Yaşamak mı? Ben sokakta serilmiş, yatıyorum; her şey, her şey, işitiyor musun, her şey bitti. Bense bir ölüyüm. Her şey bitti, bense bir ölüyüm, ölü.
Das Gesamtwerk/Wolfgang Borchert
ÇAĞLAR MİR GÜZYELİ
Kaybetmek bizim tercihimizdi.
Var oluşun ifade ettiği anlamı bulmaya çalışmak ya da insanların yarattığı bir tekil düzen içinde yaşamayı, içi bir yığın anlamsız gayeyle dolu boşluğu kabullenmek de öyle. Kazanmak hiçbir zaman bir tercih olmamıştı, keza insanların sunduğu o var oluşu reddedebilmek de öyle.
Ayak izlerini ustaca kaybettirmiş kör bir zamanda, saatin sarkacı unutulmuş bir ikilem arasında dururdu.
Kaybolan zamanın izleri o sarkacın ucunda, denizin kıyıya dingin bir öfkeyle vurduğu yerde belirip yeniden sulara karışırken, insan kuma karışan zaman gibi diplerden çıkıp, yeniden dalgaların derinliğine karışıyordu. Ardındakileri kaybediyordu, kazanamayacağı bir şey uğruna.
Var olmak insanı diplere çeken bir denize benziyordu, yok olmaksa kıyıda ayaklarını kumlara gömmek kadar kolaydı. Her şeyi başlatan insandı, her başlangıcımın ardında beni ayakta tutan kumlar değil, beni dibe çeken dalgaların sesi duyuluyordu. Zaten kuma gömülen ayakların hiç gürültüsü olmazdı. Ölümün sessizliği gibi.
Düşünceleriyle hayatımın etrafında görünmez bir duvar çizen babama, olmamı istediği insandan başka her şeyin bende var olduğunu kanıtlamaya çalıştığım günlerden birinde kafamdaki pek çok soruya cevap ararken, o cevapların babamın düşünce duvarına bir darbe indirmesini istemiştim. Ayaklarım kuma basarken derin dalgalarda boğulmanın tadını zihnimde duyumsuyordum. Sanki sevdiklerime, en çok babama yeniliyordum. Mümkün değildi ama, onun da yanılgılarından bir serveti olmalıydı. Oysa kendimi kandırıyordum.
Haklılık babam için bir zaferdi.
Haksızlık ise benim için öyle.
“Her satırda birine duyduğun saplantılı bir bağlılık var,” demişti Ateş, elinde uzun zamandır sözleri üzerine çalıştığım bir şarkının eskizini tutuyordu. Zihnim olay ufkunu aşarak bir kara deliğe çekilir gibi satırlara gömülü kalmıştı. “Temelinin sevgi olduğunu söyleyebilirim ama bu biraz da nereden baktığına bağlı.”
Elimde tuttuğum sigarayı yeniden içime çekmekte tereddüt ederken, “Baktığın diğer yerden nasıl görünüyor?” diye sormuştum. Benim fikrime göre çoktan zihnimin bir köşesi o kara deliğe saplı kaldığından pek de iç açıcı bir bakış açısı sunmayacaktı. Zamanın sarkacı ışık ve karanlık arasında mekik dokurken varoluştan medet ummak ne büyük aptallıktı.
Aynı hafta içinde okulu ikinci kez kırdığımız bir gündeydik. Ateş’in babasının işlettiği Promaja’da takılıyorduk. Vakit akşam üstü olmasına rağmen kulaklarımı tırmalayan, içimdeki sessizliğe muhtaç yanıma iyi gelmeyen bir gürültü hakimdi. Ciğerlerimi bir ölüm nefesiyle doldurduğumu duysa, beni ağlatana kadar vicdan azabıyla sınayacak babama karşı görünmez bir savaşın içine girdiğim nadir buhranlarımdan birinin içindeydim.
“Baktığım diğer tarafta, üzülerek söylüyorum ki kardeşim,” Elindeki kâğıdı indirip bana mavi gözleriyle baktığında düşüncelerimi anlayamamanın verdiği kafa karışıklığını görmüştüm. “Bir nefret başlangıcı, yersiz bir isyan var.”
Nefret, henüz tanımını gerçek anlamda bildiğim bir cümle değildi. Yaşamış olduğumu sanmıyordum, hayatımdaki görünmez duvarları incelikle dokuyan babam bu duyguyu tatmama izin vermezdi. Tam anlamıyla adı konulmuş her duygunun insanı zayıf düşüren bir noktası olduğuna inanırdı. Sevgi. Keskin ve net, sevdiysen hapı yuttun. Korku. Acımasız ama gerçek, korkuyorsan çoktan kaybettin. Nefret. Güçlü ve tehlikeli. Bir kez varlığını kabullenince ne kaçışın vardır ne kurtuluşun.
Babam duyguları kabullenmenin yarattığı tehlikeyi bildiği için mi bana hissettirir ama kesinliğine inanmama izin vermezdi anlayamıyordum. Beni sevdiğini biliyordum, fakat diğer çocukların babaları gibi de değildi. Kendi çizdiği sınırlarla bana sevgisini gösterirken, denizde boğulmaya başla ama ayakların kuma saplıymış gibi nefes al diyordu sanki. Onunla oturup bağırarak maç izlemek istediğim geceler oluyordu mesela ama o beni satranç masasına oturtuyordu.
Bazen satranç oynamak istemiyordum, rubik küpleri çözmek istemiyordum, kitap okumak istemiyordum, kara delikte kaybolan bir insanın başına neler geleceğini ya da hayatım boyunca babamdan başka kimseyle konuşamayacağım soruların cevabını aramak istemiyordum. Bana bakarken gözlerinde beliren beklentiye boyun eğmemem neredeyse imkansızdı.
Tüm dünyasına bakarmış gibi bir ifade takınan o gözler için hayal kırıklığı olma düşüncesi, tüm hayal kırıklıklarımdan daha üstün gelirdi.
Ama ben sandığı kadar mükemmel biri değildim. Son zamanlarda sadece içimde kalanları dökebileceğim satırlar yazmak ve bunları bağıra bağıra söylemek istiyordum. Yine de Ateş’in o satırları nefrete yorması, herkesten önce benim içimde telafisi zor bir yaraya sebep olmuştu.
Denizde boğulmaya başlamıştım ve ayaklarım hiç kuma değmiyor baba, diyerek çığlık atmak istediğim anlar oluyordu.
“Sen ne anlarsın şarkı sözü yazmaktan.” diyerek hızlıca elindeki kâğıdı kaptığımda Ateş gülmüştü. Kırışmış sayfayı, dokunanın parmaklarını kanatan bir zehri tutar gibi tedirginlikle kavramıştım. Mekânın, arka sokaklara bakan pencerelerinden birinin önüne karşılıklı oturmuştuk ve bana yasak kılınan ne varsa yapma derdindeydim. Sigara içmek gibi.
“Yalnız baban bey amca sigara içtiğini duyar veya görürse-“
“Hiçbir şey yapamaz.” demiştim düz bir sesle. Davranışlarıma yansıyan asi ve ergen tavırlarımın aksine, sadece kalbim kırıktı.
“Sorun da bu ya, hiçbir şey yapmaz. Babana büyük bir saygım var kardeşim, hiçbir şey yapmayarak bile yerden yere çarpıyor seni.”
Haklıydı, babam bir kere o sessiz bakışlarını üzerime diktiğinde bittim demekti. Beni derin denizlere atmadan boğabilme yeteneğine sahip olan tek insandı. Biri nasıl olur da tüm yeteneklerini gözlerinin içine toplayıp sözler ya da eylemler olmadan mahvedebilirdi bir başka insanı? Babam bunu yapabiliyordu.
“Aslında sorun onda değil, sende.” diye devam etmişti Ateş. “Bir insanın sessizliğinden niye korkuyorsun? Konuşmuyor mu? Bak işine, yaptıklarına sesi çıkmıyor mu? O zaman neden vicdan yapıp keyfimizin içine ediyorsun?”
“Vicdan falan yapmıyorum.” Esasında vicdanım babamın beni dönüştürmeye çalıştığı insanı düşündükçe eline bir hançer alıp içeride bir yerlerde kendi savaşını vermeye başlıyordu.
Ama sonra soruyordum kendime, beni dönüştürmeye çalıştığı bir kişilik var, o halde ben zaten onun kabullenemediği bir ruhu içten içe büyütüp besliyorum. Bu yüzden mi üzerime bu kadar geliyordu, bu yüzden mi beni daima götürmek istediği bir yol vardı?
“Ya bırak,” Ayaklarını rahatça uzattığında benim bacaklarımı kendime doğru iteklemişti. “Az sonra babandan gizli sigara alkol aldın diye ağlayacaksın.”
“Alkol de aldım değil mi ben?” Yanımızda devrilmiş duran şişelere bakarken anlık bir gülme isteğine teslim olmuştum. “Sanki kendisi içmiyormuş gibi.” Öylece omuz silkmiştim, oysa boş şişelerden birini tekmeleyip sigaramdan bir nefes daha çekerken vicdanım yerle birdi. “Evrenin toplam enerjisi kaç biliyor musun?” diye sormuştum sonra alakasızca.
“Otuz bi-“
Pat diye bacağını tekmelediğimde başını geriye yatırarak gür bir kahkaha koy vermişti. “Bilmiyorum amına koyayım, bana ne evrenin enerjisinden.”
“Ben biliyorum.” Babamın çalışma odasındayken okumam için bana verdiği kitaplardan öğrendiğim bir bilgiydi bu. Her bilginin bir gün işime yarayacağı düşüncesi, kafamın içi artık taşıyamayacağım kadar ağırlaştığından saçma geliyordu. Ben de Ateş gibi küfürler edip çoğu satırı kafamın içinden atmak istiyordum ama atmak istediğim her satırda babamın parmak izleri duruyordu.
“Sıfırmış.” diye devam etmiştim. Kenarda duran gitarı alıp kafasına göre bir şeyler çalan Ateş’in artık beni dinlediğinden bile emin değilim. “Maddeler birbirlerine ne kadar yakınsa, aralarında enerji de o kadar az oluyormuş. Çünkü-“
“Çünkü birbirlerini sömürüyorlarmış.” Söylediğim hiçbir şeyle ilgilenmese de Ateş beni hep dinlemişti. “Aşk nefret ilişkisi mi bu?”
“Aslında onları birbirinden ayırmak için, onları birbirine doğru çeken kütle çekimsel kuvvete karşı koymak gerekiyor. Bu da onların enerjilerini negatife çeviriyor.”
“Yani aşk nefret ilişkisi.”
Böyle bir bilginin neden sabahtan beri kafamın içinde dolandığını bilememekle beraber, Ateş’in bulduğu karşılık bazı şeyleri kafamda oturtmama yardımcı olmuştu. “Baskın gelen bu negatif enerji de evrendeki pozitif enerjiyi yok ediyor. Yani evrenin toplam enerjisi-“
“Sıfır. Anladım kardeşim. Yani ben şimdi senin yakınına gelsem,” Ayağıyla bacağımı dürtünce burnumdan soluyarak gülmüş ve istemsizce duman yutup birkaç kez öksürmüştüm. “Bizi ayırmak için bazı çekimsel kuvvetlere-“
“Kütle çekimsel.”
“Bazı çekimsel kuvvetlere karşı koymaları gerekecek öyle mi?”
“Uzaklığımıza nazaran daha fazla, evet.”
Ateş pis pis sırıtmıştı. “Geleyim mi yanına?”
Bense dinlenilmiş ama anlaşılmamış olmanın verdiği sinirle suratına bakmıştım. Acaba babam da bana anlattığı şeylerin çoğunu anlamadığımı fark ettiğinde böyle mi hissediyor diye düşünmeden edemiyordum. “Bak, gördün mü? Gayet de aşk nefret ilişkisi bu. Benim tercihim bu eşsiz bilgileri…” Bir kez daha bacağımı dürtünce bu kez ben ona tekme atmıştım. “…aşkımızı canlandırmak için kullanabiliriz.”
“Aynı kız tarafından aynı anda idare edilen iki aptal olarak mı?” diye sormuştum pat diye.
“Sikerim belanı ha!” Bir anda parlayışı ve mavi gözlerinin alev almış bir okyanusu andırır hale gelmesi beklediğim bir şeydi. “Biz aptal değildik, Melisa usta bir dolandırıcıydı.”
Bu konuyu artık gülerek konuşabilecek kadar aşmıştık ama Ateş’in gerçekte ne hissettiğini merak etmiyor değildim. İlk dönemin sonu yaklaşırken ikimizin de gelecek kaygısı bazı şeylerin önüne geçse de kırık bir kalbi olduğunu artık hayatındaki insanları sınırlı tuttuğundan anlıyordum. Benimse o olaydan sonra tek tesellim arkadaşlığımızın bozulmamış, aksine kuvvetlenmiş oluşuydu.
“Şu şarkı yarışması için daha az nefret içeren bir şarkı yazmalısın.” Konuyu uzatmadan değiştirse de bana ters ters bakmaya devam etmişti. “Tercihen aldatılmak da bir tema olabilir ama o zaman gitarın tellerini koparmayacağımın sözünü veremem.” Sık sık Promaja’nın boş olduğu vakitlerde buraya gelip yarışma için bir şeyler üretmeye çalışıyorduk ama olay şarkıda bitiyordu ve sözler için bana güvenmesi gerginlik vericiydi.
“Belki de yalnız bir adam hakkında yazmalıyım.” diye mırıldanmıştım.
“Belki de yalnız iki adam hakkında yazmalısın.” demişti.
“Belki de yalnız iki adamın aşkını yazmalıyım.” demiştim.
Ateş’in gözleri kocaman açılmıştı. “Bizim aşkımızı mı?”
“Ayrı ayrı aşk hayatımızı.” Gözlerimi devirmiştim. “Geri zekalı herif.”
Neredeyse kahkahalara boğulacağımız bir anda Ateş’in gözleri omzumun üzerinden bir noktaya kaydığında, daha arkamı dönmeden beni neyin beklediğini biliyordum. Kokusunu almış ya da sesini duymuş değildim ama biliyordum, babam oradaydı.
Babamın varlığını tıpkı bana öğretmeye çalıştığı gibi denizin dibinde boğulurken ayaklarımın kuma basmasına benzetiyordum. Onunla birlikteyken hem hayatın içinde olmanın hem de hayatın dışına acımasızca itilmenin nasıl bir şey olduğunu aynı anda hissediyordum.
Zira tereddütle başımı çevirip baktığımda aynı anda bana hayat veren derin nefesler alırken hem de hiç nefes alamıyormuş gibi sıkışan kalbimle mücadele etmiştim. Elimdeki sigaranın ufacık külü tüm bedenimi yakan bir yangına dönüşmüş, babam zayıf bedenine aykırı gelen yıkılmaz bakışlarıyla tam karşımda durmuştu.
Babam, tam anlamıyla, o adamdı.
İçimde biriktirdiğim bütün isyankarlıklarım buraya kadarmış gibi gelmişti. Beni bu şekilde görmüş oluşu ondan önce beni büyük bir hayal kırıklığına uğratmıştı. Ne için hayatıma sırtımı döndüğümü ya da ne için her şeyi elimin tersiyle ittiğimi hatırlayamıyordum. Sadece babamın siyah bakışları altında koca bir boşluk olarak kalmıştım ve o boşluğun diğer adı kara delikten başka bir şey değildi.
Bana doğru yürüyüşünde bir nebze bile öfke yoktu, sanki dalgalardan alacağını çoktan alıp dinginliğine fırtınalar saklayan bir denizdi. Yanıma ulaştığında tek kelime etmeden elimdeki bitmek üzere olan sigarayı almış ve atıp üzerine basmıştı. O an üzerine basılıp sönen değersiz bir sigaradan farkım yoktu sanki. Ateş karşımda gergince kendine çeki düzen vermeye çalışırken yanlışlıkla boş içki şişelerini devirip her şeyi daha da berbat bir hale getirmişti.
“Kalk,” Babamın sesine o gece anlamını çözemediğim bir kararsızlık hâkimdi. “Eve gidiyoruz.”
“Şey… biz aslında-“ diyen Ateş’in sözünü usulca, “Kendi açıklamanı babana sakla.” diyerek bölmüş ama bakışları bir an olsun benim üzerimden ayrılmamıştı. “Birazdan burada olur.”
“Hassiktir be.” diye tıslamıştı Ateş. Babamın bu dünyada en nefret ettiği şeylerden biri argo ve küfürdü. Buna bir tepki vermesini bekliyordum fakat o sükûneti bir an olsun bozmadan, devrilen şişelere ya da yere atılan izmaritlere bakmadan hareket etmemi beklemişti.
Ayağa kalkmayı denemiştim, gerçekten denemiştim.
Ama pencerenin kenarında ayaklarımı yere bastığım ilk anda dengemi kaybetmiştim ve babam bir an bile tereddüt etmeden hamle yaparak beni düşmeden tutmayı başarmıştı. Bana evimi hatırlatan kokusu hızla burnuma dolarken siyah bir takım elbise giydiğini fark etmiştim. Son zamanlarda iş hayatı öylesine yoğun ve gergindi ki günlerdir onu hiç ev haliyle görmemiştim. Belki de bu kıyafetlerle yatıp kalkıyordu.
“Kendim yürüyebilirim.” diyerek toparlandığımda, “Zaten kendin yürüyeceksin.” demişti metalik bir sesle. “Sarhoş olmanda payım yoksa toparlanmanda da payım olmayacak.”
Bu kez bir adım geri çekilerek yanından geçmeme izin vermişti. Sendeliyordum ama yine de yürümeyi başarabiliyordum, o ise sessiz adımlarla peşimden gelirken kim bilir kafasında benimle ilgili nasıl yeni sınırlar kuruyor ya da kurduğu sınırların yıkılışına şahit oluyordu. Ben senin sınırlarında yaşayacak bir adam olamayacağım baba, diye bir anda bağırmak gelmişti içimden. Vefasızlığın gırtlağıma kadar dayandığını hissettiğim kirli bir zamanda nefes aldığımı hissettiriyordu sessizliği.
Vaktin akşamüstü olduğunu sanıyordum ama çoktan koyu bir karanlık her yanı kaplamış vaziyetteydi. Promaja’nın girişinde bizi bekleyen bir araç vardı.
“Eve gidene kadar tek kelime etme.” demişti arabaya bindiğimizde.
İkimiz de arka koltuğa binmiştik ve şoför yola koyulmuştu. Eve gidene kadar ikimizde konuşmamıştık. Sebebi neydi bilmiyordum, belki de o an bir başkasının yanında bana ders vermek istememişti ama biliyorum ki eve geçince sesini biraz bile yükseltmeden bana haddimi bildirecekti. Fakat öyle olmamıştı.
Evimizin önüne geldiğimizde benimle birlikte kendi kapısını da açmış ve aynı saniyede şoför, “Toplantıya geç kalmak üzeresiniz, efendim.” demişti.
Babamın eli bir an kapının üzerinde öylece kalsa da o kara deliği andıran bakışlarını dikiz aynasından şoföre dikerek etrafa koyu bir karanlık yaymasını kaşlarımı kaldırarak izlemiştim. “Keşke bu umurumda olsa.” derken sesinde garip bir umarsızlık vardı. İlk kez birine böyle ters bir karşılık verdiğini görmenin şaşkınlığını üzerimden atamadan hızla arabadan inmiş ve arkadan dolaşarak benim tarafıma gelip inmeme yardımcı olmuştu. Ama hareketlerine ona yakışmayan bir acele hakimdi.
“Annen evde değil,” Yağan yağmurun altında ıslanmayı zerre umursamadan beni evin kapısına kadar getirmişti. “O gelene kadar kendine çeki düzen ver.” Cebinden çıkardığı anahtarla kapıyı benim için açmış ve sonra bana bakmıştı, sessizce.
Sanırım ilk kez onun gözlerinde böylesine bir karmaşa görüyordum. Aynı anda binlerce çıkış kapısından doğru olanı bulmaya çalışırken hep aynı kapıda soluğu alan bir adamın, o yanlışın farkına vardığı anı görüyordum gözlerinde ve yüreğimde bir telaş doğuyordu. Yanlış bir kapının ardında olduğumu hissediyordum. Bana bunu o hissettirmişti.
“Baba?”
Tereddütlü sesime hiç tepki vermeden arkasını dönüp yeniden yağmurun altında arabaya yürümeye başladığında evine getirilen değil de evinden atılan biri gibi çaresiz biri gibiydim. Önce aralık kapıya, ardından hızlı adımlarla onu bekleyen araca ilerleyen babama bakıyorum ve bir şeylerin ters gittiğini anlamamam mümkün değildi.
“Nereye gidiyorsun?” diye sormama rağmen durmamıştı. En sonunda verandanın basamaklarını hızla inmeye başlamıştım. O kadar sersem gibiyim ki ikinci basamakta kayıp düşmekten son anda kurtulmuştum. Pes etmeden peşinden koştuğumu hatırlıyordum.
“Cevap versene baba!” Daha birkaç hafta önce burada ailecek karda oynadığımız günler çok eskiymiş gibi geliyordu. Ama babam hep aynı adamdı. Değişen, zaman ve düşüncelerimin yeni kapıların ardına geçme çabasıydı. “Bir kere de bana benim istediğim şekilde cevap ver!”
Bağırışım o kadar beklenmedik olmuştu ki babam da buna beklenmedik bir tepki vererek pat diye duraksadığında buna hazırlıksız yakalandığımdan sırtına çarpmıştım. Yağmurdan talan olmuş bir yüz ifadesiyle bana döndüğünde, sessiz okyanusları andıran gözlerindeki yabancılığın suratıma tokat gibi çarpmaması işten bile değildi. “Sana zaten istediğin bütün cevapları vermiyor muyum?”
İşte şimdi, demiştim, suyun altına itildim ve ayaklarım kumlara saplıymış gibi nefes almaya çalışıyorum. Ama olmuyor. Ben ya yüzeyde ya da derinde olmalıyım baba. İkisini de aynı anda başarabiliyor gibi davranamam.
