Güzeldir kentlerin yıkıntılarını seyretmek, mezarcı; ama insanların yıkıntılarını seyretmek çok daha güzel.
Les Chants de Maldoror/Lautréamont
༄
Bazı kapıları açmanın imkansızlığı,
Gerçeklerin saklanması o kapının ardında.
Sonrasında duymak çığlıkları,
Kapıların ardında kalanları-
Susanları-
Susturulanları-
Hani bazen eskir ya bir zindanın duvarları,
Açılır zemininde toprağı güneşten mezarlar.
Göğsünde şehirler devrilen kızın,
Sırtına geçmiş gömülü bir adamı,
Güneşten mezarlara hapsetmesi gibi gelir geçmiş,
Sahipsizliği kucaklar gibi kucaklar yarınları-
Yaraları-
Istırapları–
༄
Eğer bir şehir olsaydım kaderim terk edilmek olurdu.
Etrafı dikenli tellerle çevrili olduğu için kimsenin girmek istemediği yalnız bir şehir.
Topraklarımı sulamak ve içimde çiçekler yeşertmek isterdim ama çürümüş topraktan beklediğim umudun beni kurumuş çalılarla yüzleştirmesi kaçınılmazdı. Bu şehirde asla çiçekler açmazdı. Zaten topraklarımı sulayacak tek şey gözyaşlarımken bir çiçeğin yeşermesine olan umudum oldukça gülünç kalıyordu. İnsanın gözyaşlarıyla sulayıp büyütebileceği tek şey acılar denizinde yetişen ve kalbini sarıp sarmalayan zehirli yosunlar olurdu.
Bazen o şehrin karanlık sokaklarında elime bir mum alarak gezintiye çıkardım. Kendimi tanımaya çalışır, sokaklarımla konuşur ve boş olmasına rağmen her zaman pencereleri açık olan evleri izlerdim. İnsanlarla konuşmazdım ama içimdeki evlerle konuşurken beni dinleyen bir çift kulak varmış gibi yüreğimde ne var ne yoksa ortaya dökerdim. Her gece başka bir evde uyur, her gece başka bir sokakta dolanır ve dikenli telleri aşıp bu şehri merak eden cesur birine rastlayabilme umuduyla kendi sokaklarımı talan ederdim.
Ama insanın merak duygusu ne kadar baskın olsa da canının yanacağını hissettiğinde o meraka sırtını dönerdi.
Benim şehrimin sınırları bana sırtını dönen insanlarla doluydu.
Keşke bu şehrin yıllardır izini sürdüğüm giriş kapısını bulmayı başarabilseydim. O vakit karşılaştığım ilk insanı kendime davet eder, onu içeri alır ve sokaklarımda gezdirirdim. Nasıl iyi ev sahibi olunur bilmezdim ama bana gelen bir ziyaretçiyi sokaklarda uyutmaya gönlüm el vermeyeceğinden evlerimden birinde uyuturdum. Birinin benimle birlikte beni tanımasını isterdim. Fakat ben giriş kapısını bulamadıkça kimse dikenli telleri aşmaya cesaret edecek kadar risk almadı. Kimse bu terk edilmiş şehre adım atmak istemedi.
Şimdi ne zaman çığlık atacak olsam viraneleşmiş sokaklarımda yankılarım bir sis gibi süzülüyor. Şehrim ne kadar büyük olsa da bir çığlığın yankısı diğer uçtan dahi duyuluyor. Kaldırım taşlarının ayaklarımda bıraktığı sızılar arttıkça sokaklar daralıyor ve bir insan nasıl kendine hapsolur bunu en güzel şekilde öğreniyorum.
Bazen çığlığımın yankılarını bir başkasının çağrısı sanarak o sesin peşine düşüyor ve sokaklarımda kimliği belirsiz bir sesin peşinde koşmaya başlıyorum. Koştukça nefes nefese kalıyor, kimseyi bulamadıkça gözyaşlarına boğuluyorum.
Neden kimse benim şehrime girecek kadar cesur olamıyor?
Kendi içimde kayboldum ve çıkış kapısını bulamıyorum.
Ama Dantes bazen bana öyle bir bakıyor ki sanki tüm sokaklarımı, tüm evlerimi ve hangi evde hangi duyguları sakladığımı en ücra köşelerine kadar biliyor. Bundandır ki ona attığım her adım teslimiyetmiş gibi geliyor. Direncim kırılıyor. Beni tanımak ve bana kendimi tanıtmak uğruna bu şehrin fırtınalara kapılmasından öyle korkuyorum ki…
Keşke bu hissettiklerimi dile dökebilmenin bir yolunu bulabilsem. Lakin sessizliğim beraberinde gerginliği getiriyordu ve bu yüzden dakikalardır sıktığım ellerim yüzümden tırnaklarım avuç içlerime baskı yapıyordu. Bu, biraz da hissettiğim duyguların kalbime yaptığı baskıya benziyordu ve Dantes bunun farkına varmış gibi hünerli parmaklarıyla yumruklarımı açmayı başardı. Sonra ellerimi öyle güçlü tuttu ki bir daha yumruk olmalarına izin vermedi. Tırnaklarımın avuçlarıma bıraktığı izler saniyesinde yok olmaya başladı.
“Mir,” Saniyeler akıp gitti ama Dantes’in bana söyleyeceği şey her neyse bir türlü dilinden dökülmedi. “Lütfen söyle artık.” dedim aslında duymak istemiyor oluşuma rağmen. “Bu gece beni buraya sadece kendi hayatını göstermek için getirmediğinin hep farkındaydım. Her ne söyleyeceksen kaldırabilecek kadar güçlüyüm.”
“Kaldırabileceğini biliyorum.” Parmakları yumuşak hareketlerle avuç içlerimde dolaştığında ürpermeme engel olamadım. “Ama bunun için zaman geçmesi gerek.” Dürüst itirafından anladığım, bu yükü kaldırabilecek olsam da ayağa kalkmadan önce düşmeyi kabullenmem gerektiğiydi.
“İnan bana zamanla bir şeylerin altından kalkmakta ne kadar iyi olduğumu tahmin bile edemezsin. Karşımda değil de hep yanımda olmak istediğini söylüyorsan artık benden bir şeyler saklayamazsın.”
En karanlık geceden bile daha koyu olan gecenin hırsızı gözleri beni buldu. “Saklamayacağım.” dedi ama bana gerçeğin ne kadarını sunacaktı hiç emin olamadım. Sıcak elleri ellerimi sıkı sıkıya tutuyordu ve bir an başını eğdiğinde alnını elime yaslayacağını sandım. Bu düşünceden korktum.
Parmaklarımın beyaz teninde bırakacağı izler onun nezdinde silinmek istenmeyecek kadar kıymetliymiş gibi geliyordu. Ve benim bunun farkına varacak kadar onu tanımaya başlamış olmam, kendimi tanıyamamaktan bile daha korkunçtu.
Beni bu denli korkutan hala kendimi tanıyamamış olmam mı yoksa onu kendimden önce tanımaya başlamış olmam mıydı?
“Ben bir şeyleri saklamakta çok iyiyimdir, Lara.” diye fısıldadı bu kez. “Fakat daha önce bir şeyleri açıklamanın bu kadar zor olduğu bir anı nadir yaşamışımdır.”
Başını kaldırdığında gözlerinde yanan ateşler gördüm. Ona baktıkça ruhu da çoktan yanmaya başlamış bir adama şahit oluyordum. Yanan bir ruha dokunmak ise henüz nasıl yapılacağını bilmediğim bir eylemdi.
“Emniyete gittiğin günü hatırlıyor musun?” diye sorduğunda çoktan önünü alamadığım bir yangına kapılmıştım. Başımla onayladım. “Kamer abi sana annenin cinayetiyle ilgili ne söyledi?”
Daha yolun başındaydık ve zehirli sarmaşıklar çoktan ayak bileklerime dolanmıştı. Yutkundum ve bakışlarımı odada gergince duran insanların üstünde gezdirdim. Hepsi ciddiyetle bana bakıyordu. Ateş tam karşımdaki koltukta, Dantes’in kalktığı yere oturmuştu. Fırat hala aynı yerindeydi ama onun yüzündeki alay bile yavaş yavaş silinmişti. Nil ise sağa sola adımlayıp duruyordu.
“Babamın yıllar önce dosyanın kapanmasını istediğini söyledi.” dedim Dantes’e dönüp. Ona bakarken konuşmak benim için daha kolaydı. “Dedi ki çok fazla delil yetersizliği varmış ve dosya bu yüzden kapanmış. Babam,” Titrek bir nefes aldım ve bu kez ben de onun ellerini sıktım. “Babam annemin kanını yerde bırakmış. O katilin peşine hiç düşmemiş.”
“Evet, bu bildiğimiz en masum yalan.” dedi Fırat yeniden alaycı kişiliğine bürünerek. “Tanrı’nın Kırbacı Barbaros Solar’ın işi gücü bırakıp bir katilin peşinde koşturacak hali yoktu ya.”
“Yapma Fırat.” dedi Nil. Ne zaman bakışları Fırat’a dönse sebebini anlayamadığım bir umutsuzluğun pençesine düşüyordu.
Ateş’in ayağa kalktığını ve Fırat ile aramızda dikilerek beni onun görüş açısından çıkardığını gördüm. “Şu durumda bile diline sahip olmazsan siker atarım belanı.” diye homurdandı. Yalnızca sırtını görüyordum ama sesinden çok öfkeli olduğu anlaşılıyordu.
“Bana bak.” Dantes hafifçe ellerimi çekti ve yeniden bakışlarım ona döndü. “O katilin yalnızca maşa olduğunu biliyorsun değil mi? Kiralık bir katildi.”
Öyleydi, kiralık bir katildi ve yalnızca insan öldürmeyi değil ruhları öldürmeyi de iyi biliyordu. Beni öldürmüştü ama nefesimi kesmeyi başaramamıştı.
Beni yakmıştı, yıkmıştı.
Küle dönmüştüm ama hala nefes alıyordum. Aldığım her nefeste yeniden ve yeniden ölerek.
“Ve katil kaçmasına rağmen onu kiralayan adam yakalanmıştı. Şu an hapiste. Bunları biliyorsun değil mi, Lara?”
Cevap vermek istesem de boğazıma tırmanan kelimeler kanamaya başladığından usulca başımı salladım. Dudaklarımı birbirine bastırdım çünkü konuştukça içimde bir yırtık meydana gelecekti. Konuştukça parçalara ayrılacak ve toparlanamayacaktım. Bildiğim şeyleri dile getirerek Dantes bana ne anlatmaya çalışıyordu?
“Bu hikâyede senin yanlış bildiğin bir şey var.” dedi. Yutkunduğunda bakışlarını benden kaçırdı. Ona açıklaması bu kadar zor gelen şey neydi?
“Şu an hapiste olan adam suçsuz.” diyerek beni tepetaklak olan duygularımın arasında bir başına bıraktığında ruhumdaki sokakların sarsıldığını hissettim.
“Dalga mı geçiyorsun?” Yakınlığı artık dayanamayacağım bir noktaya geldiğinde ellerimi hızla ellerinden çekip kurtardım ve ayağa kalktım. Bu tepkiyi beklemediğinden afallamıştı ve hemen o da peşimden kalktı. “Ne demek o adam suçsuz? Bunca yıl boşuna mı hapis yatıyor? O adam yüzünden öldü annem, Mir.” Ellerim titriyordu, beni tutan kimse yoktu. Yalnızca düşüyordum ve düştüğüm yer sonsuz bir boşluktu. “Tutmuş annemin katili için suçsuz diyorsun.”
“Senin en büyük aptallığın küçük kız,” Fırat da ayağa kalktı ve bana yaklaştı ama Ateş’i geçmeyi başaramadı. “Sana söylenen her şeye körü körüne inanman.”
“Körü körüne inanmak mı?” İçimin boş sokaklarını ürkütecek kadar fevri bir kahkaha çıktı dudaklarımdan. “Siz kafayı yemişsiniz. Annem o gece öldü. Katil kaçtı ve onu kiralayan adam şu an olması gereken yerde. Aksini iddia ederek ne yapmaya çalışıyorsunuz?” Umutsuzluk içinde bir çıkış kapısı arıyordum. “Mir, o adamın suçsuz olduğunu nasıl söylersin? Ben, beni buraya gerçekten olduğundan farklı, gerçek yanını göstermek için getirdiğini sanırken senin bana sunduğun gerçek bu mu?”
“Lara, dinlemen gerekiyor.”
“Böyle bir hikâyenin dinlenilir bir tarafı var mı?” Ne tarafa dönersem döneyim hep dinmeyen bir fırtınaya kapılıyordum. Annemin mezarında, benimse yatağımda kemiklerim sızlıyordu ve Dantes’in söyledikleri bu sızıyı ikiye katlıyordu. Katil kaçmış olmasına rağmen o adamın hapiste olması benim en büyük tesellimdi. Onun dışarıda olduğu bir dünyada yaşayamazdım ki.
Dantes başını iki yana salladı ve bana yaklaşmaya çalıştı. Ama artık bana dokunmasına tahammül edemezdim. O bana yaklaştıkça geriledim ve tamamen gitmemden korktuğu bir anda durmak zorunda kaldı.
“O adamın suçsuz olduğunu biliyorum çünkü kanıtlarımız var. Yıllardır araştırıyoruz.” Hep olduğu gibi sakindi ve gayet ikna edici konuşuyordu. Ben ise fırtınaya kapıldığımdan neye inanmam gerektiğini hiç bilmiyordum.
“Polislerin bile bulamadığı kanıtları siz nasıl buluyorsunuz? Karşıma geçmiş ajancılık oynadığınızdan mı bahsedeceksin?”
“Anlasana!” dedi bu kez sesini yükselterek. Sert yüz hatlarında benim inkârıma direnen bir inanç vardı. “Polis hiç kanıt bulamadı çünkü baban tüm gücünü kullanarak dosyayı kapattırdı. Katili bulmak hiçbir zaman umurunda olmadı.”
Ruhum, en büyük güveni yıkıldığında tüm kelimeleri ateşe vermeyi tercih etmişti ama ateşi onları küle döndürecek kadar güçlü değildi. Bu yüzden konuştukça yanmaya ve yandıkça daha çok konuşmaya mahkûmdum. Babamın yaptıklarını artık göz ardı edemezdim. Bir suçlunun kızı olduğumu kabullenmiş ve babasının yaralarını sarmadığı küçük bir kız çocuğuna dönüşmüştüm.
“Peki ya senin neden umurunda, Mir?”
