31. BÖLÜM

Paylaşman gereken acıyı iki katına çıkardın, hafifletmen gereken ıstırabı azaba dönüştürdün.

De Profundis/Oscar Wilde

Her insan hayatımıza sadece kendiyle değil, kendi zamanında taşıdığı yüklerle birlikte gelirdi.

Herkesin kapılarına yığılarak içeriye girmeye çalıştığı bir zaman treninde, hiç tercih edilmeyen, kimsenin adımını atmadığı ıssız bir kapının durgunluğu yüreğimin sessizliğiyle boy ölçüşebilirdi. Pencerelerine parmak uçlarımla gelecekten resimler çizdiğim trenlerin olduğu yerde durduğunu fark etmek, manzarasız yollardan yürürken yüzüme derin bir hayranlık kondurmak gibiydi.

Saat sıfırı bir geçtiğinde duyduğumuz salise sesleri, içine düştüğümüz yeni bir zamanın varlığına denkti ama bu denklik ardından merhametsiz bir gerçekle gelirdi.

Saat sıfırı bir geçebilirdi, merhametsiz gerçeklerin üzerine çullanan bir dakikada bin yıllık bir geçmişin vicdan muhasebesini bulmak çok kolaydı.

Saat sıfırı iki geçtiğinde, merhamet ve vicdanın el ele tutuştuğu iki dakikanın içinde, her yeri toza dumana katan bir zelzelenin ardından silik yüzler belirirdi.

Saat sıfırı üç geçerdi, dört geçerdi, beş geçerdi… Bir mühlet sonra sıfırın üzerinden o kadar çok zaman geçerdi ki, binlerce anı ve yüz, başlangıcımızdan itibaren bizimle birlikte olur ve kendi sonumuzda bize eşlik ederdi.

En tehlikelisi, saatin sıfırı olduğumuz yaştan öteye geçmesiydi.

Henüz on yaşımdayken saat sıfırı on değil, on bir, on iki, on üç değil, beni olduğumdan yüzlerce yıl daha yaşlı hissettirecek bir zaman dilimine dönüştüğünde, başlangıç noktasını hayatımın merkezi yapmamam gerektiğini kabullenmeliydim. Bu gerçek yüreğime kuru toprağa tutunan bir çiçeğin çaresizliğinde tutunmuştu.

Başlangıcını bırak, küçüklüğünün elini tutma, çocukluğuna sırtını çevir, olduğun yaşa kafanı eğ, olacağın yaşlara ise asla dönüp bakma.

Sırtımı hangi sayıya dayayıp, benim için doğru bir zamana yürüyebilirdim ki?

Zaman acımasızdı. Kudretli bir yargılayıcı edasıyla avuçlarını iki yana açıp hayatımı o kefeye koyarak terazi gibi dengeyi kurmamı beklemişti. Küçücük anlardan ve zamanlardan, görkemli başlangıçlar ve sonlardan aldığım darbelerden daha büyüğünü almıştım.

Zaman bir elinde bütün kötü hatıraları tutarken ağır basan taraf hep bir mutfak penceresinin önünde bana ait olmayan çiçekleri suladığım gündoğumu saatleri oluyordu. Dengelerin alt üst oluşu, en az kalbimin alt üst oluşu kadar kolaydı. Bir mızraktan değil de incecik iğnenin açtığı delikten akan kan, göğsümün ortasındaki koca yarıklara meydan okuyordu.

Görünen yaralarım ne kadar da anlamsızdı. Görünmeyeler küçücüktü, ama içine uçurumlar hapseden cehennemden ne farkım vardı?

Alınan onlarca kararın sıfırına geri dönmek yaşananları değiştirir miydi?

Saat sıfırı bir geçtiğinde, geçmişim yok olan sıfırlar gibi terk eder miydi beni? O yola hiç çıkmasaydım, zamana bu kadar derin anlamlar yükleyip geçmiş ve gelecek arasında bağ kurmasaydım geleceğim geçmişimin kölesi olur muydu?

O yola âşık olmasaydım, çıkan sonuç yine beni buraya getirir miydi? Yalnız, sessiz ve kimsesiz. Kendimi tanımlayabileceğim kelimeler ruhumdan geriye doğru adımlayarak mürekkep izlerini ustaca kaybettirmişti. Yaşamakta bir anlam vardı, bir amaç uğruna yaşamaksa olabilecek en değerli şey olmalıydı.

Hiç için değil, hiçlik için değil. Bir şeyler uğruna yaşamanın beraberinde getirdiği her duygu ziyan edilemeyecek kadar değerli olmalıydı.

Sen ziyan edildin, diye fısıldıyordu Tanrı.

Senin kaderin için attığım her zarda seni bekleyen sıfırı gördün ama o sıfırın kesinlik olduğuna inanmadın. Daha fazlasını istedin. Birbirini takip eden sayılardan medet umdukça attığın her adım seni hayal kırıklığına uğrattı.

Hayatın belki de bir kumardı.

Korkma, çıkan sonucu kabullen ama sonuncu olduğuna inanma, dedi bana. Senin için atılacak son bir zarım daha var, diyen fısıltısı gökyüzünden geliyormuş gibi net olsa da yerin altını eşeliyormuş gibi karanlıktı.

O fısıltı, hayatımın gözlerimin önünde bir devrim misali yıkıldığı gecenin içine düştü. Tanrı benden önce annemi, sonra babamı ve sonra hayata anlam katan arayışları çekip aldı.

Çocukluğum elimde bir oyuncaktı ve o oyuncak, bir kuyunun içine atılmıştı. Olan olmuş, yaşananlar da bir köşeye savrulmuştu. Zaman bir fırtına gibi eserek tüm dengemi alt üst etti, kulaklarım duymaz, ellerim tutmaz oldu. Ateşlenen bir kurşun olduğunu fark ettiğim saniyelerde gözlerimin önündeki tek şey karların arasına damlayan kanlardı.

Buz gibi bir rüzgâr eserek iliklerime kadar titrememe neden olurken avuçlarımdaki silahın yumuşak bir ses eşliğinde kara düştüğünü gördüm. Önümde uzayan karlı manzaraya bakarken düşüncelerim hayatımı esir alan sıfır noktasındaydı.

Korktuğum zaman sığındığım duraklar talan edildiğinden artık nereye ya da hangi hisse sığınacağımı bilmiyordum.

Görecek hiçbir şeyim kalmadıysa sığınacak başka neyim kalmıştı? Hızla başımı eğerek bakışlarımı kemikleri belirginleşmiş ellerime düşürdüm. Maruz kaldığım soğuk yüzünden kızarmış bu ten bana ait değil gibiydi.

Bu eller miydi, diyordu sevdiğim bir şair, masallar arasından rüyalara uzattığım bu eller miydi? Arzu dolu, yaşamak dolu… Parmaklarımı kıvırarak titreyen ellerimi yumruk yaptım. Bu eller miydi resimleri tutarken uyuyan?

Sığındığım kelimelerin bile bir teselliye karşılık gelecek herhangi bir anlamı kalmamıştı. Resimleri tutarken uyumak mı? Uyumak diye bir şey kalmamıştı ki hayatımda. Bu eller arzu dolu değildi, yumruklarımın arasında arzudan çok daha öte, daha derin hisler birikerek satır çizgilerime kazınıyordu. Yaşamak dolu değildi o satırlar, yok etmek doluydu.

Karşımdaki adamın acı dolu bağırışı kulaklarıma dolarken bakışlarımı titreyen ellerimden kaldırdım ve az önce neler olduğunu yeni fark edebilmenin idrakiyle hızlı nefesler aldım. O silah kalbime dönüktü, sadece bir an için bile olsa kalbe giren bir kurşunun tüm yaraları iyileştireceği düşüncesine teslim olacaktım.

Buna izin verseydim ne olurdu? Hızlı ve kolay bir kurtuluşun benden başka kimseye zararı dokunmazdı.

Ama bir şeyler bana engel olmuştu. Sen öyle biri değilsin ki diye çığlık atan bir Lara vardı zihnimde. Daha okunacak çok şiir, yazılacak çok roman vardı. Hayatın anlamı darmadağın olsa da bir gün uçurumdan atlayan Edmond gibi kurtuluş için yollar bulabileceğime inanmalıydım.

Ama silahı beni kovalayan adama ateşlememin bir bedeli olacağını biliyordum. O adamı kolundan vurmuştum, bir eliyle yaralı kolunu tutarken öfkeli ve ilkinden daha korkunç bakışlarının bana dönmesi çok uzun sürmedi.

“Ne yaptın lan sen!” Bağırışı sadece ikimizin olduğu ormanda yankılandığında ben de ne yaptığımın tam olarak farkında değildim. Hızlı adımlarla bana doğru yürümeye başladığında donakaldım. Sadece durdum ve artık bütün bu olan bitenden kaçamayacağımı anladım. Ben ne zaman gerçek bir kaçışla her şeyi arkamda bırakabilmiştim ki zaten.

Ayaklarım hep toprağa çakılı.

Ondan sonrasında olanlar takip edemeyeceğim bir hızda gerçekleşti. Adını bilmediğim o adam kendi kanı bulaşmış elleriyle beni yakaladığında ve çekiştirerek ormanlık araziden çıkardığında ona karşı koyacak gücüm yoktu. Soğuktan ve yorgunluktan bedenim uyuşmuş gibiydi.

Geri dönerken bir anlığına da olsa kafamı Hayalet’in olduğu tarafa çevirmeye cesaret edebildim ama artık ona uzak olmalıydık. Çünkü ona dair hiçbir şey göremedim. Hangi ağaca sırtını yaslamıştı, hangi kar taneleri düşüyordu omuzlarına?

Adı Gurur’du, bu gerçek bir kaosun ortasında bile beni sessizliğe sürükleyerek kendi zihnimde boğulmama neden olabilirdi. Ellerim hala onun kanının izlerini taşırken artık gözlerini açamayacak olması ne kadar garipti. Hep nefret etmiştim Hayalet’ten ama ona rağmen bir parçam onun yanında hep rahat hissetmişti kendini.

Beni acımasızca çekiştiren adamla yola çıkmamız kaçarken geçirdiğim zamandan çok daha kısa sürdü ya da ben zaman algımı kaybetmiştim. Beni geldiğimiz yoldan götürmedi çünkü dönüşümüz boyunca karda herhangi bir ayak izine rastlamadım. Ayaklarım nihayet pürüzlü yol zeminiyle buluştuğunda orada bizi bekleyen dedemin gözlerinde öfke ve şok karışımı bir ifade vardı.

Adam beni dedeme fırlatırcasına atarken, “Al şu kızını ne bok yersen ye.” dedi dişlerinin arasından.

Hızlıca etrafıma bakındım korktuğum şeyi görecek miyim diye ama konumumuz değişmişti, Hayalet geride kalmış olmalıydı. “Ben onun kızı değilim.” Araya giren isyankâr ses tonumsa boşuna çabalıyordu. Artık kimsenin kızı değildim ve bir şeyleri inkâr etmem diğer şeylerin beni mutlu edeceği anlamına da gelmiyordu.

“Bu nasıl oldu, Kadir?” diye sordu dedem, bir bana bir kolu yaralı adama baktı. Demek adı buydu.

Kadir onu duymazdan gelerek arabanın ön kapısını açtı ve koltuğa otururken torpidoyu açıp kolunu saracak bir şeyler bulmaya girişti.

“Bunu bana açıklamak ister misin?” Kadir tarafından yanıt alamayan dedemin sorusu banaydı. Kolumu serçe tuttuğunda irkilerek ondan kurtulmak istedim ama tutuşu buna izin vermedi. Yaşlı olmasına ve bir elinde baston tutuyor olmasına rağmen onda kurtulamayacağım bir güç vardı. Bu insanı güvende hissettiren değil, kaybolacağın yollarda bile ardına bakmadan gitmene neden olacak bir güçtü. Annemin de bir zamanlar dedeme bakarken hissettiği bu muydu?

“Bırak beni.” Az önce birini kolundan vurmamışım gibi nasıl sakin kalabildiğime hayret ettim. Sebebi bundan öncesinde çok daha kötü şeyler yaşamış olmam mıydı? Acı üst üste geldikçe dayanma sınırı bu şekilde mi artacaktı? “Zaten beni bulmaları sabahı bile bulmayacak.” dedim. Ayakkabılarım hala Hayalet’in yanındaydı ve ne kadar burada kalırsak bizi bulmaları o kadar kolay olurdu. “Daha güneş doğmadan ben geri döneceğim siz de beni kaçırdığınız için tutuklanacaksınız.”

“Bu gece tutuklanan tek kişinin baban olduğunu hala fark edemedin mi?”

Sözleri bir tokat olsaydı bu kadar canımı yakar mıydı? Kimse bana dokunmamış olsa bile tenimde fiziki bir acı vardı sanki ve bu acı kalbime kadar süzülüyordu. Ellerimi kalbime bastırıp bu acıyı hafifletmek isteyen yanım az önce bu ellerle Hayalet’in kurşun yarasına bastırdığını hatırladığında her şey en başa dönüyordu.

“Daha ne kadar oyalanmayı düşünüyorsunuz!” Araya giren gür ses üzerine dedem gözlerini dikip bana bakmaya son verdi. Arka koltuktan inen adam ön koltuktaki oğluna kısa bir bakış attı. “Kadir kendi başının çaresine bakar. Polisler kızın kaçırıldığını anlamadan yola çıkmamız lazım artık.”

Yeni bir panik dalgası ruhuma yüklenirken kolumu dedemin tutuşundan kurtarmaya çalışsam da parmakları tenime saplanırcasına beni sıkı sıkıya tutmaya devam etti.

“Haklısın.” dediğinde çaresizlik içinde inledim. “Torunum benimle gelsin. Güvenli eve geçiyoruz. Eşyaları aldıktan sonra yola çıkacağız.”

Dedem onların cevap vermesini beklemeden beni öndeki arabaya götürdüğünde ve arkaya, yanına bindirdiğinde sessiz kaldım. Bir şeylere karşı koymak için verdiğim çabadan ve çaresizlikten başım dönüyordu. Ne zaman sabah olacaktı? Dahası sabah olunca sahiden bitecek miydi her şey? Dantes ne zaman polislerin beni emniyete getirmediğini anlayacaktı.

Ayakkabılarım…

Beni sadece Hayalet’e kadar takip edebilirlerdi. Hayalet… o muhtemelen çoktan… bunu düşünmek istemiyordum. Onu orada bıraktığım andan itibaren hayatın hala akıp gidiyor olmasında ruhumun buz gibi üşümesine neden olan bir şeyler vardı.

Yolculuğun geri kalanı buraya kadar geldiğimiz süreden çok daha kısa sürdü. Şimdiye kadar elde ettiği zaferlerden son derece mutlu olan dedem son dakikalarda anlam veremediğim bir şekilde gergindi. Birkaç telefon görüşmesi yapmıştı ve bazıları anlamadığım bir dildeydi. Kulağa Almanca gibi gelmişti.

Araba nihayet ormanlık arazide iki katlı bir evin önünde durduğunda, “İn.” dedi yüzüme bile bakmadan.

Aynı anda arabadan inerken hareketleri aceleci değildi. Bu kez kaçıp gitmeyeceğimden emin olmalıydı. Arabanın etrafından dolaştığımda onu takip etmemi işaret etti. Peşinden yürürken şöyle bir etrafıma bakındığımda evin yanındaki garajda iki araba daha gördüm ve birkaç tane cüsseli adam etrafta dolanıyordu.

Saniyeler sonra arkamızdan az önceki adamların da arabası gelmişti. “Kadir çok öfkeli görünüyor. Ben olsam bir süre onun gözü önünde olmadım.” demesiyle eş zamanlı olarak evin kapısı ona içeriden açıldı.

Sahiden de o sırada beni parçalara ayırmak ister gibi bir öfkeyle Kadir arabadan fırladı ve hızlı adımlarla eve ürümeye başladı. Yarasını acemi bir şekilde sardığını fark etsem de hala kolundan kan damlıyordu. Onunla göz teması kurmadan hızla arkamı döndüm. Vakit kaybetmeden telaşlı adımlarla dedemin peşinden eve girdiğimde dedem, “Geç içeri bekle beni. Toparlanıp geleceğim.” dedi.

“Ne için toparlanacaksın?” Soru dudaklarımdan telaş içinde döküldüğünde dedem merdivenleri tırmanıyordu. Sesimdeki bir şeyler onu durdurmuş olmalıydı ki nihayetinde birkaç basamak sonra durup bana baktığında cevabı hiç duymak istemeyeceğimi biliyordum.

“Gitmek için elbette.” Zaten çok uzaklara gelmişken bundan daha da uzağa gitmenin korkusu sessiz bir çığlık gibiydi içimde. “Seni bu lanet şehirde tutarak yakalanma ya da babana geri dönme riskini göze alacağımı düşünüyor olamazsın.”

Sessizce, “Sen gitmekte özgürsün.” dediğimde gülmeye başladı. Ben gitmek de istemiyordum, özgür de değildim. Hayatım bir alev almış sayfa gibi yanıyordu, bunu hissediyordum. Ama bunun olacağını bilmeme rağmen kabullenmiştim her şeyi. Yine de ateşe dokunana kadar yanmanın nasıl bir şey olacağını bilemiyordu insan.

“Şu saatten sonra benden ayrılabileceğini düşünmen çok tatlı.” Bir zamanlar annemin aile olarak bildiği, sevdiği adamın sesi şimdi alaycıydı. Beni seviyor muydu yoksa nefret mi ediyordu anlayamıyordum bile.

“Nereye gideceğiz?” diye sordum kısıkça.

“Şimdilik Almanya gibi görünüyor. Pasaportlarımız hazır. Seninki de dahil.” Söylediği her kelimede benim dudaklarım dehşet içinde aralanırken o bundan gerçekten gurur duyuyor gibiydi.