Dilime saldıran yeni isyan cümlelerini sıralamak için dudaklarımı araladığımda babamın çalmaya başlayan telefonu ikimizin de bir süre sessizce birbirimize bakmamıza neden olmuştu. Bir müddet susmuştu, hadi konuş der gibi. Ama telefonun ısrarcı melodisi zihnimi tırmaladığından yaptığım tek şey dudaklarımı ısırmak olmuştu.
Bir korkak gibi sessiz kalmıştım.
Babam sakin bir nefes almayı denerken elini ceketinin iç cebine atarak telefonunu çıkarmıştı. Yağmur, o akşamüstü geri alınamayacak sözlerin üzerine gözyaşı gibi yağıyordu. Babam telefonun ekranını kendine çevirmişti, yağmurun şiddeti daha da artmıştı, bir gök gürültüsü duymuştum, belki de bu ses yüreğimin sesiydi.
Babamın telefonun ekranında onu arayan kişinin ismi belirmişti. Güneş.
Yağmur bulutları bir kez daha şiddetle birbirine çarparken, babamın yüzü bir şimşeğin ışığında aydınlandığında, o yüzde gecenin içinde kaybolan hayaletler görmüştüm. Suyun altındayken ayakları kuma basarmış gibi nefes almaya çalışan fakat boğulduğuyla kalan bir adamdan farksızdı. Merak ediyordum, o yüzden mi çağrıyı cevaplarken bana bakamayıp arkasını dönmüştü.
“Güneş?” demişti sakinlikle. Hayır, güneş yok, karanlık var burada görmüyor musun? Göğüs kafesim zamanın tekerleğinin altında sıkışırken ellerimi göğsüme sertçe vurmak istemiştim. Keşke güzeller güzeli annem yanımda olsaydı, o zaman göğsüme hiçbir sancının uğramayacağını biliyordum.
“Sakin ol,” Babam kelimelerini benim duymamı istemiyormuş gibi sessiz kullanıyordu fakat tüm dikkatim onda olduğundan istemediğim halde duyuyordum. “Yakın zamanda seni almaya geleceğim tamam mı?” diye aynı sakinlikle konuşmaya devam etmişti. “Lütfen biraz sakin ol ve bir şeyler yapmadan önce beni bekle, seni yalnız bırakmayacağım.”
“Güneş kim?” Başımı gökyüzüne çevirmiştim ve kirpiklerime düşen her bir yağmur damlasında bilinmezliğin ağırlığı gözlerime dolmaya başlamıştı. “Baba?”
“Yalnız değilim, kapatmam gerek. Telefonunu her zaman açık tut ki sana ulaşabileyim.” der demez onu parçalara ayırabilecek sert bir soluk alarak hızla telefonu kapatmıştı.
“Güneş kim?” diye sormuştum bir kez daha ve bu kez sesim beni bile ürkütecek bir oktavdaydı. “Neden benim yanımdayken onunla konuşamıyorsun?”
“Çünkü bilmemen gerekiyor!” Bir anda o kadar yüksek sesle bağırmıştı ki irkilerek geri çekilmiştim.
“Ba… baba?”
“Sana sorgulama alışkanlığını benim üzerimde kullan diye kazandırmadım.” Yağmur kara saçlarını darmadağın etmemiş gibi bir elini hızla saçlarından geçirip daha da dağıtmıştı.
“Bir kadınla konuştun.” Bu o kadar bariz ve net ki ben dile getirmesem bile gerçeği sessizce bilmeye devam edecektik. “Senin Güneş diye bir tanıdığın olmadı hiç. Annemin de öyle.” Bulanık zihnimi kendine getirebilmek için bir elimi saçlarıma daldırıp çekiştirmiştim. “Annem tanıyor mu?”
“Annene hiçbir koşulda bu isimden bahsetmeyeceksin, evlat.”
Üzerime, incelikle inşa edilen bir evin çöktüğünü tam da o anda hissetmiştim. Çünkü umutsuzluklarda zevklerin en yakıcısı bulunabilir, derdi Dostoyevski Yeraltından Notlar’da. Özellikle durumun çaresizliğinin tam anlamıyla bilincindeyse insan. O bilince sahip olmak istemezdim. Farkındalıklardan inşa edilen kalbimin yüzleştiği bir umutsuzlukta böylesi acınası bir zevkin kurbanı olmasını istemezdim ve fakat kalbim hala oradaydı ve çaresizliği en derin sessizliğine kadar görüyordu.
“Annem senin en sevdiğin kitap,” diyen bir mırıltı dökülmüştü dudaklarımdan. “O senin imkânsız olasılığın, ondan ne saklıyorsun?”
Gözlerinde aşina olmadığım bir hiddet belirmişti. O gece babamda öylesine alışkın olmadığım şeyler görüyordum ki birileri onun ruhunu bozdu da cezasını gözleri mi çekiyor diye merak ediyordum. “Ne ima ediyorsun sen?”
Telefonu iç cebine atarken yönünü tamamen bana dönmüş ve aramızdaki mesafeyi kapatmıştı. Birkaç adım geriye kaçmamak için kendimi zor tutmuştum. “Ne ima ediyorsun açık açık sorsana.”
“Sorsam cevap mı vereceksin sanki.” Sesimdeki alaycı tını dudaklarını birbirine bastırmasına neden olmuştu.
“Doğru soruyu, doğru şekilde sorduğunda sana istediğin her cevabı vermiyor muyum, oğlum?”
“Hayır vermiyorsun!” Annemden gizlememi istediği bu ismin sırrı beni o kadar derinden yaralamıştı ki, kalbimin babama çektiği kılıçlara engel olamamıştım. “Sen her soruma bir başka soruyla karşılık veriyorsun. Neden? Nasıl? Ne sebeple? Bir sebebi olmuyor bazen. Sadece bir cevap istiyorum! Bana cevabı buldurmak için saçma sapan yollar vermeni değil! Satranç oynarken bana kazanmanın binlerce yolunu göstermeni değil, öylece kaybettiğimi söylemeni istiyorum. Diğer babalar gibi seninle kızlar hakkında konuşmayı, basketbol maçı izlemeyi, sigara içtiğim için senden azar yemeyi istiyorum! Annemden gizlememi istediğin o kadın kim diye sorabilmek ve yargılanmak istemiyorum. Çünkü sen beni bu hale getirdin. Ben hep doğru soruları soruyorum ama senin cevapların o kadar bulanık ki daha sormadan korkmaya başlıyorum. Hem nasıl bu kadar mükemmel olup hem de nasıl berbat bir baba olabilirsin?”
O zamanlar bir ismin insan hayatında ne kadar derin bir etki bırakabileceğinin bilincinde değildim. Bilsem de sağduyumu geri kazanır mıyım emin olmamakla beraber, babamı yaralamak en kolayıma gelen şeydi. Oysa ben o kadar da güçlü değildim, babamın benim için çizdiği yolda yürüyen birinden farklı değildim ama kalemi kırmayı başarmış olmalıydım ki babam irkilerek bir adım geri çekilmek zorunda kalmıştı.
Babamın sarsılmaz duruşuna indirdiğim ilk darbenin o gece olduğunu hatırlıyordum. “Evrenin enerjisinin kaç olduğundan bana ne? Kitaplardaki karakterlerin ne hissettiğinden bana ne! Başka hiçbir baba çocuğuna senin gibi davranmıyor.” diyerek acımasızlığımı sürdürmüştüm. Yıllar geçse bile o an söylediklerim için babamın önünde diz çöküp özür dileme isteğimin geçmeyeceğini bilsem yine bu kadar acımasız olur muydum?
“Bütün bunların senin de hoşuna gittiğini sanıyordum.” Artık sesi o kadar da kendinden emin çıkmıyordu çünkü ayakları kuma saplı olduğu halde ben onu insana nefes aldırmayan derinliklerin içine çekmiştim. “Sen ne kadar özel olduğunun farkında değil misin? Potansiyelinin farkına varmanı-
“Ne potansiyeli baba, ben özel falan değilim. Biliyor musun bazı geceler okumam için elime bir kitap verdiğinde fırlatıp atmak ve evden kaçmak istiyorum. Diğer çocuklar gibi serserilik yapmak istiyorum, kavga etmek istiyorum, kan akıtmak istiyorum ya da kanım aksın istiyorum. İçimde her şeyi darmadağın etmek isteyen bir yanım var ve sen o kadar tuhafsın ki bana dair her gerçek hissimi bastırmama neden oluyorsun.”
Sözlerimin ne kadar yaralayıcı olduğunu onun kadar iyi biliyordum. Fakat kendime engel olmak için ne yapabilirdim? Bir kum torbasının karşısına geçip ellerimi kanatana kadar yumruklamak istememin babamın dünyasında bir karşılığı yoktu ama bunu en uç noktalara kadar yapmak istiyor ve içimdekileri tutamıyordum. Biz aslında babamla dünyanın en farklı iki insanıydık, buna rağmen nasıl oluyordu da dünyalarımızın merkezi yine birbirimiz oluyorduk anlayamıyordum.
“Hep sessizsin, hep. Benim istediğim dilde konuşmuyorsun benimle. Sen susunca ben anlatmak istediğin şeyleri anlamıyorum. Bir hatadan ders çıkarmak için neden bana verdiğin bir kitabı okuyup analiz etmek zorundayım? Herkes gibi sen bunu yaptın diyerek neden suratıma bağırıp azarlamıyorsun beni?”
“Seni azarlamamı mı istiyorsun?” diye sormuştu şaşkınlıkla. “Sana bağırıp çağırmamı mı? Bu delilik. Bu istismar!”
Asla aynı paydada buluşamayacağımızın verdiği bilinçle dişlerimi sıkmıştım. “Çok yorucusun.” Ellerim aramızdaki boşlukta bir çare ararcasına hareket ediyordu. “Benim kafam senin gittiğin yollardan gitmesini bilmiyor işte. Okuduğum çoğu şeyi anlamıyorum bile, sırf senin gözüme girmek için anlıyormuş gibi yapıyorum.”
Babamın benim için inşa etmeye çalıştığı her şeyin yıkılışını gözlerinde öyle net görüyordum ki ruhum çamura bulanmış bir çift el kadar kirli geliyordu. Onun, o temiz hayatına yakışmayan bir çift el… “Her şeyi sen diğerlerinden daha iyi ol diye yapıyorum.”
“Sana diğerlerinden daha iyi ya da üstün olmak istediğimi düşündüren ne? Sadece onlar kadar olsam yeterdi fakat şimdi nerede olduğumu bile bilmiyorum. Sanki dünyayla arama bir kapı koydun baba, ben de o kapının dışında kaldım. Diğerleri gibi de düşünemiyorum artık. Baktığım her şeyde olduğundan farklı bir anlam görmekten yoruldum, ben daha on yedi yaşındayım ya, on yedi!”
Beni bir kez daha alt üst edecek bir cevabın gözlerinde biriktiğini görmüştüm ki istese bunu çok da güzel yapardı. Babam istese beni, benim onu yaraladığımdan o kadar iyi yaralamayı başarırdı ki karşısında ayakta duracak gücüm kalmazdı fakat onun tercihi kendi aldığı darbelerle karşımda sessizce durmak olmuştu. Yine de düşmemişti. Ve ben inatla üzerine gitmeye devam etmiştim.
“Güneş kim?” diye sormuştum tekrar. Dışarıda bırakıldığım kapılara ağır darbeler indirme isteğim ruhuma yapılan bir ihanet gibi gelmişti. Nedenini ve nasılını bilmek istemiştim.
“Bu cevabı sana vermeyeceğim.” demişti babam, bu kez beni cevaba götürmeye bile tenezzül etmeden tamamen cevapsız bırakmıştı. “Önce gerçekten bilmeyi hak ediyor musun, bunu bir düşün.” Gözleri sessiz, ruhu yorgun, bedeni ise tüm bunlara rağmen ezici bir güçle ayaktaydı. Bense bir kez daha, çok ağır bir şekilde kapıların dışına itilmiştim.
“Seni anneme söyleyeceğim.” Beş yaşındaki bir çocuğun isyankarlığını andıran sesimle dudaklarım titremişti.
Sanırım ağlamak istiyordum ama on yedi yaşındaki isyankâr ruhum babam karşısında ağlamayı kendine yediremezdi.
“Hayır söylemeyeceksin.” Babamın kendinden emin yüz ifadesine karnıma yumruk indiren manidar bir gülümseme ilişmişti. “Sen anlamaya çalışamadan kimseyi yargılarınla öldürmezsin.”
İnatla çenemi dikleştirmiştim. “Bunu nereden biliyorsun?”
“Çünkü bunu da sana ben öğrettim. İnkâr et ya da etme, yumruklarını bir şeylere vurmak için fırsat arasan da kar etmez, ben o sıktığın yumruklarında saklı duran bilgeliği biliyorum.”
Yenilmenin verdiği çaresizlikle yumruk yaptığım ellerimi usulca gevşetmiştim.
Oysa gözleri bir an gözlerimden ayrılmamışken ellerimin yumruk olduğunu, tırnaklarımın avuçlarıma saplandığını nasıl bilebilirdi?
Gözleri hala gözlerimdeyken sanki yumruklarımı açtığımı da fark etmiş gibi o da sakinleşerek bir adım geri çekilmişti. Artık ikimiz de tamamen sırılsıklam olmuş bir haldeydik. “Şimdi eve git ve kendine çeki düzen ver, annen seni bu halde görmesin. Geri döndüğümde uzun uzun konuşacağız.”
Beklemediğim bir hamleyle eli yüzüme uzandığında nefes alamıyormuş gibi tutuklaştığımı hatırlıyordum. Ayaklarım kuma basıyordu ve suyun altındaydım. Ama hayır, o bana bakarken ben dünyanın en uzun nefeslerini alıyordum. Soğuktan kaskatı kesilmiş parmak uçları kendimi sıkmaktan kasılmış yanağıma değerken parmakları titriyormuş gibi gelmişti. Bir şey söyleyecek olmuştu, konuşsun istemiştim, o an delicesine konuşmasına ihtiyacım vardı fakat babam konuşmamıştı.
Çeneme son bir dokunuş bırakarak elini indirmiş ve hızla arkasını dönerek onu bekleyen arabaya ilerlemişti. “Konuşmayacağız.” diye mırıldanmıştım arkasından. “Konuşmayacağım bir daha seninle.”
Ailemizdeki ilk isyan tohumlarının ekildiği gece o geceydi fakat bunu çok sonraları fark etmiştim. İnsan alışkın olduğu topraklara dokunurken derinlerde gezinen kanın kokusunu toprağın kokusundan kolayca ayırt edemiyordu. O gece babam gelene kadar eve girmeyip dış kapının önünde oturduğumu çok iyi hatırlıyordum. Hava soğuktu ama benim soğukla bir derdim yoktu. Zaten içtiğim içkiler etkisini yeni yeni gösterirken bir süre sonra kendimi tutamayıp ağlamaya başlamıştım. O zamanları düşününce döktüğüm en anlamsız gözyaşlarımmış gibi geliyordu. Hatırladıkça gülümsüyordum. Devamını hatırladıkça da hüzünleniyordum.
Yaklaşık bir buçuk saat sonra babam geri döndüğünde beni sırtımı kapıya yaslayıp yere çökmüş bir halde bulmuştu. Bacaklarımı kendime çekip kollarımı bacaklarıma sarmıştım. Çenem dizlerimin üzerindeydi. Körkütük sarhoştum, ıslanmıştım, serseri bir isyankardım ve hala ağlıyordum.
Babam derin bir nefes alarak yavaşça yanıma çöktüğünde yaşlı gözlerle ona bakmıştım. Beni o halde buluşuna hiç şaşırmamıştı, sanırım beni her zaman sandığımdan çok daha iyi tanımıştı. “Evrenin enerjisinin kaç olduğunu bilmek istemiyorum.” diye mırıldanmıştım küçük bir çocuk gibi.
“Evet,” diye fısıldamıştı babam.
Benden daha kötü bir halde olduğunu zaman anılarımı unutturmak yerine tazeledikçe hatırlayacaktım ama o an hiç fark edememiştim. Benim babamın da yenilgileri vardı, neden o gece gözlerinin çökmüş olduğunu, ellerinin ara ara titrediğini ya da baş ağrısını geçirmek ister gibi şakaklarını ovaladığını sorgulamak aklıma gelmemişti? Çünkü düşündüğüm tek şey kendi hislerimdi.
“Annemden başka hiçbir kadına ismiyle hitap etmeni istemiyorum.” diye devam etmiştim, sarhoşluğum yüzünden bazı kelimeleri yanlış söylemiştim. “Annem duyarsa üzülür, senin gökyüzünde bir tek o var. Güneşin senin gökyüzünde ne işi var?” Yeniden bağırmak istesem de fısıldamaktan öteye gidememiştim.
“Annen benim gökyüzümde değil,” dediğinde güç bela başımı dizlerimden kaldırmıştım. “Annen zaten benim gökyüzüm. Bir uçtan diğerine kadar.”
Sonra bana cevap vermeye fırsat bırakmadan destek olarak ayağa kalkama yardım etmişti ama tek başıma ayakta duracak halim yoktu. Düşmeyeyim diye babama sımsıkı sarılmıştım, o gece fark etmemiştim ama şimdi fark ediyordum ki babam da bana sımsıkı sarılmıştı. Asla düşmeme izin vermeyeceği bir şekilde. Ve aynı zamanda tıpkı düşmekten korkan bir adamın çaresizliğinde.
Ne kadar zaman geçtiğini bilmiyordum fakat yatağımda kıvrılmış bir şekilde gözlerimi açtığımda odamda yalnız değildim. Söylediğim onca şeye rağmen babam beni yalnız bırakıp gitmemişti ama başımda beklerken yorgun düşmüş olmalıydı. Söylediklerim aklıma geldikçe içimi derin bir utanç kaplamıştı. Babam benden bunları duymayı hak etmiş miydi?
Aramızdaki ilk sırrın ne zaman varlığını belli ettiğini onca zaman sonra bile hatırlayabilmiş değilim. Babamın derin sessizliklerin ardında nice büyük sırlar sakladığını, ancak onu kaybettikten sonra keşfetmiştim. Güneş ismini duymam başlangıç bile olmayabilirdi ama dile gelen bir ismin her şeyi mahvetmesi çok olasıydı. Beni zaten hep savaştığım bu isimler mahvetmemiş miydi?
Önce babamdan özür mü dilemeliyim yoksa isyankâr tavrımı devam ettirip Güneş’in kim olduğunu mu öğrenmeliyim diye çokça düşünmüştüm o gece.
Başımdaki ağrıyı görmezden gelerek yatakta hafifçe doğrulmuş ve babamı uyandırmaktan korkarcasına yavaş hareket etmiştim. Aslında düşüncelerimin hepsi yanlıştı, odak noktamı o kadar zihnime çevirmiştim ki yanımda uyuya kalan adamın içindeki çıkmazı on yedi yaşımın verdiği rehavetle asla görememiştim. Bu, en büyük pişmanlıklarımdan biriydi. Ben insanlara kör kalmakta ustalaşmış biriydim… Yıllar boyunca bu hiç değişmemişti.
Babamın kucağında ters dönmüş bir kitap duruyordu. Okumam için bana kitap verdiği anlara isyan etmeme rağmen merakıma yenik düşüp o kitaba uzanmıştım. Yapmamam gerektiğini biliyordum, biz onlara ne yazarsak, insanlar onu okurdu. Ben mürekkep kullanmasam da babam karalarcasına yazıp çizdiğim her şeyi okumuştu. Yoksa neden eline, ismi bana tokat gibi çarpan bir kitap alsındı?
Kitabı açmaya cesaret etmeye çalıştığım süre boyunca babamı izlemiştim. İlk kez onu uyurken böylesine uzun izleyebildiğimden kendimi tuhaf hissettiğim anlardan birindeydim. Ben buraya aittim, bu aileye. Bu insanlara. Benim için başka bir başlangıç ve son yoktu. Bunu kabullenmek zorundaydım çünkü aksini elde etmeye çalışacak bir insan değildim. Bu kabulleniş de benim için yenilgi değildi.
Her şeyi ve herkesi geride bırakarak zamanın başlangıca geri dönme şansım olsaydı, beni karşılayacak yegâne şey görkemli bir karanlık olacaktı. Anne ve babam yoksa o başlangıçta, bir anlamı olmayacaktı ki.
Zamanın başlangıcındaki o mucizevi kara delik.
Bir başlangıca duyulan merak, kimilerine sonlardan daha cazip gelirdi. Yıkımı ve boşluğu avuçlarında taşıyan sonlar, başlangıcın iki yanında olurdu ve esasında bir adım sonrası, sondan öncenin bir parçasıyken bir adım öncesi bizzat sonun kendisi olan başlangıçların sonlardan hiçbir farkı yoktu.
Ama yine de aynı değillerdi. Babam bunu bana o gece bir kez daha kanıtlamayı başarmıştı.
Babamın sonlarla işi yoktu, onun olayı başlangıçlardı.
Oysa ben okuduğum kitapların ilk cümlelerini bile hatırlamazdım.
Başlangıçlara dair zihnime kalan anılar, sonlar sayesinde mağlup edildiği günden bu yana, ne bir kitabın ne de bir şiirin ilk satırı kalmış zihnimde. Hiçbir başlangıç yok. Anneme ilk gülümsediğim zamanın başı sonu yok, babamın omzunda ilk uykuya daldığım gecelerin başlangıcı kayıp, annemin beni ilk öptüğü andan eser yok, babamın bana ilk sarıldığı anın başlangıcı nerede şimdi?
O yaşlardayken sonlara dair garip bir takıntım olduğunun farkında değildim. Halbuki hep bir kitabın ya da bir filmin başından ziyade sonuna ulaşmak isterdim. Süreç beni cezbetmezdi, başlangıçsa hep göz ardı ettiğim bir ihtimaldi. Ama aynı şeyi sonlar için söyleyemezdim.
Zamanla babamın nefesleri daha da ağırlaştığında onu rahatsız etmemeye çalışarak ve bu kez korkusuzca kitabın adına bir kez daha bakmıştım.
Kapıların Dışında.
Sanki dünyayla arama bir kapı koydun baba, ben de o kapının dışında kaldım.
Ona bu ağır cümleyi kurduğum için mi eline bu kitabı almıştı? Göğsümün ortasında tarifi imkânsız bir ağırlık doğarken söylediklerimin bu ince düşünceli adama ne kadar etki edeceğini hiçbir zaman anlayamamıştım. Babam diğer insanlar gibi değildi işte, zihni farklı çalışıyordu.