Kelimeler dilimi yaktı ama söylemek istediğim şeylerin sonunda tamamen yanacak olsam da artık konuşmak istiyordum. “Babam böyle bir alçaklık yaptı ama sen neden umursuyorsun? Kanıt toplayacak, babama savaş açacak ve hapisteki adamın masum olduğunu söyleyecek kadar neden bu işin içine girdin? O gece olanların seninle ne ilgisi var? On yaşımdaydım ve sen hayatımın belki de en uzak kıyısındaydın. Buna rağmen şimdi benim hakkımda benden çok şey biliyorsun, neden?”
Bu soruların cevabını alsam önümde engin bir manzara uzanacak ve Dantes’in benden sakladığı tüm gerçekler önüme serilecekti. Fakat gecenin hırsızı gözlerine baktığımda anladım ki sorularımın kaderi cevapsız kalmaktı.
“Masum bir adam senin baban yüzünden yıllardır hapis yatıyor.” dediğinde, içine gerçeklerden oluşan kurşunların dizildiği bir silah göğsümde patladı. Bazen insanı öldüren, yalanlar değil de duymak istemediği gerçekleri inkâr edemeyişi olurdu.
Ve ben o anda ilk kez bir yalanla vurulmak istediğimi fark etmiştim. Bir ölüme kurban gideceksem eğer, göğsüme gömülen kurşun benden canımdan başka bir şey almamalıydı. Bir babanın güveni gibi.
“O adam masumsa asıl suçlu kim?”
Parmaklarım elbisemin eteklerini kavradı. Sakinlik şu an bana en uzak duyguyken huzursuzca yerimde kıpırdandım. Gözlerimi kapatacak olsam yerde kanlar içinde uzanan meleğim gözlerimin önüne geliyor ve beni geçmişin içine hapsediyordu. İçimde, ruhumun duvarlarını tırmalayan duygularım hummalı bir kaçış peşindeydi ama ne ben onlardan kaçabiliyordum ne de onlar benden.
Dantes’in ise sakinliğine rağmen yüz hatları çok gergindi. Dokunacak olsam porselen gibi parçalara ayrılacak hissi veriyordu. “Söyle,” Sesimde göğsüne kurşun sıkılmış birinin sessizliğini işittim. “Bana söylemek zorundasın!”
“Baban yaptı, Lara.” Hakiki bir kurşun göğsümün ortasına çarpmış gibi afalladım. “Her şeyi baban yaptı.”
Geriye doğru birkaç adım sendelediğimde bir şeylere çarptım. Kırılan camların seslerini işittim. Konuşmak istedim olmadı, susmak istedim kelimeler içime sığmadı. Nefes aldım olmadı, verdim olmadı. Gözlerimi kapattım, karanlıktaydım. Gözlerimi açtığımda onu gördüm, yine gecenin hırsızı gözlerindeki karanlıktan kurtulamadım. Ne yaptıysam duyduklarımı geri alamadım. “Ne diyorsun sen?”
“Dinle,” Dantes bir çırpıda beni yakaladı ve kırdığım cam parçalarına basmadan kendine doğru çekti. Gözleri bir an gözlerimi bırakmıyordu. Ama o an tek istediğim kolları arasından kurtulmaktı. “Ben söylemek zorundaydım ve sen de söyleyeceklerimi duymak zorundasın. O katili tutan, şu an hapiste olan adam değildi, babandı.” Konuştukça bana aydınlığı unutturdu, güneşin hiç doğmadığı bir ülkeyle tanıştırdı. Zaten sokaklarım bom boşken yemezmiş gibi bir de elimde tuttuğum mumları söndürüyordu.
“Benden böyle bir şeye inanmamı bekleyemezsin.” Dantes’in parmakları güçlüydü ama yine de içime saldığı hiddet öyle büyüktü ki ondan kurtulmayı başardım. “Babam annemi seviyordu. Onu öldürmek için hiçbir sebebi yoktu.” Katilin peşini bırakması bir yana, bizzat o gecenin mimarının babam olması kaldırabileceğim bir şey değildi.
Kaldıramazdım, yıkılırdım. Toz duman olurdu yıkılmaya başlayan şehrim. Babacım, her şeyi yapabilirsin ama bana bunu yapmazsın değil mi?
“Bu kadar dramatik olma, kanıtlarımız var diyoruz sana.” diyen Fırat’a boş gözlerle baktım. Gözlerinde bir parça bile anlayış yoktu. Sanki eninde sonunda dediklerini kabulleneceğimi biliyormuş gibi alaylı bakıyordu. Bir gösteri izliyor ve bir an önce perdelerin kapanmasını bekliyordu.
“Hayır,” Başımı şiddetle iki yana salladım ve gülmeye başladım. “Beni asla buna inandıramazsanız. Beni inandırmaya çalıştığınız şeyin ne olduğu hakkında hiçbir fikriniz yok. O gece neler olduğu hakkında hiçbir fikriniz yok.” Hiç durmaksızın ağlamak ya da hiç durmaksızın gülmek arasında bocaladım. Deliliğimin yeniden gün yüzüne çıkmasından korktum.
“Biliyoruz, hem de her şeyi.” dedi Dantes ve şaşkınlıkla ona baktım. Gözlerinin önünde bir şehir çöküyordu ama farkında değildi.
“On yaşındaydın ve annenin öldürülmesine tanık oldun. Saatlerce bir odada, bir cesetle yalnız kaldın, Lara. Hepsini biliyorum ve bunu bile bile sana yine yalan söylerim mi sanıyorsun? Hayatına girdiğimden bu yana tek istediğim gözlerini açmandı.”
Hala inatla bana yakınlaşmak istediğinden kendime bir kurtuluş aradım ve bakışlarım benim yüzümden yere saçılan cam parçalarına takıldı. Dantes bakışlarımı yakaladı. Öne doğru bir hamle yapacak oldu ama ondan hızlı davranarak avuç içi büyüklüğündeki parçalardan birini kavradım. Kendi kırdığım camlardan bir kılıçla kuşandım. “Sakın yaklaşma bana.” Sesim bir fısıltıyı andırıyordu ama içinde atılmayı bekleyen çığlıklar saklıyordu.
Dantes tamam dercesine ellerini yukarı kaldırdı ve olduğu yerde durdu. Aynı anda Nil’in korkuyla nefes aldığını, Fırat’ın gülmeye başladığını ve Ateş’in bir şaşkınlık nidası çıkardığını duydum ama o an gecenin hırsızı gözlerini bana kilitlemiş adamdan başkasıyla ilgilenmiyordum.
“Beni kandırıyorsun.” İçimde ona karşı hiç bitmeyecek bir öfke vardı sanki. “Aynı şeyi beni almaya geldiğinde de yaptın ve gecenin sonunda beni ellerim sahte kanlarla kaplıyken bir başıma bıraktın.”
Hayır dercesine başını iki yana salladı ama elimdeki cam yine bana yaklaşmasına engeldi. Durdu ve yüzümde kendisi için bir şeyler ararken bulabildiği yalnızca hayal kırıklığı oldu. “Seni almaya geldim ama gecenin sonunda senden gerçek yüzümü hiç saklamadım. Şu an söylediklerim de en az o gecenin sonunda yaşananlar kadar gerçek.”
“Senin gerçeklerinden nefret ediyorum!” diye bağırdım bir anda, çığlığım herkes için olduğu kadar benim için de beklenmedikti.
Ellerimin titremesi arttığında camın düşeceği korkusundan daha çok sıktım. Parmaklarımda soğuk bir sızı baş gösterdi. “Beni öldüren gecenin celladının babam olduğunu söyleyemezsin. İntikam planlarına böyle alçakça yalanları dahil edip beni manipüle edebileceğini mi sanıyorsun?”
Dantes’in akışları bir an ellime kaydığında dudakları daha çok gerildi. “At şu camı elinden. Sakinleştiğinde konuşalım bunları. Lütfen at, elini keseceksin.”
Ruhumdaki kesikler öyle büyüktü ki elimdekiler umurumda bile değildi. İnsan bir acıya odaklandığında diğerlerini unutacak kadar aptallaşıyordu.
“Beni yine gerçekten kandırıyorsun değil mi?” diye sordum kızgınlıkla. “Sana gelmem için beni kandırıyorsun. Hani kuklacı bu evde hiç yaşamazdı!” diyerek bağırdım bir kez daha. “Yine bana yalanlar söylüyorsun. Mir, sen o gece neler olduğunu hiç bilmiyorsun.” Gözümden bir damla yaş aktı ve boşluğa doğru kayıp gitti.
“Bilmem gereken kadarını, babanın çocukluğunu, hayatını mahvettiği kadarını biliyorum, Lara. Geri kalanları da dinlerim. Ben susarım ve sen anlatırsın. Hiç şimdiye kadar senin kelimelerine kulaklarımı tıkadım mı? Seni anlamak için elimden gelen her şeyi yaparım. Seni iyileştirmek için…”
“Sen beni iyileştiremezsin.” Keskin ses tonum bana sunduğu merhameti parçaladı. “Bunca yalanın içindeyken beni iyileştirebilecek son insan bile değilsin.”
İyileştirilmeye ihtiyacım olduğunu reddetmedim ve kabullenişim canımı yaktı. Diğer yandan Dantes’in de gözlerinde bir kaybın izlerini gördüm ve o kaybın topraklarını kendi ellerimle suladım. Ve bir an dikkatsizliğimden yararlanıp beni yeniden yakaladığında artık kollarındaydım.
Beni yakalar yakalamaz yaptığı ilk şey cam parçasını tuttuğum sol elimi boynuna götürmek oldu. Diğer eli belime dolanmış ve beni kendine yaslamıştı.
“Siktir ama ya, birbirinizi mi keseceksiniz?” diye bağırdı Ateş. “Kendinize gelin, düşman taraflar siz değilsiniz.”
“Kimse karışmasın, çıkın.” dedi Dantes soğukkanlı bir şekilde. Sesinin soğukluğuna nazaran teni nasıl da yanıyordu. Camla birlikte parmaklarımda tenine dokunuyor ve beni onun yangınıyla tanıştırıyordu. Çoktan zirveye tırmanan korkum ise kalbimi durdurma noktasına getirmişti.
“Çıkın dedim size!” diye bir anda bağırdığında korkuyla titredim. Nasıl gözleri bana bu kadar sakin bakarken sesinde yıldırımlar çakabiliyordu? Ve bunu gören yalnızca ben değildim, diğerleri istemedikleri halde sessizce bizi salonda yalnız bıraktılar.
Dantes kısa bir an kapanan salon kapısına baktı ve sonra hiçbir şey olmamış gibi sakin bakışlarını yüzüme düşürdü. “Terasta sana söylediklerimi ne çabuk unuttun.” dedi. Boşta kalan elim göğsüne yaslanmışken kalbinin ritmini duymamam mümkün değildi. Hızlıydı, hem de çok hızlıydı. İnce tişörtünün altında, göğsünün sertliğini hissedebiliyordum.
“Bir gün yalan söylediğimi düşünürsen benden kaçmak yerine boynuma bir bıçak dayamanı söylemiştim. Seni kandırdığıma inanıyorsan ilk yapman gereken buydu.”
Bir kaosu yaşamıyormuşuz gibi dudağının kenarı yukarı kıvrıldı ve elinin elime yaptığı baskı arttığında dehşete kapıldım. “Ne yaptığını sanıyorsun?” Bakışlarım hızla boynuna kaydı ve benim elimi kullanarak boynuna açtığı kesiği gördüğümde dizlerimdeki bütün fer çekildi.
“Kendini kestin.” dedim acı içinde. Farkında olmadan düşmemek için tişörtünün yakasına yapışmıştım. “Lütfen yapma, ben kan görmeye dayanamam. Bana yeniden aynı şeyi yapma.”
“O zaman gözlerime bak.” Her bir kelimesinde göğüs kafesi titreşti. Düz duvara tırmanıyormuş gibi bir çabayla bakışlarım yeniden ona döndü. “Bu cam parçası boynumdan ancak bana inandığın vakit ayrılacak.” dedi sessizce. Başımı iki yana salladığımda parmaklarının baskısı arttı. Midem tepetaklak olmaya çok yakındı.
“Dur.” diye inledim. “Tamam, neye istiyorsan ikna et beni ama kendine zarar verme.” Öfkemin sınırları genişlediğinde verdiğim zararların arttığı çok olmuştu ama ona vereceğim bir zarara tahammülüm yoktu.
“Seni bir şeylere ikna etmek istemiyorum.” Belimdeki eli hareketlendiğinde düşmemem için beni daha sıkı kavradığını anladım. “Yalnızca söylediklerimi düşünmeni istiyorum. Düşünmeni ve gerçeği anlayarak kendi isteğinle inanmanı.” Bakışlarımı kaçıracağım sıra adımı söyleyerek beni sarstı. Gözlerimin bile ondan gitmesine izin vermiyordu.
“Kabullenmesinin ne kadar zor olduğunu inan bana biliyorum. Babana olan güveninin sarsılması senin için bir yıkımdı ama farkında değil misin seni enkazdan çıkarmak için yanındayım. Bütün çabalarım bunun için. Beni de anlamalısın, yıllardır bir katilin yanında yaşıyorsun ve bunun beni ne kadar dehşete uğrattığı hakkında hiçbir fikrin yok. Sana zarar vermesine engel olacak hiçbir şey yok onun için.”
“Babam bana zarar vermez.” Elini sıkı sıkıya tuttuğum inkârım, beni ciddiye almadı. Ancak bir sarsıntı anında bile enkazdan kurtulmak değil de hiç yıkıma sebebiyet vermemekti amacım.
“Söylediklerimin hepsi gerçek, Lara. Annene yaptıkları, küçük yaşta sana yaşattıkları…”
“Sus, olmaz. Böyle şeyler söyleme.” Artık büsbütün bir titremenin eşiğindeydim. Dantes beni daha sıkı tuttukça daha çok titriyordum. Ayakta kalmama yardımcı olacakmış gibi tişörtünü tuttuğum elim gevşedi ve avuç içim yavaşça kalbinin üstüne serildi. Düşmemem için o beni tutarken ben onun kalp atışlarına tutundum. Zaten elimde başka da bir şeyim yoktu.
“Olmaz, Mir.” Kaybolmamam için söylediklerini inkar etmesine ihtiyacım vardı. “Babam o kadarını yapmaz. Benim annem çok güzeldi, melek gibiydi.” Dudaklarım her bir kelimem de yanıyordu. “Babam nasıl kıysın meleğime? Yine saçmalamaya başladın.” Bu kez de dudaklarıma bir gülümseme yayıldı ama sebebi mutluluk değildi. “Babam nasıl kıysın bana?”
Yeniden If Şatosu’na hapsolmaktan korkan ruhum anılardan kaçmaya başladı. “İnsanların gerçek yüzlerini ortaya çıkardıklarında neler yapabildiklerini bir bilsen.” derken Dantes’in ses tonu o gerçeklerle pek çok kez yüzleşmiş gibiydi.
