sevdiğini çok iyi biliyorum, babacım.” dediğinde son kelimesi bir yalanın ortasında aniden çakan yıldırım gibiydi.
Hem neden Hayalet babama baba diyordu?
“Şu süslü gecelerle doldurduğun hayatında bir kez olsun bana aydınlık bir gün yaşatmadın. Sana bir gün geri geleceğimi, senden her şeyini alacağımı söylemiştim. Bak, nasıl da sana benziyorum. Bak baba, bana bak!” diye kükrerken ellerini iki yana açtı. “Senden her şeyini aldım! Kariyerin gitti, servetin gitti, ailen gitti,” Hayalet gülümsedi ve o gülümsemede hiçbir şeye olmasa da yitip giden o aileye duyduğu acımaya şahit oldum. “Gün Işığı’ndan kalan tek parçanı da aldım senden, kızını.”
Hayalet’in gülümsemesindeki o acıma kayıplara karıştı. “Bu gece için kızına teşekkür et, en büyük pay onun. O olmasa hiçbir şey yapamazdık biliyor musun? Onun sayesinde buradasın, onun sayesinde birazdan gelecek olan polisler alıp götürecek seni.”
Yüreğimin kapısını çalan bir korku tarafından işgal edildiğimi hissettim. Aklımdan binlerce düşünce geçti ve hepsi tarafından alaşağı edildim.
Bir enkazın altında kalsam yeriydi, üzerime bir gökdelen çökse şimdi, şu taşları üzerimden alın demezdim. Sebebi ben değildim ama sonuçta payım vardı. Bunu öğrenen babam her şeyi, tüm kaosu arkasında bırakarak bana doğru yürümeye başladığında etrafında koca bir karanlık getiriyordu.
Hayatımda ilk kez ne yapacağımı gerçek anlamda bilemedim. Üzerine son sürat gelen arabaya bakarken donup kalan insanlar gibi babama bakakaldım.
Babam bana yaklaştıkça geriye çekilmek istedim ama arkamdaki duvar buna izin vermedi. Zaten Barbaros Solar da buna vakit tanımadı. Yanıma gelince elleri bir anda yakama yapıştığında ne yapma diyebildim ne de karşı koyabildim. Saniyeler içinde güçsüz bedenimi bir bez bebek gibi tutuyordu.
“Senin baban olduğum güne yazıklar olsun.” dedi, öfkeliydi, hiddetliydi. Hep karizmatik bulduğum yüz hatları şimdi bir canavarı andırıyordu.
Babam bu gece yıkılan tek dağ değildi ama en kudretlisi yoktu. En yüksekte olduğundan en büyük yıkım ondaydı ama ben en dipte olmama rağmen en çok canı yanan benmişim gibi geliyordu.
“Kenan’ı öldürmen son damlaydı.” dedim. Hayalet’in planı olmasa da onun yakalanması için en büyük adımı Dantes’le birlikte atmıştık zaten. Ama o an bunu sesli söyleyecek cesaretim yoktu.
Kelimeyi ağzıma almamla eş zamanlı olarak babam yakamı bıraktığında ve suratıma sert bir tokat geçirdiğinde o darbeye direnebilmem imkansızdı. Saniyeler içinde kendimi yerde buldum.
Önce yalnızca şok hissettim. Kaybolmuştum sanki. Hiçliğin içine çekilmiştim. Hiçbir şey duymuyor ve görmüyordum. Yok olmuştum. Bu ben değildim. Bu, bu gece gözyaşlarımın akmayı kestiği ve hiçliğin içindeki acının gerçeklerle yüzleştiği ilk andı.
Bu kez ağlamıyordum ama gözyaşlarımın yerinde dudağımdan aşağıya akan kanı hissettim. Yine de gözlerinin içine bakmaya korktum.
“Sen verdin o belgeleri o şerefsizlere!” diye bağırdı tükürürcesine. Beni yeniden yakalarımdan tuttuğunda bedenimin üst kısmı yerden yükseldi. “Çok daha fazlasını yaptın! En başından beri hep onunlaydın! Bilerek aldın hayatımıza, gelip de hayatımızın içine etsin diye o hainin yatağına girecek birine mi dönüştün sen!”
Dünyada benden başka görecek hiçbir şeyi kalmamış gibi gözlerindeki tüm nefretin hedefi bendim. Bu azımsanacak bir nefret değildi. Kudreti öyle güçlüydü ki ben dahil her şeyi yakıp yıkacak kadar büyüktü. Hem de her şeyi.
Bir an için bana tekrar vuracağını sandım ve bu düşünce bana hiçbir şey hissettirmedi. Acı geldi ve kapıma dayandı, kırık bir kapının eşiğinden geçmek ne kadar kolaysa o kadar kolayca girdi içeri. Ev sahibi ben olmama rağmen eve hükmeden o oldu. Bir kere vurmuştu nasıl olsa babam bana, bir kez daha vursa canım yanar mıydı?
“Bir insan nasıl babasını yıkmak için bu kadar çabalar? Herkes değil de sen? Neden! Ne bok yaptım lan ben sana? Ne?”
“Baba…” Yakalarımdaki ellerini tuttum ve ona yalvaran gözlerle baktım. Şimdi sarılsa bana her şey düzelecekti aslında. Neden sarılmıyordu? Sevginin iyileştirici gücüne inanan kalbime ne olmuştu benim? Babamın kanlı elleri yakalarımı nefesimi kesmek ister gibi sıkarken kalbim bile cevaplardan kaçarak sessizliğe büründü. “Sebebi ben değilim,” dedim. “Sebep hep sendin.”
“Baba!” Bu ses… bir zamanlar hayatımdaki tek güven kaynağı olan ses… şimdilerde yerinde yalnızca boşluğun hüküm sürdüğü bir sesti. “Ellerini Lara’nın üzerinden çek!”
Ne bağırıyordu ne de kaostan kaçmaya çalışıyordu. Sanki çoktan kanat çırpan kelebeğin öldüğünü anlamıştı da dünyadaki tüm kelebekler aynı anda kanat çırpsa da geri dönülemez bir noktada olduğumuzu biliyordu.
“Çekmezsem ne olur?” diye hırladı babam ama bir anda beni bırakarak Tarık’ın üzerine yürüdü. Ona da vuracağı korkusunda yüreğim hızla çarparken Tarık babamın havaya yükselen elini hızla yakaladı. “Bana da mı vuracaksın? Daha önce defalarca vurmuştun, bir yenisi daha sorun olmaz senin için.”
“O tetiği birlikte çektik,” diyen babam elini Tarık’tan kurtardı. “O gece kafasına sıkacaktım o piç kurusunun. Bile bile engel oldun bana, onu kalbinden vur çünkü hak ettiği ölüm bu dedin bana. Kafasına sıkacaktım!”
Beni içine alan boşluk genişleyerek büyüdü. Bu dünyada ne mutluluk ne bahtsızlık vardır, dedi Monte Cristo, sadece bir durum diğeriyle kıyaslanır hepsi bu. Mutluluk ve bahtsızlık birbirinin gözlerine bakan iki insan gibi etrafımda belirdi. İkisinin de bedenleri kanlar içinde kalmışçasına yaralıydı ama mutluluğun gözleri de yaşlıydı.
“Bana kolayca inanan sendin,” diyen Tarık’a onu ilk kez görüyormuş gibi baktım. Bu sen değilsin, dedim ona. Sen kimsin? “Sen beni acından inletirken bile bana inanmaya devam ettin baba, kabul etsen de etmesen de senin en büyük zayıflığın buydu.”
Gözleri bir nefesliğine bana döndüğünde bir ormana ev sahipliği yapan topraklar sarsıldı, Tarık sanki bana bakamıyormuş gibi gözlerini hemen üzerimden çekti. “Tetiği çeken sendin, yiyeceğim hüküm seninkinden az olacak. Tüm suçu sana yıkacağım. Hayatını yıktığın her insanın hayatına karşılık ömrün dört duvar arasında geçecek.”
“Eğer ben ondan önce senin beynini uçurmazsam!” diyen Erdal’ın sesi araya girdi. “Şerefsiz piç kurusu!”
Elinde bir silah tutuyordu ve namlu Tarık’ın şakağına dayanmış vaziyetteyken silahların çekildiğini gören kalabalıktan bağrışlar yükseldi. Hayalet ve Dantes artık sahnede değildi. Nerede olduklarını bilmiyordum, zaten kalabalık koştururcasına kendini salondan dışarı atarken görebilmem de mümkün değildi.
O an biri kafama bir silah dayasa, ne yapıyorsun demezdim. Çünkü kafamın içindeki dünya zaten o yok oluşun eşiğine gelmişti. Belki de bütün bunlar kafamın içinde oluyordu ve ben yalnızca bir hayal ürününden ibarettim. Öyleyse bir anlamım yok demekti. Öyleyse ölecek olsam sadece bir satır yeterli olur demekti.
Tarık ben daha ne olduğunu anlayamadan bir anda Erdal’ın suratına yumruk geçirdiğinde silahın yere çarpma sesini duydum. Aynı saniyede salon kapısından içeri polisler girerken kalabalık büyük bir gürültü eşliğinde çıkışa doğru sürüklendi. Birileri bana çarptığında babamdan uzaklaşarak duvara çarptım.
Tarık olanca gücüyle Erdal’ı yumruklarken sanki bunun için bir daha fırsatının olmayacağını biliyordu. Polisler kalabalığı yararak yanımıza geldiğinde yüreğim ağzımda atıyordu.
“Barbaros Solar!” Bunu sesini ilk kez duyduğum bir polis söyledi. “Hakkınızdaki suçlamalar sebebiyle sorgulama için sizi emniyete götürmemiz gerekiyor. Sessiz kalma hakkına sahipsiniz.” Polis elindeki muhtemelen babamın tutuklanmasını meşru kılan izin kağıdını havaya kaldırıp hızlıca gösterdi. Suçlu konumunda olmasına rağmen hala saygıyla hitap ediyorlardı babama.
Yanındaki diğer polisler babamı yakalayarak bileklerini arkaya kıvırdı. İtiraz etmeye, olay çıkarmaya çalışan birkaç adam polisler tarafından bastırılırken babama kelepçe takılmasına engel olamadılar.
Bense o sahneyi izlerken fark ettim ki tetiğe basıldığında ölen kimse olmamasına rağmen Barbaros Solar aylar önce karanlık bir gecede kendi çocuğunun göğsüne nişan almıştı. O tetiğe basmıştı, sıktığı kurşunun hedefini bulacağına inanarak.
“Bu sahneyi izlemek zorunda değilsin.” Tarık Solar hızlı bir hamleyle babamı götüren polisler ve benim aramıza girdiğinde artık babama dair görebileceğim bir şey kalmamıştı. Oysa Tarık kendini benim yeni hedefim yaparak bundan daha iyi hissedeceğimi sanmamalıydı.
“Sen?” dedim, Erdal’a yumruk atmaktan parmak boğumlarının kaç içinde kaldığını fark ettim. “O gece orada olduğumu biliyordun?” Nefesini tenimde hissedeceğim kadar yakınımdaydı ve gözleri yanağımdan akan yaşlara kaydı. “Anlamalıydım. Arkanı dönecektin. Vazgeçtin. Anlamalıydım. İzlediğimi biliyordun. Orada olduğumu biliyordun. Tarık!” Koca bir hüsranla bağırdım. “Sen biliyordun!”
“Herkes biliyordu, Ölüm Perisi. Herkes o gecenin bir parçasıydı.” Hayalet aniden kalabalığın ortasında belirdi ve, “Bizi biraz dostlarımla yalnız bırakın!” derken elindeki silahla havaya iki kere ateş ettiğinde çığlıklar her yanı sardı.
Neye uğradığını şaşıran polislerin hepsi silahlarını Hayalet’e doğrultacakken diğerlerinden daha rütbeli görünen bir polis araya girdi. “İndirin silahları.” dedi sertçe.
“Ama komiserim-“
“İndirin dedim size!” Adam bağırırcasına konuştuğunda kimse ona karşılık veremedi. “Birazdan emanetleri almaya geleceğim.” dedi Hayalet’e. Belli ki onun burada olması da planının bir parçasıydı. “Sınırı aşacak bir şey yapma, senin de başını yakarım.”
İşte bu kadardı. İsteyen istediğini elde etmiş ve şimdi herkes yoluna mı bakacaktı? “Herkes salonu boşaltsın!” diye bağırdı sonra komiser olan adam. Polisler, küfrederek onlara karşı koymaya çalışan ve koşarak oradan uzaklaşmak isteyen iki kutba ayrılmış insan topluluğunu salondan dışarı çıkarmaya başladı. Kaosun gürültüsü de kalabalıkla birlikte gitti.
“Kapıları kilitleyin.” dedi Hayalet.
Ensemde soğuk bir metalin varlığını hissettim. Gözlerimi kapatırsam gerçek olmaz sandığım her şey kapalı gözlerimin ardında bile en gerçek haliyle karşımdaydı. Gözlerimi açtığımda ise salonda bizden başka kimse kalmamıştı.
Ensemdeki metalin baskısı arttı. Aynı şekilde birinin Tarık’ın kafasına silah dayadığını gördüğümde gözlerine bakmak dünyanın en zor şeyi haline geldi. “Oturtun şunları.” Hayalet’in sesi bir yükselip bir alçaldı.