Kimsenin umurunda olmayan şeyler onun için ilacı bulunamaz bir yaşam sancısı haline geliyordu.
Kitabın arka kapağını okuyunca savaş ve asker konulu bir kitap olduğunu anlamıştım. Normalde okumaya, elime almaya yeltenmeyeceğim bir kitaptı fakat başkarakterin rastgele karıştırdığım sayfaların birinde Tanrı ile konuştuğunu fark ettiğimde ellerim buz kesmişti, yine de kitabı bırakamamıştım.
Babam inançlarıma karışmazdı ama inançlarımın nasıl şekillendiğini yakından izlemeyi sevdiğini bilirdim. Nasıl bir insana dönüşeceğimi daima merak ederdi.
Bütün bu etkisiz rollerine, sessizliğine ve bana hiç yapma dememiş olmamasına rağmen, dönüşeceğim insan olmamda en büyük rolü oynayacağını hep gizliden gizliye biliyor olmalıydı. Babam beni zamanımın başladığı ilk anda fethetmişti.
O gece baş ağrıma rağmen tek solukta kitabı okuyup bitirmiştim. Elimde değildi, babamın bu satırlarla buluşmasına neden olduysam, satırlarda aradığı cevaplara da ulaşmam gerekiyordu ama kitap sona erdiğinde ne bir cevap vardı elimde ne de bir anlam.
“Bitirdin mi?” Babamın sorusuyla irkilerek başımı kaldırmıştım. O da uyanmıştı, kim bilir ne kadardır uyanıktı. Sayfaları çevirirken bile gürültü çıkarmamaya dikkat emiştim halbuki.
“Bitirdim.” İkimiz de sırtımızı başlığa yaslamış vaziyette yan yana uzanıyorduk. Annemin yatağında yalnız olduğu düşüncesi hiç hoşuma gitmemişti ama o an babamın beni bırakıp gitmesini istemeyecek kadar bencildim.
“Ortadan başlayıp bitirdim. Sonra başa döndüm.” Bu itirafı neden yaptığımı bilmiyordum. Kitabı okumaya başladığımda tek düşündüğüm Tanrı’nın o kitapta ne aradığıydı ve baştan sona gelmek için fazlasıyla sabırsız davranmıştım.
“Sence Öteki kimdi?” diye sormuştum sonra sessizce.
“Neden kitabın ortasından okumaya başladın?”
Sorumu duymazdan gelmişti, tercihleri hep böyle olurdu. Bir anda merakımı tatmin ettiği ya da sorularıma sorduğum anda cevap verdiği hiç olmamıştı. Zaten bu yüzden ona alabildiğine isyan etmemiş miydim?
Sorusuna cevap vermeden bana cevabımı vermeyeceğini bildiğimden pes etmekten başka çare kalmamıştı elimde. Ne kadar isyan edersem edeyim kazanan taraf hep o oluyordu. “Ortası daha heyecanlı geldi, beni cezbetti.”
Kaşlarını kaldırdığında açıklama gereği duymuştum. “Tanrı konuşuyordu, yani kurgu olarak. Tanrı’yı konuşturmaya cesaret eden yazar çok azdır. Arka kapağı okuyunca konuyu anladım zaten, o yüzden direkt Tanrı’nın konuştuğu yerden devam ettim. Bitirip sonra başa döndüm, bir şey kaybetmiş sayılmam.”
Babamın kollarını göğsünde kavuşturuşu vakurdu. “Ama bir şey bulamamışsın da.”
“Buldum.” demiştim çocuksu bir itirazla.
Öteki’nin kim olduğunu bulamayışım bariz bir şekilde ortadayken babam bu yanılgımdan fazlasıyla keyif almıştı. Onu tanımasam kahkaha atmak üzere olan bir adam olduğunu düşünürdüm ama o adam babamsa, gülüşünü zamanda bırakmak o kadar kolay değildi.
“O halde cevap ver.” Kendinden emin duruşu karşısında paniklemenin kıyısından dönmüştüm. O an yapabildiğim tek şey kekelemekti.
“Belki de Öteki’nin kitaba ilk girdiği anı düşünmelisin. Başlangıcını. O zaman kim ya da ne olduğunu bulman daha kolay olabilir.”
“Ne mi?” Kucağıma duran kitaba kısa bir bakış atmış ve bakışlarımı odanın içinde gezdirmiştim. Boyum artık neredeyse babama denk olduğundan ayaklarımız birbirine değiyordu. “Sence Öteki bir insan değil mi?”
“İnsan olduğuna dair bir iz var mıydı kitapta?”
“Elbette,” demiştim kendimden emin bir biçimde. “Konuşuyordu.”
“Tanrı da öyle.”
“Baba!”
“Çok acelecisin evlat.” Düşüncelerim, babam yanımdayken yanlış bir şey söylememek için yavaş akardı fakat o zaman bile belli ki istediğim sonuçlara ulaşamıyordum. “Cevaplar bazen başlangıçtadır ve bu pek çok şey için geçerlidir. Öteki’ni gerçekten tanımak istiyorsan başlangıcına bakmalıydın. Dünkü. Daha önceki. Her zamanki. Evet diyen. Cevap veren. Kendini böyle tanımlayan bir varlık için insan diyemezsin.”
“O halde sence Öteki neydi?”
Aklıma insandan başka seçenek gelmiyordu.
Dünkü, dün de var olanlar da bizler değil miydik?
Her zamanki, zamanın içine saçılmış varlıklarımız gerçeği temsil etmiyor muydu?
Evet diyen, orada olan, kelimelerimizle var olan biz değil miydik?
Cevap veren, bir sorunun karşısındaki cevabı karşılamıyor muyduk bazen?
Babam bir kolunu usulca omzuma doladığında şaşkınlık içinde donakalmıştım. Hazırlıksız yakalanışım tutuklaşmama neden olsa da babam beni omzumdan hafifçe kendine doğru çekmişti ve başımı onun omzuna yaslamış vaziyette bulmuştum kendimi. Üzerinde ceketi yoktu ve beyaz gömleği de biraz kırışmıştı. Fakat aşina olduğum kokusundan hiçbir şey kaybetmemişti.
“Öteki bir insan olabilir,” Konuşurken göğsü yavaş bir ritimle hareket ediyordu. “Bir düşünce, bir bilinç, bir fikir ya da bir duygu. Belki de Beckmann’ın kafasında yarattığı hayali bir kurtarıcı. Her zaman ve her yerde var olan. Kişinin kendi parçası. Öteki. Mutlaka senin içinde de yaşayan bir Öteki var ama henüz varlığını keşfetmemişsin.”
Söyledikleri kafamı karıştırmıştı. Öteki deyince aklıma istemsizce bir zıtlık geliyordu ki kitapta da olan buydu. Ölüm düşüncesine tutunan bir adamı hayata geri çekmeye çalışan aykırı bir varlıktı Öteki. Tanımlayabileceğim net bir karşılığı yoktu fakat varlığını ben bile derinden hissetmiştim. İnsanın kafasının içinde konuşan bir ses bile olabilirdi ve insan kafasının içinde ona hep zıt giden bir sesle nasıl yaşar bunu merak etmiştim.
Yıllar sonra bunu bizzat deneyimlediğimde ise merakım yerini öfkeye bırakacaktı.
“Yine de bir insan olma ihtimali de var,” diyerek kendi düşüncemi direttiğimi hatırlıyordum. “Yeniden okumaya başlasam da değişen bir şey olmaz.”
“Başlangıçlar insanda pek çok şeyi değiştirir.” demişti babam.
İçimde bir parça, bu düşüncelerin çok ötesine savrulmuştu. “Sonlar da öyle.”
Bir sona ulaşmak, babam için başlangıçta olmak kadar kulağa cazip gelmiyor olmalıydı. O hem başlangıçla, hem süreçle, hem de bu iki faktörün doğurduğu sonla ilgileniyordu.
Bana her şeyin bir başlangıcı olduğunu öğrettiğini inkâr edemezdim. “Madem her şeyin sonunu bu kadar merak ediyorsun, o zaman yaşamın sonunda da ne olduğuna, tıpkı kitaplardaki gibi atlayarak ulaşmak ister misin? Bu da bir seçenek olur elbette. Madem akan zamanla o kadar ilgilenmiyorsun.”
Yaşama dair bir detayı atlamak benim duraksadığım o nokta olmuştu. İçinde ailemin olduğu en küçük bir anı bile atlayarak yaşama düşüncesine katlanamazdım. İyi kötü her anımızda birlikte oluşumuz benim için bu hayatı anlamlı kılıyordu.
Sadece bazen zihnim ve kalbim, dünyanın, hayatımda olup biten şeylerin varlığına dar geliyordu ve babam inatla bu sıkışıklığın içine başka karmaşalar ekliyordu. Fakat şimdi düşününce eğer babam öyle bir adam olmasaydı, babamla yaptığım hiçbir konuşmadan böylesine zevk almazdım. Bana verdiği her bilginin ne kadar değerli olduğunu çok sonraları öğrenmiştim.
Büyüdüğümde.
Ve kaybettiğimde.
Onlar gittiğinde ve ben on yedi yaşımı on sekizime bağlayan gecede boğazım yırtılırcasına ağlarken gözyaşı döktüğümde. Yanımda kimse olmadığında, biri benimle konuşsun diye Tanrı’ya yalvardığımda, Öteki’nin bile sesini çıkarmadığı bir gecede.
Zamanla değerli olan tek şeyin kafamın içinde kalanlar olduğunu fark ettiğimde ise, aynanın karşısında duran varlığım bir o kadar değersiz gelmişti gözüme.
Şimdi karşımda olsa, evet baba, derdim ona. Akan zamanla ilgilenmiyorum çünkü zamanın içinde kimsem kalmadı. Geçmişimin geleceğimi bile çalması çok acımasızca değil mi?
“Yaşamın da bir sonu var,” demiştim babama dalgınca, hiçbir kitabın sonu bende sarsıcı bir etki bırakmamışken henüz hiç başlamamış bir şeyin sona ulaşacağı düşüncesiyle hüzünlenmiştim. Bu o kadar derin bir hüzündü ki, bana bu hisse veren her neyse, hiç başlamasın istemiştim.
“Sonlar neden var?” diye sorarken belki de bir gün yalnızlığın sonlarla denk olacağını anlayacağımın bilincindeydim.
Babamın ses tonu her zamankinden farklı değildi, ona onca kelimeyi bağırarak kusmamışım gibi konuşurken bana verdiği karşılık, “Peki ya başlangıçlar neden var?” olmuştu.
Bunu söylerken parmakları dalgınca saçlarımı okşamıştı. Bana verdiği her yakınlığın kıymetini biliyordum. Başka babalar gibi olmasını istediğimi haykırmıştım suratına ama kaç tane baba, benimki gibi gecenin bir yarısı yaşam üzerine onunla tartışırken oğlunun saçlarını okşardı? Kaç tane baba oğlunun ağzından çıkan her kelimeye bu kadar değer verirdi? Benim babam bunu yapıyordu.
“Bence bazı şeylerin başlangıcı yoktur,” Kelimeler dudaklarımdan bana sormaya zahmet etmeden çıkmıştı. Genelde babamın düşüncelerine ters düşmeyi sevmezdim çünkü onun doğruları o kadar doğru gelirdi ki aksini düşünmek biraz aptallık olurdu. Zaten ters düştüğümde de olanları bizzat yaşamıştım.
“Sadece bir anda kendimizi onun içinde buluruz. Mesela büyürken zihnimize düşen düşüncelerin bir başlangıcı yoktur. Biri bana ilk düşündüğüm şeyin ne olduğunu sorsa, ona söyleyemem, sadece kendimi o düşüncelerin içinde bulduğumu söyleyebilirim.”
Dile getirdiğim bu fikirle istemsizce gurur duymuştum. O an babamın gözleri ışıldamalı ve bana haklı olduğumu söylemeliydi. Ama karanlıktı ve verdiği tek tepki saçlarımı okşamaya devam etmek olmuştu.
Acaba çift karakterli miydim diye düşünmeden edemiyordum. Hem babamın beni dönüştürdüğü insandan nefret edip hem de o insan olduğum için övgü beklemem ikircikli bir düşünceydi.
“Zamanla düşüncelerinin genişlediğini kabul ediyor musun?” Sorusunun nereye bağlanacağını tahmin edemeyecek başımı biraz daha geri yatırmış ve zayıf yüzüne bakmıştım.
“Evet.”
“O halde şimdi her bir düşünceni geri sararak geçmişe git, bir öncekine ve ondan öncekine. Eğer geçmişe giden bu yolu takip edersen mutlaka zihnine düşen ilk düşünceye ulaşacaksın, sadece onu hatırlamayacaksın. Bu tıpkı zamanın başlangıcı bulmaya benziyor.”
Başlangıçlara olan kayıtsızlığım sanırım o noktada kırılmaya başlamıştı. Bir şey olması gerekiyordu, başka bir şey olabilmesi için. “Zamanın bir başlangıcı olduğuna inanıyor musun?”
Karanlığın içinde gülümsemesini az da olsa seçebilmiştim. “Sen inanmıyor musun?”
Bunu daha önce hiç düşünmemiştim. Çünkü ilgilenmemiştim, merak etmemiştim. Kafamın içindeki evrene girersem ve bunu onun gözleri önünde yaparsam, bana açtığı tek kapıdan girip de bir daha çıkışı bulamam diye korkmuştum belki de.
“Zamanın bir başlangıcı varsa, zamanın olmadığı zamanlarda ne vardı? Dahası zamanın başlangıcı nasıl bulunabilir ki?” Tedirgin sorum babamın yüzündeki bilmiş gülümsemeyi manidar bir şekle bürümüştü. Saçlarımdaki parmaklarının hareketleri yavaşlarken bana hatırlamamı bekler gibi bakmıştı ve ben o anda heyecanla, “Genel görelilik!” diye neredeyse bağırmıştım.
“Sessiz ol, anneni uyandıracaksın.”
“Hayır daha doğrusu…”
“Genel Göreliliğin Öteki’si.” demiştik aynı anda, fısıltıyla. Bilim ve edebiyatı bir araya getirdiğimiz bu üç kelimelik cümle bir anda kafamın içindeki tüm karmaşanın cevabı olmuştu.
Babamın yüzündeki takdir ifadesi karşısında ayaklarım yerden kesilmişti. Doğru cevabı vermiştim, doğru yolda, doğru bir düşüncenin ardından gidiyordum. Her düşünce beraberinde yoğun bir baş ağrısı getirse de babamın zihnimi genişletmek için verdiği çabaların ileriki hayatımı ne kadar derinden etkileyeceğinden o zamanlar habersizdim.
Belki de benim Öteki’m babamdı, bilemezdim.
Genel görelilik uzay ve zamandan bahsederdi. Bu kurama göre zamanın daima ileri aktığını ve evrenin de bu akışla birlikte genişlediğini az çok hatırlıyordum. Eğer bir şeyin Öteki’si onun zıddını temsil ediyorsa, Genel Göreliliğin Öteki’si doğru bir tanımdı. Çünkü bir de evrende, zamanda ileriye değil de geriye gitmek vardı. Zamanın aktığı yolu geriye doğru takip ederek geçmişimize yol alsak ve en başa kadar gitsek ne olurdu? Evrenin ilk halinde, zamanın da başlangıcını bulabilirdik. Sanırım Hawking bu tanımdan pek hoşlanmazdı ama ben bayılmıştım.
“Baba, zamanın bir başlangıcı varsa bile, ki ben zamanın bir başlangıcı olduğuna değil…” Genel Göreliliğin Öteki’si beni çok heyecanlandırsa da şöyle bir düşününce gerçekleşmesi neredeyse imkansızdı. Neredeyse. Olasılıklar ve imkansızlıklar hakkında yeni bir tartışmaya girmekten kaçınmıştım. “…zamanın her zaman var olduğuna inanmayı tercih ederim, o başlangıca ulaşmak mümkün değildir.”
“Yıllar önce ölen yıldızların ardında bıraktığı kara deliği keşfetmek de mümkün değildi. Ama artık biliyoruz, yıldızlar ölüyor. Geride hayran olunası karadelikler bırakıyorlar.”
“O halde zamanın bir başlangıcı olduğuna inanıyorsun? Yani Genel Göreliliğin Öteki’sine?”
“Belki,” Bunu söylerken ses tonu düşünceliydi. Babam hayatında tereddütlere yer veren bir adam değildi. Eğer bir tereddüdü varsa bunu çözmenin yollarını arardı, belirsizlik tehlike getirirdi.
Attığı her adımın başını da sonunu da en ince ayrıntısına kadar hesaplıyor olmalıydı. “Esasında… her zihnin kendi başlangıcı olduğuna inanıyorum oğlum. Kafanın içinde şu an olduğun konumdan geriye doğru gidersen seni sen yapan ilk etkenin temeline ulaşacağına inanıyorum. O temel, senin kim olacağının kanıtı.”
Kim olduğumun değil, kim olacağımın. Çünkü zaman akmaya devam ediyordu.
Ama geriye gitmek… bir başlangıca dönmek… son zamanlarda bu yapmaktan en çok korktuğum şey. Biten bir kitabın ilk cümlesine dönmek demek, her sayfada her acıyı tersten yaşayarak ölmek demek. Mutluluklar ise daha da fena. Düşüncelerimin sahip olduğu çıkmaz zamanın başlangıcından bile daha eski bir acıya dayanıyor. Babam bana zamanın başlangıcına ulaşmayı öğretti ama o zamanı başlangıcında başa çıkmam gereken bir hiçlik olduğundan hiç bahsetmedi.
O hiçliği kendim yarattım.
Bir kızın gözlerinin içine bakarak.
Küçük… güzel… aklımı başımdan alan ve geriye benden başka hiçbir şey bırakmayan bir kız.
O kıza dair bir başlangıç aramaya kalkıştığımda ise sadece titreyen ellerimi yumruk yaptığımla kalıyorum. Ellerim kadar güçsüz, gözlerim kadar kör, kalbim kadar korkak ve zihnim kadar karanlığım.
En çok da ona ait bir başlangıcı hatırlamaktan korkuyorum. İlk ne zaman gördüm onu? Çok önce. Gözlerime ilk ne zaman baktı, bunu kendi bile hatırlamaz.
Peki ya ellerimi ilk tuttuğu o an? İnce ve beyaz parmaklarının büyük ellerim arasında kaybolduğu, heyecanla yerinde zıplarken boyuma yetişemediği için bana kaşlarını çattığı o gün batımı saatlerinin başlangıcı nerede?
“Sonlar her zaman daha kolay hatırlanır,” diye devam etmişti o gece babam. Okuduğu tüm kitapların son satırlarını bildiğini iddia ettiğinde onlarca kitapla onu sınamıştım ve beni çok fena alt etmişti. Onun zihnindeki bilgi derinliğine erişebilmek için yaptığım tek şey babama hayran hayran bakmak oluyordu.
“Peki ya neden hiçbir kitabın ilk cümlesini hatırlamıyorsun?” diye sorduğumda hafifçe gülümsemişti.
“Ne zaman yeni bir kitaba başlayacak olsam, çok heyecanlı ve merak dolu olduğum için okuduğum ilk satırlarının hiçbirini anlayamam.” Sanki onu utandıran bir zayıflığından bahseder gibi bakışlarını benden sakınmıştı. “Olaylara girdiğimde ise yeniden başa dönmeye üşenir, aklımda kalan başlangıçlarla devam ederim okumaya.”
“Yani en sevdiğin kitabın bile ilk cümlesini bilmiyor musun?” Ukalaca gülmeye başlamıştım ve onunla eğleniyor oluşuma gözlerini devirerek karşılık vermişti. En sevdiği kitabın annem olduğunu defalarca kez dile getirmişti.
“Bir şey gerçekten hayatına işleyecekse,” demişti sakince, “Sen de nasıl başladığını hatırlamayacaksın.” Kendinden emin tavrından ve söylediklerinden o zaman bir şey çıkarmakta zorlanmıştım. “Bir kitap aklını başından almıyorsa, ilk cümlede kalbini yerinen çıkarmıyorsa başı da sonu da senin olmaz.”
Bunları söylerken bakışları bir anlığına başucumda duran annemle fotoğrafına kaydığında kalbim teklemişti. “İnsanlar ve kitaplar aynıdır oğlum, bir kitabın ilk cümlesi bir insanın gözlerine ilk kez bakmakla denktir. İkisi de kalbini yerinden oynatıyorsa ve hisler kontrolden çıkıyorsa doğru kitabı tutuyorsun demektir. Ve inan bana o kitaba sahipsen ilk cümlesini ezberinde tutamamak çok da önemli değildir.”
Yavaşça yatakta doğrulmuştu. “Annenle tanışma hikayemizi defalarca kez dinledin ama işin özü şu ki, sana anlattığım hikayedeki çoğu boşluğu kendim doldurdum. Çünkü kalbim-“
“Çünkü kalbin o kadar yoldan çıkıyordu ki, o an olan hiçbir şeyi farkında olarak yaşamıyordun. Ama senin gibi bir adamın kontrolü kaybedeceğine asla inanasım gelmiyor.”
Sonrasındaysa elimdeki kitabı alıp kenara koymuş ve boş kalan ellerimi tutmuştu. Babamın elleri genelde soğuk olurdu. Karakteri de soğuk kanlıydı ve bedeniyle ruhundaki bu uyumdan etkilenirdim. “Benim gibi bir adamın asla yola gelmeyen bir oğlu olduğuna inandığım kadar inanabilirsin.” Ne kast ettiğini anladığımda ben kaşlarımı çatarken o gülüyordu ama sonrasında söylediği tek bir cümleyle kalbim bin parçaya ayrılmıştı.
“İstediğin gibi bir baba olamadığım için özür dilerim.” demişti sessizce.
Ne hissettiğim çaresizlik ne de arzuladığım sıradanlık o anki küçük düşmüş hislerimden daha fazla yaralayamazdı beni. Her şeyi benim için yapan bir adama, olabilecek en büyük hayal kırıklığını yaşatmıştım. Yıllar sonra da pek çok insana aynı şeyi yaşatacağım gibi. Belki de o gece insanlara iyi gelmediğimi, bende zehirli bir şeyler olduğunu kabullenmeliydim.