“Babam…” dedim bir kez daha. “Annemi seviyordu.”
“O zaman neden yıllar boyunca istemedi onu. Benim güzel Lara’m.” Sesi artık bir fısıltıdan farksızdı.
Başını eğip alnını alnıma yasladığında içimde iki gezegen birbiriyle çarpışmış gibi sarsıldı evrenim.
“Sana bunları söylemek ölüm gibi.” Sesinden onun da azap çektiği anlaşılıyordu ve nefesleri yanaklarımı okşadıkça beni de kendi azabının içine çekiyordu. “Bir düşün, on yıl boyunca onun umurunda bile olmadın ve daha sizi evine götürdüğü ilk gün bir felakete kurban gittiniz. Üstelik sizi götürdüğü ev kendi evi bile değildi.”
Bir yanım tüm bunların beni bir yalana inandırmak için planlandığını fısıldarken diğer yanım babamın cinayet işlediği geceye götürüyordu beni. Şimdi yapabiliyordu, geçmişte şimdikinden çok daha kötü bir adam olabilir miydi?
Ne doğrulara ne de yalanlara tahammülü kalmayan kalbim yavaşlamayı tercih etti ve benden tüm gücümü aldı. Parmaklarımın gevşediğini hissettiğimde cam parçası bir kuş gibi ellerimin arasından kayıp gitti. Sendeleyen adımlarla Dantes’ten uzaklaştım ve en yakınımdaki pencereye doğru adımladım. Yürüdükçe dünya etrafımda yavaşladı ve sesler kısılarak benden uzaklaştı. Biraz nefes almaya ihtiyacım vardı.
Pencereye ulaştığımda titreyen ellerimle zar zor açtım ve temiz hava tenime çarparken gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım. Her şeyin bittiği, zamanların sona erdiği bir ana gelmişim gibi büyük bir boşluk doğmuştu içimde.
Duyduğum şeylerin yalnızca bir hayalden ibaret olmasını diledim. Hayatım hiçbir zaman yolunda gitmemişti ama daha önce böylesine büyük bir yıkıma şahit olmuş muydum? Belki de hiçbir zaman karanlıktan kurtulamayacağımı bildikleri için insanlar benim şehrime adımlarını atmıyorlardı.
Ben lanetli miydim? Çünkü yalnızlığımın bir diğer sebebi beni gerçekten anlayacak bir şehre hiç adım atamamış olmamdı. Sanki adım attığım her ülke yıkılacak her toprak kuruyacaktı.
Şu koskoca dünyada yüzlerce şehir inşa edilmişti de bir benim şehrim mi insanlara fazla gelmişti?
İsyancılarla savaşacak gücüm yoktu. Tanrım, ışıklarım bile yoktu ki düşmanımın nereden geldiğini göreyim. Hal böyle olunca kırılgan kalbim elinde kılıç olan insanlara müttefik niyetine sırtını dayamış, güvendiği yerlerinden keskin kılıç darbeleri almıştı. Babam bana bunu nasıl yapmıştı? Titreyen dudaklarımı birbirine bastırdım kapalı gözlerimi daha sıkı yumdum.
Ağlamamalıydım, ağlarsam gerçek olduğunu kabullenmek zorunda kalırdım.
Ağlarsam, beni yıkan adamın babam olduğu kalbim tarafından sessizce onaylanırdı. Bir teslimiyetin eşiğindeyken, kalbimin bu tercihi yapmaktansa parçalara ayrılmasını diledim.
Usulca gözlerimi açtım. Gece çok güzel görünüyordu. Dışarıda özgürce koşup tüm bu olan bitenden kaçmak istiyordum. Ama arkama dönüp baktığımda herkes ve her şey orada duruyordu. Yine de biraz uzak kalmak adına pencereden ayrılmadım. Kollarımı göğsümde kavuşturdum, titreyen ellerimi sakladım.
Aynı saniyelerde diğerleri de sakinleştiğimi gördüklerinden odaya geri gelmişlerdi. “Tamam,” dedim kendimi bile şaşkınlığa uğratan keskin bir ses tonuyla. “Bana gerçek bir şeyler anlatın o halde.” dedim ama asıl istediğim herkesten saklanmaktı. Ama nereye kaçarsam kaçayım aynı kapıya çıkacağımı bildikten sonra elimdeki anahtarın varlığını reddetmem imkânsızdı. Bu yüzden kalbimi durduran gerçeklerin tamamını öğrenmem ve olanca aklımı kaybetmeyi göze alsam da, açmam istenen o kapıyı açmam gerekiyordu.
“O geceye dair bildiklerinizi anlatın bana.” dedim tekrar, istedikleri buysa dinleyecektim.
Dantes huzursuzca kımıldandı. Benim ellerimi kullanarak kendini yaralamıştı ama bir sargı peşinde koşmuyordu. Ona bakmak istiyordum ama bakamıyordum. Göz göze geldiğimizde o da benim içimde gittikçe büyüyen kesikleri görüyor muydu?
“On yıl önce, dört kasım.” dedi Ateş. Sesi en nötr olan oydu. Korku, endişe ya da alay yoktu. “Annenle birlikte Mardin’den ayrıldınız ve ilk kez Ankara’ya geldin. Annen Güneş Birdal, artık babanla yaşayacağınızı söylemişti. O zamanlar sen Lara Solar değil Lara Birdal’dın. Barbaros sizi konaklamanız için şehirden uzak bir eve yerleştirdi. O evde yalnızca bir gece kaldınız.”
Gözlerimi yeniden sıkı sıkıya kapattım ve yutkundum. Mardin’den Ankara’ya süren o yolculuğu ve sonrasında olanları hayal meyal hatırlıyordum. Bazı korkunç detaylar dışında geçmiş bir sisin ardında gizleniyordu. Bir zamanlar Lara Solar değil Lara Birdal’dım. Saçları sırtına uzanan, çiçekli elbiseler giyen mutlu bir kızdım. İsimlerin ya da soy isimlerin önemli olduğunu hiç düşünmezdim. Sonuçta Lara’ydım, aynı kızdım. Hüzünle içimi çektiğimde gözlerim kapalı olmasına rağmen bir damla yaş süzüldü yanağımdan.
Kendimi kandırdığımı biliyordum çünkü hiçbir zaman Lara Birdal ve Lara Solar aynı kız olmamıştı.
Lara Birdal ölmüştü.
Lara Solar ölüyordu.
Ve ben kendi mezarımı kazıyordum. “Nasıl hapisteki adamın suçsuz olduğu kanısına vardınız?” diye sorduğumda amacım bana anlattıklarında bir açık yakalayabilmekti. İflah olmayan kalbim, babamın böyle bir şey yapmış olabileceği gerçeği karşısında ayakta duramıyordu.
“Kiralık katil kaçarken o odada cep telefonunu düşürmüştü.”
Odada bir pencere, pencerede hayaletler,
“Komik olansa annenin vücudunda darp izleri bile yoktu. Bir boğuşma bile yaşanmamışken, katilin cep telefonunu düşürecek kadar dikkatsiz olması aptallık.”
Odada canavara açılan bir kapı.
“Odadan çıkarken ayakkabı izlerini bile yok edecek kadar akıllıydı da telefonunu unutacak kadar mı aptaldı? Aklı başında biri bunun planlı yapılmış bir hamle olduğunu hemen anlayabilir.”
“Ne vardı o telefonun içinde?” Babacım, diye fısıldadım kendi içime. Lütfen kalbimi senin karşısında diz çöktürmemiş ol. Bütün ışıklarımı söndür, bütün evlerimi yık ve sokaklarımı talan et ama kalbimin senin karşında teslimiyetle çökmesine izin verme.
“Onu kiralayan kişiyle olan konuşmaları. Şu an hapiste olan adamla.” Bu kez konuşmayı Dantes devralmıştı. Nil bir duvara yaslanıp kollarını bağlamış gergince olan biteni izliyordu. Fırat’ın ise bakışları bile gerginliğimi artırmaya yetiyordu.
“Bu adamın bir adı yok mu, Mir?” Aramızda az bir mesafe bırakan ama bundan çok daha yakınmış gibi hissettiren adama baktım. Boynunda kan sızan bir yarası vardı ve buna rağmen tek derdi bana bir şeyler anlatmaktı. Bu kadar mı önemliydi gerçeği bana ispat etmek?
Koyu dudakları düz bir çizgi halini aldı ve dişlerini sıktı. “Murathan Almaz.” dediğinde isim ağzından bin bir güçlükle dökülmüştü. Tenimden koca bir ürperti sıyrılıp geçti. O adamın adını ilk kez duyuyordum. Bugüne kadar benim için hep o adam olarak kalan düşmanlarımdan biriydi.
“Şimdi daha açık konuşun, nasıl eminsiniz bu adamın masum olduğuna?”
Bu kez sırayı Fırat devraldı. “Katil ile görüşmeleri yapan Murathan’ın sekreteri Kenan Güralp adında biriydi. Gizlice patronunun telefonundan katille yazıştı ve onu kiraladı.” Sesinde hiç alaycılık olmadan konuşuyordu. Bu da onlara inanmamı istediğinin bir göstergesi olmalıydı.
“Doğal olarak cinayetten sonra telefon bulununca Murathan açığa çıktı ve Kenan patronunu sattı. Dava sürecinde aleyhine şahitlik yaptı. En büyük kanıt ise Murathan’ın daha önce katille görüşürken çekilmiş bir fotoğrafı vardı ve üstüne atılan suçlamalar da eklenince hapse atıldı.”
Yani celladın, içinde yer aldığı bir fotoğraf karesi vardı.
Ama katilin kim olduğu bile bilinmezken o fotoğraf karesi nasıl bir kanıt olarak gösterilebilmişti ki?
“Peki siz bunun doğru olmadığını nerden biliyorsunuz? Belki de gerçekten katili kiralayan oydu. Bana bir dünya kanıt sıraladınız, şimdi nasıl aksini düşünmemi sağlayacaksınız?” O gecenin perde arkasını öğrenmek gibi bir gayem hiç olmamıştı. Sadece suçlular cezasını bulsun istemiştim. Kendi yaşadıklarıma katlanmak bile yeterince zorken daha fazlasını öğrenmeye tahammülüm olmazdı fakat şimdi öğreniyordum işte, en acı şekilde.
“Çünkü katille olan fotoğrafı montajdı.” dedi Dantes. “Murathan Almaz, fotoğrafın çekildiği üç kasımda, o gün o saatte bir başkasıyla birlikteydi. Asla katille görüşmemişti. Bana bunu nasıl bildiğimi sorma,” Gözlerinde tuhaf bir bakış vardı. “Ama hiçbir şeyi bilmediğime inansan da bu konuda doğruyu söylediğimi bil. Hepsi komploydu. Bütün plan, suçu Murathan Almaz’ın üstüne atmak için kurgulanmıştı.”
Murathan Almaz.
Sadece adamın adını kafamın içinden geçirmem bile ellerimin yumruk olmasına ve tırnaklarımın avuç içlerime saplanmasına yetti. “Ve sen bu kurguyu babamın yaptığını söylüyorsun öyle mi?”
“Evet.” Dantes için evet demesi ne kadar da kolaydı. Sadece tek bir kelimeyle insan hayatı nasıl ters yüz edilir bunu en güzel şekilde kanıtlıyordu. Düşmemem için bana uzanan ellerinde sakladığı dikenler, beni kurtarmak uğruna tenime saplanacak kadar acımasızdı.
“Neden böyle bir şey yapsın?”
“Baban ve Murathan arasında eskiye dayanan bir husumet var. Ayrıca annenin elinde babanın hayatını alt üst edecek bilgiler vardı. Eğer bunlar açığa çıkarsa babanın hayatı tepe taklak olurdu.”
“Yani bir taşla iki kuş vurmak amacıyla hem annemin hem o adamın hayatını mı mahvetti? Bunlar yeterli değil Mir, daha fazlasını istiyorum.” Ayrıca annem, o bizi yanına almaya karar verene kadar babamla görüşmüyorlardı ki. Eğer görüşmüş olsalardı annem beni ondan ayrı bırakmazdı, biliyordum. Bu kadar uzaktayken nasıl annemin elinde babamın hayatını tepetaklak edecek bilgiler olabilirdi?
Dantes sıkıntıyla iç çekip parmaklarını saçlarından geçirdi. Sanki ikna edilmemek için direnmem ondan bir şeyler alıp götürüyordu.
“Sekreter Kenan Güralp’in şu an nerede olduğunu bilmiyoruz. Muhtemelen Barbaros Solar’ın en büyük iş birlikçisi oydu. Baban düşmanının en yakınındaki çalışanı kendi tarafıma çekerek en akıllıca hareketi yapmıştı. Kenan olmasaydı bu tuzağı kurması mümkün değildi. Ve bir de,”
“Bir de ne?”
“Babanın hesabından her ay kimliği belirsiz birine yüklü miktarda para aktarılıyor.”
“O belirsiz kişi de Kenan Güralp olsa gerek? Katille bağlantısı olan tek kişi.”
“Lara,” Dantes’in gözlerinde umutsuzca ona inanmamı bekleyen bir çabanın çırpınışlarını görebiliyordum. “Senden tek istediğim bunları düşünmen. Ne kadar tehlikede olduğunun farkında bile değilsin. Şu an kafanın karmakarışık olduğunu biliyorum ama sadece bir anlığına düşün, eğer ki her şey sana anlattığım gibiyse babanın onun ayağına dolandığın bir anda seni gözden çıkarması ne kadar sürer? Onun yanında kalmana tahammül edemiyorum. Lütfen bunları düşün.”
Ne kadar düşünmek istersem isteyeyim bir yerden sonra zihnim mayın tarlasına dönüşüyor ve attığım her adım kafamın içinde sarsıntılara sebebiyet veriyordu.
Dantes bilmiyordu ama benim için bir gerçeği inşa etmeye çalışırken adına baba denilen başka bir gerçeği yıkıyordu. Beni tutuyordu ama yine de enkazın altında kalmama engel olamıyordu. Doğruları söylediğini sanıyordu ama doğrunun ne olduğunu bilmeyen biri için söyledikleri yalnızca kafamda yeni boşluklar doğuruyordu.
“Bunu kabul edemem.” Hepsinin bakışları benim üstümdeydi. “Babam-“
“Baban ülkede epey tanınan bir siyasetçi, Lara Solar. Ve şahit olduğun şeylerden sonra etrafında illegal olayların döndüğünü kabullenmek zorundasın. İki tatlı sözle insanlara kendini sevdirip bugüne gelmedi baban. İnsanların kolay kolay ulaşamayacağı bir yerde ve bunu da kolay yoldan yapmadı.”
