32. BÖLÜM

Ve ben hayatın güneşli tarafında yürürken, sen kasten gölgede kaldın.
A gyertyák csonkig égnek /Sándor Márai

Sonsuzluk aldatıcıdır, yanıltır, kandırır, yüz üstü bırakır.

Yarım kalırsın, yarında kalırsın, kapıların ardında kalırsın.

Çok uzaklarda görünen ışıltılı kentlerin varlığından bir haber olduğum zamanlar vardı. Wilde oralara, Tanrı’nın kenti derdi ama çok uzaklarda olduğunu özellikle vurgulardı.

İnsanın gözünü kamaştıran, kusurları yok sayan, karanlıklar içinde kalana bile kapılarını açan, belki de yaşamı anlamlı kılan bir yerdi ama ben o kadar yersiz ve yurtsuzdum ki yaşamı anlamlı kılan hiçbir şeyin bende karşılığı kalmamıştı.

Yeri geliyordu, yaşamın kendisi bile anlamsızdı.

Uzaklardaki Tanrı’nın kentine bir sonsuzluğa bakar gibi bakıyordum. Çok uzaktı, koşsam yetişemezdim. Karanlıktaydım ve ait olamama korkum önümde bir duvar gibi yükselmişti. İnsanlar tarafından dışlanan bir ruhtan, kentlere ait olmasını bekleyemezdin. Issızlık onun ilk adı olur, kulağına fısıldanan isim de anlamını yitirirdi.

Yalnızlık orada olurdu, kalabalık bir kente bakarken yalnızlığı hissetmek hep daha kolaydı.

Kimse yokken hissedilen duygunun adı ise bambaşka olurdu. Bazıları buna yıkım derdi. Yıkılan da yıkımın altında kalan da yıkımın kendisi de aynı kişi olurdu. Orada başka kimse olmazdı çünkü. Karanlıkta atılan çığlığı duyan kimse yoksa, insanın kendi içine yıkılmaktan başka çaresi kalmazdı. Bazı insanları çok güzel yıkarlardı.

Tanrı’nın kenti uzaklarda ışıldamaya devam ederdi. Birileri kendi içine yıkılan enkazın altında çırpınırken diğerleri oralarda gülümserdi. Duygular acımasızlaşırdı. Öfkeyle titreyen bir el taşları fırlatırdı. Bir pencere parçalara ayrılırken başını uzatıp kim bu diye bakan olmazdı. Işıkların önüne kalın bir perde daha çekilirdi. Gülüşler kahkahaya dönüşürdü. Uzaklar, hep uzaklarda kalırdı sonra.

Kendi enkazından çıkan kimse başka kentlere koşmazdı, sırtında kendi enkazının yaralarını taşıyan kimsenin ışıldayan kentlerle işi olmazdı.

İnsan bazen ne kadar çabalarsa çabalasın değil Tanrı’nın kentine ulaşmak, bazı kapıların ardına bile geçemiyordu. Ardına geçtiğim her kapının ardından yaşadığım onca şeyi düşünüyordum da hayatım boyunca kimse beni karşılıksız ve beklentisiz sevmemişti. Hep bir çıkar uğruna feda edilen taraf olmuştum.

Bir kapı açmıştım, orada bir şeylere ait olmak istemiştim ve buna çok da güzel inandırılıp sırtımı güvenli bir dağa yaslamıştım. Esasında ben kimseye ait olamamıştım, kendime bile. Başka bir kapı açmıştım, ardına geçtiğimde orada beni sevecek birileri olsun istemiştim. Ama karanlıktı. Bu beni durdurmamıştı.

Oysa anlamalıydım. Karanlığın içinden gelen bir sevgi gerçeklerin gölgesini bile göstermiyormuş insana. Sadece yalandan bir mum yanıyormuş bazı kapıların ardında.

Ben o mumla yanmayı göze almıştım.

Sonra mum sönmüştü.

Gözlerimi karanlığın içinde yeniden açacak cesarete kavuştuğumda geçmiş hayatımın geçtiği sokaklara bakıyordum.

İçinde olduğumuz arabayı kullanan kişi Murathan’dı. Neredeyse iki saattir yoldaydık ve gece çökmüştü. Yolculuğun herhangi bir noktasında bir polis çevirmesine yakalanacağız diye tedirgin olsak da şimdiye kadar önümüze çıkan kimse olmamıştı. Benim üzerimde kapüşonunu başıma geçirdiğim bir hırka, Murathan’ın ise yakalarını boynuna siper ettiği bir paltosu vardı.

Ara ara ona yolu tarif etmem dışında pek bir şey konuşmamıştık. Konuşmak istemediğimden değildi tabi ama Sihirkent’e yaklaştıkça göğsümde varlığını belli eden kalp çarpıntısıyla baş etmeye çalışıyordum. Tanrı’nın kentindeki gülüşler ne kadar arttıysa kendi içine yıkılan benim sarsıntım da o derece şiddetleniyordu. Oralarda insanlar vardı.

“Burası mı?” Murathan arabayı durdurarak bana karşıyı işaret ettiğinde Sihirkent’in kemerli giriş kapısının hemen önündeydik. Oraya bakarken aynı anda binlerce kapının sert darbelerle suratıma kapandığını, beni yaraladığını hissettim.

“Evet, burası.” Panik etkisi yerini yavaş yavaş içimde kaynayan korkuya bıraktığında, buz gibi olan ellerimden bir titreme geçti. Gözlerimin önünden geçen geçmişinse tarifi bile yoktu.

Boğazımı temizleyerek ellerimi bacaklarımın arasına sıkıştırdım. “Beklemek daha kolay hale getirmeyecek, bence devam etmelisin.” dediğimde Murathan hala sessizce karşıya bakıyordu.

Bunca yıl sonra araba kullanmak konusunda hala bu kadar uzman olmasını beklemiyordum ama koltuğa oturur oturmaz tüm sisteme adapte olmuş ve yola koyulmuştu. Sanırım bu onun için bisiklet sürmeyi hiç unutmamak gibi bir şeydi.

 “Güvenliği nasıl aşacağız?” Sorusu üzerine derin bir nefes aldım. Cevabı biliyordum ama bunu yapmak beni, burada olduğumu ifşa edecekti. Yine de işler o noktaya geldiğinde ne yapacağıma karar vermem gerekiyordu.

Yavaşça arabanın camını aşağıya indirdiğimde güvenlik de kulübenin penceresini açarak, “Kim için gelmiştiniz?” diye sordu. Adam uzun yıllardır burada çalışan biriydi ve camda beni gördüğünde yüzünün rengi attı. “Ah… Lara Hanım, siz?”

“Lütfen kapıyı açar mısın?” Sesim tahmin ettiğimden daha zayıf çıktı. “Önemli.”

Sessizlik ve şaşkınlık içinde geçen birkaç saniyeden sonra adam nihayet kendini toparlayıp demir kapıyı açtı. Araba yavaşça açılan kapıdan ilerlemeye başladığında şaşkın gözlerle arkamızdan baktığını dikiz aynasından görebiliyordum.

Yeniden yola döndüm ve ezbere bildiğim sokakları aşarken Murathan’a yolu tarif etmeye devam ettim. O an aslında hiç geri dönmek istemediğimi fark ettiğim saniyelerdi. Geride bıraktığım hiçbir şey aynı değildi ve ben de o kız değildim. Bu yaptığım aptallıktı, hiç gelmemem gerekirdi.

Nasıl onunla yüz yüze gelecektim. İçimdeki öfke bir dağı bile ateşe verebilirdi.

Araba sonunda Erdem abinin evinin kapısına ulaştı. Biraz ileride benim evim duruyordu ama oraya dönüp bakamadım. Murathan da en az benim kadar tedirginlik içindeydi. Belkiler birbirini takip eden yaşlar gibi diziliyordu hayatıma ve öyle bir an geliyordu ki yaşlar yerini kana bırakıyordu. O zaman yeni bir belki doğuyordu kafamda; Belki diyordum, belki bir gün affetmeyi bile…

Ama kendi dünyasının altında kalan bir insanın hissedebileceği tüm çaresizlikle açılan kapıya bakarken yapamayacağımı, hiçbir duygumu aşmayı başaramayacağımı anlıyordum.

Evin kapısının açılma sesini duyduğumuzda Murathan keskin bir nefes aldı ve ben sıkıca kapı kolunu kavradım. Kızarsın ama yanacak gücü kalmadığında yerini karanlığa teslim eden bir muma dönüşür belki bu kızgınlık, ağlarsın ama koşarak kendini yağmurun altına attığın bir vakitte yaşların yerini yağmurla değiştirmeyi öğrenirsin, üzüldüğün kadar dudaklarına gerçek bir gülümse dikmeyi öğrendiğin gün gelir ve Lara, senin tenin belki bir gün çok iyi dikiş tutar. Öyle bir ihtimal varsa, neden daha kimseyi görmeden bu kadar titremeye başlamıştı bedenim?

“Biri evden çıkıyor.” diye mırıldandı Murathan. Kontrolden çıkan nefeslerimle mücadele edebilmek için gözlerimi kapatıp ellerimi göğsüme bastırdığımda kalp atışlarım avuçlarımdaydı. Buz gibi terlediğimi hissediyordum ve bir an sonra Murathan’a baktığımda o da kendi sakinliğinde boğulan bir adam olarak duygularını çok iyi saklıyordu.

Hava kar yağıyordu ama aramızdaki beyaz perde bile kapıdan çıkan siyahlar içindeki bedenin kim olduğunu görmemize engel değildi.

Hayatla arama örebileceğim duvarlar bu kadardı işte. Birileri gelir ve bir şeyleri çok güzel yıkardı. Tanrı’nın kentinde yıkımlar nasıl olurdu bunu bilemiyordum çünkü hiçbir zaman ait olabileceğim kentlerim olmamıştı. Orada yıkım yoktu belki, Tanrı’nın kenti her zaman kapılarını açardı birileri için. Benim için açılmıyorsa hayatımda hala bulunamamış kapılar vardı.

Birkaç saniye kar tanelerinin arasından o bedeni izledik. Gece hala zifiriydi ama ışıklar onu görmemize yetiyordu. O sessizlikte içime çektiğim her nefesin anlatacak bir hikayesi vardı. Hatırlamam gerekiyordu, belki de unutmam… hayır hayır, hiç yaşamadım ki, neyi unutacağım ben şimdi?

Beni, diye fısıldadı bir ses.

“Öylece gidiyor musun?” diye fısıldadım arabanın kapısını açan Murathan’a.

Beni, dedi tekrar. Ama unutmak yasak, hatırlamak zorundasın.

Yalancısın.

Orada duruyorum işte.

Seni hiç bilmediğim yerde. Seni hiç bilmediğim şekilde. Seni hiç sevmediğim yerde. Seni hiç sevmediğim şekilde. Seni hiç anlamadığım yerde. Seni hiç anlamadığım şekilde. Sen istedin diye, beni bilme, beni sevme, beni anlama dedin diye. İstediğin ne varsa verdim sana, şimdi ne kaldı senden geriye?

Peki ya kalbinden geriye ne kaldı, kalbini de alıp benden uzaklara gittiğinde?

Sen hariç her şey.

“O benim oğlum.” dedi Murathan, zaten bildiğim bir gerçeklikle. Yanında olmak istediği ben değildim, tıpkı Dantes gibi o da birilerine kavuşmayı bekleyendi. Bense aradan çekilen olmak zorundaydım.

“Tabii, anlıyorum.”

Kaos ve savaşlar sona erdiğinde, insan aynaya döndüğünde ve kendine gülümsediğinde ne hissediyorsa kalbine dokunduğunda da aynısını hissedebilirdi.

Aynalarım kırılmıştı bunu kabullenmiştim ama kalbim neden vermiyordu bana istediğim yansımaları?

Zihnimdeki dünya ulaşamadığı yansımaların arayışındayken gerçek dünyada Murathan arabadan indi. Ben de kendime engel olamayarak indim ama yürümeyi reddederek sadece kaldırım kenarında kaldım. Bir elim hala arabanın kapısına tutunuyordu düşmemek için. Oysa ihtiyacım olan düşmemek için tutunacağım bir kapı değildi.

Hangi kapı? Tanrı’nın kentine açılan kapı mı?

Hayır, hayır benim aradığım o değil, ‘güzel denilen kapı’yı aradım ben.

Hangi kapıyı açarsam doğruyu bulacağım bunu hiçbir zaman bilemeyeceğimi biliyordum. Bildiğim tek şey hayatımın sonuna kadar kapıları açmakla, çalmakla, zorlamakla ve de kırmakla meşgul olan bir insan olacağımdı.

Bu kez hayat bana sen dur demiş ve önümde sayamayacağım kadar çok kapı açmıştı. O kapıdansa yüzlerini kar yağışından net göremesem de tanıdığım insanlar çıktı.

Gece onlar gelene kadar sessizdi, ama dedim ya, sonra onlar geldi. Kapılar açıldı ve gürültülü ayak sesleri bir anda toprağı işgal etti. Bağrışlar oldu, sonra Murathan onlara doğru yürürken bir anda çöken bir sessizlik.

Dudaklarımdaki tüm güç çekildi.

Eğme başını Lara, bakışlarını kaçıracak bir şey yapmadın sen. Bırak onlar kaçırsın bakışlarını ve bırak onlar utansın senden. Işıklar geceyi bıçak gibi kesmeye devam etti ama öyle bir gece çullandı ki üzerime gökyüzündeki tüm yıldızları bana verseler de o karanlık kaybolmazdı.

Ama yıldızları istemedim ben, yıldız olmak istedim sadece. Bir tane ve gökyüzünde. Gecenin içinde ve gecenin kendisiyle birlikte. Çünkü nasıl ki gece yıldızları doğuruyorsa göğsünde ben de gecenin koynunda yaşamak istedim delice. Işıkları söndürselerdi keşke, yıldızları görseydim. Bir yıldız olsaydım, son kez benim için çökseydi yeryüzüne gece.

Ve sonra o gece… çöküverdi yeryüzüne.

Ben ki yıldızların infilak ettiği bir gökyüzünden düşen ateş parçasıydım ve düştüğüm ilk yer kendi adımın yazılı olduğu bir kitap sayfası olmuştu. En çok kendimi yaşayayım derken ilk önce kendi adını yakan bir kıza dönüştürdü hayat beni. Lara, hadi ateş ol yan şimdi. Küllen gitsin, karlar saklar seni. Kış geliyor, hissettin mi?

Elimden anlatmak istediğim kelimeleri aldığında geriye anlatacak hiçbir şeyim kalmayacak sandılar ve öyle bir an geldi ki en çok ben susuyor olsam da en çok beni anlayan biri esir aldı hayatımı. Lara, hadi ateş ol yan şimdi. Zindanında küle dönen kaç mahkûm senin geçtiğin yoldan geçti.

Hayatım, orada, gecenin hırsızı bir çift gözün içinde yeniden canlandı ve adımın yanan her bir harfi gecesinin içinde alev aldı. Lara, hadi ateş ol yan şimdi. Değdi mi yeniden gözlerine bir adamın gecenin hırsızı gözleri?

Önce ayaklarını gördüm, kalın postallar içindeydi. Mevsim onun için her daim kıştı sanki ve her daim üşümekten korkan bir adamdı. Sonra bakışlarım bir zamanlar sırtımı yaslayabileceğim tek dağ olduğuna inandığım bedenine yükseldi. O dağı aşmaya çalıştığım her saniyede avuçlarımın aldığı darbeler hala sızlarken göğsü hızla yükselip alçaldı. Lara, hadi ateş ol yan şimdi. Hiç inanmadın ama kış mevsimini getirdi mi sana yine Kış Askeri?

Oradaydı. Lara.

Gelmişti. Hadi ateş ol.

Ama ben miydim gelmek istediği? Yan şimdi.

Gözlerinde bir mezar taşı gördüm. Acı gününde tenhada, yazıyordu başında. Özle onu, adını an diye bitiyordu sonra.

Gözleri benden kayarak babasına değdiğinde denizlerin tamamı dünyayı esareti altına aldı. İşte şimdi If Şatosu’nun mezarlığı denizler oldu. Monte Cristo bu kez ayağında bir prangayla uçurumdan denize atılmadı ama uçurumlar, bir baba ve oğul yıllar sonra ilk kez göz göze geldiğinde denizler altında kaldı.

Kaşlarının çatılışını ve kara karışıklığının bir mezar taşına işlenen satırlar gibi harf harf solgun yüzüne işlenişini izledim. Benim mezar taşımdaki harflerse sessizlik uzadıkça bir bir silinmeye ve beni adsız sansız bir ölüye çevirmeye başladı. Dudakları kış mevsiminde gökyüzüne süzülen kar tanelerine şahit olmuş gibi aralandı.

Gözleri gökyüzüne giden yolu değil, mezar taşlarına giden yolları takip etti. Yüzünden bir gölge geçti ve öyle bir baktı ki, orası tamamen karanlık içinde kaldı.

Dehşet içinde fısıldadı. “Baba?”

Zaten adım neyine yarayacaktı, hayatı boyunca özlediği insan artık karşısında duruyorken. Lara, ateş ol yan şimdi. Değdi mi gözlerine baktığı ilk anda adını anacak korkuna? Adın, neyine yarar ki?

Sadece anıların sayfasında ölü bir iz bırakmış bir kız çocuğuydum ve on yaşındayken o odanın kapısı açıldığında nasıl gözlerimi kapattıysam bir kez daha kapatmak ve açıların kapıların gerçek olmadığına inanmak istedim.

Kimsenin göremediği sırları saklayan gece, o saniyeden sonra beni de karların arasına sakladığı için şükrettim.

Dantes’in babasına doğru yavaşça yürüyüşünü nefes bile almadan izledim. Sanki ölmüştüm de o an onu izleyen ben değildim, ölü bedenimden sıyrılıp kopan ruhum havada süzülerek izliyordu olan bitenleri.

Etrafımızda yeni bir kaosun başlangıcı vardı. Onun arkasından kapıdan çıkan ve neler olduğunu anlamak için hep bir ağızdan konuşan insanların gürültüsü geceyi esir almıştı ama hiçbirinin ilerlemeye cesareti yok gibi kapının önüne yığılmışlardı.

O gürültülerin içinde bir adamın ufak ufak attığı adımlarının sessizliği…

O sessiz adımlara sahip adamın gözlerinin gözlerime bir daha değmeyişi…

Dünyanın bittiği bir düzlük varsa orası burası olmalı diye düşündüm. Benim de gözlerimin çok şeyden kaçtığı olmuştu ama kaçan bir gölgeyi yakalamak karanlığın içinde sarhoş olmak gibi bir şeydi. Sendeleme etkisi yaratıyordu insanda, ne tarafa gidersen git dünyanın kıyısından aşağı düşeceğini hissediyordun çünkü zamanların birinde, belki de birinin gözlerine değecek kadar bile dünyada yerin kalmadığını hissettiğinde sonuna geldiğin o düzlükten aşağı düşeceğini biliyordun.

Kabullenmen gerek aslında bunu diyordum kendime. Bir beklentim olduğundan değildi elbette, beklediğimin bu olmamasındandı sadece.

Birbirini takip eden günler şahitti, ayrılıklar hep farklı bir sonla biterdi ve biten her ayrılık da aslında yine ayrılık olarak tanımlanabilirdi. Bu da öyle bir şeydi. Bitmişti ama hep olduğu gibiydi. Tanımında bir değişiklik yoktu.

Fakat bir cümleye konulan noktadan sonra bazen öyle farklı bir cümle yazılmaya başlanırdı ki aynı paragrafın içinde iki farklı dünya bulmak mümkün olurdu. Onun bir zamanlar gözü değdiği ben değilken bile gördüğü benken, şimdi gözünün önündeyken bile beni görememesi gibi.