Kaçmam gerekiyordu çünkü içimde bir parçanın büyük bir bencilliğin esiri olduğunu biliyordum. Fedakardım fedakâr olmasına ama asla bazı şeylerin beni parçalamasına izin vermezdim.
Daha o yaşlardayken hırslı, şiddete meyilli, takıntılı bazı duygularımın esiri olduğumun farkındaydım ve babam ya bilerek ya da bilmeden bendeki bu kusurları bastırdıkça kim olduğumu bulma çabalarım karmakarışık bir hal almıştı.
Yıllar sonra kendimce çok basit bir cevap bulmuştum; sevdiklerine boyun eğen, sevdiklerinin canını yakanın boynunu kırmak isteyen birisin sen demiştim kendime. Ama bu kadar basit değildi, bunu da en çok sevdiklerime zarar verdiğimde öğrenecektim.
“Sen tam da istediğim gibi bir babasın.” Bunu söylerken utançtan babamın yüzüne bakamamıştım. İyi ki karanlıktı yoksa boynuma doğru tırmanan kızıllığı görürdü ama o cevabını zaten avuçları arasında titreyen ellerimden almıştı.
Ellerimi daha sıkı tutmuştu. “Yine mi ağlayacaksın?”
“Böyle düşünmeye devam edersen, evet.” demiştim isyanla. Babam, ona layık olmayan bir evlat olduğumu düşünürse en iyi yanlarımı kaybederdim.
Beni bu adam yapan kişi babamdı, o giderse ya da bana duyduğu hislerinin birazını bile kaybedersem artık bu adam olamazdım. Ait olmak istediğim tek yere layık görülmemek dünyanın en büyük hüsranı olmalıydı.
“Bazen kafayı kitaplarla bozmuş bir zırdeli gibi göründüğümü biliyorum ama,” Derin bir nefes almıştı, o nefeste kim bilir neler gizliydi. “Sonumuzun ne olacağını bildiğimiz bu yaşamda kafamın içini doldurmaktan daha anlamlı bir eylem gelmiyor aklıma. Senin de böyle olmanı istedim, insanlar sana baktığında gördüğü bedenden daha fazlası ol istediğim için-“
“Biliyorum. Bunu en iyi ben biliyorum.”
Aradan geçen zamanda babamın bu öğretilerini ne yazık ki yanlış yorumlamıştım. O, insanların bende gördüğünden daha fazlası olmamı istemişti ve ben de insanların göremediği her şey haline gelmiştim.
Bazen uzaklardan kulağa çalınan bir çığlık gibi tedirgin ediyordum insanları, bazen ayağa saplanan bir çivi gibi yanlış yola saplanmak işime geliyordu.
Görenin irkilerek başını çevirmek isteyeceği bir manzara haline gelmiştim aslında ama iyi yanlarımı o kadar iyi pazarlamıştım ki o çirkin manzarayı kimse görmemişti.
Sanki yıllar boyunca maske takarak yaşamıştım. Bu bir olasılıktan ziyade kesinlikti. Gülümseyen suretlerin ardında bekleyen gerçeklerim için daima en iyi maskeyi seçebilecek kabiliyetimin oluşu, maskesiz, saf ve gülüşü her şeyden daha gerçek insanların tenine yapışan bir yalan lekesi haline gelmişti. Dokunanı yakan, sahibi ise zaten küllerden ibaret olan bir leke…
“Hem biliyor musun,” Gelecekte yüzüme yapışacak maskeleri bilmeden babamla konuşmaya devam etmiştim. “Kalbimi yerinden çıkaracak olsa da bence bir kitabın ilk cümlesini her zaman hatırlarım.”
Babam derin bir nefes alarak yüzümü dikkatle incelemişti. Neden bu kadar dikkatli bakıyordu? Karanlıkta bile beni en saf halimle görebildiğini hissederek tedirgin olmuştum. “Sahi mi?”
Son durağı gözlerim olduğunda, gözlerinde hem gurur dolu hem de bir gün onun karşısında ona tamamen zıt bir şekilde duracağımı bildiği manidar bir bakış geziyordu. Öteki gibi.
“İlk kez gitarınla konser verdiğinde olup bitenleri hatırlıyor musun?”
“Ne?”
Neredeyse kahkaha atacaktı. “Sorum gayet açıktı.”
Bozulduğumu belli etmemeye çalışarak Ateş ile birlikte verdiğim ilk amatör konser sırasında olanları hatırlamaya çalışmıştım. O zamanlar o kadar heyecanlıydım ki en önemli odak noktam tek bir notayı bile kaçırmamaktı. Sesler ve görüntüler vardı fakat bütün bir resimden bahsedemiyordum. Zihnimin o yanı duygularımın yarattığı yoğunluktan puslanmıştı. Pes etmiş bir şekilde omuzlarımı düşürmüştüm.
“Hatırlamıyorsun çünkü sahip olduğun heyecan senin için o başlangıca dair çoğu anıyı görmene izin vermedi. Hislerinin hala orada olduğuna eminim.” Her cümlesinde ve bakışında sanki kalbimin içini görüyordu. Kalbimin içi bir zamanlar ne kadar da temizdi. “Ama bir başlangıç seni gerçekten heyecanlandırıyorsa, onu hatırlaman çok zordur.”
“Senin başlangıcın ve sonun annem, bunu anlamak çok kolay.” demiştim yumuşak bir sesle. “Ama Güneş kim baba?” Bu soruyu hiçbir suçlama ibaresi barındırmadan sormuştum. Akşam kendimi kaybetmiş oluşuma rağmen babamın annemin içinde olmadığı bir başlangıca ve sona sahip olmayacağını çok iyi biliyordum.
Babam ellerini ellerimden çekerken yavaşça arkasına yaslanmış ve parmaklarını kucağında birleştirmişti. “O aslında bir karadelik.” Onun sesinde de herhangi bir savunma yoktu, sıradan bir şeylerden bahsediyormuş gibi sakin konuşuyordu. “Zor durumda kalan bir dost.” O karanlığın içinde bile kara gözlerindeki hırsı, öfkeyi seçebilmiştim. “Yardımıma ihtiyacı olan bir dost.”
Belki de daha fazla üstelememem gerekiyordu çünkü babam yalan söylemezdi ve ben üsteledikçe ona ait olmayan bir sırrı eşeleyeceğimin farkına varmıştım. “Başı belada mı yani?”
“Öyle olmamasını umuyorum.”
“Son zamanlarda sürekli gergin olmanın bu durumla bir ilgisi olabilir mi?”
Babam beni şaşırtarak kısıkça gülmeye başlamıştı. “Sorman gereken şeyin şu olması gerekmiyor muydu; Baba, bu kadın kim?” Komik bir şekilde ergen sesimin taklidini yapınca neredeyse kahkaha atacaktım.
“Hayır,” demiştim. “Sana böyle bir soru sormam. Sen bana hayatımıza giren insanların hep bir amaç uğruna girdiğini söylersin ve amaçlarını tamamlayınca çıkacaklarına inanırsın. Eğer o kadın senin hayatındaysa varlığının bir anlamı olmalı. Ve yine eminim ki senin başlangıcın ve sonun annem oldukça diğer bütün anlamlar kaybolsa da hayatının anlamı kaybolmaz.”
“Teşekkür ederim,” Babam bir kez daha usulca elime uzanmıştı. “Bir başkası olsa senin anlayışına sahip olmazdı. Başka kimse babasını senin kadar iyi anlayamazdı.”
Gerçekten onu söylediği kadar iyi anlıyor muydum? Hiç sanmıyorum. Bu da taktığım maskelerden biriydi. Ardına sığındığım o kadar çok şey vardı ki bir süre sonra önümde koca bir duvar yükselirken ben önümü görmeye çalışmaktan yorulmuştum. Önümü göremedikçe ise başımı arkaya çevirip bu hale nasıl geldiğime bakmak istemiştim fakat o başlangıçlar beni öyle çok yaralamıştı ki tırnaklarımı önümde inşa ettiğim duvarlara saplamıştım.
“Baba,” diye mırıldanmıştım o gece yeniden uykuya dalmadan hemen önce. “Sence başlangıçlar mı daha çok yakar insanın canını yoksa sonlar mı?”
O soru yıllardır cevaplanmamış bir halde zihnimin içinde yaşıyordu.
Şimdi düşünüyordum da babam bana ilerleyen zamanlarda da sonlarla ilgili net bir düşünce söylememişti. Ziyanı yoktu, ben zaten sonlarla ilgili onlarca fikir edinmiştim. Yüzümdeki maskeleri düşürürken tenimi canımdan ayıran sonlar yaşayacağımı biliyordum, yine de beni o hazin sona götürecek başlangıçları titreyen avuçlarımla selamlamıştım.
Beni heyecanlandıran hiçbir başlangıcı net hatırlamamıştım. Buraya nasıl geldiğimi hatırlamıyor oluşum gibi.
Arabayı kullanırken tek odak noktam önümdeki sarı taksiyi takip etmek. Zihnimi bin bir uğraşla babamdan, geçmişten kurtarmaya çalışıyor ve sıfırlamak istiyorum. Oysaki düşünmem gereken şeyler var, geceye dair tek bir aksama bile olursa her şey başlamadan bitecek. Yakalarıma asılı kalan binlerce cümlenin ağırlığıyla aşağı çekilen bedenimi dik tutmaya çalışıyorum.
Ama peşinden ilerlediğim kişi, cümlelerime bir kanca takmış vaziyetteyken bu çok zor. O giderse ve ben durursam göğsüm parçalanır, ben gidersem ve o durursa avuçlarına olmaması gereken izler bırakırım. Sonumuz hangisi olacak?
İçimden bir ses büyük bir yanlışa doğru adımladığımı söylüyor. Her adım beraberinde olmaması gereken bir kapıyla gelecek ve ben o kapının önünde duracağım ama içeri giremeyeceğim. En çok adım atmak istediğim sahnelere gözlerim yaşlı bakmaktan başka çarem kalmayacak. Kapıları yumruklamaktan ellerim yara bere içinde sızlayacak.
Ben yanlış bir yoldan doğru sona ulaşmaya çalışırken hep kapıların dışında kalacağım ve bu kez Öteki bile korktuğum o sona engel olamayacak, biliyorum.
Ana yoldan çıkıp da ara sokaklara girdiğimizde hala olayların ne boyutta bir ciddiyete sahip olduğunu kavramak istemeyen Nil, bir dizini torpidoya yaslamış, yaktığı sigarasıyla arabayı dumana boğmuş vaziyette.
Gözlerinin üzerimde olduğunu hissedebiliyorum, gözleri her zaman üzerimde. Oysaki yanında maske takmadığım nadir insanlardan biri, en çaresiz anlarıma şahit olan bir insandan geriye hangi çaresizliğimi saklayabilirim düşüncesiyle bazen yanında ağladığım bile oldu. Ve o beni bir kez bile yargılamadı.
Yani, çoğu zaman.
Aynı yolu farklı başlangıçlarla başarısızca aşma çabalarımızı birbirine benzettiği oluyor ama onunla aynı olmadığımın farkında bile değil. Nil ne yazık ki onun için yanlış bir sona doğru yoldan ulaşmaya çalışıyor ve ulaşmak istediği son yanlış olduğundan tüm yol onun için bir eziyet haline geliyor.
“Yüzüme dik dik bakmayı kessen.” diyorum bıkkın bir nefes eşliğinde. Kendim bile aynaya bakamazken bir başkası bana bakıp da işe yarar ne görecekse. Anlaşılmaya çalışılmaktan bıktım, sanki onlara doğru cevabı verecekmiş gibi yüzüme bakıp da görmeye çalıştıkları o gerçek sadece kanlı anılardan ibaret.
Anlamıyorlar, muhtemelen hiçbir zaman tam olarak anlamayacaklar. Acılarımın üstüne o kadar çok acı dikerek yama yapmaya çalıştım ki beni bu hale getiren en temel sancım en derinlerimde kaldı. Yine de en büyük acıyı o derinlerde hissediyorum, saplandığı derinlikte ruhumun aynasına korkunç bir yansıma düşüren gerçeklikler var.
“Yüzüne dik dik bakmıyorum.” Nil’in bir sonraki nefeste üflediği duman direkt suratıma çarpıyor, bu akıllanmaz kızın benimle alay etmekten keyif aldığı ortada.
Göz ucuyla ona baktığımda tahmin ettiğim gibi yüzümde alaycı bir gülüş görüyorum. “Çok merak ediyorum yaptığınız bu saçma planın sonu nereye çıkacak.” diyerek cevabından korktuğum ama en çok da o cevaba ulaşmak istediğim cümlelerini sıralıyor. “Kızı babasının katil olduğuna inandır, tamam. Kendi yanına çekerek ailesine karışacaksın, tamam. Ama nereye kadar. Bir şeyler yapıyorsunuz ama adamakıllı bir planınız bile yok, Çağlar.”
Dediklerindeki haklılık payı beni kızdırmaktan çok düşündürüyor. Geçmişe direnmekten vazgeçip babamın her şeyi alt edebileceğine inandığım zekasını hatırlamaya çalışıyorum. Onun izinden gidersem adımlarım saplandığı çivilerden kurtulmanın bir yolunu bulurmuş gibi geliyor fakat kanatlarımın altına almamı istediği annemi bile koruyamayan ben için, babamın anılarına erişmeye çalışmak bile yüzsüzlük.
Hatıralardan gelen bir parça gülümsemeyi bile hak etmiyorum. Her kederin elini tuttuğu bir umut olduğuna inanmak işimi gelse de kederler yanında o umudu getirmiyor.
Annemin gülümsemesini düşünmeye cesaret edemiyorum. Babamın hala sonunu görme ihtimalim var. Ama kendi sonumda, kanlar içinde kalan annemin gülüşü bile bana haram.
Sesi, kokusu, saçlarımı okşayan zarif elleri şimdi toprağın altında baksam tanıyamayacağım bir yığıntıdan ibaret. Yığıntı. Bir ömür nasıl olur da böylesine acımasız bir kelimenin karşılığını alır, en çok bu kanıma dokunuyor. Orada olamadığım her anının, şimdi, burada daha şiddetli bir karşılığı var.
“Biz ne yapıyoruz tam olarak, Çağlar?” diye soruyor Nil.
Ona verebileceğim esaslı bir cevaba sahip değilim. Geçmişime hükmeden pek çok gecede olduğu gibi yalnız olsaydım, bu gece burada olmayacağımı çok iyi biliyordum. Eğer yalnız olsaydım, şu an çok uzaklarda kapılarımı ardı hiçlik olan yollara açardım, belki sonu hiçliğe çıkan kapılara bile ulaşamazdım. Kapıların dışında olurdum, kafamın içinde hiç susmayan bir sesten ibaret olan Öteki’yle birlikte.
Eminim böylesi herkes için daha iyi olurdu. Mesela birkaç metre önümdeki taksideki kız sesimi hiç duymamış olurdu.
Sesimi duyduğu ilk anı hatırlıyor muydu?
Arabayı kırmızı ışıkta durduruyorum ve bunu ellerimi saçlarıma daldırmak için bir fırsat olarak görüyorum. “Geçmişi duymaya ne kadar tahammülüm yoksa geleceği düşünmek de o kadar işime gelmiyor şu anda, Nil.” diyorum zayıf bir sesle. Kızın asla gerçekleşmemeliyiz diyerek kulağıma fısıldadığı o anın ellerimde yarattığı titremeyi keşke birilerine gösterme şansım olsaydı.
O daha hayatıma girmeden yıkılmaya başladım çünkü onun ruhumu yıkacak kelimeleri var, desem inanırlar mıydı?
Önümüzdeki taksi de kırmızıda durmuş. Gecenin yarattığı karanlığa rağmen kızın bedenini arabanın içinde az çok seçebiliyorum ama yüzünü görmekten çok uzağım. Oysaki en çok yüzünü görmek istiyorum.
Kirpiklerinin yüzüne düşen gölgesini merak ediyorum mesela, zihnine düşen ilk düşünceyi hatırlayıp hatırlamadığını sorsam yüzüme bir aptalmışım gibi bakar mı?
Uzun zamandır yarattığım sahte bir kimlikle karşısına çıktığım olmadı. Korktum mu? Hayır. Utandım sanırım ama ondan değil, babamdan. Hayatımı adadığım o adamdan. Çünkü bunu yapmamı istemezdi. Kafamın içine birbirine dolanan yollar koyarken o yollara başka insanları sokup hayatlarına karmaşa getirmemi ummazdı. Sadece bana bir çıkış yolu vermek istemişti, ben ise kendimle birlikte herkesi çıkmaz sokaklara hapsetmek üzereydim.
Ve şimdi o kızın gözlerinin içine bakacak cesareti nasıl bulacaktım? Yalan söyleme, diye fısıldadı zihnim. Kafanın içinde zaten her gece o kızın gözlerinin içine baktın.
“Şu gözleri yakışıklı olan oğlanda bir sıkıntı yok da adını bile bize söylemeyen bir adamın planına güvenip bir şeylere kalkışıyorsunuz.” Sesinde beni azarlayan bir tını var. Saçlarını başının tepesinde sımsıkı toplamış, sanki hiçbir şeyin dikkatini dağıtmasını istemiyor gibi, alaycı konuşuyor fakat yüz ifadesi kaskatı.
“Gözleri yakışıklı adam mı?” diye soruyorum ellerimi saçlarımdan çekerken. Bir sokak lambasının ışığı yüzümü bıçak gibi keserken gözlerimi kısıyorum.
“Hıı,” diyor Nil, bir anda sırıtıyor. “Yeşil gözlü olan.”
“Nil,” Titremesinden korktuğum ellerimle direksiyonu kavrıyorum. “Sen Fırat’la birliktesin.”
“Bende yakışıklı olan her erkeğe yürüme hastalığı var, ne yapayım.”
Söylediklerinin ciddiyetinin olmadığını biliyorum. Fırat’ı kızdırmak için gördüğü her erkeğe yürüyormuş gibi yaptığı anlar olsa da ben dahil herkes Fırat için yapabileceklerinin sınırı olmadığının farkında. Aşkın gözlerini bu kadar kör etmiş oluşu, yolunu benim gibi bir adama bile çıkardı. Oysa bu olmamalıydı. Ben insanların hayatına ne zaman iyi şeyler getirmiştim ki bu insanlar için aynı şey geçerli olacaktı.
“Fırat’la aranız nasıl?” Dikkatini kendi üzerimden çekmek için konuyu ona getiriyorum. Bu sırada yeniden harekete geçiyoruz ve geçen her saniye ana yollar ardımızda kalırken daha boş ve karanlık sokaklar bizi bekliyor.
Nil derin bir nefes alıyor. “Her gece sevişiyoruz.”
“Duymak istediğim şey bu değildi.” diyorum hayretle.
“Aman, sen de ne ketum çıktın. Ciddiyim kendine en yakın zamanda bir hayat arkadaşı bul. Aynı yolun yolcusu olduğumuza göre dost sayılırız ve ben seninle rahatça konuşamayacaksam ne diye yanımdasın?”
“Böyle şeyler için kız arkadaşlar tercih edilir sanıyordum.” Fırat ya da Ateş’le bile özel hayatım hakkında konuşmak rahatsızlık vericiyken bu kızın arsızlığı hayret verici.
“Sadece Evren ve Mavi var kız arkadaşım olarak. Evren evli olduğu için yanında dağıtamıyorum. Mavi de-“
“Lütfen Mavi’mden uzak dur.” diyorum hızla. Mavi. Hayatımdaki tek gün ışığı sanırım o. Bir gülüşü var, görünce kalbimdeki tüm karanlık kendi kuytusuna çekiliyor. Senin gibi bir kız kardeşim olabilirdi, diye fısıldıyorum bazen ona uyurken. Çekinerek saçlarını okşuyorum, ben abi olmak istiyordum, neden hayatıma o küçük varlığın girmesine izin vermediler, diye soruyorum.
Mavi beni duymuyor elbette, duysa onu kardeşi yerine koyup sevebileceğimi söyler. Çok da güzel kardeşimmiş gibi rol keser ama ben adını aydan alacak kayıplarım için sessizce acı çekmeyi devam ederim, kimseler görmeden.
“Yemedik prensesini. Yok işte konuşabileceğim başka kimse, senin derdin benimkini solda sıfır bıraktığından küçük dertlerimle kafanı şişirmek hoşuma gidiyor.”
“Ya da bana haddimi bildirmek?”
Küçük ve neşeli bir kahkaha atıyor ama ardından sessizleşiyor. Bir süre aynı sessizliği paylaşıyoruz. Hayatımdaki her insan gerçekler konusunda bana fazlasıyla acımasız davransa da Nil bir şekilde hep onlardan bir adım daha önde oldu. Belki de kız olduğu için söylediği her cümle olması gereken yeri tek seferde bulduğundan ve bu benim canımı çok yaktığındandır.
“Gizli dert otağın olarak bir kez daha aklını başına getirmeyi kendime borç biliyorum,” diyor Nil koltuğunda dikleşerek. “Biraz sonra masum bir kızı babasının işleyeceği bir cinayetle yüzleştireceksiniz. Hem de ne uğruna?”
“Ne uğruna mı?” Öfkeli sesim arabada kırbaç gibi şaklıyor. Hem de ne uğruna?
Sessiz kelimeler zihnime yıldırım gibi saldırırken bir zamanlar bana kim olduğumu kabullendirmeye çalışan o yankıları duyumsuyorum. Hep orada ama ona bile orada olduğunu unutturuyorum. Asla sahip olmak istemediğim bir Öteki’nin beni yüzleştirdiği o isimlerde anılardan çok daha fazlası saklı.
Duymak istemiyorum, duyulamayacak kadar geçmişte kalanları. Elimi uzattığımda orada olmayan geçmişten umabileceğim tek şey bir kalp ağrısı. Oysa Öteki bende hep geçmiş için var oluyor.
Hem de ne uğruna? Bir kayıp, bir yok oluş, bir an, bir zaman, bir sanki gibi yaşadıklarımı ihtimaller denizinde boğuyorum.