“Beni bulacaklar.” Çaresizlik içimde bir fırtına gibi çoğaldı. Dedem hiç oralı olmayarak yukarı çıkmaya devam etti. “Duydun mu beni!” diye bağırdım arkasından. “Mir asla beni bulmadan peşinizi bırakmayacak! Şehir dışına bile çıkamayacaksınız!” Sesim gittikçe kısıldı. “Beni bulacak…”

Arkamda birinin varlığını hissettiğimde yavaşça arkamı döndüm. Kadir orada duruyordu. Bir eli hala kolundaydı ve gerçekten çok öfkeli görünüyordu. Yüzünde bütün bunlarla, benimle neden uğraşmak zorunda olduğunu saklayamayan bir ifade vardı, hislerimiz karşılıklıydı. “Kurşun hala içeride.” dedi. Alnında boncuk boncuk terler birikişti. “Bunun için benden sahiden korkmalısın.”

Üzerime yürüyecek olduğunda birkaç adım gerileyerek salonun ortasına çekildim. Birkaç saniye daha bana bakan Kadir gerçekten buna değmeyeceğimi düşünüyor olmalıydı. Dedeme karşı beslediği bir saygı ve anlam veremediğim sevgisi vardı. Sanırım bir noktada onu durduran da bu oldu ve sıkkın bir nefes alarak bana sırtını döndü. Merdivenleri tırmanıp üst kata çıkarken peşinden bir adam da elinde çantayla onu takip ediyordu. Yarasına müdahale edecek kişi o olmalıydı.

Bir anlığına o salonda bir başıma kaldığımda omuzlarıma çöken ağırlığın sinsice geri gelişini kabullenmek zorunda kaldım. Etrafımda insanlar varken düşünmeye fırsatımın olmayacağı her şey şimdi, bu sessizlikte bir duman gibi süzülecekti yeniden zihnime.

Yutkunarak etrafımda bir tur döndüm, nerede, nasıl bir yerde olduğumu anlamaya çalışırken kendime paniklemek için izin vermemeye çalışıyordum. Mobilyalar eski, duvarlar renksizdi. Şömine yanıyordu ve tek ses o şömineye aitti. Perdelerin açık olduğu camdan dışarının kar manzarası görünüyordu ve sadece kısa bir süreliğine her şey saçma, her şey bir rüya gibi geldi gözüme.

Bu muydu yani? Bu kadar mıydı? Zihninde krallıklar kurup yıkan bir kızın, kitap satırlarında dolaşırken olmayan dünyaları bile fetheden kızın, kaderin ona layık gördüğü sona ulaşacağı manzarası bu muydu? Neredeydi o tanıdığım evler ve sokaklar? Kıyılarında yürüdüğüm kaldırımların çocukluğumu sahiplendiği taşları neredeydi? Ben neredeydim?

Sert bir rüzgâr eserek camları tıkırdattı, biraz daha esiverse paramparça olacaktı sanki her şey.

Artık bana yabancısın, diye fısıldıyordu Ankara’nın keskin ayazı. Kış mevsiminde aradığın kurtuluşu sana vermedim. Şimdi nerede olduğunu bilmediğin bir şehrin mevsiminde bir başka kurtuluş bekleyebilirsin.

Kalbimdeki ve zihnimdeki seslere gözyaşlarım da eşlik etti. On yaşındaki Lara’nın penceresine saldıran hayaletler zamanın içinde savruldu, birbirini takip eden gecelerin içindeki çığlıklar hiç kesilmedi çünkü aslında on yaşımdan itibaren her gece, aynı gecenin acısını yaşayarak büyümüştüm.

Dantes…

Düşüncelerimi ağlama eşiğinin ötesine geçiremedim. Bir kere daha karşıma çıkacağına inandırmak istesem de kendimi, koşarak kollarımı doladığım o değildi artık.

Kendime sarılıp ağlamanın daha iyileştirici olması gerekiyordu. Başka kimsede bana iyi gelecek dokunuşlar kalmamıştı. Tarık bile en başından bu yana yalancıydı.

Bir anda kendimi mezarlıkta gibi hissederek nefessiz kaldım. If Şatosu’nun Mezarlığı. Hızlı adımlarla pencerelere yürüyerek açmaya, biraz olsun havaya kavuşmaya çalışsam da nafileydi. Sanki tüm pencereler çiviyle çakılmış gibi açılmıyordu.

Ama ölürsem beni burada unutacaklar ve zindanımdan sadece Faria gibi çıkabileceğim, diye düşünmüştü bir keresinde Edmond. Onunla aynı çaresizliği tatmama neden olan ve hiç bitmeyen esaretlerin öfkesiyle avuçlarımı pencereye vurdum.

“Lara?”

Bir isim… söyleyen ben miydim yoksa bir başkası karanlığın içinde süzülen zihnime ismimi mi fısıldıyordu? Kör karanlığın yaşamın üzerine çullanmasını, üşümesine rağmen tüm pencereleri kırmak isteyen bir kalbin çaresizliğinde karşılamıştım.

O çaresizlik ben sese yüzümü dönmeye cesaret edemedikçe devleşerek bir okyanusa dönüştü. Fırtına gibi okyanusa da karşı koyamazdım. Karşı koyamayacağım nice duygunun beni kurban ettiği gecelerin esintisi buradaydı.

Yine de okyanuslar bana acımadı ve koca bir dalga beni nefessiz bıraktığında suyun yüzeyine çıkmak istercesine yavaşça arkamı döndüm.

Sesin ardına sığınan bir yüz olmalıydı. Yabancıydı ve ben bu yabancılığın ardına gizlenen bir aynadan kendime ait bir yansıma görerek gözlerimi sıkı sıkıya kapatmak istedim. Zaten gözlerimi işgal eden yaşlar o yüzü görmeme engeldi ama bu onun bana yakınlaşmasına engel değildi.

Sesler ve sessizliklerin beraberinde getirdiği kaosun yıktığı düzenden geriye kalan boşluğun içinde bir adamın bedeni belirdi.

Aynalar kırıldı ama yansımalar orada kaldı. Kalbim bir fotoğraf karesinin arasına sıkıştı. Zamanın geçmişte yanmış külleri şimdiye savrularak hatıralarımdaki bir fotoğrafı aleve verdiğinde gözleri gözlerimin önündeydi. Kalbimi avuçlarıma alarak fısıldadım. “Murathan?”

İnançlar ve mücadeleler bize ait bir sonuç olsa da sebebi biz yaratmadıktan sonra doğurduğumuz sonuçlara hiçbir zaman müdahale edemiyorduk. Oyunlar oynar ya da yalanlar söylerdik, kalpler kırılırdı, geri gelemezdi gitmiş olan.

Tanrı zamanı avuçları arasına hapsederek bizi hep aynı saniyenin içinde binlerce kez öldürürdü ama iş muhtemel sona geldiğinde, hep en ummadığımız gerçekle yüz yüze gelirdik.

“Beni hatırlıyorsun.” dedi sessizliği aşmaya çalışan sessiz bir darbeyle.

Ben ne kadar irkildiysem o da en az benim kadar şaşkındı. Ben ne kadar unutmak için diz çökmüşsem, o, o kadar hatırlamakta canı yanan bir adamdı. Yüzü, elleri, gözleri… Konuşamıyordum, sessizliğime eşlik etmek ister gibi bir süre konuşmadı.

Geçmişimde yeri yokken hatıralarımda yer edindiğini düşünerek gözlerine sakladığı geçmişimde beni boğmaya başladı.

Fakat sessizliğimin sebebi beni boğan geçmişimden çok daha fazlasıydı.

Bakışlarındaki çaresizlik kırıntılarına, kendi çaresizliğimi örseleyen bir umut eklendiğinde yanımdaki koltuğa çöktüm.

Dudaklarımdan bir hıçkırık kaçtı. “Gözlerin…” Ufak tefek yaralarla kaplı yüzünü es geçtim, sadece gözlerine bakabiliyordum. Gözlerine bakmamam gerekiyordu. Gözlerine bakarsam ölecektim. Hatırlarsam ölecektim. Gözlerine bakınca hatırlamaya başladım. Hatırladım. Ona baktım. Gözlerimi kapatıp açtım. Öldüm.

“Gözlerimde bir şey mi var?” diye sordu, bir elini bana uzattığında parmakları geçmişime batırılmış da dokunsa beni yeniden o geçmişe fırlatıp atacakmış gibi uzaklaştım.

Durdu ama bendeki korkuyu alt eden bir kesinlikle gözlerini benden ayırmadı. Neden yıkıldığımı en az benim kadar iyi biliyordu aslında, ondandı şimdiki sükûneti. “Sorumu yineleyeyim,” dedi sakince. “Gözlerimde sana tanıdık gelen bir şeyler mi var?”

Tanıdık bir yabancı gibi hissettiriyor gözlerin, dedi hatıralarımda gezinen bir satır. Bir insana ait olabilecek ne kadar tanıdıklık varsa hepsi bir bakışta karşıma çıkınca, tanıdığım herkeste yabancı bir bakış görecek kadar umutsuzluğa kapıldım.

Yaşam ve ölüm, var oluş ve hiçlik ile denkti. Sanki var oluş, oydu, yaşam bendim. Sanki ölüm oydu, hiçlik bendim. Çok bilinmeyenli denklemin hiçbir işe yaramayan elde kalanı ise göz göze geldiğimiz o andı. “Sen gerçekten de Mir’in babasısın.” diyerek ellerimi yüzüme kapadım, hıçkırıklarla ağlamaya başladım.

Benzerlik o kadar barizdi ki görmezden gelmeye çalışmadım bile. Saçları, gözleri, hatta sesi bile benziyordu ona. Yüzü sanki Dantes’İn otuz yaş almış hali gibiydi. Tanıdık. Biraz daha yaklaşacak olsa bana, kokusunda bile belki âşık olduğum adamı bulurdum ama aşkın paramparça ettiği ruhumdan geriye sadece beni hıçkırıklara boğacak bu yarım yamalak duygular kalmıştı. Darmadağın.

“Sen de Güneş’in kızı olmalısın.” dedi ve ben daha çok ağlamaya başladım.

Sağ eliyle yine bana uzanmasını gözlerindeki karanlığa çekilip gecelerin içine dalarak izledim. Bir yanılgının kucağında değildim ve bu adam hiç de yalan gibi gelmiyordu.

Parmak uçları izin isteyen bir yavaşlıkta yanağımdan akan yaşların izine değdi.

Değdiği yerlerde yok olmaya başlayan izlerle birlikte zihnimdeki ağırlığın hafiflediğini hissettim. Her izin üzerinden geçerken gözlerinden gözyaşlarım için okumaya cesaret edemeyeceğim satırlar döküldü. Tüm yaşlarımı silene kadar durmadı, onu durdurmadım.

Bu kez gülümsemedi. Aksine, aklına uzun zamandır hatırlayamadığı anıları gelmiş gibi geçmişin eşiğinden geçerek içini çekti. Gözlerime baktı. Orada bir geçmiş aradı. Gözleri geçmişime benziyordu. Ama ben ona yabancıydım.

“Annene ne kadar benziyorsun.” dedi, baktığı gözlerimdeki geçmişle yüzleşmekten çekinmeden.

O zaman aslında kafamda birleştirmeye çalıştığım her parçaya yanlış tarafından baktığımın bilinciyle dudaklarımı araladım.

“Annem öldü.” diyebildim sadece.

Gözleri titredi. “Biliyorum.”

“Onu sen mi öldürdün?”

Gözleri yıkılmış bir evdi. “Bilmiyorum.”

“Annem öldü.” dedim bir kez daha. Bu gerçeğin benim kadar onun geçmişinde de yıkılmış bir evle eşdeğer olan anlamına, gözlerinde denk gelmekten nefret ettim. Yok etmek istediğim her şeyin kalbimde amansızca raks edişi kaderin bana son oyunu muydu yoksa son oyun diye bir şey hiç olmayacak mıydı?

“Oğluma neden adıyla seslenmiyorsun?” diye sordu. “Onun adı Mir değil, Miraç. Benim göğe yükselen’im,”

Yüzünde öyle kederli bir ifade belirdi ki tepkisiz kalabilmek için ellerimi bacaklarımın arasına sıkıştırdım. “Her zaman ilahi bir zihne ve anlayışa sahip olsun diye gözlerinin içine baktığım oğlum.” Görmek istediği ben değildim ama görebileceği başka hiçbir şey yokmuş gibi gözlerime baktı. “Onun adını neden yarım bırakıyorsun?”

Neden Mir’e adıyla seslenmiyorsun, diye sorduğumda, sen de ona adıyla seslenmiyorsun demişti Hayalet bir keresinde. Her şeyi bilerek benden sakladıkları o günlerin acısı çıkıyordu şimdilerde. Duyduğum her kelime bir zihnimde alev alan bir sayfanın etkisi gibi kafamın içindekileri ateşe veriyordu.

“Sana söylemediler mi?” diye sorarken yutkunmak zorunda kaldım. Muhtemelen her şeyden habersizdi, şimdi ona gerçeği olduğu gibi vermek bıçağın sivri ucunu usul usul karnına saplamak gibi olacaktı ama bunun yumuşatılabilir yanı yoktu. Dantes hayatımın en gerçek şeyi olarak bana hep o bıçak darbeleriyle gelmişti. “Oğlun uzun zaman önce adını, kimliğini değiştirdi. Görsen tanımazsın belki. O artık başka biri.”

Onun için başkaydı belki ama bana kendimden bile daha yakın, tanıdık olduğunu bilen yanım acı içinde bir nefes aldı. Dantes’in nefesi sanki ensemdeydi, bana kendi elleriyle Dantes dövmesini yaptığı tenimde. Başımı çevirecek olsam gecenin hırsızı gözleriyle göz göze gelecek ve bunu yapma diyen o ifadeyle karşılaşacaktım.

Ben de bunları söylememem gerektiğini biliyordum. Aylarca tek istediği şeyin babasını kurtarmak olduğunu bana gözyaşlarını saklayamadan anlatan Dantes’in babasına, onu karşısına alacağı şeyler söylemek on yedi yaşında babasını ve annesini kaybeden o oğlan çocuğuna ihanet değil de neydi?

Ama bir parçam bencildi ve kendi babasını kaybeden yanım bu adam Dantes’e kavuştuğunda o ana şahitlik edebileceğine inanmıyordu. Bu çok acı vericiydi.

Dantes’i affetmeyi delice istesem de acıyan kalbim bu hislerle mücadele edecek güce sahip değildi. Sonsuza dek affetme diyen de oydu. Sahip olduğum ne kaldı onu bile bilmiyordum artık, sonsuza dek üzgün olduğunu bilmekten başka.

“Neden?” Şimdi ayakta duramayan oydu ve usulca yan tarafıma oturduğunda kayarak biraz uzağa çekildim. “Anlayamıyorum, bir şeylerin yolunda gitmediğinin hep farkındaydım ama neler olduğu hakkında hiç detaylı bilgim olmadı. Şeyden sonra…”

Cümlesinin sonunda bıraktığı üç nokta bir esaretin karşılığıydı. Cezaevi kelimesini ağzına almak istemiyordu. Orada neler yaşadığını tahmin edemesem de hislerine anlayışla yaklaşabilirdim. Gerçek olmayan Edmond için bile gözyaşları döktüysem bu adama daha merhametli olmam gerekiyordu.

“Oğlunun seni ne kadar çok sevdiğini biliyorsan cevabı da tahmin ediyor olmalısın.” dedim. Yıllarca güneş görmemiş gibi bembeyaz kalmış tenindeki kırışıklıklar bir harita gibiydi yüzünde, ona bakmaktan kendimi alamadım bir süre.

“Sen onun için bir ilah gibiydin, anlattığı tek bir anıyla bile bunu anlamak mümkündü.” Konuştukça sesim kısıldı ve Murathan’ın dudağının kenarı hezeyanlı bir hisle yukarı kıvrıldı. Bu, bildiği ve farkında olduğu bir şeydi.

“Olmasını istediğim bu değildi.” dediğinde açılan eski kitaplardan karşısına çıkan satırlarla mücadele etmekte zorlandığı belliydi. “Birini sevmenin işleri bu noktaya getirmemesi gerekiyordu.”

“Birini sevmenin işleri hangi noktalara getirecek gücü olduğunu asla tahmin edemezsin.” Dudaklarımdan fevri bir gülüş döküldü, bakışları gülüşümde oyalandığında gözlerinden kaçmak için pencereden dışarıya baktım.

“Her şey beni bu ana getirebilmek için yaşandı. Buraya gelirken üzerimde bir takip cihazı vardı, Mir dedemin seni yanında tuttuğunu ve beni de zorla yanına alacağını biliyordu. Kendi isteğiyle bizi sana getirmesi mümkün değildi,”

“Siz de zorla alıkonulmana ve buraya getirilmene izin verdiniz.” diyerek daha ben söylemeden cümlemi benim yerime tamamladığında dudaklarımı birbirine bastırdım.

“Seni bulabilmemiz için iyi bir plan gibi görünüyordu başta, Mir peşimden gelecekti.” O bana gelmekte ustaydı, diyemedim. O kadar ustaydı ki sanki onun bana gelmediği bir dünya hiç var olmamıştı.

“Seni kefaretle çıkaranın dedem olduğunu öğrendikten sonra seni bulmak için en iyi yol, onun bizi sana getirmesiydi.” Murathan’a saçma ya da akıl dışı geliyor olabilirdi ama bu Dantes ile kafa kafaya verdiğimizde en mantıklı olandı. Bir diğer olabilecek şey de Dantes’in delirip önüne gelen herkese kafa tutmasıydı. Onu sakinleştirmem ve bunu yapabilecek cesarete sahip olduğuma ikna etmem kolay olmamıştı. “Ama gelirken bir şeyler oldu, artık cihaz yok. Şansımız kadere kaldı.”

“Haberleri izledim.” dedi Murathan, bakışlarını takip ettiğimde şöminenin biraz uzağında duran ama şu an kapalı olan televizyonu fark ettim. “Her yerde aranıyorsun.”

Hızla ona döndüm. “Ne?”