Babasına bakıyordu elbette.

Saçma olurdu zaten. Sana bakmasını beklemen fazla büyük bir aptallıktı. Orada bir adam duruyordu, Lara sen kendi baban için dünyanın alt üst olmasına izin vermiş bir kızsın, şimdi yıllarca babası için hayatta kalmaya çalışmış bir adama neden babana yürüyorsun diye soramazsın. Sadece yolundan çekilebilirsin. Ve çekildiğin yol aslında senin hiç oraya ait olmadığının kanıtıdır.

Öyle yapmaktan başka çarem yoktu.

Babasına doğru yürüyen adam, Murathan’ın biraz uzağında durarak onları izlediğimin artık farkında değil gibiydi. Yüz ifadesi mutlu değildi ama şokla birlikte gelen sarhoşluk oradaydı. Bir imkansızlığın öznesi duruyordu karşısında, attığı her adımda o imkansıza yürüdüğünü biliyordu.

Gözlerimi ondan ayırmadan birkaç adım gerileyerek arabanın etrafından dolandım ve görüş açısından iyice uzaklaştım. Kendimi iyi hissetmiyordum, midem bulanıyordu.

Yapmam gereken bir şeyler vardı ama ne yapmalıydım? Ne yapacağını, ne yöne gideceğini bilemeyen bir insan yüzünü kime dönerse doğruyu bulabileceğine inanabilirdi ki? Benim doğrularımın artık bana yön gösterebilecek bir yanı yoktu.

Hala onun kafamın içinde Dantes diye var oluşu mu beni bu hale getirmişti? Hala ismini bana verdiği haliyle anmak istiyor oluşum mu? Yoksa ilk geldiği ben olmadım diye mi oldu bütün bunlar?

Artık orada daha fazla kalarak kendime işkence edemezdim. Kimsenin varlığımı fark etmesine izin vermeden usulca arkamı döndüm ve arabayla geldiğimiz yoldan hızlı adımlarla, herkesi ardımda bırakarak ilerlemeye başladım.

Yaptığımın mantıksız olduğunu kanımın son damlasına kadar biliyordum. Erdem abinin yanına gitmeli ve son durumları öğrenmeliydim. Polisler hala beni arıyor olmalıydı, bense bir kaçak gibi ıssız yollarda bir başıma yürümeye devam ettim. Başka bir şey yapabilecek gücüm yoktu.

Babasına sarılmış mıydı ardımda bıraktığım adam? Ona söylediği ilk cümle ne olmuştu? Mesela babasına kavuştuktan kaç saniye ya da dakika sonra benim yokluğumu fark edecekti?

Gerçi artık bunlar önemli şeyler değildi, gözümden akan yaşları silerken kendime bunu söylüyordum. Gözyaşı dökmesi gereken ben değildim ki. Asıl onun benim için ağlaması gerekmiyor muydu?

Güvenliğin olduğu çıkışa kadar yürümem ne kadar sürdü bilmiyorum ama o süre zarfında peşimden gelen kimse olmadı. Ben de ardıma dönüp bakmadım zaten. Güvenlikteki adam beni yeniden ve bu kez daha da dağılmış bir halde karşısında gördüğünde telaş içinde kulübeden çıkarken adımı sesleniyordu.

“Lara Hanım!” Şu an bununla uğraşmak istemiyorum. “Lara Hanım bir saniye bekler misiniz?” derken koşarak yanıma ulaştı.

“Ne var?” Sesimin agresif çıkmasına engel olamadım.

“Sizi burada görmeyi beklemiyordum ama,” Konuşurken bütün bu olanlara dahil olduğu için heyecanlı görünüyordu. “Olur da görürsem diye haber vermem gereken biri vardı.”

Adam konuşurken hızla gelen bir arabanın farları ikimizi aydınlattığında gelenin kim olduğunu bilememenin paniğiyle hemen arkamı döndüm ama adam daha ben bir adım bile atamadan kolumu yakaladı. “Ne yapıyorsun? Bırak kolumu!”

“Sadece bir saniye bekleyin.” derken ikimizi de yoldan çektiğinde ona karşı koymadım. Nereye kadar mücadele edebilirdim ki ya da kaçsam nereye gidebilirdim sanki. Nereye gidebilirdim?

Tanrı’nın kentine adım atmak ve pencerelerinden ışık sızan bir evin kapısını çalmak pekâlâ güzel olabilirdi ama önceliğim bir başkasının evine sığınmak değildi hiçbir zaman. Kendi karanlığımla mücadele edeceğim diye gerçeklerin üzerindeki ışığı bile görmemiştim. Bir aptal gibi… kendimi o karanlıkta bırakmıştım.

Tanrı’nın kentinden de nefret ediyordum, hiçbir kentte, hiçbir evde ya da hiçbir kapının ardında benim için doğru bir tercih yoktu artık. Gözlerimi açtığım ilk andan şu ana gelene kadar olanları yazmaya bile gücüm yetmezdi.

O an sanki birileri beni duydu. Bana bu kentlerde yalnız olmadığımı kanıtlamak istercesine ayağımın dibinde duran arabadan Jülide hızla indiğinde ve bir an bile tereddüt etmeden yanıma gelip bana sarıldığında şoka uğradım. “Şükürler olsun.” diye mırıldandı defalarca kez. “Başına bir şey geldi diye korkudan öldüm.”

“Jülide?” Benim sesim fısıltı gibiydi, duymuyor olmalıydı. Sadece sıkıca sarılıyor ve beni bulduğu için ne kadar mutlu olduğuna dair bir şeyler mırıldanıyordu. “Jülide ne işin var burada? Sen evde değil miydin?”

“Konuşacağız hepsini.” Geri çekilirken iyi olduğumdan emin olmak istercesine bir süre gözlerime bakmaya devam etti. Sonrasındaysa güvenliğe döndü. “Geldiğini gören kimse oldu mu?”

“Hayır, arabayla siteye giriş yaptıklarında hemen size haber verdim. Başka gören kimse yok.”

Adamın çoğul konuşması üzerine tedirginlik içinde alt dudağımı ısırdım. “Biriyle mi geldin?” Jülide’nin sorusu sadece bir saniyeliğine unuttuğum her şeyin hızla geri gelmesine neden oldu.

“Yanında yaşlı bir adam vardı.” Benden önce davranarak cevap veren güvenlik, öfkeli bakışlarımla karşılaşınca boğazını temizledi.

Verdiğim tepki anlamsızdı aslında, herkes yakında kiminle döndüğümü öğrenecekti ve bu insanlar benim iyiliğimi düşünen insanlardı. Yine de o an konuşmak istediğim son şey Murathan’dı. Günlerdir zihnim onunla yeterince meşgul olmuştu.

Jülide’nin gözleri şüpheyle kısıldığında “Anlatırım.” diyerek bazı şeyleri ötelemeye çalıştım.

“Kimdi?”

“Anlatırım dedim ya.”

Daha fazla ısrar etmeden kafasını salladığında derin bir nefes aldım. “Peki, hadi bin arabaya. Kimse görmeden seni buradan götürmem lazım.”

Bir şeyleri sorgulamama izin vermeden beni arabaya bindirdi ve hızlı adımlarla arabanın etrafından dolanıp yanıma oturdu. Etrafına attığı birkaç gergin bakışın ardından emniyet kemerini bağlayıp arabayı çalıştırdı. Yola çıkmadan önce ısıtıcıyı açtı ve gaza bastı.

“Artık buradaki evde kalmıyor musun?”

“Partinin ertesi günü ekipler geldi ve evi talan edip aradılar. Daha fazla orada kalamazdım. Saatler süren bir sorgudan sonra şehir dışına çıkma yasağı koyarak saldılar beni, ben de küçük bir daire kiralayıp oraya geçtim. Şimdilik yalnızım. Buraya yakın sayılır.”

Anladım dercesine kafa sallarken o anlarda burada olmadığıma şükrettim. Jülide’nin merak ettiği çok soru var gibi görünüyordu ama şimdilik sessizdi. O geceden başlayarak anlatmam gereken çok şey olacaktı ve benim de istediğim birkaç sorunun cevabını belki biliyor olurdu. Aklıma gelenler bir an ürpermeme neden olunca kollarımı karnıma dolayarak başımı cama yasladım, Jülide üşüdüğümü sanmış olmalı ki ısıtıcıyı artırdı.

Oysa üşümemiştim, sadece acı çekiyordum. Bir anlığına camın ardından gözlerim dikiz aynasındaki yansımama iliştiğinde orada kendime ait bir şeyler göremedim.

Bazen kalbin kapısı kırılmadan içindekileri de göremezdin. Kalbimin kırılıp dökülen kapılarına şöyle bir bakıyordum da orada biriken enkazlar yüzümde kış mevsimi gibi soğuk bir ifade yaratmıştı ve aynaya bakan Lara’nın kendini tanıyamaması çok normaldi.

“Bütün bunların zor olduğunu biliyorum ama her şey yoluna girecek. Bunu aşacağız.” Jülide kendi içimde nasıl hislerle mücadele ettiğimi anlamış gibi sessizliği böldüğünde kendimi gülümsemeye zorlasam da dudaklarım milim kımıldamadı.

“Elbette.” demekle yetindim kısıkça.

Şimdi geçmişim tüm insanların dilinde konuşuluyor olmalıydı. Bir süre sonra eskiyerek önemimi yitirecektim ama o güne kadar etrafımda dolanan fısıltılarla mücadeleye devam edebilir miydim? Duymak ister miydim o kelimeleri?

Bir yanım bunu yapmayı deli gibi istiyordu. Dışlanmış mıydım? Yolsuzluk yapan bir siyasetçinin kızı olarak insanların gözünde nasıl bir yer edinmiştim? Kitabım… kimsenin hayatında iz bırakamadan öylece tarihten silinecekti.

Araba duraksadığında hala kafamda sorularıma cevap arıyor ve bir o kadar kaçıyordum sorulardan. Jülide’nin evi altı katlı küçük bir apartmanın en üst katındaki daireydi. Eve girdiğimizde ve bana temiz kıyafetler verip duş almama müsaade ettiğinde kendimi dünyanın en şanslı insanı saydım.

Duşta yarım saat kadar kalmış olmalıyım çünkü çıktığımda derim buruşmaya başlamış haldeydi. Jülide’nin benim için bıraktığı eşofman takımını giyerken içeriden yemek kokusu geliyordu ve karnım gürültüyle guruldadı. Giyinmek için acele ettim.

İçeri geçtiğimde Jülide orta sehpaya benim için bir tepsi sıcak yemek koymuştu. Kendisi de koltukta, bilgisayarını kucağına almış oturuyor ve bir şeylerle ilgileniyordu. Davet beklemeden yere bağdaş kurup oturdum ve bir süre sessizce yemeğimi yedim. O ise her tarafa dağılan belgelerle ve bilgisayarıyla ilgilenmeye devam etti. Arada telefonda avukat olduğunu tahmin ettiğim biriyle görüşüyordu çünkü sürekli hukuki terimler kullanıyordu. Ama konuşmalarının hiçbirinde isim kullanmadı.

Nihayet yemeğim bittiğinde kalkıp koltuğa, yanına geçtim. Birkaç kâğıdı kenara itmek zorunda kalmıştım. Jülide diğer tarafta duran katlı bir battaniyeyi bana uzattığında itiraz etmeden alıp bacaklarımın üzerine örttüm ve kısa bir anlığına kendimi o sıcaklığın içinde çok iyi hissettim.

Ta ki, “Kendini daha iyi hissediyorsan bana neler olduğunu anlatman gerekecek.” cümlesi aramızda asılı kalana kadar.

Bir zamanlar annesine sarılarak uyuyan Lara’nın hayaleti zihnimde dolandı durdu. Jülide bir bekleyiş içinde bana bakarken kendimi her saniye daha da küçülmüş hissediyorum. Sanki hıçkırıklarla ağlasam ve o an bana sarılsa her şey geçip gidecekti ama bazı hisler çok nafileydi hayat için.

“Hadi Lara,” dedi ben sessiz kaldıkça daha çok sabırsızlanarak. “Sessiz kalman gereken günleri çok geride bıraktık.”

Derin bir nefes alarak şakaklarımı ovaladım birkaç saniye. Parmaklarımı gergince yanaklarımda gezdirdim. “Her şey Mihri’yle mezuniyet için son gün yeni elbise almaya karar verdiğimizde başladı.” dediğimde kaşları bunu, bu kadar eskiyi ve böyle önemsiz bir detayın konuyla alakasızlığını çözememişçesine çatıldı. “O gün gittiğimiz mağazada başıma ilginç bir olay geldi.”

İşte böylece her şeyi ona anlattım ve koca bir sırrı usulca erittim.

Bitirdiğimde ve beni soru yağmuruna tuttuğunda ona hatırladığım tüm detayları vermeye çalıştım. Nihayetinde ikimiz de yorgun düşerek sessizliğe gömüldük.

Sözlerimden geriye kalan hisler gözlerimin önüne bomboş bir savaş meydanı getirdiğinde ziyan edilen orduların ardında bıraktığı enkazı her zerremde görebiliyordum. Benim yüreğim bugüne kadar çok fazla savaşa ev sahipliği yapmıştı ama bir sonraki savaşta enkazı tek başına toparlaması gereken ben olacaktım. Acımın ve geçmişimin durağı aynı yolun kıyısında birbirine denk gelmişti. Şimdi her acıda geçmişim, geçmişimin her anındaysa acı vardı. Hangi savaş ruhuma atılan düğümü çözebilirdi ki?

Jülide’yse o düğümlere sanki bir tanesini daha eklemek istercesine, “Erdem’le konuşmamız gerekiyor.” dedi. Mayıştığım koltukta doğruldum ve dehşete düşmüş yüz ifademi saklayamadan ona baktım.

“Ama o da orda.” Artık kimden bahsettiğimi isim vermesem de anlayacaktı. “Jülide ben şu an onunla yüzleşmek-“

“Kimseyle şimdi yüzleşmek zorunda değilsin. Zaten yarın sabah buluşmak için ayarlama yaptık Erdem’le. Yalnız görüşeceğiz.”

Kalp çarpıntım usulca azalırken derin bir nefes aldım ve yavaşça arkama yaslandım. “Yarın sabah ne için buluşacaksınız?”

“Tarık için.” dedi Jülide. “Yarın gözaltı süresi bitiyor.”

Bir keresinde Cioran bir kitabında şunu yazmıştı; inkâr edildiği zaman, ne istendiği bilinir. Bunu hep şuna yorardım; ne istediğimi o kadar iyi bilirdim ki bu isteğe boyun eğmeyi kabul edemeyip bir inkarın eşiğine sürüklenirdim.

Eşiklerle aram iyi değildi. Bir adım öncesi ve sonrasında büyük farklılıklar taşıyan eşiklerde takılı kaldığımda çoğunlukla doğru tarafa adım atamadığım çok olmuştu.

Neyi inkâr ettiğimi ve neyi istediğimi çok iyi bildiğim bir yerde duruyordum. Sorardım çoğu zaman kendime, önünde durduğun kapıları seçerken bile onları inkâr etmenin sebebi ne Lara? Çünkü bana kapıyı açacak kişiler beni mahvettiler diyordum sonra. Öyle olmasını istemedim ama öyle oldu. Bir yalanın elini tutarak gözlerimi kapattım. Bana böyle yürümeyi öğrettiler ve bunun gerçek olduğuna inandırdılar.

Şimdi bir gerçeğe gözlerimi açmak, bir yalanın elini tutmaktan çok daha zordu.

O halde hala neyi inkâr ediyorsun?

O halde hala neyi görmek istiyorsun?

Onu.

Kimi?

İnkâr etmiyorum ki!

O halde ne istediğini bilmiyorsun sen.

Ama biliyorum ne istediğimi. İnkâr etmemeliyim o halde. Ama o zaman gerçeğin ta kendisi olur. Ve ben asıl istediğimin gerçekler olduğunu kabul etmek zorunda kalırım. Halbuki istiyorum onları. Fakat canımı yakmayacak şekilde. Gerçeğin can yakmayan hali var mı?

Sen ateşe elini uzatırsan ateş seni yakmadan tutar mı? Belki de sadece ısıtır ama yakmaz. Hangi ateş yakmadı seni şimdiye kadar? İnkâr etme Lara, senin inkarların ateşten korkup ellerini arkana saklayana kadar.

“Ben de gelmek zorunda mıyım?” diye sordum sessizce.

Bu, inkâr etmeden kabullenmesi çok zor bir durumdu benim için. İsmi, yüzü, gözleri ne zaman ki aklımda belirse kalbimi eskilerden kalma bir sıcaklık basıyordu ve peşinden gözlerimde bir nemlilik hissediyordum. Ah Tarık… Kalbim önceden sahip olduğu güveni özlerken şimdinin güvensizliğinde yapayalnız çırpınıyordu.

“Onu gerçekten yalnız bırakmak istediğine ya da sormak istediğin bir şeyler olmadığına emin misin?”

Biliyordum ki onu gördüğüm anda üzerime koca bir zaman devrilecekti. Ya da bir çember gibi hapsederdi beni, ne zaman sınırlara yaklaşacak olsam dikenler batardı, çık çıkabilirsen şimdi buradan derdi zaman.

Sana bir sır vereyim, kendi zihninin içinden çıkabildiğin gün zamanın çemberinden de çıkarsın.

Zamanın çemberinden çıkarsan tuğlaları üzerinden atacak güce kavuşabilirsin. Ama bu o kadar kolay değildir, devrildiğin yerde seni bir mezar boşluğu bekler. İçi dolu bir mezarla mücadele edebilirsin belki ama boş bir mezarla yüzleşince anlarsın zamanın nasıl bir cellat olduğunu.

Mezarına onlarca şey gömmek istersin, geçmiş gitsin, anılar gitsin, anlar gitsin, zamanın kendisi gitsin ve girsin o mezara. Bir sen kal yeryüzünde ve o zaman gör istersin yaşamın ne olduğunu. Sanırsın ki zamanın sana getirdiklerinden kurtulunca aynaya bakmak daha kolay olur.

Ama hayır, zamanın bana getirdikleri gittiğinde, aynaya düşen hiçbir yansıma olmazdı bana dair. “Sorularıma verecek cevapları yoktur ki onun.” Parmaklarımı saçlarıma geçirdim, gözlerim boşluğa daldı.

Ben zamanla ve zamanın ona getirdikleriyle bütün olan bir kız olmuştum her zaman. Bu yanımla gurur duymuyordum. Hayatımdaki her küçük detayı, her küçük duyguyu bir lanet gibi hatırlarken zamanla mücadele etmeyi başaramıyordum. Sonunda da galip gelen üzerime devrilen o tuğlalar oluyordu. Üzerime devrilen zamanın kendisi oluyordu. Ve sonra… ben sadece düşüyordum.

“Hem hakkındaki suçlamalardan nasıl bu kadar hızlıca aklanıp salıverilecek ki?”

“Şimdilik onu tutabilecek kadar delil yok ellerinde. Benim oğlum hiçbir zaman öyle bir insan olmamıştı.”

“Sen çoktan düştüğünü söylüyorsan eğer… ben de düşmek isterdim.”

“Çünkü?”

“Çünkü dünya yansa umurumda olmaz Lara, sen o dünyanın parçası olmadıktan sonra.”

Sahip olduğum hatıralar bir kâğıt kesiği gibi kalbimi sızlatırken yaşamın avuçlarımda eriyişi ellerimi bomboş bıraktı. Önce zaman benim üzerime devrildi ve sonra ben zamanın içinde bir yerlere düşerek anılardan doğan acılara saplı kaldım. Bazen onlarca sayfa okuyup da kalbi bir kere bile teklemeyen bir kızken bazen okuduğum ve aklımda kalan tek bir kelimeyle günlerce ağlardım. O kelimelerden biri Tarık’tı.