O ana kadar nerede ne yaptığını bilmediğim Dantes bir sandalyeye bağlanmıştı. Hayalet oyununu o kadar planlı bir şekilde kurmuştu ki ondan başka kim müdahale ederse etsin olayların seyri değişmiyordu. Salonun ortasına çember şeklinde konulmuş sandalyelerde sadece Dantes değil, Fırat ve Nil de oturuyordu. Fırat’ın da elleri arkasından bağlıydı fakat Nil bağlı değildi. Hayalet istese de Nil’in bir şey yapamayacağını düşünüyormuş gibi rahattı.
Arkamdaki adam silahın baskısını artırarak beni ittirdiğinde ayaklarım birbirine dolandı. Dudaklarımı aralayıp çığlık atmak istediğimde babamın attığı tokattan kalan acılar tüm damarlarıma yayıldı. Kanın tadı acı dolu bir şarap gibiydi, çok daha fazla kanımı akıtarak içsem sarhoş olur muydum? Unutur muydum her şeyi?
Arkamdaki adam beni Dantes’in karşısındaki sandalyeye oturturken Tarık’a silah çeken adam da onu son boş kalan sandalyeye oturttu. Kimse konuşmuyordu. Fırat’ın bakışları her yerdeydi, Nil ise gözlerini Hayalet’ten ayırmıyordu. Tarık boşlukla yüz yüzeydi ve Dantes gözlerini açmıyordu.
Uzun bir sessizlik oldu. Sonu hiç gelmeyen bir sessizlik…
“Nihayet baş başa kalabildik.” İlk konuşan Hayalet oldu. Kilitli kapıların ardında kalan kaostan sonra ihtiyacı olan her şeye kavuşmuş gibi kendine bir sandalye çekti ve Dantes ile beni en rahat görebileceği yere oturarak çembere dahil oldu. Silahı hala elindeydi, gözleriyse yaşama tutunma gücünü kaybetmiş gözlerimde.
“Seninle tanış mıydık?” diye sorarken başını hafifçe yana yatırdı ve gülümsedi. “Merhaba kardeşim, ah, ama ben seni zaten senin kadar iyi tanıyorum.”
“Seni öldüreceğim.” Dantes yavaşça gecenin hırsızı gözlerini açtı. “Ellerimin serbest kaldığı ilk an seni tek nefeste öldüreceğim.”
Hayalet başını geriye yatırarak gür bir kahkaha attı. Sandalyesine iyice yerleşti ve uzun bacaklarından birini diğerinin üzerine atarken silahı kucağına koydu. Parmaklarını aristokratik bir hareketle birleştirdi. “Duydun mu, Ölüm Perisi? Aylar önce ölmeyeyim diye bana çelik yelek giydiren adam beni öldürecekmiş.”
“Oyun oynamayı bırak.” Ellerim bağlı olmamasına rağmen başımın arkasındaki silahın varlığı bedenimi o sandalyeye mıhlamıştı. Önemli değildi gerçi, yağmur toplayan kara bulutlardan bir farkı olmayan zihnimde toplanan düşünceler bu gece bana her şeyi yapma iradesi verecek gibiydi. Ölüm ve yaşam anlamsızlaşmıştı. Bir şeyler için mücadele etmek de öyle. “Alacağını aldın işte. Bırak artık bizi!” diye bağırdım.
“O kadar kolay değil. Ben değil, biz alacağımızı aldık. Ne bakıyorsunuz lan yüzüme!? Ben mi yaptım her şeyi?”
Bir anda silahını kavrayarak ayağa fırladığında sırtım sandalyeme çarptı. Hayalet çemberin ortasına bir el bombası gibi girdi ve nefretle baktı hepimize. “Hepiniz konuşacaksınız! Tüm suçu benim üzerime yıkıp masuma yatmanıza izin verir miyim?”
“Sen delisin.” dedi Nil dehşetle. “Şu yaptığına bir bak!”
“Yok öyle küçük hanım. Benim yaptığım her şeye siz izin verdiniz. Hanginizden başlayayım.” Silahın ağzına bir mermi sürdü ve çıkan metalik ses artık boş kalan salonda kulaklarımı işgal etti. “Fırat? Nil? Yok, önce en sessiz olandan başlayalım.” derken Tarık’a doğru yürüdü. “Sen anlat,” dedi dişlerini sıkarak. “Barbaros Solar’ı devirmek için kardeşim dediğin kızı nasıl ayakta uyuttuğunu anlat.”
“Anlatacak hiçbir şeyim yok benim,” Tarık bir buz kütlesi kadar katı ve soğuktu. Korkusuzca Hayalet’e bakıyordu ama o korkusuzluğu görmek bile kalın bir duvarın ardını görmeye çalışmak gibi zordu. Beklemediğim bir anda o bakışları bana dönünce kalbim sızladı. “Sana hissettiğimi söylediğim hiçbir şey sahte değildi.”
“Yalan.” dedi Hayalet gülerek.
“Birlikte uyuduk, birlikte acı çektik, birlikte gülmeyi öğrendik. Bunlar gerçekti.”
Hayalet bir kez daha bağırdı. “Yalan!”
“Önceliğim hep sendin, Lara. Tüm kalbimle yemin ederim ki-“
“Yalan, yalan, yalan!” Hayalet bir anda elindeki silahı ateşledi. Patlamanın ardından gelen korkunç hisler bir yılan gibi boğazıma dolandı. Gözlerimi kapatarak yok saymak istediğim her görüntü kalbimin aynasına düştü. Sevdiğim, güvendiğim herkesin yıkılışı bu gecenin içinde devleşti. Hayalet, Tarık’ı bacağından vurmuştu.
“Siktirme lan belanı!” diye bağırdı Fırat. “Sıkıyorsa gel bir de bana sık! Gelsene lan it!”
Nil kocaman açılmış gözleriyle ona döndü. “Fırat, sus!”
“Aceleye lüzum yok.” Hayalet hırs ve öfkeyle yere tükürdü. “Sıran geldiğinde sana da sıkarım, Fırat.”
Ayağa kalkıp Hayalet’in yakasına yapışmama engel olan şey neydi hiç bilmiyordum. Sebebi bacaklarımda hissizlik olabilirdi. Konuşamıyordum bile, Tarık’ın bacağından süzülen kanlara sadece şok içinde bakakaldım. O yara aldı. Herkes yara aldı. Yaralar kar tanesiyse yara alanlar karların karıştığı topraktı. Tarık dişlerini sıkarak inlerken dişlerini sıkarak yaralı bacağını tuttu.
Eğer ayağa kalkacak gücü geri kazansaydım ne yaptığını asla umursamadan yine giderdim Tarık’ın yanına. Acısı göğsüme bir sicimle bağlanarak aramızdaki bağın aslında ne kadar gerçek ve derin olduğunu hissettirmişti ama derinliği fazla olan her bağın kopması da bir o kadar acı oluyordu.
“Bir kez daha susarsan diğer bacağına sıkacağım.” Hayalet dikkatini yeniden Tarık’a çevirdiğinde kravatını sertçe çıkarıp fırlattı. Ben kendimi ne kadar tutmaya çalışıyorsam Nil o kadar hıçkırıklara boğulacak gibiydi. Sıradakinin Fırat olduğunu anladığından mı bu haldeydi yoksa hepimiz için mi ağlıyordu?
Tarık güçlükle başını kaldırdığında alnında biriken terleri gördüm. Kahverengi saçları yüzünün her yanına dağılmış vaziyetteydi ve kendini sıktıkça bedeni titremeye başladı. “Beni konuşturamayacaksın.” demesinin ardından Hayalet parmaklarını sıkarak içini çekti.
“O zaman onun bacağına sıkarım.” Ardından silahı bana çevirdi.
Fırat hırlamaya benzer bir ses çıkararak ipleri koparmaya çalıştı, faydasızdı.
“Dur!” Dantes Tarık’tan önce kükrercesine bağırdı ve bağlı olduğu sandalyeyi de koca cüssesiyle kaldırarak ayağa fırladığında arkasındaki adam ensesine silahın dipçiğiyle vurdu.
Dengesini kaybederek tekrar oturmasını ve gözlerinde biriken paniğin kalbimde yankı bulmasını gözyaşları içinde izledim. Dokunmaya kıyamadığım her bedende açılan yaralar aynaya baktığımda göreceğim yaralardan daha çok yakıyordu canımı.
“Ben anlatırım!” Kendine gelmek istercesine başını iki yana salladı. “Yeter ki ona dokuna.” Başka bir zamanda, yine aynı sahneyi yaşadığımız bir hikâyede birlikte savaşmışken şimdiki zamanda ne için savaşıyorduk? Uğruna mücadele edilen şeyler o an öylesine anlamsızdı ki Hayalet silahı kalbime çevirse sesimi çıkarmazdım. Edmond da ölüm diyetindeyken buna benzer şeyler hissetmiş olmalıydı.
Gözlerini kapadığında, geceleri balçıkla kaplanan arazilerin üzerinde gezinen saman alevine benzeyen bir yığın parlak ışık görüyordu, diyordu Dumas onun ıstırabını anlatırken. Bu belirtiler, o meçhul ülke olarak adlandırılan ölümün alacakaranlığıydı. O ülkeyi görüyordum, şahit olduğum bir alacakaranlıktan çok daha fazlasıydı. Sanki o ülkenin sınırlarını bile ben çizmiştim ama girişini kaybetmiştim. Ölüm avuçlarımdaydı, ölüm aramızdaydı.
Hayalet Dantes’in söyledikleri üzerine alay edercesine gülmeye başladı. Tarık’a son bir bakış attıktan sonra yeniden eski yerine geçti ve rahatça sandalyesine oturarak bir bacağını diğerinin üzerine attı. “Sen mi konuşacaksın?” dedi Dantes’e. “Zaten bize ihanet edip her şeyi Lara’ya anlattığını bilmiyorum mu sanıyorsun lan!”
“Az bile yaptım!” diye bağırdı Dantes. Yüzündeki ifade, ayağında bir gülleyle uçurumdan aşağıya fırlatılan Edmond’unkiyle aynı olmalıydı.
“Lan şimdi senin belanı-“ Hayalet bir yumruğunu dudaklarına bastırıp kendini zorla sustururken o kadar gürültülü nefesler alıyordu ki patlamaya hazır bir bomba gibiydi.
“Tarık, bak dinle bak.” Herkesin ne yapacağını bilemediği sessizlikte deli gibi gülmeye başladı sonra, bir yandan konuşmaya devam etti. “Senin bunlardan haberin yoktur. Kardeşin Güzyeli’nin kim olduğunu günler önce öğrendi ve planlar kurdu onunla ama sana geldi mi?”
Tarık’ın kaşları çatılırken kalbim panikle çarptı. “Gelmedi tabii, sen kimsin ki bu önemli mevzuları gelip anlatsın sana. Kardeşmiş.” Bir kez daha hırsla yere tükürdü. “Siksinler kardeşliği.”
“Bu doğru mu?” Tarık’ın gözlerindeki dumanlı ifade yanmaya hazır bekleyen alevlerden kaynaklıydı. Ama o yangının, o hayal kırıklığının kaynağı ben olamazdım. Dolmaya başlayan gözlerim akmasın diye hızlı hızlı nefesler aldım.
“Senin onlarla birlikte olduğun doğru mu?” diye sordum aynı kısık tonla. “Sen onca zaman…” Bir an gözlerimi etrafımdaki herkesin üzerinde gezdirdim. “Onlarla mı… Neden Tarık?”
Ellerim istemsizce hala boynumda asılı duran kolyeye gitti. Rüya kapısının anahtarı ve asker künyesi iç içe geçmiş bir yapboz parçası gibiydi.
“Söylesene, Tarık.” Hayalet dalga geçer gibi beni taklit ederek acı çektiğim her andan zevk alıyordu. “Neden?”
“Kendini aklamak için suçu başkasına atıyorsun.” dedim bir anda öfkeyle ona dönerek. Beni bu kadar öfkelendiren onun sahip olduğum her hisle dalga geçmesi mi yoksa Tarık’ın sessizliği miydi bilemiyordum.
“Görüyorum, hiç kimse böyle olmasını istemiyordu.” Zavallıydım, küçük düşmüştüm ama hala buradaki insanlar için savaşan bendim, onlar bile kendileri için savaşamıyorken. “Bir sen istiyordun. Sen yaptın. Hepsini kandırdın!”
Hayalet acımasızca güldü. “Avucunda sıkı sıkıya tuttuğun o kolye,” derken bana acırmış gibi baktı. “Tarık’tan sana hediye olan hani.”
“Sesini kes lan!” Tarık bağırarak ayağa fırlayacak olduğunda arkasındaki adam onu omuzlarından kavrayarak zorla yerine oturttu. “Alacağını aldın daha ne bok yemeye konuşuyorsun!”
Hayalet onu zerre umursamadı. “Eğer bizim tarafımıza geçseydin sana bizzat nerenin anahtarı olduğunu söyleyerek verecektik ama sen bunu yapmadın. Yine de bir gün bankaya gideceğini biliyorduk. Ve kolyenin yanında olması gerekiyordu. Senin için öyle derin bir anlam ifade etmeliydi ki nereye gidersen git hep boynunda taşımalıydın.”
Rüya kapısının anahtarı bir anda avuçlarımda alev almış gibi ellerimi indirdiğimde Hayalet derin bir nefes aldı. “Öncesinde belgeler konusunda kafanın karışması gerekiyordu elbette, bizim isteğimizle alırsan bize vermezdin, kendi isteğinle alıp bize vermeliydin ama bizi epey uğraştırdın.”