Murathan Almaz belli açılardan Dantes’ten çok farklıydı. Uzun uzun oturup onları kıyaslamak istediğimden değildi tabi ama bu kadar yakınken bazı düşüncelere engel olamıyordum. Dantes’in fevri yanları vardı, bir anda ayağa kalkıp etrafını dağıtan rüzgarlar çıkarabilirdi, paniklerdi, bu panikle eğlendiği de olurdu. Korkardı sonra, küçük bir çocuk gibi sığınmak istediği evler olurdu ama giremeyeceğini bilirdi o evlere.

Murathan o evlerin kendisi gibi görünüyordu. Göz göze geldiğimiz andan itibaren bir panik ya da korku ifadesi olmamıştı. Sadece burada duruyor ve konuşuyordu. Halbuki Güneş Birdal’ın kızı olarak şu an karşısında duruyor olmam onun için çok büyük bir olay olmalıydı.

“Azad yurt dışına gideceğinizi söylüyor ama hakkında yurt dışı çıkış yasağı çıkması gece yarısını bulmaz. Seni hiçbir yere götüremeyecek merak etme.”

O söyleyince nedense inanması çok kolay geldi. Ama beni kaçıran ve arkasında koca bir karmaşa bırakan dedemi düşününce yurt dışına çıkmamız çok basit ve kolay olmalıydı onun için. Hem ne için aranıyordum ben? Hakkımdaki suçlamalardan olsa gerekti ve bu sandığı gibi içimi rahatlatan bir şey değildi.

“Peki ya sen?” diye sorarken buldum kendimi. Dantes gelip bizi almayacaksa, onunla birlikte buradan nasıl bir kurtuluş yolu izleyecektik ki? “Neden dedem seni kefaretle çıkardı ve zorla yanında tutuyor? Gerçekten anlam veremediğim şeylerden bir tanesi bu.”

Murathan Almaz ayağa kalktı ve ona bakarken uzun boyu karşısında başımı geriye yatırmak zorunda kaldım. Dantes kadar yapılı değildi, uzun boyunda ve ağır hareketlerinde zarafet diyebileceğim bir tavır vardı.

“Ben dedenin tutsağı değilim.” Kaşlarımı kaldırmama neden olarak salondaki alkol şişelerinin olduğu küçük bir vitrine ilerledi. İçinden çıkardığı bir şişeden kendine küçük bir bardağa içki doldururken, “Ben onun B planıyım.” dedi sadece.

Onun bu sakin tavrına bakarken Dantes’in çaresizliğin kuyusundan hiçbir zaman çıkaramadığı ses tonu süzüldü zihnime. Babasını anlatırken gözlerinde parlayan ışıltı, tanışsaydık bunun onu ne kadar heyecanlandıracağını saklayamadığı ifadesi, her saniyesini dün gibi hatırladığı anıları, karanlığa bakar gibi dalıp gittiği sessizliği, bazen hiç konuşmuyorken ellerinin yumruk oluşu, başını çevirip benden hislerini gizleme çabaları…

“Yani…” Murathan’ın bir hayal kırıklığı olmadığını biliyordum ama biraz olsun Dantes kadar dağılmış olması gerekmez miydi? “…Mir seni bulabilmek için onca şey yaşamışken ve hala yaşıyorken, sen burada oturup içki keyfi yapabilecek kadar rahat mısın?”

“Oradan bakınca öyle mi görünüyorum?” Sorusu çok içtendi ve gerçekten de öyle görünüp görünmediğini merak ediyordu.

“Lütfen iyi bak,” dediğinde gözlerimi yüzünden ayırmıyordum zaten. “Harika giden bir hayatın varken bir anda kendini cezaevinde bulmak, geride bıraktığın eşinin ölmesi ve cenazesine bile katılamamak, oğlunun yalnızlığı ve her gün tırmaladığın hapishane duvarları.” Usulca gülümsediğinde bu gözyaşlarını saklamak içindi.

“Bütün bunlar olup bittikten sonra olanlar için kendimi suçluyorken, geri dönmenin kolaylığını burada oturup seninle sabaha kadar tartışabilirim.” Gözleri bir çeşit girdaba kapılmış gibi benden uzaklaştı. “Hatta tartışmalıyız bence. Sen hiç Monte Cristo Kontu’nun hikayesini duydun mu?”

Sorusu karşısında kendimi tutamadan o kadar gür bir şekilde gülmeye başladım ki sanki ciğerlerimdeki bütün hava boşaldı. Damarlarımdaki kanın soğukluğunu hissettim. Kalbim delicesine hızlanmıştı. Murathan neden böyle bir tepki verdiğimi anlamak ister gibi bana baktığında kendimi toparlamaya çalıştım ama gülüşümle birlikte gözümden dökülen birkaç damla yaşı saklayamadım.

“Ben… yanlış bir şey mi söyledim?” Tereddütlü ses tonuyla yeniden yanıma oturduğunda başımı iki yana salladım.

“Olabilecek en doğru şeyi söyledin sanırım.” Buna pek ikna olmuş gibi değildi. “Sonuçta biri Monte Cristo olacaksa o kişi sahiden de mahkumiyeti tatmış olmalı değil mi?” Dantes’in beni çıkardığı hayali If Şatosu’nun büründüğü sessizlik hala içimde bir yerlerdeydi. Murathan’ın ardında bıraktığı o cezaevinden hangi seslerin ya da sessizliklerin miras aldığı zaman zaman gözlerinden okunuyordu ama ben o hisleri görmek istediğimden emin değildim.

Bakışlarında bir şeyler vardı. Bir yanım ondan korkabilecek kadar sağ duyuluydu ama diğer yanım onu iliklerine kadar anlıyordu. Daha yüzündeki yaralar bile iyileşmemişti, muhtemelen çoğu içerideyken olmuştu.

“Ben gelmeseydim burada daha ne kadar kalacaktın? Dedem seni kefaret ödeyerek çıkardı ama gitmene ne zaman izin verecek? Bir fikrin olmalı. En azından oğlunu özlemiş ve ona geri dönmek istiyor olmalısın.”

“Barbaros hapse girdikten sonra, elbette. Azad’la pek çok şey konuşabilecek vaktim oldu. Yıllar önce sadece annenden dinlediğim biriydi ama zaman onu değiştirmiş.”

Annemle yakın olduklarını öğrendikten sonra Murathan hakkındaki fikirlerim biraz olsun değişmişti ama onu gerçekten tanıyana ve anlayana kadar içimden bu şüpheleri atamayacağımı biliyordum.

Yine de Dantes’in babası olmasının bende akıl almaz bir önemi vardı. Ama o neden oğlunu özlediğini ve bir an önce geri dönmek istediğini dile getirmiyordu?

Ben onun yerinde olsaydım yapacağım ilk şey Dantes hakkında sorular sormak olurdu. Murathan ilginç bir şekilde Dantes’le ilgili detaylara inmeyi tercih etmiyordu. Bir şeylerden kaçtığını karanlığın gece misali çöktüğü gözlerinde anlayabilmek zor değildi. Ama kaçtığı neydi?

“Yine de seni kefaretle çıkarıp burada tutmasına bir anlam veremiyorum.” dedim, bu Dantes’in de çokça düşündüğü bir şeydi. Zaten aynı tarafta olmalarına rağmen dedemin Murathan’ı Dantes’ten saklaması asıl kırılmanın başladığı noktaydı.

Kalbim usulca, neredeyse bana bile hissettirmeden sızladı. Bir yanım olayların kırılma noktası olmayı delice isterdi. Âşık olduğu bendim, aşkın en üstün duygu olmadığını suratıma bağıra bağıra bana kanıtlamışlar gibiydi.

Her şey gibi, aşktan da üstün çok şey vardı.

Sadece benim gibi romantik kitaplara kapılmış bir aptal en üstün duygunun aşk olduğuna inanabilirdi.

Senin için her şeyden üstün olan o duygu ne diye sorabilmek isterdim Tarık’a. O bile anlamıştı. Aşk hiçbir zaman ulaşılan son nokta olmayacaktı. Hatta aşk çok aşağılarda bir yerde olmalıydı. Ah Tarık… yanımda olup sığınacak bir omuz olarak bana uzanmasını nasıl isterdim. İstediklerin senin esaretin, Lara. Onlar senin düzenini bozanların, düzenbazların…

“Bunu anlaması çok da zor değil aslında,” Murathan camdan dışarıya bakarken bir şeyleri unutmak ister gibi büyük bir yudum aldı içkisinden. Garipti. İçkiden çok kahve insanına benziyordu. Gençliğinde sabahlara kadar kitaplara gömülüp kafein komasına girdiğini söylese ona inanırdım.

Belki de içeride yaşadıklarını unutacak bir bulanıklık arıyordu. Biraz önce benim uğraşarak açamadığım pencereyi kolay bir hamleyle açtığında içeri giren rüzgarla daha rahat nefes alabildiğimi fark ettim. “Azad kızını kaybetmiş bir adam ve suçlusu olarak babanı görüyor. Onun bakış açısına göre yaptıkları denizde damla bile değil. Babana beslediği kini destekleyecek kim varsa yanına almaya hazırdı ve ben bunun için biçilmiş kaftandım.”

Haklılığı karşısında sessiz kaldım. Babamın artık masumiyet adına savunulacak bir yanı kalmamıştı. Hayalet, Dantes, diğerleri… hepsi en başından bu yana haklıydı. O gece bir plan olarak gerçekleşse bile babam öz oğlunun göğsüne kurşun sıkmıştı. Barbaros Solar’ı bu kadar çok seven kızı olarak Hayalet’in yerinde ben olsaydım ne yapardım, nasıl hissederdim zihnime süzülmesine izin vermem gerekiyordu. Çünkü ancak bu şekilde doğru bir yargıya varabilirdim. “Deden çok şey bildiğimin farkında ve yanında olup mahkemede baban hakkında şahitlik yapmamı istiyor.”

“Çok şey mi biliyorsun?” diye sordum kısıkça. Bir anlığına babamın gülüşü gözlerimin önünce belirip kayboldu.

“Biliyorum ama her şeyi konuşmanın yeri ve zamanı olduğuna inanıyorum.” dedi Murathan. “Bir zamanlar cinayetle yargılanan bir adamın şahitliğine çok güvenmemesi gerektiğini söyledim dedene ama Barbaros’a karşı elindeki bütün kozları kullanmayı aklına koyduğundan kelimelerimin pek bir değeri yok.”

Tavrında yorumlayamadığım bir şeyler vardı. Farkında olmadan ayağa kalktım ve ona doğru birkaç adım attığımda tepkisiz kaldı. “Ben kelimelere çok değer veririm.” Tepkisizliğinden güç alarak ilerledim ve pencerenin önünde, yanında durdum. “Geçmişin senin sandığından ibaret olmadığını bilirsen, gelecek senin sandığından daha başka bir şey haline gelir.” Pervaza koyduğu ellerindeki anlık titremeyi görmezden geldim.

“Konuşarak zamanın yarattığı on yıllık boşluğu kelimelerle doldurabilirim.” Uzanıp elindeki içki bardağını almama sesini çıkarmadı, zaten çok gevşek tutuyordu ve ben böylece kolayca elinden alıp camdan dışarı fırlatabildim.

“On yıl boyunca sadece kendinle konuşunca kafanın içinde istemediğin kadar kelime oluyor zaten.” Ruhunda dolanan soğuğa eşlik etmek ister gibi pencereden içeriye keskin rüzgarlar dolunca derin bir nefes aldı, sanki tüm soğuğu ciğerlerine çekti.

“Monte Cristo’nun bundan çok daha güçlü olduğunu hatırlıyorum.”

“Ben sana Monte Cristo olduğumu söylemedim. Ben sana sadece o kitabı biliyor musun diye sordum.”

“O kitabı bilmediğim tek bir günüm bile yok.”

Bu kez gülümsemedi. Aksine, aklına uzun zamandır hatırlayamadığı anıları gelmiş gibi geçmişin eşiğinden geçerek içini çekti. Gözlerime baktı. Orada bir geçmiş aradı. Gözleri geçmişime benziyordu. Ama ben ona yabancıydım.

Hem Dantes de bana hiçbir zaman Edmond Dantes olduğunu söylememişti.

Rüzgârın çok estiğini fark edince pencereyi kapattı ve ben biraz uzağına çekilmek zorunda kaldım. “Sen babam hakkında şahitlik yapmak istemiyor değil mi?” Bunu o garip tavırlarından anlamıştım. “Dedem bu yüzden mi seni yanında tutuyor? İkna edebilmek için.”

“İkna bir kabiliyettir. Bunu herkes yapamaz, deden dahil. O kabiliyete sahip olduğuna inansa da Azad sadece öfkeli bir baba. Farkında değil ama ben de öfkeli bir babayım. Yıllardır kimse bana baba diyemiyor olsa bile.” dediğinde bir kez daha Mir’in babası olduğu gerçeği kalbimim hızla çarpmasına neden oldu.

“Babamın annemi öldürttüğüne inanmıyor musun?” Bir panik dalgasının bedenime tırmandığını hissettim.

“Lara, anneni birileri öldürdü ve bunu yakınındaki biri yaptı.” Ellerini sessiz bir izin eşliğinde omuzlarıma koyduğunda hiç beklemediğim kadar yakınımdaydı. “O kişinin ben olmadığımı biliyorsun, aksini düşünseydin şu anda bütün öfkeni ve nefretini kusuyor olurdun bana ama hayır,” Dudaklarımı aralasam da cevap veremedim. “Sen sadece yardım ister gibi bakıyorsun bana. Ama ne için bu bakışlar anlaması güç, annen için mi yoksa baban için mi?”

“Babam için değil.” dedim hemen, çaresizlik bir dağı tırmanmanın zorluğuyla kalbimi tırmandı yara izleri bırakarak. “Yemin ederim babam için değil. Zaten her şey ben onu savundum diye oldu ama sen bilmiyorsun, benim babam savunulacak biri değil. Ben artık sadece anneme ne olduğunu bilmek istiyorum. Sen biliyor musun?” diye sordum küçük bir çocuk çaresizliğinde.

“Bildiğimi söyleyemem, bilseydim on yıl önce kendimi aklayabilirdim değil mi? Sadece bunu yapanın baban olmamasını umuyorum ama en çok sebebi olan da oydu.” O sebepler açılmamış bir kitap gibi orada duruyor ve artık çekinmeden satırlara dokunmamı, yüzleşmemi bekliyordu. “Bir kere onunla konuşacak olmam bir şeyleri anlamam için yeterli olacak. Ama bunu dedenin zoruyla yapmak istemiyorum. Bu insanlar hayatları boyunca birilerine boyun eğdirmeye alışmış, ben onlardan biri olmayacağım.”

“Babamla yakın mıydınız?” Barbaros Solar şu an emniyette delirmiş olmalıydı. Etrafına saçtığı bağrışları ve hakaretleri hayal edebiliyordum. Belki de sadece o karizmatik tavrıyla bir koltukta sessizce oturuyor ve olan bitenin bir önce bitmesini bekliyordu. Her iki senaryoda da kafasının içinde kurtuluş planları aramaya başlamış olmalıydı. Acaba onun aklına geliyor muydum?

“Bir noktaya kadar evet, bir noktadan sonra yaptıkları beni ondan uzaklaştırdı. Oysa onun en büyük destekçisi olabilirdim.”

Sessiz bir izin eşliğinde ellerimi Murathan’ın bana uzanan kollarının üzerine koydum. “Onun yüzünden mi bu hayatın içinde olduğunu düşünüyorsun?”

Bir süre bakışları ellerimde oyalanan Murathan, “Bence biraz dinlenmelisin.” diyerek kendini geri çekti ve ikimizin de ellerinin boşluğa düşmesine izin verdi. Ardından üst kattan bağrış ve bir şeylerin kırılma sesi geldiğinde kaşları yükseldi.

“Daha hızlı hareket etmeliydik!” diye isyan ediyordu dedem. “Allah kahretsin!”

“Sanırım hakkında çıkan yurt dışı çıkış yasağını öğrendiler.” Murathan’ın dudakları yukarı kıvrıldı. Yüzüne yerleşen ifadenin Dantes’e olan korkunç derecedeki benzerliği bana keskin bir nefes aldırdı. O gerçekten de inkar edemeyeceğim bir benzerlikle sevdiğim adamın babasıydı. Ona göğe yükselen’im diyordu.

Sessiz adımlarla yanımdan ayrılırken onu izledim ve, “Göğe yükselen.” diye fısıldadım kendi kendime. Adını anmaya olan ihtiyacım artarken o harfleri taşıyabilecek gücüm gittikçe azalıyordu. Ama adının anlamı gökyüzüne aitti. Tanrı işini şansa bırakmamıştı. Gökyüzünde yalnız değildim.

İmkânsız olan zamanı geri almaktır ve insanlar imkansızı dileyerek hep geçmişe dönmek ister. Benim imkansızım artık geçmiş değildi, gelecekti. Elimde bir düğme olsa ve bastığım anda bundan birkaç ay sonrasına ışınlansam nasıl olurdu diye düşünüyordum. Zamanın ağırlaştığını hissettiğiniz saniyelerde anların ağırlığı betonla eşdeğer oluyordu.

Ayaklarım kurtulamayacağım bir derinliğe saplıydı, gitmek istediğim o zamanın hayalini bile kuramıyordum. Soğuk nereye gidersem benimleydi, kollarımı sıkı sıkıya kendime doladığımda aslına kış mevsimine sarılır gibi sarılıyordum kendime. Sanki orada bir yerlerde, biliyorum hep izliyor beni.

Dantes… adı aklıma geldiğinde bile sanki onu çağırmışım ve bir anda yanımda belirecekmiş gibi gerçek geliyordu varlığı. Ellerindeki Nil’den kalan kanları yıkarken hayal ediyordum onu. Su teninden akıp gittikçe derisini parçalamak ister gibi katı davranıyor olmalıydı kendine.