“Sus artık.” dedim acımasızlığı hiç eksilmeyen Fırat’a. “Ben… ben bunları dinlemek için gelmedim buraya. Gitmek istiyorum.” Son cümlemin ardından Dantes’in donup kaldığını gördüm.
“Sana anlattığım bunca şeye rağmen gidecek misin?” Sanki bana başka seçenek bırakmıştı. Bakışlarım yavaş yavaş hepsinin üstünde dolaştı. İyi bir aile babası olan Ateş, acımasızlığı dilinden düşmeyen Fırat ve bir Barbie bebeği andıran Nil. Ben onların dünyasına ait değildim.
“Kalsam ne olacak?” diye sordum umutsuzlukla. “Mir, daha senin hayatımın neresinde olduğunu bilmezken ben senin hayatının neresinde durayım?” Gözlerinin önünde, yıllardır oturup izlediği o portreyi ateşe veriyormuşum gibi hissediyordum. Bakışlarında, elini ateşe daldırıp beni kurtarmak istermiş gibi bir hal vardı ama bilmeliydi ki o portreyi ateşe veren bizzat kendisiydi.
“Baban-“
“Evet, babam hayatımın içine etmiş onu anladım!” diye bağırdım. Belki de ilk kez onun karşısında sözlerimin ne kadar etkili olduğunu umursamadan kırıp dökme kararı aldım. “İntikam istiyorsan al, kuklacıyı yaşatmak istiyorsan yaşat ama benim bundan sonra yanında olmamı bekleme. Bütün bunlar kaldırmayacağım kadar ağır. Ben şimdi nasıl babamın yüzüne bakacağım? Hiç kimsem kalmadı.” Şiddetli başlayan serzenişim hüzünlü bir kabullenişle son buldu.
“Ben varım.” Kaçıp gitmemden korkar gibi usul usul bana yaklaştı. “Lütfen,” diye fısıldadı. “Yanımda kalsan olmaz mı?”
Gecenin hırsızı gözlerine baktığımda beni içine çekebilecek kadar büyük bir karadelik gördüm. Göründüğü kadar karanlık hissediyorsa nasıl yolunu bulabiliyordu? Benim yıkık şehrim zaten karanlıktı, bir araya geldiğimizde asla birbirimizi bulmamız mümkün değildi. Birlikteyken ancak bir kaybı inşa edebilirdik ve bu kayıp yalnızca ikimizi kucaklardı. Bizi kimse bulamazdı.
“Buraya gelmem bile hataydı.” dedim sessizce. “Hoşça kal, Mir.”
Ona sırtımı dönerken bedenime canlı canlı çiviler çakılıyormuş gibi azabın içine düştüm. Bana her zaman gel diyen adama sırtımı dönüp gidiyordum. Neden? Beni yüzleştirdiği şeylerle baş edecek gücüm olmadığı için mi? Yoksa durdukça gitmem daha da zorlaşacağı için mi? Bilmiyordum. Tek bildiğim salondan çıkarken onun ardımdan gelmediği, benimde gözyaşlarımı içime akıtarak sessizce ağladığımdı.
Dış kapıyı açıp ve ayakkabılarımı giyerken hiç acele etmedim. Muhtemelen ardımdan gelmesini ve gitmeme izin vermesini umuyordum ama gelmeyeceğini de biliyordum. Sonuçta beni ilk almaya geleceğini söylediğinde, durmak istediğim yerde durmama ve gitmek istediğim yerde de gitmeme izin vereceğini söylediğini de çok net hatırlıyordum.
Asansörü çağırma düğmesine bastığımda kendimle baş başa kaldığım derin bir sessizliğin içindeydim fakat bu sessizliği karşı dairenin açılma sesi bozdu. Evren karşımda belirdi.
Sessizce dağılmış halde olan bana baktı. Gözlerinde gerçek bir anne şefkati vardı ve insanda başını göğsüne gömüp ağlama isteği uyandırıyordu. Bakışlarım aşağı indiğinde Mavi’nin annesinin bacaklarının arkasına saklanıp gizli gizli bana bakmaya çalıştığını gördüm.
“Söylemişler.” dedi Evren sessizce. Onun de her şeyi biliyor olması beni şaşırtmadı. Cevap vermek istemediğimden yalnızca başımla onayladım ve o sırada asansörün kapısı açıldı.
“Gitme.” dedi tam asansöre adım atacağım sırada. “Gel biraz birlikte vakit geçirelim. Yeni bir pasta tarifi denedim, belki bana tadının nasıl olduğunu söylersin.”
“Ama ben güzel dediysem güzel ijte anne. Biliyor musun,” derken biraz öne çıktı Mavi. “Annemin özel pastalarını sadece biz yiyoruz yabancılara vermiyoruz hiç.”
Mavi’nin bakışları heyecanlıydı, aralarına yeni dahil olan beni merak ettiğini saklayamıyordu ama aynı zamanda onun gözünde yabancı olduğum için bana ne kadar yaklaşması gerektiğini bilemiyor gibi görünüyordu. Belki ben de Mavi’yi tanımak istediğimden belki de gerçekten Evren’in yaptığı pastanın tadını merak ettiğimden asansöre binmedim. Ona doğru yürüdüğümde Evren’in yüzüne minnet dolu bir gülümseme yayılmıştı. Bana minnet duymasını gerektirecek bir şey yoktu. Kendimi onların hayatlarında davetsiz bir misafir gibi hissediyordum. Ayakkabılarımı çıkarıp içeri girdiğimde Mavi çabucak benden kaçmış ve pat pat sesler çıkararak koridorda kaybolmuştu.
“Senden kaçmıyor. Sadece fazla heyecanlı bir çocuk.” dedi Evren.
Onun peşinden yürürken bir yandan da etrafıma bakınıyordum. Gözlerim açık kapılardan birine takıldığında istemsizce durmuştum çünkü açıklıktan onlarca kitap çarpmıştı gözüme. Birkaç adım daha atıp hafifçe aralıktan içeri baktığımda loş ışıkla aydınlatılan bir oda gördüm. Bir tarafı tamamen kitaplarla dolu raflar diziliydi ve tam karşı ki duvar da yan yana üç tane bilgisayar duran büyük bir masa vardı. Yerde yine sayısız birbirine girmiş kablo ve asla ne işe yaradığını bilmediğim teknolojik cihazlar konaklıyordu. Mekanik sesler odada yankılanıyor ve yanıp sönen kırmızı ışıklar dikkat çekiyordu. Tam karşıda, perdeleri kapalı pencerenin altında koyu renk bir ikili koltuk duruyordu. Tıpkı Dantes’in evinde olduğu gibi bazı köşelerde minderler vardı ama bunlar siyah değil de desenliydi.
“Burası bizim çalışma odamız.” dedi benimle birlikte duran Evren. Evini ondan habersiz izlediğim için utanarak geri çekildim. “Daha çok Ateş’in çalışma odası ve benim kütüphanem sayılır.”
Az önceki soğuk tavrımdan utansam da dilime tırmanan sorulara engel olamadım. “Tam olarak ne iş yapıyorsunuz?” diye sordum yeniden yürümeye başlamışken. Evren beni salon yerine direkt mutfağa yönlendirdi.
“Ben Sosyal hizmet uzmanıyım.” dedi sakince. Masadaki sandalyelerden birini çekip oturduğumda ona şaşkınlıkla baktım. “Ve Ateş bilgisayar mühendisi.” O kadar zıt bir ikiliydiler ki ne diyeceğimi bilemiyordum.
“Dışarıdan çok farklı görünüyorsunuz.” diye mırıldandım.
“Öyleyiz.” Evren gülümsedi. “Ve bu birbirimizi daha çok sevmemize neden oluyor.” Ateş’ten bahsederken gözlerinde öyle güzel duygular parlıyordu ki karnımda tuhaf bir karıncalanma oldu. Benim gözlerim kimse için böyle parlamamış olmalıydı. Parlasaydı bilirdim. Aynalar bana daima doğruyu söylerdi.
“Anne.” Oldukça kısık sesli bir fısıltı duyduğumda kaşlarım çatıldı. Sesin nereden geldiğini anlamak mümkün değildi. “Masanın altında saklanıyorum kimseye söyleme tamam mı?”
“Mavi, kızım masanın altından çık.”
Evren gülerek dolaba yöneldiğinde sandalyeden eğildim ve masanın altında bağdaş kurmuş oturan Mavi’yi gördüm. Dünyanın en normal şeyi orada oturmakmış gibi duruyordu. Elinde fotoğraf makinesi vardı. Beni gördüğünde ne yapacağını bilemedi ve şaşkınlıkla şak diye fotoğrafımı çekti.
Kendimi tutamayıp kahkaha attığımda Mavi’de benimle birlikte gülmeye başladı. Dayanamayıp ben de onun yanına masanın altına iliştim. Bana yer açmak için hemen yana kaymıştı.
“Sen ağladın mı?” diye sordu bir anda yüzünü yüzüme yaklaştırarak. Ani sorusu beni irkiltti. Ağlamamak için verdiğim çabalardan gözlerim iyice kızarmış olmalıydı ve Mavi bunu fark edecek kadar dikkatliydi. Ne garipti, bazen yıllarca gözlerinin içine baktığın insanlar bile fark edemezdi gözlerindeki acıyı. “Mir mi seni ağlattı?” diye devam etti.
“Mir beni neden ağlatsın ki?” diye sordum gülümsemeye çalışarak. O da Dantes’e Mir diyordu, diğerleri gibi Çağlar’ı kullanmıyordu. Dantes kafamda gittikçe daha çok parçalanıyor ve farklı kişiliklere ayrılıyordu. Sanki çağrıldığı her isim onu farklı biri yapıyordu.
“Kendi de seni bana anlatırken üzülüyordu bazen.” diyerek dudaklarını büktüğünde benim dudaklarımdan sessiz bir nefes döküldü. “Ondan dedim.”
“Sana… sana beni mi anlatıyordu?” Bu beni şaşırtır mıydı? Diğerleriyle hakkımda konuşmasını anlardım ama Dantes’in beni Mavi’ye anlatmasında hiçbir mantıklı sebep bulamıyordum.
“Evet!” diye bağırdı Mavi bir anda heyecanla. “Konujurken bana hep seni…”
“Sohbetinizi bölüyorum hanımlar.” dedi Evren masaya tıklayarak. “Ama pastamı kesmesi için bir aşçıya ihtiyacım var.”
“Ben!” diye bağırdı Mavi. “Pasta, pasta, pasta!” Bağırmaya devam ederek masanın altından bir çırpıda çıktı ama fotoğraf makinesini orada bırakmıştı. Unuttuğu makineyi alıp ben de masanın altından çıktım ve tekrar sandalyeme oturdum. Mavi’nin sandalyesi bizim oturduğumuzdan daha yüksekti ve böylece masaya kolayca yetişebiliyordu.
“Önce tabaklar.” dedi ve üç tane tabağı özenle yan yana dizdi. “Sonra bıçaklar,” diyerek annesinin ona uzattığı büyük boy plastik bıçağı aldı. “Jimdi pastalar…” diyerek hunharca pastayı parçalara ayırmaya giriştiğinde kocaman açtığım gözlerimle ona bakakaldım. Evren, kızının ortalığı birbirine katmasını gayet sakin karşılıyordu. Benim bakışlarımı gördüğünde aklımdan neler geçtiğini anlamıştı.
“Biliyorum, şu an ona ortalığı dağıttığı için kızmamı bekliyorsun. Pastayı parçalara ayırdığı için, plastik bıçağı kırdığı için ve pastayı fırlatmaya yeltendiği için… Mavi!” Annesinin uyarısını dikkate alan kız pastanın üstündeki meyveleri fırlatmaktan vazgeçti. “Öğrenmesinin başka yolu olmadığı için önce dağıtmasına izin veriyoruz. Sonuçta yapmasına fırsat vermezsem elinden bu şansı almış olurum. Bu sana bir şeyleri hatırlatıyor mu?”
“Ne demek istiyorsun?” Mavi’nin önüme sürdüğü kargacık burgacık pastaya baktım. Doğrusu pasta hariç her şeye benziyordu.
“Eğer denemezsen asla o işte ne kadar iyi olduğunu öğrenemezsin. Tecrübe kazanamazsın. Lara,” Elini yumuşak bir şekilde elimin üstüne koydu. “Eğer Çağlar’a bir şans vermezsen asla ne olacağını öğrenemezsin. Muhtemelen ilk başta siz de ortalığı dağıtacaksınız ama zamanla, birbirinize alıştıkça onun yanında olmanın sandığın kadar zor olmadığını göreceksin.”
“Bence de ortalığı bir hayli dağıtacaklar.” diyerek Ateş pat diye mutfağa girdiğinde şaşkınlıkla ona baktık. Peşinden Nil ve Fırat girdi. Bakışlarım bir süre daha kapıda oyalansa da başka giren olmadığında önüme döndüm. Hepsi de kapıya neden baktığımı anlamıştı, gözlerinden hiçbir şey kaçmıyordu.
Saniyeler içinde onlarda bir sandalye çektiler ve Mavi onlara da pasta servisi yapmaya başladı. İlk dilimi babasına verdiği ise gözümden kaçmamıştı. Bir süre masada havadan sudan konular konuşuldu. Hepsi her şey yolundaymış gibi davranıyordu.
Dantes ne yapıyordu ki?
Boynunda benim yüzümden açılan bir kesik vardı. Söylediğim sözlerin ne kadar canını yaktığını tahmin edebiliyordum. Şimdi, her şeyi öğrendikten sonra yeniden ona gidersem ilk gerçek yenilgimi yaşayacakmışım gibi geliyordu ama ben buna rağmen ona gitmek istiyordum.
Söylediklerini de geri almasını istiyordum tabi. Söylediği zehirli kelimeler yüzünden büyümeye çalışan umutlarımın yeniden yeşermesinin mümkün olmadığını bilsem de insanın umuda olan açlığı hiç bitmiyordu.
“Onu merak ediyorsun.” Nil’in sesiyle başımı kaldırdım. Tabaklarını çoktan yarıya indirmişlerdi.
“Bazen gerçekten çok bencil olduğunu düşünüyorum.” diye homurdandı Fırat. “Bunca şey anlattık ve sen ona sırtını dönüp gittin.”
“Mavi’m, hadi sen odanda oyna biraz. Birazdan ben de yanına gelirim.” dedi Ateş, kızını saçlarından öptü ve sonra odasına yolladı. Akabinde Fırat küçük kızın gitmesini bekliyormuş gibi dili çözüldü.