Bu, Dantes’in bana söylemeye gerek görmediği detaylardan biri olsa gerekti. Kafamı kaldırıp ona baktığımda söyleyemezdim dercesine başını iki yana salladı. Bir yanım onu anlıyordu aslında, bana kendi hayatıyla ilgili olan şeyleri anlatmasını istemiştim ben, Tarık’ın o hayatın içinde devasa bir detay olarak duracağını akıl edememiştim.
Kolyeyi boynumdan koparıp atamadım ama o andan itibaren ateşten bir ip parçasını boynumda taşımaya başladım. “Bankadan aldığım belleğin içinde belge falan yoktu.” dedim Hayalet’e dönerek.
“Ah, vardı. Vardı ama sen bunun farkına varamadın. Aramızda olma şerefine erişemeyen dostumuz Ateş bu konuda epey işimize yaradı. Aylardır mail hesabın hackliydi. Belleğin şifresini çözdürmek için ne zaman kime gideceğini bize söyledi. Senden önce oradaydık. Senin ruhun bile duymadan bellekteki her şeyi aldık. Ne oldu? Anneciğinin bıraktığı video yeterli gelmedi mi yoksa?”
Bir kez daha gözlerimi sımsıkı kapatıp duyduklarımı sindirmek zorunda kaldım. Dantes bana o kadar çok şey anlatmıştı ki duyduklarım yeterli gelmişti. Ama şimdi Hayalet’in dudaklarından dökülenlere bakıyordum da Dantes bana sadece buz dağından bir parça vermiş ve o da avuçlarımda eriyip gitmişti.
“Belleği almak için beni sen mi dövdürdün?” diye Hayalet’e. Planların peşinde koşarken etrafındakilere ne olduğunu hatırlarsa biraz olsun duygu kırıntısı taşır belki dedim ama olmadı.
“Kalbimi kırıyorsun, kardeşim. O kadar da şerefsiz değilim.”
“Lara’yı bırak gitsin. Onu daha fazla yaralamaya hakkın yok. Senin gibi biri bile bir noktada durmalı artık!”
“Öyle mi diyorsun, Güzyeli?” Soy ismine garip bir vurgu yaptığında Dantes alayla soludu. “Sen onu nasıl manipüle ederek babasından nefret etmeye zorladığını anlatmayacaksın o halde. Ben anlatsam sakıncası olur mu?”
Kimse Hayalet’e cevap vermedi. Herkes sessizce bir an önce bu saçma sorgu çemberinin bitmesini beklerken Dantes sürekli benimle göz teması kuruyordu ve her temasın ardında saklı olan kelimeleri anlayabiliyordum. Ama artık hepsini okumak isteyecek kadar gücüm var mıydı bunu bilmiyordum.
“Hayırdır? Sen buna hiç şaşırmamış görünüyorsun canım kardeşim?” Güldü. “Ah doğru ya, çünkü Güzyeli sana zaten çoğu şeyi anlattı.” Bu dünyanın en komik şeyiymiş gibi elinde silah olmasını umursamadan alkış tuttu. “Ama benimle kardeş olduğun detayını atladı sanırım. Ya da Tarık’ın da işin içinde olduğunu.”
Hayalet bir elini hızla saçlarından geçirdi ve kollarını dizlerine yaslayarak öne eğildi, gözlerini dikip bana baktı. “En azından benim o gece sokakta ölen adam olduğumu söyleseymiş değil mi? Ha kardeşim? Bunu da bilmeye hakkın yok muydu? Bunu bile düzgün yapamamışsın Güzyeli.”
“Her şeyi olması gerektiği gibi yaptığımı çok yakında anlayacaksın.” dedi Dantes. Bir kış mevsimi sakinliğinde Hayalet’e bakıyordu.
Hayalet onun söylediklerini duymuyormuş gibi davrandı. “Ne acı, sırf en gözü kara benim diye suçlanacak kişi benim. Ölüm Perisi,” Ayağa kalkarak bana yürümeye başladığında adım sesleri tüm salonda tok bir sesle yankılandı. “İnandığın her şey yalandı. Bunlar daha başlangıç. Herkes sana istediğin gibi göründü ama kimse göründüğü gibi değildi.” dedi, ama bunu söylerken kendi inançlarının da bir yalan olduğunu biliyordu aslında.
“Kuklacı öldü, kuklacı asıl şimdi öldü. Merak ediyor musun bu cümlede bahsi geçen kuklacının kim olduğunu? Lara Solar, bu hikayedeki Kuklacı aslında hep sendin. Seni bir kuklaya çeviremeyeceğimiz kadar iradeliydin, o yüzden senin kuklaların olmayı seçtik. Hangi kararı verdiysen planı o yöne çevirdik. Nereye gidecek olursan o yolun etrafına dizildik. Kendimizi senin eline teslim ettik. Ve sen bizi yönetmekte çok başarılıydın.”
Dantes’in bana Kuklacı’nın onlar için ifade ettiği anlamı ilk kez anlattığı o gece söylediklerini anlamış olsam da farkına varamamıştım. Kuklacı ben miydim? Onları elimde mi oynatmıştım? Oysa oynatılan bendim. Ama bir konuda haklılardı, madem Kuklacı bendim: o halde Kuklacı sahiden de ölmüştü.
“Sus artık! Sus!” Olanca gücümle, boğazım yırtılırcasına bağırdığımda içimden bir parça kopmuş gibiydi.
Salonun büyük kapıları şiddetle çalınmaya başladığında Hayalet adamlarına kapıyı açın diyen bir baş işareti yaptı. Bu muydu? Buraya kadar mıydı?
Kapılar açılırken Tarık kimseyi umursamadan ayağa kalktı ve yaralı bacağına rağmen sendeleyerek, acıdan titreyerek yanıma yürüdü. Hayalet bana arkasını dönerek Dantes ile arama girdi ve Nil gizlice Fırat’ı bağlı tutan iplere uzandı.
“Bana bak,” diye fısıldadı Tarık. “Lara bu kapı açıldıktan sonra beni bir daha göremeyebilirsin. Yalvarırım bana bak.”
Onca acısına rağmen önümde diz çöktüğünde bana ona bakmaktan başka çare bırakmamıştı. Yaralı bacağı yüzünden dengesini sağlayamadığında anlık bir çabayla, hızla kucağımda duran ellerime tutundu. Parmakları titredi, sanki onu itmemi bekliyordu ama itmedim. İtmek istedim. Yüzüne tükürmek istedim. Bundan sonra bir gram bile uyku uyuyama diye dualar etmek istedim ama sadece ona bakmakla yetindim.
Çağrısı o kadar acı doluydu ki ellerimi yüzüme kapayıp ağlamak istememe rağmen Tarık’a bakmak zorunda kaldım. “Onlar beni tanımıyor ama ben seninle büyümüştüm, Tarık. Sen bana bunu nasıl yaptın? Sen o gece o sokakta olduğumu bile bile…”
Tırnaklarım avuçlarıma saplanmıştı kendimi sıkmaktan. “Gerçekten biliyor muydun?” diye sordum küçük bir çocuk gibi. Şimdi inkâr etse inanacaktım. Tarık şimdi inkâr edecekti. Bilmeyecekti aslında. Beni her şeyin başladığı o gecenin içinde vurmayacaktı.
“Evet, biliyordum.” dedi, sesinde bir parça bile tereddüt yoktu. “Oradaydım. Orada olduğunu biliyordum. Sana bakmak istedim.” Sanki şu an bana bakmak dünyanın en zor şeyiymiş gibi kasıldı yüz hatları. Bacağındaki yaradan ziyade konuşurken canı daha çok yanıyormuş gibi dudakları titredi. “Sana bakmak ve git buradan demek istedim. Biz bir şey yapıyoruz ama sonunun ne olacağı belli değil, arkana bakmadan git demek istedim.”
“Ne kadarının yalan olduğunu merak ediyorum.” dedim perişan bir sesle. Parmakları parmaklarımı sıktığında feryat figan ağlamama ramak kalmıştı. “Tarık bir şey söyle, birazdan gidip birlikte uyuyacakmışız gibi sakin bakma gözlerime.”
O an anladım ki sakinliğin ve sessizliğin sebebi sorduğum sorudan kaçmasıydı ama buna izin vermedim. “Ne kadarı yalandı?” diye sordum gözyaşlarım akarken. “Hepsi mi? Hepsi değildir. Kardeş olduk biz, bu yalan değildir. Ama o gece yalansa o geceden sonra olan her şey de yalan demektir.” Bana istediğim cevapları verecek gücü kendinde bulabilsin diye ben de parmaklarına tutundum. “Tarık…”
Bir anda beni kendine çekerek dudaklarını alnıma bastırdı.
Bu, sanki bir vedaydı.
En şiddetli birlikteliklerin ardından gelen vedaların sesi buradaydı. Bu gece burası o sessizliğin nefes aldığı noktaydı ama çığlıklar bile o kadar gürdü ki hangisi galip geliyordu anlayamıyordum. Tarık dudaklarını alnımdan çekti. Söyleyecek binlerce şeyi vardı, bunu gözlerinde gördüm. Ama sonra beni bırakarak bir adım geri çekildi ve zorlukla ayağa kalktığında ben de onunla birlikte doğruldum.
Ellerini iki yana indirdi.
Aramıza zamansızca bir başka beden girerken, “Tarık Solar,” dediler, adını yıldızlardan alan bu adamın karanlığı bu gece adının hakkını veremedi. “Cinayete yardım ve yataklıktan tutuklusun.”
Sonrası zihnimin kaosa teslim olduğu ama bedenimin kılını bile kımıldatmadığı saniyelerden ibaretti. Tarık’ın ellerinin arkasında birleştirilmesini izlerken bir anının ardından bir başka anı devrildi ve yalanlar da beraberinde geldi. Çocukluğumun gizli kahramanıydı ama kahramanlar bunu yapar mıydı?
Yüzünden bir acı seli aktı.
Kelepçenin takıldığını belli eden o sesi duydum.
Monte Cristo’nun kendi hariç herkesi alt eden adaleti buradaydı. Oysa anlıyordum ki Kont aslında tek bir kişi değildi. Monte Cristo Kontu bir fikirdi. Bu maskenin ardında bir fikir var diyordu, V. Bu ismin ardında da bir fikir vardı. Monte Cristo bir insandan ziyade o intikam fikrinin kendisiydi ve isminin hakkını vermekte o kadar iyiydi ki en masumdan en suçluya kadar kimseye merhamet etmiyordu.
Bunu, bana dönen polislerden biriyle göz göze geldiğimde anladım.
Aramızda zaten çok fazla mesafe yoktu ama o olan mesafeyi de hızlıca kapatarak karşımda belirdiğinde biraz arkasında duran Tarık’ın kaşları çatıldı. “Lara Solar?” İsmimi duymak yeniden adama bakmama neden oldu. Dalgaların sesi kulaklarımda ve karanlığın nefesi If Şatosu’nun duvarlarındaydı. “Babanın işlediği cinayeti bilip de sessiz kaldığına dair kanıtlarımız var.”
Kafamın içinden bir ses, yıldızlar da ağlar, bu yüzden sönermiş ışıkları, dedi ama onu başka bir ses takip etti.
Aşkın ışığı öyle çok parlarmış ki, bir gün tüm yıldızların ışığı aşk için sönermiş.
Aşkın ışığı yandı ama karanlık oradaydı. Karanlığın beraberinde getirmesi gereken yıldızlarsa şimdi çok uzaklardaydı.
Kalbinden merhamet uman herkes özgürlüğünü yitirir, her mahkûm bir gün kendi zindanına geri dönermiş.
O zindanın varlığını polisin elinde tuttuğu kelepçeyi gördüğümde hissettim. O zindanın varlığı Tarık hayır diye kükrediğinde de oradaydı, Dantes ortalığı darmadağın ederek ayağa fırladığında ve Hayalet bana ulaşmasına engel olduğunda da oradaydı ama istediği kadar bağırabilir ya da çığlık atabilirlerdi. If Şatosu okyanusun ortasında duran kocaman bir devdi ve ondan kaçış yoktu.
“Onun bir suçu yok!” diye bağırdı Dantes. Polis memuru onu duymazdan gelirken bir anda bileklerimi sertçe çekince nefesim kesildi. “Her şeyi biz yaptık!” diye araya girdi Tarık. “Kardeşimi bırakın! O masum!”
Bunları gerçekten hissederek mi söylüyordun, Tarık? Bunu anlamak çok zordu. Çünkü her şey yalan mıydı bile sorusuna bile cevap veremeyen senden gelecek hiçbir kelimenin hükmü kalmamıştı bende.
“Yalvarırım onu götürmeyin! En masum olanı yargılamaya hakkınız yok! Şerefsiz Hayalet!” Dantes’in ardı ardına sıraladığı her kelimenin ardından bir isyana eşlik eden gerçekler geldi. “Ne yaptın sen? O görüntüleri polise mi verdin?”
Polisler onu duymazdan gelerek soğuk kelepçeyi zayıf bileklerime geçirdi. Olaya şahit olurken çekilmiş bir fotoğrafın var ve seni de suç ortağı olarak göstermek inan bana bizim için çok kolay, diyen Dantes’in geçmişteki sesi beni yeniden kalbimin üzerinde kırmızı bir noktanın olduğu o geceye sürükledi.