Kafasını kaldırdığında karşısında kendisini göreceği bir ayna varsa, adım kadar eminim ki o aynaya sert bir yumruk inmişti.

Dizlerimi daha çok kendime çekerek oturduğum sandalyede küçücük kaldım. Nil’i hastaneye yetiştirebilme şansları olmuş muydu? Fırat delirmiş, gittikleri hastaneyi birbirine katmış olmalıydı. Hepsi zihnimde büyük bir yer kaplasa da Hayalet çok daha büyük bir köşedeydi. Ellerimi açtım ama orada kan namına hiçbir şey yoktu. Boynumu yokladım, rüya kapısının anahtarı Hayalet’le birlikte gitmişti.

“Gurur.” Adını ilk kez sesli dile getirirken onun bunu duyamayışı gözlerimi sımsıkı kapatmama neden oldu. O benim kardeşimdi, en başından bu yana bana en yakın olması gereken kişiydi belki de. Tercihini ölmek üzereyken ellerimi tutmaktan yana kullanmıştı. Ellerimi yumruk yaptım.

Birilerinin onu kurtarmaya gelmiş olması gerekiyordu. Bu konuda Erdem abiye güvenmekten başka şansım yoktu ama geldiyse bile yetişebilmiş miydi?

Kendimle boğulduğum sessizliğimi birinin ayak sesleri böldüğünde bakışlarım sese döndü. Dedem ağır adımlarla yanıma gelerek açık bıraktığım pencereyi bana sormadan kapattı ve biraz olsun ayık kalmamı sağlayan soğuk kesildi. Şöminenin sesi baskın geldi.

Dedemin şöminenin diğer tarafındaki tekli koltuğa oturuşunu sessizlik içinde izledim. Beklemekten başka yapacak hiçbir şeyimizin olmadığı saatler geçiriyorduk. Her şey dün yaşanmıştı ama birisi çıkıp da bir ömür geçti dese inanırdım. Uyumamakta direttiğim için Kadir’in sabahın köründe evden çıktığını duyabilmiştim. Geride biz kalmıştık, dedemin birkaç adamı arada bir gelip gidiyordu. Herkes gergin dakikalar geçirerek geceyi getirmişti.

Murathan’ı dün geceden sonra görmemiştim.

“İstediğin kadar içinde olduğumuz durumla mücadele edebilirsin.” dediğinde canımı sıkacak bir dizi cümlenin geleceğini hissederek içimi çektim.

“Kadir en geç iki güne burada olacak ve yanında da bizim için yeni pasaportlar getirecek.” Sahte pasaportlar elbette. “İstediğim Mardin’e dönüp ait olduğumuz yerde yaşamaktı ama ortalık sakinleşene kadar seni Almanya’da saklamak daha akıllıca bir seçenek. Orada da çok iyi dostlarım var.”

Bunu tahmin ediyordum ama duymak yine de kanımın buz gibi olmasına neden oldu. Yarım kalan onca şey varken geri dönemeyeceğim bir uzaklığa adım atamazdım. İstesem de yapamazdım bunu. “Bunu neden yapıyorsun?” diye sordum. Dedem de ne hissettiğimi çok iyi biliyordu. “Seninle olmak istemiyorum, senden nefret ediyorum hatta.”

“Babandan daha fazla mı yoksa az mı?” Sorusu usulca damarlarımda dolandı.

Babamdan nefret ettiğim bir an gelecekti mutlaka ama ondan vazgeçmiş olmama rağmen kalbimin nefretle dolu olduğunu söyleyemiyordum. Sadece doğru olduğuna inandığım şeyleri yapmak istemiştim.

“Bakma bana öyle öfkeyle.” dediğinde gözlerimdeki ifadenin farkında değildim. “Zaten Güzyeli’yle planlar yaparken onu tamamen gözden çıkarmamış mıydın?”

“Çıkarmıştım.” Babam farkında olmadan sessizce vedalaşmıştım onunla. “Ama bunu ondan nefret ettiğim için değil, hak ettiği için yaptım. Gözlerimin önünde bir adam öldürdü.”

“İlkinde de aynı şeyi yapmıştı.” Hayalet’i kast ettiğini anlamak bir kez daha en büyük hatamla yüzleşerek dudaklarımı ısırmama neden oldu. “Ama sen o kadar sevdin ki babanı, ondan vazgeçmen çok zor oldu.”

“Daha kolay olsa bir şeyler değişir miydi?” Yönümü tamamen ona dönerek omzumu sandalyeye yasladım. “Mesela ben Hayalet’i öldü gösterdiğiniz ilk gece sizin tarafınıza geçseydim Mir kim olduğunu hemen söyler miydi bana? Ya da sen,” Ona küçümseyici bir bakış attım. “Çıkar mıydın hemen karşıma dedem olarak?”

“Bunu hiçbir zaman bilemeyeceğiz çünkü sen hiçbir zaman o tercihi yapmayacaktın. Kızıyorsun bize ama en büyük öfkenin kendine olduğunun farkındayım yavrum.” Gözlerinde gerçek bir şefkat vardı ve ben o şefkati görmek istemiyordum. “Ne Güzyeli ne de Tarık, hiçbiri senden daha suçlu değil.”

Sözlerinin ağırlığı katlanılır gibi değildi. Yine de ona itiraz etmedim. Bir yanağımı avucuma yaslarken kaçtığım her gerçekle beni yüzleştirmesine izin verdim çünkü bunları duymam gerektiğini biliyordum.

“Ben suçluyum ama sen o insanları manipüle edip bizi bu hale düşürürken hiç mi vicdan azabı duymadın?” diye sordum.

“Vicdan azabı mı?” Dedem kısık bir kahkaha attı. “Söz konusu Barbaros Solar’ı alt etmekse hiç azap yok içimde. O adam benim kızımın ölümüne sebep oldu. Kabul ediyorum ben de iyi bir baba değildim ama asla onun gibi de olmazdım. Şimdi mahkemede her suçuyla yüzleştiğini ve köşeye sıkıştığını görmekten keyif alacağım.”

“Almanya’ya kaçmayı düşünüyorsan buna şahit olamayacaksın.”

“Orada uzun kalmayı düşünmüyorum.” İşlerin bu noktaya gelmesinden duyduğu gururu saklayamıyordu. “Zaten babanın davası da çok uzun sürecek. Sürünecek. Önceliğim seni buradan götürüp güvenli bir yere yerleştirebilmek, unutmuş olabilirsin ama sen de aranıyorsun. O yüzden benimle gelmekte ne kadar istekli olursan senin için o kadar kolay olur bazı şeyler.”

“Beni bu zorunluluğa mahkûm etmek için mi o gece orada olduğum görüntüleri polise verdiniz?”

“Hayır,” dedi omuz silkerek. “O sadece Hayalet’in kendi kendine aldığı fevri kararlardan biriydi.”

Hayalet’ten öylesine biriymiş gibi bahsedebiliyor olması şoke ediciydi. En azından onun için üzülüyor ve yas tutuyor olmasını beklerdim. Oysa dedem de hayatıma giren diğer insanlar gibi bencildi. Etrafındaki kaostan sadece kendine pay çıkarmaya çalışan ama sebep olduklarıyla ilgilenmeyen biriydi.

“Babamın annemi öldürdüğüne ya da öldürttüğüne dair gerçek bir kanıtınız hala yok.” Bunda da benim haklı olduğumu biliyordu. Babam Kenan’ı öldürmüştü ve açık ettikleri o belgelerde neler varsa o suçlarla yargılanacaktı ama annem için nasıl suçlayacaklardı onu?

“Yargı süreci başladığında tüm geçmişi didik didik olacak, merak etme onun da sırası gelir. Özellikle Kenan’ı öldürmesi geçmiş davanın yeniden gözden geçirilmesine neden olacak.”

Kendinden o kadar emindi ki sözleri karşısında söyleyecek bir şeyim yoktu. Kenan’ın cinayetinin ortaya çıkarılması zannımca kolay olacaktı. Ama ben ne olacaktım bu süreçte? Hayalet her ne kadar yalandan vurulmuş olsa da polisler beni sessiz kalmaktan suçlu bulmuştu. Belki de dedemin beni alıp buradan götürmesi en mantıklısıydı. Geri döndüğümde neyle yüzleşeceğimi nereden bilebilirdim ki?

“Peki senin yanında hep böyle sakin ve uysal duracağıma inanıyor musun? Bir insan kalabalığına girdiğimizde feryat figan bağırarak kaçmaya çalışmayacağım ne malum?”

Dedem kaşlarını kaldırdı. “Bunu deneyecek misin?”

Sabır diler gibi içimi çektim. “Bir gün tepenin tasını attırdığımda Hayalet’i vurulmasına göz yumduğun gibi benim başıma geleceklere göz yummayacağın ne malum?

Umarsız bir tavırla güldü ve gözlerini devirdi. “Saçmalama.”

“O seni gerçekten seviyordu.” dedim sessizce. “Şimdiye kadar anlamamış olabilirsin ama sana saygı duyduğu her tavrından belli oluyordu. Muhtemelen babamda bulamadığı merhameti sende bulmuştu. Onu vurmalarına nasıl izin verdin?”

“Onu gerçekten tanımıyorsun.” Salonun kapısından dedemin adamlarından biri elinde bir fincan Türk kahvesi getirdiğinde cümlesi yarım kaldı. Dedem benim önüme koymasını işaret etti ama hemen elimle hayır dercesine itiraz ettim. “Kahveyi sevdiğini sanıyordum.” Benim kabul etmediğim bardağı alıp keyifle içti.

“Hayalet’i sevdiğini sanıyordum.” diye karşılık verdim ona dik dik bakarak.

Kahveyi severdim ama karnım açtı, birkaç saat önce yine birilerinin getirdiği yemeği midemdeki ağrılardan ve stresten yiyememiştim. Şimdi kahve içersem midemin daha kötü olacağını biliyordum.

 “Evet o genç adamı severdim ama işin sonunda seni beni bile yıkıp geçecekti. Hayalet gözleri kör olmuş bir adamdı.”

Gözleri kör olmak ne demek iyi bilirdim. Ben de bir zamanlar öyleydim ama bu değişmeyecek, değiştirilemeyecek bir şey değildi ki. Dedem kendini babamdan üstün görüyor ya da ondan daha ahlaklı olduğunu düşünüyor olabilirdi ama benim gözümde babamla yarışırdı.

“Arslan Polatlı’ya verip de yayınlattığınız o belgelerde ne vardı?” diye sorduğumda bu sorum ilgisini çekmişti. Onunla konuşmamdan memnun olduğunu görebilirdim. Amacım onunla yakınlık kurmak değil sadece bazı şeyleri açığa çıkarabilmekti. Yine de benden duyduğu her kelimeye bir zafer gibi bakması sinirlerimi bozuyordu. “Annem sahiden babamla ilgili nasıl bir koz tutmuş elinde?”

Dantes bana mail hesabımı hacklediklerini söylediğinde nutkum tutulmuştu. Bir şeyler yaptıklarını hep biliyordum elbette ama bunları açık açık duymak şok ediciydi. Eğer her şeyi dün gece Hayalet’ten duymuş olsaydım o geceyi sağ bitiremezdim. Güneş doğduğunda ruhumda batıp giden bir şeyler olurdu.

“O kozu annen değil ben elde etmiştim.” Bacak bacak üstüne atıp arkasına yaslandığında gerçekten anlatıyor oluşunun şaşkınlığındaydım. Şöminenin çıtırtısı bir süre aramızda yankılanırken dedem boğazını temizledi. “Güneş’i Kudret’le evlendirmeyi sahiden çok istiyordum.” dediğinde bileğinde güneş dövmesi olan adamdan bahsediyordu.

“Ama Güneş inatçıydı, illegal işler yaptığımız bir ailenin içinde olduğunu biliyor ve bundan nefret ediyordu. Tam da bu yüzden ailesini arkasında bırakıp kaçtı. Nereye kaçtığını bulmam uzun zaman aldı, aylar sonra İstanbul’da olduğu haberini aldığımda buna ne kadar şaşırdığımı dün gibi hatırlıyorum.”

Annem İstanbul’da babamla tanışmış ve tüm hayatının değişmeye başladığı o zamanlara adımını atmıştı. Gün Işığı’m dermiş babam anneme, Denizci’nin hayatına gün ışığının düştüğü, sonrasında karanlığın çöktüğü zamanların başlangıcı artık babam tarafından bile hatırlanmıyor olmalıydı.

“Ama koskoca şehir, nerede kaldığını bir türlü bulamıyordum. Bazen Kudret, bazen kendim giderdim, bazense onlarca adam yollardım ama hiçbir yerde kayıtlı bir adres bulamadık ona dair. Benim gibi eli kolu uzun bir adamın bile ulaşamayacağı kadar iyi saklanmıştı.”

“Babama ait küçük bir teknede yaşıyorlardı.” Sessizce hikayesindeki boşlukları tamamladığımda bundan memnundu. “Kudret anneme aşık mıydı?”

“Hala öyle.” Dedem derin bir nefes aldı. “Bırakıp gidebileceğini söyledim ama Güneş’in katili bulunana kadar elim kolum olmaya yemin etmiş gibi yanımda duruyor.”

“Kadir bunu onaylamıyor.”

“Çünkü annesi Güneş değil. Neden onaylasın ki?” Demek ki Kadir’in düşmanca tavırlarında yanlış anladığım bir şey yoktu. “Babası yıllardır ölmüş bir kadının sırlarıyla geçiriyor hayatını. Oysa Kadir’in kendi annesi de öldü ama Kudret bu konuda pek konuşmayı sevmez.”

Bir anlığına kendimi Kadir’in yerine koydum ve hayatı onun gözlerinden tüm acımasızlığıyla tanıdım. Kendi annesini hiç sevmeyen bir adamın peşinde geçen bir ömür, hem de ne uğruna. Hayatlarına hiçbir zaman girmeyecek olan bir kadının hayali uğruna Kudret kendiyle birlikte oğlunu da bu hayata mahkûm etmişti.

Hayatın garipliği artıyordu son günlerde. Her yeni bilgi dökülen bir ağaç yaprağı gibi bir şeyler eksiltiyordu bende. Yıllanan gövdelerden hala silinmeyen izler vardı ve insanoğlu bir tapınma gibi görüyordu bazen bir başka gövdeyi. Sevmenin anlamı bu olmamalıydı.

“Konumuza geri dönersek, nihayetinde annenin nerede ve kiminle yaşadığını kimden öğrendim bilmek ister misin?” Koyu renk gözlerini gözlerime dikti. Gövdeme bir darbe daha indirerek silinmeyecek bir iz daha bırakmak önemsizdi. “Babandan.”

“Nasıl?” Cevabı istiyordum ama cevapla gelen hisleri toprağın derinliğine gömemiyordum.

“Bir gün tanımadığım bir adam bana ulaştı ve kızımın yanında olduğunu söyledi. Çok açık sözlüydü ve ne istediğini bilen biri gibi görünüyordu. Kızımla bir ilişki yaşadığını ve bir çocukları olduğunu hiçbir duygu kırıntısı taşımadan söyledi.” Bana değen gözlerinde o günün yansımaları hala vardı. Öfkesi harıl harıl olmasa da sinsice yanan bir ateş gibi oradaydı. “Bir kız çocuğuymuş.” dedi. “Ve onları geri almak istiyorsam dünya yüküyle parayı ona vermem gerekiyormuş yoksa kızım ve torunumu bana asla göstermezmiş.”

Dudağıma tırmanan kelimelerin ağırlaştığını hissettim. İnsan azar azar öğrenmiyordu acı çekmeyi, hepsi bir anda ve davetsizce gelmekte ustaydı. “Babam mı söyledi sana bunları?” Perdelerin ardında şaşkınlık yoktu artık, ben zaten biliyorumlar, çoktan farkına vardımlar ve en acı şekilde öğrendimler her yerde çoğalıyordu.

“Evet, Barbaros Solar. Her şeyin sebebi olan o adam…” Dedemin derin bir ah çekmesini ve parmaklarını aklaşmış sakallarında gezdirmesini üzücü bir hisle izledim. “Bir an bile tereddüt etmedim biliyor musun parayı verip kızımı ve seni o adamdan almak için. Ama parayı vermek ve kızımı almak için İstanbul’a gittiğimde Güneş çoktan seni de yanına alıp Barbaros’u terk etmişti. Muhtemelen babanın amacının ne olduğunu anlamıştı ya da gerçek yüzünü.”

Babam bana hikâyenin bu kısmında annemin onu terk etmesinin yalnız kalmaktan ve babamın ona hiç vakit ayıramamasından kaynaklandığını söylemişti. Siyasette yükselmek isteyen yanı annemle olmaktan üstü geldi sanıyordum.

“Annen onu çoktan terk etmesine rağmen babana o parayı verdim biliyor musun?” dedi dedem. “Doğan çocuğa ait bütün haklarından vazgeçtiğine dair birkaç belge imzalattım. Babalıktan feragat etti.” Konuşurken parmaklarını ritmik olarak koltuğun kenarına vuruyordu, düşünceliydi. “Ve bununla pek de bir sorunu yok gibiydi.”

Gözümden süzülüveren bir damla yaş kayarak yanağımdaki elime dokundu. Bir teselli gibi geldi bu dokunuş. Sen zaten en kötüsüne hazırsın diye fısıldadı bana gözyaşlarım. Sen zaten en kötüsünü yaşadın. Bunun için üzülme. Yine de en kötüsünü yaşadım diye en ufak bir kıymıkta ağlayamayacağımın sözünü veremiyordum kendime. Dünya üzerindeki renklerin soluşunu sessizce izliyor gibiydim.

“Ama babanın okumaya bile tenezzül etmeden imzaladığı o belgelerin çoğunda bambaşka şeyler vardı,” Dedem acımasızca gülümserken kahvesinden büyük bir yudum aldı. Şimdi babam karşısında olsa onu darmadağın etmek isteyecek kadar fevri bir tavra büründü bir an. “Kaçak uyuşturucu teslimatları, yasadışı satışlar gibi gibi. Bir siyasetçinin başını belaya sokabilecek her şey, sayfalarca.”