“Ben uyuyacağım.” dedim bir anda. Koltukta kayıp kıvrılarak battaniyeyi tamamen üzerime çektim ve gözlerimi kapattım. Bu kadar hızlı hareket etmeme Jülide şaşırmış olmalıydı.

“Koltukta uyumana gerek yok, zaten zor günler geçirdin. Sana kendi yatağımı ayarlayacaktım.”

“Uyudum bile.” Yorgunluğumda kaynaklı sesim sahiden de uyku mahmuru çıkıyordu.

“Lara-“

“Jülide lütfen. En azından sabaha kadar her şeyden uzaklaşmama izin veremez misin?” Sesimdeki isyanı saklayamamıştım. Esasında isyanımın sebebi Tarık’ı bu kadar çabuk görecek olmamdı. Daha onun yaptığı şeyler üzerine düşünecek vaktim bile olmamıştı ama yarın karşıma çıkacaktı. Buna kendimi hazırlamak zorundaydım.

Sabah olduğunda hiçbir şeye hazır değildim.

Nasıl bunun normal bir buluşma olduğuna kendimi inandırabilirdim ki? Tarık ve beni bugüne getirecek olaylara bir başlangıç arıyordum zihnimde, sebebi ben olamazdım elbette. Fakat babama duyduğu nefrette beni bile karşısına alacak hamleler yapan bir adama dönüşmesinin ağırlığı benim omuzlarımdaydı.

Dantes’e elini uzatan oydu, Bazen her şeyin sebebi benmişim gibi hissediyorum. Belki ilk reddeden ben olsaydım, asla bütün bunlar yaşanmazdı. Neden ona elimi uzattım ki, cümlesini bizzat onun ağzından duyduğum gece aslında onun nazarında itiraflarla doluydu. Hangimizin yükünü hafifletmeye çalışıyordu?

Yalnızca bir anlığına o sokağa geri dönmek ve yaptıklarıma değip değmediğini görmek istedim. Gökyüzünden düşmeye karar verdiysem eğer bu fedakârlığa değmeliydi. Bir süre ortadan kaybolduğu o günlerde Hayalet’le oyun çevirdikleri o sokağa gitmişti ama bunun ona ne faydası olmuştu ki?

Bir fedakârlık yapılmıştı onun açısından ama kim neyi feda etmişti? Şu an karşımda olsa ellerimi yumruk yapıp göğsüne darbeler indirmekten, kırılmaz görünen o duvarlarını kırmaya çalışmaktan kendimi alamayacağımı biliyordum. Yine de o Tarık’tı, göğsüne inen her darbesinde sessiz bir kabullenişle bakardı bana.

Onun Tarık Solar yapan buydu. Sessizliği ve kendi derinliğinde yaşıyor oluşu. Sanki dünyadaki herkesten, ben dahil, ayrı, kopuk bir zihinle yaşıyordu. Kurduğu bağlar bile kendi zihninin sınırlarındaydı, başka zihinler sadece göz ucuyla baktığı yabancı evlerin manzarasıydı. Başka insanlara ait her düşünce ve duygudan bir yabancı gezgin gibi sessizce geçip gidiyordu.

Bu denli kapılarının kapalı olduğunu bilirken onunla yüz yüze gelmek istemeyen yanım sürekli kafamın içini huzursuz ediyordu.

Oysa bu huzursuzluğu hissettiğim sırada asıl düşünmem gerekenin kendim olduğunu akıl edememiştim. Çünkü sabahın köründe Jülide’nin ısrarıyla kalkıp da Erdem abinin bizi almaya geldiği aracına bindiğimizde öncelikli mevzunun Tarık değil ben olduğumu anlamıştım.

“Beni tutuklamayacaklarına emin misiniz?” diye sordum belki de bininci kez. Jülide gece ona anlattıklarımı Erdem abiyle detaylı konuştuğunu söylemişti, bu insanlar şu sıralar hiç uyumuyor olmalılardı. Zaten Erdem abinin çoğu şeyden haberi vardı. Birtakım duygusal detayları öğrenmesinin ona pek katkı sağlayacağını sanmıyordum.

“Sadece ifadeni verip bu kedi fare oyunundan kurtulmanı istiyoruz, Lara.” dedi Erdem abi. O şoför koltuğundaydı ve yanında da Jülide vardı. Bense arka koltuğa sinmiş, kim konuşursa ona bakarak durumun ne kadar vahim olduğunu anlamaya çalışıyordum. “Seni suçlayacakları bir şey yok, sadece sakince bildiklerini anlatman gerek.”

“Ama ya internete düşen o fotoğraflar?” Hayalet’in bir an bile tereddüt etmeden beni ele verdiği fotoğraflar…

“Sadece çok karanlık olduğunu, bazı arbede sesleri duyduğunu ve baban seni görecek diye hemen korkup kaçtığını söyleyeceksin. Tanık olduğun bir cinayet olduğunu asla dile getirme.”

“Ama tanık oldum.” dedim kısıkça.

“Daha dün gece bana o adamın yaşadığını söyledin!” Jülide öfkeyle ön koltuktan bana baktı. “Bir cinayet falan yokmuş ortada. O gece sahneye çıkan adam olduğunu söylemedin mi?” Jülide’yi sanırım ilk kez bu kadar öfkeli görüyordum. “Barbaros’un bana bile söyleme zahmetine girmediği gayri meşru oğlu.” dedi tükürürcesine. Dişlerini sıkarak önüne döndü. “Bir gizemli çocuk eksikti.”

“Sakin ol, Jülide.” Ben de sakin değildim ama onun bu halini görmek biraz olsun duygularımı dizginlemem gerektiğini hatırlattı bana. “Babam öldürmedi ama kutlama gecesi yine de öldü.” dedim kısıkça. “Tekrar hayatımıza girecek biri değil.” dediğimde Jülide sessiz kalırken Erdem abi derin bir nefes aldı.

“Bu Tarık’ı bacağından vurduğu gerçeğini değiştiriyor mu?” dedi bir süre sonra daha sakince.

“Varlığından haberim yoktu ama olsaydı sence ona Barbaros gibi mi davranırdım.” Bu bir soru değildi ve kıvrak bir zekaya sahip olan Jülide olayları hızlıca birbirine bağlamıştı. “Belli ki Barbaros’un ona etmediği işkence kalmamış, bize değil de kime musallat olacaktı. Az bile yaptı Barbaros’a.”

“Adı Gurur’du.” dedim kısıkça ve bir anlığına ikisinin de dikiz aynasından şaşkınlıkla bana bakmasına neden oldum. “Evet, Gurur.” Kuruyan dudaklarımı ıslatıp ellerime indirdim bakışlarımı. “Biyolojik kardeşim olduğunu bilmek garip hissettiriyor. Artık hayatta olmadığını bilmekse daha da garip.”

“Adını ne zaman öğrendin?” Erdem abi garip bir tınıyla sormuştu bu soruyu.

“Ölmeden saniyeler önce,” Boğazımı temizledim. “Hala bir şeyler söyleyebilecek kadar bilinci yerindeyken.”

“Son anına kadar yanında mıydın?”

Bazı şeyleri yüz ifademden saklayamadığımdan yüzümü ovuşturdum ve parmaklarımı saçlarıma geçirdim. “Onu bıraktığımda hala nefes alıyordu. Son anı ne zamandı bilemiyorum.”

“Öyle bir anda sana adını söylemeyi tercih etmesi garip.”

“Değil mi?” Jülide de Erdem abinin bu yorumunu onayladı. “Kin ve nefret dolu şeyler söylemek yerine adını söylemiş. Olanları bilmesem aranızda duygusal bir bağ olduğunu düşünürdüm.”

Bunu söylerken Jülide’nin sesinde duygusallıktan eser yoktu, yorumuna karşılık vermemeyi tercih ettim çünkü evet veya hayır içeren net cevaplarım yoktu. Hayalet’in geçmişimde nasıl bir iz bıraktığını onlara açıklayamazdım.

Herkese rahatsız hissettiren garip bir sessizlikten sonra nihayet bakışlarımı ellerimden kaldırdım ve dikiz aynasından Erdem abiyle göz göze geldik. “Benim peşimden geldikten sonra buldunuz onu değil mi?”

“Evet,” dedi kısaca. “Yarası çok ağırdı. Geç kalınmıştı.”

Hayalet’e ne olduğunu, cenazesine ne yaptıklarını soramadım. Eşyaları birilerine teslim edilmiş olmalıydı, bir elim istemsizce boynuma gitti ve artık yerinde olmayan rüya kapısının anahtarı bana artık kimsenin geri dönmeyeceğini hatırlattı.

“Peki babamla neler oldu o günden sonra?”

Sorum bir süre arabanın içinde asılı kaldı. Şimdiye kadar kimsenin bir şeyleri dile getirmek için ısrarı olmamıştı. Dün gece bir ara uyku tutmadığında Jülide’nin tabletinden son haberleri okumuştum ve durumu son derece çıkmazda görünüyordu.

“Sonra konuşuruz.” diye kestirip attı Erdem abi. “Önce senin sorgunu halledelim.”

Jülide hiç yorum yapmadı, yolun geri kalanı boyunca da hiç konuşmadı.

Emniyete arka kapıdan giriş yaptık. Dediklerine göre son zamanlarda her yerde haberciler pusu kurup beklediği için kendimizi saklamak zorundaydık. Ben kafama tüylü bir bere geçirmiş ve dudaklarımı örten bir atkıyı boynuma dolamıştım.

Emniyette geçirdiğim dakikalar sandığımdan daha sancılıydı. Erdem abi sorgu sırasında avukatım olarak yanımdan hiç ayrılmadı. Ama polisler ona da agresif diyebileceğim bir tavırla yaklaşıyordu. Sanırım yokluğumda Erdem abi de sorgulanmıştı Barbaros Solar’ın avukatı olarak.

Dedikleri gibi yaptım. Bildiklerimi anlattım ama kendimi tüm olayların dışında tutmaya özen gösterdim. Yaşanan onca şeyden sonra babam yüzünden bir daha başımın belaya girmesini istemiyordum. Aslında yüzdeliğe vurulduğunda büyük oranda benim de suçlu olduğumu biliyordum. Görmüştüm ama sessiz kalmıştım. Ama bütün bu olanlar sadece benden ya da gördüklerimden ibaret değildi.

Üç günlük yokluğumu ise en gerçek haliyle söyledim. Dedemle olduğumu, babam hakkındaki suçlamalar yüzünden beni korumak için yanına aldığını ve ortalık sakinleşince de dönmeme izin verdiğini söyledim.

Sorgudan çıktığımda sandığımdan daha gergin ve kasılmış haldeydim. Yine de Erdem abi, “İyi iş çıkardın.” dediğinde gülümsemeye çalıştım, başaramadım. Hatta beni tutmasa düşecek kadar kanım çekilmişti. Bu halimi fark ettiğinde bir süre yanımdan ayrılmamıştı.

Birkaç kez Erdem abiye Dantes’in şu an nerede olduğunu sormak istesem de artık cevapları duymaya tahammülüm yoktu. Duyacağım hiçbir cevap beni şimdikinden iyi yapmayacaktı.

Sorgudan sonra birkaç imza daha atarak tüm protokolü tamamlamış olduk. Koridorlardaki koltuklardan birinde sessizce oturdum ve karşımdaki camlı odada Erdem abinin memurlardan biriyle konuşmasını izledim. Jülide ise yanımda ayaktaydı, sırtını duvara yaslamış, kollarını kavuşturmuş halde bekliyordu. Neredeyse on beş dakikamız bu şekilde geçti. Sonra ne mi oldu? Sonra o geldi.

Sabah yıldızı… ama hiç sabahı göremeyen o kişi.

Kalbimin en büyük fatihi.

Ve bana en büyük yenilgiyi yaşatan o adam.

Onu son gördüğümde bir vedayı andıran bakışlarla bakmıştı gözlerime. Dünya yansa umurumuzda olmazdı, biz o dünyanın parçası olmadıktan sonra. Bir dünya hayal ederdim ikimizin de birbirimizden hiç ayrılmadığımız. Ama hayallerim ne zaman başladığını bilmediğim bir savaşta pusuya kurban gitmişti.

Anlamıyordum, gerçekten anlayamıyordum, her şeyi cümle cümle işleyip kurgulanmış bir kitap gibi yaşamaya niyetlendiklerinde, kitabın sonunun bu noktaya geleceğine hiç mi inanmamışlardı. Tarık’ın pişman olduğunu hissettiği bir sürü an hatırlıyordum. Üstü kapalı bir şekilde benden dilediği özürlerin sayısı bitmezdi. Ama yetmezdi de.

Sessiz ve derin bir şekilde gözlerime baktığı kaç seferde aklından gerçekleri söylemek geçmişti. Ben başımı onun göğsüne yaslamıştım, bir yuvaya yaslar gibi. O, kollarını sıkı sıkıya bana sarmıştı, bir yuvaya sarılır gibi. Şimdi üşüyorsam sebebi kaybettiğim o yuvayı bulsam bile bir daha asla güvenle sarılamayacağımı bildiğim içindi.

O an birinden nefret edeceksem bu kişi Tarık olsun ve nefretimi ona kusayım istedim. Aramızda hiçbir şey kalmadığını bileyim fakat bilsem de karşımda hiçliğe bakar gibi baktığım o olsun istedim.

Sadece istedim.

Olmayacağını bile bile.

Çünkü çok özlemiştim.

Söz konusu Dantes olduğunda itiraf edemediğim şeyleri Tarık için itiraf edebiliyordum. Çünkü o benim çocukluğumdu.

Ve ben Dantes’e karşı her zaman daha acımasız olan o kız değil miydim?

Tarık’ın elleri kelepçeli değildi. Bir kolundan polis memurlarından biri tutarken diğer elinde bir baston tutuyordu çünkü attığı her adımda vurulduğu ayağının üzerine basmakta zorlandığı belli oluyordu. O an kalbimi sızlatan bir şeyler oldu, sebebi o ya da ona olanlar olabilirdi. Tarık’ı bu denli savunmasız görmem de olabilirdi.

Onu son gördüğümde de ne kadar çaresiz olduğunu hatırlıyordum ama o zamanki Tarık ile şimdikinin çok farklı olduğunu söyleyebilirdim. Çünkü ben koridorda otururken önümden ağır çekimde gibi geçen ama yalnızca üç adımlık bir zamandan ibaret olduğunu bildiğim o an ruhunda bir şeyler kaybettiğini gördüm.

“Sakın bana bakma.” diye kendi kendime mırıldandığımı hatırlıyorum. Tarık ise bu kelimeleri hiç duymayarak bakışlarını o üç adımda bana çevirmişti. Yüzlerce sayfanın aynı anda zihnime savrulması gibi bir andı. Bir kelime denizinde boğulmak, yine de tüm kelimelere yabancılaşmak gibiydi.

O üç adım sona erdiğinde ve Tarık yanındaki polis memuruyla birlikte karşımızdaki odaya girdiğinde tuttuğumun farkında olmadığım nefesimi bıraktım. Parmaklarımla terlemeye başlamış ensemi ovaladım. Panik atak geçiriyormuşum gibi hızlanmıştı kalbim. Jülide bunu fark etmiş gibi elini omzuma koydu.

Oysa onun için her şeyin daha zor olması gerekiyordu. Orada duran oğluydu. Artık Jülide’nin babamı severek evlenmediğini anlayabiliyordum. Ona saygı duymuş ve değer vermişti, her anında yanında olmaya özen göstermişti ama bu sevgi değildi. Küçükken anlaması zordu. Şimdi her şey berraktı.

Jülide sadece oğluna daha iyi bir hayat vermek istemiş olmalıydı. Ama babamın böyle bir adama dönüşeceğinden ya da her zaman böyle bir adam olduğundan nasıl haberdar olabilirdi ki? Onun için de üzülüyordum. Ben daha yirmilerin başındaydım, önümdeki yollar uzundu. Ama hayatın yarısından fazlası gitmişken hala böyle şeyler yaşamak ömrü heba ediyordu.

Karşımızdaki camlı odada memurlar Tarık’a yine bir şeyler soruyorlardı. Erdem abi hemen arkasında duruyor ve Tarık’tan çok sorulara o cevap veriyor gibi görünüyordu. Tarık birkaç yere imza atarken protokollerin sona ermek üzere olduğunu bilerek ayağa kalktım.

Tarık önde Erdem abi iki adım arkasında odadan çıktılar ve gayri ihtiyari Jülide’nin biraz arkasına çekildim. Sonrasında Tarık artık özgür bir adam olarak derin bir nefes aldı. O aldığı nefesi verirken yaşadığı rahatlamayı ben bile hissettim. Şu an ki her hissi çok gerçekti. Ama ben bu gerçekliğin parçası olamazdım. Jülide ona sarılmak için bir adım öne çıkarken ben daha da geriledim ve arkamı dönüp hızlı adımlarla koridoru aşmaya başladım.

Gittiğimi gördüğünü biliyordum. Bakışları sırtımda bir kurşun yarasıydı. Kendi de benim kadar yaralıydı ve ikimizde bir yolun ortasında o halde duruyorduk. Dışarı çıktığımda soğuk bunalan ruhuma çok iyi geldi. Arabanın yanına ulaşana kadar hızlı adımlarla yürüdüm, etrafta kimseler yoktu. Anahtarlar da bende değildi. Ağlamamak için kendimi zor tutarak avuçlarımı arabanın kaputuna bastırdım.

Bu saatten sonra nasıl devam edilirdi? Nasıl? İstemsizce bakışlarım kendi ellerime düştü ve soğuktan kıpkırmızı kesilmiş parmaklarımın kana karıştıklarını hayal ettim. Hayallerim beraberinde korkuyu ve endişeyi de getirdi. Bilmiyordum ama anlamıştım. Kış mevsimi her gelişinde bir ruhu çalan hırsızdı. Geldi, kurşun ateşlendi, kan aktı. Kan sıcak akardı, karlar eridi ve yerini toprak aldı. Birileri o toprağa düştü, bazıları ölüydü bazıları ise hala diri. Masallar arasından rüyalara uzanmak, yalanlar arasından gerçeklere uyanmak kadar zordu artık.

Sormak istiyordum; kaybettik mi?

Yaşam üstünlüğünü yitirdi mi ölüm karşısında? Kim kazandı bu savaşı?

Soruların bende bir cevabı yoktu ama arkamdan gelen ayak seslerinin bana bazı cevaplar vermek, belki de bu kez başka şeyler almak için orada olduğunu biliyordum. Peşimden gelmesi çok sürmemişti. Bu bile beni öfkelendirdi. “Yaralı halinle hala neden benim peşimden geliyorsun?” diye sordum arkamı dönüp. Gelmeseydi peşimden ve yürümeseydi benimle aynı yolda yaptığı her şeyi hazmedebilirdim.

“Kendine acı çektirmekten zevk mi alıyorsun?” Çünkü aştığı mesafe bacağı yaralı biri için çok daha uzun sürmeliydi.

Sakinliğim karşısında bir an kendi içime dönüp baktım ve içindeki sessizlikle yüzleşen ve kapalı kapıların ardında bir başına bırakılan biri olduğumu gördüm. “Neden sessizsin, Tarık Solar?” Kaşlarımı kaldırarak başımı yan yatırdım. “Artık bana verebilecek süslü cevapların yok mu?”

Sanki o geceden sonra dış dünyayla aramdaki bağ kopmuştu ve bu beni daha da soyutlamıştı. Merak vardı ama yeterli değildi, duygularım kıyıya vuran dalgalar gibi kalbime vurup geri çekiliyordu ve geride çamura bulanmış bir sahil kıyısı bırakıyordu. Yeri geldiğinde beni de alıp derinliklere çekebilirdi ve ben duygularımın yarattığı bir denizde boğulsam bile sesimi çıkarmazdım.