“Dilimi tutayım tutayım diyorum da eğer hala Çağlar’ın yanında olmayı kabul etmiyorsan tam anlamıyla kuş beyinli olduğunu düşüneceğim. Babanın yaptıkları yüzünden hiçbir zaman seni yargılamadım ama bil ki öğrendiklerinden sonra hala babanın yanında olursan en ağır şekilde yargılayacağım.”
“Lütfen biraz anlayışlı ol, Fırat. Duygularını kontrol etmeyi ne zaman öğreneceksin?” Fırat, Nil’in omzuna koyduğu elini sertçe itti ve sandalyesinden kalktı. Nil’e karşı olan soğuk ve sert tavrı çok rahatsız ediciydi. Nasıl ona tahammül edebiliyordu ki? Saniyeler gözlerine hüzünlü bir ifade yayıldı ama sanki buna alışmış gibi hızla sakladı o ifadeyi. Bakışlarını önündeki tabağına dikti ve kızıl saçlarını yanaklarına çekerek yüz ifadesini saklamaya çalıştı.
“Bu kadar şeyden sonra sakin kalamam. Madem gerçeklerin kapısı açıldı konuşalım her şeyi. Barbaros Solar’ın işlediği diğer cinayetleri de konuşalım. Lara Hanım’a kimin kızı olduğunu yeniden hatırlatalım.”
Başımdan aşağıya kaynar sular dökülmüş gibi bir ateş bastı içimi. Çatalı gürültüyle tabağıma bıraktım ve ona baktım. “Evet, hanımefendi diğer cinayetler. Sen nasıl bir adamın kızı olduğunun farkında mısın?” Evren aramızda olmasa neredeyse üstüme yürüyecekti. “Seni o adamın kızı olduğun için yargılamıyorum, seni onun yaptıklarını bildiğin halde onun tarafında olmak istediğin için yargılıyorum.”
“Daha düşünmesine fırsat bile vermediniz.” dedi Evren ayağa kalkıp. Fırat’ın beni görmesini büsbütün engelledi. “Bir babadan vazgeçmek kolay mı sanıyorsun?”
“Onun ki gibi bir babadan vazgeçmesi gerek! Kendine gelsin! Ben bunca yükü boşuna mı çekiyorum? Şunu o sikik kafanıza sokun,” Şimdi de yönünü Ateş’e dönmüştü. Şiddetli bir şekilde yumruğunu masaya geçirdiğinde tüm tabaklar zıpladı. “O olsun ya da olmasın planımız işleyecek.”
Ateş ise onun bu çıkışına karşılık çatalına koca bir dilim aldı ve ağzını attı. “Seni muhbir olmaya kimse zorlamadı Fırat, caka satmayı kes.” Ağzı dolu olduğu için sesi boğuk çıkıyordu. “Her şeye kendin gönüllü oldun.”
“Evet, çünkü o bok kafalıya bir hayat borcum var!”
Soğuk bir sessizlik mutfağın üstüne is gibi çöktü. Şaşkınlıkla birkaç kere gözlerimi kırpıştırıp duyduğum şeyi idrak etmeye çalıştım. “Hayat borcu mu?”
“Gerçekten bunun hiç sırası değil.” Evren kızgın bakışlarını erkeklerin üzerinde dolaştırıp duruyordu. “Lara, Ateş seni evine bıraksın. Dinlenmeye ihtiyacın var.”
“Hayır.” diye itiraz ettim. “Madem bir yola çıktınız, her şeyi anlatın bana. Senin Mir’e hayat borcun mu var?” Sandalyemden kalktım ve Evren’in etrafından dolanıp Fırat’ın karşısına dikildim. “Konuşsana, hani gerçeklerin kapısı açılmıştı.”
“Sikeyim gerçekleri.” Resmen burnundan soluyordu. Bana sırtını döndü ve ellerini tezgâha yasladı. Tüm öfkesine rağmen sırtındaki yüklerin ağırlığını görebiliyordum. Her insanın yükleriyle başa çıkma yönteminin farklı olduğunu biliyordum. Fırat’ın yöntemi de öfkesinin kapılarını her zaman açık bırakmak mıydı? Saniyeler sonra “Benim yüzümden iki kurşun yedi.” dedi sessizce ve ayaklarım yere çakılı kaldı.
“Bu ne zaman oldu?” Sesim mi titriyordu bana mı öyle geliyordu?
“Dört yıl önce. İkimiz de sınırda göreve gitmiştik ve o bana sıkılan kurşunun önüne atladı.”
Söylediği sahneyi gözlerimin önüne getirmeye çalışsam da hayat tecrübem de bu sahneye uygun bir resmin tasviri yoktu. Ve Dantes’in bana hep güçlü gösterdiği yanlarına rağmen içinde sakladığı yaraların sızısı yüreğime doğru koşuya çıktığında onunla arama koyduğum mesafeler hırpalandı. Yalandan değil de gerçekten tenine saplanan bir kurşunla dizlerinin üstüne çökmüş bir adam hayal ettim. Kirpiklerinin altından bana bakıyor ve onu anlamamı bekliyordu.
Onu anlamıyordum, anlayamazdım. Yine de onu düştüğü yerden kaldırmak istediğimi fark ettim.
“Siz asker miydiniz?” Neden Dantes’i hep takım elbisesinin içinde lüks hayatlar yaşarken hayal etmiştim ki?
Bir süredir ruhumun bir köşesinde asılı kalan Dantes’e ait resmin değişmeye başladığını hissettim. Işık yerini karanlığa, sesler sessizliğe ve mevsim yazdan ayazlı bir kışa döndü ve resmin yer yerini soğuk geceler kapladı. Ruhumun her yerine karlar yağarken Dantes’in resmi hala orada asılıydı ama farklıydı. Adı kıştı, adı askerdi. Adı Kış Askeri’ydi.
Herkes sessiz kalırken Fırat başını onaylarcasına sallamakla yetindi ve ben o an bir hayat borcunu sırtında taşıyan adamın yüklerini gördüm. Bu hayat borcunu ödemek için kendini dâhil ettiği yeni hayatın onu ne derece yıprattığını da. Hepsine kızmak, hepsinden kaçmak istedim ama artık kaçabileceğim kimsem yoktu.
Güvenebileceğim tutar dallarım bizzat onu tutanlar tarafından kesilmişti.
“Ben… ne yapmam gerektiğini bilemiyorum.” dedim yutkunarak. Bilemesem de yalnızca bir köşeye çekilmek ve kaybettiklerime, asla geri alamayacaklarıma ağlamak istedim. Annemle birlikte ruhumun da öldüğü gece yaşananların gerçekleri ortaya çıktıkça aldığım nefesler beni bir tabuta doğru sürüklüyordu. Sanki ancak orada uyusam acım hafifleyecekti. Başka türlü ruhumu kıvrandıran sancıyı geçirebilmemin bir yolu yoktu.
“Çağlar’ın amacı asla sana zarar vermek değil, Lara.” dedi Ateş. Belki de bu grupta en çok güveneceğim kişi oydu. “Kaçarsan bilemezsin.”
“Ve dağıtmazsan öğrenemezsin.” dedi Evren. İlk başlarda dağılacak dahi olsam Dantes’in yanında olmamı istiyorlardı çünkü zamanla birbirimizi toplamayı dahası dağıtmamayı öğrenecektik ama önce bunun için onun yanında olmayı kabul etmem gerekiyordu.
Sessizce “Gitsem iyi olacak.” dedim ve peşinden ekledim. “Mir’in yanına.”
Hepsinin derin bir nefes aldığını gördüm ama Fırat hala bana yüzünü dönmemişti. Nil sandalyesinden kalkıp yanıma geldiğinde elime küçük bir kutu tutuşturdu. “İçinde sargı bezi ve merhem var.” diye açıkladı. “O kendi yaralarını sarmaya alışkın değil.”
Bir şey söylemeden bana verdiklerini aldım. Kapıya yöneldiğim sıra evden çıkarken olanlar hızla zihnime düştü. Kısa bir bocalamayı alt edip yeniden onlara döndüm.
“Peki ya Tarık?”
Merhemim olsa yaralarına sürebileceğim ama kendisinin buna asla izin vermeyeceği biri. Babamın yanında olan ve son zamanlardaki değişken tavırlarıyla kafamı karıştıran adam. Yine de onun da herkes kadar masum olduğunu duymak isteyen tarafım sefil bir halde alacağı cevabı bekledi.
“Tarık ne?” Fırat’ın ses tonu hala sertti ve bana omzunun üstünden kısa bir bakış atıp önüne döndü.
“Tarık da babam gibi biri mi? Onun da eline kan bulaştı mı?”
“O yalnızca Barbaros Solar’ın bir kuklası. Şansı varsa her şey son bulduğunda ruhunun geri kalanını çürümeden kurtarmış olur.”
Fırat’ın dediğinden anlıyordum ki Tarık’ın çoktan ruhunda çürümeye başlayan kısımlar vardı. İhtiyacı olan merhem için asla yeterli güce sahip değildim. Eğer ruhu iyileştirilemeyecek kadar çürüdüyse, geriye kalanını kurtarmak için o kısmı kesip atası mı gerekiyordu? Ama bir insan sağlam bile olsa yarım bir ruhla yaşamayı nasıl öğrenirdi? İçimden bir ses Tarık’ın bu yolda çok fazla zarar göreceğini söylüyordu.
“Tabi hala bir ruhu kaldıysa.” diye mırıldandı ağzının içinden Ateş. Kederle dudaklarımı birbirine bastırdım. Eğer babam olmasaydı Tarık kötü biri olamayacaktı. Ruhu asla çürümek zorunda kalmayacaktı.
“Bu o gece olanlar yüzünden mi söylüyorsunuz? Babamın cinayet işlediği…”
“O gece olanlar senin gördüklerinden ibaret değil. Öncesi ve sonrasında yaşanan bir dünya olay var ve emin ol Tarık o geceyi en masum bitirenlerden biri.”
“Ama babama engel olmadı.”
“Sen de olmadın, biz de olmadık. O halde hepimiz en az Tarık kadar suçlanmayı hak etmiyor muyuz o cinayet için?”
Gergince orada durdum ve Fırat’ın sınamak istediğim haklılığı sessizliğimle onaylandı. En azından bu konuda Tarık kadar suçlu olduğumu bilmek yalnızca onu suçlamaktan daha rahatlatıcıydı. Çünkü bu ben onun kadar suçluysam o da benim kadar masum demekti ve onun masumiyetine hala sahip olduğunu bileye ihtiyacım vardı.
“Hadi git artık, Lara.” dedi Nil. Gözlerimin içine baktı ve sevecen bir şekilde gülümsedi. Çok masum görünüyordu ve sanki diğerlerinin aksine bu grupta pek yeri yok gibiydi. İçimden bir ses onun burada olma sebebinin Fırat olduğunu söylüyordu. “Kapıyı aralık bıraktık, rahatça girebilirsin.”
Başka bir şey söylemeden sessizce mutfaktan, ardından da evden çıktım. Nil’in dediği gibi kapı hafif aralık bırakılmıştı. Bu kadar mı eminlerdi eninde sonunda Dantes’e döneceğimden?
İçeri girdiğimde kapıyı yavaşça kapattım ve bu tuhaf hissettirdi. Bir başkasının evine izinsizce giriyormuşum gibi. Ayaklarım çıplak olduğu için adımlarım ses yapmıyordu ama ben yine de ses yapmaktan çekindiğim için kuş kadar hafif adımlar atıyordum.
Başımı hafifçe salondan içeri uzattığımda çok tedirgindim. Dantes bana hayatım boyunca asla elde edemeyeceğim gerçekleri sunmuştu ve ben ona sırtımı dönüp gitmiştim. Sanki tarih tekerrür ediyordu. Cinayet gecesinden sonra da telefonlarını açmayı reddetmiştim ama bana yine ulaşmayı başarmıştı. Fakat biliyorum ki şimdiki adımı ben atmazsam aramızda aşılamayacak mesafeler açılacaktı. Bu yüzden kendime cesur olmam gerektiğini söylüyordum.
Salonda kimseler yoktu. Bakışlarım kısa bir anlığına yerdeki cam parçalarına kaysa da hemen çektim. Dantes’in nerede olduğunu bilmiyordum ama karşıma çıkan ikinci kapı mutfak kapısıydı. Daha öncesinde buraya girmemi istemediği için şimdi girmem muhtemelen saygısızlık olacaktı ama eğer buradaysa eninde sonunda yanına gitmem gerekecekti. Bu yüzden mutfak kapısını açarken pek de vicdan azabı çektiğim söylenemezdi.
Gördüğüm ilk şey koca bir dağınıklık oldu. Tezgâhta sağa sola saçılmış yeşillikler ve yerde henüz içi boşaltılmamış poşetler vardı. Kaşlarım çatıldı ve aralığı biraz daha genişleterek bedenimi içeri soktum. Pencere kenarına yerleştirilmiş küçük saksılarda rengârenk çiçekler gözüme çarptı. Pencerenin önündeki mutfak masasında vejetaryen yemek tarifleri olan koca bir kitap duruyordu ama üstüne birkaç tutam maydanoz dökülmüştü.
Çatılan kaşlarım saniyeler içinde eski kıvamına gelirken dudaklarıma yersiz bir gülümseme yerleşti. Dantes’in yarasını sarmam gerekirken durmuş, mutfağını getirdiği hale gülüyordum. Ve biliyordum ki bu çabalarının hepsi benim içindi. Et yiyemediğimi bildiği için vejetaryen yemekleri yapmayı öğrenmeye çalışıyordu. Bu nedense bana çok sevimli gelmişti.
Mutfak kapısını açtığım gibi sessizce kapattım. Açmayı denediğim üçüncü kapı kilitliydi ve ardında ne olduğunu çok merak etmiştim.
Tam karşısında kalan kapı ise kolunu indirdiğimde yavaşça açıldı. Durakladım. Daha onu görmeden bu kapının ardında olduğunu hissetmiştim. Tedirginliğim hala su üstündeydi ama bu kez kendi içimde dalgalanmalar yarattım ve onu suyun dibine gönderdim. Kapıyı itip yavaşça içeri girdim ve onu gördüm.
Tam karşımdaki duvar boydan boya cam kaplıydı ve Dantes sırtını cama yaslamıştı. Yerdeydi, camın önünde duran dağınık minderlerin üzerinde oturuyordu. Aynı şekilde başını da geri yatırıp cama yaslamış, gözlerini kapatmıştı. Dizlerini kendine doğru çekmiş ve kollarını da dizlerinin üstüne koymuştu.