“Ne günahı vardı lan onun?” Demek ki her şey yalan değildi, demek ki bunca zaman elinin altında benim yıkımımı tutarak yaşamış ve beni kurtarıcım olduğuna inandırmıştı. Ben de kalbimi avuçlarına bırakmıştım.
“Solar ailesinin kanını kurutacağım, Güzyeli. Keşke sen de kendi davana sadık kalacak kadar güçlü olsaydın.”
Bunlar salondan zorla çıkarılmadan önce duyduğum son sözlerdi. Ardımdan büyük bir hengamenin çıkmasına neden olarak birbirlerine gireceklerini biliyordum. Zira son anda Nil’in Fırat’ı çözdüğünü ve Fırat’ın Hayalet’e saldırdığını görmüştüm ama artık ardımda bıraktığım dünya yalnızca bir hayalden ibaret kalıyordu.
Tarık’ı benden daha önce çıkarmışlardı. Yerlere damlayan kanları gördükçe karnımın içi güçlü bir yumruğun arasında sıkışıyordu. Ayaklarımı sabitleyerek polislere beni götürmeyin diye yalvarmak istiyordum. Bir çeşit zihinsel transa girmiş gibiydim. Bileklerimde kelepçe vardı, soğukluğunu iliklerime kadar hissediyordum ama neden bu bana hiçbir şey hissettirmiyordu. İki yanımda polisler varken çağırdıkları asansör geldiğinde içeri girmedik.
Sessizlik ve gerginlik birbirine karışarak beni nefes alamaz hale getiriyordu. Saniyeler geçti. Asansör yavaşça yükselemeye devam ederken Kamer doğan görüş açıma girdiğinde yüzünde hiçbir şaşkınlık ifadesi yoktu. Ben neler olduğunu anlamak ister gibi ona bakarken gözleri omuzlarımdan bir noktaya kaydı.
Asansör kapısı çınlayarak açıldı. Aynadaki dağılmış yansımamı görmemek için başımı eğdiğimde arkamda bir gürültü oldu. Birinin koşarak gelen ayak seslerini duydum. Aynı saniyelerde Kamer Doğan da yanımda geldi. “Bırakın kızı.” dedi beni tutan polislere. Cebinden çıkardığı anahtarla kelepçenin kilidini açmasını şaşkınlık içinde izledim. Ama kilidi açılsa da kelepçe hala bileğimdeydi.
O buradaydı, sesinden önce kokusu vardı. Mevsim kıştı ama hala sıcacıktı. Dantes hızlıca bir hamleyle beni kendine çekerek sarıldığında bunun da son olduğunu biliyordum. “İyi misin? Bir yerin yaralandı mı?”
Bedenlerimizin ayrılmaz bir parça gibi bir araya geldiği ve kollarının zayıf bedenimi kopmaz bir ip gibi sardığı o dakika, zamanın bize bağışladığı son dakikaydı. Elleri yara almış mıyım diye vücudumda gezinirken göğsümü kesip kalbimdeki yaraya bakamazdı sonuçta.
“Sadece iki dakikanız var.” Kamer abinin sesi araya girdi. “Asansör aşağı indiğinde kimse bir şey anlamamalı.”
“Senin nasıl haberin oldu abi?” dedi Dantes şaşkınlıkla.
“Nasıl haberim olmaz, Barbaros Solar’ın tutuklanacağı haberi bir anda tüm emniyette dolaşmaya başladı. Sizin de başınızın belaya gireceğini tahmin etmek zor değildi.”
“Lara’nın yargılanmaması lazım. Bir şekilde bundan kurtulması lazım.”
Kimsenin kurtarılacak bir yanı kalmamışken kahkahalarla gülmek istedim. Bir hafta önce tüm detaylarıyla anlattığı planı Hayalet yüzünden darmadağın olmuşken hala nasıl beni düşünebiliyordu?
İçinde olduğumuz durumu düşünmesi gerekiyordu. Dedemin çoktan gelip beni alması ve götürmesi gerekirken ortalıkta görünmüyordu bile. Belki de beni yanına alma isteğinden tamamen vaz geçerek hepimizi kaderimize terk etmişti.
“Çocuklar emniyete götürsün, standart bir sorgudan sonra salınır. Halledeceğim.” dedi Kamer abi. “Şimdi binin asansöre ve söylediklerimi unutma.”
Dantes kafasını salladığında Kamer abi sertçe kolunu tuttu. “Beni iyi anladın mı evlat? Asansör açıldığında Lara’nın elleri yine kelepçeli olmak zorunda. Çocuklar sizi aşağıda bekleyecek.” dedi yanındaki iki polisi gösterirken.
“Anladım.” dedi Dantes. Saatlerce koşmuş gibi nefes nefeseydi. Elimi tuttuğunda açılmış kelepçe bileğimden aşağıya sarktı. Tenim karın altına kalmış gibi titrerken kelepçenin değdiği her parçamda zamanın ateşlediği bir yangın yanıyordu.
Dantes beni de yanına çekerek asansöre bindi. Kapılar üstümüze kapandı. Zaman beni sesimi Dantes’ten başka kimseye duyuramayacağım bir dakikanın içine hapsetti.
Bir dakika sonra sıfırıncı kata geldiğimizde, asansör kapısı aynı yavaşlıkla geri açılırken biz birbirini hiç tanımayan iki insan gibi yan yana durmuş açılan kapıya bakıyorduk. Ellerim yine kelepçeliydi. Dantes’e bakmadım. O da bana bakmıyordu.
Ben ondan önce davranarak asansörden çıkarken ve bizden önce lobiye inen yukarıdaki iki polis gelip beni iki kolumdan tutarken Dantes arkamda kaldı.
Omzumun üzerinden geriye dönüp Dantes’in orada nasıl bir yüz ifadesiyle kaldığına bakabilecek gücüm olsun isterdim. Ama ne arkama dönebildim ne de Dantes’e bakmaya cesaret edebildim. Her şeyi bir ağır çekimde gibi yaşıyordum. Etrafım polislerle çevrilirken otelin otomatik kapısı iki yana açıldığında keskin soğuk zalim bir düşman gibi canımı yakarken beraberinde gelen karların saçlarıma konduğunu hissettim.
Attığım her adımda patlayan flaşların artan sayısına şahit oldum. Adımı söyleyen ve bana sorular soran insanları görmezden geldim çünkü nasıl konuşulur bilemezdim. Bakın ben artık bir mahkumum deseydim onlar için bir şey ifade eder miydi? Mahkûmiyet nedir bilir miydi insanlar? Feda edilen bir ömrün bedeli neydi? Bunu gerçek anlamda benim bile anlayabilmem mümkün değildi.
Anneme sorsaydım belki bilirdi cevabı ama beni koruyacak bir annem de yoktu artık. Ama babam vardı, bir polis arabasına zorla bindirilişine şahit olduğum babam. Gerçek gibi gelmiyordu, nasıl gerçek olabilirdi ki? Tanrı’nın Kırbacı Barbaros Solar en büyük darbeyi kendine indirmişti.
Biz adımladıkça insan seli iki yana ayrılırken aynı anda binlerce şey algılamaya başladım. Babamı arabaya bindiren polisler hızlıca kapıyı kapattı. Ondan çok daha önce başka bir polis arabasına bindirilmiş Tarık’ın camdan gözlerime değen gözleri…
Delice bir hamleyle kapıyı açarak dışarı çıkmaya çalıştı ama başaramadı. Kalabalığın içinde biraz çaprazımda yavaşça yürürken bir adım sonrası boşlukmuş gibi sendeleyen Dantes’i gördüm. Biraz arkasında ise Fırat duruyordu ve Nil de birkaç metre ötelerinde ağlıyordu.
Onları görmek istemediğimden başımı gökyüzüne kaldırdığım sırada ise otelin ikinci kat pencerelerinden birinde, yüzünde koca bir boşlukla olanları izleyen ve ağlamak üzere olan Jülide’yi gördüm. Sanki sıranın ona gelmesini bekliyordu.
Bakışlarımı güç bela Jülide’den çektim ama bu bir hataydı. Çünkü yeninden onu gördüm. Görmemem gerekeni, gördükçe kör kalmak istediğim o adamı. O adam.
O.
Hep o.
Neden o?
Bana bakıyordu. Baktıkça bir adım atıyor, bir adım attıkça kalabalık onu kendi dalgalarına katıyordu. Önüne biri çıkıyordu ama bana gelmesine engel değildi. Oysa hiç bana gelmemişti zaten. Hiç benim olmamıştı.
Polisler arabaya bineyim diye omzuma bastırdığında Dantes buradan sonrasını yürüyemezmiş gibi duraksadı.
Ama bütün bu insanların arasında, arabaya bindirilirken en net farkına vardığım şey bunlar değildi, zihnim kalabalığın gürültüsünü bir kenara ittiğinde gecenin içinde yere düşen kar tanelerinin sesini bile duydum. İnsanların arasında Azrail’in nefesini taşır gibi karanlık gözleriyle az önce baktığım herkese benden daha büyük bir kinle bakan bir adam gördüm.
Barbaros Solar’ın varlığı yüzünden herkesin unuttuğu ama herkesten daha tehlikeli olan Erdal kalabalığı yararken deliliğe yakın bir sesle bağırdı.
Elinde bir silah tuttuğunu fark ettiğimde çoktan polisler arabanın kapısını kapatmıştı.
Dünyanın gürültüsü ardımda kaldı.
Ama hiçbir kapı o silah sesini duyamam engel olamazdı.
O silahın patlayacağını daha Erdal’ı görür görmez anlamıştım ama ihtimal vermek istememiştim. Kaçıktı ama böyle bir kalabalıkta o tetiğe basacak cesarete sahip olmaması gerekirdi. Ama yaptı. O silah patladı. Sanki kalabalığın içine bir göktaşı düştü. Kurşunun hedefinin Dantes olmasına rağmen Erdal’ın o kadar gözü dönmüştü ki öfkesinden başka bir şey görmüyordu. Oysa ben görmüştüm. Silahı gördüğü ilk an Dantes’i korumak için önüne atlayan Fırat’ın yüzünde beliren sevgiyi ve sadakati gördüm.
Fakat Fırat arkası dönük olduğundan aynı ifadenin Nil’in yüzünde de olduğunu göremedi.
Ama farkına vardı.
Kurşun ne ona, ne de Dantes’e saplanmadığında.
Silahın ateşlenmesinden sadece bir saniye sonra ortalık karıştı. Benin ruhum ise savaş çıkmış bir mahşer meydanıydı. Kızıl saçları rüzgârda savrulan kızın gülüşü karların ortasındaydı. Kahkahasından umut akan kızın sesi buradaydı. O buradaydı, sevdiği adama duyduğu sadakat ve avuçlarını karnına götürürken hissettiği sevecenlikle. O buradaydı, göğsüne saplanan bir kurşunla birlikte.
Sanki o kurşun benim göğsümdeydi ve kanayarak sevdiği adamın kollarına devrilen o kız bendim. Dünya tepetaklak olarak gökyüzü ayaklarımın altına serilse bile gördüğümü geri alamayacağımın gerçekliğiyle arabanın camlarını yumruklarken hıçkırdım, keşke dedim içimden, keşke bu gece yaşadıklarımın acısı hep bende kalsa ama o yaşasa.
Patlayan silah sesinin ardından herkes oradan uzağa çekilirken Erdal peşine takılan polislerden kaçamaya başladığında onun sonunun ne olacağı umurumda değildi. Kendi sonumu umursamalıydım belki ama bu da imkansızdı. Polislerin bir kısmı Erdal’ın peşinden giderken beni arabaya bindiren iki polis arabaya bindi. Camları yumrukladığım ellerimi açtım, titreyen avuçlarımı cama koydum. Fırat yere çökmüş bir şekilde Nil’in kanlı bedenine sarılırken Dantes’in çaresizce o kanları durdurma çabalarını izledim.
Bak Lara, dedim kendi kendime.
Senin ruhuna da bunun aynısını yaptılar.
Şimdi kimin ellerini o kanayan yaranın üzerine koyacaksın?
Camda duran ellerim bu gerçeği yüzüme vurmak istercesine sızladı. Nil’in bedeninden süzülen kanlar karlara karışırken beyaz ve kırmızının bir araya geldiği o nokta bir katliamın adı yazılıydı. Merak ediyordum, Hayalet bu sahneyi izleyip sebep olduğu korkunç sonu görürken bir şey hissediyor muydu?
Merak ediyordum, Fırat Dantes ile birlikte çıktığı bu yolun sonunda Nil’in kanlı bedenine sarılıp hıçkıra hıçkıra ağlayacağını biliyor muydu?
Merak ediyordum, Dantes kendi sırtına saplanan o kurşundan sonra bir kez daha karlara birinin kanının karışacağına ihtimal veriyor muydu?
Her şeye dayanabilirim, her şeyin altından kalkabilirim sanmışken Fırat’ın sarsılan omuzlarını görmeye devam ettikçe tüm iradem kırıldı. Ağlamaya başladım. Fırat’ın yanına gidip sarsılan omuzlarına sarılmak istedim. Ellerimi Nil’in kanayan yarasına koymak istedim. Dantes’in kana bulanmış ellerini alıp küçük ellerimin içine saklamak istedim. Ama sen yaptın, dedim ona. Sen.
Dantes, evet ben yaptım dercesine geri çekilirken elleri iki yana düştü. Dizlerinin üzerinde hep yenileceği kesin olan Kış Askeriydi şimdi. Boşuna olan onca uğraşından sonra kazandıkları hiçbir surette kaybettiklerinden üstün gelmemişti.