“Beni kardeşin olarak gördüğüne gerçekten inanmıştım.” dedim daha kısık sesle, ondan bir cevap alamayınca. Tanrı’nın kentinin üzerine zamansız bir yıldırımın düşüşünü izledim. Herkes korkuyla yanındakine sarılırken ben bir uçurum tepesinde yıldırımın güzelliğini düşündüm sadece.

Oysa ona uzaktan bakmak değil sarılıp ağlamak istiyordum. Buna ihtiyacım vardı. Her parçam çaresiz hissediyordu. Her yer zalimlik doluydu. Gerçek bir sevgi neye yarardı bu zalimlik karşısında. Ama çaresizliği biliyordum.

“Özür dilerim.” Bana ulaşan ilk cümlesi bu oldu.

“Özür mü dilersin?” İçimdeki yanan ateşe serpilen damlaların su olması gerekirken ani bir harlamayla kalp atışlarım hızlandı. “Tarık Solar’ın özür dileyebilecek kadar alçak gönüllü olduğunu bilmiyordum.”

Ona baktığımda sonu henüz bir yerlere varamamış bir çaba görüyordum. Hayatımı mutlu yaşamak istediğim kadar sevdiğim insanları mutlu yaşatmak için de çaba harcamıştım. İnsanlara dair küçücük detayları bile yakalayabilen bir yanım vardı, bu bazen bir ukde bazense elini uzatamaya cesaret edemeyeceğini bildiğim bir korku olurdu. Bazense sadece ne istediklerini görürdüm gözlerinde. Ve elimden geliyorsa onlara bunu verirdim. Onların bunu yapamayacakları için değil, bunu yapan kişi ben olmak istediğim için. Çünkü zamanı geldiğinde ve kişinin gözleri o anıya değdiğinde gülümserken hatırladığı kişi ben olurdum.              

“Seni tanıyorum.” dedi zihnimden geçenleri bilircesine gülümseyerek. “Ve seni tanımak beni hiçbir zaman hayal kırıklığına uğratmadı.”

Şimdilerde hatıralarla çerçevelenen resimler bomboştu. Ben farkında olmasam da büyük bir kısmı Tarık’ın ellerinde şekillenen çocukluğum yüzünü duvarlara dönüp resimlerden hiçbir şey anlayamadığında büyüdüğünü anlıyordu.

Hayal kurma yetimi kaybetmiştim. Geleceğe dair umutla baktığım bir portre bile yoktu. Dantes beni önce gözlerinin önünde duran bir portreye çevirip sonrasında ateşe atmayı tercih ettiğinde hissedebileceğim tek şey sadece ne kadar yandığımdı. “Bütün bu olanlara değdiğini düşünürmüş gibi bana bakmayı kes. Beni sandığın kadar iyi tanısaydın o özrünün zerre değeri olmadığını anlardın.”

Sen kanı kuruyana kadar kanamadan asla acısı geçmeyecek bir yarasın, diyebilmek isterdim ona.

“Sana söylediğim her kelimenin bir değeri olduğunu inkâr etsen de biliyorum. Ve Lara, umarım senin de buna değdiğini düşüneceğin bir an hiçbir zaman gelmez.”

Acının elleri vardı, gözleri vardı. İnsanın ellerini öyle bir tutar ve gözlerine öyle bir bakardı ki kalbe dokunan bir sızıdan daha öte, var oluşu insanın kendi benliğinin derinlerinde peyda olan bir sızı gibi hissettirirdi. Kim olduğunu hatırlardın ve hatırladıkça acı çekmeye devam ederdin, çektiğin her acıya değdiğini bilerek. Tarık’ın bana yaptığı buydu.

“Bütün bu olanlardan sonra neyi öğrenmenin bana böyle bir şey düşündüreceğine inanabiliyorsun? Tarık…” Neredeyse gülümseyecektim. “Hiçbir şey buna değmezdi.” Ellerim istemsiz yumruk oldu. “Biz kardeştik!”

“Hayalet’i benden önce tanımış olsaydın, beni yine bu denli içten sever miydin?” O da neredeyse gülümseyecek gibi duruyordu. “Yoksa kim olduğu fark etmeksizin ihtiyacın olan sadece bir kardeş miydi?”

Hissettiğim boşluk hissi en gerçek haliyle varlığını belli etti. Fevri bir hamleyle ruhuma çelme takan bir şeyler oldu ve düştüğümde her şey yok olup gitmiş gibiydi.

“Sadece bir kardeş mi?” Birkaç damla göz yaşım sahte gülümsemelerden önce geldi. “Konu bir kardeşimin daha olduğunu öğrenmen mi? Ama sen bunu zaten yıllardır biliyormuşsun. Hayır, konu benim bunu öğrenmem ve onu senden üstün tutacak olmamsa merak etme, Hayalet öldü.” dedim soğuk bir sesle.

Tarık sessiz kaldı.

Dudaklarım titremeye başladı. Sebebi belki soğuk belki de acıydı. “Hala bir şeylerde üstünlük arayışındasın ama bence artık o kitabı kapatmanın vakti geldi.”

“Benim için her şeyden daha üstün olan o duyguyu bilmiyorken-“

“Artık bilmek istemiyorum!” dedim bağırırcasına.

Hiçbir zaman dudaklarımdan dökülmeyeceğine inandığım bir cümle, gözlerimi kaçırmadan gözlerine baktığım o saniyelerde döküldü. “Çünkü senden nefret ediyorum, Tarık Solar.” dedim. “Ve bunun pek çok duygudan daha üstün olduğuna inanarak kapat o kitabı.”

Yalanlara inandım ve bu hiç kolay değildi. Gerçeklere inanmak kadar zordu, acıydı, sancılıydı.

Küçükken Güneş Birdal’ın beni tezgâhın kıyısına oturup yemek yapmasını izlememe izin verdiği, bir gün babamla birlikte bana dünyanın en güzel yemeğini hazırlayıp kendi elleriyle yedireceklerini söylediği zamanlarda da yalanlara kanıyordum aslında. Zordu, evet. Acılıydı, evet. O zamanlar henüz gerçeklerin daha acılı ve zor olduğunu bilemezdim.

Sonra ben büyüdüm, büyüdüm, büyüdüm… ben büyüdükçe kalbim hep çocukluğumda bir yerlerde kaldı. Bu yüzden çocukça bir hevesle sevdim her şeyi, bir çocuğun gözünden gördüm dünyayı ve bu kandırmacanın ta kendisiydi.

Çocuklar saf olurdu, kanardı. Bir zamanlar Lara Solar’ın bir pamuk şeker uğruna inanmayacağı yalan yoktu.

Anılar üzerine atılan kibritle benzin alevi gibi zihnimi sarmaladı. Bazı zamanlar yaşamanın bedeli yaşamın kendisinden daha çok can yaktığında insan yüzünü bir mezarlığa çevirmek istiyordu.

Dördümüz aynı arabanın içinde bir mezarda gibi sessizdik. Jülide ve Erdem abi önde otururken Tarık ve ben arkadaydık. İkimiz de koltuğun en uç köşesine kadar kaymış ve camdan dışarıyı izliyorduk. İzlemeyi deniyorduk, Tarık’ın ara ara üzerime düşen bakışlarını hissediyordum ama onu görmezden geldim.

Araba Erdem abinin evine geldiğinde buraya neden geldik diye itiraz etmedim. Dantes’in artık burada olduğunu düşünmüyordum zaten.  Babasını alıp gitmiş olmalıydı. Merak etmiyordum.

Kalbim zihnimden geçenlere şiddetle karşı koydu. Aynı uçuruma bakıp aynı karanlığı gören iki yanım varken bir tarafım inatla o karanlığa elini uzatıyordu. Kendime kanıtlamaya çalıştığım şeyler vardı ve bu sebepten uçurumdan atlamak da uçurumu izlemek de aynı şey diyordum kendime.

Bu kadar şeyle uğraşan Erdem abinin parasını kim verecek diye alakasız bir düşünce geçti aklımdan.

Araba durduğunda herkesten önce indim ve bakışlarımın ilk takılı kaldığı yer Barbaros Solar’ın evi oldu. Sanki her tarafım kara dumanlarla çevriliydi de aldığım her nefeste içime doldu o eve bakarken. Bu manzarada benim de payım vardı.

Bazen tercihler sadece tercihtir ve önüne arkasına bakılmamalıdır.  Önceler ve sonralar tercihleri geçersiz kılmaz, bir önemi de olmaz. Sonunda yaşanan her şey yaşanmıştır.

Bir anda o eve yeniden adım atmak istercesine delice bir istek doldu içime. Eşikleri geçemezdim belki ama eşiğin ardında kalanları bilirdim. Unutmazdım hiç, hatırlamak için çaba sarf etmiyor oluşuma rağmen.

“Biraz yalnız kalmak istiyorum.” dedim Jülide’ye. Hepsi Erdem abinin evine yönelmişti ama ben öylece kaldırımın ortasında duruyordum.

Cümlem üzerine bir anlığına duraksayan Tarık sonra yoluna devam etti ve eve doğru ilerledi. “Bundan emin misin?” diye soran Jülide’ye kafa salladım.

“Dikkatli ol, çok geç kalma. Hepimiz yandaki evde olacağız.” dediğinde yan evin kapısı Tarık için açılmıştı bile ve uzaklardan Mihri’nin sesi çalındı kulağıma. Arkadaşımın sesi karşı koyamayacağım bir çağrıya dönüşmeden önce arkamı döndüm ve eski evime yürümeye başladım.

Neyi arayacaktım o evde ya da neyi bulacaktım bilmiyordum.

Bir yerlerde beni bekleyen diğer yarım varmış da o yarım hep beni beklemiş gibi yaşamıştım bu hayatı. Sonra başka yerlerde başka yarımlar bulmuştum kendime ve onun bana ait olduğuna inanmıştım. Olmamıştı, yerini yadırgayan duygulardan ruhumdaki tedirginlik artmıştı. Bu kez de bana ait olmayan parçalardan kurtulayım derken kendimi de atıvermiştim dışarı. Eksiksiz kalayım derken tamamlanmanın imkansızlığını tanımıştım.

Kendimi ararken, kendimi kaybettiğim şehirlerde başkalarını bulmanın ya da başkalarının beni bulmasının, inşa edilen yaşamları sağlam temellere oturtma şansı yoktu. Sonu hep böyle yıkım oluyordu.

Sihirkent’teki bir zamanlar evim dediğim bu yere baktığımda da gördüğüm şey o yıkımdı.

Eskilerde bir yerlerde Dantes’in kollarında yürüdüğüm yollar şimdi ıssızlıktan başka bir şey değildi. Birazdan öğle olacaktı, o bulutlu aydınlığın sessizliğinde geçmişim de susmayı tercih etti. Sen sessizlikten de kelimelerden de alacağını aldın, şimdi kendi başına ne halin varsa gör der gibiydi.

Eski evimin siyah demirlerden yapılma bahçe kapısının önünde durduğumda, demirler arasından o eve bakmak parmaklıklar ardından geçmişime bakma hissi yarattı bende.

Kilitli olmayan bahçe kapısını açıp ittirirken bir gıcırtı yayıldı.

Her şey yerli yerinde dursa da hiçbir şeyin eskisi gibi olamayacağının farkındalığıyla bir zamanlar evim olan yere baktım. Kimlerin gözlerini yeniden görmek isteyecektim ki, kimlerle konuşmak bir düzenbazla konuşuyormuş gibi hissettirmeyecekti, kime öfkeyle sırtımı dönmeyecektim, kimin göğsüne yumruklarımı indirmek istemeyecektim, kime silah doğrultmayacaktım mesela, başımı göğsüne yaslamak istediğim birileri olacak mıydı yeniden?

Bir baba sıcaklığı, bir anne şefkati, bir arkadaş güveni, bir kardeş sevgisi…

Evin bahçesindeki karlarda ayak izi vardı ama üzeri yine karlarla dolmuştu izlerin. Belliydi, bir süredir buralara kimseler uğramamıştı. Çıt çıkmıyordu, aldığım nefesler bile ıssızlığın içinde çığlık gibi geliyordu kulağa.

Ön kapıya yaklaştıkça bacaklarımdaki güçsüzlük artıyordu. Sıcak değildi ama terliyordum. Ardında kimse olmadığını bilmeme rağmen o kapıyı yumruklayıp açın diye bağırsam beni duyan olur muydu? Olmazdı. Nereye gidiyorsun diye soruyordum her adımımda kendime, her yer karanlıkken nereye gideceğini insan bilir miydi? Karanlığa elbette gidilirdi gidilmesine de orada ne kadar kalınabilirdi ki?

Evin kapısına değil dokunmak, yaklaşmaya bile cesaret edemedim. Onun yerine yavaş adımlarla evin etrafından dolandım ve arka bahçeye yürüdüm. Orada beni bekleyen havuzun kıyısına gelince duraksadım.

Uzun zamandır kimsenin temizlemediği belli olan havuzun üzerinde yapraklar süzülüyordu, rengi bulanmıştı.

Havuzun başında duran ben olsam da yaprakların süzüldüğü o sulara düşen yansımamda bu evde büyüyen küçük kız çocuğunun hayal kırıklığını gördüm. Usulca havuzun kıyısına çöktüm ve parmak uçlarımı yaprakların varlığını umursamadan suya değdirdim.

Soğuktu.

Suda ufak dalgalanmalar yarattığımda yapraklar sağa sola kımıldandı. Bir ses duyar gibi oldum geçmişten ama bu sadece hayal olmalıydı.

“Yaz mevsimini bekleyeceğiz artık hep.” diye mırıldandım. Uzunca bir süre suyla oyalanmaya devam ettim. Bazen bulanık yansımama bazen de her köşesi viraneye dönen bahçeye bakarken burada geçirdiğim günleri düşünmemek için kendimle mücadele etmiştim. Madem düşünmekten kaçınacaktım neden gelmiştim o halde?

Zaman sonra suyla oyalanmaya tamamen son verdim ama doğrulmak yerine öylece suya düşen yansımama bakmaya devam ettim. Kendime bu kadar yabancılaşmış ve tanıyamıyor olmak zoruma gidiyordu. Evime geldiğimde kimseyi bulamamak değil de evimi bile bulamamak yansımasını gördüğüm şu kızı düşürdükleri durumun kanıtıydı.

Hepsi onların suçu değildi gerçi, ben de çok hata yapmıştım. İnanmamam gereken şeylere inanıp gözümün önündekileri yok saymıştım. Barbaros Solar’ın masumiyetine tutunmak isteyen tarafım zamanı gelince ellerimi öyle güzel bırakmıştı ki sonrasında bu ellerle başka hiçbir şeye tutunamamıştım.

“Onu sen buldun.” dedi kış mevsiminin tanıdık sesi.

Acı dolu, yalnız, duvarlara çarpan, çığlık gibi ama sessiz bir cümleden başka bir şey değildi sesi. Hayatın neresinde yanlış evin kapısını çaldığını unutan çocukluğum korkuyla gözlerini kapattığında yanaklarına yaşlar süzüldü.

Sırf biz doğru kapıyı bulup da çalamadık diye, bizim kapımızı çalan ilk yabancıya sürgüyü indirelim istedi.

Çok yalnız kaldık, Lara. Hadi birilerini içeri alalım da yalnız kalmayalım artık. Biz doğruyu bulamıyoruz. Hem bak kimsemiz yok bizim. Kapı çalıyor ama. Açsak olmaz mı? Lütfen, lütfen açalım artık kapıyı…

Bir anda yüzüm koca bir telaşla sarsılırken havuza düşen yansımamdaki dehşeti, dehşetin öfke ve kederle harmanlanarak bambaşka bir boyut kazanmasını izledim.

“Onu sen buldun.” dedi bir kez daha. “Hiç umudum kalmamıştı ama bunu sahiden yaptın.”

Onun sesi.

Çocuk yanımın. Büyüyen varlığımın. Hayata attığım adımların. Dünyayı tanıyışımın. Bir pazar sabahı kahve kokusuyla uyandığım günlere doğan güneşi kucaklayışımın. Toprağına sular döktüğüm çiçekleri okşayışımın. Kalemi elime alıp adına şiirler yazışımın sesi. Kalemin sesi. Kelimelerin sesi. Mürekkebin sesi. Sayfaların sesi.

Boş kalan sayfaların diye düzelttim.

Bakışlarımı yansımamdan çekişimin nedeni, kendimi görmezsem benden anılar taşıyanları da görmem, dahası göremediğim şeylerin seslerini duyma ihtimalini bertaraf ederim sanmamdı. Yanılgılarım önümde duran havuzun derinliğine batarak benimle alay edercesine suyu dalgalandırırken gerçeklerim kollarımı kendime sarmama ve sudaki yansımama acı içinde bir gülümseme devrilmesine neden oldu.

Orada, birkaç metre arkamda durduğunu biliyordum. Onu hiç bilme. Bakmadan durduğu yeri bile biliyorsun Lara, belki de birini bilmeden önce onu unutmayı öğretmeliydin kendine.

“Her şey bunun için değil miydi?” Sesim hafif esintilerle birlikte havaya karıştı.

“Hayır.” dedi sessizce. “Her şey değil.”

Ne olmasını bekliyordu sahiden? Sesindeki çaresizliği duyuyor oluşum toprağındaki ölü çiçekleri gözyaşları ile büyütmeye çalışan yanım için bir şeyler ifade etmiyordu. Sonuçta toprak kuruydu, duygular da oralara gömülü duruyordu. Lara Solar If Şatosu’nun zindanlarında duvarlara yaşamın gerçeklerini fısıldarken, şimdi o duvarlardan kurtulmuştu ama bir zamanlar fısıltı olan gerçekler çığlıklar eşliğinde ona geri dönüyordu.

Sakince ayağa kalktığımda gözlerinin de aynı sakinlikle hareketlerimi izleyişini bir filmi izler gibi izledim zihnimde. Onun gözlerinde nasıl görünüyor olduğumun resmi vardı ama benim gözümde ona ait, işte o artık bu, diyebileceğim bir resim yoktu.

Korkmuyordum ama endişenin derin kuyusundaydım.

Üzgün değil gibiydim hatta, hayal kırıklığının boyutuysa okyanus dalgalarının boyunu bile aşar ve beni yutardı.

Hepsi gözlerimdeydi. Gözlerimse, gözlerime baktığı andan itibaren bir kere bile adımı söylememiş olan adamın varlığına, herkese baktığı gibi bakmaya kararlıydı.

Yalancısın Lara, kendine ‘onu hiç bilme’ dediğin her seferde ondan başka hiçbir şey bilmediğini fark ettin. Onu anlamak istemedin ama o hariç hiçbir şeyi anlayamadın.

“Burada durup hiçbir şey olmamış gibi seninle konuşmayacağım.” dedim. Oysa bir araya gelmelerinden sonra babasıyla neler yaşadığını en çok ben merak ediyordum.

“Konuşuyorsun ama.” dedi bana doğru bir adım atarak.

Zayıflamıştı kısa sürede ama yine de heybetinden bir şey kaybetmemişti. Isabel şarkısıyla bana geldiği gecede nasıl ki varlığı her yeri esir aldıysa şimdi de öyleydi. Bu kadar dikkatle bakması rahatsız hissettiriyordu. Ellerini cebime sokarak yerimde rahatsızca kımıldandım.

“Artık bütün bunları yapmak istemiyorum.” dedim hızlıca. Dantes o an fark etmese de cümle sonunda ismini kullanmak isteyişimi ve bunun bana ne kadar yabancı hissettirdiğini hiç bilemeyecekti. Ben söylemek isterken bile bu kadar yabancıysa o nasıl benimseyebilmişti. Göğe yükselen… keşke hep öyle kalsaydı.