Uğruna çabaladığım şey bir geçmiş değil diyorum kendime, bunu en iyi ben biliyorum. Kurtaramadığım bir geçmişin peşinden koşamayacak kadar çaresizim, geleceğimi kurtarmanın yolu da ne yazık ki başta kendim olmak üzere pek çok insanı yakmaktan geçiyor.
“Öyle demek istemedim,” Nil’in sesi hemen yumuşuyor. “Uğruna çabaladığın şeye sonsuz saygım var ama sana da yanlış gelen bir şeyler varmış gibi gelmiyor mu? Kızın hiçbir şeyden haberi yok. Hiçbir şeyden.” Aramızda sözsüz bir anlaşma varmış gibi asla kızın ismini ağzımıza almıyoruz. “Babası geçmişte katil olabilir ama şu an görecekleri tamamen düzmece.”
Duvarda asılı olan Çehov’un Silahı’nı bulduğum geceyi hatırlıyorum. Babam bana hayatımda gizlenen bir silah olduğunu ve zamanı gelince kullanmam için elimi uzatacağımı söylerken eminim ki o silahın insan olacağı aklına gelmezdi. Gerçi babamın bana silahlarla ilgili bir metafordan bahsetmesi bile bir mucizeydi. Sesini yükseltmeyi istismar sayan bir adam, bir silahı ateşlemeye cinayet gözüyle bakardı. O kurşun kimseyi öldürmese de.
“Sonuçta Barbaros bile isteye o tetiğe basacak.” O adamın adını tiksinti dolu bir nefretle anıyorum. Her gece kabuslarımda bir eli boğazımda. Nefessiz kalarak uyanmaktan gecenin getirdiği huzurun ne olduğunu unuttum. Görkemli bir karanlığın sahip olabileceği en şiddetli acıları tadıyorum, en yoğun hıçkırıklar irkilerek uyandığım anlarda nüksediyor.
“Hayalet’in ölmeyecek olması neyi değiştirir? Barbaros zaten katil. Kız da bunu bilsin, babasına olan bağlılığının çok güçlü olduğu söylenmedi mi? Başka türlü bizim yanımızda olmaz.”
Gerçekten ona ihtiyacım var mı diye düşündüğüm anlar sık sık oluyor. Her şeyi sakince baştan sona sararak kafamda yaşattığımda kızın yanımda olması en çok öfkeme ve nefretime iyi geliyor. Barbaros Solar benden ailemi aldı. Ben neden ondan kızını almayayım ki, diye soruyorum kendime.
O adamın hayatını mahvedeceğim orası ayrı ama en değerli varlığından birini benim safımda gördüğünde yaşayacağı öfke ve yenilgi bana öyle büyük bir haz veriyor ki o andan sonra gözüm hiçbir şey görmüyor.
“Sadece bir oyundan ibaret olmadığını ikimiz de biliyoruz,” Nil ne yazık ki yine haklı, başlangıcı bir oyun fakat sonunda herkesin kaybedeceği bir savaşa dönüşeceğini hepimiz biliyoruz.
“Ama aklım almıyor. Uzun bir süre kızı uzaktan izleyişine şahit oldum ve kabul et ya da etme bazen ben Fırat için nasıl bir konumdaysam sen de kız için aynı konuma düşüyorsun gözümde. Seni kendime denk görüyorum, herkesten daha yakın. Ama sana dur demeyecek kadar manyak oluşumuzu aklım almıyor.” diye devam ediyor. “En azından bunu salak arkadaşlarından biri yapmalıydı. Zaten beni dinlemezsin.”
Hayatı boyunca muhtemelen bir süre ölü beden görmüş olan bu kızın ses tonundaki dehşet beni şaşırtıyor. Bazen hastaneden öyle solgun, rengi atmış bir şekilde dönerdi ki hepimiz neye şahit olduğunu anlayıp sessiz kalırdık.
Gerçi ben de ölü bedenler gördüm. Ben de ölü bedenlere yaşasınlar diye sarılarak ağladım. Üstelik bunu ölüm döşeğindeyken yaptım. Yaşadığım onca dehşetten sonra bu gece olacaklar pek de kanımı donduracak türden gelmiyor. Olan olur, her günün ardından gece kararır. Bu da gecenin çökmesi gibi bir şey, engel olamam. Engel olmak isteyip istemediğimden emin değilim. Düşüncelerimin başlangıcını hatırlamıyorum ne yazık ki.
Özür dilerim baba, bana gösterdiğin yollarda en yanlış olanını seçtiğim için.
Önümdeki taksi tam da olmasını beklediğim sokağa dönerken ben de daha fazla ilerlemeyip arabayı park ediyorum ve emniyet kemerimi çözerken, “Arabada kal.” diyorum Nil’e. Fakat inmek için bir hamle yapamıyorum. Bir anda kendimi hareket edemeyecek kadar yorgun hissediyorum.
Neden? “Neden?”
“Bir şey mi dedin?” diyor Nil sessizce.
Başımı iki yana sallarken camdan dışarıya, sessiz ve ıssız sokaklara ruhumun içine bakar gibi bakıyorum. Oradayım ama orada değilim. Varım ama aynı zamanda yokluğa dengim. Zamanın değil de bir an’ın içindeyim. Oradayım, onunla birlikte. Yine sesini duyacağım. Bana bıraktığı tüm anlarla birlikte.
Yorgunum, çok fazla. Aklımdan geçen düşünceyi kabullenmek istemiyorum ve yorgunluğumun ardına sığınıyorum. Yorgunum ben, arabada kalmak değil niyetim. Şimdi gideceğim, yorgunluğum biraz dindiğinde. Önümde hiçbir şey yok, bana dur diyecek bir Öteki bile.
İşte bu bir yalan. Çünkü o ses hala orada. Bırak yorgunluğu, Beckmann, gel yaşa diyor. Ben bu gece Beckmann’nım. Cevabım da tıpkı onun gibi oluyor.
Bu hayat mı? Hayır, bu hayat bir hiçten ibaret. Ben artık yokum bu oyunda. Ne diyorsun sen? Yürüyün, arkadaşlar, oyunu güzelce bitirmemiz gerek. Perde nihayet, nihayet kapandığı zaman biz kim bilir nerede yığılıp kalacağız; hangi karanlık köşede ya da hangi baygın göğüste?
Bu oynayacağım en büyük ama son oyun olacak, öyle olmak zorunda. Kızı alacağım, o benim olacak ve sonra perdeler kapandığı zaman ben birinin göğsünde değil de bir tabutun içinde olacağım. Başımı koyduğum her yastık zaten tabutken aksini ummam kendimi kandırmak olur.
Zaten ben kendime kansam da, Öteki bana kanmaz. Çünkü o bana hiç acımıyor.
Göğsüme acıyla prangalanmış sancılı bir nefesin ardından kapıyı açmak için uzandığımda bir anda Nil kolumu tutuyor. Kaskatı kesilmiş parmaklarımda, anlardan ve tüm zamanlardan oluşan bir çizgi boğumlarımı sarıyor, ellerim titriyor ve bunu saklıyorum.
“Çağlar,” diyor Nil. Duraksıyorum, yorgun olduğumdan. Yorgunum bunu biliyorum. Ellerim ondan titriyor ve ondan kalbim sızlıyor. İçimden bir parça Nil’in beni durduracak esaslı kelimeleri olsun istiyor çünkü bu kadar yorgunken yapamam. Gitmemeliyim, yapmamam gerek. Yorgunum çünkü.
“Hiçbir kararından pişman olmanı istemem, Çağlar.” Pişman olmak istemiyorum. Gitme dese keşke bana, kolumu bırakmasa. Yorgun olduğumu görmüyor mu? Bu kadar yorgunken bir adım bile atamayacak halde olduğumu görmüyor mu?
Belki de ellerimin titremesini o kadar da iyi saklamıyorum. Neden gitme demiyor bana, neden sen çok yorgunsun, bu gece uyu, yarın tekrar düşünürsün demiyor. Yorgunken düşünemem ki ben.
Gözlerime bakmaktan kaçınması sanki benim için hiçbir çıkış yolunun kalmadığını kabullenmenin sessiz bir göstergesi. Ölmemesi için çabaladığı yaralı bir beden için taşıdığı umudu keşke benim için de taşısa.
“Umarım pişman olmam.” diye fısıldıyorum ve Nil usulca kolumu bırakıyor. Git, demek bu.
Yorgunum ama? Yine de gitmem gerekiyor. Yorgunken mi? Ama yorgunken insanların gözlerini kapatıp yalnız kalması gerekmez mi? Ben neden yalnız değilim o halde? O kız bana bir yalnızlık veremez, ona gitmemeliyim o halde.
Yorgun olmadığım başka bir gün gitsem mesela ve o gün hiç gece olmasa. Fakat hayır, beni tutan hiçbir şey yok, kafamın içinde bile. Gitmeliyim o halde diyorum ben de kendi kendime. Onca çatışmadan sonra ruhum bir noktada direnmeyi bırakıp paydos ediyor ve…
Ben de gidiyorum.
Arabadan indiğimde yaptığım ilk şey derin bir nefes alırken siyah şapkamı kafama geçirmek. Ben isteyene kadar beni görebilme ihtimalinin olmadığını bilmeme rağmen yüzümü ondan, en çok da kendimden saklama ihtiyacı duyuyorum. Kız çoktan onu çağırdığım sokağa girmiş olmalı ki onu getiren taksi yavaşça yanımdan geçip gidiyor.
Kısa bir anlığına giymesi için bıraktığım elbisenin cebindeki notu hatırlıyorum, Yarın gece olduğunda, saat dokuzu vurduğunda, Monte Cristo seni kendi adasına davet ediyor. Monte Cristo… ama ona dönüşmemin sebebi de sendin diyorum içten içe.
Bunca yıl onlarca kitap okuyup bir kaçış ararken, hep kaçtığım şeyi kendi elleriyle bana teslim eden o. Bir intikamcıya dönüşmeyi hiçbir zaman istemedim. Sadece kendi kayıplarımdan oluşan çukurdan kurtulmayı diledim fakat kafamın içindeki ses aksini yapmama izin vermedi. Hep Öteki’nin benim için babam olduğunu düşünsem de belki de benim Öteki’m kafamın içindeki sahipsiz seslerden ibaretti.
Ne zaman başladığını hatırlamıyordum. Belki başlangıcını bulursam sonunu bulmam daha kolay olurdu ama artık hatırlayabildiğim başlangıçlarım yoktu.
Gecenin içinde bir hayalet gibi dururken yorgun bedenime rağmen çelik gibi güçlü adımlar atarak ilerlemeye başlıyorum ve bir müddet sonra aramızdaki mesafeler azalıyor. Evren güçlü bir el tarafından iki yandan kıstırılıyormuş gibi varlığı süratle ruhuma çarpıyor. Önce topuklu ayakkabılarının çıkardığı ritmik sesleri duyuyorum, ardından sesler bedeniyle bütünleşiyor. Başımı kaldırıyorum. Orada, çok yakınımda ama asla uzanıp dokunamayacağım bir mesafede.
Ona bıraktığım elbiseyi giymeyecek kadar aklı başında.
Ama bir yandan da çok saf bir yanının olduğunun farkındayım. Kim, onu izbe bir sokağa çağıran yabancı bir adam için gelir ki? Belki de Monte Cristo olmam gözünde yanlış bir izlenim bırakmama neden oldu. O Monte Cristo’yu kahraman olarak görüyor. Seviyor. Oysa Kont’un gerçekten sevilecek bir kalbi var mı?
Serin yaz gecesinin tüm ağırlığı üzerime çökerken telefonumu çıkarıp onu arıyorum ama sahiden de ellerim titrediğinden ilk seferde telefonu düşürecek olup sessiz bir küfür savuruyorum. “Kendine gel amına koyayım.” diyorum öfkeyle. “Yapacaksan adamakıllı yap şu işi.”
Bu kez daha sakin bir şekilde numarasını çevirdiğimde aslında dilediğim yegâne şey açmaması. Elinde çalan telefona bakarken çağrıyı reddetmeli ve bizi sonunun nereye varacağını bilmediğim bu yoldan kurtarmalı. Ama o benim düşüncelerimi duyamıyor. Halbuki o da yorgun görünüyor. Hızlıca arkasını dönüp buradan uzaklaşsa ne olur sanki. İkimizde yorgunuz, ikimizde bu geceye ait değiliz ama ikimizde ait olmadığımız dünyaların içine haksız bir hamleyle sürüklenmişiz. Benimkinin sebebi babasıyken onun sebebi ise benim.
“Geldim.” Söylediği ilk kelime bu oluyor ve sesi onca zaman sonra bile hala aynı yumuşaklık ve narinlikle kulaklarımı işgal ediyor. Gelmemeliydin, diye isyan ediyorum kafamın içinde ona. Hem sen… sen de benim kadar yorgun değil misin ki? Bana gelmek senin hayatından pek çok şey götürecek ve ben bunun ağırlığıyla nasıl yüzleşeceğimi bilmiyorum.
Bana nasıl Monte Cristo olunur öğreten kimse yok, ben de kendi bildiğim yoldan içimdeki intikamcıya bir şans veriyorum.
Bu kıza bakmak, daima bir yenilgiye bakmak gibi hissettiriyor.
“Seni görüyorum.” diyorum tek nefeste. O nefes ciğerlerimden bir yangın dumanı gibi fırlayıp içimi yakıyor. Onu olması gerekenden daha açık bir şekilde görüyorum. Sadece bir bedenden ibaret değil. Hileyle ya da kandırmacayla olsa bile düşüncelerinin derinliğine ulaştım.
Ensesine Dantes dövmesini yaparken bana verdiği düşünceler yüzünden bir kitabın içine daldım ve çıkış kapısı falan kalmadı hayatımda. Söz konusu oyken kapıların dışında falan değilim, yalnız başıma duruyorum, kapıların ardında. Ve umutsuz bir bekleyişle bulunmayı umduğumu inkâr edemiyorum.
“Ama ben seni göremiyorum.” dedikten sonra tamamen yanlış yöne yürümeye başladığını görüp panikliyorum. Bir binanın köşesine sinerken güç almak istercesine duvara yaslanıyorum.
“Beni göremeyeceğin bir yerdeyim. Yanlış yöne gidiyorsun.” diyerek onu uyarıyorum. Aynı saniyelerde diğerleriyle iletişim kurmamı sağlayacak minik kulaklığı diğer kulağıma takıyorum fakat aktive etmiyorum. Henüz olayların diğer tarafındaki karmaşaya hazır değilim, sadece kıza odaklanmam gerek.
Keşke bana öyle bir sebep verse ki geceyi daha başlamadan bitirecek kadar aklımı kaybetsem. Sokağın ortasında düşüp bayılsa mesela, görmesine engel olacak herhangi bir eylemin kurbanı olsa. Zaten çok yorgun olmalı, neden düşüp bayılmıyor?
Bir sonuca bağlanmayan saçma düşüncelerimden habersizce hemen arkasını dönerek sokağın diğer ucuna yürümeye başladığında birkaç adım geriye çekilerek karanlığın içine karışıyorum.
“Elbisemi beğendin mi? Senin aldığın fazla demodeydi, temizlik yaparken giyeceğim onu.” dediğinde bir anlığına tüm düşüncelerim sıfırlanıyor ve nefeslerim sekiyor.
“Giyseydin hakkında beni yanıltırdın zaten. Ben sadece şansımı denemiştim.” Esasında ona bir elbise vermemin özel bir sebebi yoktu. Sadece o notu ona bir şekilde iletmem gerekmişti ve gözleriyle aynı renk bir elbiseye iliştirmek her şeyi bir saniyeliğine bile olsa basitleştirmişti.
“Seni görebileceğim bir yere gelsene,” diyor sonra. Sahiden, ne umuyor? Ona bambaşka güzellikte bir hayat sunacak beyaz atlı bir prens mi? Bir kez aklı selim bir şekilde etrafına baksa zaten başına gelecekleri anlar ama nasıl korkusuzca o sokakların içinde yürüyebilir akıl alır şey değil.
“Bir gün beni gördüğünde,” Boğazımda bir yumru hissediyorum, nasıl olacak da en gerçek halimle bu kızın karşısına çıkabileceğim? Söz konusu kız olduğunda ben kendimi hayali bir varlık gibi silik hissediyorum. Hiç görülmemesi gereken, yok olmaya mahkûm biri. “Ya benim gitmemi isteyecek ya da sen koşa koşa kaçacaksın benden.” diyorum ve haklıyım.
Tercihim kaçıp gitmesinden yana. Kalmamalı yanımda. İçimde mevsimlere aykırı esen rüzgarlarda savrulurken ruhu harabeye döndüğünde ona bakacak bir yüzüm olmayacak benim.
O kız beni omuzları düşmüş, başı öne eğik bir adama çevirecek.
“Benden değil bizden demek istedin herhalde.” Şimdi ses tonu biraz daha sorgulayıcı. Sadece ben varsam, hislerine romantizm karışıyor muhtemelen ama araya başkaları girdiğinde biraz olsun sağduyusunu kazanabiliyor.
Saklandığım karanlığın içinden çıkıp sessizce arkasından yürümeye devam ederken içimdeki fırtınayı belli etmemek için gülüyorum. Babamın, en dipte boğuluyor olsan bile ayakların kuma basıyormuş gibi nefes al deyişine en çok böyle anlarda hak veriyorum. “Evet bizden,” Biz, bir hayat uğruna bin kapı çalabilecek insanlarız. Çok düştük ama bak yine de buradayız.
“Sahi kim olduğumuz hakkında bir tahminin var mı?” diye soruyorum saf bir merakla.
Belki de geçmişte hayatının kıyısından geçen bir adam olduğumun farkında ve bir kez duyup da bir ömür hatırlanmaya çalışılan şarkılar gibi hep yeniden gelmemi bekledi. Var mı böyle bir ihtimal? Sonsuza kadar kafasının içinde cızırdayan bir şarkı olmam ikimiz için de en güvenlisi olacakken ben onu o kadar yüksek bir sesle işgal ediyorum ki şarkılar da anlamını yitiriyor, sesime hapsoluyor. Beni görmek, tanımak gayesi ona tüm şarkıları unutturuyor.
“Neden sonsuz seçeneğimin olduğu bir sorunun cevabına kafa yorayım? Gecenin sonunda nasılsa bana söyleyecekmişsiniz gibi hissediyorum.”
Sonsuz seçenek… gerçekten sonsuz diye bir şey var mı yoksa bu bir kandırmaca mı? Kim olduğuma dair kafasında kurduğu ihtimallerin hangi noktasında gerçeğe tutunduğumun merakına düşüyorum.
Babam bazı şeyler sonludur ama bir sona sahip değildir sözüne çok inanırdı. Nasıl olup da sonlu olan bir şeyin sonu olmayacağına inanıyordu bu bana garip gelirdi. Sonsuzluk ise işin içinden çıkamayacağım kadar derindi.
“Sağa dön, Lara,” İsmi dudaklarımda hayatımı tehdit eden ama o olmadan da yaşayamayacağım bir zehir tadı bırakıyor. Daha önce sesli bir şekilde adını söylemek bir uçurumun derinliğine bakmak gibiydi ama şu durumda isminin dudaklarımla buluşması, bir uçurumun derinliğinden gökyüzüne bakmak gibi. Ve ben saplandığım derinliğe ikimizi de hapsetmekten kurtulamıyorum.
“Söyleyecek misiniz? Gecenin sonunda yani? Kim olduğunuzu?”
Ona kim olduğuma dair binlerce seçenek sunabilirdim. Hatta isterse sonsuz tane. Ama bir kere bile kim olduğumu, gerçekten kim olduğumu bilerek bana bakma şansı elde etmezse seçeneklerimin ne anlamı kalırdı? Oysa bana bakmasını istemiyordum, bedenimde ve ruhumda insanların karşısında omuzlarımı düşürmeden durabileceğim hiçbir parçam kalmadı. Kimim ben? Ne uğruna yaşıyorum? Kimim sahiden?
“Kimsin lan sen!” diyen bir ses hızlıca geçmişten gelerek zihnimi işgal ediyor. Sokağın karanlığı bir anda akıl almaz bir aydınlıkla dolarken kendimi o banyonun beyaz duvarları arasında buluyorum.
Ben ölmüşüm aslında, sadece mezarından çıkmış bir ruhum ve gidecek hiçbir yerim kalmadığında dönüp dolaşıp o mezara geri giriyorum. Etrafımda çirkin gülüşmeler duyulurken yüzümde fayansın soğukluğunu hissediyorum, sırtımda ayağa kalkmama engel olan bir çift ayak var. Avuçlarımdaki kan beyaz fayansa bulaşmış.
“Oğlumu rahat bırakın!” diyen annemin sesi tüm seslerden daha baskın geliyor. Her şeye bir karşılık veren Öteki’nin bu çaresiz haykırışlara da bir cevabı var mı? Zamanın sarkacı önce geçmişe çarpıp beni parçalara ayırırken sonra bir de geleceğime çarpıp ihtimallerime karışıyor. Yıktığı geçmişimin içinde, ölmek üzere olan annem benden bir metre uzakta. Hayır, karanlık bir sokaktayım hala. Öyleyse neden annemin sesini duyuyorum? “Onun kimseye bir zararı yok!” diye bağırıyor. “Bırakın gitsi-“ Fakat sonra sesi yarıda kesiliyor.
Görmesem de biliyorum, bir okyanusa bedel olan bir karışlık küvetteki suyun içinde nefessiz kalıyor.
Baba, annem en dipte boğuluyor ama ayakları hiçbir zaman kuma değmiyor. Sen yoksun. Ben varım ama bir işe yaramıyorum. O boğuluyor, kendi kanında. Aynı zamana tutunmaya çalıştığımız bir döngünün sarkacına öyle bir an bulaşıyor ki ne geçmiş ne de gelecek bunu unutmayı başaramıyor.
Bedenimden hızla bir titreme geçerken yeniden kendimi o karanlık sokağın içinde buluyorum, terlemişim. Titreyen elimle ensemi sıvazlarken kızın benden cevap beklediğini hatırlıyorum. Boğazımı temizliyorum ama çare etmiyor.