“Yani babamı kandırdın.” dedim sessizce.

“Evet.” Dedem bana dik dik baktı. “Seni bana parayla satan o şerefsizi kandırdım. Bundan rahatsız mı oldun yavrum?”

Gerçekten bir cevap beklemiyordu ve ben de cevap vermedim zaten. Yüzümü dağlara dönüp bağıracak kadar mecalim yoktu, ben de zihnimde uzun bir düzlüğe baktım, sonsuzluğa uzanan dünyaya. Ufukta batan güneşten başka hiçbir şey görünmüyordu. Bir akşam sakinliğinde de babasından vaz geçebilirdi bir kız çocuğu.

“Babanın asıl niyeti seni yanında tutup Güneş’i bana vermekti ki para koparmaya devam edebilsin. Ama Güneş seni alıp gidince tek seferlik bir kazançla yetinmek zorunda kaldı.”

“Annem neredeydi o süreçte?”

“Annen hep yakınımdaydı, birkaç şehir değiştirme sürecinden sonra tamamen Mardin’e döndü. Orada olduğunu bildiğimi o da biliyordu. Saklanmak için en yakınımı tercih etmişti. Ona gizli gizli yardım ettim. Sen olduğun için artık onu bir şeylere zorlayabileceğim bir durumda değildik. Hatta zamanla barışabilirdik bile.”

Hikâyenin bu yüzünü duymak şaşırtıcıydı. Annemin hayatının hep tedirginlik içinde geçtiğini ve her an kapımızı kötü adamlar çalabilir gibi korkarak uyuduğunu hatırlıyordum. O halde korktuğu dedem olmamış mıydı hiçbir zaman? “Sonra ne oldu?”

“Sonrasında baban yeniden kendini bize hatırlattı. On yıl sonraydı, seçim dönemi yaklaşıyordu. Onu yakından takip ediyorduk. Genç ve umut vaat ediyordu. Ama parası bitmiş olmalı. Yeniden beni aradı ve para istedi. Vermedim. Beni annen ve senin hayatınla tehdit etmeye başladı. Ben de ona imzalattığım belgelerden bahsettim. Bir şeylere yeltenirse kariyerini o imzalarla nasıl bitireceğimden ve onu hapse attırabileceğimden.”

Dedemin ne kadar tehlikeli ama aynı zamanda geleceği ön görerek yaşayan bir adam olduğunu o an anladım. On yıl önceden bugünün geleceğini bilmişti, on yıl boyunca babamın hiç değişmeyecek bir adam olduğunu anlamıştı. Bense on yıl boyunca her gün babamın beni hep daha çok seveceğine inanarak yaşamıştım. Onun yalanlarına kanarak…

“Güneş’in de bütün bu olanlardan haberi vardı. Bilemiyorum Barbaros tehdit etmek için annene bile ulaşmış olabilir o zamanlar. Annen sana bir şey olmasından korkuyordu. Bu yüzden kasamda sakladığım belgeleri ve bir servet değerinde parayı alıp kendi hesabına yatırarak kaçtığında aslında tek amacının seni korumak olduğunu biliyordum. Yine de elimdeki en büyük kozu Barbaros’a vermek için gitmesi beni delirtti.”

“Bir zamanlar annemin hala babama sadık olabileceğini düşündüğün için her şeyi alıp kaçtığını düşünmüyor muydun?”

“Murathan bu konuda düşüncelerimi tersine çevirdi. Onun bakış açısına göre annen Ankara’ya geldiğinde aslında Barbaros’u hayatından tamamen çıkarıp atmak istiyordu. Bu, onun son adımı olacaktı.”

Ama annem akıllı bir kadındı. Şimdi amacının aslında belgeleri ve parayı babamdan korumak olduğunu anlayabiliyordum. Beni de yanında götürmesinin sebebi belki de babamın beni gördüğünde bir şeylerin değişeceğini düşünmesiydi. Ama babam öyle bir adam değildi, kızı için bile kalbi yumuşamamıştı onun.

“Sonra ne oldu bilmiyorum. Güneş belgeleri neden kasaya sakladı, neden o eve gitti. Barbaros’la aralarında ne geçti bilmiyorum. Ama o bildiğini düşünüyorum.” diyerek Murathan’ın kaldığı kapalı kapıyı gösterdi. “Bir zamanlar annenin arkadaşıymış.”

“Bu yüzden mi onu da esir tutuyorsun?” diye sorduğumda dedem gür bir kahkaha attı.

“Esir mi? Asla. Evet ben onu yanımda misafir ediyorum ama onun da gitmeye pek niyeti yok gibi.” Sıkkın bir nefes aldı. “Buraya geldiğinden bu yana evden neredeyse hiç çıkmadı. Bıraksan zifiri karanlıkta saatlerce tek başına oturur. Psikolojik desteğe ihtiyacı var gibi görünüyor.”

“On yıl süren haksız bir mahkûmiyet.” diye mırıldandığımda aklımda Dantes vardı. Gözlerim hala kapalı kapıdayken babasıyla ilgili bana anlattığı şeyler geliyordu aklıma. Gerçekten de taparcasına bir sevgi ve hayranlık besliyordu ona. Şimdiyse Murathan gün doğumu saatlerinin sessizliğinin nasıl hissettirdiğini bile unutmuş biriydi.

“Murathan’ın katil olmadığını nasıl anladın, dede?” diye sordum sessizce. “Benim buna ikna olmam için çok zaman geçmesi gerekti.”

Oysa bu soruyu sormama gerek bile yoktu, dedemin cevabı en başından bu yana gözlerimin önündeydi. “On yıl, artık on bir yıl oldu ya neyse. On bir yıl öncede biliyordum ben o adamın masum olduğunu. O zamanlar insanlar hep Murathan’ı aklamaya çalışarak zaman kaybetti, bir başkasının da katil olabileceği akıllarına gelse zaten Murathan aklanacaktı. Ama halihazırda olan biri herkesin işini kolaylaştırdı. Kimse daha fazla uğraşmak istemedi bu dava için.”

“Çıkar çıkmaz neden oğlunu ziyarete gitmesine izin vermedin peki?”

“Teklif etmedim mi sanıyorsun?” Dedem bu konuda samimi görünmeye çalışsa da boğazını temizlemesinde ve gözlerini kaçırmasında beni huzursuz eden bir şeyler vardı. “Ama sanki adını duyduğunda bile kim olduğunu hatırlayamadı oğlunun, zihnini her şeye kapatmış gibiydi. Sonra da kendisi istemedi, biraz toparlanmaya ihtiyacı olduğunu söyledi. Bu da benim işime geldi çünkü onunla konuşmam gereken çok şey varken gitmesini istemiyorum. Bir servet ödedim onu içeriden çıkarabilmek için.”

Murathan’la konuştuğum tek seferi düşündüğümde söyledikleri bana biraz tuhaf geldi. Murathan hiç de psikolojik desteğe ihtiyacı var gibi gelmemişti bana, görür görmez benim kim olduğumu tanıyacak kadar aklı başındaydı hatta, oğlunun adını korkusuzca söyleyebilecek kadar. Yine de bu düşüncemi dedeme söylemedim.

“Peki bizimle gelecek mi?” diye sordum. Dantes en başından bu yana dedemin babasını zorla tuttuğunu düşündüğü için bu planı yapmıştık. Ama ya dedemin dediği gibiyse? Ya Murathan kendi isteğiyle Dantes’in karşısına çıkmadıysa? Sıkkın bir nefes alırken avuçlarımla yüzümü ovaladım. Bunu Dantes’e açıklamak çok acı verici olacaktı.

Dedem sakince omuz silkti. “Hayır. İstediği yere gitmekte özgür ama şimdilik ben dönene kadar burada ve güvende olduğundan emin olacağım. Barbaros karşısında bana en büyük kozu verebilecek birini öylece kaybedemem.”

Kozlar, planlar, davalar… Hepsi sonu gelmez üç noktalı kelimelerden ibaretti.

“Gitmeme izin verirsen senden şikayetçi olmam.” dedim konuyu değiştirerek. “Babam zaten hak ettiği cezayı alacak. Belgeler kariyerini bitirecek ve Kenan’ın cinayetinin çözülmesi de çok sürmez. Artık yapacak bir şey kalmadı.”

“Peki ya annen?” Sorusuyla varlığını unuttuğum bıçak geri dönerek kalbimdeki yerini aldı. “Murathan biliyor o gece neler olduğunu, onunla konuşup gerçekleri öğrenmek ve polise anlatması için onu ikna etmek istemez misin?”

“Söylediğin gibi annemin arkadaşıysa ve biliyorsa şimdiye kadar çoktan anlatırdı zaten. Hayır ben ondan öğrenebileceğimiz daha fazla şey olduğuna inanmıyorum. İkimizin de gitmesine izin vermelisin.”

Dedem bana uzun uzun baktı. Belki zamanla aramızda bir şeylerin değişebileceğine inanıyordu. Değişebilirdi, eğer Hayalet’in vurulmasına izin vermeseydi. Benim için artık hayatımda bir yere koyabileceğim bir adam değildi o. “Benimle olmanı istiyorum kızım.” İsteği samimi gelse de kalbimde ona karşı zerre yakınlık ve istek yoktu. Bir yanım çığlık çığlığa bağırarak beni geri götürmesini istiyordu.

“Ben seni hiçbir zaman sevmeyeceğim, yabancısın benim için. Beni zorla yanında tutmanın bir anlamı yok. Bırak hayatıma geri döneyim. Mir’in beni bulmadan vazgeçmeyeceğini biliyorsun.”

“Biliyorum.” dedi. “O adamın sana olan aşkı beni şaşkına çeviriyor ama aşk tehlikelidir. Annen ve babanda kötü bitti. Sende de kötü bitecek. Geri dönmemelisin ona.”

“Dede lütfen,” Kıvrıldığım koltukta doğrularak ona biraz yaklaştığımda sessizlik içinde bekledi. “Babamı savunmayacağım, kurtulması için çaba harcamayacağım. Zaten onun suçlarını örtbas eden insanlardan biri konumundayım ve babamın lehine yapabileceğim hiçbir şey yok ki bunu zaten yapmam.” Konuştukça sesimin yükselmesine engel olamıyordum. “Kimse babam için bir şey yapmayacak artık. Murathan’ın şahitliğine bile ihtiyacın kalmadı. O olmadan bile bitti babam.”

“Burada mevzu sadece baban değil ki. Kızımla ölmeden önce görüşen son insanlardan biriydi Murathan. Bana o gece ne olduğunu anlatmıyor.” Konuşurken o da doğruldu ve bana doğru yaklaştı içinde biriktirdiği onca duyguyla. “Ben kızıma ne olduğunu bilmek istiyorum. Öldü o!”

“Evet öldü. Benim annem öldü.” Sesim ondan daha yüksekti ve hislerimdeki fırtınanın ona biraz olsun dokunabilmesini umuyordum. “Sence de onun kızı olarak yeterince şey yaşamadım mı?”

“Seni buradan götürdüğümde her şeyden kurtulmuş olacaksın.”

“Bunu istemiyorum!”

“O zaman geri dönüp sen de Tarık gibi hapsi boylarsın baban yüzünden!” diye bağırdığında irkilerek geri çekildim.

Bir anlığına bile olsa bir silahı kalbime çevirecek kadar hayata sırtına dönen ben bu kadar umutsuzluk içinde ne kadar devam edebilirdim?

İçimdeki kız çocuğu dönüştüğüm kişi için yas tutuyordu. Herkesi özlüyordum, herkesten nefret ediyordum. Zamanı ileri alarak her şeyin bitmesini istiyordum. Sıfır noktasına geri dönmeliydim, o sıfır noktasında kimse yoktu belki ama bilinmezlikti belki ihtiyacım olan.

Kar yağışı durmuştu. Ellerimi kara dokundurmak istedim.

Ama kış mevsimi de kapıların dışındaydı.

Gözlerini üzerimde hissettim.

Önce sadece karanlık vardı, belki de bu karanlık gözlerimi farkında olmadan uzun süre kapalı tutmamdandı. Ama her şey gibi karanlık da geldiği gibi gittiğinde, karanlık sandığım şey aslında batmakta olan bir güneşin ardında bıraktığı tenhalıktan, sessizlikten ve o sessizliğe gizlenen bir yüzden ibaretti. Bu evde geçirdiğim üçüncü gecenin içindeydik.

Üzerimdeki gözlerin bir çeşit manyetik enerjisi vardı sanki, zar zor daldığım uykudan gözlerimi açarken bir karadelikten farkı olmayan o bakışlar bana değdi. Belki de irkilmem gerekiyordu ama sadece ona karşılık vermekle yetindim. Uzandığım koltukta üzerimdeki örtüyü boynuma kadar çekmiştim. Murathan’sa karşımdaki tekli koltukta oturmuş dikkatle bana bakıyordu.  

Sonra anlam veremediğim bir şekilde gülümsedi. Bu, kalbimdeki mevsimleri eğip büken, en sıcak gün doğumumdan en soğuk geceme kadar yayılan beklenmedik bir gülümsemeydi.

Bazen gözler sadece kapanmak isterdi, görmemek en kolayı gibi gelirdi çünkü. Sanki saatler hep bir saniye ileriye akarken bir saniye öncesine körleşmek dünyanın en olağan şeyiydi. Kapat gözünü Lara, dünya zaten simsiyah derdim kendime. Güneş siyah, ay siyah… Hayatın ibresi zamanın ibresinin önüne geçtiğinde, geçmiş hep o körlük kuyusunda kalmaya mahkumdu.

Ama en karanlık kuyuların bile gizleyemediği sesler zaman zaman hayatın ibresine öyle şiddetle asılıyordu ki kuyunun dibindeki her şey hayatı alt üst ederek yukarı tırmanmaya başlıyordu.

“Sen benim oğluma aşık mısın?” diye bir anda sakince sorduğunda gelip geçemeyen bir geçmişin ortasında, şimdiye bağlı kalmaya çalıştım. Zaman usulca parmak uçlarıma dokunur gibi oldu ama ben boğazımı sıkıyormuş gibi tüm gücümün çekilmesinden korktum. Olduğum yerden başka zamanları ve mekanları kendime yasaklamaktan başka çarem yoktu.

Kollarımdan destek alarak doğruldum ve saçlarımı geri ittim. Sırtımı geriye yaslayıp bir cevap vermem gerektiğine emin olamadığım sorusuyla boğuştum. “O bana aşık.” dedim çenemi dikleştirerek.

Bir an, sadece karşılıklı durarak birbirimize baktık.

Tanıdık bir yabancı gibi hissettiriyor gözlerin, diye fısıldamamak için kendimi zor tuttum. Ne zaman gözlerine baksam aynı cümleyi, kalbim her bir harfin tınısını ezberleyinceye dek söylemek istiyordum.

Küçücük bir bakışın, gözlerime değen o gözlerin ruhumu ele geçirişi öylesine kolay olurdu ki bu yüzden kendime kızardım ama aynı zamanda ona ihtiyaç duyardım.

Tanıdık bir yabancı gibi hissetmek isterdim ona baktığımda.

Bir adım yakınına gittiğimde o tanıdıklık artsın isterdim.

Bir adım daha ve bir adım daha… sırf onda bir başkasının kokusunu bulabilmek için bazen yanında derin nefesler alarak gözlerimi bir hayale kapatmak isterdim.

Fakat aradığımı hiç bulamaz, istediğimi hiç söyleyemezdim.

Aldığım her derin nefes ölüme giden yolda attığım bir adımdı ve benim adımlarım hem hızlı hem de uzundu. Bir insanın yanında yürüdüğün sonun farkında olmak garip hissettiriyordu. Bile bile lades diyerek yaşamak gibiydi, bir yanda olmayacağını bilmek, diğer yanda zaten olan çoktan olmuşken geçip giden her şeyi kabullenmek… Bu adam bana ne çok kafa karışıklığı yaşatıyordu.

Yine de gözleri, tanıdık bir yabancı gibi hissettiriyordu. Bana böylesine kendinden emin, benden emin, geçmişimden çok emin gibi bakarken nasıl olur da hissettiklerimi içimde tutabilirdim. “Evet ben de ona aşığım,” dedim. “Ama Mir bunun bizi kurtaramayacağını anlayacak kadar acı çekmemize neden oldu.”

Oğlunun adını eksik harflerle anmam alnının ortasında bir kırışıklık belirmesine neden oldu. “Yine de sana verdiği o yüzüğü seninle bütün olmuş bir parça gibi taşımaktan vazgeçmiyorsun.” dediğinde bende olduğu aklıma bile gelmeyen ama bir an bile parmağımdan çıkarmadığım o yüzüğe baktım.

Durumun garipliği karşısında dudaklarımı birbirine bastırdım. “Sana ait olduğu için geri istemeyi düşünebilirsin ama geri verebilecek kadar sağduyulu olduğumu sanmıyorum.”

Onca şeye rağmen bu yüzük Dantes’in geçmişimde gerçekten var olduğunun ve beni beklediğinin kanıtıydı. Sanki şimdi tenimden çıkaracak olsam geçmişim yok olacaktı, Dantes’in bıraktığı izler usulca uzaklaşan bir duman gibi süzülerek gidecekti benden. Yabancısı olduğum bu duvarların arasında tutunabileceğim bir şeye ihtiyacım vardı.

“Ellerini yumruk yapıp benden saklamana gerek yok.” Sözleri karşısında farkında olmadan sıktığım yumruğumu gevşettim. “Zorla çekip alacak değilim senden. Sana verilen senindir.”

“Bu konuda gerçekten ne düşündüğünü bilemem ki. Sonuçta tanımıyorum seni. Annemin arkadaşı olabilirsin ama bana yabancısın.”

Bir kum fırtınası ona saldırarak tüm duyularını köreltmiş gibi uzaklaştı bir anlığına benden. Kaybolduğu uzaklarda kim bilir hangi hatıraları arıyordu.