Zindanımın kapısının açılışına bana ikinci adımını atışında şahit oldum ve boğazıma tırmanan nefeslerin hızı arttı. “Sana bir şeyler yaptırmak için burada değilim.”

“Öyle mi?”

“Evet.”

“Niye buradasın o zaman? Senin şu an babanın yanında olman gerekmiyor mu?” Bunu dile getirmek bile garipti. Murathan sanki hayatımıza hiç girmeyecek olan bir adamdı. Girse bile Dantes’in babası olarak girmeyecek biriydi ama tam olarak öyle olmuştu.

“Biraz dinlenmeye ihtiyacı vardı.” Sesi şimdi daha kısık çıkıyordu ve her kelimesinde aramızdaki mesafenin daha da kısaldığını fark ettim. Sesindeki çaresizlik miydi onu bu kadar yakınıma getiren yoksa başka bir şeyler mi? Artık hangisine inanabilirdim ki? Sadece benim için bana geldi diyebilir miydim? Ya da kaç kez diyebilmiştim bunu?

“Benim de var,” Gözlerine bakmak istemiyordum çünkü varlığının her parçasını tanımlayacak sıfatlar kafamda ardı arkasına diziliyordu. “Çok yorgunum.” dedim ağlamamak için kendimi zor tutarak. Beni özgür kılarken esir alan o yanı hala buradaydı. Gözleri uzakta olsa da yakınlığını bana vermeye aşinaydı. Karanlığı ve geceyi bana getiren o bakışlarda güneş hiç doğmamak üzere ölmüş gibiydi. Gözleri… hala aynıydı.

Gecenin hırsızı.

“Buralarda yalnız olman güvenli değil,” Çenesiyle hayatımın son on yılının geçtiği evi gösterdi. “Hadi gel, gidelim buradan. Uzaklaşalım biraz.”

“Neden güvenli değil?” Onunla gitmek düşüncesinden hemen kurtulmam gerekiyordu. Sertçe yutkunduğumda bakışlarında her tavrımın farkında olan dikkat vardı ve bu beni rahatsız ediyordu.

“Erdal hala Ankara sınırları içinde bir yerlerde, polisler peşinde olsa da bir iz yok.”

Erdal’ın adı geçtiğinde onu son gördüğüm an zihnime süzüldü ve içimi derin bir umutsuzluk kapladı. Ellerimle yüzümü ovuşturdum sıkkınca. “Beni Nil’in yanına götürür müsün o halde?” diye sordum. Erdem abiden hala hastanede yoğun bakımda olduğunu öğrenmiştim.

Fazla detay vermemişti ama başka şeyler de olduğunu anlamıştım çekingenliğinde.

“Ben bunun pek iyi bir fikir olduğunu sanmıyorum.” dediğinde neden dercesine kaşlarımı çattım. “Fırat da orada olacaktır ve şu sıralar… fazla sert bir adama dönüştü.”

Bununla baş edebilirim dercesine omuz silktiğimde kararını vermesi için ona bakmaya devam ettim. Dudakları düz bir çizgi halini almıştı. Teni soğuktan kızarmaya başlamış gibiydi, acaba ne kadar süredir dışarıdaydı?

“Peki,” dedi sonra. “Zaten artık benden bir şey istediğinde sana itiraz edebilecek bir durumda değilim.”

Sanırım babası yüzünden böyle söylüyordu. Yine de babasını yanında tutan adamın da benim dedem olduğu düşünülünce pek borcu varmış gibi gelmiyordu bana. Ya da babamın yaptıklarını düşününce.

Ellerini montunun cebine sokarak birkaç adım önümde yürümeye başladığında onu takip ettim. Lacivert boğazlı bir kazak giymişti bugün. Acaba hala birlikte kaldığımız evde mi yaşamaya devam ediyordu? Belki de babasını götürmüştü oraya, belki de babasıyla eski evlerine girmişlerdi bile her şeyi arkalarında bırakarak.

Adımları hızlıydı ama çok geride kalmama da izin vermiyordu. Gözlerinin sürekli etrafta gezindiğini fark edebiliyordum, gergindi. Sokağa park edilmiş arabasına bindiğimizde ben emniyet kemerimi bağlarken o önce arabayı çalıştırıp ısıtıcıyı açtı, sonra Erdem abiye telefon edip nereye gittiğimizi haber verdi.

“Neden bu kadar temkinli davranıyorsunuz?” diye sormadan edemedim.

Hızlı bir hamleyle emniyet kemerini bağlayıp şakaklarını ovuşturdu. “Birkaç saat önce Sihirkent’in yakınlarında Erdal’a benzeyen birinin görüldüğüne dair ihbar yapılmış. Her ihtimali düşünmek zorundayız.”

Erdal neden geri dönmek istiyor olabilirdi ki? Evde alması gereken eşyalar mı vardı? Sanmıyordum. Polis aramak için eve girdiğinde her yeri talan ettiğine ve önemli olan tüm şeyleri aldığına emindim. Yine de niyetini bilemezdik. Belki de sadece bütün bu olanlara ve bizlere duyduğu öfke yüzünden dönmeye çalışıyordu. Bir şeylerin hırsını çıkarmak için.

“Dikkatli olmaya çalışırım.” dediğimde, “Çalışma.” dedi Dantes. “Dikkatli ol. Artık kaybedecek hiçbir şeyi olmayan bir adamdan bahsediyoruz.”

Anladım dercesine başımı salladım. Dantes yola koyulduğunda ikimiz de sessizdik. Bu çok garipti. Onca olan bitenden sonra yeniden bir araya gelişimizin çok daha gürültülü olacağını düşünmüştüm. Bağırıp çağıracak olduğumdan değildi ama söyleyecek çok şeyim vardı.

Bir şekilde benim hissettiğim kadar perişan hissetmesini istesem de ona baktığımda bunu zaten görmek beni durdurmuş olmalıydı.

Bazı şeyleri son ana kadar saklasa da benden bazı şeyleri anlatmış oluşu sanırım şu an içimde olan sakinliğin sebebiydi. Hem neye yarardı ki? Konuşmuşum ya da konuşmamışım, ne önemi vardı? Zaten olan olmuş ve bitmişti her şey. Bir kafa karışıklığıyla başlayıp net bir çizgiyle sona yaklaşmıştım.

“Sana bir şey yaptılar mı?” diye sordu ben uzun bir süre tek kelime etmeyince. Ara ara bakışlarını üzerime çeviriyordu ama ben ona bakmamak için gerçekten çabalıyordum. Bir yanı hala istediklerini alacak kadar bencildi, kararlıydı. Kollarımı göğsümde kavuşturmuş yolu izlemeye devam ettim.

Başımı iki yana salladığımdaysa derin bir nefes aldı. “Azad’la neler oldu o gece?” Kısa bir süre sustu ve bu suskunluk onun için derin bir karanlık barındırıyor gibiydi. “Hayalet’i kim vurdu, Lara?”

Hayalet’in adı geçtiği anda kendimi o anın içinde hissetmemem kaçınılmazdı. Sanki yine önünde diz çökmüştüm ve ellerim ellerini tutuyordu. Hatırlıyordum da bir zamanlar hayatımın en büyük gizemlerinden biri o adamın kim olduğunu bulmaktı. Yüzleştiğimiz her seferde kim olduğunu bulacağıma inanırdım çünkü bir şekilde tanıdık gelirdi. Birini sadece bir kere görmenin onu tanımaya yeteceğinin kanıtıydı o adam. Ama karanlığın içinde ölümü kucaklayan bir beden olduğunu kim bilebilirdi ki?

“Dedem sanırım tamamen gitti.” dedim kısaca. Gergin görüntüsünün altında, bana çok iyi hissettiren yanlarının olduğunu ve o anlara bir daha şahit olmanın beni yaralayacağını hissetmek göğsümü hırpalıyordu. “Tüm çabası onunla olmam içindi-“

“Seni Güneş’in yerine koymaya çalışıyordu.” dedi Dantes. “Bunu geç de olsa anlamıştım.”

Anlamış olmasına rağmen bana söyleme ihtiyacı duymamıştı demek ki. “Artık istese de onun tarafında olamayacağımı anladığı bir evredeydik. O, öyle kolayca sevebileceğim biri değildi. Hayalet’e gelirsek bir noktada onun da hayatında tehdit oluşturmaya başlayacağını düşünüyordu. Bu yüzden yoldayken yanındaki bir adamın bunu yapmasına izin verdi.”

“Bunun için üzgünüm, kardeşin olduğunu o geceye kadar ben de bilmiyordum. Her ne kadar ondan nefret ediyor olsam da bu şekilde ölmesini istemezdim.” Ses tonu gerçekten de samimi görünüyordu ve Hayalet için böyle düşündüğünü bilmek garipti. “Erdem abiyle onu bulduğumuzda, sanırım ona gerçekten üzüldüm, acıdım. Bir noktada onun da Barbaros’un kurbanlarından biri olduğunu hatırlamam gerekiyordu.”

“Tarık biliyormuş.”

“Neyi?” Bana bakmadan bir kavşaktan dönüş yaptığı için ben ona baktım bir süre.

“Hayalet’in kardeşim olduğunu. Çok uzun zamandır bir kardeşim daha olduğunu biliyormuş.”

Dudaklarını sıkkınlık içinde birbirine bastırdı. “Bunu açıklaması için Tarık’a bir şans vermelisin.”

“Neden yapayım? Zaten hayatımdaki herkes benden bir şeyler saklamaya yemin etmiş gibiyken.” Dudaklarım fevri bir gülüşle oyalandı. “Bu konuda bana katılmıyor musun?”

“Katılmıyorum elbette.” Çatık kaşlarıyla bana baktı.

“Elbette katılmıyorsun.” diye onayladım ben de. Bu tavrıma sinir olduğunu görebiliyordum ama ne yapabilirdim? Umursamazca yeniden önüme döndüm ve başımı cama yaslayıp gözlerimi kapattım. Murathan neden dedemin yanında olduğunu kendi anlatmış olmalıydı ki o konuda bir şeyler sormadı.

Sorsa konu babama gelecekti, konu babama gelse benim duygularım dağılacaktı, ağlamam mı gülmem mi gerektiğine karar veremeyecektim. Bir çeşit arafta olduğuma inanacaktım. Birilerini suçlu bulmak isteyecek ama yanlış insanı suçlama korkusundan susacaktım. Yine her şey içeriden beni parçalamaya devam edecekti. Bu yüzden sormaması en akıllıca olanıydı.

Hastaneye geldiğimizde arabayı otoparka çekti. Yan yana yürürken tedirginliğinden olsa gerek beni özellikle yakınında tuttuğunu fark ediyordum ama bunu umursamadım. Yoğun bakımın olduğu kata çıkana kadar sessizdik, yoğun bakım tabelasının önündeki koridora geldiğimizde duraksadı. Ona döndüm.

“Buradan sonrasını bensiz git,” dedi koridoru işaret edip. “Fırat orada.”

“Sen neden gelmiyorsun?” diye sorduğumda, “Fırat orada.” dedi tekrar kısıkça. “Artık onun hayatında görmek istediği son insan benim.”

Sebebi oldukça tahmin edilebilirdi. Yutkundum ve bir adım uzağına çekildim. “Çok kalmayacağım, on dakikaya yanına dönmüş olurum.” dedim çünkü ben de Fırat’ın yanında uzun kalabileceğimi sanmıyordum. Olanların bir kısmından da benim sorumlu olduğumu bilen yanım aslında insanların yüzüne bakarken büyük bir utanç duymamı sağlıyordu.

“Otoparkta bekleyeceğim.” Dantes’in bana bakan gözlerinde de tanıdık bir şeyler bulduğumu söyleyebilirdim. Dedemin beni zorla alıkoyduğundan bu yana yemek ve uykudan uzak durduğuna öylesine emindim ki.

Bir an ben yokken çok korktun mu diye bir cümle dudaklarımdan firar edecek oldu. Çünkü aldığı her nefeste bana bir şeyler der gibi bakıyordu. Derin bir nefes alarak bakışlarımı ondan çektim ve yürümeye başladım.

Fırat’ı henüz koridorun başındayken görmüştüm. Yoğun bakım ünitesinin kapısındaki bir sandalyede oturuyordu. Kollarını göğsünde kavuşturmuş ve başını eğmişti. Benim yaklaşmakta olduğumun farkında bile değildi.

Saniyeler içinde yanına ulaştığımda bir süre ne yapacağımı bilemez halde başında durdum. Beni fark etmesini bekledim ama bu olmadı. Fırat dalgındı, gözleri kapalıydı, belki de uyuyordu orada. Bu yüzden yavaşça yanında oturduğumda hızla gözleri açıldı ve varlığımı fark ederek bana baktı. “Lara?”

“Ben döndüm, Fırat.” dedim ama başka bir şey diyemeden dudaklarımı sımsıkı birbirine bastırdım. Çünkü bunda benim payım vardı, çünkü bunu babamın en yakın adamı yapmıştı, çünkü ben onlara çok önce inansaydım bunların hiçbiri olmayabilirdi. Ben babasına inanmayı seçen bir aptaldım ve her şeyin sebebi de bu olmuştu.

“Gerçekten çok üzgünüm.” dedim bir anda ağlamaya başlayarak. “İşlerin bu noktaya gelmesini hiç istememiştim.” Sarılmak ister gibi kollarımı ona uzattığımda içini çekip bana bir abi sıcaklığında sarıldı, kollarımı ona sarmama izin verdi. Fark ettiğim ilk şey bedeninin ne kadar zayıf ve güçsüz hissettirdiğiydi.

“Kimse seni suçlamıyor.” Sesinden kendini zor tuttuğu anlaşılıyordu. Belki de ağlıyordu da ben görmüyordum. “Doktorlar durumunun iyiye gittiğini söylüyor. Birkaç güne normal odaya alınabilir dediler hatta.”

“Daha iyi hissetmem için söylemiyorsun bunları değil mi?” Burnumu çekerek geri çekildim ve yüz ifadesine baktım. Sanırım onu ilk kez bu kadar savunmasız görüyordum. Hayatımdaki en umursamaz ve beklentisiz insanlardan biri olarak şimdi en çok umuda tutunmak isteyen birine dönüşmüştü.

“Aksi olsa burada bu kadar sakin oturabilir miydim cimcime?”

“Oturamazdın.” Gülümsemeye çalışarak hızlıca gözyaşlarımı sildim. “Kırıp dökerdin her şeyi.”

“Çoktan kırıp döktüm bir şeyleri ama neyse.” Bir an insanlardan mı yoksa eşyalardan mı bahsettiğini anlayamadım. Ama yanına gelmeye yeltenemeyen Dantes’i düşündüğümde bir kalbi kırıp dökmeye yeltendiğini, kendi acısıyla baş etmeye çalışırken o sancılı girdaba hak ettiğini düşündüğü herkesi aldığını görebiliyordum.

Keşke bana bu kadar nazik davranmak yerine aynı girdaba beni de çekseydi.

Fırat içini çekti ve belki bana kendimi daha iyi hissettirmek istediği için belki de gerçekten içinden geldiği için gülümsedi. “Affedebilecek misin bizi tüm bu olanlar için?”

Sorusuna savunmasız yakalandım, bir tutulma anı gibiydi. Bazı şeyleri içimde yaşamak kolayken kelimeler avuçlarıma konduğunda gerçekliği tenimi gıdıklıyordu. Ellerimin yumruk olduğunu fark ederek biraz geri çekildim. Bu sorunun hiç sorulmaması gerekiyordu.

“Nil hamile miydi?” Sorusundan hızlı bir hamleyle kaçarak konuyu değiştirdiğimde istediğimi başarmıştım. Çünkü sorum öyle beklenmedik bir yerden gelmişti ki Fırat’ın dikkati dağılmıştı.

“Hamile mi?” Bana sen ciddi misin der gibi baktı. “Hayır, değildi. Hastaneye her gün geldim, iki kere de babasıyla karşılaşıp yemediğim hakaret kalmadı hatta ama bebek,” Başını iki yana salladı. “Hayır. Çünkü böyle bir şey olsaydı babası haberi alır almaz hastaneyi başıma yıkabilirdi.”

Neden bilmiyorum ama bunu duymak biraz olsun rahatlamama neden oldu. Eğer kaybedilmiş bir bebek olsaydı bu ikisi için de daha yıkıcı olurdu. “Bu konuda emin misin, Fırat? Onu son gördüğümde bu konuda umudu var gibi konuşmuştu. Hamile olduğunu sanıyordu, ilk konuştuğumuzda anlamamıştım ama bebekle ne yapacağını bilemezmiş gibi kafası karışıktı. Bunu aranızda koparılmaz bir bağ olarak gördüğü için umutluydu belki de.”

“Nil’le artık aramızda bir şeylerin kalıcı olması için bir bebeğe ihtiyacımız yok. Çünkü artık onu bırakmaya niyetim yok. Bunu anlamam çok uzun zamanımı aldı.” Yorgunca saçlarını karıştırdı. “Hatta iyi ki ortada bebek falan yok çünkü yine bu noktada yanında kalmaya karar verseydim sonsuza dek sebebinin kendisi değil de bebek olduğunu zannederdi. Nil benim bundan çok daha fazlası.”

“Gerçekten çok uzun zaman aldı Fırat bunun farkına varman.”

İçini çekti arkasına yaslanırken. “Haklısın.” Çok umursamaz biri gibi görünse de hislerin ve düşüncelerin her zaman farkında olan dikkatli bir adamdı aslında. “Ama belki de bunun yaşanması gerekiyordu. Haddinden fazla bağlanırsam ona, kaybettiğimde bununla baş edemem sandım. Ama kendimi bu derece dizginlerken bile onu kaybetmek beni bu hale getirecekse…”

“Artık yapman gereken tek şeyin Nil’in seninle kalmasını, seninle olmasını sağlamak olduğunu biliyorsun.”

Başıyla yavaşça onayladı.

Hüzün bir saniyeliğine kuytusuna çekilirken dudaklarıma tırmanan gülümseme beni sanki kötü olan hiçbir şey yaşanmamış gibi hissetmeye zorladı. “Yani ona âşık olduğunu kabul ediyorsun?” dediğimde Fırat göz ucuyla bana huysuz bir bakış attı. “Hı? Ediyor musun?”

“İtirafı alana kadar peşimi bırakmayacak mısın?” dedi aynı huysuzlukla.

“Dua etmelisin ki iyi bir şeylerin itirafı için zorluyorum seni. Başka şeylerin itirafını yapman için burada olsaydım mücadele ettiğimiz şeyler bambaşka olurdu.” O gözlerini kaçırsa da ben ona bakmaya devam ettim. “Sana bu şansı verdiğim için şanslısın.”

“Bu gece de her söylediğinde haklısın.” diye mırıldandı kısıkça. Yine de bana o itirafı vermedi. Belki bazı şeylere hazır değildi belki de henüz nasıl dile getirebileceğini öğrenememişti.

Yanından ayrıldığımda kendimi öncekinden daha iyi hissetmiyordum. Hatta bir zamanlar bir abi gibi gördüğüm bir adamla ara ara aramızda esen yabancılık hissi kendimi bir oyuncu gibi hissetmeme neden olmuştu.

Fırat’ın bu kadar üzgün olduğunu bilirken başka şeylerden dert yanamazdım. En derinlerimde sessizce sırasını bekleyen bir parçam kimsenin bende eskisi gibi olamayacağını biliyordu.

En azından Nil iyi olacaktı ve bu biraz olsun kalbimde bir şeyleri yatıştırmıştı. Koridoru döndüğümde beni başka bir sürpriz bekliyordu çünkü karşıdan Ateş ve Evren’in geldiğini gördüm. Onları görmenin şokuyla duraksadım, Mavi de yanlarındaydı.