“Duman rengi bir çift gözde…” Onunla konuşuyorum fakat annemin gözlerinden başka hiçbir şey düşünemiyorum. Tuhaf bir şekilde, onun gözleri annemin gözlerine benziyor. Sanki farklı bir zamanda, “…kaybolmaya çalışmak…” Aynı diplerin derinliğine boğulmuşlar. “…eğlenceli olabilirdi.”
Eğlenceli olan, bir gün o gözleri yeniden görebilmek için canımı bile verebilecek hale gelmemdi.
Annemin gözleri hiç kapanmasın diye canımı vermeye çalıştığım gibi.
Birinin var oluşunu tanımlayabilecek pek çok kelimen olabilirdi, babamın gözleri benim bir yansımamdı mesela, gece gibiydi. Evreni yutan bir karanlıktan farksızdı. Annemin gözleri bana hep gündoğumu hatırlatırdı, o hüzünlü bakışlarda daima bulutların ardına gizlenmiş bir puslu hava olurdu. O kızın gözleri ise… ah o gözleri… kalbime çakılmış bir çift çivi gibi hatıralarımda bile kanatıyordu beni.
“Tam burada duruyordun işte, Yalan Yıldızım.”
Zamanın sarkıcı geleceğe savrulmayı bırakmış, hep geriye süzülerek aynı insanın yarattığı anlarda duraksıyor. Her saniye bir başka mevsime denk düşecek kadar uzuyor ve ben mevsimler boyunca aynı insanın kayboluşunda son buluyorum.
Bacaklarımın beni taşıyacak gücü yok, sırtımı bir zamanlar onun sırtını yasladığı duvara yaslıyorum. Adını bile kafamın içinden geçirecek cesarete sahip değilim. Korkaklığım bir ülkeyi yutabilecek denizler kadar derin.
Adını söylemek istiyorum. Sanki bir kez dilime gelse beni hapseden tüm zincirlerden kurtulacağım ve o dünyanın öbür ucunda bile ona seslendiğimi duyacak. Bana adımı söyletmek için zihnimin içini kemiren sesler, söz konusu onun adı olduğunda yıldızsız bir gece kadar karanlıkta bırakıyor beni. Başımı sertçe duvara çarparken derin bir nefes alıyorum ve gözlerimi gökyüzüne çeviriyorum.
Beckmann’ın ona inatla yaşamasını söyleyen Öteki’ne verdiği en keskin cevap olan hayatın perdeleri başımı gökyüzüne çevirdiğim o saniyede bir bir sahnesi olmayan hayat tiyatromda oynamaya başlıyor. Dinle, bak hayat nedir, diyor Beckmann.
Birinci perde: Gökyüzü kurşun renginde. Canınızı yakarlar.
Gökyüzü üzerimde kurşunlardan darbe alarak parçalanmış bir örtü gibi uzanıyor. Altında aynı parçalanmışlıkla nefes aldığımı kimse anlamadı çünkü yaralarım daima ruhumun o soğuk duvarlarında saklıydı.
Kendimi her şeyin başladığı yere sürgün ettiğim gecelerin sonu, yaralarımın kurşuni gökyüzünün altında daha da genişlemesiyle sonlanacaktı. Her gelişimde farklı bir başlangıç bulacağımı uman bir çaresizlikle aynı kaldırım taşlarında, geçmişe geri dönmeye çalışıyorum.
Ruhumdaki soğukluk gecenin soğuğuna tutunuyor ama kalbimdeki ateş daima o soğuğa meydan okuyor.
“Baba,” diyorum hırıltılı bir şekilde, gökyüzünde, o dipsiz karanlığın hayat bulduğu yerde bir kurtuluş arıyorum. Başımı ruhumun soğuk duvarlarına çarptıkça kalbimdeki ateş alın çizgilerime sirayet ediyor.
Biliyorum ki karanlıkta aranan kurtuluş içinde yıldızları barındırmazdı. Bu yüzden onu kaybetmiştim. Bu yüzden ateş daima soğuğa baskın geldi çünkü ben üşümekten her zaman nefret ettim.
O duvarları yıkacak bir kurtuluş ararken beni ateşe atmaya hazır bekleyen pusulara, ellerim silahsızca koşarak kendi isteğimle düşmek için ilerledim.
Bir gece bu sokakta kendi soğuğunda yanan bir kızı kendi karanlığımın içine çekerek benimle aynı soğuğu paylaşmasını bekledim. “Gitmesine izin vermeliydim.” Sesimi onunla tanıştırmam bile bir hataydı, ateşten var olan bir kalbin kuytusuna sinmek isteyecek kadar çaresiz kalışımdı beni yanlış yöne sürükleyen. “Yıllar önce elimi tutmak için bana uzandığında, onu hiç tutmamalıydım.”
Kendime duyduğum nefret üst üste yığılan taşlar gibi sırtıma yığılmış vaziyette. Ruhumun omuzları kambur ve o duvarın soğukluğu şimdi her yerde. Ateş söndü ve geriye küller kalınca ısınmaya alışan ruhumun sırtını yasladığı duvar bir zindan duvarı haline geldi. Bense bir süredir yatak yüzü görmeyen sırtımı yasladığım duvardan ayırıp sokağın diğer ucuna doğru yürümeye başlıyorum.
Her seferinde kendi kafasına kurşun sıkan bir zavallıdan farksız olarak, kendi başlangıcımı bu hazin sona getiren o noktaya sürüklüyorum. Hayalet’in bedeninin Barbaros Solar’ın silahından çıkan kurşunla devrildiği yere.
Çenem kaskatı kesiliyor. Artık burada kimse yok. Hiçlik bile. Bir boşluğun içinde insan nasıl nefes alabilir? Yutkunarak başımı sokağın az önce durduğum kısmına çeviriyorum ve sert bir rüzgâr solgun tenimden bıçak keskinliğinde bir hızla geçiyor. Paltomun cebine soktuğum ellerim yumruk oluyor.
Aylar önce Tarık Solar benim durduğum yerde dururken ve ardına dönmek için bir tereddüdün kucağına düşerken, “Sakın,” diye hırlamıştım ona. “Eğer şimdi arkanı dönüp bakarsan orada olduğunu bildiğini anlayacak.”
Tarık duraksamıştı.
Ona bakmak istiyordu.
“Sakın ona bakma.” demiştim. “Sakın. Yapma Tarık.”
Kendiyle olan savaşını herkesten daha net görmüştüm. Sadece bir nefes yeterdi her şeyi alt üst etmesi için. Eğer o yenilginin kucağına düşerse derin bir nefes alır, hızlıca arkasını döner ve koşarak onun yanına gelip kolları arasına alırdı. Savaşmıştı, o bir nefeslik zaman diliminde.
Ama arkasını dönüp bakmamıştı.
O gece çok yorgun olduğum gerçeğinin ardına sığınarak o adımları hiç atmak istemediğimi hatırlıyorum. Oysa saklayamadığım asıl gerçekse, basit bir şekilde, yapmak istemediğimdi.
Hepimiz kör kalmayı tercih ederek ona bakamamıştık. Oysaki hep yanımızda olan oydu. O yokken her şey nasıl da yersiz ve boştu. Üzerime düşen kar taneleri bana bu soğuğun hiç bitmeyeceğini, gökyüzünün hep kurşuni renkte kalacağını fısıldıyor. Belki de bu benim yüzümden göğsüne kurşun yiyen insanlar için hayatın bana sunduğu bir hesaplaşma.
Kaç, kurtul, kaç, kıvran, kaç, olduğun yere geri dön, nereye kadar kaç, nereye kadar ardına bakma? Oysaki kaçtıklarım ardımda değil, bir adım uzağımda. Ama ben ardına itildiğim kapıları açmayı başaramıyorum.
Kar taneleri hızla üzerime düşmeye devam ederken paltomun yakasını boynuma siper ettikten sonra sert adımlarla geldiğim yolu geri yürümeye başlıyorum. Başımı kaldırıp dünyada olup bitenlerin farkına varacak mecalim yok.
Sanki beni boş bir evin duvarına tablo diye asmışlar ve sonra üzerime kapıyı kilitleyip o evlerden yok olmuşlar.
Odalar dolusu sessizlik, kurtuluş çabalarının bileklerini kırmış bir pranga gibi can yakıyor. Bir yalnızlık ummanında boğulurken, ama ayaklarım hala kuma saplıyken tüm zamanlarım birbirine karışmış vaziyette.
Ayağının değdiği her sokakta onu umutsuzca aradığım bir kızın sesine aç kalmak If Şatosu’nda geçirilen ölüm diyetlerinden bile daha zor. Kaldı ki ıf Şatosu’nun hiçbir zaman bizim gerçek esaret sebebimiz olmadığını da biliyorum. Bizim derdimiz daima kapıların ardında olmakla. İlk seferde ardında bırakıldığımız kapıyı If Şatosu’na ait sandık ama aslında birbirimizi hayatlarımızın dışında bıraktığımızın hiç farkına varamadık.
Düşünmek deliliğin sınırlarına yaklaşan sağduyuma ağır bir darbe indiriyor. Çoğu zaman hissettiğim en yoğun duygu öfke oluyor ama sonra bir şimşek misali gözlerimin önünde bir anı beliriyor. Keşke düşüncelerim de kapıların dışında bırakılmış olsa. Çünkü düşünmekten aklımı kaybetmek üzereyim. Karnı aç mı şimdi? Uyuyabiliyor mu? Üşüyor mu? O çok kolay üşür. Uyurken üzerini örtecek kimsesi olmaması ise kalbine saplanan bir buz saçağı gibidir.
Oysa biliyorum ki onun uyuması da çok zordur. Hem karanlıktan da korkar, ya yattığı yerde ışıkları kimse yakmıyorsa? Ya kalbinde artık hiç ışık kalmamışsa?
Gözleri yıldızlardan daha güzel olan bir kız çocuğunun hep yanımda kalmasını istedim ama karanlığın içinde parıldayan ışıklara sahip çıkmak için çabalamadım. Kırılıp dökülmüş olan her parçama inat umut etmeye devam ederken, o umutları kendi gerçeklerimle parçaladım. Başka yollar olduğunu bilmeme rağmen en olmadık yoldan bir sona ulaşmaya çalıştım. Başlangıca dönmeye çalıştığımda ise aradığım başlangıç, zaman gibi beni hiçlikle karşıladı. Yanı başımda duran o yıldızın parlaklığında ölümü arzuladım. Sonra o karanlığa gömüldü. Kim öldü, hiç anlayamadım.
Arabaya gidene kadar kafamdan geçen sayısız düşünceyle defalarca kez başa dönüyorum ve geldiğim bu korkunç sondan kurtulamıyorum. Keşke geçmişimi hatırladığım gibi geleceğimi de hatırlayabilsem. Geleceği değiştirebildiğim gibi geçmişi de değiştirebileceğime onu inandırmıştım ama kendim için aynı şeyi yapamıyorum.
Arabanın içi de en az ruhum kadar soğuk. Kontağı çalıştırdığımda sessizlik bir nebze olsun bölünüyor ama ben her sessizliği çığlık atarak parçalama isteğiyle doluyum. Devam et, diyorum kendime. Gidecek hiçbir yerin yokken bile yolların vardı. Bir kurşunun önüne atlarken bile babanın, yaşa, diyen sesini duyan bir adamsın sen.
Kafamın içinde sesler duymak ve onlarla mücadele etmek en büyük eziyetlerden biriydi. Her sesin kendine ait cümleleri olur ve ben bu cümleleri kabullenene kadar beni rahat bırakmazlardı. Bir süredir kafam sessiz. İlk kez, herhangi bir baskı hissetmeden, en saf halimle bazı kararlar verebiliyorum. Biri tetiklediği için değil ya da olmamı istedikleri bir şey için değil.
Sadece, öylesine.
Bu yüzden o çatıdayken, usulca oturduğu koltuğun önüne çöküp ellerini tutmuş ve, “O adam aslında benim babam.” diyebilmiştim.
Kendimi nasıl oldu da geçmişimin karanlığını ona açarken buldum bilemeyeceğim ama tek bildiğim, bilsin istediğimdi. Bilmeli, benden öğrenmeliydi. Çıkış kapısı arayışı, kapıların ardında hapis kalma hissi insana her şeyi yaptırıyor. Ne yazık ki tek başıma çıkış kapısını bulamayacağımı biliyorum.
“Baban mı? Hangi adam?” Sorusundaki korkunun kokusu dün gibi aklımda. Ellerini ellerimden çekmek isteyişi ama parmaklarımın mengeneye dönüşünde onu ürküten bir gerçeklik vardı. İstese de benden kaçamazdı.
Bazen yaşadığım her şeyi kendi gözümde fazla mı büyüttüm de bu günlere geldim diyerek sorguladığım günler oluyor. Ailesini kaybeden ilk insan değilim ama o eşikte takılı kalan sayılı insanlardan biriyim. Acı, benim için başarılı bir çalgıcıydı. Önce notalarla kısık bir ezgi mırıldanmış ve bu kadarla yetineceğime inandırmıştı. Ardı sessizlik olsaydı, ilk acıya katlanmak kolay olurdu.
Fakat peşinden gelen acının şiddeti gürültülü bir orkestraya benziyordu. Bu, babamın hesapladığı tüm olasılıkların dışında ve havaya fırlatılan bir zarın altı yüzüne de kazınmış bir kesinlikti. Kaybet, kaybet, kaybet… sonu kimseye çıkmayan bir savaşın zaferinde, kesin bir olasılıkla yenilmiştim.
Hayır, ben acılarımı gözümde büyütmüyorum. Onlar zaten olabilecek en şiddetli haliyle gelmişler bana. “Murathan,” demiştim, gözlerine bakma cesareti olmadan. “Murathan Almaz benim babam. Ve ben de onun usta bir yalancıya dönüşmüş oğluyum.”
Bir noktada dayanamamış olmam çok normal. Artık yalnızken acı çektiğim geceler için kendime acımak istemiyorum. Kendime hala acıyorum fakat sebebi, kendim uğruna, kalbime saplanmasını umduğum bir yarayı deşmek. Önce o yara olmak, sonra o yarayı yaralamak. En sonunda ise yok etmek. Boş kalmak, boş ve sessiz.
“Adım… adım bile gerçek değil. Hiçbir zaman gerçeğin olamadım ben senin. Sonsuza dek üzgünüm. Sonsuza dek affetme.” Ankara’nın karanlık yollarında Sihirkent’e giderken defalarca kez arabayı kenara çekip sigara içme isteğimi bastırıyorum. Sonsuza dek üzgünüm. Sonsuza dek affetme.
Peşinden gelen gözyaşlarından biliyorum, sonsuza dek affetmeyecek.
Vicdanımı susturabileceğim hiçbir yol yokken her seferinde avuçlarımı sertçe direksiyona vuruyorum. Yolun sonuna geldiğimde ise avuç içlerim tamamen uyuşmuş bir halde. “Ben sana bu kadar âşık olana kadar neredeydi bu gerçekler, Mir?” diyerek hıçkırıklarla ağlayışına gökyüzü bile utanmış olmalı. “Uğruna ağlayabileceğim gerçek bir ismin bile yok mu?”
Ellerimi kucağıma indiriyorum. İşe yaramayacağını bildiğim halde yine buraya gelmenin çaresizliği altında eziliyorum fakat yine de durmuyorum. Kapıyı açıp kendimi karın altına atıyorum ve başımı gökyüzüne çevirir çevirmez hayatın tüm gerçekleri üzerime yıkılıyor.
Dinle, diyor bir kez daha Beckmann, dinle, bak hayat nedir:
İkinci Perde: Gökyüzü kurşun renginde. Tekrar canınız yanar.
Öteki Beckmann’a karşı ne kadar acımasız olduysa Beckmann’da aynı acımasızlığı gösterdi. Yaşamın karşısına tereddütsüzce koyduğu ölüm ve bir an bile korku duymayışı bana ne kadar da yakın geliyor. O, sokaklarda serilip yatarken ben karların altında yatıp ölümü beklediğimi hatırlıyorum. Arzuladığı uzaklıklara farklı yollardan kavuştuk ama aynı yakınlıkla insanlardan nefret ettik.
Hiçbir zaman bir köprüye çıkıp suların derinliğine gömülme hayali kurmadım belki ama, arzuladığım derinliklerin Beckmann’ın düşlerinden ne farkı var? Gökyüzü hep kurşun renginde.
Postallarımın çamurları ezerken çıkardığı sesi dinlerken evin giriş kapısına doğru yürüyorum. İlk gelişimde bana açılmayacak sandığım bu kapı şimdi sessizce açılıyor ama hoş geldin diyen kimse olmuyor. Zaten bir karşılama beklemiyorum.
Bazıları beni her şeyin sebebi olan bir cellat gibi gördüğünden varlığımdan hoşlanmıyor, bazılarıysa sadece acıyor, bunu gözlerinde görebiliyorum. Yine de her seferinde buraya gelmeye devam ediyorum çünkü gidebileceğim başka hiçbir yer yok. Hiç kimse artık benim kararmış bakışlarımda bir umut ya da kurtuluş aramıyor.
Tüm dünyayı karşıma alarak çıktığım bu intikam yolculuğunda Barbaros Solar’ın hapse düşmesi haricinde ne elde ettim? Elimdekileri kaybetmekten başka?
En büyük hüsranım bu. Kurguladığımız oyunda neyi yanlış yaptığımı düşünürken iyi kötü herkesin ismini tek tek kafamdan geçiriyorum. Bazıları benimle kalmalı, bazıları yerle bir olmalıydı. Yerle bir olanın en masum olacağını bilsem yine de bu yola çıkar mıydım?
Ve en çok da bu soruya net bir cevap veremiyor olmak yakıyor canımı. Yine yapmak isteyeceğimi biliyorum çünkü. Ama bu şekilde değil. Daha dürüst bir kalbe sahip olmayı öğrenmek ilk işim olurdu muhtemelen, çünkü hiçbir savaşta hileler gerçek zaferi getirmiyor. Fakat yaptım…
Evim koridorunu aşıp içeriye girerken ellerim siyah kabanımın cebinde istemsizce yine yumruk oluyor. Duvarlar bana hem özgürlüğü hem de esareti aynı anda hatırlatmayı başarabiliyor. Devam mı, diyor Beckmann Öteki’ne. Hep aşağıya doğru öyle mi? Aşağıya doğru!
Evet öyle diyorum kendi kendime. Sadece bir süreliğine aydınlığa eriştiğimi sanmam yalnızca zihnimin bana oynadığı bir oyundu. Ben kendimi kandırmayı severdim, mutlu değildim ama onunla mutlu olmak işime gelmişti, ona kötü şeyler yapacağımı biliyordum ama yanındayken kendimi o kapıların ardına erişmiş gibi hissettiğimden görmezden gelmek hep çok kolaydı.
Bencildim, delicesine.
Aynı anda binlerce şey istedim. Geçmişimi istedim, geleceğimse zaten benim olmalıydı. İnsanları istedim mesela, hiçbirini hak etmiyor oluşuma rağmen hayatımdaki insanlar hep benimle kalmalıydı. Düşünceleri istedim sonra, sadece boş bir bedeni değil o bedenin içinde saklanan gizli sırları istedim. En sonunda ise kalpleri istedim… ve en çok onun kalbi benim oldu. Benden en çok giden de o oldu zaten.
Büyük salona girmek üzereyken sanki varlığımı hissetmiş gibi ayağa kalkmış olan Erdem abi karşımda beliriyor. Zaten onu görmeye geldim fakat bir nebze olsun soluklanıp kendimi hazırlama şansımın olmaması beni geriyor. O ise beni gördüğünde yüzüne zerre şaşkınlık yansımıyor, muhtemelen beni görmekten bıktı.
“Hoş geldin, evlat.” Ses tonu kalın ve otoriter fakat ardına gizlediği babacan bir tını var. Ne yazık ki bu ses tonu bende yine binlerce anıyı tetikliyor. Soğuk ve sıcak, aydınlık ve karanlık, gürültü ve sessizlik aynı yerde. Sevgi ve nefret de aynı şekilde. Konuşma tarzında babamı andıran bir tını var.
“Yeni bir haber var mı diye bakmaya geldim.” diyorum kısaca. Umutsuzluktan delirmek üzere olduğumu açıklama zahmetine girmiyorum.
Yüzüne herkeste gördüğüm o acıma dolu ifadeden yerleşse de onunki biraz daha farklı. Bana acırken bile başka çıkış kapılarımın olabileceğini gözlerime öyle net sokuyor ki boğazımı temizleyerek gözlerimi kaçırma ihtiyacı duyuyorum.
“Konuşuruz,” diyor sakince. Buraya her gelişimde gitmek için aceleci davranmamı kınamaktan hiç çekinmiyor. “Yemek yedin mi?” Bana mutfağın kapısını gösteriyor.
“Yemek kalmadı.” Araya soğuk ve duygusuz bir ses giriyor. Erdem abi omzunun üzerinden bilgisayara odaklanmış kızına bakıyor. Mihri ne onu ne de beni umursar halde. “Zaten yabancılara ikram edilecek yemeğimiz yok bizim.”
“Mihri.” Nilüfer Hanımın araya giren ikaz dolu ses tonu Mihri’nin sadece burnundan soluyarak gülmesine neden oluyor. “Kızımın kusuruna bakma, olanlar onu çok sarstı. Sana bir şeyler hazırlatalım mutfakta, hemen gitme kal biraz.”
“Teşekkür ederim,” Bakışlarımı karanlık bir noktaya sabitliyorum. “Aç değilim.”
Mihri artık benden nefret ettiğini saklama zahmetine girmiyor. Neden girsin ki? En yakın arkadaşını ve ailesini ne duruma düşürdüğümün farkında. Kendi bakış açısının keskinliğinin de ben farkındayım. O yüzden ne söylese alttan alarak cevap veriyorum.
“Merak etme yeni bir haber yok.” diyor. “İnternetin bin bir türlü dedikoduyla çalkalanmasını soruyorsan başka. Lara’nın gizemli bir adamla suçlu iadesi olmayan ülkelere kaçtığına kadar çeşit var.” Siyah saçlarını savurup bana dönüyor. “Hangi haberi okumam seni mutlu eder?”