Araba çalıştığında Dantes’in bakışları bir anda arabaya döndü ve göz göze geldik. Benim ağlamaktan şişen gözlerim, onun bakmaya yüzü olmayan utancı vardı. Bittiğini, artık geri alamayacağının farkına vardığı sonda sanki en çok kendi sonunu merak ediyordu. En çok kendi sonuna erişmek istiyordu. Bir kez daha çaresizlikle Nil’i kendine getirmeye çalışan Fırat’a baktıktan sonra çoktan o sona gelmiş gibiydi.
Kanlı ellerini karlı zemine bastırarak güç bela ayağa kalkışını, Fırat’a bakamayışını ve elinin sırtıyla gözlerini silişini içim yana yana izledim. Benim onun için zamanların en doğrusu olduğumu söyleyen adam şimdi yanlış zamanın kalbine doğru bir adım atar gibi arabaya doğru adımladı.
Ama adımları sallantılıydı.
Sanki artık bana da gelemeyeceğini biliyordu.
Ama yürümeye devam etti. Zaman bize acımadı, bizi bir araya getirdiği için lanetler yağdırdığı o gecenin bedelini avuçlarımıza koyarken zaten çoktan sonunuz belliydi dedi. Ölen bir kalbe diktiğin çiçekten büyüyen aşk seni bir daha öldürmeyip de ne yapsın, dedi. Aşkın öldürmediği kalp mi varmış?
Hadi canım sen de, diye karşılık verdi diğer yarım. Asıl bir kalbin öldürmediği aşk var mıymış?
Cevap neydi Dantes? Kalbimizi öldüren aşk mıydı yoksa aşkımızı öldüren kalbimiz miydi? Her şekilde ölmüştük zaten, aşkımızı ve kalbimizi yaşatma çabalarımıza rağmen. Arabaya doğru yürürken bunu onun da benim kadar iyi bildiğini biliyordum. Araba harekete geçtiğinde ve onun adımları kaldırımdan aşağıya inip yola düştüğündeyse ne aşk kalmıştı içimde ne de aşkı yaşatmayı göze alacak bir kalbi içinde taşıyan beden.
Kalbimi avuçlarıma alarak son bir kez arabanın arka camından ardımda bıraktığım Dantes’e baktığımda yolun ortasında öylece hareketsiz duruyordu. Yumruklarını sıktığında avuçlarındaki kan karların içine damladı. Omuzlarına karlar yağarken yirmi yedi yaşındaki adamın dağ gibi bedeni dizlerinin üzerine düştü.
Geçmişin senin sandığından ibaret olduğunu bilirsen, gelecek senin sandığından daha başka bir şey haline gelir, dedi o adam.
Geçmiş benim sandığımdan ibaret değildi.
Gelecek ise geçmişin yarattığı gerçeklerle bambaşka bir hale gelmişti.
Geride görecek hiçbir şeyim kalmadığında büyük bir boşluk hissiyle önüme döndüm. Yeni bir gözyaşı seline teslim olmama engel olan şey kendi gücüme olan inancım mı yoksa bir kez daha ağlarsam ayağa kalkamayacağımı bildiğim güçsüzlüğüm mü belli değildi. Dantes’in peşimden gelmeye, her şeye devam ettirmeye gücü olması gerekiyordu ama dizlerinin üstüne düştüğü an aklımdan çıkmıyordu.
Gözlerin bir çığlık, bir yaralı haykırış, diyordu Zülfü Livaneli bir şarkısında. Ne zaman o şarkıyı dinlesem gözlerine sığınmak istediğim bir adamı hatırlardım. Gözlerin bu gece çok uzaktan geçen bir gemi diye devam ederdi satırlar, bense o gözlere baktığım her seferde dalgaları aşarak o geminin bir parçası olurdum. Yitirilen onca şeyden sonra gözlerdeki çığlıklar yerini iç çekişlere bırakırken kurtuluşum olan gemiler denizlerin dibindeydi.
“Bir kenti böylece bırakıp gitmek,” diye fısıldadım, Ankara’nın karlı sokaklarını izlerken geçtiğim her köşe başında bana veda eden bir hatıra bıraktım. “İçinde bir kaygı, bin bir soruyla.” Ne kadar uğraşırsam uğraşayım hiçbir sorunun cevabında gözlerdeki çığlıklara çare olacak bir dokunuş bulamadım.
Bir süre sonra geçtiğimiz yollara da bakmak işkence haline geldi ve gözlerimi kapattım. Kendimi dinlemeyi bıraktım, dünyaya ise tamamen sağırdım. Çatısının altına girebileceğim tek bir evin bile kalmadığı bu şehri bir yabancı gibi geçtim.
Araba son sürat ilerlerken nereye gittiğimizi takip etmem gerektiğini çok sonra fark ettim. O kadar dalgındım ki bir saate yakın bir süre boyunca yol gittiğimizi fark edemedim. Belirsizliğin yarattığı korku yüzünden kafamı kaldırıp nerede olduğumu anlamak ister gibi etrafıma bakındığımda ise araba yavaşlamaya başladı. “Bu yol emniyete gitmiyor ki.” dedim şaşkın ve kısıkça.
Ön koltukta oturan polis araba durduğunda hızlı bir hamleyle arabadan indi. Tırnaklarımı avucuma bastırdım ve yeni bir dalga bekledim.
Aşağı inen polis benim tarafımdaki kapıyı açtığında göz göze geldiğimiz an annemin bana uzanan ama asla dokunmayı başaramayan parmaklarından bir çaresizlik seli aktı içime. Gözlerimi kapatıp açtığım ikinci saniyede başıma siyah bir örtü geçirmesiyle kör karanlığın içinde kaldım. Karanlık da aynı şekilde benim içimde gözlerini açan bir cellattı.
“Ne yapıyorsunuz!?”
“Sesini çıkarma.” diye azarladı beni adam.
Gözlerimi kör eden bir ışığı dilediğim günlerden geriye kalanlar gözlerimi kör eden bir karanlıkla takas edilmişti. Karanlık burada, diye çığlık attı ormanın içinden gelen sesler ve sessizlikler. Karanlık burada, ben buradayım. O burada değil. Yoklar. Hiç olmamışlar. Sevmemişler. Öfkeliler. Kinliler. Benim değiller. Benimle değiller. Kim inanırsa kendi yalanına, ilk o gidermiş. Gitmeme izin verdiler.
Adam beni kolumdan sertçe çektiğinde ellerimi kullanamamanın çaresizliğiyle onun peşinden sürüklendim ve arabadan inerken ilk an dengemi sağlayamayarak yere çakıldım. Avuçlarım soğuk karların arasına saplandı. Adam ilkinden daha sert bir şekilde kolumdan tutarak beni kaldırdı ve sürüklemeye başladı.
Karşı koyup çığlık atmak için vereceğim her uğraş ziyanmış gibi geldi. Kar taneleri kelepçelerin arasına hapsolmuş ellerime bir meleğin yumuşak dokunuşunu bırakırken beraberinde getirdiği soğuk yalnızlığın diğer adıydı. Annem yoktu. Babam yoktu. Kimse yoktu. Ben bile yoktum sanki bu evrenin içinde. Beni büyümek isteyen o çocukla birlikte yok etmişlerdi.
“Bana ne yapacaksınız?” diye bir soru çıktı dudaklarımdan.
İçli içli ağladığımı o ana kadar fark etmemiştim ama örtünün altındaki karanlık gözyaşlarımın yarattığı bir denize sebep oldu. Nefes almak bir karanlığı solumak, nefesimi vermek o karanlıkla yok olmaktı. Topuklu ayakkabılarım yüzünden sendeleyerek, bata çıka yürüdükçe yanımdaki adam her seferinde biraz daha sert davrandı.
“Beni öldürmeye mi götürüyorsunuz?” diye sordum bir kez daha ve bu kez kendimi tutamayarak hıçkırdım. “Cevap verin bana!”
İnsanların hepsi belirsiz bir süre için ertelenen ölüm cezasına mahkumdurlar, bu satırlar yıllar önce okuduğum bir kitabın içinden geliyordu ve o kitapta kendi infazını beklerken kafasının içindeki dünyada binlerce kez ölen bir adamın son gününü anlatıyordu.
Okurken anlamamıştım ama şimdi, tam da şu anda öldürülebileceğime inanırken anlamak çok kolaydı. O karanlığın içinde bile Nil’in göğsüne saplanan kurşunlar gözlerimin önünden gitmiyordu. Sevdiği adam için her şeyi yapabilecek bir kadındı. Ve sevdiği adam için gerçekten de her şeyi yapmıştı.
Adamlar bana cevap vermedi. İki yanımda ritmik adımlarla yürüdüklerini ayaklarının karlı zeminde çıkardığı seslerden anlıyordum. Ne kadar yürüdük, ne kadar yol gittik bilmiyorum. Belki bir saat, belki bir dakika. O yol bir ömre sığan binlerce ölüm düşüncesiyle doldu. Kafamın içinde önce tanıdığım herkes öldürdüm, sonra da kendi canımdan oldum onları yalnız bırakmayarak.
Keşke ben ölseydim dedim bir kez daha. Keşke ölen ben olsam ve yaşamın bana bıraktığı bu yüke sırtımı dönsem. Ama hayat ne zaman bana aydınlık bir gökyüzü vermişti ki?
Gecenin içinde bazı sesler duydum. Adımlarımıza eklenen yeni adım sesleri. Sona mı gelmiştim? Umutsuzca bir giyotine koyulmayı beklerken kolumu tutan adam beni bırakarak ileri doğru itti ve bir başkasının bedenine çarptım. Beni tutan eller değiştiği gibi burnuma dolan koku da değişti. Yoğun, ağır ve midemin bulanmasına neden olacak bir erkek parfümü burnumu işgal etti.
“Sen kimsin?” dedim, bana cevap vermeyeceğini bilmeme rağmen. Sert parmakları sağ kolumu sıkı sıkıya kavrayarak beni beraberinde götürmeye başladı. Polis sandığım iki adamın ayak sesi geride kaldığında o adamla yalnız olduğumu hissettim. “Sen mi öldüreceksin beni?”
“Sadece kes sesini ve yürü.” dediğinde irkildim.
Sesini ilk kez duyuyordum. Aylar önce bana seslerden portre yaratmayı öğreten bir insan vardı, ondan bana kalan son birkaç çabayla bu adama dair bir portre yarattım kafamda ve bu portre ateşe atıp yakmak isteyeceğim kadar nefret hissi uyandırdı bende.
Yürürken dengemi bile sağlamama izin vermeden beni sürüklercesine götürüyordu. Bir distopya filminin içinde birazdan tek başıma gözlerimi açıp yeni dünyaya adım atacak biriydim. Yalnız ve anlamsızdım.
O dünyaya gözlerimi açmadım belki ama kapısı açılan bir araba sesi duyduğumda benim için başka bir yolun kapısı açıldı. Açılan kapıdan sıcak hava yüzüme sertçe çarptı ve sesin sahibi, “Bin.” dedi öfkeyle. Beni ileriye doğru itti.
Dengemi sağlayıp arabaya binene kadar tam iki kere düşecek oldum. Üçüncüde arabaya bindiğimdeyse nefessiz kalan boğazımdan aşağıya cehennem sıcağı bir kuruluk doldu. Ardımdan o adam da arabaya binmiş olmalı ki kokusu hiç eksilmedi. Arabanın kapısı kapandı, çalıştı ve kalbimi yerinden hoplatan bir hızla hareket etmeye başladı.
Biri saçlarımın darmadağın olmasına neden olarak başımdaki siyah örtüyü çıkardı.
İlk an gördüğüm şey sadece bulanıklıktı. Ne olmasını bekliyordum ki? Güneş ışıklarıyla dolu bir bahçede çiçekler arasında bulmayı mı kendimi? Hızlı hızlı nefes alırken görüşüm açılsın diye başımı iki yana salladım ve öksürdüm. Ağlamaktan ve nefessizlikten tahriş olan boğazım bir damla su için bana yalvarmaya başladı. Dudaklarımı birbirine bastırdım. Yutkundum. Ve Hayalet’le göz göze geldim.
Nefeslerim sekteye uğradı. Sıfır noktasına doğru çekilerek ağır bir gerim sayım içerisinde benden her şeyimi alan hayat en çok alması gereken şeyleri geride bırakacak kadar büyük bir adilik yapmıştı. Acının mesken tuttuğu onlarca evden yükselen çığlık sesleri kirişler arasında yitip giden bir fısıltıydı. Acının çığlığı hiçbir zaman duyulmazdı çünkü esasında acı denen şey sadece sessizce akan bir göz yaşıydı. Dudaklarımda hissettiğim tuzlu bir damlaydı. Yanağımda çizilen nemli bir yoldu.
“Değdi mi?” diye sorduğumda Hayalet’in yüzünde mimik oynamadı.
Madem beni polislere vermeyecekti, neden herkesi öyle olduğuna inandırmıştı ki?
Ama cevap zihnime kendiliğinden süzüldü. Dantes ve ben, Hayalet’in beni bizzat kendisinin kaçırmak isteyeceğini düşünmüştük, oysa şimdi polisler beni alıp götürmüşken yokluğumda kimse ondan şüphelenmezdi. En azından o öyle olduğunu sanmaya devam edecekti. Umarım Dantes’in emniyete gitmediğimi anlaması uzun sürmezdi yoksa beni bulma ihtimali her geçen saniye daha da azalacaktı.