“Lara-“

“Bu isimden nefret ediyorum biliyor musun?”

“Bu isimden mi nefret ediyorsun yoksa bu isme sahipken yaşadığın şeylerden mi nefret ediyorsun?” Ona yaşadıklarımı daha anlatmamışken bile her şeyi benden daha iyi biliyormuş gibi anlayış göstermesini yadırgamıyordum. Her şeyi körlük çukurunda saklamaya çalışmış olsam da gözlerim bazı şeyleri ele veriyor olmalıydı.

“Benim güzel kızım,” Birden birisi kalbime saplı kalan yıllanmış bir mızrağı sökmüş gibi hissettim.

Murathan’a neden bana, beni anlarmış gibi baktığı bir anda böyle sesleniyorsun diye sormak istedim.

Benim Güzel Kızım.

Benim Güzel Kızım.

Benim Güzel…

Bir kereliğine cümlenin sonundaki o kelime değişse, kalbime giden kan akışının kesileceğini, ölmeyeceğimi fakat atmayan bir kalbi göğsümde taşımakla yükümlü olacağımı biliyordum.

Korktuğum ve kaçtığım ne varsa bir şekilde beni yüzleştirmeyi başarabilirdi varlığıyla. Acı isterse gelip tırnaklarını enseme saplayabilirdi, peşinden gelen şeyin düşmanın olmadığına kendini inandırırsan, onun da seni dostu olarak görmekten başka çaresi kalmaz, derdi.

“Benim güzel kızım,” dedi bir kez daha ve ben göğsümdeki basamaklara tırnaklarını saplayan öfkeli bir nefes alırken şakaklarımı ovaladım. “Sen on yaşındayken de bu isme sahiptin, şimdi de bu isme sahipsin. Hayatın boyunca da hep öyle olacaksın. Yaşadıklarının sebebi sahip olduğun isim değil.”

“Biliyorum,” diye mırıldandım. Doğduğum günde, belki daha öncesinde bana verilen bu ismin harfleri arasına öyle çok insanın anısı sığmıştı ki dört harflik bir hatıra kuyusu gibi hissediyordum kendimi. “Kim olursam olayım yine bana bunları yaşatırlardı değil mi?”

“Hayatının birilerinin sana yaşattığı şeylerden ibaret olmadığını biliyorsun, Lara. Kim ne yaşattıysa sana, bir kısmına da sen izin verdiğin için yaşadın bunları.”

“Bile bile lades dedim çoğu şeye, farkındayım.” Söylediklerinden yana hiçbir çekincesi yoktu. Anılarımızın kaydedildiği sayfalara hep altını çizmeye cesaret edemeyeceğim cümleler kazıyordu ve ben duymaktan korkuyor oluşuma rağmen üstünü bile çizip atamıyordum o cümlelerin. “Kendi hayatımdan ben sorumluyum, başkalarını bir yere kadar suçlayabilirim. Hatanın en büyüğünü benim, bunu mu duymak istiyorsun?”

Kısıkça gülmeye başladığında o gülüşü yakalamak için hemen bakışlarımı yüzüne çevirdim. “Benim duymak istediğim değil, senin duymaktan korktuğun gerçekler bunlar.” dedi ama söylediklerinden çok gülüşüne odaklıydım. Bir cehennem sıcağında yanıyor olsak bile, dudaklarında gezinen o gülümseme gökyüzünden sakince aşağıya dökülen kar tanelerine benziyordu. Bir kış mevsimine.

“Canımın yanacağını bile bile bana bunları söyletme çabaların niye?”

“En çok söylemek istediklerini dile getirebilecek cesaretin olsun diye.”

Bir şeyleri sesli söyleyebilecek cesaretim olsaydı, bak aynaya Lara, derdim kendime, yaşın on ve yaşın yirmi bir. Mevsim kış ve canavarlar kapıda. Rüzgâr esmeye başladı ve hayaletler pencerene geldi. Kalbine saklamak istediğin birileri oldu, zaman hiçbir şeyi değiştirmedi. Ama kimse kalbine saklanmayı tercih etmedi. Bazıları öldü Lara, bazıları ölmekten bile beter etti seni kendinde. Şimdi ölenlere mi daha çok üzüleceksin yoksa adını yok saydığın, hiç ettiğin o geçmişe mi?

Bir yalnızlık okyanusunda boğulmak gibiydi o geçmişi unutmaya çalışmak.

“Bana bunu yapma,” Bazen benden bile daha çok şey kaybeden bir adamla yüz yüze olduğumu biliyordum fakat bencilliğime yenildiğim zamanlar oluyordu. “Ardımda nasıl korkunç bir geçmiş bırakarak buraya geldiğimi bilmiyorsun.”

“Geçmişler düzeltilebilir.” Sadece bana bakıyordu, yine de biri çivi çakarak aynı cümleyi tenime yazsaydı da farklı hissettirmezdi.

Sana geçmişi değiştiremeyeceğini düşündüren ne? Dantes’in babasından ilham alarak kurduğu bu cümle beni hüzünle gülümsetti. Babasının bir kopyası olarak büyümüş ve onu hep ruhunda yaşatmıştı.

“Bu düşünceyi aşinayım.” derken buldum kendimi. “Ama ne ben annemi geri alabilirim ne de sen kaybettiklerini. Zaman gelecek nasıl bir insan olduğunu bile hatırlamayacağım diye korkuyorum, senin de bu düşünceye aşinalığın olduğunu inkâr edebilir misin?”

“Hayatına giren her insanın, hayatına giren son insan olacak korkusuyla yaşayan bir kadındı, Güneş.” Ne garipti, bugüne kadar Güneş Birdal hakkında Barbaros Solar’dan onlarca şey duymuştum ama hiçbiri bu adamdan duyduklarım kadar gerçek gelmemişti. “Benimle geçirdiği zamanlar kısıtlı olmasına rağmen hala zihnimde taze bazı şeyler. Yersiz korkular sürüngen gibidir, zihin denen şeyin kendi kafanın içinde olduğunu unutma.”

“Sen söyleyince inanması kolay gibi geliyor ama ben bu zihne sahip olarak geldim bugüne. Belki de en büyük sorunum buydu, kafamın içindekilere bu kadar sahip çıkmam, inanmam.”

“Düşüncede herkes günahkâr olabilir elbette,” Kısa bir anlığına kaşları çatıldığında alnının ortasında derin bir kırışıklık belirdi. “Ama orası engin bir okyanus ve sen cımbızla çekip almadıkça, birinin açık yarasına basmadıkça o bir damlayı, düşüncelerini yargılamaya hakları olduğunu düşünme.” Zihninde derin düşünceler varmış gibi gözleri kısıldı. “Wilde okudun mu sen hiç?” diye sorduğunda neredeyse tüm kitaplarına aşina olmama rağmen sessiz kaldım.

Düşüncemiz sonsuzluktadır, diye yazdığını hatırlıyorum. O sonsuzluğun içinde hatasız yaşayabilen olduğuna inanmadım hiçbir zaman.”

…ama ‘zaman’ içindeki hareketimiz ağırdır, diye devam ediyor o satırlar. Benim sana söylemek istediğim,” Bir yanım o bana bu kadar dikkatli bakarken konuşmakta zorlanıyordu, bakışlarında bir çeşit derinlik vardı. En günahkâr düşüncemi bile görüyor gibiydi. “Ben düşüncelerimi eyleme döktüm, onları kendime savunma mekanizması yaptım.”

Bu kadar üstü kapalı konuştuğumda anlamayacağını bildiğim için daha açık olmaya karar verdim. “Murathan-“ Kaşlarını kaldırdığında cümlem yarım kaldı. “Sana Murathan diyebilir miyim? Yani…” Boğazımı temizledim. “Başka ne diyebilirim ki?”

“Senin aksine isimlerle sorunum yok,” Küçük bir baş hareketiyle onay verdi.

Artık daha rahat konuşabileceğim düşüncesiyle uzun, derin bir nefes aldım. “Aylardır herkes ama neredeyse herkes bana babamın kötü bir adam olduğunu kanıtlamaya çalışırken ben bir kör gibi, ahmak gibi zihnimde onu aklamakla uğraştım. Senin annemi öldürttüğüne o kadar inanmak istedim ki babamı defalarca kez akladım zihnimde.”

“Bu yaptığın, o bir damlayı alıp kendi açık yarana basmak değil mi?”

Görünürde açık bir yaram yokken ruhani bir acı tam da dediği gibi bir hisle kalbimde yer edindiğine titremesinden korktuğum dudaklarımı ısırdım. “Bu noktada bana annenin katili olduğuma artık inanmıyorsun değil mi diye sormanı beklerdim.”

“Buna inansaydın burada oturup benimle konuşur muydun?” Rahat bir tavırla kollarını göğsünde kavuşturdu. “Bu kadar sakin bakar mıydın gözlerime?”

“Sen haksız yere yattığın on yıldan sonra nasıl bu kadar sakin bakabiliyorsun gözlerime?” İçine koskoca bir evreni sığdırabilecek derinlikteki gözlerinde hüküm süren karanlığı fark etmek çok kolaydı. “Üstelik sen de herkes gibi babamın kurbanlarından birisin.”

“İnsan ruhunun erişebildiği yükseklikler vardır.” dedi, cümlesi tanıdık gelmişti. Sanırım bu da Wilde’ın kitaplarında geçen tabirlerden biriydi. Ben onu Monte Cristo’ya ait satırların içinde görürken onun Wilde’ın cümlelerinde kaybolması beklenmedikti. “Demek ki benim tırmandığım yükseklikte ruhuna denk olan bir şeyler var.”

Ruhumun onunla aynı yüksekliğe tırmanmış olmasını istemiyordum. Söylediği gibi ruhumun yükseklerde olduğuna bile inanmıyordum. Bir düşüşün kurbanı olduğuma inanmak daha kolaydı ama bunu dile getirmek acınası bir duruma düşürürdü beni. Yine de babası tarafından yıllarca hayal kırıklığına uğratılan o değildi. Sevdiği adamın yalanlarına kurban olan o değildi. Bir kardeşi hapse giderken diğeri çoktan ölmüş olan da o değildi.

Yine de bu beni ondan daha çaresiz mi yapardı? Sen ne yaşadın diye soracak kadar cesaretim var mıydı? Murathan’ın gözlerine baktım ve orada duran esaret bir kurşun gibi saplandı göğsüme. Bununla yüzleşmekte en çok zorlanacak kişi Dantes olacaktı.

Keşke zamanda geri dönebilme şansım olsaydı. Şöyle bir kalbime dönüp baktım ve kalbim fısıldadı; İnsan bir şeyi bir anlığına kavrayabilir ama ardından gelen uzun, ağır saatlerde kaybeder.

Ruhun erişebildiği yükseklikleri, en yükseğe tırmanabileceğim insanla birlikte düşerek kaybetmiştim. Bir daha o gökyüzüne dokunmak için ne gerçeklere ne de hayallere merdiven dayamazdım. Bir düşüş beraberinde yaralarını da getirirdi, bazı şeyler daha düşmeden parçalanırdı, bizimle birlikte yere çakılanlar ise kendiliğinden bir mezar çukuruna dönüşürdü. Mezar taşında da şöyle yazardı; Ruhun erişebildiği yüksekliklerden düştü. Bu ölümünü açıklayan tek ve en anlaşılır cümle olurdu.

“Senin ruhuna denk olabilecek kişi ben değilim.” dedim kısık bir sesle. “Orada seninle olması gereken tek kişi oğlun. Bunun için ne kadar beklediğini tahmin bile edemezsin.”

“Çok kibarsın.” Murathan usulca güldü. “Esasında beni bekleyen kimse olmadığı halde, geldiğin andan itibaren umut etmemi sağlamaya çalışıyorsun.”

Duyduklarımın zamanı kâğıt gibi ortadan ikiye ayıran ve açılan boşluktan ruhuma doğru kızgın alevler yollayan bir yırtıkla yüzleşmek gibiydi. Murathan’ın parıltısı kaybolmuş gözlerinde benim görmekten korkacağım bir gerçek uyanmıştı ve o gerçeğin öyle bir azameti vardı ki ne kadar gözlerimi kaçırırsam kaçırayım aynı güçle karşıma dikilecekti.

“Sana sahte bir umut vermeye çalışmıyorum ki. Gerçek bu.” Neden böyle düşündüğünü anlayamayarak doğruldum ve ayaklarımı koltuktan indirdim, yere bastım. “Mir’in seni ne kadar uzun zamandır beklediğini bilmiyor musun?” Bir an Dantes’le olan eski konuşmalarımız aklıma geldi. “Seni cezaevinde hiç ziyarete gelmemiş olması aklını karıştırmasın-“

“Ziyarete gelmesini istemeyen bendim.” dedi sözümü keserek. “Onu bir sonraki görüşümün gökyüzünün altında olacağına öyle çok inandım ki gelse de karşısına çıkmazdım zaten.”

“Mesele ne o zaman?”

Bana söylemediği ya da söylemekten çekindiği o şey neydi? Huzursuzca parmaklarını sakallarında ve saçlarında gezdirdi. “Oğlumun bir daha beni görmek istemediğini biliyorum.” dedi ve ben saf saf ona baktım. Dantes’in babası hakkında söylediği bütün o sözler, hayaller, hatıralar zihnimden geçtiğinde kendimi tutamayarak büyük bir kahkaha attım.

“Böyle bir trajediye neden gülüyorsun?” diye sordu sakince ve ciddiyetle.

“Sen neden gülmüyorsun?” O kadar şiddetli güldüm ki sesimin bir çığlığa dönüşmesi yakındı. “Mir seni kurtarmak için o kadar uğraştı ki,” Neredeyse bağırıyordum. “Karşısına çıkan hiç kimseye acımadı! Sense karşıma geçmiş onun seni artık görmek istemediğini mi söylüyorsun? Mir seni bir kere daha görebilmek için canını bile verir!” dedim boğazım acıyarak. Dudaklarımda hala gülümseme varken gözyaşlarım döküldü. “Sen Mir’i hiç mi tanımıyorsun?”

Anıların sayfasında ölü bir iz bırakan isimler düştüğüm uçurum boşluğundan bana seslendi. Onları kurtarmamı istedi, yalvardı ve aşağı bakmamı bekledi. Bana bir el uzattı ve bu hem bir kurtuluş hem de bir çağrıydı. Geçmişin çağrısı uçurum boşluğunda uzattığı ele tutunmamı beklerken ben anıların sayfasından o kadar korkuyordum ki başımı çevirip de aşağıya bakamadım.

Sen başını çevirmiyorsun diye, bıraktıkların hala orada değil mi sandın yoksa? “Sen,” dedim bir kez daha. “Mir’in seni aklayabilmek için neler yaptığını bilmeden bir daha asla böyle konuşma. Çünkü ne kadar kötü şey yapmış olursa olsun hak ettiği bu değil.”

“Ama,” Murathan’ın daimî karanlık olan gözlerine koca bir şaşkınlık belirmişti. Ayağa kalkıp neler oluyor diye ortalığı dağıtsa her şey daha kolay olabilecekken o sadece, “Nasıl?” diye sordu. “Azad’la konuştuğum onca seferde-“

“Sana ne söyledi?” Birden ayağa fırlayarak karşısında dikildim.

Bir mağaranın içerisinden ilk kez ışığı keşfedebilmenin karmaşıklığıyla bana baktı. “O bana her seferinde oğlumun beni artık hayatına almak istemediğinin sebeplerini sıraladı. Annene yardım etmeyi seçtiğim için Barbaros’un düşmanlığını kazanmam, on yıl önce seni ondan üstün tuttuğumu sanması, ben yargılanırken annesinin kaybı ve sorumlusu olarak beni görmesi,” Rahatsız edici bir kabullenişle gülümsedi. “Nasıl görmesin ki? Cenazesine bile gidememişken. Ben on yıl boyunca içeride çürürken tek istediğim kendi başına bile olsa ayakta kalacak gücü bulmasıydı.”

Azad Birdal… tam bir yalancıydı.

Duygularımın bir anlığına kendi karanlığına çekildiğini hissettim ama mağara benim değildi. Anıların sayfasında saklanan isimler o mağaranın karanlık bir köşesine gizlenmiş ve beni bekliyordu.

Korkun kalbinden baskın geldi, Lara. Sevgin nefretinden baskın geldiğinde kaybettin. Kalbin buna izin verdi. Şimdi bırak kalbin o korkuyu yensin ve sana kaybettirdiklerini telafi etsin.

“Dede!” diye bağırmaya başladığımda Murathan’ın büyüyen gözleri üzerimdeydi. Ne yapmaya çalıştığımı anlayamayarak o da ayağa kalktığında ben hala bağırarak merdivenlere koşuyordum.

Bir insanın bir şeyi kaybedebilmesi için ne kadarlık bir zaman yeterliydi? Bir ömür bir kayıpla eş değer miydi yoksa bir dakikalık bir kayıp bazen bir ömre mi bedel olurdu? Mağaranın sonundaki ışığı görüyordum. Şimdi başımı uçurumdan aşağıya uzatmak üzereydim. “Dede! Neredeysen hemen çık ve yalanlarının hesabını ver!” Üst katın merdivenlerini tırmanırken bağırmaya devam ettim.

Anıların sayfası bana acımadan bir bir açılmaya başladı. “Murathan’a Mir’in ondan nefret ettiğini mi söyledin!?”

Üst kattaki odalardan birinin kapısı hızla dedem tarafından açıldığında üzerine geçirdiği sabahlığın kemerini bağlamaya çalışırken öfkeli bir yüzle bana baktı. “Sabahın köründe bu gürültünün sebebi ne?”

“Sen yalancının en önde gidenisin.” Ellerimle yakalarına yapışmak isteyen yanımı bastırdım çünkü ona dokunacak kadar bile yakınında olmak istemiyordum. “Murathan’a oğlunun ondan nefret ettiğini mi söyledin?” Ona dokunmuyordum ama yüzlerimizin arasında bir karış mesafe kalacak kadar yakınındaydım. “Mir’in babasını ne kadar özlediğini bilirken nasıl böyle bir yalanlar söyleyebiliyorsun rahatça? Nasıl?”