“En son ne zaman yemek yedin evlat?” Erdem abi sıkkın bir nefes alarak bir elini omzuma koyup istemediğim halde beni mutfağa yönlendiriyor. İnsanın ona destek olan biri varken ayağa kalkması gerekir ama ben de durumlar aynı şekilde olmuyor. En ufak bir anlayışa ya da şefkate bile tahammül edemiyorum. Biri suratıma ne zaman bir yumruk geçirecek olsa, o vakit nefes almak benim için daha kolay hale geliyor.
“Yedim bir süre önce.” En son ne zaman yemek yediğimi bile hatırlamıyorum. “Abi çok kalmayacağım. Bir iz var mı öğrenmek istiyorum.”
Üstelemesinin bir işe yaramayacağını anlamış gibi bize kahve dolduruyor ve masada karşılıklı oturuyoruz bir süre sessizce. “Barbaros çok güçlü avukatlarla savunmaya geçti ama kilit nokta Erdal. Tüm pis işlerini ona yaptırdı ve avukatlarından önce bizim Erdal’ı bulmamız gerek.” Ne olacağını tahmin etmek zor değil. Barbaros’un adamları Erdal’ı bizden önce bulursa onu öldürecekler, kimseye konuşmasın diye.
“Önce Tarık Solar’ın güvenliğinden emin olmamız gerekmiyor mu?” diye soruyorum.
Dinle, diyor Beckmann, dinle, bak hayat nedir?
Üçüncü Perde: Hava kararır. Yağmur başlar.
Bu şehir bizim için havanın karardığı ve yağmurun yağmaya başladığı o karanlık çukur. Öteki defalarca kez Beckmann’a kötü bir rüya gördüğünü ve uyanmasını haykırırken Beckmann’ın ölümü tek çıkı kapısı olarak gördüğü noktadayım. Bir kere kurşuni bir gökyüzünün altında yüzümü göğe kaldırınca sırtımı esas kurşunlara döndüm. Avuçlarıma silah değmesi kimsenin hayatında güneş açtırmadı. Hava karardı. Ve hep yağmur başladı.
Öteki hayatın tatlı bir rüya olduğuna inanan saf bir varlık, gerçeği hiçbir zaman görmek istemiyor.
Erdem abi arkasına yaslanıp bir süre beni izliyor. “Tarık suçlanacağı tek bir belgeye bile imza atmış değil,” dediğinde dünyaya hep sırtını dönmeyi tercih eden Tarık’ın aslında o kadar da umursamaz olmadığını anlıyorum. Onun da geleceği gören bir gözü olmalı. “O sokakta işlenen cinayetle ilgili de yapabileceğim bir şeyler var. Tarık’ın aklanması çok sürmez.”
“Nasıl bu kadar eminsin bundan?” diye sorduğumda benden gizlediği bir şeyler olduğunun farkındayım. Ama bana o cevabı vermeyecek. Tarık oradan kurtulduktan sonra çok da önemli değil sakladıkları.
Erdem abi beni düşüncelerimden kurtararak, “Fırat çok zor zamanlar geçiriyor.” dediğinde hızla ona dönüyorum.
“O burada mı?”
Dehşeti ve azabı aynı anda o kadar yoğun hissediyorum ki tüm duvarlar parça parça dağılarak bir dağ gibi üzerime yıkılmaya başlıyor.
Gün gelecek ve bazı insanlar hayatında olay ufkuna benzeyecek, derdi babam. Kaçışın hiçbir zaman mümkün olmadığı uzay ve zaman sınırı vardır ve o sınıra ulaşan herkes bir gün kara deliğe düşebilir. Bu noktada, kara delik sen olursun.
Bu konuşmayı hepimizin evde olduğu bir cumartesi akşamında, yemek masasının etrafında oturduğumuz sırada yapmıştı. Sürekli hareket halinde olan bir genç olduğumdan ve dur durak bilmediğimden yemeklerle aram o zamanlar bir hayli iyiydi. Üstelik o akşamki yemeği babam bize kendi elleriyle hazırladığından son lokmasına kadar yemiştim.
Onu mutfakta çalışırken gözlerimi kırpmadan izlediğimi hatırlıyordum. Her zamanki gibi o kadar sakin ve ağır hareket ederdi ki yemeği yapmasının iki saatten fazla süreceğine annemle iddiaya girmiştik.
Annemse kırk beş dakika vermişti. Yemek kırk beş dakika sonra soframıza konmuş haldeydi. Hala babamı tanıyamamış oluşum konusunda benimle epey eğlenmişlerdi.
“Neden karadelik ben oluyorum ki?” diye sormuştum babama. “Sıkıcı bir kere. Kırık yılda bir yoluna bir şey çıkacak da yutacaksın falan filan. İlla uzayda bir şey olmam gerekirse Süpernova olmayı tercih ederim. Daha görkemli.”
“Görkemli bir ölüm şekli, kesinlikle öyle.” Babam zarif bir şekilde peçeteyle dudaklarının kenarını silmiş ve arkasına yaslanmıştı. “Ama sen bir anlık bir yok oluştan bahsediyorsun, kendini yok etmekten. Her insan kendine bunu kolaylıkla yapar çünkü kolay olan budur. Bir kaçış gibidir.”
Kollarımı göğsümden birleştirip arkama yaslanırken somurtmuştum. “İlla zor olanı mı yapmak zorundayım?” Kaşlarımı kaldırmıştım. “Yine mi ya?”
Annem kendi köşesinde gülmemek için dudaklarını birbirine bastırırken babam göz ucuyla anneme baktıktan sonra bana dönmüştü. “Sana zor olanı seç demiyorum elbette. Zor olanla yüzleşme ihtimaline kendini hazırla. Bir karadeliğe dönüşüp insanları olay ufkuna hapsetme ihtimaline kendini hazırla. Unutma ki bir şey ya da birisi olay ufkunu aşarak kara deliğe çekildiyse artık oradan kurtuluşu yoktur. Hiçbir suretle.”
“Yani karadelik bir sonuçsa, olay ufku sonuca giden yol gibidir. Demek istediğin…”
“Aslında ikisi de sensin ama öncelik olarak sonuçsun. Olay ufkuna kimleri çektiğine dikkat et. Hayatına bin bir farklı insan girecek oğlum,” Bakışları bir anlığına masada yanmakta olan mumların alevine saplanıp kalmıştı ve ben o noktada benimle kim olduğunu paylaşmadığı Güneş isimli kadını düşündüğüne o kadar emindim ki ellerimi masanın altında yumruk yapmama engel olamamıştım. “Kimse için bir karadelik olma.” Kimse için bir çıkmaz olma, demişti sanki kulağıma.
“Ya istemeden olursam?” diye sessizce mırıldandığımı hatırlıyordum. Aynı zamanda düşündüğüm tek şey Güneş’in babam için olay ufku mu, kara delik mi yoksa bir süpernova mı olduğuydu. Belki de o gizemli kadın hayatımıza giren bambaşka bir olaydı.
“Eğer bir insanın olay ufku olduysan, o insanın sonunu getirdin demektir. Çünkü olay ufkundan düşen biri kısa bir süre sonra,” Bakışlarını mumdan kaldırmıştı. “Zamanın sonuna ulaşır.”
“Neler olup bittiğini öğrenmek için her gün uğramaya çalışıyor.” Erdem abinin sözleriyle hızla şimdiki zamana çekiliyorum fakat ilk kez geçmişte kalmayı bu kadar çok istiyorum. “Hala seninle konuşmuyor mu?”
“Kimseyle konuşmadığını sanıyordum.” diyerek gözlerimi kahve bardağına dikiyorum.
Keşke bir süpernova gibi kendi yok oluşuma şahit olsaydım ve kimseyi hak etmediği bir yok oluşa sürüklemeseydim. Fırat için günün birinde kara deliğe dönüşeceğimi, olay ufkunu aşarak dipsiz bir karanlıkta zamanın sonuna ulaşmasına neden olacağımı bilseydim, hayatıma kattığı değere rağmen onu hayatıma almazdım.
Hayat fazlasıyla ironikti, çünkü şimdi hayatına beni almak istemeyen oydu.
Belki de görüşmediği, görmek istemediği tek insan benim. Bu düşünceleri kabullenmek kafamı bile isteye su dolu bir küvete sokmakla eş değer hissettiriyor. Acının yerini bir başka duyguya bırakmaya o kadar yabancılaştım ki orada yumruk yaptığım elimi göğsüme vurmamak için kendimi zor tutuyorum.
“Fırat şu an burada, misafir odasında dinlenmesi için ısrar ettim. Günlerdir uyumamış gibiydi ve ayakta zor duruyordu. Ona sakinleştirici verdik.”
O buradaysa, karanlık da burada demektir. Benim varlığımsa onun karanlığına bile zarar verir. Bunu bile bile yeniden karşısına çıkmaya cesaret edemem. Denediğim her seferde bana sırtını dönmesi belki de benim için en iyi olanıydı. Kendimle savaşıyorum, orada, kökleri sağlam bir ağaç gibi ayakta duruyor olabilirim ama önümde duran kapıları açmaya cesaret edemeyen bir korkağım.
Yine de hala buraya gelerek Lara’dan iz var mı diye öğrenmek istemesinde ruhundaki bağlılıktan izler var.
Erdem abi ayağa kalkıp sessizce onu takip etmemi işaret ettiğinde peşine takılıyorum. Salonun önünden geçerken hala Mihri’nin öfkeli mırıldanmalarını duyuyorum. Misafir odasının kapısına gelene kadar o mırıltılar kesilmiyor. Erdem abi kapıya uzanıyor. Bir başkası olsa yapmaması için hızlıca koluna yapışırım ama ona olan saygım buna engel oluyor. Kapı hafifçe aralanıyor. Bu yüzleşmeyi yaşamaktansa ölmeyi yeğlerim.
Oysa Öteki, ölümün bizlere açacağı kapıyı bırak şimdi, diyor. Hayatın binlerce kapısı var. Ölümün kapısı ardında hiçlikten başka bir şey bulunduğunu sana kim müjdeledi?
Düşlerim bu sonuca varmak için epey müsaitti. Hem ne biliyor ki Öteki ya da insanlar? Belki de benim istediğim saf hiçlikti? Bütün bu yaşananların bana ait olmadığı, benim bir varlığımın olmadığı, var olmak diye bir şeyin olmadığı hiçliği tüm bu hiçliğe yeğlemez miydim?
Bu noktada Beckmann tam da benim soracağım bir soruyu soruyor Öteki’ne; Ya hayatın açacağı kapının ardında sanki ne var?
İşte orada gerçekler var.
“Zor olduğunu biliyorum,” diyor Erdem abi. “Ama hakkınızda araştırma yaptım ve aranızdaki bağı gözlemledim. Her ne yaşanmış olursa olsun kardeşliğiniz birbirinizi silip atacağınız türden değil. Fırat her zaman fevri ve umursamaz olan, hislerini dışarıda yaşayan biri gibi. Şimdi kendi içine gömüldüyse, onu o gömüldüğü çukurdan çıkaracak olan da sensin.”
“Yüzüme bile bakmayacak.” Kapıdan bir adım uzağa çekilirken başımı iki yana sallıyorum. “Ona söyleyebileceğim hiçbir şeyim yok.”
“O zaman bırak o söylemek istediklerini söylesin. Evlat, sen ona bir şey söyleyememekten değil Fırat’ın söyleyeceklerini duymaktan korkuyorsun. Ama bir daha bu şansı yakalayamayabilirsin. Eğer burada kaldıysa, seni görmeyi göze alarak kaldığını biliyorsun.”
Erdem abi beni aralık kapının önünde bir başıma bıraktığında bir süre orada kalıyorum bir başıma.
Zaman sonra nihayet geçmişimin bana miras bıraktığı her bedelle yüzleşebilmek için kapıyı aralıyorum. Oysa burası girmek istediğim değil, dışarısında bırakılmak istediğim bir kapı.
Tam karşımda sırtımı dayayabileceğim sapasağlam bir geçmiş duruyor. Babamla olan anılarım bana tertemiz bir camdan duvarı anımsatırken bu adamla olan anılarım karlarla kaplı aşılmaz dağları anımsatıyor ama hepsinde o dağlar biz oluyoruz. Güçlü oluyoruz fakat aynı zamanda soğuk ve yalnızız da.
Yutkunarak kapıyı ittiriyorum ve sonra kapı arkamdan sessizce kapanıyor. Sadece sandalyesinde sırtı bana dönük bir şekilde oturan adama odaklıyım.
“Niye geldin?” Daha ben tek kelime etmemişken kim olduğumu anlıyor. Beni şoka uğratan ilk şey, saçlarını sıfıra vurmuş oluşu.
“Ne kadar işe yaramaz biri olduğunu hatırlamak için mi?”
Hiçbir ithamına itiraz etmeye hakkım yok. En kötü zamanlarımız kadar en iyi demesek de çok iyi zamanlarımız oldu. Sanki onunla olan her anımızın sonunca bir duvara sırtımızı yaslayarak yere çöküyor ve omuz omuza bir halde dünyaya bakarken soluklanıyoruz. Artık ikimizin de soluklanırken izleyebileceği aydınlık bir dünyası yok.
“Bir şeyleri değiştirmek için çabalamıyorum mu sanıyorsun?” Neden dehşet sınırına yakın olduğumu Fırat’la konuştukça bir kez daha anlıyorum çünkü o her zamanki gibi asla sözünü sakınmayacak. Canıma okumak pahasına bile tüm gerçeklerimi bir bir yüzüme vuracak. “Çabalamıyor olsaydım burada ne işim olsun Fırat?”
“Çabalarından kimin haberi var? Günlerdir haber alamadığın Lara’nın mı? Uyanıp uyanmayacağı belli olmayan Nil’in mi?”
Yavaşça sandalyesinin arkaya kaymasına neden olarak ayağa kalktığında kımıldamadan ona bakıyorum. Bana ne yaparsa yapsın, o an tek istediğim tanıdık bir yüze bakmak. Eskiden kalma ufacık bir bakışı bile öyle çok özledim ki geçmişimi bana geri versin diye her gece başımı duvarlara vurabilirim. Üstelik istediğim geçmişin de hangisi olduğunu bilmiyorum. Ben, pek çok geçmiş kaybetmiş bir adamım.
“Fırat.” diyebiliyorum sadece.
Onun da ismimi sesli söylemesini istiyorum. Bana eski zamanlardaki gibi baksın, o güven gözlerine geri gelsin istiyorum ama karşımda duran adamın gözlerine değil güven, yaşam kırıntısı bile kalmamış. Tamamen çökmüş gözler ve öfke dolu bakışlardan ibaret.
“Ne Fırat? Ne?” Daha önce bu umarsız bakışlara defalarca kez şahit oldum fakat hiçbir zaman bizzat hedefi olmadım. Şimdi ise suçlanan, affedilmeyen, sırt dönülmesi gereken o kişi benim ve bunu kaldıramıyorum.
Bana, benden tiksinir, burada, yan yana olmamızdan nefret edermiş gibi bakıyor.
“Sen hep böylesin zaten.” diyerek ağır ağır üzerime yürümeye başladığında ruhuma bir fırtına çarpıyor. “Kendin dahil kimseye yaşattıklarınla yüzleşemeyen korkak herifin tekisin.” Elleri yakalarımı sertçe kavrıyor.
Bir zamanlar sırt sırta verdiğimizde duyumsadığımız yaşam gücü yerini sadece boğucu bir hisse bırakmış. Ona iyi gelmediğimi her saniye net bir şekilde görebiliyorum.
“Kaçmıyorum Fırat.” Yakamda duran ellerini soğuk parmaklarımla mengene gibi kavrıyorum. “Sadece yapamıyorum. Kimsenin yüzüne bakamıyorum. En çok da senin. Kaç kere hastaneye gelip seninle konuşmadan geri döndüm biliyor musun? Benim yüzümden. Benim suçum. Sırf birilerini kurtarayım diye başkalarını mahvettim ama isteyerek mi oldu? Ben mi istedim sırtımı dayadığım dağları yıkmayı?”
Yüzündeki tiksinti ifadesi değişmeden ellerini hızla yakamdan kurtarıp birkaç adım geri çekiliyor.
“Elimden gelse her şeyi başka türlü yapacağımı bilirken bana bu nefretle bakma.”
“Sen hiçbir şeyi başka türlü yapmazdın.” derken parmaklarıyla şakaklarını ovalıyor. Biraz olsun uyusa kendini daha iyi hissedecek ama ilaçlar bile onda etki etmiyor. Bir dağ gibi heybetli görünürken küçük bir çocuk kadar çaresiz ve yalnız oluşu kanıma dokunuyor.
“Yine Barbaros’tan intikam almak isterdin. Yine nefret ettiğin bir adamın kızı seni sevsin isterdin. Babanı attıkları o ölüm çukurundan çıkarmak da isterdin. Hiçbir şeyi farklı yapmazdın çünkü böyle olmayı sevdin sen. Bu hayatı, takım elbise giyip şatafatlı duvarlar arasında yürümeyi, kameraları, renkli baloları… bu hayatı sevdin sen.”
“Güzel olan bu hayat değildi.” Bu konu da tavrım o kadar net ve ses tonum o kadar soğuk ki Fırat bana kısa bir bakış atıyor. “İçindekileri değil de o görkemli hayatı sevdiğimi sanıyorsan sen zaten beni hiç tanımamışsın. Ben seninle askerdeyken koğuşun bir köşesine oturup dertleşmeyi de severdim. Bir kutu birayı paylaşmayı da ya aynı sigarayı dönmeyi de bu hayat kadar severdim. Çünkü sen vardın. Şimdi tutup da bana salon adamı muamelesi yapma.”
“Öylesin kardeşim, her zaman öyleydin,” Yine gülüyor ama bu kez gülüşünün ardında hüzünlü bir kabullenme var. “Benim gibi sokaklarda savrularak büyüyen biri değilsin sen. Asil olmak senin kanında var. Elinde silah tutarken bile beyefendi gibi durduğunun farkında olmadın hiçbir zaman.”
“Ne önemi var?” diyorum hayretle. “Fırat, istediğim bu değildi.”
“Sen çok şey istedin.” diyor sükûnetle. Her şeyin sebebi bu der gibi. Ve ben ona itiraz edemiyorum.
Bir şeyler daha söylemesini bekliyorum çünkü bu kadar azla yetinmesi mümkün değil. Onu son gördüğümde hastane koridorundaydı. Gözleri kanla kaplı kızıl bir denizdi ama içi bomboştu. Gözlerinin önündeki manzaraya saplı kalmıştı.
Yalnızca üç adım arkasındaydım fakat daha fazla yaklaşmaya cesaretim olmamıştı.
“Neden bir şeyleri düzeltme şansım elimden alınıyor?” diye soruyorum sessizce. “Herkes affediliyor ama benim af dilemeye hiç mi hakkım yok?”
“Buna ben karar veremem.” Affımı üzerine alınmaması bile beni artık hayatının dışına ittiğinin kesin bir kanıtı.
Daha ne kadar kapıların dışına itileceğim? Eşiğini geçebileceğim tek bir kapı bile bulsam ardının karanlık olmasını umursamadan kendimi içeriye atacağım ama şu siktiğimin dünyasında bana kapısını açmak isteyen kimse kalmamış.
“Anladım.” diye mırıldanırken arkamı dönecek olduğumda yeniden bana sesleniyor. “Belki de bulunmak istemiyordur.” diyerek beni durduruyor.
Yönümü yeniden tamamen ona dönüyorum ve ilk kez Fırat’la öfke ya da hiddet barındırmadan birbirimize bakakalıyoruz. Fırtınası dinen bir okyanusun ardından ölü bedenlerin suyun yüzünde süzülmesi gibi bedenim ölümü karşılayarak suyun yüzeyine tırmanıyor. Ben ruhumu kaybetmiş bir şekilde suyun üzerinde sırt üstü uzanırken kurşuni gökyüzü varlığını bir an olsun eksik etmiyor. “Onu kaçırdılar.” diyorum, Fırat’a bakıyor ve bana onay vermesi için bekliyorum.
“Evet, evet sizin de planladığınız buymuş ama bu kadar kapsamlı bir aramanın sonunda hala bulamıyorsak belki de bulunmak istemiyordur. Eğer kaçırıldıysa hiç mi birilerinden yardım isteme şansı olmadı, hiç mi güvenlik kameralarına yakalanmadı ya da-“
“Sesini kes.” Bana sunduğu bu seçenek öylesine canımı yakıyor ki nefes alamamaktan ziyade, utanç duyuyorum kendi varlığımdan. Duyduğum bu utanç kendi hayatına sahip çıkmak isteyen bir insana bıraktığım tek yolun kaçmak olması. Hem de ben kalmasını delice isterken. Bir yüz kafasından farklı değilim.
O, çiçekli elbiselerle kendine aydınlık bir gelecek inşa edebilirdi, bense ona hep matem kıyafetleriyle gittim.
Bu noktada devreye yine Beckmann giriyor. Dinle, diyor, ses tonu nasıl da kendinden emin, karşısındaki hiç acımıyor, dinle bak hayat nedir;
Dördüncü Perde: Karanlık çoğalır. Bir kapı görünür.
Karanlık usulca artan ve sessizliğiyle tüm dünyayı yutan kar taneleri gibi üstüme bastırarak gözlerimi kör, kulaklarımı sağır ediyor. Bunu kabul edemem, dünya tümden karanlığa gömülse ve ilk canını alacağı kişi ben olsam bu düşünceden daha az canım yanar.
Kapıların dışında itilmediğim günlerden birindeyim. Kollarımın arasında sarıp sarmaladığım bir beden var. Adı aydınlık gibi. Öteki ya da Beckmann bunun nasıl hissettirdiğini anlayamaz. Anlayamazlar. Karanlık çoğalır ama kapı hala oradadır. Dışarıda olmam hiçbir şey değiştirmez. Geleceğim benden geçmişimi de alabilir ama anılarımı alamaz. İnandıklarımı alamaz.
Evet birilerinin canını yaktım ama benim de canımın yandığını gördüler. Görmüş olmalılar. Hep kapıların dışındaydım, içeriye alınmaya ne kadar muhtaç olduğumu biliyorlardı. Yalnızlık aldığım nefeslerle başlayıp kalbimin darbeleriyle katlanarak artıyordu ama sonra o gelmişti. Bu kez nefeslerimde başlayıp kalbimin darbeleriyle son bulan şey yaşamak olmuştu.