Kamer abinin olanları bildiğini ve Hayalet’in tarafında olduğunu sanmıyordum. Muhtemelen beni onlara getiren iki polis onların tarafındaydı. Belki de sandığımdan çok daha fazla kişi onların tarafındaydı.
Hayalet kaskatı bir yüz ifadesiyle, babamın attığı tokattan kalan dudağımdaki yara izine bakarken çene kemikleri kasılıp gevşedi.
“Başkalarının açtığı yaralara bakma.” O an elimde bir silah olsa yapacağım ilk şey ona doğrultmak olurdu. Tetiğe basar mıydım bilemezdim ama bir kez olsun benim elinde duran bir silahın karşısında titresin diye yapamayacağım hiçbir şey yoktu. “Gözlerime bak. Kendi açtığın yaralara bakacak kadar cesur ol.”
Cesaret Hayalet’in yüzüne işlenmedi ama yine de gözleri gözlerime değdi. Dudaklarını araladı, her ne söyleyecekti bilmiyorum ama, “Nil’i vurdular.” diyerek hızla sözünü kestim. Eğer bir kalbi varsa, son nefesine kadar vicdanı sızlasın ve yaşadığı günler ona zehir olsun istedim. “Eğer ölürse sebeplerden biri de sen olacaksın.”
“Biliyorum.” Yumruklarını sıktı ve parmak boğumları gerildi. Başını camdan dışarıya çevirirken umursamaz bir yüz ifadesi takındı. “Ölmesine izin vermeyecek kadar çok insan vardı yanında. Yaşayacaktır.”
“Bu mu yani?” dedim hayretle. “Onca yaptığın, sebep olduğun şeyden sonra söyleyecek başka bir şeyin yok mu?”
“Yeter artık! Bu gece olanlar hakkında bir daha benim yanımda kimse konuşmayacak.” İrkilmeme neden olan bu sesin sahibine döndüğümde Azad Birdal buradaydı ve gözlerini benden bir an olsun ayırmazken gülümsedi. “Sana kızımın emanetini kimselere vermem demiştim. Canım torunum, gerçek ailene hoş geldin.”
Azad Birdal’ın zafer kazanmış bakışlarını görmezden gelerek gerçekten nerede ve kiminle olduğumu anlamaya çalışarak arabayı inceledim. Küçük bir limuzinin içinde olmalıydık. Hayalet ve Azad Birdal karşımda yan yana oturuyorlardı ve Azad Birdal’ın yanında daha önce hiç görmediğim bir adam vardı. Cam kenarındaydı ve bir kolunu kapıya yaslamışken diğeri dizinin üzerinde duruyordu. Parmakları ağır ağır hareket ediyordu ve gözleri benim üzerimdeydi.
Gözleri bir silahtan fırlayan kurşun gibiydi. Baştan aşağı siyahlar içindeydi ve daha görür görmez sözü her yerde geçen, elinin altında binlerce adamı olan biri olduğu anlaşılıyordu. Benimle bir derdi var gibiydi. Öyle olmasa gözlerini dikerek bana bakar mıydı? Bakışlarımı kaçırmayı denesem de bir şeyler buna engel oldu. Ben de ona dik dik baktım fakat benim gözlerim onunkinin aksine yalnızca yaş akıtan bir çeşmeydi. Kızarmış ve şişmişti. Aynaya baksam kendimi bile tanıyamazdım.
“Bu onun kızı öyle mi?” diye sordu.
Sorusu bana değil de dedemeydi. Dedem ağır bir şekilde onaylarcasına başını sallarken adam gözlerini kıstı. Bakışlarının ağırlığına dayanamayarak gözlerimi kaçırdığımda nefesimi tuttum çünkü gördüğüm şey ne bana nefes aldıracak ne de aldığım nefesle hayatta kalmamı sağlayacak türdendi.
Adamın sol bileğinin iç kısmında, tüm damarlarını kaplayan bir güneş dövmesi vardı. Güneşin yayılan ışıkları damarlarına kaynamıştı ve sanki adam için gece bile güneş doğuyordu.
Parçaları bir araya getirmem zihnimin bulanık olmasına rağmen çok uzun sürmedi. “Bu adam…” derken bir daha o adama bakmaya cesaret edemeyerek dedeme döndüm. “Annemi zorla evlendirmek istediğin adam mı?”
Azad Birdal onu çok eğlendirmişim gibi gülmeye başladı. “Sana çok zeki olduğunu söylemiştim. Tıpkı annesine benziyor.”
“Kimse onun annesine benzeyemez.” dedi adam tok bir sesle.
Bakışlarını yeniden üzerimde hissettim ama o an gördüğüm tek şey yanımda oturan ve beni arabaya getiren adamın ellerini yumruk yapışı oldu. İstemsizce bakışlarım yüzüne yükseldiğinde o dümdüz karşıya bakıyordu. Sadece bir kez ona bakmak bile bileğinde güneş dövmesi taşıyan adamın oğlu olduğunu anlamama yetti. Ama yüzünde babası gibi sakin ve ağırbaşlı bir ifade yoktu. Aksine fevri bir öfke ve yakıp yıkan bir kin taşıyordu. Ve bir şekilde o kinin hedefinin ben olduğumu biliyordum.
“Beni nereye götürüyorsunuz?” diye sorduğumda kimse bana cevap vermeye tenezzül etmedi. Aksine hiçbir şey bilmiyor oluşumla, kör bir şekilde teslim olduğum karanlıkla eğleniyor oldukları o kadar belliydi ki.
Bakışlarımı kucağımda duran ellerime indirdim. Bileklerimde takılı olan kelepçe ne zaman hareket edecek olsam kulaklarımı delen bir ses çıkardı. Hayalet’in bakışları da üzerimdeydi. Aldığı nefesler bile benimle yalnız kalmak ve konuşmak istediğini anlamama yetti. Çığlıklar atarak yakalarına saldırsam mutlu olur muydu? Belki de istediği buydu.
Aynı kanı taşıdığımızı öğrenmem hiçbir şey değiştirmiyordu. O Hayalet’ti. Bir gün yok olup yok olup gidecek olan.
Neredeyse yarım saat boyunca yaptığımız yolculukta kimse konuşmadı. Keyfi en çok yerinde olan Azad Birdal’dı. Ne zaman ki sessizlik derinleşse bir şeyler söyleyip kendi kendine güldü. Söylediklerinin çoğu babamın yıkılışı hakkındaydı. Her kelimesinin ardından filizlenen gururda annemi küçük düşürdüğünü hissettikçe tırnaklarımı avuçlarıma saplamaya devam ettim.
Saat çoktan gece yarısını geçmiş olmalıydı. Dakikalar boyunca kimselerin olmadığı ıssız yollardan ilerledik. Daha ne kadar öteye gidebiliriz dediğim her saniye ardımda bıraktığım dünya daha da silikleşti. En sonunda bir orman yolunun kıyısında durduğumuzda açlıktan, yorgunluktan ve aldığım darbelerden gözlerimi zar zor açık tutuyordum. Bayılmak üzereydim.
Hala kimse ellerimdeki kelepçeyi çözmemişti.
Birkaç saniye boyunca herkes uyku halinden çıkmak için arabanın içinde oyalandı. Hayalet ve ben kımıldamazken diğerleri kendi taraflarındaki kapıyı açtı. İlk inen adını bilmediğim iki adam oldu. Ardından Azad Birdal, “Araba değiştireceğiz.” dedi. Muhtemelen Hayalet’le konuşuyordu. “Beş dakikaya gitmiş oluruz.” Sonra da yanına bastonunu alarak arabadan indi ve indiği taraftaki kapıyı açık bıraktı.
Fırtınada uçuşan kar taneleri usul usul arabanın içine savrulmaya başladı. Hayalet sakince nefes alıp vermeye devam ediyordu. Ben ise yalnızca düşen kar tanelerini izliyordum. Sanki baktığım her yer anılarla doluydu, düşen her kar tanesi, esen her rüzgâr, gecenin içindeki her fısıltı geçmişimden gelen bir nefesti. O nefes artarak üzerime çullanmaya devam ederken koca bir geçmişin altında kaldım.
“Sana hayal kırıklığına uğrayacağını söylemiştim.” dedi Hayalet sessizce.
“Eğlenceli bir gösteriydi.” demekle yetindim.
Ama içimde koca bir orduyu devirecek isyanlar taşıyordum. Hayalet’in o sahneye çıktığı andan itibaren söylediği her cümlenin yarattığı sarsıntı ise isyanımın karşısında dimdik duruyordu.
“Nasıl başladığını merak etmiyor musun?” diye sorduğunda bakışlarımı ona çevirdim. Bunca zaman bana tanıdık gelen o yüzün ardındaki gerçek yalnızca bana sundukları oyunun bir ödülüydü. Bana her zaman tanıdık gelmişti çünkü babam o tetiğe basmadan önce onu görmüştüm. Karanlığın içinde olsa da bana o hissi vermeye yetecek kadar çok bakmıştım ona.
“Nasıl bittiğiyle ilgilendiğini sanıyordum.” dedim.
Burnumu çektiğimde başımda şiddetli bir zonklama hissettim. Birileri amansızca başımın arkasına balyoz darbeleri indirdi. Benden izinsizce akan bir gözyaşını silmek için elimi yüzüme götürdüm ama kelepçe takılı olduğundan iki elimi de kaldırmak zorunda kaldım ve bu acımın şiddetini artırdı. Titreyen dudaklarımı ısırdım. Yeterince düştün, dedim kendime. Bir kez daha düşme onun önünde. Ama ne önemi vardı?
“Bak nasıl bitti,” Ellerimi ona doğru uzattığımda bileklerimdeki kelepçeden önce kanayan avuçlarıma baktı. “Yirmi yaşındayım, hayatım boyunca varlığından hiçbir zaman haberim olmadı. Seni görmedim, tanımadım. Ama sen bunların hepsini yapmışsın, belli. Ben sana hiçbir şey yapmadığım halde sen bana bunu yaptın.”
“Güzyeli de sen de beni suçlamaya meraklısınız. Ben değil, biz yaptık. Onlar ve ben. Kuklacılar olarak tanıdığın o insanlar başından sonuna kadar yanımdaydı. Beni günah keçisi yapmayın. Hepimizi bir arada tutan kimdi biliyor musun? Bize dağılacak olduğumuzda ilk elini uzatan, Tarık’tı.”
“İnanmıyorum.” Öfkem ve hayal kırıklığım ruhumda bir fırtına gibi esti. Hala boynumda duran rüya kapısının anahtarı tenimi cayır cayır yakarken bir orman kokusu dizildi boğazıma.
“Benim varlığımı biliyordu çünkü Barbaros bana yaşattığı şeylerin benzerini ona da yapmaya başlamıştı.” dediğinde başımı hayır dercesine iki yana salladım. Bunları duymamam gerekiyordu. Tarık bazı şeyler yapmış olabilirdi ama o kıyamazdı bana. Herkes kıysa da onun göğsünde daima yerim vardı.
“Seni o odaya hapsederek büyüten adamın babam olduğunu mu…”
“Evet oydu. Her sorunun cevabı oydu. Sendeki pek sorunun cevabı da baban olabilir, eğer bakacak cesarete sahipsen. Tarık bu cesarete sahipti. Barbaros’un geçmişini karıştırıp varlığımı öğrendikten sonra beni buldu. Ama ne o beni görmeye cesaret edebildi ne de ben onu.”
“Bunları dinlemek istemiyorum.” Bakışlarımı camdan dışarıya çevirdim. Kar tanelerini saysam sesine sağır kalabilir miydim? Bir tane… iki tane… çok tane…
“O zamanlar sadece birbirimizin hayali varlığını kabullenmeye çalışıyorduk, uzun bir süre aramızda hiçbir bağ ya da kontak yoktu. Ama ikimizin kafasında da ortak bir nokta olduğunu biliyordum. Söz konusu Barbaros Solar olunca tek bir düşüncede uzlaşmak her zaman çok kolaydır.”
Anlattıkları yalnızca bir masal olmalıydı. Ne diyordu karşımda oturan bu adam? Üzerinde hala takım elbisesi vardı ama sesindeki netliğin aksine görünüşü darmadağın olmuştu. Ondan nefret ediyor olmasaydım yakışıklı diyebilirdim, ama ondan nefret ediyordum ve bir insan bir çamura baktığında ne hissederse aynısını hissediyordum.
“Belki de birbirimiz için hayalet olarak kalmaya devam ederdik. O Barbaros’un esareti altında yaşardı, ben de ailenizin etrafına hayalet gibi dolaşıp asla işe yaramayacağını bildiğim zavallıca planlarla onu alt ettiğimi düşünmeye devam ederdim. Ama böyle olmadı. Bir gün yaşlı bir adam kapımı çaldı.” derken bakışları camdan dışarıya çevrildiğinde onu takip ettim.
Azad Birdal ve bileğinde güneş dövmesi taşıyan adam biraz ileride duran arabaya yürüyordu. Yine tanımadığım birkaç adam bagajdaki eşyaları yeni arabaya taşırken dövmeli adamın oğlu da iki araba arasında put gibi bir yüz ifadesiyle durup diğerlerine emirler veriyordu.
“Azad Birdal’ın Barbaros’tan gerçek anlamda nefret etme sebebini sanırım ben bile bilmiyorum. Hatta birbirimizi kullandığımızı söyleyebilirim ama amacımız aynı oldukça bunda hiçbir zaman sakınca görmedim. Elinin kolunun uzanmayacağı hiçbir yer yoktu ama yine de elde edemeyeceği şeyler vardı. Bu yüzden yoluna yalnız devam edemiyordu.”