Azad Birdal’ın bakışları omuzlarımın üzerinden bir yere kaydığında orada Murathan’ın durduğunu biliyordum. Birkaç saniye sadece sabahın derin sessizliği içinde konakladığımızda göğsü en hızlı şekilde alçalıp yükselen bendim. “Lara doğru mu söylüyor?” diye sordu Murathan kısıkça.

Dedemin gözlerinde öfke vardı. Ama o kadar duyarsız görünüyordu ki öfkesinin sebebi sabahın bu saatinde uyandırılması bile olabilirdi. Sıkkınca içini çektiğinde ve benden uzaklaştığında, “Beş dakikaya iniyorum aşağıya. Konuşalım.” dedi ve odasına girip kapıyı kapattı.

Birileri size ait olan bir şeyi aldığında ve geri vermeye niyetli olmadığında, dünyadaki hiçbir şey o eksikliği tamamlayamıyordu. Her şeye sahip olsa bile insan, o yarım kalanı istiyordu.

Yaşanılanların üzerinden geçen gergin dakikaların ardından alt kattaki şömineli salonda sessizce oturuyorduk. Ben ayaktaydım ve sırtımı bir duvara yaslayıp kollarımı göğsümde bağlamıştım, şömineyi izliyordum.

Dedem ve Kudret ikili koltukta yan yana oturuyor ve sessizce bir şeyler tartışıyorlardı. Murathan ise pencerenin önünde durmuş aydınlanmaya başlayan orman manzarasını izliyordu. Herkes az önce şiddetli tartışmalar yaşanmamış gibi sakinken ne kadar acınası bir durumda olduğumuzu bir kere daha anlamıştım.

Dedem Murathan’ı yanında tutabilmek için Dantes hakkında onu nasıl kandırdığını, bu gerçekten gerekli bir şeymiş gibi anlatırken öfkeden kafayı yemek üzereydim. Ama Murathan öfkelenmenin yanından bile geçmeden sadece sessizce bakmıştı dedeme. Kafasının içinden geçenleri o kadar merak ediyordum ki sessizliği bazen beni delirtiyordu.

Neden tüm öfkesini kusup dedemin yakasına yapışmadığını anlayamıyordum.

Oysaki hislerini had safhada yaşadığının farkındaydım.

“Zaten yanında kalmaya niyetim yoktu ama,” Konuştuğumda Murathan hariç diğerlerinin bakışları bana döndü. Diken üzerinde gibiydim. “Daha fazla ne size ne de yalanlarına tahammül edemeyeceğim.” Tüm hayatım o kuyuların içinde geçmişken birilerinin bir kez daha üzerime karanlığı getiren o kapağı kapatmalarına izin vermeyecektim.

“Kızımı kaybettikten sonra torunumu yanımda istemem bu kadar kötü bir şey mi?” Azad Birdal bunu sorarken yaptıklarından zerre vicdan azabı duymuyor gibiydi. Hala çok rahattı, bıraksak yukarı çıkıp uykusuna geri dönebilirdi bile.

“Ya sen neden anlamak istemiyorsun? Beni zorla yanında tutman sadece işleri yokuşa sürükleyecek. Bırak da babamın davasında bildiğim ne varsa anlatayım, annemin katili bulunana kadar mücadele edeyim.”

“Katilin bulunacağı falan yok. Sadece sebep olanların yargılanması bile biraz olsun yüreğime su serpecek.” dedi.

“Bunu bilemezsin. Artık Murathan’da dışarıda. Yapbozun bütün parçaları tamamlanmış gibi. Ona yalan söylemek yerine biraz olsun samimi davransaydın sana çok daha fazlasını anlatabilirdi.”

“Onun yalan söylemediği ne malum?” Çenesiyle sessizce pencereden dışarı bakan Murathan’ı işaret ettiğinde dudaklarım sessizce aralandı. “Evet onu cezaevinden çıkardım ama özgür olmasını istediğimden değil.” Bastonunu öfkeyle yere vurduğunda çıkan ses odanın ortasına düşen bir mayın gibiydi. “Belki o da suçlu. Kızımı öldürmedi ama kurtarmak için neden bir şeyler yapmadı? Belki de olacaklardan haberi bile vardı.”

“Saçmalama dede!” diye bağırdım öfkeyle.

“Yalansa itiraz etsin bana!” Dedem de bana bağırıyordu. “Annen öldüğü eve gitmeden önce görüştüğü son kişi oydu,” diyerek Murathan’ı gösterdi. “Bu normal mi sence? Benim kızım-“

“Azad dede, yeter artık.” Neredeyse sesini hiç duymadığım Kudret araya girdiğinde sessizleşerek ona baktık. O ise bir süre öylece yerdeki eskimiş halıyı izledi. “Yıllarını bu dava peşinde tükettin ama Murathan’ın katil olmadığını anlayacak kadar çok şey öğrendin.”

“Ama-“

“Azad dede yapma,” dedi bir kez daha. “Senin kızındı Güneş ama ben de yıllarca sevdim onu. Hatta oğlum kendi annesini sevemedim diye benden nefret edecek kadar sevdim, hala da seviyorum. Ama bu süreçte kabullendiğim bir sürü şey var. Senin de Güneş’in kızını zorla alıkoymanın sana hiçbir şey kazandırmayacağını kabullenmen gerekiyor.”

“O bana kızımdan kalan tek şey.” Benden bir eşyaymışım gibi bahsetmesi karşısında burnumdan soluyarak alayla güldüm.

Güneş Birdal’ın her gülüşüyle daha iyi ve güzel bir geleceğe büyüdüğümü zannederdim bir zamanlar. Şimdi ben hiç içimden gelerek gülümsemiyordum, renklerin büyüsü zihnimdeki varlığını kaybetmiş ve yerini karanlığa bırakmıştı.

“Şimdi gitmene izin verirsem yeniden babanın tarafına geçmeyeceğini nereden bileceğim?” diye sordu dedem bana dönerek. “Ya yeniden Barbaros’u kurtarmak için bir şey yaparsan? Ya yeniden annene ihanet edersen?”

Onu bir şeylere ikna etmek zorunda değildim ama konuşmam gerektiğini de biliyordum. Babama olan bağlılığım benim gözümde ne kadar normalse onların gözünde nasıl da kopması imkânsız bir ip gibi görüldüğünü fark etmek beni gerçeklerin isyan bayrağını çektiği bir aynayla yüz yüze getiriyordu. “Mir bana babamı hapse attırmak için yaptığınız planları anlattığında, babasının haksız yere yıllardır hapis yattığını ve daha fazlasını,” Bu noktada Murathan’ın omzunun üzerinden bana küçük bir bakış attığını fark ettim. “Babamı çoktan gözden çıkarmıştım. Ya da Kenan’ı öldürdüğünde.”

Yalnızdık Lara, diyordu zihnimdeki küçük kız çocuğu. O yatağın altından sürüklenerek dışarı çıkarıldığımız andan itibaren yalnızdık. Akıl hastanesindeydik, bizi almaya gelen kimse yoktu, yalnızdık. Sen boş bir sayfaya hiç bitiremeyeceğin bir romanın ilk cümlesini yazdın, yalnızdık. Bir gün kalbin kalabalık bir sokakta çığlık attı ama kimse kalbine neyi var diye sormadı, yalnızdık. Acısı içeriden geliyordu, fakat duyulması kolaydı. Kalabalık bir anda sustu ama kimse seni duymadı, yalnızdık.

Boğazımdaki yumruyu geçirmeye çalışarak bakışlarımı onlardan kaçırdım. “Ben babamla vedalaştım.”

Dedem uzun bir süre sessiz kaldı. Kafasında bir şeyleri yerine oturtmaya çalışıyordu. Herkes uzun bir sessizliğin içinde bocalayıp durdu hatta. Ne düşündüğünü, şimdi ne olacağını merak ediyordum. Bir çeşit yol ayrımındaydık, hepimiz bunun farkındaydık. En çok merak içinde olan Murathan olmalıydı. Dantes’in ondan nefret etmediğini, aslında tek amacının ona özgürlüğünü geri vermek olduğunu duyduğundan bu yana tek kelime etmemişti. Kendini hazırladığı bir gelecek vardı muhakkak ama bu nasıl bir gelecekti? Kafasının içinde dönen karanlığın gözlerindeki yansıması beni ürkütüyordu.

Şöminenin sönmeye yüz tuttuğu saniyelerde evin kapısı hızla açıldığında herkesin gözü gelen kişinin üzerine çevrildi. Saçlarında hala erimemiş kar taneleri olan Kadir içeri girdiğinde, omuzlarındaki karı silkerken duraksadı. “Pasaportlar hazır.” dedi ama sanırım neler olduğunu anlayamamanın şaşkınlığıyla sesi kısıktı. “Bir sorun mu var?”

“Sorun yok,” Kudret ayağa kalktığında bakışlarımla onu takip ettim. “Sadece burada işimiz bitti. Eşyaları toparla, yarım saat içinde yola çıkmış olalım.” Bir itirazı olacak mı diye dedeme baktığında kimse konuşmuyordu. “Bu şehirde artık yapacak bir şeyimiz kalmadı.”

Azad Birdal’ın itiraz etmesini, beni zorla yanında tutmaya hakkı olduğunu söylemesini bekledim ama o sadece sıkkınca şakaklarını ovuşturmakla yetindi. Kudret bahçeye çıkarken Kadir sanırım eşyaları toparlamak üzere yukarı çıktığında içeride sadece üçümüz kalmıştık.

Murathan’ın bu kadar sessiz olmasında rahatsız edici bir şeyler vardı. Yaşadıklarının onu yıprattığını tahmin edebiliyor olsam da bir şeylere hak edilen tepkiyi vermesi gerekmez miydi? Sonuçta uzaklara bakmak ya da kendi sessizliğinde boğulmak dedem için bir ceza değildi. Asıl cezası kendineydi farkında olmasa da.

“Haklısın, amacım en başından bu yana babandı.” dedi zaman sonra, yavaşça bastonundan destek alarak ayağa kalktı. “Ama seni de istemiştim yavrum. Yine de annene yaptığım kötülüğü sana yapamam, Kudret haklı.” Hala sırtım duvara yaslı duruyordum ve tam karşıma geldiğinde duvarla bütün olma şansım olsaydı olurdum.

Kırışıklıkların çevrelediği gözlerine hüzün hakimdi. Hüznün tanımını çok yakından tanımış kalbimse pek oralı olmak istemiyordu. Annemin izlerini yüzünde görüyordum ve bu daha çok bakışlarımı kaçırmama neden oluyordu.

“Kudret oğlunu da alıp gidebilir ama ben buralarda olacağım.” dediğinde anlayamayarak kaşlarımı çattım. “Kudret’i zaten hiçbir zaman ben çağırmadım, hep kendi isteğiyle annen için bir şeyler yapmaya çalıştı. Şimdi gidiyor olması onun için daha iyi, kendi hayatı olduğunu hatırlaması gerekiyor.”

“Peki ya sen dede?”

Bir an sırtı bize dönük olan Murathan’a baktı ve sonra bana döndü. “Ben yapacağım her şeyi yaptım. Artık tek istediğim bir gün televizyonu açtığımda babanın hüküm giydiğini görmek. Bana bunun için söz verebilir misin?”

Yavaşça kafamı salladım onaylarcasına. “Bir süre bu evde kalıp saklanabilirsin, seni burada bulmak kimsenin aklına gelmez. Ama hakkındaki suçlamalara rağmen hemen dönmek istersen senin için bir avukat gönderebilirim.” Bu kez istemiyorum dercesine başımı salladım. Dedemin dudakları düz bir çizgi halini aldı. “Sanırım kendi başının çaresine bakmak istiyorsun. Yine de herhangi bir şeye ihtiyacın olursa bana ulaşman için hattı güvenli bir telefon bırakacağım sana.”

Kendi başımın çaresine bakabilecek durumda olduğumu sanmıyordum, sadece içimden bir ses Erdem abiye güvenmem gerektiğini söylüyordu. Dedem bir dakikalığına yanımdan ayrılıp adamlarından biriyle konuştuktan sonra elinde eski model akıllı telefonlardan biriyle geri döndü. “İçinde numaram kayıtlı, istediğin zaman sana yardım etmek için orada olacağım.”

Uzattığı telefonu alırken ellerim gergindi, havanın soğuğuna rağmen tenimde beklenmedik bir terleme vardı. Soğuk telefon tenimle temas ettiğinde keskin bir nefes aldım, bu gerçekten oluyor muydu?

“Bir de… arada beni ziyarete gelirsen çok mutlu olurum.” diye mırıldandı telefonu avucuma bırakırken.

“Hayalet’in ölmesine göz yummasaydın belki.” dedim.

Murathan bir anda bize döndü. “O genç adam öldü mü?” diye sorarken ses tonu pürüzlüydü.

Böyle afili cümleler kurmayı kimden öğrendin, diye sormuştum bir keresinde ona. Yan yana olay çıkarmadan sohbet ettiğimiz bir yolculuğu paylaşıyorduk. Bir dostum var demişti, dost diyemem ama bana haddimi bildirmeyi başaran birisini tanıdım. Ki bana haddimi bildirmek sahiden çok zordur. Onunla boy ölçüşebilmem için onun dilinden konuşmam gerektiğini uzun zaman önce öğrendim ve o da farkında olmadan bana çok şey öğretti.

Hayalet’in o gün kimden bahsettiğini hiç anlayamamıştım. “Onu tanıyordun.” dedim Murathan’a fısıltı gibi.

“Tanıyordum,” dedi Murathan. “Hatta cana yakın buluyordum.” dediğinde Dantes’in bunları duymaktan pek hoşlanmayacağına emindim. Hayalet bir nevi babasını onlardan çalan biriyken bir de babası tarafından sevildiğini duyarsa kahrolurdu.

Dedem Hayalet’in konusunun açılmasından memnun olmayarak konuyu değiştirdi. “Dışarıdaki arabalardan birini size bırakıyorum, anahtarı üstünde olacak.”

Bana son kez, uzun uzun baktı. Gözlerinde beni hep beklemeye devam edeceğini belli eden satırlar vardı. Kaç yaşında olduğunu bile bilmiyordum ama uzun bir ömrün ağırlaşmış saatlerindeydi artık. Muhtemelen artık yeni bir savaşla uğraşamayacak kadar yorgundu. Ağırlığını bastonuna vererek uzaklaşmaya başladığında Murathan’la gidişini izledik.

Azad Birdal dediği gibi başka bir şeylere beni, bizi zorlamadan ve bir gün onu arayacağımı umarak sessizce evden ayrıldı.

Yarım saat sonra etraftaki herkes gitmişti. İlk dakikalar ve saatler en zoruydu. Bizi öylece bırakıp gitmelerinde sorgulamaya açık çok şey vardı. Beni bırakmasını anlıyordum, sonuçta zaten hiçbir zaman onun yanında olmamıştım ama Murathan’ı içeriden çıkarmak için verdiği uğraşlardan sonra öylece arkasında bırakıp gidebilmesi garipti. Bunu sesli bir şekilde dile getirdiğimde Murathan benim gibi şaşırmamıştı bu duruma.

“Azad’la senin geçirdiğinden çok daha uzun saatler geçirdim,” dedi, bir gözünün kapıda olduğunu görebiliyordum. “Babanın hak ettiği cezayı alması ve Güneş’in katilini bulmak için elimizden geleni yapacağımıza inanmasa gitmezdi.” Yargı dolu bir tınıyla güldü. “Zaten o kadar yaşlanmışken birilerine bağırıp çağırmaktan başka yapabileceği hiçbir şey yoktu. Oysa doğru kelimeleri doğru insanlar için kullansa şu an bambaşka bir konumda olabilirdik.”

“Şimdiye kadar kimse gelmediyse izimizi bulmakta zorlanıyor olmalılar.” dediğimde gidişlerinin üzerinden saatler geçmiş ve neredeyse akşam olmuştu.

Kollarını göğsünde kavuşturarak derin düşüncelere dalmış bir halde koltukta oturan Murathan nihayet dikkatini yeniden bana verdiğinde meraklı görünüyordu. “Gerçekten bulunmak istediğine emin misin, Lara?” diye sordu çekinmeden.

Bense üst kata çıkan merdivenlerin basamaklarından birine oturmuştum. Sabahtan şimdiye geçen zaman içinde evin odalarında dolanarak dedemin burada nasıl günler geçirdiğini ve giderken arkasında bir şey bırakıp bırakmadığını anlamaya çalışmıştım. Bulunmak istiyordum elbette ama yüzleşmek istiyor muydum orası meçhuldü. Bir şeyler emin olsaydım dedem gider gitmez bu evden kaçardım ama işte böyle oturmuş ne yapacağıma karar vermeye çalışıyordum. Murathan ise bana pek de yardımcı olmuyordu sessizliğiyle. Kendimi küçük bir çocuktan farksız hissediyordum.

Bir insanın gerçek anlamda büyümesi için, önce çocukluğuyla arasındaki husumeti bitirmesi gerekirdi. Benim sadece çocukluğumla değil, tüm geçmişimle bitmeyen bir husumetim vardı. Uzun ve ağır saatlerde kaybettiğim parçalarımın bıraktığı boşluk büyümekle bile dolmazdı ki.

“Onu özledin mi?” diye sordum ben de karşılık olarak.

Saçlarımda hayali bir dokunuş peyda oldu. Bu his geçmişimin en ücra köşelerinden geliyordu. Esintili bir kış mevsimini anımsatan, hem üşütmeyen hem de yakmayan tatlı bir ses tonu oradaydı. Bir yatağa kıvrılmıştım. O yanımdaydı ve parmakları saçlarımdaydı.