Karanlığı istemiyorum. Bir düşüncenin beni yeniden karanlık sulara gömmesine dayanamıyorum.
“Belki de haklıyım.” Fırat’ın bu sözleri zihnimden içeriye bir kurşun sertliğinde giriyor. “Ona yaptığın onca şeyden sonra bir daha sana dönmek isteyeceğini düşündüren ne?”
“Bir kez olsun bana karşı bu kadar acımasız olmayı kesemez misin?” diye isyan ediyorum bir anda. “Ben de biliyorum geri dönmek istememe ihtimalini. Hatta o kadar iyi biliyorum ki kendimi herkesten daha iyi kandırabiliyorum.” derken boş sandalyelerden birini fevri bir tavırla tekmeliyorum.
Fırat başını çevirerek gülüyor. O gülüşün altında bir alay ya da küçümseme olmadığını, aksine kendi acımasızlığıyla yaşadığı büyük bir yüzleşme olduğunu biliyorum ve bana olan tavrı için ne kadar isyan etsem de kızamıyorum.
Çalmaya başlayan telefonumun sesi araya girdiğinde biraz olsun sakinleşebilmek umuduyla geri çekilip ekrandaki yabancı numaraya bakıyorum. Yine magazinden biri olabileceğinin hırsıyla açıp, “Sen kimsin?” diyorum.
Telefondaki sessizlik arttıkça Beckmann’ın dediği gibi karanlık çoğalıyor ve bir kapı açılma ihtimali kalbimi o kadar derinden yaralıyor ki kaşlarım çatılıyor.
İhtimaller, sankiler, kesinlikler ve zaten hep öyleydilerden ibaret olan bir çerçeveye sıkışmış hayatımı tüm belirsizliklerden, o olmalı cümlesiyle ayırıyorum.
Yalan Yıldızım. Adı zihnimde bu şekilde yazıyor. Bu şekilde ya da bir başka şekilde, ismiyle ya da zamanla olmayı seçtiği bir başka kimlikle, olduğu kişiyle ya da olmayı istediği kişiliğiyle, sahip olduklarıyla ya da sahip olamadığı yokluklarıyla, benimle ya da benim olmayan kendiyle… her şekilde varlığını hala avuçlarımda hissedebiliyorum.
Yalan Yıldızım.
Yalanlar içinde çürümesine izin verirken körlüğümden ikimizi de mahvettiğim kızım. Benim olan ama hiçbir zaman bana ait olmayan kızım.
Karanlık çöktü, Beckmann, kapı hala orada mı? Orada, beni hala içeriye alabilecek kırık dökük de olsa bir kapı var mı? Zorlayarak girdiğim ya da kilitlerini parçaladığım değil, sadece dokunduğumda varlığımı hisseden ve beni bu şekilde kabul gören? Her zaman girmek istediğim kapıların ardındaki güzelliklere layık olmadığımın bilincinde yaşamak, önünde dururken ısınamadığım bir ateşe bakmakla eşdeğerdi. Ateş hep oradaydı, ve ben banyoya hapsedildiğim o geceden sonra hiç ısınamamıştım.
Biri beni kendi isteğiyle kapılarının ardına alana kadar.
Bir kere adımı söyle dese bana, beni bu isimden mahrum bırakabilecek tek bir güç var mı?
İnsanları kandırdığım o çirkin maskeler bir bir yüzümden düşerken kulağıma varlığını fark etmek neredeyse imkânsız olan bir nefes çalınıyor ve kapalı olan tüm kapılar rüzgârın etkisiyle, şiddetle, acı bir çığlıkla aynı anda açılıyor. Delice sersemliyorum ve sesin nereden geldiğini, gerçek olup olmadığını, bir ses olup olmadığını bile anlayamıyorum.
Dinle, diyor Beckmann, “Ben…” Dinle, bak hayat nedir: “…ben Lara.”
Gözlerim yavaşça kapanıyor.
Beşinci Perde: Gece, koyu gece. Kapı kapalı. Dışarıdasınız.
Dinliyor musun? O kadar iyi dinliyorum ki kulağıma çalınan her nefesi bir hançer niyetine göğsüme saplayıp kendi isteğimle kanırtarak çeviriyorum. Kapılar bana o kadar kapalı ki sevgilim metrelerce öteden aramıza örülen o koyu karanlığı görüyorum. İçeridesiniz, kapıların ardında. Bense dışarıdayım, hep kapıların dışında.
Aslında değiliz orada. Bir nefes uzağımda değil mi şimdi o benim. Böyle bir hisle nasıl başa çıkılır? Babam bana derinliklerde ayağım kuma basarmış gibi nefes almayı öğretirken bir gün o derinlikte boğulmak isteyeceğim ihtimali de öğretmeliydi. Yaşamak istemiyorum, o kapıların dışında kaldıkça. Çünkü hayat, ilk kez özgürlük vaat edilen gökyüzünün altında değil de benim içeri alınmadığım bir dört duvar arasında.
Göğsüm dehşet ve yıkılmışlık eşiğinde bir yerde hızla sarsılmaya başlıyor. Sanki dünyanın bütün kapıları suratıma çarparak paramparça oluyor. Adını anmam gerek. En çok onun adına ihtiyacım var. “Lara?” Artık o kapıları geçtim mi? Neredeyim şimdi?
Hayattaki konumumuz bizi oraya getiren olayların doğurduğu sonsuz olasılıktan elde edilen bir sonuçtur diyen babamın sesi hala burada ama o bilmiyor ki beni buraya getiren her bir olasılığı kendi ellerimle yaratırken mutlak bir kesinlikle kendi sonumu getirdim.
Oysa Monte Cristo her zaman bekle ve umut et derdi. Bu muydu bugüne kadar bana güç veren o direnç? O olmaya çalıştığım için hayatımı alt üst eden bir karakterin son cümlelerine sığınacak kadar yalnız kalmıştım, aynı anda hem o olup, hem de ondan kurtulmaya çalıştığım için gerçekte kim olduğumu hiç bulamamıştım.
Ama biri beni görmüştü, herkes beni kapıların ardına itse de, onun beni bulamayacağı bir kapı ardı var mıydı? “Gerçekten sen misin?”
Yüzümdeki can çekişen ifadeyi saklayabilmek için Fırat’a sırtımı dönüyor ve bir fırtınadan bile daha hızlı şekilde evden çıkarak kendimi dışarıya atıyorum. “Neredesin?” diye sorarken arabanın anahtarını cebimden çıkarıp düşürüyorum. O yaşamayı her zaman ciddiye alırdı ve bunu hep fiziki varlığından öteye taşırdı. Öyleyse ölümün de asıl karşılığı onun nezdinde bedende değil ruhtaydı ve benim onu öldürmediğim bir günüm bile kalmış mıydı?
Yıllar önce babamın beni neden en zor olan tercihle sınadığını artık anlayabiliyorum çünkü kendimi ne kadar hazırlarsam hazırlayayım aşamayacağım meseleler var.
“Yalvarırım konuş benimle!” Biz karşı karşıya duran iki uçurumduk ve köprüler olmadan birbirimize ulaşmak uğruna boşluğa adımladık. Cehennemi hayranlıkla izlemekte hiçbir sorunumuz yoktu çünkü bizden öncemiz de cehennemdi, sonrası bu yüzden o kadar zor gelmemeliydi. “İyi misin? Susma ve bana iyi olup olmadığını söyle! Delirmek üzereyim!”
Nasıl yapabildiğimin bile farkına varamadığım bir beceriyle arabaya biniyorum. Varlığa anlam katan her şeyin onun sesinin ardına sığındığını, benim bile o sesin ardına sığınmak istediğimi biliyorum. “Evet, evet iyiyim.” Ruhum toprağa sırt üstü serilip gökyüzünü izlerken defalarca kez o suretin hayalini kurmadı mı? Şimdi kurduğum tüm hayaller onun aldığı nefeslerin kapısını çalıyor.
“Tamam,” Keşke kalbimi bu kadar hızlı attıran, aklımı kaybetmeme neden olan gülüşü olsa, bu çaresiz bekleyiş değil. “Bana nerede olduğunu söyle. Seni almaya geliyorum.”
Onun sessizliği tıpkı babamın sessizliğine benziyor. Babam nasıl ki hiçbir şey söylemeden, gözlerine bakarak ondan bir cevap bulmamı bekliyorsa, oradaki kişi de konuşmuyor ve aldığı tek bir nefesten binlerce cevap zihnimi tırmalıyor. “Seni almaya geleceğim, bunu biliyorsun değil mi?”
Onu bu kadar özlemeseydim daha sağduyulu olabilirdim fakat ellerim bu kadar titrerken emniyet kemerini bile takamıyorum, kendime odaklanamıyorum. Sessizlik uzuyor ama nefesleri hala orada. Ne yapıyor şimdi? Nefeslerinin ardında derin bir sessizlik var. Sanki bir kuyunun dibinde öylece bekliyor ama sesini duyan kimse olmuyor. “Biz iyiyiz. Ankara yakınlarında bir yerdeyiz ama neresi bilmiyorum. Yabancı.”
Kalbimin ne kadar yandığını keşke ona gösterebilsem. “Önemli değil, sadece sakin ol. Bana konum gönderebilirsin.” diyorum. Benim olan ama benimle olmayan bir ruha sinmiş, unutulmuş bir düşünceden ibaretmiş kadar değersiz hissediyorum. “Biz mi?”
Bana adını vererek gerçek özgürlüğün If Şatosu’nun dışında olduğuna inanmama neden olan Monte Cristo’dan nefret ediyorum. O olmasaydı ardına sığınacağım isimlere ihtiyaç duyar mıydım? Bir kurtuluş hayali her zaman kapıların dışında olmazdı, orada terk edilmişlik olduğunu If Şatosu’na geri dönmek istediğimde anlayabileceğimi kim bilebilirdi? Biz diye bahsettiği artık If Şatosu’unda olmayan bir başka mahkûm muydu?
“Her neredeysen çok geç olmadan ben de orada olacağım.” Ardına eklemek istediğim siz kimsiniz sorusu, zaten benimle olmadıkları gerçeğini suratıma tokat gibi çarpıyor. “Lara? Neden bana cevap vermiyorsun?”
“Gelme.” diyor itiraz kabul etmeyen bir tonla. “Gelmeni istemiyorum.”
Geleceğim… bir zaman dilimi vaat eden ama en zamansız zamanlarda karşımıza çıkan bir kelime oldu. Aynı aynaya bakarken farklı yansımalar görmemize neden olan her neyse, aynı kelimeyi kullanırken farklı anlamlar çıkarmamıza neden olan da oydu.
“Ama…” Söz konusu o olduğunda, tüm hislerim beni terk etse de bencilliğim olduğu yerde duruyor ve iki yarım cümle de olsak aynı sayfayı kirletmemiz gerektiğini ruhumun her köşesinde hissediyordum. O benden gidebilirdi, kendinden de pekâlâ gidebilirdi. Bana gelmesine de gerek yoktu, ben dağılan her parçasını avuçlarıma toplayarak etrafında pervane olacaktım.
“Yakında biz geleceğiz.” Dudaklarından kaçan hıçkırıkla gözlerimi sımsıkı kapatıyorum. “Polise yakalanmak istemiyorum, neresi güvenli olur-“
“Erdem abinin evine gel.” Yüzüme acıya bulanmış bir tebessüm siner gibi oluyor. “Genelde herkes orada oluyor… neler olup bittiğini konuşmak için.”
“Tamam.” diyor kısıkça.
Monte Cristo’yu o sarsılmaz adam yapan şey içindeki intikam arzusu değildi. Onu gözümüzde bu kadar yüze kılan şey, Dantes’in ruhunu hiçbir zaman kaybetmemiş oluşuydu ve ahizenin diğer ucunda titrek nefesler alan kişi her zaman haklıydı. İkisi de aynı kişiydi, hiçbir zaman iki farklı kişi olmamışlardı.
“Ne zaman-“
“Bilmiyorum-“
“En azından telefonu açık tutamaz mısın?”
“Hayır-“
“Neden-“
“Hoşça kal.” Bir an bile bana acımadan telefonu kapatıyor.
“Lara? Lara!” Sonsuza kadar adını anarak şansımı denemek istiyorum. O artık kız değil, hiçbir zaman olmadı. Ben nasıl ki tek nefeslik bir isme sığdırılmaktan nefret ediyorsam, o tek nefeslik bir sıfata yakışmıyor. Onun isimleri var, her ismin ona kattığı güzellikler ve ruhumun duvarına asılan manzaraları var. Manzaralarda isimlerimiz yazıyor. Yan yana. Aynı kalem ve renkler kullanılmış. Manzaranın aynı köşesine konmuş, aynı yazarın elinden çıkmış. Ama asla tek nefeslik değil.
Ben sadece, harbin yaptığı soğuk bir şakayım, diyor Beckmann ezici bir kabullenilmişlikle ve silah kullanmak zorunda kaldığım tüm savaşlardan kalan yenilgiler o telefonun ardından bana kalan sessizlikle bir kez daha varlığını teyit ediyor.
Yetmez, diye haykırmak geliyor içimden. Sanki verdiğim tüm savaşlar benimle alay ediyor, varlığımı ciddiye almadığı halde yenilgilerimden keyif alıyor. Saniyeler sonra kendimi kaybetmiş bir şekilde yeniden hızla aynı numarayı çevirdiğimde telesekreter sesini duyuyorum.
O gitmiş. Sanki hiç var olmamış gibi.
Her şeyi kabullenebileceğim bu hayatta onun bana bıraktığı yokluk hissini kabullenmeyeceğim. Yalan söylüyorsun, diyor zihnimden bir ses, sen kimi seviyorsan onun bıraktığı boşluğu kabullenemiyorsun. Sen kaybetmeyi kabullenemiyorsun aslına, senin olan her şey sende kalsın istiyorsun.
Oysaki bu doğru değil. Benim olan her şey benden gitmedi, zorla tenimden çekilen bir yara bandı gibi alındılar ve geride kalan açık yaralar kimseler tarafından umursanmadı. Bencil olduğum doğru ama başkaları için de yapabileceğim şeylerin sınırı yok. Onun elinden aldığım hayatını geri vermek de dahil.
İçinde olduğum arabanın boğucu hissine dayanamayarak dışarı çıkıyorum ve yağan karın altına bir aidiyet hissiyle atıyorum kendimi. Niyetim Beacmann gibi boylu boyuna caddeye uzanıp ölümü beklemek değil ama attığım birkaç adımdan sonra karla kaplı bir banka oturmuş halde buluyorum kendimi.
Perdeler kapandı mı, diye soruyorum Beckmann’a. Dinledim, bak hayat neydi? Bunu senden defalarca kez öğrenmeyi denedim fakat sen kapıların ardına geçip hiç istediğin hayata kavuşamadın. Gerçekten hayatın ne olduğunu biliyor muydun? Yoksa Öteki’ni mi kandırmaya çalışıyordun?
Başımı gökyüzüne kaldırıyorum. Yüzüme kar taneleri dökülüyor. Sessizlik ve tenhalık. Yalnızlık ve özlem. Güç ve kudret. Güç. İhtiyacım olan şeyin bu olduğunu biliyorum.
Bu kez ben dinle, diyorum Beckmann’a. Dinle, bak hayat nedir:
Birinci Perde: Gökyüzü şafak renginde. Canlarını yakarız.
Tıpkı Dantes gibi masum olarak girdiğim duvarların ardından şeytanı alt edecek güç ve acıyla çıkmayı başarışım içindi aslında tüm öfkem. Olmak istemediğim kişiye dönüşsem de bunu kullanmaktan korkmayacak bir adam duruyor artık o kapalı kapıların dışında.
Dinle, Beckmann. Dinle, bak hayat nedir:
İkinci Perde: Gökyüzü şafak renginde. Tekrar canlarını yakarız.
Gökyüzündeki renklerin ardına sığınan yüzler var ve benimle konuşuyorlar. Geleceğin habercisi fısıltılar çığlıklardan bile daha gürültülü. On yedi yaşında kulakları sağır kalmış birinin şimdi yeniden duymak istediği her şeyle yüzleşmesinde gökyüzünün üzerime çekmesiyle eşdeğer hisler var.
Dinle, Beckmann. Dinle, bak hayat nedir:
Üçüncü Perde: Hava ağarır. Yine de yıldızlar parlar.
Bir yanım hala karanlık ve karanlığıma dönüp baktığımda ona uzanması çok kolay. Diğer yanımsa aydınlık ve o aydınlığın içinde bile parlayan yıldızlar var. Fakat bu kez içimdeki karanlıktan değil aydınlığa ulaşma arzusundan tüm kabullenişlerim. Sen bunu anlayabilir misin, Beckmann? Başladığın yere dönmenin acınası mutluluğunu tattın mı daha önce? Biliyor musun sahiden hayatın ne olduğunu? Sanmıyorum.
O yüzden dinle, Beckmann. Dinle, bak hayat nedir:
Dördüncü Perde: Karanlık dağılır. Kapı bir gün açılır.
Gerçekten kim olduğumu hatırlamam için ihtiyacım olan bir isim. Defalarca kez üstünü karalayarak yok etmeye çalıştığım bir isim. Bir kez daha zihnimdeki ses adımı söyle dese keşke ama artık kim olduğumu o olmadan da biliyorum. Yolculuğum bana özgürlüğümü verdiğini sandığım bir kapıyla başladı ama ben özgürlüğü aynı kapının ardında konakladığım bir kızda buldum.
Buz kütlesi gibi kaskatı kesilmiş elimi cebime atıp bir süredir cebimde taşıdığım bir metali avucuma alıyorum ve Beckmann’ın bana isyan eden sesini duyuyorum. Bir sokağa sırt üstü serilmiş yatarken bize ölümü arzulatan o hisse geri dönüyor oluşuma isyan ediyor ama özgürlük ve esaretin ayrımını yapamadığı kadar var olmakla yok olmanın ayırdında da değil. Kim olduğumu herkes gibi sen de bilmiyorsun, Beckmann. Müsaade et son kez anlatayım.
Ve son kez dinle, Beckmann. Dinle, bak hayat nedir:
Beşinci Perde: Gece, epey koyu. Ama kapıların dışında değiliz. Duruyoruz kapıların ardında.
Kafamın içinde kim olduğuna hiç karar veremediğim Öteki’nin varlığını ilk kez hissediyorum. Bu öyle garip bir duygu ki sanki kendimden bir parçayı uzun zaman önce uykuya yatırmışım da şimdi kendi zamanının geldiğine inanarak gözlerin açmış ve bana soruyor: Senin kendi adın yok mu, hayır diyen?
Ben o ada doğduğumda, babamın ve annemin kollarındayken kulağıma fısıldandığı andan itibaren sahibim. Bu, ardına sığındığım bir isim değil. Dantes değil. Monte Cristo Kontu değil. Çağlar değil. Mir değil. Güzyeli değil. Bunlar sadece içimi yakan satırlardan ve içimi ısıtan birkaç yabancı insandan bana kalan şeyler.
İsimler benim avucumda, en gerçek haliyle. Silinmiş ama yine de orada duruyor. Artık paslanmaya yüz tutmuş bir asker künyesinin üzerinde. Bir zamanlar bana ait olan künyenin.
Senin de kim olduğunu biliyorum, diyorum Öteki’ne.
Benden kurtulamazsın, diye karşılık veriyor Öteki. Biliyorum, senden kurtulamam. Benim binlerce çehrem var. Biliyorum, her çehreni tanıyorum. Ben herkesin tanıdığı sesim. Ben o sesi en çok tanıyan kişiyim. Ben her zaman var olan Öteki’yim. Sen her zaman benim için var olan Öteki’sin. Öteki, cevap veren. Öteki, cevaplarıyla öldüren. Sen ağlarken gülen. Ben ağlarken gözyaşları içine dökülen. Sen yorgunken dürten. Ben yorgunken üzerimi örten. Dürten, gizli kalan, bir vicdan gibi tedirgin edenim ben. Sarsan, gerçeklerden korkmayan, kötülüğümü en açık haliyle görensin sen. Kötüde iyiyi, en koyu karanlıklarda lambayı gören iyimserim ben. İçimdeki iyiyi, en koyu karanlığımdaki yıldızları görensin sen. İnanan, gülen, sevenim ben! İnanan, gülen, sevensin sen! Topallayarak da olsa yürüyüp gidenim ben. Gücüyle boy ölçüşülemeyecek olansın sen. Sen hayır derken evet diyenim ben! Ben geriye kaçarken elimi tutup çekensin sen! Ben evet diyenim! Sen hep bana gelensin. Ben… Sen… O’ndan başkası değilsin.
“Kim olduğunu biliyorum.” Kaç insanın eli değdiyse bu künyeye, ruhundan bir parçasını kaybetti ve ben şimdi o kayıp parçalara sahibim. “Kim olduğunu her zaman bildim ama kim olduğumu bilmene hiçbir zaman izin vermedim.” Oysaki hissetmiş olmalıydı.
Artık Öteki’nin kim olduğunu biliyorum. Dünkü, daha önceki, her zamanki, evet diyen, cevap veren, her zaman var olan şeyin ne olduğunu ve onu geri almak için ne yapmam gerektiğini çok iyi biliyorum.
Parmaklarımı kıvırıp elimi yumruk yaparken sanki kendimi uzaktan izliyor ya da bir ayna yansımasından görüyorum. Tek kişiyim ama aynı anlarda binlerce kişinin gözleriyle bakıyorum. Kendim hariç herkesin bana hangi gözle baktığını, ancak kendime bakarken başkalarının da varlığını kabullendiğimde anlayabiliyorum.
“Orada mısın hala? Her zaman var olan, Öteki,” Adımın yazdığı künyeyi sıkı sıkıya tutarken hem dilime gelmeyen, hem inkar ettiğim, hem hiç benim olmayan hem de hep benimle olan isimler, ben artık bakmıyor olsam da yansımamda varlığını en gerçek haliyle sürdürüyor. Ben artık kapıların dışında değilim, eğer o sınırı geçtiysem karşıma çıkacak her şeyle yüzleşmeye hazırım. “Bana gelmeni bekliyorum.”
Ve ben, beni dışarıda bırakan son kapıyı da açıyorum. “Benim Güzel Lara’m.”
Öteki’m.