Benim geldiğimi anladığını biliyordum ama tepki vermedi. Kapıyı ardımdan kapatıp odaya girdiğimde kısa bir an etrafıma baktım. Sağ tarafta çift kişilik büyük bir yatak vardı ve üstünde de bir sürü yastık. Yastık ve minderleri seviyor olmalıydı. Yatağın başucunda büyük bir tablo asılıydı. Duvarlarında asılı olan tek şey de bu tabloydu. Yüksek bir tepede sırtı dönük halde duran bir adamın tablosu. Daha önce gördüğüme emindim ama hatırlayamadığımdan üstünde çok fazla düşünmedim.
Salonun serseri havasına nazaran bu oda çok tenhaydı.
Sol tarafta büyük bir kıyafet dolabı vardı. Camdan duvarın bir köşesinde ise üzeri dağınık çalışma masası duruyordu. Geceleri o masaya oturup manzarayı seyrederken bir şeyler kaleme almak o kadar ilham verici olurdu ki…
Kendimi önünü alamadığım düşüncelere kaptırmadan adımladım ve Dantes’in başucuna gelince durdum. Boğazıma yutkunsam da geçmeyen bir yumru oturmuştu. Dizlerimi kırarak sakince yanına oturduğumda yutkunduğunu gördüm ve boğazımı temizledim.
“Gitmiştin.” diye fısıldadı. Dudakları neredeyse hiç aralanmamıştı. Zaten beyaz olan teni korkunç bir şeye şahit olmuş gibi rengini daha da kaybetmişti. “Beni bırakmıştın.”
“Tutunacak başka bir şeyim kalmayacağını bildiğin halde beni nasıl bıraktın?”
“Gerçekten seni bu kadar kolay bırakabileceğimi düşündün mü?”
“Gerçekten seni bu kadar kolay bırakabileceğimi düşündün mü?” dedim sessizce. Bir yanım sanırım onu bırakmayı hep isteyecekti. Çünkü beni dahil etmeye çalıştığı bu planın yüzümüzü güldürmeyeceği öylesine açıktı ki. Birlikte bir felakete sürüklenecektik.
Bakışlarımı boynuna kaydırdığımda yara izinin hala açıkta olduğunu gördüm ve gerçekten kendi yaralarını sarmadığını anladım. Kaç tane sarılmamış yarası vardı?
Yavaşça Nil’in verdiği kutuyu açtım. Kafamı kaldırdığımda Dantes gözlerini açmış bana bakıyordu. “Boynundaki yarayı sarmama izin ver.”
“Yaralarımın sarılmaya ihtiyacı yok.” dedi soğuk bir sesle. Bana soğuk davranmasına alışkın olmayışımdan olsa gerek tenimde gergin bir his dolaştı. Dantes yeniden başını cama yaslayıp gözlerini kapattı. Yine de yüzündeki ifade sesindeki soğukluğun aksine duygulara gömülmüştü.
“Kendi açtığın yaraları sarmak istemeyebilirsin ama benim yüzümden açılan bir yarayı açıkta bırakacak değilim.”
“Aynı şeyi arkanı dönüp giderken düşünmeni beklerdim.”
“Mir,” dedim onun kullandığı aynı soğuk ses tonuyla. “Beni anlaman gerek. Söylediğin şeyler tatlı masallar değildi, beni tanıdığını sanıyorsan vereceğim tepkileri de göze almalıydın.” Sanki dayanamayacağı tek nokta beni tanımadığını ima etmemmiş gibi gözleri hızla açıldı ve bana döndü. Az önceki soğukluktan eser yoktu ama yeri kırgınlıkla dolmuştu.
“İnan bana her şeyi göze aldım ama sen izin vermedikçe o noktaya ulaşamam. Bu gece sana elimi uzatmama bile izin vermedin.” Sırtını yasladığı candan ayırdı ve bana yaklaştı. “Lara,” dediğinde nefesi hiç tahmin etmeyeceğim kadar yakınımdaydı. “Ellerim tamamen yara bere içinde kalsa bile ihtiyacın olduğunda tutman için sana uzatırım. Sen ateş olsan bile ben seni yine tutarım.” Dile getirdiği söylemler bunları duymaya alışkın olmayan ruhumda yeni kapılar açıyordu.
“Ama o zaman sen de yanarsın?” dedim soru sorar gibi. “Bana ellerini uzatmadan önce gerçekten buna değer mi düşünmen gerekir. Şu an buraya geldim diye anlattıklarını kabul ettiğim anlamını çıkarma. Evet zor da olsa yanında durabilirim ama hep sana karşı koymak şartıyla. Bununla baş edebilir misin?”
Aslında baş edebileceğinden çok emindim. Sabrından, soğukkanlılığından ya da acımasızca olaylara yön verme yeteneğinden şüphem yoktu. Bu üçüne sahipken asıl bununla baş edebilecek olan ben miyim diye düşünmem gerekirdi.
“Sen benim için baş edilmesi gereken bir mevzu değilsin.” Yönünü tamamen bana dönerek bağdaş kurduğunda bacaklarımın ağrıyacağını anlayıp ben de bağdaş kurdum. “Kolay olmayacağını biliyorum ama bunu bir mücadele gibi değil de bir yol gibi görmeyi tercih ederim. Bir yolculuk gibi.”
Bir yolculuk gibi… yani birlikte bir yola çıkacaktık ve başımıza gelenler de seçtiğimiz yolun kaderi olacaktı. İsyan etmeye hakkımız olmayacaktı çünkü seçimler bizimdi.
Ama içimdeki seslerin hepsi bu yolun geri dönülemez olduğunu söylüyordu. Yine de bu yolculuğa Dantes ile çıkabilir miydim? Yutkunarak içimi çektim ve bakışlarım boynuna kaydığı an ilk önce ne yapmam gerektiğini hatırladım.
“Boynunu sarmama izin ver.” diyerek konudan biraz olsun uzaklaştım. Seninle bu yolculuğa çıkarım dememi beklemişti belki de ama demedim. Onun yerine başını sessizce salladığında aramızda duran kutuyu açtım. Önce yarasını temizlemeliydim mikrop kapmaması için.
“Eğilsene biraz.” Boyu uzun olduğu için şu an durduğumuz pozisyonda yarasına rahat erişemiyordum. O ise beni hiç bekletmeden bana doğru eğildiğinde yüzünde az öncenin aksine ılımlı bir ifade vardı.
Akan kan çoktan kurumuştu ama kuru bile olsa kan görmek bana iyi gelmiyordu. Bundandır ki derin derin soluk alıyordum ama işimi yapmaktan da vazgeçmiyordum. Dantes’in anlattıklarına hemen inansaydım bu yara yine de meydana gelir miydi?
Parmaklarım kurumuş kanı temizlerken Dantes’in gözleri üstümden bir an olsun ayrılmıyordu. Yakınlığımızdan kaynaklı aldığı nefesleri kendi göğüs kafesimde yuvalanıyormuş gibi bir ağırlığın yüküyle sızlanıyordum. En azından gözleri böylesine dikkatli üstümde olmasaydı daha rahat olurdum.
“Yaraları iyileştirmekte iyi misindir?” dedi geri çekildiğimde.
“Kendiminkiler hariç çoğunu belki.” demekle yetindim. Pamuğu kenara koydum ve bir merhem tüpü çıkarıp kapağını çevirdim. “Bilirim,” diye mırıldandı. “İnsanın kendine sırtını dönmesi çok kolaydır.”
“Bazense kolay olan insanın sırtını kurşunlara dönmesidir.”
Şaşkınlıkla kaşlarını çattı. “Ne dedin?” Tepkisi beni irkilttiğinde neden böyle bir şey söyledim diye azarladım kendimi. Fırat’la konuştuklarım zihnimin bir köşesinde öylece sırasının gelmesini bekliyordu ama böyle bir konu nasıl konuşulurdu ya da ne denilirdi ki?
“Babam hakkında anlattıklarını düşünüyorum.” Konuyu değiştirsem dikkati dağılır umuduyla hızlı hızlı konuşurken bir yandan da işime devam ediyordum. “Bana düşünecek çok fazla şey verdin, Mir.” Tüpten birazcık merhem sıktım ve işaret parmağımın ucuyla aldım. “Ama şu an en çok ihtiyacım olan şey zaman.” Kafamı kaldırdığımda Dantes ben söylemeden yine bana doğru eğildi ve kafasını hafifçe yan yatırarak boynunu açığa çıkardı. Kaşları hala çatıktı. Eğildiğinde kolyesinin zinciri görünür hale geldi.
“İstediğin kadar zaman verebilirim sana ama bir noktada kararını vermek zorundasın.” Küçük bir parça gazlı bez aldım ve yara bandı yardımıyla yarasının üstünü tamamen kapattım. “Ama neden içindeki şüpheden kurtulmak adına gerçekler açığa çıkana kadar yanımda olmayasın?”
Onun için söylemesi kolaydı. Geriye yapacak bir şey kalmadığında geri çekildim ama bakışlarım inatla ona sürüklenme peşindeydi. Bazen bana öyle derin bakıyordu ki içimde kopan fırtınaları en net haliyle görüyormuş gibi hissediyordum. Bir yıkıma şahit oluyordu ama bunu engelleyebilmek için elinden bir şey gelmiyordu. İstese de başaramıyordu.
Söyledikleri hayatımı alt üst etmişti. Ama bunun için suçlayacağım kişi o değildi. Gözlerimin ne kadar açılmaya ihtiyacı varsa hepsini biliyor ve kendi yöntemleriyle onları açmayı deniyordu. Her seferinde direniyordum ve her direncim onun karşısında diz çöken bir yenilgiyle sonuçlanıyordu. Fakat o hiçbir zaman zaferini kutlamıyordu çünkü bana yaşattığı hiçbir yenilgide kendi kazandığı bir zaferi yoktu.
“Babam annemi öldürmüş olabilir. Ortaya çıkarılması gereken gerçeğin trajedisine bak…” Bakışlarımı aramızda öylece duran ellerimize indirdim. İçimdeki alevler koca bir buz kütlesine dönerken, ruhumda katılaşırken sadece sessizce bekledim. “Ne yapacağım şimdi ben? Hayatımın bundan sonraki günlerini bu gerçeğin peşinde koşarak mı geçireceğim? Ya sona geldiğimde dediklerin doğru çıkarsa?”
Yüreğime çöken kimsesizlik bir sarmaşık gibi damarlarımı sardı. Yaşama olan bağlılığımı artırması gereken şeyler tam tersi yönde bir etki yapınca nefes almanın anlamsızlığının bir kez daha farkına vardım. Omuzlarım hüzünle çöktüğünde başımı daha çok eğdim ve sırtımda sıcak bir temas hissettim. Ardından başım Dantes’in omzuna usulca yerleştiğinde irademi sıkı sıkıya tutan tüm ipler parçalandı.
“Benim yanımda olmanı öyle çok istiyorum ki, Yalan Yıldızım.” Fısıltısı saçlarıma karışan bir bahar rüzgârı gibi sakindi. Gözyaşlarım omzuna dökülürken başını yatırıp başıma yasladığında ağlamamın şiddeti arttı. İlk kez kendimi böylesine teslim olmuş hissediyordum.
“Senin tüm gözyaşlarını silerim. Ağlama demem çünkü ağladıkça içindeki zehirlerden kurtulduğunu biliyorum. Ama yemin ederim tüm gözyaşlarını hiç bıkmadan silerim. Ve inan bana gözünden akan her bir damla yaşın intikamını alacağım.” dediğinde dişlerini sıktığını hissettim. “Yanımda olursan o katili bulacağım. Sen yanımda olmasan da bulacağım ama istiyorum ki bu sen yanımdayken olsun.”
Dantes olarak değil de Monte Cristo olarak dile getirdiği sözler boynumun arkasında bir karıncalanamaya neden oldu. Sanki Dantes dövmem onun dilinden dökülen her şeyi duymuş ve beni onun yanında olmaya itiyordu.
“Peki ya babam ne olacak?” Sesim oldukça boğuk çıkmıştı. Boğazımdaki yanmayı geçirmek için sık sık yutkunuyordum. Dudaklarımı kapatamıyordum bile çünkü sürekli nefessiz kalıyordum.
“Onu doğduğuna pişman edeceğim.” dedi soğuk bir sesle. Ardından aramızda da soğuk rüzgârlar estiğinde ürperdim. Yutkunarak başımı omzundan kaldırdım ve göz göze geldik. Gecenin hırsızı gözlerinde öyle kararlı bir ifade vardı ki ne yaparsam yapayım onu bu kararından caydıramazdım.
Bir yandan da gözlerimdeki nemliliği geçirmek için sık sık kırpıştırıyordum. Söylediğinin aksine gözyaşlarımı silmiyordu, muhtemelen vereceğim tepkiden korkuyordu. “Yani intikamını gerçekten alacaksın.” Buna şaşırmamam gerekirdi. En başından bu yana amacı bu değil miydi? Bana babamın gerçek yüzünü göstermek ve onun yanından çekip almak. “Peki ya tam tersi olursa? Ya gerçekler anlattıklarının tam tersi çıkarsa…”
Gözlerini yavaşça kapatıp açtı. Başını iki yana salladığında benim dünyamda apayrı bir deprem vardı. “Çıkmayacak, Lara.”
“Çok mu eminsin?”
“Çok.”
“Ama aksi çıkarsa vaz geçer misin? Bırakır mısın bizi?”
Bırakır mısın babamı diyemiyordum çünkü aksi olursa hayatımızdan tümüyle çıkacağını gözlerinde görebiliyordum. Şimdi karşımda duran varlığı, bir duman gibi süzülüp gidecekti hayatımızdan. Ve o adam, “Bırakırım.” dedi korkmadan. “Eminim senin de istediğin bu olur.”
Benim ne istediğimin bir önemi yoktu. Önemli olan yol bittiğinde bizi bekleyen o sondu. Sonlar korkutucuydu, Dantes’in dilinden daha da belirsiz geliyordu. Halbuki korkmamam gerekirdi, yeniden başlamanın yollarını bilirdim. Hayat buydu. Başlangıçlar ve sonlar. Ama senin beni götüreceğin sonlar sanki bir kitabın son sayfası, son cümlesi. Ardından gelen tek bir sayfa bile yok gibi. Bir kitap kapağı kapanır ve biter ya, senin bana vereceğin son da bunun gibi Dantes. Sen gidersin ve biter.
“Senin istediğin ne peki? İşler kafandakinden bambaşka şekilde ilerlerse ve ne yapacağını bilemediğin bir an gelirse ne yapacaksın? Eminim hayatında devam edebileceğin başka yollar da vardır.”
Bundan çok emin oluşum onu şüphelendirmişti. İçini çekti ve parmaklarını saçlarından geçirerek yüzünü ovaladı bir mühlet. “Sor hadi, sor.” dedi sıkkınlıkla.
“Anlamadım, neyi?”