Azad Birdal bakışlarımızı hissetmiş gibi bir an omuzunun üzerinden bize bakınca irkildim. Onu ilk gördüğümde zavallı biri olduğunu düşünmüştüm. En iyi bildiği şey insanların zayıflıklarını kullanmak olmalıydı. Annemin ondan kaçmak için geçerli bir sebebi olduğuna artık o kadar emindim ki.
“Beni ikna etmek en kolayıydı. Ama Tarık için aynı şeyi söyleyemem. Karşısına çıkmaya cesaret edebildiğim ilk anda birbirimizden nefret etmiştik. Aslında bu hep garibime gitmiştir, sonuçta baban bana ne yaşattıysa benzerlerini ona da yaşattı. Belki de sebebi aynı geçmişe sahip olduğumuzu bilmenin utancıdır, emin değilim. Yine de bir noktada bizimle olmayı kabul etti. Kararları sürekli değişiyor olmasına rağmen dönüp dolaşıp hep bize geldi.”
Hayalet itirazlarıma rağmen konuşmaya devam ettikçe bazı şeyler istemsizce kafamın içinde netleşiyordu. Bundan uzun zaman önce Tarık Solar’ın yaptığı bir seçim vardı. Evimizin önündeki karanlık sokaktaydım, o arabasına binerken gitmesin diye peşinden koşturmuştum. Beni görmüştü ama durmamıştı. Ona elimi uzatmıştım ama elimi tutmamıştı. Sonuçları sana seçimimin ne olduğunu gösterir demişti. Muhtemelen o zamanlar yeni bir kafa karışıklığı yaşamıştı ama yine de benden gitmişti. Bütün bunlar, aslında onun tercihinden bir parçaydı.
“Ara ara buluşup plan yapmaya başladık ama bir eksiğimiz vardı. Barbaros hepimizi tanıyordu, onun tanımadığı birine ihtiyaç duyuyorduk. Bu öyle biri olmalıydı ki, öyle iyi oynayan biri olmalıydı ki uğruna çabalayacağımız şeye bizden daha fazla inanmalıydı. Araştırdık, peşine düştük. Barbaros’un hayatını dağıttığı her ailenin kapısını çaldık.”
O çalınan kapının ardında varlığı koskoca bir dağı andıran güçlü biri duruyordu. Başımı eğerek gözlerimi sıkı sıkıya kapattım. Adı her yerdeydi. Gözleri, gülüşü, sesi ve nefesi zihnimden dökülüp gitmiyordu. Dışarıdaki insanların yarattığı gürültü ya da Hayalet’in sesi yalnızca bir hayaldi. Benim gerçeğim hala kafamın içindeydi ama o gerçeğe sürülen leke mahvetmişti her şeyi.
“Güzyeli hiçbir zaman bir seçenek değildi. Komando olduğunu öğrendiğimizde başka birini arayacaktık ama sonra yaralandığı için sivil hayatına geri döneceğini öğrendim. Onu bulduğumuzda hastanede yatıyordu. Tamamen yaşamaktan umudunu kesmiş biriydi.” Keyifsizce güldüğünü duydum. “Olabilecek en iyi seçenekti, manipüle etmesi en kolay olandı. Yine de bizi epey zorladı. Azad onu ikna etmeyi başaramadı ama Tarık’la geçirdiği yarım saat onu ikna etmeye yetti.”
Şimdi bu arabanın içinde değildim. Şimdi sıcacık yatağımın içindeydim. Yanımda kolları arasında olmaktan huzur bulduğum bir adam vardı. O adam, bazen her şeyin sebebi benmişim gibi hissediyorum dedi. Rüya kapısını benim için ikinci kez açığı geceydi. Belki ilk reddeden ben olsaydım, asla bütün bunlar yaşanmazdı. Neden ona elimi uzattım ki?
Tarık’ın reddetmediği o oyunun parçası her zaman bendim ve elini uzattığı kişi ise şimdilerde yıkılan bir dağdı. Her şey o kadar acı verici bir şekilde yerine oturuyordu ki sanki birileri bir yapbozun parçalarını çekiçle zihnimdeki boşluklara yerleştiriyordu.
“O gece baban beni öldürmek için oradaydı, Lara.”
Söylediği cümle üzerine gözyaşları içinde gür bir kahkaha attım. Bir kahkahanın çığlığı olabilir miydi? Benimkinin vardı. Gözyaşlarımla birlikte dudaklarımdan dökülen her gülüş beraberinde o çığlığı getirdi. Yanaklarım iki yana kıvrılırken dudağımdaki o yara genişledi ve kanadı. Yine de beni deliliğe götüren gülüşten vazgeçemedim. “Sen o gece öldün.” dedim tek nefeste. “Keşke şimdi burada gerçekten ölsen.”
“Yanlış yere takılıyorsun kardeşim, ben ölmemiş olabilirim ama takılman gereken nokta Barbaros Solar’ın öz oğluna kurşun sıkabilecek biri olması. Ne yapmamı bekliyordun? Diz çöküp teslim olmamı mı?”
“Hayır, hayır sen teslim olmadın.” dedim kısık sesle.
“O gece,” Anlatması onun için de zormuş gibi yutkundu. Sahnede sergilediği görkemli şovdan sonra hiçbir duygusu gerçek gelmiyordu. “Güzyeli’nin seninle konuştuğu her şeyi biz de duyuyorduk. Ben, Tarık, Fırat, Ateş…” Nil’in ismini de söyleyecekken son anda kendini tuttu. “Sadece Barbaros’un ne kadar aşağılık biri olduğunu görmene ihtiyacımız vardı. Bu çok güçlü bir kanıt olmalıydı çünkü sen babana-“
“Çünkü ben babama o kadar bağlıydım ki beni ondan koparmak çok zordu.”
Hayalet yavaşça gözlerini kapatıp açtı. “Tarık senin babana sonsuz bir güven duyduğunu söylemişti. Bir kez o güven kırıldıktan sonra bizim tarafımıza geçmen yeterli olurdu ama sen ne olursa olsun onu savunmaya devam ettin.” Korkusuzca gözlerime baktı. “Bu yüzden hiçbir şeyi bilmemen gerekiyordu. Asla babandan vazgeçmezdin. Tarık bunu çok iyi biliyordu.”
Babamdan vazgeçmiştim ve onu affedebilir miydim hiç bilmiyordum. Artık hayatıma devam edebilir miydim onu bile bilmiyordum. Hayatımda ileriye atacak tek bir adımım bile kalmadıysa durmak en iyisi değil miydi? Kalbim de bu isteği gürültüyle kabullendi. Duralım artık dedi, gidecek hiçbir yerimiz kalmadı.
Kapıyı açmak için uzandı. “Her şey mi yalandı?” Saatlik susuz kalmanın verdiği halsizlikle zar zor konuştum. “Her şey mi?”
Muhtaç olduğum kelimeler dudaklarının arasında olmalıydı. Şu an bana tutunacak küçücük bir dal vermezse bu arabadan çıktığım an bambaşka biri olacaktım. İnandığım ve güvendiğim her şeyin yıkılışı ondaydı da küçücük bir umut bile yok muydu? Neye ihtiyacım olduğunu biliyordu, duymak istediğimin ne olduğunu biliyordu.
Hayalet kapıyı açtı. “Her şey gözlerinin önündeydi.” dedi, arabadan indi.
Arkasından öylece baktım. Bir güneşin batışı ve bir dünyanın çöküşünü tarif edecek olsaydım sadece bir aynanın karşısına geçmem yeterdi. Arkamdaki yıkılan dünyada ne oluyordu şimdi? Avuçlarımda sadece tırnaklarımın sebep olduğu minik kanamalar vardı, o halde neden bir kan bataklığına saplanmışım gibi hissediyordum. Kanaması durması gerekiyordu. Nil… şimdiye çoktan hastaneye gidip tedavisine başlanmış olmalıydı. Kimse ölmemiş olmalıydı. Benden başka.
Adını bilmediğim ama gözlerindeki öfkeden korktuğum adam açık kapının önüne geldiğinde hala boşluğa bakıyordum. Kapıyı sonuna kadar açarken, “İn.” dedi. Hayalet birkaç adım ötesindeydi. Kıyısında durduğumuz ormandaki uzun ağaçların karlarla kaplı gölgesi beyaz bir gökyüzü gibi tepemizdeydi.
Kaçışımın, gidecek hiçbir yerimin olmadığını bilmenin çaresizliğiyle arabadan indiğimde adam kapıyı sertçe kapattı. Hayalet bize doğru bir adım yaklaşırken Azad Birdal’ın da bize doğru geldiğini gördüm.
“Yürüsenize,” dedi Hayalet. “Gitmiyor muyuz?” Gittikçe daha yakına gelen Azad Birdal’a kaşlarını çatarak baktı.
“Gidiyoruz.” dedi adam. Üzerime dökülen kar taneleri yavaşlar gibi oldu. “Ama sen bizimle gelmiyorsun.”
Hissizlikle kuşanan cümlelerinin ardından Hayalet’le göz göze geldik. Gözlerinde bir bedelin varlığı parlayarak söndü. Çekilen bir tetik sesi, o bedelin satırlardaki karşılığı olurken aynı kanı taşıdığımızı öğrendiğim ama asla aynı satıra karışamayacağımızı bildiğim Hayalet’in bedeni sendeledi ve sırtı yanındaki devasa ağaca çarptı. Karnında bir dalga gibi büyüyen kızıllığı, dudaklarımdan firar eden kısık bir çığlık eşliğinde izledim.
Bir başlangıca ya da bir sona sahip olmayan zamandan geriye kalanlar bu gece ormanın derinliklerinde, yine başı ve sonu olmayan o sırlara en sahipliği yaptı. Hayalet’in şoka girmiş gözlerine bakarken avuçlarımı dudaklarıma bastırdım.
Artık beni yıkacak hiçbir şey kalmadı dediğim her saniye bir başka yıkımla yüzleştim. Yanımdaki adamın susturucu takılı silahını indirmesiyle eş zamanlı olarak Hayalet sırtı ağaca sürterken usulca aşağı kaydı ve öylece kaldı.
Bedenim buz kütlesine yatırılmış gibi hareketsizleşti. Ne bir adım ileri gidebiliyordum ne de Hayalet’in kanayan bedenini görmezden gelebiliyordum. İçimdeki merhametin ellerine tutunmak istediğimde parmaklarıma merhametten çok daha fazlası dolandı. İçimdeki iyilik hala yaşıyordu fakat onun bile parmakları kanlıydı.
Benim aksime Azad Birdal tek bir şaşkınlık belirtisi bile göstermedi. Ağır adımlarla Hayalet’in yanına ulaştıktan sonra bastonuna tutunarak önünde eğildi. Hayalet’in gözlerinin içine baktı. Onun sonunun en başından bu yana böyle olacağını zaten bilen bir bakıştı bu.
“Neden?” Hayalet’in sesi fısıltı gibiydi. İki avucu da karnındaki yaranın üzerindeydi ama kanlar parmaklarının arasından bir uçurumdan aşağı akar gibi amansızca akıyordu.
“Çok fazla şey biliyorsun evlat.” Azad Birdal bir elini Hayalet’in omzuna koydu. “Benim için bulunmaz bir nimet gibiydin ama durmayı bilmiyorsun.” Sesinde ne merhamet ne de acıma vardı.
“Umarım gittiğin yerde bir gün huzur bulursun.” Eğildi ve Hayalet’i alnından öptü. Hepsi bu kadardı. Bir insana biçtiği ömre ettiği veda, verdiği kıymet buydu.
Doğrulduğunda korkup kaçmam gerekirken yapamadım. İçimde adını koyamadığım bir his vardı ve o his bana yeniden kim olduğumu hatırlattı. O olmak istemedim. Böyle biri olmak istemedim. Herkes gibi acımasız olup, herkes kadar can yakabilirsem güçlü kalırım sanmam bir yanılgıydı.
Bu yüzden bir uçurum boşluğuna yürür gibi Hayalet’e doğru yürüdüm. Yanımdaki adam da hareketlendi. “Bırak kardeşiyle vedalaşsın.” Ama dedemin bu cümlesini duyunca duraksadı. O an bana engel olsa da yakama yapışsa da umurumda olmazdı.
Ayaklarım tamamen kara batmış vaziyetteyken Hayalet’in yanına çöktüğümde bir kabusta olduğumu sanıyordum. Bu sabah yatağında sessizlik içinde uyanan basit bir kızken şimdi elimi uzattığım her yerde kan ve ölüm vardı. Yalanlar zaten hep oradaydı. Vicdanım ve merhametim ise hiç ölmüyordu. Ama ilk kez ölmelerini istedim çünkü öyle olsaydı şimdi Hayalet’in yanında dizlerimin üzerine çökmezdim, onu ardımda bırakıp giderdim.
“Değdi mi?” diye sordum bir kez daha, verdiğim onlarca mücadele ve çatışmanın ardından ellerimi yarasının üzerinde duran ellerinin üzerine bastırdım.
O yaşasın diye dua ettiğim için kendimden nefret ettim. Bir yaşamın son bulmasını istediğim için kendimden nefret ettim. Hayatım elimden alındığı için en çok ondan nefret ettim ama sonra sağ kalsın, bu nefreti yüzüne haykırayım istedim. Ağlayarak parmaklarımı kanlı parmaklarına kenetledim.