İstemsizce ayaklarım birkaç adım geri gitti. Duayeri apartmanında mutlu olduğum zamanlardan kalma sesler ve gülüşler acımasızca zihnimi işgal ettiğinde orada daha fazla kalmak istemediğimi, kimseyle konuşmak istemediğimi biliyordum.

Uzaklaşmaya karar verdiğim an, Mavi’nin beni gördüğü andı. “Lara!” Cıvıltısı koridorda yankılandığında ben çoktan koşarak başka bir koridora girmiştim ama birkaç saniye daha sesini duymaya devam ettim. Neşeli cıvıltısından hiçbir şey kaybetmeyen yanı, benim ruhumun sessizliğine fazla gelirdi.

Birkaç dakika sonra hastane otoparkına çıktığımda Dantes söylediği gibi beni arabanın yanında bekliyordu. Ateş ve Evren’in buraya geldiğinden haberi vardı muhtemelen çünkü birkaç metre ötede Ateş’in arabası park halindeydi. Belki de karşılaşmamızı beklemiş ve bunun bende bir şeyleri yumuşatmasını ummuştu.

Bir eli cebinde, diğerinde ise sigara vardı. Yavaş adımlarla ona ilerledim. Her nefes çekişinde kaşlarının huzursuz bir şekilde çatıldığını görebiliyordum. Arada esen rüzgâr saçlarını kımıldatıyordu.

Geldiğimi fark etsin diye boğazımı temizledim. Beni gördüğünde dudaklarındaki sigarayı baş ve işaret parmağıyla tutarak indirdi ve uzun bir nefes üfleyerek bana döndü. Hava neredeyse akşam olmak üzereydi. Bir akşam üstü sakinliğinde bana baktı. O an tik tak diye ilerleyen saatlerin seslerini duydum ama hepsi yavaşlamış gibiydi. Zamanın bizi esir alan varlığı bir anlığına ağırlaştı.

Her şeyi unutup sıradan bir günde beni herhangi bir buluşma için beklediği basit zamanlara özlem duydum. Oysa orada eski bir hatıra gibi durmuyordu.

Ona doğru ilerlemeye başladım. Hakkında bildiğim her şeyi unutsam ve geride bir tek onu sevdiğim günler kalsa istiyordum ama bu artık asıl mümkün olurdu. “Gitmeye hazır mısın?” diye sordu yanına yaklaştığımda.

“Hı hı.” Ama nereye gidecektik ki? Her şeyin benim için ne kadar anlamsızlaştığını görebiliyor muydu? Belki de görmüş olmalıydı çünkü bir anda sigarasını fırlatarak aramızdaki mesafeyi kapattı ve beni kolları arasına aldı. O kadar sıkı sarıldı ki kemiklerim kırılmanın eşiğine geldi.

Bir çatı gibi her zaman beni koruyabilecek koca bedeni her parçamı sardı. Kokusu burnumu işgal ederken alabileceğim en derin nefesi aldım ve tek yenilgimin bu olmasına izin verdim. Ne kollarımı ona sardım ne de parmaklarımı onun saçlarına sürttüm onun yaptığı gibi. Parmaklarım paltosunun iki yanında asılı kaldı.

Saniyeler sonra usulca geri çekildiğinde ve avuçlarını yanaklarıma koyacağını fark ettiğimde başımı yan çevirerek bir adım uzağına çekildim.

Bu sarılmayı ondan esirgeyemeyen yanım biliyordu aslında onu ne kadar önemsediğimi. Ben yokken neler yaptı, neler hissetti hepsini sormak istiyordum. Babasına kavuştuktan sonra yanında olmak isteyen ilk kişi bendim ama artık soramıyordum bile. Ne zaman kelimeler dilime gelse kalbimde hissettiğim bıçak darbesi çok gerçekçiydi.

“Ne olacak şimdi bize?” diye sordu bir anda kalbime bir bıçak darbesi daha ekleyerek. Bakışlarımı tenha otoparkta dolaştırmam sanki kaçışıma bir fayda sağlayacaktı. “Bir geçmişimiz var. Binlerce gece geçse de unutamayacağımız şeyler yaşamışken-“

“Belki de unuturum.” dedim cümlesini tamamlamasına izin vermeden.

Güldüğünü duydum. Acı çeken bir gülümsemeydi. Ona yandan bir bakış attığımda haklı olduğumu gördüm. Karnına bir bıçak saplıyken gülümsemeye çalışsa tam olarak böyle görünürdü.

“Baban-“

“Babam hakkında konuşma artık benimle.” Serzenişim olabilecek tüm çığlıklardan daha acı vericiydi. “Kendi babana kavuşmuşken hem de.”

Kış Askeri, kış mevsiminin esiri. Ben senin nefes aldığın yerde ısınamam artık, bunu gözlerimde yanmaya başlayan ateşin kışa olan düşmanlığından göremedin mi?

“Konuşmadığın sürece hissettiğin bu sessiz öfkeden, acıdan kurtulabileceğini sanıyorsun, Lara?” Kurtulmak istediğimi söyleyen kimdi ki? “Lütfen benimle değilse bile birileriyle konuş. Bütün bu olanların sana yaptıklarıyla tek başına mücadele edemezsin.”

“Tüm bunlar olmadan önce benim seninle konuşmaya ihtiyacım vardı. Bana bildiğin her şeyi anlatmana çok önceden ihtiyacım vardı benim.” Öylece gözlerine baktığımda çaresizce acı çekiyordu.

“Sevgilim, canın yanacaktı.” Ölü bir bedenin hislerden arınıklığını anımsatan solgun teninde isimsiz duygular esip gürledi, kaşları çatıldı ve bana uzanmak ister gibi bir kez daha elinin kımıldadığını gördüm

“Sana ne.” dedim soğukça. “Yanan can benim olduktan sonra sana neydi? Sadece üzerine düşeni yapacaktın.”

“Sana bunu yapamazdım.” Bir anda kollarımı tuttu. “Duyduğunda canının yanacağı çok şey bilirken gelip de bunu yüzüne söylemeye ya da başkalarının söylemesine izin veremezdim.”

Bu bir hataydı, bana bunları söylememeli ve bu şekilde bakmamalıydı. Artık bunlarla mücadele edebilecek kadar güçlü olduğumu sanmıyordum. Yapamazdım, kuru topraklarıma iyi gelmeyen bir mevsimden çare arayamazdım o bana böyle baksa bile. Muhtemelen hayat boyu yanlış kapılar çalmaya devam edecek ve her hatamdan büyüyerek, ama eksilerek ayrılacaktım.

“Yani sessizliği seçerek beni kaybetmeyi göze mi aldın?” Bu, onu duraksatan ilk cümlem oldu. “Bunu bilerek sana âşık olmama izin verdin sen.” Beni tutuyor olsa da bir yanım hep çok uzaklardaydı. Sorun mesafeler değildi, sorun bir adım uzağında duran insana bile yüz çevirecek hale gelebiliyor olmandı.

Halbuki ben Azad Birdal’ın beni tuttuğu o evdeyken defalarca kez yüzümü duvara dönüp karşımda bu adam varmış gibi konuşmamış, duvarlara ağlamamış mıydım? Hayır, sorun mesafeler değildi.

Ben bir duvarla konuşurken bile gecenin hırsızı gözleri o duvarların arasından hep bana bakardı. Şimdi delice yakınımdaydı, aklımı yitirmeme neden olacak kadar kısa bir mesafedeydi hem de ama kokusu bir silahtı. Bir duvara bakıp ağlarken bile unutamadım kokunu, hep unuttuğum yanım ol isteyebilecek kadar güçlü duramadım o duvarın karşısında.

Onu hiç bilme dedikten sonra en çok da kokusunu yeniden bilmek, unuttuklarımla yaşamak değil bir kez daha hatırlayıp öyle ölümü göze almak istedim.

“Önce ben âşık oldum.” dedi, gözlerimi sımsıkı kapatıp açmama neden olarak. “Bu önüne geçebileceğim bir şey değildi ama karşılık bulmasına engel olacak kadar alçakgönüllü olamadım, Lara. Bencildim.”

Birçok nedenden ötürü acı çekmekten memnunum, diye yazmıştı Wilde. Ben de acı çekmeye devam ederek kış mevsiminde hapsolacağımı biliyordum.

Gecenin hırsızı gözlerinde, beni soğuk ayazlarda bırakan bakışlar yaşıyordu. Beni de yaşatmak isterdi o gözlerde ama orası artık benim kaçmak istediğim her şeyle doluydu.

Diğer yandan Wilde, geçmişte çektiğimiz acıların anısı ise kimliğimizin sürekliliğinin garantisi, kanıtı olarak gereklidir bizim için, diye de yazmıştı. Benim kimliğim on yaşındayken saklandığım o yatağın altında yazılıydı. Canavar ayaklarımı kavrayıp beni dışarı çekerken tırnaklarımın ahşap zeminde bıraktığı izler tüm hayatımın tanımlayıcısı olacaktı.

Şimdi karşımda duran adama bakıyordum. Herkes gibi yaşamış birinden farksız duruyordu ama zamanın sarkacı yönünü şaşırdığında onun kimliğinin de on yedi yaşındayken bir banyonun zeminine kanla yazıldığını biliyordum.

İkimizin de kim olduğumuzu unutma şansı vardı. Bir zamanlar. Birlikteyken. Geçmişten korkmazken. Konuşabiliyorken. Kelimelerim varken. Sayfalarım bizi yazmak için hazırken. Şimdi değil ama. Kaybettik o şansı. Hızlıca. Zalimce. Zamansızca. Amansızca. Geri alınması imkansızca. Kayıpların yasını tutan yanımdan yorgun bir mırıltı yükseldi, çok yorulduk ve çok yas tuttuk, bunun bir sonu yok mu diye sordu, daha neyi ne kadar kaybedeceksin? En azından kendini kaybetme artık ve bırak kendini, kimliğini kabullenerek yaşa artık.

“Önce sen âşık oldun ama senin için de aşktan üstün olan şeyler vardı.” Üşüyordum ve teninin bana getirdiği o sıcaklıktan kurtulmak istiyordum.

“Duygularımı ya da sana olan aşkımı hiçbir şeyle kıyaslamadım.”

“Babana kavuşma ihtimalinle bile mi, Çağlar Mir Güzyeli?” İsmi akıp giden bir su gibi süzüldü dilimden. “Babama olan nefretinle bile mi?” Histerikçe güldüm. “Yalan söylüyorsun. Beni bile gözden çıkarabileceğini hissettiğin anlar olduğunu söylemiştin.”

“O zamanlar sana âşık olduğumun farkında değildim ya da kabullenememiştim henüz. Ama ya sonrası?” Bir adım daha yaklaştı, solgun teninde soğuktan doğan kızarıklıklar vardı. “Bunu bir kere kabullenmek beni bambaşka bir adama dönüştürdü.”

 “Peki, kabul ettim diyelim söylediklerini.” dedim, kalbim henüz neye inanmak istediği konusunda hala kararsız olsa da. “Bu neyi değiştirecek onca olan bitenden sonra?”

Verebilecek bir cevabı yokmuş gibi sessiz kaldı. Kömür karası saçları rüzgârda kımıldamaya devam etti, parmak uçlarımla dokunmayı sevdiğim yanaklarında ve dudaklarında gözlerim takılı kaldı. Ama bunlar doğru kapının ardındaki sahneler değildi. Dantes’in çaldığı kapıları açmak istemiyordum. “Seni sevmenin canımı yakmadığı bir gün bile olmadı. Sana her baktığımda bir mücadelenin içinde gibi hissetmek istemiyorum.”

“Öyleyse sana yenildiğimi kabul edelim.” dedi usulca.

“Yenilgi var diye mücadele biter mi sanıyorsun sen?”

Tanrı’nın kentini bulabileceğime de inancım kalmamıştı artık.

Güzel denilen kapının ardında en başından bu yana sadece bir başka kapı vardı.

Ruhun erişebildiği yükseklikler aslında toprağın altına doğru iniyordu.

Bu kabullenişler yenilgiyi de mücadeleyi de hayatında istemeyen yanımdan yankılandı. “Şunu söylemek zorundayım ki,” Dantes’e baktım ve içimden sadece gülümsemek geldi.

Kendimi kandırma çabalarımın bıraktığı bir etkiydi bu. “Artık seni sevmek istemiyorum,” Temasından kurtulup bir adım geriye çekildim. “Bunun için çaba harcamak zorunda kalsam da olacak olan bu.”

 Cevaplar verse de duyamazdım artık, çığlıklar atsa da bilmezdim.

Birileri soracaktı bir gün bana nihayetinde; nereye gidiyorsun, diye. Bu kez karanlığa değil kendime gidiyorum diyebilecektim o derinliğin içinde.

Kendim seçtim sonumu, sürgünü değil ölümü istedim çünkü yaşamın en saf haline erişemediğim bir yaşantıya yüzümü dönemeyecek kadar yara aldım. Ama o kadar derinlerde kaybolmuşum ki kendimi bulmak için önce boğulmayı öğrenmem gerekiyormuş.

Yine de bırakmalılardı beni, nereye gidiyorsun sorusuna, karanlığa ve kendime, nerede kalacaksın sorusuna, kendimde, nereden geleceksin sorusuna, sizin olmadığınız yerden, nereden bileceksin sorusunaysa, geçmişimden cevabını verebileceğim bir yaşama, yaşam diyemezdim; kaçış derdim en fazla, isyan ve mücadele ama en çok da arayış. Aradığını bulamayanın cevaplarını sahiplenmişsin sen diyeceklerdi onlar da bana.

Dantes’in gözlerine baktıkça hava daha da soğudu ama her soğuk hava kış mevsimine ait olamazdı. Bazen yaz mevsiminin de kendine has bir soğuğu olurdu. Tüm karlar kış mevsiminin değildi, her yağmur damlası kışın gözyaşı olarak düşmezdi dünyaya, kış mevsiminin nefesi diyemezdim her rüzgâra ve bir başka mevsimin cevaplarını sahiplenirdim belki.

Onu hiç bilmezdim, mevsimleri bile.

“Anlamanı isterim ki hayatında bana dair herhangi bir zorunluluğun yok elbette,” dedi Dantes.

Senin olduğun hiçbir mevsimden, günden ve geceden vazgeçmem dercesine gülümsedi. “Bunu da bir zorunluluk olarak görme,” Bana doğru bir adım atarak açtığım mesafeyi kapattı. “Ama onca şeyden sonra hasretinden delirmek üzereyim ve şimdi bana dur demezsen seni öpeceğim.”

Çok iyi biliyordum ki Dantes’e olan sevgim bu şekilde yıkılmasaydı, tüm hayatını sevdiği adama adayarak geçirebilerek bir kız olarak yaşayabilirdim. Akan her saniyeden ona çıkan bir yol inşa edebilirdim. Dakikalara şehirler sığdırabilirdim mesela, gülüşü o şehirlere açılan kapılar olurdu. Saatlerse bir ülke kurmaya yeterdi, parmaklarını yanaklarımda usulca gezdirdiğinde gözlerimi kapatırdım ve derdim ki, ben ülkeler kurdum, ben ülkeler işgal ettim. Bir adım sonrasında yeni dünyalara adım atmak gelirdi.

Bazen bir saniye insana koskoca bir evrene sahip olmuşum gibi hissettirirdi.

Zamanla olan mücadelem benim en büyük lanetimdi ve kalbim bu lanetin esiri olmuş gibi hızlanmaya başladığında beni içine alan evren derin bir sessizliğe gömülmüştü geriye bir tek kalp atışlarımı bırakarak.

Şimdi bana dokunmasına izin versem yüzümü okşayan parmakları usulca geri çekildikçe göz çukurlarıma biriken şehirlerin enkazını göreceği bir gün gelir miydi?

Yüzüme korkusuzca bakardı bakmasına ama bir insana bakarken onda bıraktığın hasarı görmeye cesaret edebilmek, o hasarı bırakmaktan daha zordu. Yıkarken farkına varamazdı insan çünkü yıkımdan o da payını alırdı. Ama her şey sona erdiğinde geriye kalan o sessizlikle yüzleşmek…

İşte Dantes’te bunu yapabilecek cesaret vardı, bu yüzden bana hala adım atmaktan korkmuyordu.

Bu yüzden ona dur dememiş olmalıydım.

Sonrasında yüzleşirdim izin verdiklerimde ama şimdi ona ihtiyacım vardı, bana attığı o adıma, bir kolunu belime dolayarak beni kendine çekmesine, ayaklarımın neredeyse yerden kesilmesine, avuçlarımın yeniden göğsüne konmasına, nefesinin tenimde dolanmasına, üşümüş elinin yanağıma konmasına ve bana böyle bakmasına… hepsine ihtiyacım vardı. Bu ihtiyaç ikimizi de geri dönülemez bir şekilde esir aldı.

Teması bir deprem etkisi gibiydi. Önce zamanı sonra beni alt üst edip yıkarak dokundu dudakları dudaklarıma. Koca bir fırtınanın suları alabora etmesini isteyen yanım yeniden bana geldiği ihtimale hiç inanmadı. Hatta ihtimalleri bir bıçakla kesip parçalara ayırsam yeriydi ama parçalara ayrılan ve yine onun kolları arasında parçalarıyla ağlayan ben oldum.

Dudaklarının teması beni esir alırken başparmağıyla yanağımdan süzülen yaşları sildi.

Gözlerim kapalıyken varlığına dair hiçbir şey göremezdim ama burada, benimle, benliğiyle olduğunu iliklerime kadar hissettim.

Bel boşluğuma yerleşen eli bir mıknatıs gibi beni kendine yaslamıştı. Sanki o ana kadar hava boşluğunda süzülen iki gezegendik ve bedenlerimiz birbirine değdiği anda orada bir patlama oldu, yaşamın sonu kış mevsiminin sessizliğine doğru çekildi.

Ve yaşamın başlangıcı, ikimizin de hislerimize teslim olarak birbirimizi derinden öptüğümüz o anda ruhumuzu işgal etti. Gözlerimi açmak istemiyordum, sadece dudaklarımı talan ederek beni böylesine bir açlıkla öpmeye devam etmesini istiyordum. Zamanın akmasında ne vardı, mucizevi olan tam şu anda durması olurdu ama durmazdı.

Bir alaboranın eşiğinde, yine ve yine Dantes’in kolları arasında olduğunu bilen Isabel yanım, isimlerden ve isimleri taşıyan bedenlerden kaçmamızın mümkün olmadığını hep bilerek yaşamıştı. Zaman dursa da aksa da o hep aynı adam olacaktı. Bu yüzden gözlerimi açtığımda, bir kez daha Dantes’in gözlerinin içine bakıyordum.

Ve bir kez daha tanıştım işte seninle. Ama bu kez gerçekten kim olduğunu ve artık kim olmadığını bilerek.

O da benim kadar nefes nefese kalmış gibiydi. Gözlerinde biriken kelimelerin pek çok duygunun esaretinden kurtulmaya çalışarak bana ulaşma çabalarını gördüm.

Fiziki bir duvarın ardında değildim ama yanağıma sürtünen parmak uçlarında bir şeylere ulaşamadığını bilmenin verdiği isyan vardı. Hırçın diyebileceğim bir tavırdı bu.

“Seni yiyip bitiren bu hislerin kaynağı ben değilim, biliyorsun.” Konuşurken bir yandan da yanağımdaki elini tutup indirdim.

“Biliyorum.” Sesi boğuk ve pürüzlüydü. “Ama biraz olsun bağırıp bende bir şeyleri dağıtmaya çalışsan kendimi daha iyi hissederdim.”

“Sana kendini iyi hissettirmek istemiyorum ki.” dedim kısıkça. “Mir, yaşadığın tüm bu karmaşa da hak ettin diyebileceğim onlarca an var.”