“Ötmüşler işte sana benim hakkımda. Bir şeyler öğrenmişsin ve teyit etmek için nasıl konu açsam diye fırsat kolluyorsun.”
Yüzümdeki yaşlar daha kurumamışken onlara bir gülümseme eşlik etti. “Fırat benden nefret ediyor ama en çok konuşan da oydu.”
“Dengesiz herifin teki çünkü.” dedi o da gülerek. “Ne anlattı?”
“Fırat bana dedi ki, siz bir zamanlar birlikte askermişsiniz.”
Söylediklerimi duyar duymaz sert yüz hatları öfkeyle kuşandı ve kendisini biraz geri çekti. “Sana gelip de hayatımın en önemli ve saklı olması gereken detaylarını mı anlattı o dümbelek?” Ben onun neden bu kadar öfkelendiğini anlayamazken iyice geri çekilip sırtını yeniden cama yasladı.
“Niye kızıyorsun ona? Hani bu evde hiç kuklacı yaşamazdı.”
“Bir şeyleri söylememekle yalan söylemek arasında fark vardır, Lara.”
“Yani o söylemese ben bunu hiç öğrenemeyecektim.” O benden uzaklaşsa da kendimi iterek bu kez ben ona yaklaştım. “Yani ben senin onun için ölüme atladığını hiç öğrenemeyecektim.”
“Onu da mı söyledi?” Yüzü artık iyice gerilmişti. Belki de çok ileri gitmiştim ve susmam gereken yer burasıydı. Ama o ben susmasını istediğimde nasıl susmadıysa ben de aynı şekilde konuşmak istiyordum şimdi. “Onu doğduğuna pişman etmezsem-“
“Mir,” Sert yüz hatlarındaki öfkeyi şaşkınlığa uğratacak kadar sert bir sesle sözünü kestim. “Senin hakkında öğrendiğim şeyler için etrafındaki insanları suçlayacaksan benim o ıssız adada seninle olmamın ne anlamı var?”
“Öyle mi? Madem bu kadarını öğrendin, o zaman sana işin perde arkasını da anlatayım.” Sırtını camdan ayırdığında yine aramızdaki mesafeleri kapattı. Öfkeli görünse de kararlı yüz ifadesinden bana gerçekten kendi hakkında bilmediğim bir şeyler anlatacağını anladım ve çektiğim bunca acıya rağmen onu tanıma arzum gün yüzüne çıktı. Aslında onu tanıma arzum, hiçbir zaman beni terk etmeyen bir aydınlık gibi tepemde dolanıp duruyordu.
“Edmond Dantes’in If Şatosu’nda ölüm diyetine girdiği günleri hatırlıyor musun?” Bir itiraf beklerken konunun If Şatosu’na gelmesine şaşırsam da başımla onayladım. “Günlerce aç kalmıştı ve ölmeyi bekliyordu. Açlığını kurtuluş olarak görüyordu. Onu toprağa götürecek ve tüm ıstıraplarından kurtaracak bir araç. Tıpkı…” Dudaklarını ıslattı ve gerginliğini azaltmaya çalıştı. Ama kasılan yüz hatlarının o gerginliği saklaması mümkün değildi.
“Tıpkı bir kurşun gibi. Açlık ya da kurşun. Neredeyse birbirinin aynısı.”
Söyledikleri kafamın içinde bir kaosa sebebiyet verdi. Açlığı ve kurşunu birbirine denk görmesi doğru bir benzetmeydi ama arasında kurmam gereken bağlantı zihnimin içindeki kopmuş tellerden sızan elektrikler varmış gibi kafamın içini cızırdattı.
“Fırat’ı kurtardığında seni yaralayan kurşunun, senin ölüm diyetin olduğunu mu söylemeye çalışıyorsun?”
Bahsi geçen kurşun beynime saplanmış gibi afallamıştım. Öyle ki gözlerimi kırpmak bile büyük bir çaba gerektiriyordu artık. Dantes’in yüzünde dile gelmeyi bilmeyen bir acı vardı. Kayıp kelimelerini nasıl bir araya getireceğini bilemiyordu. Yaşadıklarını şeyleri direkt söyleyemiyordu ama benim anlayabileceğim harika bir anlatım yöntemine de sahipti. Ve ben o dili çözmüştüm. O yüzden söylediklerinin sonunun bir intihara çıktığını anlayacak kadar tanıyordum onun lisanını.
“Yani sen diyorsun ki, o kurşunun önüne atladığında gerçekten ölmek mi istiyordun?” Dehşetle fısıldadım. “Mir, sen ne yaptın?”
Ama o benim aksime gülümsedi. “Anlaşılan Edmond Dantes’in Monte Cristo Kontu’na dönüşürken geçtiği bütün yollardan geçmişim.”
Can yakan itirafı karşısında ne demem gerektiğini bilemiyordum. Ben de hayata sıkı sıkıya bağlı değildim ama kendi ölüm diyetime başlayacak kadar da ileri gitmemiştim. Fakat o gitmişti, başından ne geçmişti ki bir kurşunu kurtarıcı olarak görebilecek raddeye gelmişti?
Ve bütün bu öğrendiklerim yine de Monte Cristo Kontu’na dönüşme sebebini anlamama yetmiyordu.
Çok canı yanmış olmalıydı. Boynuna açılan küçücük bir kesik bile beni böylesine hırpalamışken o tenine saplanan iki kurşuna nasıl dayanmıştı? Kim bilir hayat boyu neler çekmiş, benim adını dahi duymadığım bir dünyada kalkansız savaşmak zorunda kalmıştı.
“Bir daha ölüm diyetine girmezsin değil mi?” Ona bunu söylerken hislerim çok karmaşıktı. “Söz ver bana, ıssız adanın batmasına asla izin vermeyeceksin. Yoksa yemin ederim yüzme falan öğrenmem, kayıkla birlikte batar giderim. Hatta kayığa bile binmem. Direkt adayla batarım ve bunun sorumlusu sen olursun.”
İçimde büyüyen korkunun yansımasını gözlerinde görebiliyordum. Bakışlarını benden kaçırmak istediği de çok barizdi ama ben ona böylesine içten bakarken bana bakmayı bırakmak istemeyecek bir adamdı o. “Bunlar çok büyük sözler.” dedi kaşları çatılarak ve bana ıssız adanın batmayacağının sözünü vermedi.
“Bana ıssız adanın batmayacağının sözünü ver.” diye fısıldadım. Onun titreyen gecenin hırsızı gözlerine baktığımda ruhumdaki evlerden kulağıma çalınan fısıltılar duyuyordum sanki. Sokaklarda dolanan ıslıklar, bana gelen ama anlaması zor olan cümleler… hepsi oradaydı. Onun bana baktığı yerde.
“Eğer ıssız ada batarken seni de beraberinde götürecekse,” O da benim gibi fısıldıyordu. Sağ avuç içi sol yanağıma yerleşti. “Ne olursa olsun asla batmasına izin veremem.”
“Beni buna ikna et, adanın batmayacağına ikna et. Seninle bir yola çıkmamı istiyorsan yolda yalnız kalmayacağımı da bilmek isterim.”
“Hmm.” dedi, başını hafifçe yana yatırdı. “Dantes If Şatosu’nda ölümü beklerken bir ses duymuştu, biliyorsun.” Kafamı salladığımda parmakları tenimden kaydı. “Çok sonra sesin deli bir rahibe ait olduğunu öğrendi ama onunla tanışana kadar duyduğu sesin gerçek olduğunu umut ederek yeniden yemek yemeye başladı, ölüm diyetini bıraktı.”
O deli rahip olmasaydı Edmond Dantes’in sonu nasıl olurdu düşünmek istemiyordum. “Bunun tam olarak ıssız adanın batmamasıyla ne ilgisi var?”
“Biraz sabırlı ol ve dinlemeye devam et. Zakkum ağacını duymuş muydun hiç? Günahkârların cehennemde yedikleri yiyecek olduğu söylenir. Cehennemdeki herkes karnını bu ağaçla doyururmuş. Yalnızca günahkârlara özel bir yemek.”
Kafamdan geçenleri kontrol edemeden “Sen günahkâr değilsin.” diye bir cümle döküldü dilimden.
“Öyleyim Yalan yıldızım, aksine kendimi inandırmam mümkün değil. Ama hayatta kalabilmem için belki de günahkâr olmaya ihtiyacım vardır, çünkü yeryüzünde olsam bile beni hayatta tutan bir zakkum ağacım var.”
“Anlayamıyorum, Mir.”
“Edmond Dantes bir ses duydu ve kurtuluşa olan inancı geri geldi. Yeniden yemek yemeye başladı. Ben de bir gün bir ses duydum. Ölüm diyetindeyken beni çağıran bir ses. O sesin kurtuluşum olduğuna inandım ve diyeti bozdum,” Durakladı ve gözlerimin içine baktı. “Zakkum ağacıyla.”
“Zakkum ağacı…”
“Sensin.” dedi tereddüt etmeden. “Ben bir günahkârım Lara ve eğer ölüm diyetine girmemi istemiyorsan lütfen yanımda kal. Beni hayatta tutacak tek yemeğimi, zakkum ağacımı önümden alma.”
Yaptığı benzetmelerin onu yansıtan korkunç bir tarafı vardı ve bu benzerliği kabullenip reddetmek arasında bocaladım. Kendince günahkâr olduğunu düşünebilirdi ki aynı şeyleri benim de sık sık kendim için hissettiğim olurdu lakin gözlerinde yanıp sönen yıldızlarla bana bakan adam, benim kitabımda günahkâr kelimesinin tanımını karşılamıyordu. Kendi çabasıyla sonunu getirmiş olsaydı belki o zaman öyle olduğunu düşünebilirdim ama şimdi canlı canlı karşımda dururken kesinlikle değildi.
“Almayacağım.” dedim kendinden emin bir sesle. Ardından gözlerinin derinliklerinde kıpraşan duyguların tepe taklak birbirine karıştığını gördüm.
“Ama bunu hiç bozulmayacak bir söz gibi düşünme. Sadece…” Bir süre açıklamamın ne olduğunu önce kendim için bulmaya çalıştım. Sebebi net değildi, yalnız kalırsam ve yeniden kendi hayatıma çekilirsem asla eskisi gibi yaşayamazdım. Ama onun yanında olduğum zaman da eskisi gibi olmayacaktım artık. “Sadece şimdilik aklıma daha akıllıca bir tercih gelmediği için seçiyorum bunu.”
“Yani sen şimdi diyorsun ki, biz seninle bu kez sahiden gerçekleşiyoruz.”
“Sanırım…” Omuz silktim ve gülümsedim. “Sanırım evet. Peki bundan sonrası nasıl olacak?” diye sordum beklentiyle. Buna benzer bir soruyu Kamer Doğan ile görüştükten sonra sormuştum ve bana beni almaya geleceğini söylemişti. Şimdi vereceği cevap ise büsbütün zıttı.
“Şimdiye kadar hep ben seni almaya geldim.” dedi, inkârımın olmadığı gerçeği ortaya döktü. “Şimdi ise sen bana geleceksin.”
Zaten yanında olduğumun, ona geldiğimin en büyük kanıtı şu an ona ait olan bu duvarların arasında göz göze oluşumuz değil miydi? Yüz ifademden kafa karışıklığımı anladı. Açıklaması ise dünden hazırdı.
“Asistanım olmanı istiyorum.”
Bu ise tamamıyla yüzümün düşmesine neden olan bir konuydu. “Bu saçmalık.” Kaşlarını kaldırarak yüzümdeki hoşnutsuz ifadeyi inceledi. “Asistanın olmak falan istemiyorum, yeniden üniversite sınavına hazırlanacağım ben.”
“Eğer dert ettiğin buysa, senden gerçekten asistanım gibi davranmanı beklemeyeceğim. Bunu şimdiye kadar çoktan anlaman gerekiyordu.” Çenemi yavaş bir hamleyle yakaladı ve beni ona bakmaya zorladığında içimi çektim. “Asistanlık işi yalnızca yanımda olman için bir bahane. Üniversiteye hazırlanmak için de yanımda bolca vaktin olacak. Sana her anlamda destek olurum. O vakte kadar babanın değil benim yanımda kal. Ayrıca annenin katilini ararken en güvende olacağın yer benim yanım olur çünkü işler kızıştığında baban o kadar sakin kalmayacak.”
Yıllar sonra ilk kez birisi hislerimi ve emellerimi benim kadar sıkı sıkıya sahipleniyordu. Uzun bir ipin iki yanına güçlü eller tarafından kör düğümler atılmıştı ve bizi asla çözülemez bir şekilde birbirimize bağlamıştı. Biz olmuştuk.
“Gerçekten onu bulabileceğine inanıyor musun?” diye sordum. Eğer o inanırsa, benim de inancımın önündeki engellerin bir bir yıkılması kaçınılmazdı. Ve bir kez bu engeli yıktıktan sonra beni yarı yolda bırakmasına dayanamazdım.
“Sen yanımda ol, yapamayacağım hiçbir şey yok.” dedi. “Önemli olan sen benimle olmaya, benim yanımda direnmeye hazır mısın Lara Solar?”
Sorgulanacak binlerce şey vardı ve hepsi damlaya damlaya ruhumun bir köşesinde birikiyordu. Bir soru diğerini doğuruyor, bir cevap diğer cevabı etkisiz kılıyordu. Yanında olmayı tamamıyla kabul ettiğimde hayatımdaki her şeyin değişeceğinin farkındaydım. Beni bir dönüm noktasına sürüklemişti. Hayatımın, ondan önce ve ondan sonra diye ikiye ayrılacağı o olayların sebebi Dantes olacaktı. Bunu beni izlemekten hiç vazgeçmeyen gecenin hırsızı gözlerine baktığımda anlayabiliyordum.
Düşüncelerim sonu gelmiyordu evet ama nihayetinde şu an nerede olduğumu kabullenmem gerekiyordu. Gözlerimi parıltılı Ankara manzarasına çevirdim. “Başka çarem yok gibi.” demekle yetindim.
Cevabım Dantes’i ruhsuzca güldürdü. “Çaresizlikten değil de kendi isteğin için benim yanımda olduğunu fark ettiğin günlerin olacak.” dedi buna benden çok kendini ikna etmek istercesine. Ama nereden bilebilirdi ki? Bizi bir araya getiren zamanın geleceğimiz için sakladığı felaketler hala kapımızda bekliyor olmalıydı.
“Aynı hisleri babam için hissettiğim günler de olmuştu.” dedim. “Annem gitmişti ve Barbaros Solar’dan başka sığınabileceğim kimse yoktu. Sonra o sığınak evim oldu ve bir daha gitmek istemedim oradan.” Dantes’e baktım, bana yabancı gelen ama her seferinde daha uzun baktığım yüzüne, tenine, gözlerine, güldüğünde yanaklarında oluşan çukura… “Sen babam gibi olma.” Göğsüm geçmişten bir sancıyla sızladı. “Evim diyecek kadar güvenirsem sana, duvarları asla üzerime yıkma. Yoksa seni de kendimle birlikte enkazın altında bırakırım, Mir. Bir an bile tereddüt etmem.”