“Geri dönmenin zorluğunu anlayabiliyorum.” Sözleri banaydı ama ikna çabası kendine gibiydi. “Ama ikimizin de geri dönecek cesarete sahip olması gerek. Bu duvarlar,” Bakışlarını odada gezdirdi. “Bize ait değil, burası ev değil.”

“Öylece arkana bakmadan gidebilecek misin?” diye sordum, gözlerini kıstı.

“Bilemiyorum.”

“Neden?”

“On yıl esarette kalsaydın bana bunu sormazdın.” Bir an hikâyenin asıl Dantes’inin o olabileceği düşüncesiz sızdı zihnime. Yüzündeki olgunluğa ve yorgunluğa rağmen omuzlarında sadece bir pelerini eksikti. Ama hayır, o hiçbir zaman uçurumdan atlamayı tercih eden taraf olmazdı. Faria’ya daha çok benziyordu. Kendi mahzeninde çoktan ölmüş gibi.

“Geri döndüğün zaman… onu yaptıkları için yargılama.” Adını doya doya, gözlerine bakarak anmayı o kadar çok istedim ki bu istek ciğerlerimi asit gibi yaktı. “Her şeyi seni kurtarabilmek için yaptı, masum olduğunu ispatlayabilmek için.”

“Peki ya ben?” Sorusu zaten yanmaya başlayan ciğerlerimin yangını tüm bedenime yaymasına neden oldu. “O beni yargıladığında verecek cevaplarım olacak mı?”

Murathan’a gülümsedim. Dantes’in onu ne kadar özlediğini şimdi burada anlatmaya çalışmamın bir anlamı olmayacaktı. Ben ne söylersem söyleyeyim o kendi kafasında kurduklarına inanmaya devam edecekti. Bu yüzden gerçeği kaçamayacağı bir yüzleşmeyle görmesi en doğru olanıydı.

“Hadi yanıma gel ve ara onu.” Murathan’ın beklenmedik cümlesi irkilmeme neden oldu. Kucağımda duran telefona bakarken avuçlarım titredi. Her an çığlık çığlığa ağlamaya başlayacak gibi oldum. Yine de söylediğini yaparak ayağa kalktım ve salonun ortasına ilerledim ama ona çok fazla yaklaşmadım.

Sanki önümde geçmişime açılan bir kapı vardı ve açmak yanmakla eşdeğerdi. “Ne söyleyeceğim?”

Telefonu sıkı sıkıya kavradım.

“Seni beklemesini söyle…” Murathan başını geri yatırarak bana baktığında onun teni de hayalet görmüş gibi solgundu. “…geliyor olduğunu.”

Gel derdi bana, geleceğim…

Zaman parmaklarımın arasında bir oyuncaktı sanki ve nasıl ki yazdığım her bir kelimeyle bir başka dünya yaratabiliyorsam dokunduğum her şeye de zamanın izlerini kazıyordum. Ona hayat veren bir yanım vardı ve aynı oranda her şeyi elimin tersiyle iterek geçmiş zamanları reddedebilirdim.

“Dışarıda, yalnızken aramamda sakınca var mı?” Elimde duran telefona bakarken kalbi soğumuş olan Lara da elleri titreyen Lara da her şeyi elinin tersiyle itecek kadar korkuyordu.

“Hayır, kendini nasıl iyi hissedeceksen.”

“Hiçbir koşulda kendimi iyi hissedemeyeceğim.” diye mırıldandım.

Murathan’ı içeride bırakarak artık kimselerin olmadığı evden dışarı çıktığımda ve yağan karın altında yürüdüğümde soğuk iliklerime kadar işledi. Bir süredir içeride olduğum için dışarıda olmanın nasıl bir his olduğunu unutmuştum. Murathan hala pencerenin önünde duruyordu, aramızdaki cama rağmen kalp atışları sanki buraya kadar geliyordu.

Ne olacaktı şimdi? Sözlerin sadece zihnimden değil dilimden de döküldüğünü fark ettim. Telefonu almıştım almasına ama şimdi ne olacaktı, nasıl onu arayacaktım? Geçmiş aranır mıydı hiç? Ona ulaşması öyle kolay mıydı? Geçip gitmişti bir kere, bir daha eskisi gibi olmak nasıl mümkün olurdu?

O kadar kolay olsa önce on bir yıl önceye gidip kendi çocukluğumu bulurdum. Geçmişinde kan akan çocukların ruhu zamanın bir köşesine sıkışıp kalırdı çünkü. Geçmişi aramak kolaydı aslında, hem de çok.

Zor olan bulmaktı, bıraktığımız gibi.

Ama bizim kurtulmamız gerekiyordu.

Serbest bırakılmak, özgürlük demek değildi, yazmıştı Tolstoy Sefiller’de. Cezaevinden çıkılsa da mahkumluğun ruh halinden çıkılmıyordu. Bir an öylece elimde duran telefona bakarken, gitsek ne olacak sanki diye düşündüm.

Geçmiş yakamızı bırakmayan bir esaret ağı gibi sürekli peşimizden gelirken ve gelecek o ağa dolanmak istemediğinden iyi şeyler gelmemekte direnirken bunca çabaya gerek var mıydı? İnsanın çabası genelde daha iyi bir yaşam uğruna oluyordu ve o yaşamın kendisini insanlar tam kılıyordu. Yaşam yarımdı, tamamlanmalıydı. İnsanlar yoktu, olmalıydı.

Kimse yoktu. Olmamalıydı.

Varlığını reddetmek istediğim onlarca kişiyle dolu olan geçmişimi reddetmek çok zorken telefon elimde bir kor parçası gibiydi ve açma tuşuna bastığımda alev aldığımı hissettim. Gözlerimi sımsıkı kapatıp açtım. Havanın soğuğu bile gerçeği idrak etmeme yetmiyordu.

Aç ya da karanlıkta bırak. Bul ya da terk et. Dene ya da hiç ihtimal verme. Sev ya da onu hiç bilme.

Onu hiç bilme.

Ama biliyorum, diyorum kendi kendime. Ben pek çok şey biliyordum ve araya giren bağlaçlara rağmen birbirine meydan okuyan her eylemi tanımıştım. Hepsini önce bir kitabı hayranlıkla okur gibi, sonra o kitabın başrolü olmuş gibi yaşamıştım.

Şimdi yeniden yaşasam ne kaybederdim, zaten elimde kazanacak hiçbir şey kalmamışken.

Hiçbir şey kalmayan ellerimdeki titreme devam ederken telefonun tuş takımlarını açtım ve ekrana numaralar geldiğinde fırlatıp atmamak için kendimi zor tuttum. Karanlık geçmişimde de tıpkı bu şekilde beliren bir ışık göğsümün ortasında yanıp sönüyordu. Zihnimin içinde kapalı duran onlarca kapı vardı ve hepsinin fevri bir çabayla açılmak için harekete geçtiğini hissediyordum.

Fakat yapamazdım. Bir kere açılmalarına izin verirsem bir daha anahtarları elimde tutabilme şansım olmazdı. Belki birine şans verecek kadar merhametli olabilirdim ama doğru kapıyı nasıl bulacaktım?

Her kapının ardında birbirini iteleyen anılar vardı ve anılar isteyince son derece acımasız oluyordu. Bir görünüp bir kaybolan hayal gibi de değil üstelik. Bir kere görmüştüm ve bir daha hiç kaybolmayacaktı.

Yakın ve uzak geçmişte çok ağlamıştım. Keşke hiç ağlamasaydım. Zihnim hala sağlam mıydı? Bu çok acı veriyordu. Her şeyi sağlam bir zihinle algılamak ve ardına sığınacak hiçbir bahanemin olmaması… telefona bir anda numarayı girmem ve şok edici bir şekilde çalmaya başlaması, bir anda elimden düşmesi ve benim yeniden ağlamaya başlamam… acı veriyordu.

Ağladıkça, diyordu Tolstoy, zihni olağanüstü ve hem büyüleyici hem korkutucu bir ışıkla gitgide daha da aydınlanıyordu. Oysa ben zihnimdeki kapıları açmayı reddettiğimden karanlık benim için daimiydi. Kalıcıydı.

Çalmaya başlayan telefonun ekranında beliren tanıdık numara beni bu karanlıktan kurtarmıyordu. Güneş neredeydi? Nefes almak istiyordum? Neden güneş doğmamıştı hala? Neden telefon çalmaya devam ediyordu.

Konuşamazdım ki.

İsmi neydi?

Ama konuşmazsam ve sonsuza kadar zihnimin içindeki karanlık odada kalırsam? Murathan, babası… ona ne olacaktı o zaman. Son on yılını kaybeden o adam için bir tanecik kapıya izin versem ve sonra o kapıdan çıkıp gitsek olur muydu?

Gözlerimi sımsıkı kapattım ve yere düşüp kara gömülen telefonu aldım. Konuşacaktım. Benim için değildi. Babası içindi. Hayatta olduğumuzu biliyor muydu? Ölmüş müydük onun için?

Yaşıyor muydum?

Hadi canım sen de, kalbi çoktan ölmüş birine sorulacak soru mu bu?

“Ne kadardır orada gömülüsün, Lara?” diye fısıldadım çoktan mezar olmuş kalbime. “Yaşamayı istiyor musun hala?”

Ağladıkça zihni hem büyüleyici hem de korkutucu bir ışıkla aydınlanan bir mahkûmmuşum gibi Tolstoy’un satırların arasında sıkışıp kaldım. Çağrının yanıtlandığını gösteren saniyeler akmaya başladığında korkutucu ışık gitgide daha da aydınlandı ve kapıların altından sızmaya başlayan ışığı gördüm.

Zihnimin sessizliğini gördüm. Gölgesi olmayan aydınlığı gördüm. Altından ışık sızmayan kapıyı gördüm ve derin bir nefes aldım. Karanlık o kapının ardında çoğaldı.

Telefonu kulağıma götürdüm.

Oysa Tolstoy’un satırlarına sıkışan mahkûmun gördüğü bunlar değildi.

O aydınlığın içinde geçmiş yaşamı duruyordu ama ben telefondan gelen sessiz bir nefesi dinledim ve orada gördüğüm geçmiş yaşam değil bir isimdi. “Sen kimsin?” dedi o ismin sahibi ve aydınlığa direnen bir karanlığa kollarımı açtım.

Adını bir kere bile anmamışken sesiyle bile kalbim mezarlığını ateşe verdiğinde onu özlemediğimi nasıl anlatacaktım kendime? Nasıl kalkardım kendime olan bu ihanetin altından?

O aydınlığın içinde ilk hatası duruyordu ama ben o hatalar konusunda tekerrürden hiç şaşmamıştım. “Ben…” Aydınlık büyüdü ve kapıların altındaki ışıkların yansıması zihnimdeki karanlık odaya dağılmaya devam etti. “Ben Lara.” dedim fısıltıyla.

O aydınlığın içinde suçunun cezasını uzun süre ödemesi gerçeği duruyordu ve ödenen bedeller kapıların ardından şiddetle çığlık atmaya başladı.

Boşta kalan avucumla bir şeylere tutunmak ister gibi boşluğa uzandığımda parmaklarım bir anda bir başka ele mengene gibi dolandı. Murathan farkına varmadığım bir sessizlikle yanıma gelmişti ve düşmeyeyim diye sıkı sıkıya tuttu elimi. Ona karşı koymadım.

“Lara?” Titreyen nefesleriyle, kelimeleri bir araya getirme çabasıyla birlikte kalbimdeki ateş almış mezarlığı işgal etti.

“Gerçekten sen misin?” Sahiden bu ben miydim? Kimdim ben? Adım neye yarar ki diyerek kalbime çevirdiğim namlunun bana rotamı kaybettirmesinden bu yana buyum diyebileceğim sağlam bir parçam kalmamıştı.

Ödenen bedellerin sonucu muydu kim olduğumu, burada olup olmadığımı, hatta var olup olmadığımı bile bilememesi.

O aydınlığın içinde yüreğimin katılaşması duruyordu ve katılaşan yüreğimde, “Neredesin?” sorusuna verebileceğim bir cevabım yoktu.

Buradaydım ama sesini duyar duymaz yüzümü altından ışık sızmayan bir kapıya döndüğümü söylesem inanır mıydı?

“Yalvarırım konuş benimle!” İstiyordum… elbette istiyordum ama istekler yenilginin ilk adımı olurdu ve yenilgi benim mezar taşım olmuştu. “İyi misin? Susma ve bana iyi olup olmadığını söyle! Delirmek üzereyim!”

“Evet, evet iyiyim.” Onun beni öldürmediği bir günü bile kalmamışken delilik neydi ki? Konuştuğu bendim ama adım bir şeye yaramıyorsa artık istediği, aradığı, kavuştuğu ben olamazdım ki.

O aydınlığın içinde kafasında kurduğu intikam planlarıyla şenlenen serbest bırakılması gerçeği duruyordu ama şimdi ne intikam ne de intikamdan doğan bir özgürlük fayda etmiyordu.

“Tamam,” dediğinde sesindeki rahatlamayı ben bile hissettim. “Bana nerede olduğunu söyle. Seni almaya geliyorum.” Arka plandaki seslerden çoktan bir arabaya bindiğini ve çalıştırdığını anladım. Konuşmaya çalıştığımda sadece nefesler çıktı dudağımdan. Daha kararlı bir şekilde, “Seni almaya geleceğim, bunu biliyorsun değil mi?” dedi.

Onu hiç bilme. Pek çok şeyi bilmekten ve anlamaktan korkan yanım aydınlığa sırtını çevirdiğinde bildiklerimi unutmak daha kolay olur muydu?

“Biz iyiyiz. Ankara yakınlarında bir yerdeyiz ama neresi bilmiyorum. Yabancı.”

“Önemli değil, sadece sakin ol. Bana konum gönderebilirsin.” Ben bile kendi varlığımdan şüphe edecek kadar çaresiz haldeyken sözleri bir kere bile yüzümü çevirip bakmadığım o geçmişin içinde gibiydi. “Biz mi?”

Kendimi tutamadığım o saniyede nefesim titrediğinde bunu bile fark etti çünkü benim nefeslerim titredikçe o nefes almayı kesti sanki. “Her neredeysen çok geç olmadan ben de orada olacağım.”

Öyleyse zihnime gel, diyorum kendi kendime. Ben orada karanlığa yürürken senin aydınlıkla ne işin var?

Ama o aydınlıkta değildi. Hayatını gözden geçirdiğinde, diye cümleye başlayan Tolstoy’da bunu çok iyi biliyordu, korkunç bir yaşam sürdüğünü, ruhunun ürkütücü göründüğünü fark etti. Yine de bu yaşamın ruhun üzerinde hafif bir ışık vardı.

İstediğim gözlerimi kör eden bir aydınlık değildi artık, sadece hafif bir ışıktı. Belki de bu yüzden diğer tüm kapılara sırtımı dönüp altından ışık sızmayan kapıya gidiyordum.

“Lara? Neden bana cevap vermiyorsun?” Hala konuşmaya devam eden ses beni daldığım karanlıktan kurtaramadı, aksine kapının koluna hızla asılan bir yanım devreye girerek karanlığı çağırdı.

Herkesi ve her şeyi ardımda bırakabileceğim o karanlığa karışmazsam ilk yenilen ben olurum korkusundan ışıkları söndürdüm. “Gelme.” dedim itiraz kabul etmeyen bir tonla. Murathan’ın tutuşu sıkılaştı. “Gelmeni istemiyorum.”

“Ama…” Sesindeki çaresizlik tenime değen kar tanelerinden bile daha gerçekti ve dudaklarımın titremesini durduramadım.

“Yakında biz geleceğiz.” Daha fazla dayanamadığımda dudaklarımdan kısık bir hıçkırık kaçtı. “Polise yakalanmak istemiyorum, neresi güvenli olur-“

“Erdem abinin evine gel.” dedi bir saniye bile beklemeden. “Genelde herkes orada oluyor… neler olup bittiğini konuşmak için.”

Geride bıraktığım hayatın ben yokken bile hala akıyor olmasının sızısı yüreğimde dolandı. Kaçıp gitmekte ne vardı, gerçek hayat bıraktığın yerde dururken.

“Tamam.” dedim kısıkça.

“Ne zaman-“

“Bilmiyorum-“

“En azından telefonu açık tutamaz mısın?”

“Hayır-“

“Neden-“

“Hoşça kal.” Yeni bir cevap vermesini beklemeden önce çağrıyı sonlandırdım sonra da beni almaya gelen o olmasın diye telefonu kapattım.

Duyduğum tek şey kendi sessizliğimdi. Az önce olanlar hayal miydi yoksa gerçeğin ta kendisi miydi anlayamıyordum. Boşta olan elimle yanaklarıma dokunduğumda tenimin hala yaşlarla ıslandığını fark ettim. Tenim de kalbim gibi hissizleşmişti sanki.

Sonra Murathan’ın yanımdaki varlığını hatırladım. O hala sıkıca elimi tutarken çevremizdeki sessizlik genişleyerek bizi yuttu sanki. Elimde ateş varmış gibi birden ondan çektim.

“İstersen bir süreliğine başka bir yere gidebiliriz.” dedi. Gözlerime baktı, sonsuzluğun içinde kaybolan derin bir düşünceye ulaşmaya çalışır gibi.

“Hayır,” dedim o sonsuzluğun içinde çoktan kaybolmuş bir sesle. “O bana söz verdiği her seferde geldi.”

İnsan bir şeyi bir anlığına kavrayabilirdi fakat benim görmeyi reddettiğim her şey derin bir sonsuzluktaydı ve ardından gelen uzun, ağır saatlerde kaybedilen her şey aslında bir anlıktı.

Ruhun erişebildiği yükseklikleri korumak çok güçtü. Daha da güç olan, bile isteye o yükseklikten atlamaktı. Ve ben anıların sayfasında ölü bir iz bırakan o ismi anarken, çoktan kendimi ruhun erişebildiği yüksekliklerden aşağı bırakmıştım. “Şimdi ben de Mir’e gidiyorum.”

Bize ne hissettiğini söylemeyi ihmal etme!