Bu kadar yakın olmaya hazırlıklı olabilirdim ama bu kadar yoğun hissetmeye hiç hazırlıklı değildim. Oysa her bir bakışında, her bir hüznünde ya da acı dolu anında zamanın zehri usul usul kanımda süzülüp unuttuğum ne varsa her bir kalp atışımda bir başka anıyı salıyordu sanki damarlarıma.

Miraç’ım… Göğe yükselenim…

Kafamın içinden bir türlü çıkmak bilmeyen cümleler beni savunmasız bırakıyordu. Sanki düşüncelerimdeki bir bariyeri kırmaya çalışıyordu aklıma gelen bazı cümleler ve ben bununla nasıl mücadele edeceğimi bilemiyordum.

“En azından adını söyleyemez miydin?” Bazen hızlıca koşup kendimi sert bir duvara çarpmak istiyordum. O kadar öfkeleniyordum kendime, o kadar kızıyordum. “Beni buna bile layık görmedin sen.”

“O ismin layık olduğu hiçbir şeyi taşıyamazken kendime bile yıllarca kim olduğumu söyleyemedim ben.”

“İnandığın ya da açıklamaya çalıştığın şeyler bir şeyleri ne kadar değiştirir bilmiyorum.” Esasında dile getirdiklerime gerçekten inanıp inanmadığımdan emin değildim. Bir yanım gerçekten onun artık hayatımda olmayacağına çok güzel ikna oluyordu. Gözlerimi açıyordum ve başımı yasladığım bedenin yoksunluğunu hisseden kalbim yalnızlığa elini uzatıyordu. Sanki hayatımı hiç âşık olduğum bir adamın göğsüne yaslamamış gibi yaşıyordum.

Diğer yandansa bu duygunun eksikliğini öyle derinden hissediyordum ki bir zamanlar yaşamamış olmam imkânsız geliyordu. İşte o zaman kaybettiğimi anlıyordum.

Onu ve ona dair her şeyi.

“Bana bir şeyleri değiştirmek için şans vermelisin, Sevgilim.” Aramızda bu kadar az mesafe varken ve uzun zaman sonra ilk kez ikimizin de dikkati birbirimizin üzerindeyken ona kim olduğunun bu kadar bilincinde olarak baktım. Ve heybetli bedeninin karşısında durduğumda aslında dünyada ne kadar küçük bir yer kapladığımı anladım.

“Dünyayı yukarıdan görmek istediğini söylemedin mi?”

“Evet?”

“O halde neden bana bakıyorsun?”

Çünkü dünya sendin… şimdiyse şu koca dünyada ne kadar yalnız ve küçük olduğumu bana hatırlatan bir insandan başkası değilsin.

Gözlerinde kafamın içinden geçenlere dair bir işaret arayışı çok tanıdıktı. Benim sessizliğimi bile okuyabilen o adam şimdi aynı kitabın satırlarında dolanmadığını anlıyor olmalıydı. Gözlerimi korkusuzca gözlerine dikmeye devam ettim. Oysa baktıkça göğsümde usul usul biriken korkuları alıp karşıma konuşsam hepsinin beni susturmaya yetecek kelimeleri olurdu, bana haddimi çok güzel bildirirlerdi.

Korkuyorsun, inkâr etme Lara. Herkes korkar zamanında kaybettiği bir şeye hiç kavuşamama ihtimalinden ya da kavuştuğunda artık onu istemeyecek oluşundan.

Benim korkumun sebebi bunlar değildi. Kendime sonuna kadar güvenirken kalbime ilk atışından itibaren güvenmeyen bir yanım vardı çünkü en büyük darbeyi hep kalbimdeki zayıflıklarımdan, inancımdan almıştım. O yüzden bir kere daha dizginleri kalbimin eline verirsem yeni kaybın kapısını açacağını biliyordum. Ama ben kaybetmekten çok sıkılmıştım artık.

“Bana Sevgilim deyişinde bile bir yabancılık var farkında değil misin? Kim olduğunu hiçbir zaman bilmediğim bir adama nasıl bir şans vereceğim tam olarak? Ne istiyorsun?” dedim kollarının arasından çıkarak. Yenilgilerimin özgürlüğümü elimden almasına izin verişime mi daha çok öfkeliydim yoksa mücadelemin aslında bir hiç uğruna verilmesine mi, günlerce kendimle tartışabilirdim.

“Kim olduğumu da ne istediğimi de biliyordun, biliyorsun.” Onun sesi de kısıktı ama yenilgisinin yanında kazandığı bir ödülü vardı. Binlerce şey kaybetmesine rağmen kazandığı tek bir kurtuluş onun ruhundaki Monte Cristo’yu bıçaklamıştı. “İsimlerin önemi yok. Kim olduğumu senden iyi bilen kimse olmadı hayatımda.”

“Varmış.” Kime neyi kanıtlamaya çalıştığı umurumda olmamalıydı. Bir hançerle parçalara ayırdığın kalbin içinde hala yaşama dair bir nefes arıyorsan önce dönüp eline bulaşan kana bakman gerekirdi. “Ben senin kim olduğunu hiçbir zaman bilmiyormuşum ve beni o kadar güzel aptal yerine koydun ki, hatta hayatında o kadar önemsiz bir yer kapladığımı gösterdin ki başka çaren kalmayana kadar kim olduğunu söylemedin bana.”

“Lara-“

Başka çaren kalmayana kadar, Mir.” dedim üstüne baba basa. “Bana kim olduğunu söylemedin.”

Hışımla etrafından dolanıp arabanın kapısına açmaya yeltendiğimde kilitliydi. Dantes yavaş bir nefes alıp arkasını dönerken, “Aç kapıyı.” dedim.

“Lara eğer söyleseydim-“

“Eğer söyleseydim? Söylemedin. Belki şöyle olsaydı? Olmadı. Ya yapsaydım? Yapmadın. Diyelim ki? Demedin bir şey demedin! Sonra da tutup hiçbir şey olmamış gibi beni öpüyorsun! Aç şu kapıyı!”

Burada durup ona laf yetiştirmemin bir anlamı yoktu. Olaylar tam da tahmin ettiğim gibi ilerleyecekti tartışmaya devam edersem. O ya da başkaları bana açıklama yapmaya çalışacak ve ben ayak diredikçe işleri yokuşa süren o kız olacaktım. Fazla büyütecektim. Empati kurmadım diye yargılanacaktım.

Herkes her şeyi yapmakta haklı bir şekilde dikilecekti karşımda, ben affetmekten çok uzağım diye bir güzel haksız olacaktım. Açıkçası umurumda değildi.

Dantes pes ederek kilitleri açtığında oyalanmadan arabaya bindim ve kapımı sertçe çektim. Kollarımı göğsümde kavuşturup koltuğa gömüldüğümde o da çoktan binmişti.

Yaşamı bir serüven değil de savaş olarak karşılamaya karar verdiğim gecelerin güneş doğmuş sabahları artık yenilginin sessizliğiyle doluydu. Ya da bu sessizlik kırık kalbime aitti.

Belki de Dantes’in sessizliğiydi bana ağır gelen. Çünkü ne kadar sus desem de o kadar konuşmasına ihtiyacım vardı. Tavrım onun geri çekilmesine neden olmuştu. Akşam çökmüştü artık, her yer kararmıştı ve biz Sihirkent’e değil, bambaşka bir yere gidiyorduk. Yolun yarısındayken Dantes’e Murathan’dan mesaj gelmişti ve eskiden yaşadıkları eve gittiğini haber veriyor, oğlunu da oraya çağırıyordu.

“Sen de gelmek ister misin yoksa önce Erdem abilere mi bırakayım seni?” Dantes’in bir hayalet gibi teninin solgunlaştığını fark etmiştim.

Sorusu karşısında onu dikkatle inceledim. Sakin görünmeye çalışıyordu ama babasının bu kadar erken o eve gitmesini beklemediği belliydi. Kendinin de hazır olmadığı apaçık ortadaydı. Dantes o eve annesini kurtaramadığı o geceyi hatırlamadan giremezdi ve hatırladığı her saniye ölümden beter olacaktı onun için. Babam beni Güneş Birdal’ın öldüğü eve götürdüğünde benim de hislerim farklı değildi.

 “Sorun yok.” derken buldum kendimi. “Seninle gelebilirim.”

Peki dercesine başını sallasa da bana bakmadı. İşin aslı onu babasıyla bir arada görmeyi isteyen bir yanım vardı. Birlikteyken nasıllardı, neler konuşur ve paylaşırlardı buna şahit olmak istiyordum. Kafamda mükemmel bir uyumları olsa da şu an Dantes’i çekingen görüyordum.

Güzergahı daha yeni değiştirdiğimiz sıralarda telefonum çalmaya başladı. Arayan Tarık’tı.

Göz ucuyla bana bakan Dantes “Açmayacak mısın?” diye sorarken bazı sınırları geçmemesi gerektiğinin farkındaymış gibi dikkatliydi. Küçük bir omuz silkmeyle cevap verdim. Çok açmak istedim oysa, Tarık’tı o nihayetinde. Babamı sevmiyor oluşu bir kusur değildi, babamı sevmiyor oluşunun ona yaptırdıkları üzerineyse saatlerce kavga edebilirdim onunla.

“Sabah onu gördüğümde, ondan nefret ettiğimi söyledim yüzüne karşı.” dedim, başımı eğip dudaklarımı birbirine bastırdım.

“Ben dururken bunu ona söylemen çok yerinde olmuş.” Dantes alayla homurdandı.

Sıkkınca iç çektim. “Senden de nefret ediyorum.”

Gözlerini kısarak bana şüpheci bir bakış attı. “Tabi, ediyorsundur.”

“Ediyorum. Cevap verme bana kavga uzuyor. Meşgulüm.”

Çağrıyı cevaplayıp telefonu kulağıma yaklaştırırken boğazımı temizledim. Dantes’in keskin bakışlarından kurtulmak için yönümü pencereye döndüm ve yanından geçtiğimiz manzaraları sessizce izledim. Bir süre karşı taraf da sessiz kaldı. Orada olduğunu biliyordum ama o ne söyleyeceğini bilemeyen biri gibi sadece susuyordu orada. “Söylemek istediğin bir şey mi var?” diye sorarak bu işkenceyi bitirmeyi seçen kişi ben oldum.

“Sadece nerede olduğunu merak ettim.” dedi. Kelimeler dudaklarından kerpetenle alınmış gibi zorla dökülmüştü. Benimle konuşmak mıydı ona böyle işkence eden yoksa bir türlü olması gerektiği şekilde konuşamamak mı?

“Nerede miyim?” Dantes’e döndüm ve söyleyebilir miyim diye dudaklarımı kımıldattım. Bir sakınca yok dercesine omuz silkti. Onca zaman en büyük gizem olarak tanınan adam şimdi herkesin bildiği bir özne olarak hayatımızdaydı, bu garipti.

“Mir’in eskiden ailesiyle yaşadığı evine gidiyoruz. Murathan oradaymış ve onu yanına çağırdı.”

Tarık bir süre daha sessiz kaldı. “Emin misiniz?” diye sordu, kafası karışmış görünüyordu. Çatılmış kaşlarını hayal edebiliyordum. “Bize sadece yürüyüşe çıkacağını söylemişti.”

Demek ki hala Erdem abinin evindeydi herkes. “Fikir değiştirmiş olmalı.” Başka bir şey söylemedim, o da söyleyecek başka bir şeyi kalmamış gibi sessizleşti. Hayat bir noktada iki insanı böyle bir sessizliğe ittiğinde geçmişteki en ufak bir kelimenin bile ne kadar değerli olduğunu anlıyordu. Ama gelecek için yapabilecek bir şey olmuyordu.

“Kapatıyorum.” diye saçma bir bilgilendirmede bulundum.

“Ne zaman döneceksin, Lara? Konuşmak istiyorum seninle, yalnız ve sakin olduğumuz bir vakitte.”

“Eskisi gibi mi yani?” İsteği yüreğimde bir yumru gibi duran yaralarımı tetikliyordu. Eskiden kavga da ediyor olsak günün sonunda mutfak masasına sessizce oturup sadece konuştuğumuz anların sayısı çok fazlaydı ve bu fazlalık anıların bıraktığı hasarla bir yük misali duruyordu geçmişimde. Derin bir nefes aldım. “Gece yarısı olmadan dönerim ama ne zaman senin istediğin şekilde konuşabiliriz bilmiyorum, Tarık.”

Onun da derin bir nefes aldığını duydum telefonun diğer ucundan. “Yine de bana bu şansı tanıyacak olma ihtimaline tutunacağım.”

Ben senin tutunmak isteyeceğin bir umut ya da gelecekten bir parça değilim deseydim ona, telefonun diğer ucunda onun da yüreğinde aynı ağırlık olur muydu? Geçmişin aynasına şöyle bir dönüp baktım ve rüya kapısının anahtarı artık boynumda olmasa da avuç içlerim de hala anısı duruyordu.

“Hoşça kal, Tarık.” diyerek telefonu kapattığımda Dantes’in gözleri üzerimdeydi.

“Tarık’a bu kadar yüklenmemelisin.” Nihayetinde kendini tutamayıp konuyla ilgili yorum yapmaktan geri durmadı. “Birini suçlayacaksan o kişi ben olmalıyım.”

“Hayalet ölmeden dakikalar önce bana ne dedi biliyor musun?” Dantes Hayalet’in adını anmamdan rahatsız olsa da benim hissettiğim rahatsızlıkların yanında buna ziyadesiyle katlanabilirdi.

“Aslında sen bizim hayatımıza kendi isteğinle öylece girmemişsin, seni bütün bunlara ikna eden Tarık’mış. Dedem seni ikna edemese de Tarık’la geçirdiğin yarım saat senin için yeterliymiş. İnkâr etmeye kalkışma çünkü bunun doğru olduğunu biliyorum.”

“Kimse beni zorlamadı ya da manipüle etmedi.” Bu çok acınası bir durummuş gibi gülümsedi. “Ertesi gün Tarık yerine bir başkası gelse belki yine ikna olacaktım.” dedi. “Mevzu, Barbaros Solar’ın yaptıklarıydı ve eninde sonunda ortaya çıkarılması gereken şeyler olacaktı. Ben annemin ölümünden sonra her şeyden kaçmayı seçtim ama sonunda yine kaçtığım her şeye geri getirdi hayat beni. Bundan kaçışım yoktu.”

Dudaklarımı birbirine bastırdım. “Yine de o kişi Tarık olmamalıydı.”

“Tarık bu hayatta sahip olabileceğin en değerli insan. Benden bile daha önemli senin hayatında, öyle kalmalı.”

Bu ne demekti? Ben zaten hayatında olmayacağım, en azından o olmaya devam etsin mi demek istiyordu? Aksi gibi o sırada Tarık yeniden beni aramaya başladığında çağrısını reddedip telefonu tamamen kapamayı tercih ettim. Şu an bununla mücadele edebileceğimi sanmıyordum.

Dantes’le yarım saat daha yol gittiğimizde müstakil evlerin olduğu bir araziye giriş yaptık. Site gibi değildi ama yine de kendine ait bir havası olduğunu karanlığa rağmen anlayabiliyordum. Biraz Sihirkent’e benziyordu, daha tenha bir havası vardı. Dantes geniş sokağa girdiğimizde yavaşlamıştı ve etrafına bakınarak ilerliyordu. Bu sokakların onun için ifade ettiği anlamı gözlerinde görebiliyordum.

Sonra eskimiş verandası olan bir evin önünde durdu. Bir süre sadece arabanın camından eve baktı. Pencerelerinden birinde küçük bir ışık yanıyordu. Cılızdı ve odayı aydınlatmaya yetmiyordu muhtemelen ama yıllarca karanlıkta kalan bir evden sızan küçücük bir ışığın Dantes’in zindanında düşen gün ışığı huzmesiyle denk olduğunu görebiliyordum.

Murathan orada bekliyor olmalıydı ve yıllarca karanlık bir zindanda sabahlayan Dantes’in şimdi kendi Faria’sının ışığından beklediği kurtuluş zindan duvarlarında dolanıyordu. “Babamın buraya gelmek istemesi şaşırtıcı.” Konuşurken sesi boğuktu, hazır olmadığı duyguları cama fırlatılan taşlar misali kalbine fırlatılmış ve onu paramparça etmekten kaçınmayacak gibiydi. “Ben son kez kapıyı kilitleyip çıktıktan sonra bir daha hiç gelmedim bu eve.”

“Belki de onun korkacak bir şeyleri yoktur.” dedim. “Onunla çok kısa bir zaman geçirdim ama bana hayatta her şeyin üzerine gidebilecek biri gibi geldi.” Kendimi tutamadan gülümsedim. “Hatta başına gelen her şeyi öyle muazzam bir sakinlikle kabulleniyor ki, tavrında tüm dünyanın kaosunu sessizliğiyle savuşturabilecek bir irade var.”

Yaptığım yorum Dantes’in bana uzunca bir süre bakmasına neden oldu. Belki de babasıyla beni bir sohbetin içindeyken hayal ettiği günler gelmişti aklına. Belki de bu dalgınlığı tamamen kendi anılarından kaynaklıydı. Hangisi olduğunu anlamama izin vermeden boğazını temizledi. “Benimle gelmek istediğine emin misin?” Hem buna delice ihtiyaç duyuyor hem de bundan çekiniyordu.

Arabanın kapısını açtığında, kendi kapımı açarak cevap verdim ona. Dudaklarından belli belirsiz bir mırıltı döküldü. “Pekâlâ öyleyse.” Birlikte indik ve bahçeyi büyük adımlarla aşıp verandaya ulaşırken ortak bir ritme kapılmış gibiydik.

Dantes’in bir zamanlar burada yaşadığını, bir geçmişe sahip olduğunu düşünmek tuhaftı. Onun zihnindeki kalelerin sağlamlığı bu evde bıraktığı anılardan geliyor olmalıydı.

Dış kapı biraz aralık duruyordu. “Burada olmayı istemiyorum,” İçeri adım atmadan önce dudaklarından itirafa benzer cümleler döküldü. “Hayatımın hiçbir noktasında geri dönmek istemedim bu eve. Babamın beni buna mecbur bırakmasını istemezdim.”

“Senin başka evlerde farklı hayatların oldu, Mir.” Uzanıp ona dokunmak, elini tutmak isteyen bir yanım zihnimde çığlık çığlığayken güç bela susturdum onu. Ellerimi ceplerime soktum.

“Ama o adamın bu evden başka gidebileceği bir yeri var mıydı? Biraz empati kurmalısın, sen kötü anılarla ayrılmış olsan da baban için burası ailesiyle anılarının yaşadığı yer. Başka nereye gitmesini bekliyordun?”

“Zihnimin içindeki gürültüyü duysaydın neden senin kadar sağduyulu düşünemediğimi anlardın.” İhtiyaç duyduğu anlayışa sahiptim fakat pencerenin diğer yanında duran adamın da zihnindekilere aşinaydım.

Dantes belki korktuğundan kendi içine çekiliyordu her saniye ama ihtiyaç duyduğu yansıma tam karşısında duruyordu oysa. Sadece zihnindeki perdenin kalkmasına izin vermesi gerekiyordu.

Birkaç saniye daha o kapı önünde oyalandı. Yanında ben olmasam bir sigara yapıp zaman kazanmaya çalışırdı muhtemelen, bunu yapmasına izin vermedim. Benim de içimde kendimce korkularım vardı, onların yanında kendimi fazlalık gibi hissedeceğimi biliyordum. Geri dönsem yeriydi ama Dantes o adımları yalnız başına atamayacak gibiydi.