“Biliyorum.” Gerçekten de bu konuda hiç şüphesi yok gibiydi. “Biliyorum.” Ama o enkazın altında kalmayacağımızın sözünü de veremedi.
“Bugünlük bu kadar yeter galiba.” diye mırıldandım, geleceğimizin mükemmel olacağına dair yeminler duymayı beklemediğimden olsa gerek hayal kırıklığına uğratmadı beni bu sessizliği. “Ben artık gideyim.”
Bakışlarından beni göndermek istemediği belli olsa da benimle birlikte ayaklandı. Bir süre yalnız kalmalı ve içine düştüğüm kuyuda nefes almanın yollarını öğrenmeliydim. Bir babanın hayatında hiç yer etmediğim gerçeğiyle yüzleşip bir başka adamın hayatında koca bir yer kapladığımı kabullenmem gerekiyordu.
Sessizce odadan çıktığımız sırada çaktırmadan arkamı dönüp odaya son bir bakış attım. Kaç dakika geçirmiştim bu odada? Beş mi? On mu? Yine kısacık zamanda hayatımı tümden değiştiren kararlar alma yoluna gitmiştim, umarım pişman olmazdım.
Mutfak kapısının önünden geçerken içeride gördüklerimi hatırlayınca adımlarım yavaşladı ve durdum. “Ne oldu?” diye sordu Dantes. Başımı kaldırıp ona baktım ve suçlu bir çocuk gibi dudaklarımı birbirine bastırdım. Kısılan gözleri önce bana sonra ardımda duran mutfak kapısına yöneldi. “Yok canım.” Kendi kendine konuşur gibiydi. “Yapmamışsındır.”
Onayımı beklerken umutla bana baktı ve saniyeler içinde umuda olan beklentisi yerini hayal kırıklığına bıraktı. “Ama sen şimdi niye izinsiz açtın ki bu kapıyı?”
“Kızmasana.” Onca şeye rağmen içimde biriken kahkaha atma isteğine engel olamadım. “Alt tarafı benim için vejetaryen yemeği yapmayı öğreniyormuşsun.”
“Alt tarafı mı? Senin o alt tarafı dediğin eylem benim mutfağımı alt üst etti haberin var mı?”
“Benim ne suçum var? Sanki aynı evde yaşıyormuşuz gibi neden benim için yemek yapma derdine düştün Mir? Kendin için bir şeyler yapıp yesene, beni bu kadar düşünmene gerek yok.”
Başını eğip bana bakarken kemikli parmaklarını çenesinde dolaştırarak ağzının içinde bir şeyler geveledi. “Benim yemek istediğim şey belli de.”
“Ne dedin?”
“Diyorum ki emeklerimin karşılığı olarak sen de bir gün benim için et pişirirsin diye umuyorum.”
Kendimi mutfakta yemek yaparken hayal ettiğimde tenimde soğuk bir ürperti dolaştı. Huzursuzlukla yüzümü buruşturdum. “Ben yemek yapmaktan nefret ederim.” Bu konuda dürüstlüğümden ödün vermeme gerek yoktu.
“Hadi be.” Hayal kırıklığına bulanmış ses tonunu benden saklayamadı. “Mutfak işi bana kaldı desene.”
“Mutfak senin olduğu için sana kalması çok normal.” Ciddi olmaya çalışıyordum ama asla başaramıyordum.
“Tabi tabi.” dedi, sonra sinsi sinsi güldü. Tepkisine gözlerimi devirdim.
Dantes kısa bir anlığına yanımdan ayrıldı. Geri döndüğünde ben kapıya ulaşmıştım, o da çantamı alıp yanıma gelmişti. Evden ilk çıkışımda çantamı yanıma almak hiç aklıma gelmemişti. O da bunu fark etmiş olacak ki, “Çantanı sürekli bir yerlerde unutuyorsun.” diyerek bana takıldı.
“Ve sen her seferinde benim yerime onu buluyorsun.”
Ayakkabımı giyene kadar sessizce bekledi ve ardından çantamı bana uzattı. “Seni evine ben bırakayım.”
“Kendim gideyim, Mir. Biraz yalnız kalıp kendimi dinlemem gerek. Yakınlarda taksi durağı var değil mi?”
“Üç sokak ötede.”
“Tamam, o halde gidiyorum.”
Ufak adımlarla asansörün önüne ilerledim. Muhtemelen benden sonra kimse çağırmadığı için hala aynı katta duruyordu. Dantes bir kolunu kapı pervazına yaslayıp bana bakmaya başladı. İçinde olduğumuz durum çok garip hissettiriyordu. Bana anlattığı şeylerden sonra, geçmişine sızmama izin verdikten sonra aramızda farklı bir şeyler olduğunu hissediyordum.
Bunun anlamını zamanla çözecektim. İyiliği ve kötülüğü aynı anda içinde barındıran dünyaya alışkındım ve aynı ölçüde Dantes’i içinde taşıdığı tüm anlamlarla kabul etmem gerektiğini anlamıştım bu gece.
Asansörün kapısı açıldığında veda etmek için ona döndüm. “Hoşça kal.” dedim sessizce ve bu kez geri dönüşü olduğunu bilerek.
Fakat Dantes yüzünü buruşturdu. “Bana veda ederken o kelimeyi kullanma.” dedi.
Asansör kapanmasın diye elimi kapıya yasladım. “Ne diyeyim o zaman?” dedim çabucak.
Çok kısa bir süre düşündü. Pürüzsüz çenesini sıvazladı ve gülümsedi. “Sen giderken benim hoş kalmamdan ziyade geri geleceğini bilmem önemli.” dedi tok bir ses tonuyla. “Geri geleceğini söyle bana.”
Ona baktım, bana daha önce hiç hissetmediğim şeyler hissettirmesine hayret ettim ve bakışlarımı kaçırdım. Gelmek kelimesi artık yalnızca ikimize özelmiş gibi geliyordu. “Geleceğim, Mir.” diye mırıldandığımda ona bakmıyor olsam da dudaklarına yerleşen tebessümü iliklerimde hissettim ve hızla asansöre bindim. Yanaklarım yanıyordu, utanmış mıydım? Neden ki? Yalnızca ona geri geleceğimi söylemiştim.
Dantes, bilmiyorsun ama sen de bana geldin.
Bu yıkık şehre gelen ilk misafirim sensin.
Apartmandan çıktığımda hala gülümsüyordum. Dengesiz miydim ben? Ağıtlar yakmam gereken bir günde gülümseyerek Dantes’e veda etmiştim. Serin akşam havası hızla yüzüme çarptığında derin bir nefes aldım. Ellerimi elbisemin cebine yerleştirdim ve yürümeye başladım.
Bugün, bu apartmanda bir babanın ihanetiyle yüzleşmiştim. Reddetmek istediğim tonlarca cümle duymuş ve ayakta kalma direncimi kaybetmiştim. Hala kabullenmiş sayılmazdım ve bunun bizi nereye götüreceği hakkında hiçbir fikrim yoktu.
Kaldırım boyunca yürürken kendi içimdeki şehri düşünüyordum. Bunca zaman öyle çok yalnız kalmıştım ki şimdi sokaklarımda yürüyen bir başkasını, orada olduğuna sevindiğim halde yadırgıyordum. Bu hissin kalıcı olmamasını umuyordum çünkü yanında olmak istediğim birinin varlığını yadırgamak beni zorluyordu.
Hayat beni zorlamaktan bir an olsun vaz geçmiyordu.
İkinci sokağa girdiğimde ardımdan beni takip eden siyah bir arabayı fark etmemle bir kez daha anladım bunu. Galiba dakikalardır peşimden geliyordu. Aklıma gelen ilk düşünce onun Dantes olduğuydu. Yine beni gizliden gizliye takip ettiği anlardan birini mi yaşıyorduk? Oysaki daha yeni ayrılmıştık, böyle bir şey yapmazdı değil mi? Düşünmeden telefonumu çıkardım ve son çağrılara girip Mir.. yazısının üstüne tıkladım. Beni şaşırtmayarak ilk çalışta açtı.
“Lara?” Ses tonu sorgulayıcıydı. “Bir şey mi oldu?”
“Sen… senin arkamda beni takip eden arabanın içinde olma ihtimalin yüzde kaç?” diye sordum tedirginlikle.
Telefonda dahi olsak nefeslerinin taşa takılmış gibi sekteye uğradığını ve yere çakıldığını hissettim. “Seni takip etmiyorum.” dediğinde bu kez taşa takılan ben oldum ve önümde koca bir duvar yükselmiş gibi zınk diye durakladım. Göğsümden başlayıp damarlarımda sinsi sinsi dolanmaya başlayan telaşın esiri oldum.
“Mir.” dedim, dönüp arkama bakmaya korkuyordum. “Arkamda beni takip eden bir araba var.” Yine ellerim yumruk olmuştu. Telefonu tutan parmaklarım daha çok sıkıldıkça Dantes’e kavuşacakmış gibi baskısını artırıyordu.
“Bana tam olarak nerde olduğunu söyle.” Telefonun ardından sesler geliyordu. “Fırat!” Evden mi çıkmıştı? Beni almaya gelmesi ne kadar sürerdi? Artık takip edildiğimden yüzde yüz emindim çünkü ben durduğum halde arkamdaki araba yanımdan geçip gitmemişti. “Konuşsana Lara!” Dantes’in kükreyen sesiyle birlikte zaten gün yüzüne çıkmaya dünden razı korkum her tarafımı sardı.
“Lara, güzelim. Hadi bana tam olarak nerde olduğunu söyle, seni almaya gelmem için bilmem gerek.”
Tedirginlikle karşı kaldırıma geçtim arkamı ve unuttuğum bir şeyi almak için geri dönüyormuş gibi bir surat ifadesi takındım. “Yalnızca iki sokak ilerledim.” dedim. “Şimdi geri dönüyorum.” Yüzüme yerleştirdiğim sahte gülümsemeyle yolun ortasında duran siyah aracın yanından geçerken iliklerime kadar buz kesmiştim. Her an kapısı açılıp üzerime biri atlayacakmış gibi hissediyordum.
“Yanından geçtim, Mir. Arabanın camları film kaplı, içerisi görünmüyor.”
“Kafayı mı yedin sen? Hemen uzaklaş arabanın yanından!” diye bağırdı. Ben sokaktan çıkarken arabanın yeniden hareketlendiğini ve yoluna devam ettiğini gördüm.
“Sanırım gitti, belki benim kuruntumdur.” dememe rağmen adımlarımı hızlandırmıştım.
“Şimdi evden çıktık, seni almaya geliyorum. Sakın korkma.” Korkuyordum ama onun beni almaya geldiğini bilmek korkumun önüne dikilen koca bir kalkan beni hastalıklı hislerden koruyordu. Ancak bu his diğer sokağa girdiğimde ruhumu talan etti ve bacaklarım titremeye başladı.
“Peşimden geliyor Mir!” dedim bu kez ben ona bağırarak. Koşmaya başlamak istemiyordum çünkü koştuğum vakit araba hızlanıp bir anda önümü kesme ihtimali vardı.
“Sikeyim böyle işi!” diye kükredi Dantes ve onun bağırması korkumu zapt eden son noktaymış gibi irademi kaybedip kendimi tutamadan koşmaya başladım. Ardımdan gazı köklenen arabanın sesi kulaklarıma doldu. Rüzgâr yüzümü hırpalarken çığlıklar atarak ağlamak istiyordum. Yalnızca bir sokak daha aşacak ve Dantes’e kavuşacaktım. Bunu yapabilirdim, o sokağı aşabilirdim.
“Lara!” Sokağın başından beliren Mir’i gördüğümde göğsümde bir spot ışığı yanmış gibi aydınlandı görüşüm. Bana doğru koşuyordu. Ciğerlerimdeki tüm hava tükenmiş olsa da tüm direncimle koşmaya devam ettim. Kısacık saçlarım rüzgâra teslim oldu. Ayağımdaki topuklu ayakkabıların bana yaşattığı zorluğu bile gözüm görmüyordu.
“Mir!” Sokak neden böylesine uzundu? Belki de attığım iki adım bile beni kilometrelerce koşmuşum gibi yoruyordu. Neden koştuğum halde ona ulaşamıyordum?
Korkuyorum Dantes, beni asla bulamayacağın bir şehre hapsolmaktan.
Siyah araba kıvrak bir halde, yerdeki tozları havalandırarak yolumu kestiğinde Dantes’in sesi artık çok uzaklardan geliyordu. Nefes nefese kalmış bir haldeyken gözümden yaşlar boşaldı ve yönümü değiştirdim. Geri gitmek zorundaydım çünkü Dantes’e giden yollarım kapanmıştı. Ama ne içimdeki şehrin sokakları ne de yaşadığım şehrin sokakları beni yeniden Dantes’e kavuşturmadı. Önce arabanın kapılarının gürültüyle açıldığını duydum. Ardından peşimden gelen ayak sesleri korkumu zirveye çıkardı. Boynuma aldığım sert bir darbeyle yeryüzündeki tüm sokaklar sarsıldı.
Dizlerimin üstüne düştüğümde yıkılmaya başlayan evler gördüm. İçinde yaşattığı kimsesiz ruhların yok oluşuna ağlayan ve tuttuğu yasları kaldırımları ateşe vererek yok etmeye çalışan bir şehrin sokaklarında kayboldum.
Birileri kollarımı sertçe kavradığında karşı koyacak gücüm yoktu. Gökteki yanıp sönen yıldızlara ulaşma çabalarım geriye doğru sürüklenirken gökyüzünden daha da uzaklaşmamla sonuçlandı. Sürüklenmenin etkisiyle ayakkabılarını kaybeden ayaklarımda sert taşların bıraktığı çiziklerin sızısını hissettim.
İçimdeki tüm evler yıkıldı belki ama bir tanesi ayakta kalmayı başardı. Dantes’i ağırlamak istediğim evin yıkılmasına asla izin vermedim. Korktum ve kaçtım, onun için beklettiğim boş bir eve sakladım ruhumu.
İnsanın direnişi ne kadar güçlü olsa da düştüğünde gözlerinden güç aldığı bir bakışa muhtaçtı.
Tanrım,
Gözlerimin önüne kara bir perde inerken tutunduğum tek şey, karanlığın bana hatırlattığı gecenin hırsızı bakışlardı.
Lütfen onun evini bulmasına izin ver.