Hayalet zayıf bir şekilde güldü. Yüzünde yaralı birine yakışmayacak bir sükûnet peyda olduğunda güçsüzlüğüne rağmen parmaklarını parmaklarıma kenetleyişinden nefret ettim.
“Bu benim için de sürpriz oldu.” Zar zor konuşuyordu. Gözleri her kapandığında öncekinden daha zor bir şekilde açılıyordu.
“Beni de mi öldürecekler?”
Zayıf gülüşü genişledi. Ellerimi bırakırken kanlı ellerim boşluğa düştü. Hırıltılı bir nefes alarak kanlanmış ceketini usulca geri sıyırdı. Belinde takılı olan silahı gördüğümde zaten tüm gücünü kaybetmiş olan ellerim titredi.
“Bu sana son hediyem olsun mu?” diye fısıldadı.
“Kendin demiştin bana,” Silahı görmezden gelerek ellerimi yeniden yarasına bastırdım ve hıçkırıklarımı tutamadım. “Şiddetle başlayan hazlar şiddetle son bulurlar, dedin. Ölümleri olur zaferleri, dedin. Bunu en iyi sen bilirken daha akıllıca bir plan yapamadın mı?” diye azarladım onu. “Ölüyorsun Hayalet.”
“Ama sen hayatta kal, Lara.” İsmimi tam da olması gerektiği gibi söylemişti. Bu bir mesajdı ama onun istediği şekilde anlamak istemedim. Ben o olmak ya da onun yolundan yürümek istemedim. Yine de o silah bir kurtarıcı gibi bana göz kırptı.
Hayalet ellerini yeniden karnına bastırırken boynuma uzandım. O benden en sevdiğim gerçeğimi almış olmasına rağmen ben ondan bir şey almak istemedim. Boynumdan çıkardığım kolyenin ucundaki figürlerin sesi vardı. Bir tanesi uyumam için tatlı masallar anlatırken bir tanesi benim için şarkılar söylüyordu. Bir tanesi açılmaz kapıları açıyor, bir tanesi kopmaz bağlar kuruyordu. Rüya kapısının anahtarı ve bir asker künyesi.
Ellerimin kanlı olmasını ya da titremesini umursamadan kolyeyi yavaşça Hayalet’in boynuna taktım.
Bir an yapabildiğim tek şey o kolyeye bakmak oldu. Ne ellerimdeki kanı ne de Hayalet’in ölümün kıyısında olduğunu umursamadan öylece kolyeyi izledim. Bir arabanın içindeydim, dışarısı soğuktu, başım birinin göğsündeydi, dudaklarımda bir nefes vardı, gözlerimde mutluluğun yaşı vardı. Ellerime, elleri ellerime sığmayan bir el sığınmıştı.
“Kâbus görmemen için.” Üzerime çullanan anıların ağırlığıyla elimin sırtını dudaklarıma bastırdım ama yine de hıçkırıklarımı tutamadım. “Bu kolyeyi çok iyi sakla. Çünkü geri döndüğümde bizzat senden alacağım.”
“Geri dönemeyeceksin.” dedi Hayalet, beni bir gün buraya geri getirecek tüm yollar sonu olmayan bir kesik çizgiydi. “Şayet ki dönersen ben burada olmayacağım.”
“Mir beni kaçırmak isteyeceğinizi biliyordu. Bizi takip edecek,” dediğimde Hayalet gülümsedi. “Anlamıyorsun, peşimden gelip bizi bulacak. Kurtulabiliriz, Hayalet.”
İnkâr edip tam tersini ona kanıtlamaya çalışmamın bir faydası var mıydı? O da biliyordu karnındaki kanamanın durmayacağını. “Senin inanmak istediğin buysa.” Fısıltı gibi çıkan sesinde dünyanın en gürültülü vedasını duydum ve bundan da nefret ettim.
Ona dair her şeyden bu kadar nefret ederken, en çok benimle kalmasını istediğim insan olması beni paramparça etti.
“Bana sormak istediğin son birkaç soru yok mu?” derken öksürdü ve bedeni sarsıldı. Yüzüne yayılan acı ifadesi için yapabileceğim hiçbir şey yoktu.
Ama cevabını çok iyi biliyor olmama rağmen sormak istediğim bir soru vardı. Ellerimi kucağıma koyduğumda elbiseme kırmızı lekeler bulaştı. “Anneden mi babadan mı?” diye sordum, bize hiçbir işe yaramayan bu bağı veren insanların isimleri kayıplardaydı. “Yoksa ikisi birden mi?”
Hayalet bu soruyu beklemiyormuş gibi şaşırdı. Bu halde olmasa duygularını bu kadar kolay açık etmeyeceğini çok iyi biliyordum. Daima kardeş oluşumuzu reddedeceğime inanıyor olmalıydı.
Haklıydı, bu kardeşliğin benim için savunulacak hiçbir tarafı yoktu ama yine de merak ediyordum. Kurumuş dudaklarını ıslatarak zorlukla nefes aldığında boynundaki tüm damarlar gerildi. “Anne değil.” dedi, baba kelimesini ağzına almadı. Yine de o Barbaros Solar’ın oğluydu.
“Beni nereye götürüyorlar?” diye sordum bu kez. Azad Birdal çoktan arabaya binmişti ama Hayalet’i vuran adam kapıda durmuş bizi izliyordu. Ellerim kelepçeliydi, yapabileceğim hiçbir şey olmamasına rağmen aldığım nefes bile onu kudurtuyormuş gibiydi. Hayalet’e yaptığı gibi bir kurşun da bana sıksa rahatlar mıydı?
“Tanrı’nın seni hatırlamayacağı bir yere gidiyorsun, Ölüm Perisi.”
“Öyleyse cehennemde görüşürüz.” dedim gözyaşları içinde.
Hayalet’in elleri kucağına düşerken bedeni gevşedi. Yüzünde ölümün izleri, ellerinde kanıtlar gizliydi. Bir hiç uğruna çabalamanın en büyük kanıtıydı o.
Babamı yıkmak uğruna hayatını yıkan bir adamdı o. Kendi kendini ziyan eden bir sefildi. Yine de bu şekilde gidecek olması beni hıçkırıklarla ağlattı.
Gözlerine bakacak cesareti bulduğumda bir hayale bakar gibi baktı bana. “Gurur…” dediğinde dudağının kenarından kan sızdı. “Doğduğumda bana verilen isim buymuş.” Ardından gözleri kapandı.
Doğduğunda kulağına fısıldanan isim, ölmek üzereyken fısıldadığı son isim oldu.
Gözlerim bir sarsıntının boyunduruğunda kapandı ve açıldı. Hiç yaşanmaması gereken bir geçmişin avuçlarıma bıraktığı onlarca bedelin ağırlığı buradaydı. Yaşanmasını istediğin geleceğin hiç doğmayan güneşlerinden kalan karanlık, sırtıma bıçağı saplamak için hazırda bekliyordu. Üzerimize karlar düşerken anlıyordum ki aslında geçmiş de gelecek de sadece bir hayalden ibaretti. Tek gerçek olan şey gözümün önündekilerdi ve o an gözüm sadece Hayalet’in belinde duran silahı görüyordu.
Bana adını söylemişti. Adı Gurur’du.
İsimler bu hikâyede her zaman bir isimden daha fazlası olmuştu. Ama bu da yalandı. İsimler ve insanlar bir bedenin içine hapsolmuş kuklalardı. Varlığa anlam katan hiçbir şey dünyada tutunacak bir dal bulamıyordu. Bir zamanlar varlığıma anlam katan isimler bile şimdi yoktu.
“Keşke bana adını söylemeseydin.” diye fısıldadım. Fakat fısıltılarımı duymasını istediğim kişi Hayalet değildi. “Keşke adımı hiç duymasaydın.” İki yüz öncesinden kalma bir şiire hayat veren satırlar düşüncelerimi çepeçevre sardı.
Adım, neyine yarar ki?
O ölecek, dalgaların
Kıyıdaki sesi gibi,
Nefesi gibi ormanın.
Takip çipi gizlenmiş ayakkabılarımı usulca çıkararak yanı başına bıraktığımda bu ona verebileceğim son hediyeydi. Bulunması gereken oydu, ben her zaman kayıp olmuştum.
Hayalet’in belinde duran silahına uzanırken hala nefes aldığını fark etmem beni kararımdan caydırmadı. Kararımın ne olduğunu bile bilmezken sadece bir gün ölecek olan ismim vardı aklımda.
Silah avuçlarımla buluşur buluşmaz hızla ayağa kalkıp ormanın içine koşarak daldığım anda Lara olmayı ilk kez bırakmış olmalıydım.
Lara güçlüydü. Lara’nın zihninde krallıklar ve savaş meydanları vardı. Lara’nın zihninde sürekli silahlar patlardı ama o hep ayağa kalkardı.
Lara. Lara Solar. Nihil. Isabel. Yalan Yıldızı. Dantes’in Güzel Lara’sı. Ölüm Perisi. Ölüm Perisi. Adım neyine yarar ki diye bağırmak istedim beni hiç duymamış olan o adama. O ölecek! Dalgaların kıyıdaki sesi gibi, nefesi gibi ormanın.
Anıların sayfasında
O, ölü bir iz bırakmış,
Sanki mezarın taşında
Anlaşılmayan bir nakış.
Bıraktığım izlerin hiçbiri bir sayfada değildi, hepsi zihinlerde kalsın istemiştim ama hayata bıraktığım en gerçek kanıt karlarda koşarken ardımda kalan ayak izleriydi. Yalnız değildim. Peşimden geliyordu. Adını bile bilmiyordum. Önemi yoktu. O da ölürdü nihayetin de, onun adı da toz olurdu. Diğer herkes gibi.
“Eğer seni yakalarsam canına okuyacağım!” diye kükredi artık benden nefret ettiğine emin olduğum o yabancı adam.
Soğuk yüzümü acımasızca saldırmaya devam etmesine rağmen, ayakkabılarımın çoktan karlara saplı kalmasına rağmen koşmaya devam ettim. Ellerim kelepçeli olduğundan dengemi sağlayamıyordum. Bir ormanın içindeyken ve gidecek hiçbir yerim yokken ne olmasını bekliyordum? Belki bir uçurum görürdüm. Uçurum başlarında bile başı sonu bende saklı anılar duruyordu.
Ne ki unutulmuş çoktan
Asi heyecan içinde,
Vermez gönlünce o candan
Anıları istesen de.
İster miydim anıları? Koşar mıydım o uçuruma? Koştuğum uçurum değilse niçin devam ediyordum hala? Bu soru zihnime düştüğünde kendime arkama bakmaya izin verdim ve sık ağaçların arasında beni yakalamak için koşan o adamın hala vazgeçmediğini gördüm. Beni yakalamak uğruna tüm ormanı talan edebilirdi.
Silahı alarak kaçtığımı biliyor olsa da ona doğrultma ihtimalimi umursamadan peşimden koşuyordu. Koşmasa da olurdu. Ben onun için dururdum. Ayaklarım son kez kara saplanırken nefes alamamanın verdiği çaresizlikle durdum ve iki elimle sıkı sıkıya kavradığım silaha baktım.
Acı gününde tenhada, diye devam etti satırlar. Özle onu, adını an, en acı günümdeydim ve bundan daha tenhada olamazdım. Ama adını da anamazdım dilime gelecek olanın.
Ayak seslerinin bana ulaşacağı korkusuyla silahın emniyetini kapattım. Çığlık atmak istiyordum. Çığlık atarsam hızlıca yapabilir miydim? Neden duruyordum? Neden yapıyordum? Ne yaptığımı bile bilmiyordum.
De: anılar var hakkında, Anılar her zaman vardı, hem onun hakkında hem benim hakkımda. O çok başkaydı, kalbine sırtımı yaslayabileceğim kadar başka.
Bir de kalbim, diyordu şiirin son satırı. Çarpıp duran. Kalbim çarpıyor. Kalbim çarpıyor. Kalbim namluyu ona çevirmeme rağmen çarpıp duruyor. Kalbim ölecek kadar şiddetli bir çığlık atmama rağmen çarpıp duruyor.
Acı gününde tenhada, yaklaşıyor ayak sesleri, adım, neyine yarar ki, bir kere adımı söylese en çok o durdurur beni, özle onu, onu özlüyor olsam da, adını an, o kurşun kalbime saplanacak, o ölecek, ölüm burada durmasa, dalgaların kıyıdaki sesi gibi, Tanrı beni unutacak, o, ölü bir iz bırakmış, izler namlunun kalbime değdiği yerde, anıları istesen de, isteyen ben olursam ne kalır benden geriye, bir de kalbim, karlar kirlenir mi yine kanla, sanki mezarın taşında, ama mezar taşı yok burada, anlaşılmayan bir nakış, gerek yok zaten mevsim kışsa, ne ki unutulmuş çoktan, unutmak kadar zordu sevmek, özle onu, özlemek de bir gün unutulur elbet, adını an, ama en çok da gecenin hırsızı gözleri, özle onu, ama nasıl unutulur özlemek, adını an, ve isminden geriye ne kalır şimdi?
Özle onu. “Seni özleyeceğim.” Adını an. “Mir.”
Adın, neyime yaradı şimdi? O öldü, dalgaların kıyıdaki sesi gibi, nefesi gibi ormanın.
O öldü, adı öldü. Ben de tetiğe bastım. Adım ölsün diye.