Oldukça büyük diyebileceğim boyutlardaki kapıyı avucuyla iterek sonuna kadar açtığında dizginlemeye çalıştığımız her his etrafımızı sarmıştı.

Yine de ne hissederseniz hissedin hayatın size kendi tokadını atacağı bir an vardır. İnsanın bu darbeye hazırlıklı olması mümkün değildir.

Bir filmin içinde değilsindir, buna rağmen birileri zamanı yavaşlatan o tuşa basmıştır. Şimdi ne kadar koşarsan koş hep aynı yerdesin, kimseden uzağa gidemedin.

Ağırlaşan o zamanın içindeki adımlarımızla evde ışık yanan odaya ilerlediğimizde ama daha altından ışık sızan kapıyı açmaya henüz vaktimiz olmadan Dantes’in sırtına inen ağır bir darbeyle kapıya çarpışını gördüm. Sonrasında zihnimde bir çınlamayla, acıyla her şeyin puslanması kaçınılmazdı. Acı o kadar hızlı yayıldı ki nereme darbe aldığımı bile anlayamadan yerde buldum kendimi.

“Barbaros Solar’ın sizlere selamı var.” Bir ses. Tanıdık. Varlığı karanlıktan geliyor ve giderken yanındakileri de karanlığa götürmek istiyor belli ki.

Erdal’a ait olduğunu daha ilk saniyede anladığım o ses dünyanın ayaklarımın altından kaymasına neden olmuştu ki zaten ayakta duran gücüm yoktu. Avuçlarımı başımın etrafına bastırmıştım ve baş dönmemin geçmesi için ne yapmam gerektiğini bilmiyordum. Dantes neredeydi ve neden sesi çıkmıyordu? Bir elimi yere koyarak doğrulmaya çalıştığımda daha büyük bir baş dönmesi saldırdı zihnime. İnledim.

“Hayatım sizin yüzünüzden bitti.” Bağırırcasına konuşsa her şey daha kolay olabilirdi ama Erdal’ın sesi öyle sakin ve normaldi ki bu bir felaketin habercisiydi. “Ama yanımda birilerini de götürmeden gideceğimi mi sandınız!?”

Gözlerimi açmayı başarabildiğimde gördüğüm ilk şey sadece karanlıktı. Çünkü altından ışık sızan kapıyı açmaya hiç fırsatımız olmamıştı. Orada kimse yoktu ki. Bir tuzak, kandırmacaydı. Kim demişti ki aydınlığın olduğu yerde kurtuluş var diye. Kim, neden bizi o kapıları aramak zorunda bırakmıştı!

Senin aradığın kapılar karanlığa açılmalıydı, Lara, diye fısıldadı zihnim. Çünkü sen kendi zihninin karanlığında hep daha mutluydun. Gözlerini açtığında gördüğün aydınlık sadece acı verdi sana, gerçekleri verdi. Ve bu karanlıkta yalnız başına kalmaktan daha çok ağlattı seni. Canavarın açtığı kapının ardında sen vardın, orada aydınlık tarafta olanın sen olduğunu ve başına neler geldiğini unuttun mu?

Geçmişe dair hiçbir şeyi unutmamıştım ve babamdan başlayarak bugünüme kadar beni takip eden karanlık, belki de aydınlık tarafta beni bekleyen kötülük şimdi burada duruyordu.

“Uzaklaş Lara! Hemen!” Dantes’in bağırmaya çalışan sesini duydum ama güçlü bir tını değildi bu. O da benim gibi yerdeydi ama karanlıkta silüetini bir karanlık gölge gibi görmekten öteye gidemedim. Uzağımdaydı. Bir tuzağın içine düştüğümüzün acı gerçeği o karanlıkta bizimle birlikteydi.

“Mir! İyi misin?” Ellerimi yere bastırarak ayağa kalkmaya çalıştım. Yapabileceğim hiçbir şey olmamasının acı verici hissiyle delice ağlamak istedim. Murathan burada değildi, hiç olmamıştı. Tarık’tan gelen ikinci çağrıyı açmam gerektiğini, yanlış giden bir şeylerin başlangıcının orada beni beklediğini o an anladım. Aptallık etmiştim.

“Git buradan, Lara!” Dantes’in bağırışına ardı arkası kesilmeyen boğuşma ve inleme sesleri eşlik etti. Ellerimle yeri yokladım ama Erdal’a karşı kullanabileceğim hiçbir nesne yoktu. “Kapı hala açık!” Dantes o kargaşanın ortasına bana seslenmeye devam etti. “Birilerine haber ver!”

“Size yardım edecek kimse yok!” Erdal kükrercesine konuştuğunda onu göremiyor olmama rağmen sesi bana bir darbe olarak çarptı. Karanlıkta neyden korktuğumu bile bilemeyerek geri çekildim. “Parmaklarını kırdığımda da yardımına gelen oldu mu küçük oruspu!”

Sözlerinden önce sırtıma aldığım bir başka darbe ulaştı bana. Acının bir siması yoktu ama sayesi karanlıktan daha güçlü bir şekilde saldırdı. Parmaklarımın kırıldığı gecenin hatırası, Erdal’ın bedenime indirdiği o sert tekmeyle netleşerek bir dev aynası gibi gözlerimin önünde yükseldi. Kendimi yüz üstü yerde bulduğumda, hastanede doktor kılığına girerek boğazımı sıkanın da o olduğunu artık biliyordum. Bazen sadece sesler ve hisler bir anlık boşlukta gerçeği koyardı avuçlarına. Bu kez doğrulabilmek için bir çaba harcayamadan öylece yerde serili kaldım.

Bir yerlerde Dantes’in bana seslenmeye devam ettiğini duyuyordum ama o an kulaklarımdaki tek gerçek ses, babamın hastane odasına beni ziyarete geldiği andı. Her şey çok gerçekti. O kadar gerçekti ki acı bir haykırış olarak dudaklarımdan döküldü içimde kuytuda bekleyen tüm hisler. Bu gerçeğin altında kaldım.

Bir romanın satırlarıyla göz göze gelir gibi babamla göz göze geldiğim anlar kitap sayfalarının arasında çürümeye başlayacaktı. Ona babacım dediğim kaç seferde, bana içten içe küçümseyerek, alaya alarak, aptallığımla eğlenerek gülüyordu? Benim için tüm dünyanın karşılığı olan sıfatların hepsi onun için neydi? Neydi baba, beni bir düşman gibi tüm dünyanın karşısına koyman? Sevmiyor olman? Hiçe sayman?

Bu yüzden ben hep Nihil’dim, ben hep hiçtim, ben hep…

Çok çok uzaklardan yankılanan polis arabalarının siren seslerini duydum. Yine de bunun bizim için yeterli olmayacağını biliyordum.

Dantes neredeydi ve neden konuşmuyordu artık? Acıdan başka hiçbir şey taşımayan o çığlığımın ardından gelen derin sessizlikte sadece felaketin nefesi vardı. Ayak sesleri duydum, birisi koşuyordu ve koştuğu yer bizim biraz önce girdiğimiz kapıydı. Anlık bir gölge etrafımızdan geçip gittiğinde ve ayak sesleri de yok olduğunda, hayatımdaki hiçbir sessizlik şimdiki kadar tedirgin edici olmamıştı.

Fısıldarcasına konuştum. “Mir? Gitti mi?”

Kelimelerime cevap veren kimse olmadı. “Mir?” İnsan bazen bir eşiğin önünde dururdu. O eşikteydim. İçeriye bir adım atmaması gerektiğini bilirdi. Durmalıydım. Ne kadar iradene sahip olmaya çalışsan da o eşiğin ötesinde yaralarına basılacak bir tas tuz vardı ve sen oraya ellerini uzattın. Karanlıkta ellerimle Dantes’e uzandım. Parmaklarıma teninden önce sıcak bir sıvı değdi. Kan. Yaralarına basılan tuz.

“Mir, yaralandın mı?” Bana cevap versin ama verdiği cevaplar tuz basılmış yaralardan ibaret olmasın istedim. Dizlerimin üzerinde sürünerek, sayamayacağım kadar çok kez adını anarak kanın izlerini takip ettim. Sonunda ellerim tenine değdi, parmaklarımdaki ıslaklık arttı.

“Mir, hayır hayır!”

If Şatosu’nın zindanlarına beni korkusuza kurtarmaya gelen adamın ellerini takip ederek yaralarını buldum. Dantes’in gövdesinin kan içinde kaldığını daha ona dokunur dokunmaz anlamıştım. Bu anlayış, tüm kurtuluşların sadece bir kaçıştan ibaret olduğunu suratıma çarparken beni acı acı inletti.

Hani kurtaracaktık biz birbirimizi? Gövdesi kanla kaplıyken dizlerinin üzerine düştüğünü gördüğünüz birinden kurtuluş için medet umulur muydu? Kendi ellerime dönüp bakacak olsam orada da pek çok kan izi kalmıştı muhakkak ve dokunduğum şeyleri iyileştirebilme yeteneğimi kaybetmiştim.

“Lara?” Fısıltısına düşen bir ayın gölgesi vardı, dünyanın uykuya dalmadan önceki son aydınlığında onu göreyim, seveyim, anlayayım diye kapı aralığından sızan bir gölge, bir gece kalıntısı, aydınlığın son demlerini pişmanlığın gözyaşlarıyla uğurlayan.

“Bıçak yarası mı bunlar?” Başını omzuma, gövdesini göğsüme çekerken ellerimi karnındaki yaralarda duran elleriyle birleştirdim. Uzaklarda, dağların ve denizlerin ardında usulca yağmayı bıraktı sanki kar taneleri, kış mevsiminin sona erdiğini duyuran kederli sessizlik kuşların kanat çırpışıyla dünyaya yayıldı. “Allah kahretsin!” Bağırdığımı sanıyordum ama belki de fısıldamıştım sadece. “Dayanmak zorundasın! Birileri geliyor, duyuyor musun? Siren seslerini duyuyor musun, Mir? Geliyorlar.”

“Yalan yıldızım…” Kelimeler dudaklarından dökülürken zihnimde ayaklanan gürültüler bir isyancıydı. Korkunun bir yansıması gibiydi ama bir işgal de olabilirdi. “Böyle bitmemesi gerekirdi.”

Beraberinde bana vereceği koca bir yenilgi ve sonrasında gelen derin sessizlikte boğulma hali. “Sana söyleyemediğim her şey için üzgünüm.” dedi, sesli ya da sessiz bir şekilde bu cümleyi o kadar çok duydum ki ondan artık söyleme diye çığlık atmak istedim. “Bir daha belki söyleyemem…”

“Hayır sus…” Şimdi bunun sırası mıydı? Zihnimde yıkılan bir duvarın ardında duran Lara usulca gözlerini açtı. Sanki hayatın bu yüzüyle yüzleşmeye hiç cesareti olmadığından saklandığı yerdi orası. Ama böyle bir anda zihnimdeki hiçbir parça bir duvarın ardından öylece duramazdı.

“Hayır söylemeliyim.” Karanlıkta yüzünü net göremiyordum ama kelimelerinin keskinliği en az onun kadar canımı yakıyordu. Sırtımı duvara yaslayarak onu olabildiğinde kendime çektim, sırtı göğsümde, başı omuzumda ve ellerim yarasının üzerindeyken ikimiz de bir sonbahar rüzgarında savrulan yapraklar gibi titriyorduk. “Bu şekilde öğrenmen büyük haksızlık olsa da…”

“Sus öyleyse!” diye bağırdım. “Bu haldeyken senden gelecek hiçbir itirafı istemiyorum.”

Onu susturmak ister gibi yanağına uzanan elimi tuttu. Karanlığı tamamen kenara itebilseydim yüzündeki o hüzünlü, manidar ve vaz geçmiş gülümsemeyi görürdüm belki de. “Kenan’ı babana verdim çünkü katilin kim olduğunu bana söyledi. Se… sen asla öğrenme istedim.”

Birden, hiç beklemediğim yerden gelen cümlesiyle birlikte dudaklarıma sinen şaşkınlık ve sessizlik bir anlığına bana nerede olduğumu unutturdu. Bir zaman kayması yaşıyor değildim ama kafamın içinde cızırdayan sesler, bozuk görüntüler belirerek gerçeklik algımı bozdu.

Gözlerimi sımsıkı kapatmak istedim. Zaten karanlıktan bir şey görmüyordum. Zorlukta yutkunduğumda göğsümde duran bedenin ağırlığı yeninden bana o anda, tek bir gerçeğin içinde yaşadığımı hatırlattığında artık hiçbir şeyin ondan önemli olmadığını biliyordum.

“Şimdi söyleyemezsin, Mir.” Bir elimin tersiyle durmaksızın akan gözyaşlarımı sildiğimde tenime karışan kan oradaydı. O kadar gerçek dışı ve üzücüydü ki ağlayarak uyanmak üzere olduğum o rüyalardan ne farkı vardı.

“Bu kadar acı bir gerçeği bana veremezsin. Duydun mu beni? Beni bu acıyla yalnız bırakamazsın. Sonra söyle,” Yüzümü saçlarına gömerek hıçkırdım. “Ben bunu benden sakladığın için seninle kavga edebileceğim bir vakitte. Tamam mı?” Sessizdi. “Tamam mı, Mir?”

Yanlış olan her duygu, her gerçek, her kalp atışı bir sarmaşık gibi sarmıştı bizi. Defalarca çamura düşüp sislerde yolumu yitirsem de, ayaklarım doğru yoldaysa, yüzüm “güzel denilen kapı”ya dönükse mutlulukla dolmak zorundayım diyen Wilde doğru kapıyı nasıl bulmuştu? Sanıyorum ki hepsi yalan dolandı.

Yüzümü altından ışık sızmayan kapıya döndüm. Cevap vermesini beklerken usulca kafamı kaldırdım.

Güzel denilen kapı diye bir gerçek yoktu.

“Hayır, bu benimle mezara gidemez.” İsimleri eskimiş mezar taşlarının üzerinde geçmiş diyebileceğim bir sis dolandı, bir anının eskiliğinde yitip giden gülümsemeler yağmura dönüşmek için bekliyordu sislerin ardında.

Ömrümde ilk kez duyduğum bir hıçkırık kaçtı Dantes’in dudaklarından, mezar taşlarına düşmesi gereken damlalar gözlerinden yanaklarına kaydı, ağlıyordu. “Bununla ölemem.” Ağlıyordu ve göğsündeki her sarsıntıda bir tuğla enkazı bırakıyordu göğsümün ortasına.

Telaşsız bir beklentiyle bizi çağıran kapıların ardındaki gürültüler arttı ve irkildim.

İçi derin acılarla dolu bir karanlığa gidiyordum, altından hiç ışık sızmayan kapıya. Tolstoy satırların arasına o aydınlığı sığdırsa da altından ışık sızan kapıların açıldığı an mayın misali yüreğimde patlayacağını biliyorum.

Karanlığa gidiyordum, zaten başka nereye gidilirdi ki?

“Lütfen… bana bunu yapma.” Hıçkırarak ona daha sıkı sarıldım. “Söyleme. Sen yanımda yokken mücadele edemem.”

Sonsuzluk… aldatıcıdır, yanıltıcıdır, kandırır. Yoktur aslında, her şey bir gün yok olup gider. Sonsuza kadar süren yaşam nerede görülmüş, sonsuza kadar yaşayan duygular ve hisler birer kandırmaca değil mi? Sonsuzluk… aldattı, yanılttı, kandırdı.

“Hep yanındaydı.” dedi en sonunda. Dantes beni aldı ve o karanlığın başladığı çizgiye bıraktı, bir kelimesi bir adımıma denkti ve susmayarak adım adım karanlığa gömülmeme izin verdi. “Başkasını aramak en büyük hatamızdı. Oydu. Babandı.” Acıyla harmanlanan sesine öksürükler eşlik ederken avuç içimdeki yaralarına saldıran kanların baskısı arttı. “Başka katil yoktu.”

Orada ya da değil, ne fark ederdi, karanlığın içindeydim ve altından ışık sızmayan bir kapıya yürüyerek güzel denilen kapıyı bulacağına inanan bir insanın mutlulukla dolması imkansızdı. Bu saatten sonra hepsi anlamsızdı. Dünyanın bittiği düzlükten aşağıya bakarken düşmekten başka çarem kalmamıştı, son kez arkamı dönüp baksam Dantes’ten başka elini uzatan olmazdı ama ben babamın uzaktan hep düşüşümü izleyeceğini, bir daha bana elini uzatmayacağını, uzatsa da tutmayacağımı biliyordum.

“Öğrenirsen bunu kaldıramazdın.” Aslında sakladığı en büyük sırrın, ben daha fazla ağlamayayım diye saklandığını bilmek beni daha da ağlattı. “Küçüksün daha, Lara. Babasına aşık bir kızın en güzel rüyasını nasıl elinden alan adam olacaktım?”

Acı gününde, tenhada, yaşadığım en acı günün anıları koparıp fırlattığım bir sayfaymış gibi rüzgarla bana savrulsa da bundan daha acı bir gün yaşayamazdım.

Özle onu, ilk kez birini özleyecek olmaktan korktum, özlersem kaybettim demekti…

Adını an, adından firar eden her harfin varlığı, bana onu en gerçek haliyle getirmişti ve şimdi her şey bu kadar gerçekken bu kadar sona yakın olması…hayır… hayır bunu kabul edemezdim.

“Ama ya büyüdüğünü hiç göremezsem…” diye devam etti usulca.

Ellerimi yaralarından çekip göğsüne koymak istedim. Ne zaman avuçlarımı göğsüne koyacak olsam orada bir sızı başlardı, oysa yara izleri taşıyan ellerimden yaralıya gelecek tek fayda, işte senin canını şu yakıyor demek kadardı. Ama bu yara nasıl iyileşir? Yarayı saran ellerimizde değil ki bunun cevabı…

Dudaklarımı saçlarına bastırdım kendime engel olamadan. “Beni bununla tek başıma mücadele etmek zorunda bırakırsan seni hiç affetmem…”

Gözyaşlarım saçlarına aktı ve sanki bunu hissetti. Parmak uçları yarasına bastırdığım ellerimde gezinirken hiç yazılmamış bir kitaba ait satırlar parmak uçlarında söyleyemediği her şey olarak duruyordu.

Benim dünyamda bir zamanlar savaşlar böyle kazanılmazdı ama bu dünyanın insanları kelimelerin ya da kalemin gerçek bir savaşı kazanmama yetmeyeceğini kanıtlamıştı bana. Dantes bir kez daha öksürdüğünde gözlerimin önündeki tek şey onunla paylaştığım geçmişten gelen anlardı. Aramıza çöken derin sessizlikte bir zamanlar attığımız kahkahaları ve gülüşleri duydum. Geçmiş, nerelerde unutulmuştu?

Hep beklediğim aydınlık, altından ışık sızmayan bir kapının ardına saklanmıştı. O aydınlığın içinde duran her şey ben kapıyı açtığımda benimle birlikte olacaktı. Yüzüm, altından ışık sızmayan bir kapıya dönmekte hiç tereddüt yaşamamıştı. Kelimeleriyle bana bunu yaptıran oydu.

“Sonsuza dek üzgünüm.” dedi tıpkı o geceki itirafları gibi. “Sonsuza dek affetmesen de olur.”

Yüzüm, güzel denilen bir kapıya dönükse mutlu olmak zorundaydım. Yaşlardan hiçbir şey göremez olan gözlerim sanki bir karanlıktaydı ama hala o aydınlığın içinde, aydınlığın getirdikleriyle birlikte durduğumu biliyordum.

O aydınlık, altından ışık sızmayan bir kapının ardına saklanmıştı.

Yüzüm, güzel denilen kapıya dönüktü.

Mutlu muydum artık?

Güzel denilen kapının ardında, sahiden ne vardı?

Bize ne hissettiğini söylemeyi ihmal etme!